Afrika Dahil

Kim küserse küssün ama hakikat söylenmesi gerekir. İsterse beni ya da başkasını yaralasın...
Bazı arkadaşlar Filistin ve Suriye’yi, bazı arkadaşlar Yemen’i, bazı arkadaşlar Doğu Türkistan'ı, bazı arkadaşlar Kürdistan’ı savundu ve savunuyor.
Hepsinin haklı gerekçeleri olduğu gibi, bünyesinde biraz pragmatist politikaları da barındırmıyor değil.
Ümmet perspektifli her bireyin zulmün olduğu yerde mazlumdan yana olması gerekir, amenna!
Peki Afrika ülkelerinde, dünyanın farklı coğrafyasında yaşayan mazlum/mustazaf, biçare insanlara kim sahip çıkıyor? Acaba bu ülkeler üzerinde kimsenin pragmatist ve menfi hesabı olmadığı için mi kimse sahip çıkmıyor?
Herkes, kendine yakın sese-soluğa kulak veriyor da, kendisine yakın görmediği mazlum insanlara neden sahip çıkmıyor?
Fakir ve sömürülmüş ülkelerde kaç tane şehir, kaç tane insan, kaç tane ölen/katledilen insan tanıyor ve gündem yapabiliyoruz?
Dünya sadece Ortadoğu’dan mı ibaret ki biz Ortadoğu coğrafyasına takılıp çakılmışız?
Hani kurdun kaptığı kuzudan da sorumlu idik, bu inanç ve reflekse sahiptik?
Yoksa kurt ve koyun, bizim sosyal-siyasal düşüncelerimize ırak olduğu için mi? Biz duymayan, görmeyen taklidini uyguluyoruz.
Bana göre bütün savaşlar iç savaştır. Çünkü tüm insanlar kardeştir.
Bizi kutuplaştırıp/ayrıştırıp mikro bir dünyaya hapsettikleri için kendimizden başka mazlum-mustazaf tanımıyor, görmüyoruz.
Acıdır ama silkelenip kendimize gelmemiz gerekir. Yoksa tarihin tekerrürü bize, bizim üzerimize ya virgül ya da nokta işareti ekleyecektir.
Biz, ezilenlerin/sömürülenlerin sesi-soluğu olmadığımız sürece, çağ kapatıp çağ açsak, yine de akıtılan çocukların gözyaşlarına değmez.
Sinan Özdil
Devamını oku ...

Yaşamak Meselemizdir, Yaşayabilelim!

Daim bir tekrarın bildiğimiz mahvın şablonunda, ol kesintisiz adımların atıldığı bir düzlemin ortasında ortaya çıkan model, herkesin aşina olduğu bir eksiltmeyi bildirmektedir. Devletlinin abecesi, yine yeni ve yeniden karanlık sarmalın imalini bildirir. Var edilen yapım, onca şatafat, gösteriş ve şaşanın kıyısında paramparça edilen sıradanın hayatıdır artık. Sıradanın hayatında konumlandırılan denetim, gözetim ve tahakküm üçlüsünü nihai bir biçimde kalıcı kılmak, tabi sonuç olarak bu paramparça etme halini bildirmek ve illa var etmek kesintisizdir.
Tek adamın ülküsünün ve ülkesinin resmiyet kazandığı, hileli sandık meselinin çoktan rafa kaldırıldığı, öyle ya da böyle cürümlerin sahasının devam olunduğu bir yerdir ol paramparça hali bildirmekte olan. Viran, rezil ve rüsvan ve hiçbir yere benzetilemeyecek dünyanın “karadeliklerinden” birisi bu sahnede imal edilmektedir. Biçimlendirilen pundu bulunup uygulanan ve yeniden tasarlanan o kara deliğin kalıcılığıdır. Harap viran eden, rezil rüsva kılan düzenin bekasıdır mesel olunan.
Kitleleri dönüştürme, onları mutlak teslimiyet çatısı altında buluşturmak ve nihai yıkıma rehin etmek çabasına düşülendir budur karanlığı var eden. Hiç kimsenin burada bir diğerinin derdini de, acısını da, yasını da duymadığı, bilmediği menzil var edilendir. Cumhuriyet bahsinin artık toptan istimlak edilip ona benzeyen ama o bahsin zerresini artık barındırmayan hal, bir tükeniş ediminin icrasıdır paramparça etme halinden türetilen. Direnişin, ses etmenin ve sorgulamanın biatin değil isyanın, hesap sorma hürriyetinin, eşit, adil ve özgür ülke talepleriyle birlikte çöp edildiği bir sarmaldır güncellenen. Cerahat her yerdedir.
Nefretin devlet eliyle binası her an, her şeydedir. Daima bir tekrara dönüştürülen cürümlerin bir aradalığıdır işte. Bir ‘tahayyül’ değil, çürümüş bedenlerin, yakılmış kentlerin, yok edilmiş bir ahlakın ve her şeyi “örten” bir vurdumduymazlık ile yeni Türkiye’deyiz artık, bugün bariz olan budur. Cumhuriyetin yönünü, imkânsız gibi görülen karanlıkla ikame etmek şimdi hakikattir. Ankara’da Yüksel Caddesi’nde geçtiğimiz haftanın başında yaşatılanlardaki kadar belirgin/net ve yalın bir “mahkûmiyetin” sahnesindeyiz.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın yetmiş günü geride bıraktıkları açlık grevine yönelik “ev baskını” ve gözaltı süreci sonrasında kuş uçurtulmayan (!) İnsan Hakları Anıtı ve çevresindeki çitleme ve gözaltı furyasından belirgin olandır Yeni Türkiye. Daimi bir tekerrür şablonunda cana kasıt için adımların pervasızca atılabildiği bir güncellik imalindedir ol Yeni Ülke. Cerahate rehin edilmiş olan sözdür her şeyden evvel. Yıllar evvel kabul edilmiş olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki ki bugün çoğunlukla yetersiz kalan edimlerin ve tanımların bile “ayaklar altında çiğnendiği” bir uzamdır işte Yeni Türkiye meseli.
Muhalif olmak bir yana, artık emek mücadelesi, adalet ve eşitlik mücadelesini ya da her türlü özgürlük beyanı/talebinin yerle yeksan olunduğu ona kayıtsız kalındığı bir sahadır bugün yeniden imal edilen. Bir hakikatin, diktanın zalimliğinin yeniden var edilmesidir işte. Kenan Evren adlı katilin seksenli yıllar boyunca sürdürdüğü kırımın, doksanlardaki başka isimlere ihale edilen o “köy” yakmalardan, faili meçhul cinayetlere, tehcir ve deportazisyona süreğen kılınmış zulüm, bugün “onunla/yıkımla yüzleştik” diyenlerce var edilmektedir. Cerahatin sahnesidir işte -Yeni Türkiye bu anlamda hep doğrudan.
Dününde var edilenlerin bir başka tezahürünü Ankara’daki “İnsan Hakları Anıtı” çevresini kuşatarak dayanışma eylemlerine saldırarak, bir babanın Dersim’deki çığlığını anca postaya verilmiş kemiklerle, biraz daha “iğfal” ederek, bir riya, binlerce yalan ve dolanla onlarca kez işkence ve gözaltı ile kin kusarak var etmektedir işte. Cerahatin kuşatması, bugün hiç kesintisiz devam olunandır. Cerahatin menzili burasıdır. Var edilmiş olan “şatafatlı kurgunun” tam da kıyısı ve yöresinde bir cürümler iklimi sabitlenmektedir.
Biyopolitik yıkım, artık dört bir koldan, hemen her günde biçimi daha da şiddetli kılınarak var edilmektedir. Bir ülkede değil bir çukurda yaşadığımız kesintisiz kanıtlanmaktadır. Modernizmin iki, üç beden büyük geldiği yıkımın süreğen kılındığı yerde “hayat hakkı” ayaklar altında çiğnenmektedir. Tek adamın ülkesi, bu mahvın döngüsünü güncelleyen bir “replikadır” bugün. Bir koca günde Ankara’yı İnsan Hakları Anıtı çevresinden başlayarak kuşatan, sınırlayan, avaz avaz bağırılan adalet çağrılarını cop, gaz ve plastik mermiyle ve işkence ile kısıtlayan bir mefhumdur bugün ol mesele var edilen ülke.
Gözaltı işleminin, düşmana saldırır gibi sıradana yönlendirilmesidir işte mesele. Daim tekrarın, bariz bir mahvın şablonunda, kesintisiz adımların atıldığı bu yerde geçmeyen geçmiş hortlatılmaktadır. Kâbus hiçbir yere gidemeyendir. Açlık grevi eylemlerinin yetmiş dokuzuncu gününde tutuklanır iki insan, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Alanlarda direnebilmek, artık mümkün kılınmayandır. Ankara’da Yüksel Caddesi’ne çıkan her yolda bir başka gözdağı vardır. Devletin gölgesi oradadır. Devletin kendisi, tüm şiddet ile hemhal yüzü sahnededir.
Hayata Dönüş isimli (!!!) operasyon sırasında, kolu kopartılmış olan Veli Saçılık’tan, oğluyla birlikte hâlâ işkenceye tabi tutulan anne Kezban Saçılık’a, Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ve herkese bu taarruz süreğen kılınmaktadır. Bir -milis- olan oğlunun kemiklerini geri alabilmek için doksan gün açlık grevi yapmış olan “Kemal Gün”, kemiklerin PTT Kargo’da olduğunun duyurulup, bir hafta sonra bin bir türlü eziyetle teslim edilen pakettedir ol devletin kendisi. Süreğen kılınan bu bahsin bizzat kendisidir.
Devletin yaslı, yaşlı ve yorgun bir insana reva gördüğü “taziye” bu kadardır. Doksan günlük ağır açlık grevi sonrasında, verilmeyen bir paketi insan parçasını bile esirgeyendir zulüm bu devamlılıktır. 90. günün sonunda devletliden haber çıkagelir. Yedi aydır oğlundan kalanı, nâaşı almaya çalışan, son üç ayını açlık grevinde geçiren bir insana reva görülen ezanın sonunda da “Dersim yerine Erzerom”a gömün diye bir yanıtla çıkagelir devlet.
Devletin oraya kayyım olarak atadığı Vali, Halkın Hukuk Bürosu ve Gün’ün Kızı Bayhan Gün’ün uzunca müzakereleri neticesinde kargodaki kemikler, bir candan artakalanlar Kemal Gün’e teslim edilir. Bunun sözü verilmiştir. Daimi bir tekrardan mutlak ve kati adımların atıldığı cürümler sahnesinde hayata biçilen değersizlik artık alenidir. Dünyaları başa göçertmek, var edilen hataları telafi etmek yerine onları “kanata kanata” sabit kılmak bu ülkenin istikametini, bu hazan halin kısasını bildirmeye kâfi gelecektir. “Ülke budur”.
Kırmızıçizgilerin güncellenmesi, ahın ve ağunun birlikteliği hep buna dair çabalanım o nihai yıkımın rotasını şekillendirmektedir. Yeni Türkiye, aynı can kırıklarının pazarı olmaya devam edendir. Yeni Türkiye, fecaatin güncellendiği bir kırım sahnesi olarak “yeniden” var edilendir. Hayatın çetrefilli değil doğrudan başa göçertilmesi yukarıda anılanlardan bariz olandır artık. Vahamet güncel ve hep canlı olandır. Nurcan Gökdemir’in Birgün Gazetesi’nde yayınlanmış haberinde değindiği hukuk garabetinde ifşa olandır ismi yeni ülke.
Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kapatılan İnsan Hakları Merkezi Müdürü İdare Hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak OHAL Komisyonu’nun zaman kazanmak için uydurulmuş, etkisiz bir hukuk yolu olduğunu söylediklerinde bu kadar absürt olabileceklerini öngörmediklerini ifade eder. “Komisyonun etkili bir hukuk yolu olmadığını, sadece vakit kazanmaya yönelik bir adım olduğunu dile getirmeye çalışmıştık. Bununla birlikte, daha Komisyon kurulup çalışmaya başlamadan bu kez 690 Sayılı KHK ile yapılan yeni düzenlemeler bu görüşümüzü güçlendirmekle kalmadı, bir de son derece absürt bir duruma vücut verdi.”
“685 Sayılı KHK hâlâ daha davanın Komisyon’un kararı aleyhine açılacağını öngörüyor. Bu durumda, idare mahkemesinin önünde ilk kararın, yani ihraç kararının değil komisyonun kararının hukuka aykırılığı ileri sürülecek. Ancak Komisyonun kararını, Komisyon veya onun adına Başbakanlık değil o kararla hiçbir ilgisi olmayan husumet yöneltilen idare savunacak.” Komisyonun işlevsiz kılınması en nihayetinde kesintisizdir. Sürdürülen düzen, tam da bu yerle yeksan etmeyi muhteviyatında barındırandır.
Cürümler ülkesinde bir yol ve rota yoktur. Buna gerek de yoktur. Bu biyopolitik keskinliğe, zehir zemberek günceye, bir teslimiyet söz konusu edilendir, gerisi teferruattır. Tek adam ülküsünün ülkesinin resmiyet kazandığı, hileli ol sandık meselinin çoktan unutturulduğu, bol bol yalanın ve riya ve yıkım döngüsünün ardışık kılındığı sahnedir gözler önünde imal olunan. Bir vahametin sürekli yapılandırılması ol ülkenin yönünü de imlemektedir. Çürüten sadece eksilten bir karanlık artık hikâye değil hakikattir! Bedenlere kurulan tahakkümün artık onarılmayacak kadar çetin ve ağır hamlelerinin vücut bulduğu bir menzildir bugünün ülkesi.
Hak gasplarının ortasında çalınmış hayatlar adına hesap verilmeyen bir menzil bina olunmaktadır. Yapılan her eylem, hamle ve çıkartılan her yasa, bizzat bu kırım döngüsünü güncelleme istencindendir. Yıkım icra olunmaktadır behemehâl anbean her gün ve her yerde. Sistemin muhafazası için taarruzların anlık kılındığı yerde, sıradanın hayat hakkı da olanağı da çalınmaktadır. Budur işte biraz da mesele. Gelecek yerine, dünü yaşamakla meşgul edilen hemen her yandan kuşatılan bir yerde zorbalığın iktidarı söz konusudur. Sabit kılınmak istenen, bu bahistir.
Eksiltmek için hayatı dört yandan, her şekilde taarruz güncellene gelendir. Çalınmak istenen hepimizin hayatıdır. Kuşatılmak, çitlerle sınırı daraltılmak, yerilmek istenen hayatın, bizzat olağan halinin kendisidir. Sıradanın olanın elinde hiçbir şeyi bırakmama çabası eza ve yıkımı süreğen kılarak söz konusu edilmektedir. Bugünün ismi yeni, gerisi tamamen ol eski kılınan/bağdaşık yer bir mübalağa değil bu suç, cürüm beraberliğinden var edilmektedir. Bugünün ismi yeni, geri kalan her şeyi tastamam bir çürütme istencinin takipçisi olan mesken var edilendir.
Bugünün ismi yeni, gerisi topyekûn bir imha sahasının dünden devralınmış olan örneği bariz olandır. Ankara’nın Yüksel Caddesi’ni bir biçimde Merdin’in Nisebin, Amed’in Sûr ya da Şirnex’in Cizir’i haline dönüştürmek bu sefer kazmasız, küreksiz, tank ve bombaya hacet kalmaksızın zor ile polis şiddeti ile birlikte var edilmektedir. İktidarın işgal ve iğfalinin bir rotası, bir kesin hali söz konusu değildir.
Anlık olarak güncellene gelen daim olarak varlığı üstüne didinilen bir tahayyüldür söz konusu olan. Yıkım artık anlık bir meseledir. Anbean her bir yerde direniş mefhumu söz konusu olduğunda tüm o hantallığı bir kenara bırakan devletli, gölgesinden sıyrılarak bir yıkım mekanizması haline dönüştürülür. Bir biçimde bunun kanıtını Ankara’da yapılan her eylemde beliren o şiddet sarmalında, gözaltı furyasında görebilmek ise hâlâ söz konusudur.
En son geçtiğimiz Pazartesi günü Veli Saçılık, Acun Karadağ ve Emir Karakum gözaltına alınır. Basın Açıklaması, oturma eylemi veyahut da sadece seslenmek bile yasaktır. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın resimlerinin üstüne basılı olduğu materyaller, giysi de olsa yasaktır. Sokakta abluka öylesine derindir ki, söz hakkını bildirirken bile gözaltı bahsi ile karşılaşmak artık olağanın ta kendisi ilan edilmektedir. Var edilen yegâne şey, cürüm ile yol bulan bir menzili güncellemektir.
Bir diğer yanda ise mahpushanede hayat mücadelesi sürmektedir. Birgün Gazetesi’nden Burcu Cansu’nun haberindeki Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça’nın beyanatlarıdır mesel olunması gereken. Her nasıl bir istikamete yollandığımızı ol kestirmeden gösterecek olan bir ibretlik vesika bildirilmektedir Esra Özakça tarafından. “Avukatlarımız bir saat görüşme olacak demişti, yeni uygulamaya göre FETÖ’cüler yarım saat görüşüyormuş ama biz de yarım saat görüştürüldük. Semih Özakça’nın ve Nuriye Gülmen’in serbest bırakılması talebiyle annem Sultan Özakça ile başlattığımız açlık grevinin 8’inci gününde Semih’i görebildik. Günlerdir görüşmeye çalışıyorduk.”
“Kapalı görüştü, tam göremedim, camın arkasından gördüm. Çok zayıflamıştı, 21 kilo kaybetmiş. Yürümesinde aksama vardı. Saçları ve sakalları uzamıştı. Ancak çok moralliydi, kazanmaya odaklıydı. O konuda tereddütsüzdü, dışarıdaki netliği aynen devam ediyor.” “El konulan B1 vitamininin verilmesini istiyor. B1 vitaminini alamamanın kendisini olumsuz etkilediğini söyledi” diye konuşur. Özakça, açlık grevinin ilerleyen günlerinde B1 vitamininin kesilmesinin tehlikeli olabileceğini vurgulayarak, bir an önce verilmesini istedi.”
Kesintisiz bir biçimde devletlinin şimdisinde var ettiğini örnekleyen bildiren ve güncelleyen bir tezahür karşılaştığımızdır. Söz artık hakkaniyet bahsi gözetilmeden çizilirken bir de hayata kasıt güncellenmektedir. İçerisini dışarısından beter kılmak, dışarısını içerisiyle benzeş koymak, birbirini takip eden bir döngüyü ol fasit daireyi imlemektedir. Hukuksuzluğun nişanesi olan tahakküm çabasının ivedi hallerini yaşamda var etmek söz konusu edilendir.
“Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından 13 Aralık 2016’da tutuklanan ve duruşma savcısının talebinin ardından mahkeme tarafından oybirliği ile 3 Mayıs 2017’de tahliye edilen HDP Siirt Milletvekili Besime Konca hakkında, Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazının ardından tekrardan ‘yakalama’ kararı çıkarılır. Karar doğrultusunda Batman Havaalanı’nda gözaltına alınan Besime Konca savcılık ifadesinin ardından tutuklanması istemiyle mahkemeye sevk edilir. Besime Konca, mahkeme tarafından tutuklanır.
Avukat Aslı Kazan’ın bildirimidir. Uğur Kurt'un annesi Güllünaz Kurt sanık olarak yargılanacak. “Uğur Kurt'u öldüren polis memurunun avukatı Tolga Yurdakul'un şikâyetiyle, Uğur'un annesi hakkında iddianame düzenlendi, dava açıldı. Evladını öldürene 12.100 TL ceza veren yargı, polisin avukatının saat kordonuna zarar verdiği iddiasıyla acılı anneyi hapisle yargılıyor.” Memleketin halinin ortalaması sadece birkaç satırdaki ortaya çıkan utanç, kötülük ve sonsuz şiddet istencinin nasıl cenderelere dönüştürüldüğüyle yan yana imal edilen, varlığı kesintisiz kılınanda belirendir.
Bir memleket tahayyülünün sınırsız yağması artık aleniyettedir, şimdi güncellenendir. Soluk alabilme çabasına şerh düşülen, yerle yeksan edilmiş hayatların ol Sûr’daki gibi mahrumiyetle tanıştırıldığı, izole edildiği ya da şu yukarıdaki gibi modern ülke, muasır medeniyet masalları anlatılırken Batı’da var edilenler gibi örneklerle bu bahsi artık hiç uzakta değil gözümüzün önünde icra olunmaktadır. Geleceksizlik bahsi, tam da bu korkularla birlikte yol alan ülkenin var ettiği neticedir.
Bir kez daha önümüze serilen yıkımın anılandan surete doğru kalıcılaştırılmış, kesinleştirilmiş olan halidir. Antalya’da Gezi Direnişi eylemlerine katıldığı için terör örgütü üyeliği suçlaması ile doksan sekiz yılla yargılanmak istenirken PKK’ye katılan Ayşe Deniz Karacagil’in Rakka Kuşatması sırasında hayatını kaybettiği bildirilir. Bir memlekette yaşatılmayan insanın yaşamı aramak için çıktığı yolculukta, direnişin kendi doğrusunu aramaya çalıştığı mücadelenin orta yerinde hayatını yitirmesidir anlatmaya çalıştığımız mesele.
Geleceksizlik, hepimizi o körlüğe, karanlığa rehin ettirmek isteyen muktedirin sunduğudur. Can yanması, can kırıklarıyla hayatta kalma mücadelesi ya da ötesi her şey tek karede barizleşendir. Gördüğümüz, bildirdiğimiz, açık bir hayatta var olma mücadelesidir. Devletlinin abecesi olan yıkıma karşı tek safımızdır. Bir kez daha yineleyelim. Devletin gölgesi tam da peşimizdeyken, hayatımızı kuşatırken yaşamak tek kelamda yaşamak meselemizdir. Yaşayabilelim.
İstan’2017
Devamını oku ...

Birr

Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla Birr'e nail olamazsınız.
[Âli İmrân:92]
“Dinci faşizm” tabirini diline pelesenk edenler, dinsiz faşizm istiyordur, hatta doğrudan ona hizmet ediyordur.
Sosyalist olduğu iddiasını dillendiren, eski “TİP’li” olduğunu söyleyen Doğan Özgüden, Hitit Güneşi Kursu’nun kaldırılması önerisine tepki olarak şunu söylüyor: “Irkçı Türk tarih tezine bir reddiyedir Hitit Güneşi. Türk-İslam sentezi Anadolu'nun gerçek tarihini silmeye seferber. Taşındıktan sonra anıtın yerine herhalde Kâbe-i Muazzama'nın kopyasını dikerler. İzin verilmemeli.”
Bu sözler, ABD’nin Portland kentinde iki genç kıza saldıran beyaz Amerikalının mahkemede, “siz benim yaptığıma terörizm diyorsunuz ben vatanseverlik” diye bağırdığı, sosyal medyada “Beyazlar için bir anavatan oluşturmanın şart olduğunu” yazdığı günlerde sarfediliyor. Ve hepsi de İslam’ı Arap bedevilerin uydurduğu masal olarak göstermeye çalışan bir devletin genel bağlamı dâhilinde yaşanıyor. Portland, bir çimento türü ve devletin harcı bu tür saldırılarla karılıyor.
Akraba, soy, ırk üstünlüğünü dümdüz etmiş, eşitleyici bir iradenin ezilmesi, bu tür değerlendirmeler ışığında gerçekleşiyor. Amerika, parasına yazdığı “E Pluribus Unum” sözünün hakkını veriyor. “Çokluk birlikten türer” anlamına gelen bu söz, önce bir’i egemenlere göre tarif ediyor, sonra da o birin etrafında her “rengin” tavaf etmesini istiyor.
Demek ki bir’e karşı birr’i çıkartmak gerekiyor. Birr, iyilik, salih amel, takva gibi anlamları ihtiva ediyor. “Müslim, Gayrimüslim, herkese iyilik yap” emri üzerinde yükseliyor. Onların bir’i ise, sadece kendi çıkarlarına göre amel etmeye vurgu yapıyor.
İsmail Beşikçi’nin “Evlad-ı Kerbelayız” diyen Dersimlileri, ocakları sahtekârlıkla, yalancılıkla suçlaması da bu bağlamda gerçekleşiyor. Anlaşılıyor ki Beşikçi, ifrada varıyor ve resmi Kürd tarihini yazmaya soyunuyor. Bir tür bir olmak, geçmişi düzlemeyi emrediyor.
Bu bağlam, “sen benim ülkemde ne arıyorsun?” diyerek Afgan genci tehdit ettiği günlerde örülüyor. Özgüden gibi isimlerin anlamadığı şu: Hitit Güneşi, bu toprakları mülk edinme derdine düşenlerin kullandığı mitolojinin parçası. Hatay alındığında, paşalar bir tarihçiye alelacele tez yazdırıyor ve “Hatay’ın 4.000 bin yıllık Türk yurdu olduğuna dair tarihsel belge” böylece temin ediliyor. Bahsi geçen heykel de Hattilere ait. “Hatay” ismi de Hititler öncesine uzanan bu topluluğa atıfla veriliyor. Türk tarih tezine göre Hititler Türk! 1935’te Alacahöyük kazısında bulunuyor, önce devletin dili, tarihi ve coğrafyasını inşa etmek için kurulan DTCF’nin ardından da Ankara’nın simgesi oluyor. Ara not olarak şunu da eklemek gerek: aslında heykel yıkılmıyor, sadece Çorum’a taşınıyor. Yani devlet iddiasından vazgeçip “burası İslam yurdu, eski putlar simge olamaz” demiyor.
“Modern dönemle birlikte, devlet, kitleleri kendi bedenine eklemlemek için yeni bir büyük metafizik soy zinciri üretir: vatandaşlık kavramı. Devlet kendi teritoryal sınırları dâhilinde barınan insanlara dayattığı bu metafizik zincirle onları kendi mülkiyeti kılar. Vatandaşlık kimliğiyle kendisine bağladığı insanların ‘kullanım hakkına’ sahip olur; onları politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda dilediği gibi eğip büker, mobilize eder, sömürür. Diğer yandan bu zincirle devlete bağlanan insanlar kendilerini devletin paydaşı ve uzantısı olarak görür ve bu duyguyla hareket eder. Devlet, yani egemen sınıf bu duyguyu kendi çıkarları doğrultusunda kullanılır. ‘Ortak bir tarih’, ‘milli/manevi değerler’, ‘bayraklar’ vesaire kitleleri harekete geçiren araçlar olur. Metafizik soy zincirlerini benimseyen insanlar bu mobilizasyona bir adanmışlık duygusuyla katılır ve hatta bunun için kendilerini ‘feda’ ederler. [Özcan Doğan, Metafizik Soy Zincirleri: Devlet, Din, Millet, Bayrak, Birikim Dergisi]
Bu tür cümleler daha sıklıkla diziliyor. Yazar, bu tespitinin devamında “metafizik zincir”den birey olarak kopulabileceğini söylüyor. Özünde herkes kendi özel’liğini üstün görüp başkalarına reçete diye satmaya çalışıyor. Sonuçta da birey denilen başka bir metafiziğe bağlanılıyor. Temelde devlet de o mutlak bireyin en yüce hali olarak örgütleniyor. “Teritoryal sınırlar” en ufak mülk sahipliği ile çiziliyor. Devlet bu sahiplik konusunda dinî-millî olanı kendi lehine istismar ediyor. Dine ve millete yönelik her eleştiri, meselenin özüne vurmadıkça, o sahiplik ilişkisine hizmet ediyor. “Dinci faşizm” eleştirileri, dinsiz faşizmi görmüyor, görülmesini istemiyor. Sezar’da görüldüğü gibi, yukarıda olanlar, tanrı ile ilişkiyi iktidara ve mülke bağlıyor ve asla o ilişkiye ve imana ihtiyaç duymuyor. Doğası gereği, devlet her daim dinsiz ve gayrimilli olmaya yazgılı. Sonuçta yukarıdaki yazar türünden, devlet-birey ikiliğine dayalı, liberal tezler, dönüp dolaşıp devlete bağlanıyor.
Devlet içerisinden belirli isimlerin belirli ilişki biçimlerini eleştirmesine pek güvenmemek gerekiyor. Bugün Güzel Kur’an Okuma Yarışması düzenleniyor, TRT yayınlıyor. Jüride, geçmişte bir albümünde sözleri Fethullah Gülen’e ait bir şarkıyı dillendirmiş, o çevreyle rabıtalı olduğu söylenen Halil Necipoğlu var. Nasıl oluyorsa, 2005’te Ertuğrul Özkök bu zat için övgü dolu bir yazı yazmış. İlahilerin new age’e evrilmesi karşısında büyülenmiş. Bugünse o yarışmayı eleştirmek, Fethullah’ın tertiplediği Abant toplantılarının müdavimi Tayfun Atay’a düşüyor, o eleştiriye devletle rabıtalı Haksöz sahip çıkıyor. Haksöz içinde, yanlış bilmiyorsam, yetmişlerde faal olan Milli Mücadele örgütünden isimler var. Bu örgüt, ilginç isimler çıkartmış bünyesinde. Ne hikmet ki 71 darbesine birçok Müslüman çevre karşı iken bu örgüt sahip çıkıyor. O dönemde örgütün bizzat ordu eliyle kurulduğundan söz ediliyor. Sonra da bu pratiğe birilerinin “dinci faşizm” demeleri isteniyor. Aslında Haksöz, sadece gerilimi hafifletmek, bir miktar gaz almak gibi işlevler görüyor.
Bu süreçte acı olan, solcuların bir bütün olarak “bu, selamünaleyküme karşı merhabanın kavgasıdır” diyen Bekir Coşkun’a örgütlenmiş olmaları. Tayfun Atay’ın “post-İslamist çığır içinde dinin her yerde kılınarak hiçleştirilmesine” üzüldüğünü sanmamak gerekiyor. Dini hiçleştirme operasyonu, her cephede ve veçhede, çeşitli araçlarla ilerliyor.
Bugün varsa, bir tür laiklik mecburi. Yarın varsa ve bilinmiyorsa, din kaçınılmaz. Geçmişin yüceliğine ve bugünün kutsallığına iman edildiği koşullarda, dinin hiçleştirilmesi bir zorunluluk hâlini alıyor. Tüm okumaları buradan yapmak gerekiyor. Ama illaki onların bir’ine karşı birr’i çıkartmak gerekiyor.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Onur ve Özgürlük Grevi

Filistinli Esirlerle Dayanışma Ağı Samidoun’un haberine göre, Filistinli Esirler Komisyonu başkanı İsa Karaki, 28 Mayıs Pazar günü yaptığı basın açıklamasında, işgalci İsrail’in hapishane yönetimiyle yapılan görüşmelerde taleplerin çoğu üzerinde anlaşma sağlandığını ifade etti.
Aşağıdaki maddelere ek olarak daha başka konularda da anlaşmaya varılması için bir sistem kurulacak. Kerim Yunus, Nasır Ebu Hamid, Hafız Sharaya, Nasır Uveys, Ammar Merhi ve Ahmed Bargusi’den oluşan bir Esirler Komitesi kurulacak. Açlık grevinin başlamasından bu yana başka hapishanelere nakledilmiş olan esirler, eski yerlerine getirilecek ve açlık grevine katılan esirlere yönelik yaptırımlar kaldırılacak. Hatırlanmalıdır ki ‘48 Filistin’indeki Batı Şerialı Filistinlilerin tutuklanması 4. Cenevre Sözleşmesi’ne tamamen aykırıdır.
Anlaşmaya varılan konular şöyle:
1. Tüm hapishanelerdeki esirlerin önceliği olarak, aile bireyleriyle görüşmek için halka açık telefonlara erişimin artırılması.
2. Aile ziyaretleri ile ilgili şu konularda anlaşma sağlandı: Filistinli esirlere ait yüzlerce aile bireyine konmuş güvenlik yasağının kaldırılması, esir ziyaretinden dönenlerin izinlerinin durdurulması ve kontrol noktalarında ziyaretlerine engel olunması uygulamasına son verilmesi, 140’tan fazla çocuğa hapishane yönetimi tarafından haksız yere konmuş aile ziyareti yasağının kaldırılması.
3. Gazzeli esirlerin ziyaret sıklığının iki ay ya da çok daha uzun bir süre yerine bir ay gibi bir süreye indirilmesi konusunda söz verilmesi.
4. Kıyafet ve çanta getirilmesine ve esirlerin çocuklara ve diğerler ziyaretçilere şeker vermesine izin verilmesi.
5. “İkinci dereceden” akrabaların ziyaretlerine ilişkin şu standartların getirilmesi: Anaokuluna gidecek yaştaki yeğenlerin ziyarete getirilmesine izin verilmesi; annesi ya da babası vefat etmiş olan esirlerin ziyaret listelerine bir ya da iki aile üyesinin daha eklenmesi.
6. Uluslararası Kızıl Haç ve Filistin Yönetimi’nin üstünde anlaşmaya vardığı işleyişe göre her ay iki aile ziyaretinin resmi olarak onaylanması.
7. Ramle Hapishanesi kliniğindeki tüm hasta esirlerin yenilenmiş olan “eski” bölüme alınması.
8. Haşaron Hapishanesi’ndeki tüm esirleri de kapsayacak şekilde kadın esirlerin koşullarına ilişkin: aile üyelerinin, eşlerin ve çocukların ziyaretinin düzenlenmesi, el yapımı eşyaların verilebilmesi, hapishane koşullarının iyileştirilmesi ve mahkemelere nakilde “Bosta” yerine özel bir ulaşım sistemi kurulması.
9. Çocuk esirlerin hapis koşullarının iyileştirilmesi, eğitime erişim ve benzeri konularda bir seri anlaşma.
10. Nafha hapishanesindeki zor yaşam koşullarına ilişkin birçok konuda anlaşma.
11. Ramle Hastanesi kliğinde tutulan hasta esirlerin, yukarda da belirtildiği gibi, insanî koşullar açısından geliştirilmiş yeni açılan bölüme geri taşınması ve bu esirlerin, “Bosta” yerine, özel bir nakil aracıyla mahkemelere taşınması.
12. Esirlere “Bosta” ile taşınmaları sırasında yemek verilmesi ve bu süre boyunca kendilerine tuvalet kullanma imkânının sağlanması.
13. Her hapishanede “güvenlik esirlerinin” yemek yapması için koğuştan ayrı bir mutfak bölümü ve mutfak edevatının verilmesi.
14 Esirin anne-babasıyla ya da eşiyle yılda bir kez fotoğraf çektirmesine izin verilmesi. Anne ya da babanın vefat etmiş olması halinde fotoğraf kız ya da erkek kardeşle çektirilebilir.
15. “Kantin”in, meyve ve sebzeyi (molehiye dâhil), baharatları da kapsayacak şekilde daha kaliteli ürünlerle iyileştirilmesi.
16. Havalandırma alanlarına modern spor ve rekreasyon ekipmanlarının konması.
17. Hapishanedeki kalabalık sorunun çözülmesi ve içerdeki sıcaklık probleminin bir havalandırma ve serinletme sistemiyle çözülmesi.
18. Necef, Ramon ve Nafha hapishanelerinde, esirlerin acil sağlık sorunları olması halinde kullanılmak üzere teşekküllü ambulanslar bulundurulması.
19. Esirlerin ailelerinin yaşadıkları yerlere yakın hapishanelere nakledilmesi.
Devamını oku ...

Gezi Üzerine Tezler

I
Solun tarihinde Kemalizmin “sol”u ve “sağ”ı ile kurulan ittifakların ağırlıklı bir yeri var. Ama hiçbir zaman onunla hesaplaşma gereği duyulmuyor. Ellilerde Demokrat Parti ile kurulan ilişki, en fazla, altmışlarda, Kürd coğrafyasında DP ile ilişkili Barzanicilerle ittifak yapmak gibi bir sonuç veriyor. Bugün hâlâ TİP’in elde ettiği seçim başarılarından övgüyle söz edilmesi, bir tür soyut öznecilikten kaynaklanıyor, nihayetinde “biz yaptık” deniliyor. O seçim ilişkisinin silahlı-devrimci mücadeleye de belirli bir tesiri söz konusu. Hiçbir şey boşlukta, bağlamsız, gerçekleşmiyor.
Bu anlamda, Gezi’nin sol ve sağ Kemalizm arasındaki salınımda heba edilmesi, asıl sorun. Ana bina, kurgu, iskelet, harç önsel olarak mutlak kabul ediliyor ve sadece dış sıvaya dair bir yarış içerisine giriliyor. Gezi’nin bu yarışta tüketilmeyecek yanları da süreç içerinde törpüleniyor. Onun ülkeye dair dili lâl, gözü kör ediliyor. İlerleme adına, en geriye tav olunuyor. Gezi’nin konuşmasını, görmesini kimse istemiyor. Herkes, onun güç olmasını, kendisine küfür olarak değerlendiriyor.
II
Örgütü merkeze almak, onu allayıp pullamak, özetle, örgütçülük yapmak, örgütlülük değil. Örgütçülük, pratikte, Kemalizmle yoğrulmak, ondan öğrenmek, onu örtük olarak savunmaya mecbur. O binaya renk olmak, yetersiz, kifayetsiz.
İdeolojik planda, her yanın kuşatıldığı, her yerin kirli olduğu üzerine kurulu bir propaganda yürütülmesinin sebebi de bu örgütçülükle alakalı. Örgütçülük, boşluğa örgütlenmektir. Örgüt, en saf, en temiz, en mutlu, en bağsız olunan yerdir. Bu şekilde satıldığı sürece, gerçekle ilişki kurma biçimleri de arızîleşecektir. Esasen en saf, en temiz, en mutlak yerin merkeze oturtulması, başkalarının varlığının boşa düşürülmesi, onların sözlerinin değersizleştirilmesi içindir. Esasen kırılan soğana, dökülen tere, bükülen demire örgütlenmektir mühim olan.
Dolayısıyla örgütlü ve örgütçü arasında ayrım yapmak şarttır. Bu ayrımın en net hissedildiği moment, Gezi’dir. Bu açıdan Sırrı Süreyya Önder’in “Gezi benzersizdir. Onun tekrarlanmasını beklemek, tembelliktir, sosyolojiden anlamamaktır” sözü, örgütlülüğün değil, örgütçülüğün replikleridir. Kendi biricikliğini, benzersizliğini gerçeğe dayatanlar, örgütlülüğü tasfiye etmek zorundadırlar. “Sosyoloji” dedikleri, resmi ideolojinin bir çıktısıdır, “benzersizlik” dedikleri, sui generis olmakla övünüp duran bir ideolojinin tezahürüdür. Yüz yıl önce “bizde işçi yok, bu sosyalizm güzel ama bizde olmaz” diyenlerin güncel biçimleri, Gezi ile birlikte tekrar gündeme gelmiştir. Küçük burjuva, herkesi kendisine kul-köle, mecbur etmeye programlıdır. “Darbe mekaniği” ile “Gezi’nin mekaniği”ni birlikte değerlendirenlerin gizlediği gerçek budur. Onca ultra özneymiş gibi görünüp özne olmayanların diyarında bu mekanik kırılmaya mecburdur.
III
Gezi’nin geleceğini kimse bilmiyordu. Her örgüt, “bu toplum bizi şaşırttı, beklemiyorduk” dedi. Bir örgüt, Haziran ayının sonunda, eylemlerin şiddetinin azaldığı bir momentte, “bu kitle hareketinin öncüsü olacağız” açıklaması yaptı, oysa o güne dek sahadaki militanlarına “bulaşmayın bu harekete” talimatı veriyordu. Bu talimat özünde herkese dairdi. İlk gün belli başlı örgütler akşamına toplantı yaptılar. Ertesi gün için ortak bir eylem kararı çıkmadı. Sonrasında tüm yapılanlar, sarfedilen tüm sözler, diğer örgütlere nispetle, onlara göre, onlara fark koymak amacıyla şekillendi. Yaşanana dair tek laf edene rastlanmadı.
Ardından, belirli sendikalarda söz sahibi olan örgütler, geç de olsa “genel grev” kararı aldılar. Kendileri bile ciddi bir katılım göstermediler. Örneğin Ankara’daki eylemde polisin karşısına dikilen gençler kovalanıyor, “huzursuzluk çıkartılmaması” talebi zorla tatbik ediliyordu. Aynı örgüt, birkaç gün sonra, nedense Kızılay’ı işgal etti, çünkü aynı gün diğer örgütler başka bir yerde, Gezi’dekine benzer, çadır kurma eylemi içerisindeydi. Benzer tartışmalar, Taksim etrafındaki barikatların kaldırılması konusunda da yaşandı.
Bu didişme ve yarışla geçti günler. Sonra seçim gündemi sardı her yanı. Gezi ölmedi, öldürdüler, üç beş oy ve üç beş ay için öldürdüler. Yüksek siyaset açısından Gezi tehdit teşkil ediyordu, tasfiye ettiler. Merkeze alınan şey, ölmek için oradaydı. Devamında Gezi, Taksim Mitingi üzerinden Yenikapı ruhuna, Milli Mutabakat’a bağlandı.
IV
Gezi, mülkiyetin ve rekabetin boyasını döktü. Asıl sorunlu yanı da buydu. Takip eden yıllar, o boyayı arayıp bulmakla ve rastgele fırça darbeleriyle kendi suretini boyamakla geçti. Mülkiyetin ve rekabetin boyası, yeniden karıldı. Hatta sosyal medyada bir boya firmasına övgüler düzülecek bir noktaya gelindi. O firma, dönüp dolaşıp Gazi’nin suretine büründü.
Bireysel varlığını mülkiyet ve rekabet pazarında satmayı bilenler, köşeleri kaptılar. Zenginleştiler, isim ve imza edindiler, belli mekânlarda “özgürce” yaşama imkânı buldular. Kimsenin umurunda değildi, Gezi’nin nereden gelip nereye gittiği. Sosyal medyanın parlaması, Gezi’nin tarihi ve toplumu ile ilişki kurmak istenmemesi ile alakalıydı. Tüketim ideolojisiyle yoğrulanlar, Gezi’yi en kısa sürede tüketme yarışına girdiler. Kimse, onun gözünün yaşına bile bakmadı.
V
Gezi, en az bir otuz yıldır çok şey yapıp da yapılmayanlara dair bir imgeydi. Yani Gezi, özünde bugüne dek örgütlerin tüm devrim-sosyalizm iddialarının boş, anlamsız, temelsiz ve imansız olduğunu ortaya çıkarttı. Örgütlerin böylesi bir moment için örgütlenmediği net biçimde görüldü.
Örgütçülük, yüce, ari, her şeyden münezzeh kadrolarına öyle kalmayı, başkalarından üstün yanlarını göstermeyi öğretiyordu, devrimciliği değil. O Gezi günlerinde, bu örgütlerin, kadrolarına kitle hareketini, onun nasıl yönlendirileceğini, öncülük için hangi araçların üretileceğini, hangi bağların kopartılıp hangilerinin kurulacağını, ortak emeğe ve kavgaya nasıl örgütlenileceğini vs. öğretmediği anlaşılmış oldu. Bir iki günlük şokun ardından, hemen eski ezberlere dönüldü ve yarış tekrar başladı. Ortak bir iş örmenin, ortak işe örgütlenmenin kendisine küfür etmek olduğu söylendi. İlk üç günün ortaklaşa, eşitleyici pratiğinin karşısına, liberal özgürlükçü bir zemin çıkartıldı ve bu zeminin girişine göstermelik örgüt tabelaları yerleştirildi. Herkes birbirine karşı mülkünü korudu; yarışta diğerine üstün olan yanlarını gösterip durdu. Özünde sol sadece kendi içine “siyaset” yaptı, dışarıyı siyasetsiz kıldı.
Oysa aslolan, eşitlikçi değil, eşitleyici olandı; özgürlükçü değil, özgürleştirici olandı. Eşitlikçi-özgürlükçü olanlar, Fransız Devrimi’nde burjuvazinin temin ettiği sınıflarüstü dengeye ve kurguya put misali tapanlardı. Gezi’nin eşitleyici yanı özgürlükçülerin; özgürleştirici yanı eşitlikçilerin sunaklarında kurban edildi. Gezi hem Gazi hem gazi oldu.
VI
Örgütçülük, Gezi’nin gelecekteki yansımasını asla örgütleyemeyecek, onu var edecek sürece hiçbir vakit örgütlenme ihtiyacı duymayacak. Kütle, kitle ve öncü, örgütçülükle değil, örgütlülükle, örgüyle, bağ kurmakla anlam kazanacak.
12 Eylül’e ağıtlar yakarak bir ömür geçirenler bu hâle getirdi Gezi’yi. Uzunca bir zaman da Gezi’ye ağıtlar yakarak geçirilecek. Böylece hiç kimse, hatanın, kusurun, yanlışın, eksiklerin hesabını verme gereği duymayacak. 12 Eylül edebiyatının yerini Gezi edebiyatı alacak. Sıcağı sıcağına Gezi derlemeleri kaleme alanlar, kitapları, albümleri raflara dizenler, bu pazarı tüketerek varolma yollarını arayıp bulacak. Ve kimse, geleceğe dair, teorik ve pratik notlar çıkartmayacak.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Ballistofobi

Bir an düşünün, ödeme yapmak için gittiğiniz vergi dairesi ya da devlet bankasındasınız. Numaratörden aldığınız sıra size geldi, bankoya yöneldiniz, tam işlem için evraklarınızı uzattığınızda devlet memuru olan görevli: “Sıra sizde değil, işlem yapmıyorum” dedi.
Doğal olan tavır, “hayır, sıra bende. Sizin koyduğunuz numaratörden aldığım sıraya göre işlem hakkı bende” dediniz.
Bir anda memur arkadaş sinirlendi ve size tekme tokat saldırdı, sizi yerlerde sürüklemeye başladı.
Ne yapardınız? Bu durumu gören çevrenizdeki insanlar ne yapardı?
Bu durum karşısında bir insanın verebileceği ilk doğal tepki; karşı koymak, saldırıyı püskürtmek olacaktır.
Etrafınızda seyirci olan insanların ilk tepkisi; ayırmak, saldırana karşı gelmek olacaktır. 100 örneğin 99’unda aynı sonucu alacağınıza eminim.
Eee! Ne var bunda?
Aynı devlet memuru polis olduğunda aldığımız sonuç; karşı gelememek, izleyenlerin görmemiş gibi davranması, hatta vicdanının insancıl saldırısına karşı koymak için dövene övücü sözler söyleyerek durumdan siyaset üretmeye gitmek.
Hâlbuki durumun siyasi bir ayağı yok!
Numaratörü koyup işleyişi belirleyen banka ile yasaları işleten kurum aynı, memur aynı.
Hatta ikincisinin adı “güvenlik memuru” diye geçmektedir. Adı üstünde güven, güvenli sıfatları ile bezenmiştir.
Bu durumun adı nedir?
Tehdit, bir kimsenin iç huzuruna, karar verme hürriyetine ve serbest hareket etme özgürlüğüne yönelik bir müdahale olup suç teşkil eder. Cebir ise bir kimseye bir şeyi yapması veya yapmaması için zor kullanmak olarak tarif edilebilir.
Cebir ve tehdit yetkisi hiçbir memura verilmediği halde hür bir insanın hakkını gasp eden kişiye karşı gelmemesi, duruma kayıtsız kalan, hatta cebri meşrulaştıran seyircilerin olmasının sebebini güvenle açıklayamayız.
Memura karşı gelmenin yasası bellidir ve güven atfı bulunan ile bankoda oturan kişiye dokunulmazlık veren kanun aynı iken tepki neden farklıdır?
Herkesin bildiği tek fark, donanımsal farktır. Biri kalem, klavye kullanırken diğeri silâh ve cop kullanmaktadır.
Yani cebre uğrayanı tepkisiz kılan, aciz bırakan ile seyredenleri dilsiz şeytan yapan tek korku:
“Ballistofobi!”
Haklı olmanızın, zulme uğramanızın bir önemi yoktur, artık hür bir insan olmadığınızı size hatırlatan tek şey “ballistofobi”dir.
Bu cümleye kadar okumuşsanız, derin bir nefes alıp arkanıza yaslanın, rahatlayın.
Hastasınız. Evet evet müjde, hastasınız.
Artık daha da rahat seyirci olabilir, vicdanınızı rahatlatabilirsiniz.
Artık sizin de havalı ve moda olan bir hastalığınız var. “Ballistofobi”.
Oppositional defiant disorder’de görüşmek umudu ile…
Zerçe Gifari
Devamını oku ...

Sevgili Müslüman Kardeşime Açık Mektup

Merhaba
Selamünaleyküm
Binlerce yıldır İslam hakkında Müslüman olan veya olmayan milyonlarca yorumu bir tarafa koyarak kişisel düşüncelerimi burada size söylemek istiyorum.
Hz. Muhammed, dini önderliği yanında, toplumun acılarına kulak vermiş ve bir çare olmak için topluma yol göstermiş devrimci bir önderdir. Dönemindeki fuhuş, tefecilik ve ahlaksız ticari ilişkilere karşı canını ortaya koymuştur. Buna örnek olarak şu ayeti gösterebiliriz: “Çocuklarınızı yoksulluk yüzünden öldürmeyiniz. Allah onlara rızkını verir.” [İsra suresi-31. ayet) Kız çocuklarının o dönemde doğdukları anda öldürüldüğünü bilirsiniz. Neden? Çünkü o dönemde yoksullar tefeci bezirgânlardan borç alırlardı. Ödeyemediklerinde tefeciler kız çocuklarını ellerinden alır ve onları cariye yaparlardı. Bugünün anne-babaları “kızım kötü yola düşeceğine ölsün daha iyi” dedikleri gibi o dönemde yoksul aileler kızları olunca öldürürlerdi. Bunun nedeni fuhuştu. İşte Hz. Muhammed bunun karşısında durdu. Veda Hutbesi’nde kadın erkek eşitliğini savundu. “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” diyerek ırkçılığı yasakladı. “Faiz haramdır” diyerek haksız kazancı yasakladı. O, toplumun yeniden eşit, adil yaşaması için ölümü göze aldı.
Sizce Hz. Muhammed neden erken öldü? Çevresindeki güçten korkan Mekke tefecileri, bir süreliğine İslam'a inandıklarını söyleyerek Hz. Muhammed'i durdurdular. Bu Mekkelilere İslam'da “münafık” denir. Yani kalbi başka, ağzı başka söyleyen... Tek düşünceleri Medine'de başlayan paylaşımcı toplumun önüne geçmek ve tefeci düzenlerini yeniden kurmaktı. Peygamber’i yavaş yavaş zehirlediler. İşte bunlar Emevi soyundan gelenlerdi. Peygamber’in ölümünden hemen sonra da eski düzenlerini kurmaya başladılar. Kerbela'da öldürdükleri Ehl-i Beyt Hz. Muhammed'i birebir tanıyan ve onların kurmaya çalıştıkları sahte Müslümanlığa karşı çıkanlardı. Gerçek İslam'ı Peygamber’in torunları anlatıyorlardı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Peygamber’in erkek torunlarını öldüren bu katiller, eşit ve adil düzene karşı savaş açanlardı. Onlar öldükten sonra da düzenlerini kurmaya devam etmişlerdir. İslam'ı yoksulların elinden alıp zenginlerin İslam'ı haline getirmişlerdir. Tarihi en çirkin biçimde yeniden yazmışlar ve egemenlerin tarihini ezilenlere ezberletmişlerdir.
Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklu’da, Osmanlı’da sarayda yaşayanların İslam’ıyla, üreten insanların İslam’ı hep birbirinden farklıydı. Sarayda keyif sürenler, dini hep halkın adalet talebini bastırmak için kullandılar. Bugün değişen bir şey yok. Sarayın size sunduğu İslam, zalimin İslam’ıdır. Egemenin İslam’ıdır. İslam için yaptıklarını söyledikleri her şey kendi servetleri içindir. Bugün IŞİD'e yardım eden, onu destekleyen ve İslam devleti kuracaklarını söyleyenler sizi kandırmaya çalışıyorlar. IŞİD, ABD tarafından Ortadoğu'nun biçimlendirilmesi için kurulmuştur. İsrail'e bir kurşun bile atmayan, yanlışlıkla düşen füzeden dolayı İsrail'den özür dileyen bir terör örgütünün İslam devleti kurması mümkün müdür? Ya da kuracağı devletin İslam'la bir alakası olacak mıdır? Tefeci ve fuhuşçu Mekke zihniyeti hâlâ devam ediyor.
Hz. Muhammed'in mütevazı hayatını hiçbiri örnek almıyor. O dönemde kurulmayan devasa camiler kuruluyor. O dönemde Peygamber’in yaşadığı mütevazı ev bir tarafa bırakılmıştır, bugün saraylar ve villalarda yaşanıyor. Tarih bilmeden o dönemdeki İslam'ı yorumlayamazsınız. Size iktidarın sunduğu İslam, kendi servet edinme ve halkı köleleştirme İslam’ıdır. Zenginlerin İslam’ı ile yoksulların İslam’ı hep farklı olmuştur. Çünkü aslolan sınıf mücadelesidir. Egemen ve ezen sınıfların düşünceleriyle yoksul emekçi sınıfların düşünceleri asla aynı değildir. Onlar emekçileri kendilerine hizmet için kullanırlar. Dini de buna kalkan yaparlar. İnandığınız dinin asıl özünü bilirseniz, onlar sizi kandıramaz ve kullanamazlar. Bugün çocuklarınızın sizin yaşadığınız haksızlıkları yaşamalarını istemiyorsanız, size sundukları dini değil, devrimci kimliği olan ve o egemenler tarafından yok edilmiş peygamberin dinini benimseyin. Başörtüsünü kullanarak iktidara gelen ama başörtülü kadınları hapse attıran, içeride işkence yapılmasını emreden bu sahte İslam iktidarını reddedin. İslam'ı bu kötülerin ellerinden kurtarmak sizin elinizde. Rantçı zihniyetin sahte İslam’ına karşı koyun.
Yüzbinlerce kamu emekçisini Müslüman-ateist ayırmadan sorgusuz sualsiz işten atan, aileleriyle birlikte açlığa mahkûm eden bu zihniyetin İslam'la ne alakası var? Bu KHK ile ihraçlar Müslümanlığı korumak için yapılmadı. Kendi rant düzenleri devam etsin diye yapıldı.
İhraç edilen iki kamu emekçisi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın devam eden açlık grevi karşısında çaresiz kalan bu rantçı iktidar, eyleme çözüm olarak onları işlerine döndürmek yerine, yine dini kullandı. “Açlık grevi dinen caiz değildir” dedi. Dervişlerin en az 30 gün kendilerini inzivaya çekme durumunu bilmez gibidirler. Derviş, 30 gün, belki 50 gün kuru ekmek ve su alır yanına. Kimseyle konuşmaz o günlerde. Sonra ruhunu terbiye etmiş biçimde çıkar insan içine. Ruhu terbiyesizler bilmez ya da bilmezden gelir dervişlerin açlığını. Bu gibi açlığa itirazları yok ama sonuna “grev” sözcüğünü eklersen, açlık sınıfsal hale gelir. O zaman itiraz başlar. Çünkü bu açlık, kişisel açlıktan çıkmış toplumun açlığını duyurur hale gelmiştir. “Kapitalizmin tek korktuğu şeydir, aç olan insanın durumu. Yani kapitalizm “her şeyi al, kullan, ye” buyurganlığı içerisinde olduğu için kendini açlığa alıştıranlara tahammül etmez. Onları ortadan kaldırmanın yolunu arar.
Sevgili Müslüman kardeşlerim, hepinizi Nuriye ve Semih'in açlığını paylaşmaya, onların yanında olmaya ve İslam'ı bunların elinden kurtarıp temize çekmeye çağırıyorum. Biz ezilenler olarak, dini, dili, ırkı ne olursa olsun birlikte mücadele etmezsek, bunlar bizi ezip geçer. Müslüman olduğunu söyleyen, yine Müslüman olana eziyet eder. Nuriye'nin ve Semih'in annesi her gün çocukları için dua ediyorlar. Onların yanında olmak Müslümanlığın gereklerinden biridir. Hepinizi sevgi ve umutla kucaklıyorum.
Acun Karadağ
Nam-ı diğer Acun Öğretmen
Devamını oku ...

Zulme Karşı

İnsanları içeri atarak susturabileceklerini, etraflarında bulunanları da korkutabileceklerini sanıyorlar.
Kadrican abi, abimdir, hocamdır, yol göstericimdir.
Bedenen tutsak edince onun düşüncelerini de yok edebileceklerini mi sanıyorlar?!
Hiçbir şekilde başaramayacaklar bunu.
Ondan öğrendiğimiz en önemli şey dimdik ayakta durmak.
Evet, üzgünüz, bu üzüntü onu aylarca göremeyeceğimizden ama bir o kadar da öfkeliyiz.
Kendisini seven, takip eden, görüşlerini paylaşan onlarca insan varken, hangi birimizi korkutarak bu görüşleri yaymamıza engel olabilecekler?
Bu ülkenin bir halt olacağına dair umudum yok ama birbirini asla yalnız bırakmayacak, her şartta ve koşulda birbirine destek olacak yüzlerce insan var.
Zulümlerini arttırarak, halklar karşısında yaşadıkları korkuların büyüklüğünü gösterenlerin karşısında, Kadrican abinin yanındayız, aynı düşüncedeyiz ve aylar sonra aynı meydanda yine yan yana, muktedirlere karşı sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz!
Sacide Uras
Devamını oku ...

Mad Marx

Devamını oku ...

İslam ve Sosyalizm Arasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Kıvılcımlı’nın yaşamında sosyalistliğinden nasıl şüphe edilemezse, ölümünde de son nefesinde, kendi vasiyeti üzerine söylemek gerekirse, cenazesinin bir Müslüman olarak kaldırılmasında şüphe yoktur. Bu başlıktan Kıvılcımlı’nın cansız bedeni Müslümanlara teorik ve siyasal mirası ise doğal varisi olan sol varislerine düşen bir hisse değildir. Üstelik doğal varisleri bile şimdilerde Kıvılcımlı’nın teorik ve siyasal mirasını paylaşmada iki karşıt cephe oluşturmuşken, bir de buna çok dışarıdan bir üçüncü akrabayı eklemek oxymoron olarak algılanabilir. Fakat bu yazıdan murat edilen şey oxymoron yaparak sensüel anlamda dikkatleri avlamak değildir.
Türkiye’de bir kısım sağ taifenin sol cenah karşısında mâruf ve mâlum kompleksi olan mühim adamların da “bizden” olduğu “Müslüman olduğu” bilinçaltındaki komplekse merhem olacak türden ecnebilerin ya da mühtedîlerin Müslüman olma keyfiyeti üzerinden ezilmiş ruhlara bir inşirâh vazifesi görmesi de değildir. Bu kompleksin bir başka cephesi de bir kısım taifenin iç dünyalarındaki mütereddit ruh hâllerine her seferinde doğru yolda olduklarına delalet eden bir karine arayışı hiç değildir.
Kendine inanmayan bir insanın kafa kuruluşuna bakıldığında; kendini beğendirmek kaygısı ile kendi gibilerini aşağılamaktan ya da hiçe saymaktan doğan, kendi muhiti dışındakilere karşı ise önemli insanlara zekayı geriletecek düzeyde bir hayranlıkla kendini ele vermesidir. Bu kafa, sürekli apoloji ya da kendini ibrâ etmeye duyulan ihtiyacın zorunlu sonucu olarak, edilgen kişilik ve özür dileyici bir zihniyetle ma’luldur.
Bu yazı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik ve politik mirasından Türk Sağı’na da iki önemli hissenin düştüğü yönündedir. Birinci hisse “Edebiyat-ı Cedidenin Anatomisi” ve “Bergsonizm” üzerinden sağın içindeki hastalıklara, yapısal sorunlara Kıvılcımlı kadar gür bir ışık tutan başka bir zekâ yoktur bana göre. İkincisi ise İslam dini konusundaki derin vukufiyeti ile yaptığı çalışmalardır. Bu çalışmalar “Allah, Peygamber, Kitap”, “Fetih ve Medeniyet”tir. Kıvılcımlı’nın bu eserleri, sadece tez sahibinin antitezini araştırma çabasının ürünü olarak değil, bana göre, samimi bir inancın da ürünüdür.
Kimdir Kıvılcımlı?
Marxsizmi Türkiye gerçekliğine uyarlamaya çalışan en özgün zekâlardan biridir Kıvılcımlı. Bir çağın vicdanı düşünce ufkumuzun sınırlarında gezen bir cevelân. İbni Haldun’un çağdaş şakirdidir Kıvılcımlı. Hakikatin peşinde harcanmış bir ömür, bu ömrün 22 yılı hapishanelerde geçmiş Kıvılcımlı’nın bir başka özelliği de sağın ve solun dünyasında hakikati gölgeleyen yalanları birer birer ifşa edip gerçeği yalanlardan arındıran adamdır.
Türkiye’de sağın soldan bildiği Türk solunun 1960’yılların ortalarında başlayan ATÜT ve Feodalizm tartışmalarda ATÜT’ü savunan İdris Küçükömer ve Kemal Tahir’dir. Bu iki isim, Türk sağının 1970 yıllarda en çok aşina olduğu isimlerdir. Fakat bu listenin içinde Dr. Kıvılcımlı yoktur.
1968 Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgaliyle dünya solunu ikiye bölen bu olay Türkiye solunda da derin çatlaklara yol açarak, yeni tarihsel blokların oluşmasına neden olacaktır. Özellikle İşçi Partisi içinde M. Ali Aybar grubu ile Behice Boran grubu karşı karşıya gelerek sol örgütler içinde hizipleşmenin kaynağını oluşturacaktır.
1960’lı yıllar bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sol düşünceyi tarihsel toplumsal ve siyasal açıdan geliştiren son derece velud ve münbit bir iklim yaratmıştı. Bu dönem, özellikle 1960’lı yılların ortalarından başlayarak sol cenahta ATÜT ve Feodalizm tartışmaları dönemin entelektüel ve akademik çalışmaları tarihçilik bakımından önemli eserler üretmiştir. Ancak Kıvılcımlı, bu tarihten çok önceleri Tarih Tezi’yle Osmanlı toplumunun tarihini İbni Haldun metoduyla ilk araştıranlardan birisidir.
Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nde devrimleri Tarihsel Devrimler ve Sosyal Devrimler olarak ikiye ayırmaktadır. Tarihte yapılmış devrimlerin Hz. Peygamber’in yaptığı devrimlerin tarihsel devrim olarak nitelemektedir. Din konusunda ise Kıvılcımlı Kemalizmin kaba din ve laiklik anlayışının yanından bile geçemeyeceği düzeyde derin bir vukufiyeti temsil etmektedir.
Kıvılcımlı’nın Kemalist ideolojinin din konusundaki kaba laiklik anlayışının çok uzağında, derinlemesine bir İslam vukufiyetinin olduğunu Allah, Peygamber, Kitap isimli eserinde Esmaül Hüsna’nın ekonomik, toplumsal ve beşeri bağıntılarını ele aldığı çalışmasında görmek mümkün.
Eğer tebcil sayılmazsa, Türk solu içinde Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal somut gerçekliği üzerinde Marxizmin yorumlanması çabasıyla Kıvılcımlı’nın halen aşılamadığını söylemek mümkün. Özellikle Marxsizmin üstyapıya ilişkin nakıs tarafları, daha sonra felsefî düzeyde Althusser ve Gramsci gibi post-Marxistler tarafından aşılmaya, giderilmeye çalışılsa da Marxizmin üstyapıya ilişkin din konusundaki eksikliğini giderecek çalışmalar yapılmamıştır. Bu nedenle klasik Marxizmin bu konudaki tavrı, kaba bir ekonomik determinizmden öteye gidememiştir.
Demir Küçükaydın’ın tespitiyle, teorik düzeyde de bakılınca Marxizmin bir din teorisi yoktur. Bana göre Kıvılcımlı, Türk solundaki bu eksikliğin ilk farkında olan kişilerden biridir. Kıvılcımlı, bu teoriyi Türkiye ölçeğinde geliştirme çabası içinde olan bir düşünürdü. Türk solunun din konusunda gelip yaslandığı duvar, kaba bir laik Kemalist söylemin eşiğini halen aşamadığı için, solun toplumsal taban tutmadaki krizlerinden biri de buradan kaynaklanmaktadır. Kıvılcımlı, sadece din konusunda değil, Osmanlı tarihi konusunda da ilk eşiği aşan bir düşünürdü. Bu açıdan “Osmanlı Tarihi’nin Maddesi”, “Tarih, Devrim ve Sosyalizm” kitapları en önemli eserleridir.
Kıvılcımlı, Hz Peygamber için bizlerin yüzlerce yıl sonra bile onun kadar tarafsız laik olamadığımızı söylüyor. Kıvılcımlı, sağın koyu bir İslam tapıncı ve bir o kadar da bezirgan riyakarlığıyla ma’lûlken, Solun da ateist afur tafralarıyla bu konuda zihinsel bir fukaralık içinde olduğunu söyleyecektir.[1] Gerçekten de kapitalist sistem kendi âdemini yaratırken, sosyalist sistemin neden kendi tipini, kendi âdemini yaratamadığı, tartışılması gereken bir sorundur. Bugün bir Homo Kapitalismus’dan ya da Homo İslamicus’tan söz edilmesine karşın Homo Marxismus’un varlığının neden teşekkül etmediği sorunu, tartışılması gereken önemli bir konudur.
Kıvılcımlı, klasik Marxist anlayışın tersine, din meselesinin hiç de ikincil, üçüncül kategoriden bir sorun olamayacağını, çünkü din konusunun sadece toplumun üst yapısında tıkırdayan bir kültür meselesi olmadığını, insan beyninin düşünce mekanizmalarında işleyen, âdeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimi olduğunu söyleyecektir. Dinin insan yaşamından kolayca sökülüp atılamayacağından bahisle, onun derinlere yapışmış köklere sahip olduğunu vurgulayacaktır. Dinin söküldüğü sanıldığı yerde bile bir nesnenin veya konunun fetişe edilişine tanık olmanın, tapınmaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de Levi Strauss’un aydınlanma düşüncesinin Tanrı’yı tahtan indirip yerine insanı koyan düşüncenin bugün gelinen nokta itibariyle modern insanın boğazına kadar irrasyonel tabulara boğulduğunu söylemesi, Kıvılcımlı’nın bu tezini doğrulamaktadır. Strauss, tersine dönmüş bir imanın ya da ateizmin inkâr ederken bile boğazına kadar dinin içine gömüldüğü ve dindar insan gibi davranmalarının dinin bu derin ontolojisinden kaynaklandığını söyleyecektir.
[1] Hikmet Kıvılcımlı, Allah, Peygamber ve Kitap, Bumerang Yayınları, s. 86.
Devamını oku ...