Ayşe'nin Defteri

Suriyeli dünyalar tatlısı bir kız çocuğu Ayşe. Heyecanla bu sene birinci sınıfa başladığını anlattı. Okul defterini istedim, kendisinden büyük sırt çantasını getirip çıkardı, defterini verdi; Türkçeyi, Latin harfleriyle okuma/yazmayı öğreniyormuş. Defterin ilk sayfaları harf çalışmalarıyla, sonraki sayfaları kelime ve fiş çalışmalarıyla doluydu. Yazmaya çalıştığı harfleri ve kelimeleri okumakta zorlandım ama aşina olduğum “Ali ata bak”, “bak bu top” gibi fişleri görünce zorluk çekmeden beraber tekrar yapmaya başladık.
Sayfalar dolusu cümleleri, fişleri tekrar ederken bir fiş dikkatimin tamamını üstünde topladı, fişi okuyunca durakladım ve atlama gereği duydum. Sayfa boyunca ve ardı sıra gelen sayfalarda tekrar ettirilen fiş şuydu: “Atatürk çok güzel”. Yedi yaşında mülteci bir kız çocuğunun sayfa boyu yazmaya çalıştığı cümleydi “Atatürk çok güzel”.
Ayşe ve nice mülteci çocuk, yeni harflerle, yeni bir dille, yeni bir ülkeyle tanışıyor. Tekrar ettirilerek ikrar edecekleri bu ülkenin gerçeklerini öğreniyorlar. Bana, anama, babama, devletin tedrisatından geçmiş tüm nesillere öğretilen bu gerçek şimdi de mülteci çocuklara öğretiliyor.
“Türkiye’de iki bakanlık isminin önünde milli kelimesi vardır: biri milli savunma bakanlığı, diğeri de milli eğitim bakanlığı. Biri dış tehditlere karşı kurulmuştur, diğeri de iç tehditlere karşı.”
İktidarların değişmesi, muhafazakârların egemen oluşu bize öğretilen “gerçeği” değiştirmedi. İktidarı boyunca milli eğitim bakanlığı AKP'nin en çok “yenilik” getirdiği, sürekli düzenlemelerle değişikliklere yol açtığı bakanlıktır.
Ayşe'nin defteri, AKP'nin 15 senelik iktidarı süresince güce tapıcı, devlete sadık “makul vatandaş” üreten kemalist eğitim politikasından milim şaşmadığının göstergesidir.
Ayşe'nin defteri, AKP iktidarının Türkiye ulus devletinin varolması ve bekası noktasında kurucu kemalist paradigmadan milim şaşmadığının göstergesidir.
Ayşe'nin defteri, devletin üstün başarısının göstergesidir. AKP maharetiyle müslümanları kendi rengine tamamen boyayan devletin gözümüze soktuğu nişanesidir.
Ayşe'nin defteri, bu topraklarda hiçbir şeyin değişmediğinin, istibdatın, vesayetin korunup güçlendiğinin göstergesidir.
Ayşe'nin defteri, toplumun tamamı için hak, adalet ve özgürlük talebi olanların kaybettiğinin, devletin kazandığının delilidir.
Salih Çetin
Devamını oku ...

Biten Hangi 28 Şubat?

Birkaç gün sonra, 28 Şubat darbe sürecinin yıldönümü. 28 Şubat, Osmanlı’dan tevarüs eden ve Cumhuriyet döneminde devam eden darbe silsilesinin bir halkasıydı. Bu süreçte, öncelikle sisteme karşı yükselen İslami muhalefetin, sonrasında ise tüm toplumsal muhalefetin baskı altına alınması amaçlanıyordu.
Kamusal alanda İslamî kimliğin, başta başörtüsü olmak üzere, tüm temsilleriyle yasaklandığı bu sürecin yürütücüsü, darbeci askerî bürokrasisiydi. Fakat topyekûn bir baskı söz konusuydu. O dönem, amaca ulaşmak için medyadan, yargıya, sivil toplum örgütlerine kadar her şey, ideolojik bir devlet aygıtı olarak kullanıldı.
28 Şubat da, her darbede olduğu gibi, devlet iktidarı eliyle yürütülmek istenen bir toplum mühendisliğini ifade ediyor. Devletin gücünü ve imkânlarını ele geçiren güçlerin, topluma istediği gömleği biçmesi anlamına geliyor. Bürokraside tek tip bir zihniyetin hâkimiyeti, medyada tek seslilik, yargıda iktidara göre siyasi kararlar alınması, akademide YÖK vesayeti, sivil toplum örgütlerinin iktidarın ajandasına göre hareket etmesi ile anılan 28 Şubat dönemi uygulamalarına bakınca, bugün 28 Şubat’ın bittiğini gerçekten iddia edebilir miyiz? Aktörler değişmişse de, mağdurlar değişmişse de, egemenlik zihniyeti aynı değil midir?
28 Şubat, sonuçları itibariyle başarısız bir darbe girişimi değildi ne yazık ki. Bir dönem, sistemin baskı ve zulümlerine karşı başka bir alternatife işaret eden “İslamî uyanış”, şu an topluma adalet ve ahlak timsali bir siyaseti ima etmiyorsa, 28 Şubat, amacına ulaşmış demektir. 28 Şubat sürecinde hak ve özgürlük talebinde bulunan bir vasattan gelenler, bugün kendisinden görmediğine her türlü haksızlığı reva görebiliyorsa, kirli düzenin çarklarında dişli olmayı kabul ediyorsa, yeni iktidar seçkinleri eskileriyle aynı söylemi kullanıyorsa, darbeciler açısından süreç başarıyla tamamlanmış demektir. Onlar için resmî ideoloji ve mevcut düzenin işleyişi değişmeyecekse, sistemin kimin tarafından işletildiği detaydır.
Tüm derdi, iktidar sofrasından nimetlenmek olanların 28 Şubat’ı bitmiş olabilir. Tek tasası, kendi hayat tarzını yasaksız sürdürmek olanların 28 Şubat’ı da bitmiş olabilir. Fakat toplumun tamamı için hak, adalet ve özgürlük talebi olanların 28 Şubat’ı henüz bitmiş değil. Derdi, vasinin kim olduğuyla sınırlı kalmayanlar, 28 Şubat döneminde olduğu gibi, bugün de her türlü vesayet girişimine “hayır” demeyi sürdürüyor.
Değerli dostlar,
28 Şubat, içeride yükselen toplumsal muhalefetten düzene uygun aktörler çıkarmaksa, küresel ölçekte de kapitalist dünya düzenine uyum sağlamak, ABD ve İsrail ile ittifakları derinleştirmek demekti. İslam ülkeleriyle kendi ilişkilerimizi kurma niyetine dahi set çekilmesiydi. Anadolu topraklarının Ortadoğu’da batılı ülkelerin üssü kalması demekti. Türkiye’nin kendi komşularıyla sorunları için çözümü Tahran’da, Bağdat’ta, Şam’da, Atina’da değil de, Washington’da, Tel Aviv’de, Londra’da araması demekti.
Şimdi birlikte düşünelim: 28 Şubat’ın yıldönümüne yaklaştığımız şu günlerde, uluslararası siyasetin yine batılı ülkelerle birlikte yürütülme çabalarına şahit olmuyor muyuz? Bir yandan, 15 Temmuz darbe kalkışmasının ardındaki “üst akıl” olarak ABD’yi, İsrail’i gösteren siyasal iktidar, diğer yandan bölgedeki krizlerin çözümü için yine bu şer güçlerin ittifakını aramıyor mu? O halde soralım: Kudüs gecesi düzenlemek, 28 Şubat sürecinde suç sayılıp, siyasi yargılamaların ve mahkûmiyetlerin gerekçesi olurken; bugün Kudüs’te ezanların susturulduğu bir dönemde, Türkiye heyetini temsil eden bakanlar Siyonistler ile selfie çektirebiliyorsa, bu biten kimin 28 Şubatı’dır?
Duyarlı Sakarya halkı;
Platformumuz, 28 Şubat soğuklarının hâlâ hissedildiği günlerde kurulduğunda, meselesini “sistem sorunu” olarak tanımlamıştı. Meydanlara, sadece kendi kimliği için değil, bu topraklardaki herkesin hakkı ve özgürlüğü için çıkmıştı. İktidarın kimde olduğuna değil, nasıl olduğuna dikkat çekmişti. İşte bu sebeple, başörtüsü yasağının son kalıntılarının da kalkmasına rağmen, bu meydanlarda herkese Müslümanca bir şiarla, adil bir şahitlik çabamızı sürdürüyoruz. O yüzden biz hâlâ “henüz özgür olmadık” diyoruz, bizim 28 Şubat’ımızın hâlâ bitmediğini söylüyoruz. Zulüm, herkes için bitene kadar da sözümüzü yükseltmeye devam ediyoruz.
Sakarya Adalet ve Özgürlükler Platformu adına
Devamını oku ...

Ağlayabilseydiniz Anlayabilirdiniz

Necip Fazıl, alanında ne yazık ki hâlâ tek olan o ünlü Reis Bey kitabında kendi deneyim ve inançlarını imanına dönüştürmüş bir hâkimi anlatır.
Reis Bey, Başkalarının adalet taleplerini kendi katı inançları ile savuşturan inatçı, sert ve peşin hükümlü bir hâkim olarak önüne gelen insanların çığlıklarına karşı sağırdır. Toplumun selameti için merhameti dışlar ve masumiyet iddialarına kulak vermeyi gerçek adaletin tecellisinde bir tehlike olarak görür: “Ferde verdiğim ceza isabetsiz olabilir; Cemiyete aradığım deva isabetlidir” der.
Reis Bey, toplam adalete yüzünü dönmüştür. Önündeki insanı bir türlü göremez. Kendi peşin algılarını duruşma adı altında sözde kanıtlamaya girişirken, masum bir insanı idama kadar götürmekten çekinmez. Temel felsefesi ise “bir masuma kıymaktansa, bin suçlu salıverilebilir” anlayışına karşı “toplumu korumak için bin masuma idam gömleği giydirilebilir” mealindedir.
Kısakürek, insanlarla bir türlü olağan bir bağ kuramayan ve önündeki gelişmelere doğru anlamlar veremeyen Reis Bey’e “ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz” dedirtir idama götürülen masumun ağzından.
Ona göre ağlayabilmek ile anlayabilmek arasında doğrudan bir bağ vardır. Ve haklıdır: Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz...
Necip Fazıl’ın Reis Bey oyunu, eşsiz bir yargı, hâkim-savcı eleştirisini içerir ve bugün de hepimize yol göstericidir. Bu nedenle hatırlamanın ve hatırlatmanın tam zamanıdır...
Gelin İki Maraşlıya kulak verelim: Necip Fazıl’ı bir kez daha okuyalım ve bir de Mahzuni’yi dinleyelim...
Şimdi tüm masumlar için gelsin: Mahzuni’den "Deve Karıncaya Binmiş Geziyor...”
Orhan Gazi Ertekin

Devamını oku ...

IŞİD, Sol ve Şiddet Üzerine

IŞİD üzerine yapılan ideolojik tartışmalarda solun konumunda bir sorun var. Bu sorun temelde aydınlanmacı anlayıştan kopamamaktan, modernite ve batı “uygarlığının” kendini bir parçası gören fikir dünyasından doğmakta. Bizim bu anlayışla problemimiz var. Solun eğer devrimci bir konum üretme arayışında olduğunu savunuyorsak ki iddiamız bu, IŞİD'e karşı şiddetin, barbarlığın, baskının bir eleştiri anlayışı olarak kullanılmasını, buna karşılıksa barışçıllığın, hümanizmin, batı “değerlerinin” öne çıkarılmasını kabul etmiyoruz. Devrimciliğin bu fikir dünyasının çok dışında olduğunu ve devrimci pratiğinse bizzat burada eleştirilenleri içinde barındırdığını çok iyi biliyoruz.
IŞİD: Barbarlık ve Huri Arayışı Arasında Sömürgeci Dilinden Bir Anlatım
IŞİD'i incelemek için yapılan analizlerde sol çevrelerin önemli bir bölümünün batı sömürgeciliğinin dilinden konuştuğunu görebilirsiniz. İslam üzerinden özsel olarak düşmanlaştırma söylemi, huri arayışından başka bir şeyin peşinden olmayan bir topluluk ve şiddeti kullanması nedeniyle barbarlıkla özdeşleştirilmiş bir yapı. Bunların hepsinin karşılığıysa batı sömürgeci demokrasisinin sol ve sağ varyantlarında üretilen kavramlardır. İslam üzerinden düşmanlaştırma, tam da batı sömürgeciliğinin uygar batıya karşı ilkel doğu (bu daha çok batı solu için geçerlidir), bunun daha sağ bir varyantı olan Hristiyanlığa karşı İslam ve en nihayetinde tüm bu çevrelerin ortaklaştığı medeniyetler çatışması üzerinden gerçekleşir. Türkiye özelinde sol çevreler, bu argümanların İslam’ı özsel olarak düşmanlaştıranını alıp kullanır.
Öyle ya, arkamızda 150 yıllık ilerlemeci-aydınlanmacı bir gelenek var. Jön Türkler, İttihatçılar, Kemalistler ülkemizi sürekli olarak ileri götürüyor, demokratlaştırıyorlardı. Tabi bu arada olan Ermeni soykırımı, ulusal hakları için direnen Kürt halkına yapılan katliamlar ve Dersim soykırımı ise ilerlememizin içinde ki bir takım sıkıntılar olarak görülüp geçiştiriliyor. Hatta Ermeni soykırımını “vatan” argümanı, Kürt ulusal direnişlerine karşı yapılan katliamları ise feodalizm söylemiyle alttan alta meşrulaştıranlar da çoktur.
Dağıtmadan devam edersek, 150 yıllık aydınlanma-ilerleme ve demokrasimiz İslamcı AKP ve Suriye-Irak'da ki ortağı İslamcı IŞİD tarafından tehdit edilmekte. Dolayısıyla İslamcılara karşı bir laiklik-demokrasi cephesi üretilmeli. Solun bir bölümünün IŞİD ve ülke dolayımındaki politik atmosfere bakışı bu. Yaratımını ezen-ezilen çatışması, ezilenin düşman saflarından devrimci harekete çekimi üzerinden değil, düzenin kullanımına sunduğu din-laik çatışmasından ele alan, bu uğurda burjuvaziyle ve onların partileriyle bile işbirliği içinde olmayı seçen bir anlayış bu.
Bu anlayışın sonucuysa, öncelikle İslam’ı özsel olarak düşmanlaştırmak ve politik bağlamını ezilenin ezilmesine sebep olan koşullarla değil, ezilenin inancıyla bir savaş içinde olacağı bir yapıdan kurup IŞİD'i bu konumlanış üzerinden analiz etmek oluyor. Bu da IŞİD'in zemininin doğru okunamamasını sağlıyor. Hatta ezilen, IŞİD'in ideolojik çerçevesinin içine doğru itiliyor. Huri arayışı gibi maddî zemini olmayan, tutarlılıktan yoksun tespitlerle IŞİD'e katılım yorumlanıyor. Halbuki IŞİD'e katılım böylesine basit yorumlamalarla anlaşılacak bir şey değil.
IŞİD neden oluştu? Bu sorunun cevabı, çarpık olan bir inanışta ve bu inanışın ideolojisinde değil, batı sömürgeciliğinde yatmakta.
IŞİD militanı basitçe huri arayışı veya nedensizce kafa kesmek için değil, sömürgeciliğe karşı doğru mücadele biçiminin bu olduğuna inandığı için orada yer alıyor. Birçoğu 20'li yaşlarında, aralarında batıda görece rahatça yaşama imkânına sahip olanların da olduğu bir toplulukta bizzat savaş pratiğinin içinde yer alan insanların neden burada olduğu sorgulanacaksa, doğru zemin ayırt edilmeli önce.
Elbette ki IŞİD militanının mevcut konumuyla sömürgeciliğe karşı mücadelede doğru bir zeminde yer aldığını iddia edecek değiliz. Ama bunun nedeninin politik pratikle alakalı olduğunu, ideolojiden kaynaklanmadığını söyleyebiliriz.
Şiddet Üzerine
İlerlemeci-aydınlanmacı modernite solu, şiddet konusunda da sömürgeci uygarlığın içinden konuşuyor. Yöntem olarak politik şiddeti en uç biçimde kullanan IŞİD, bu özelliği nedeniyle “barbar”, “insanlık düşmanı”, “kana susamış” olarak tasvir edilirken, bunun karşısına ise uygarlık ve onun değerleri koyuluyor. Uygarlık olarak tasvir edilen şeyin milyonlarca insanın soykırımıyla kurulduğundan bir haber veya buna gözünü kapatmayı seçmiş modernite solu. Uygar olarak tasvir edilen ülkelerinse günümüzde de IŞİD'in uyguladığı şiddet ve yaptığı katliamların çok daha fazlasını yaptığının farkında değil. IŞİD'in kafa keserek yaptığının çok daha fazlasını İHA'larla daha sofistike bir şekilde yapar sömürgecilik. Ama imajların dünyasında sofistike olan unutulur yada gözden gelinirken, diğeri hafızalara derinlemesine işlenir.
Kendini uygarlığın bir parçası olarak gören, IŞİD'i şiddet, barbarlık, kana susamışlıkla tanımlayıp kendini bunun karşısında barışın, özgürlüğün, baskısızlığın diliyle tanımlayan modernite solculuğunu reddediyoruz. Biz IŞİD'in şiddetine değil, o şiddetin uygulandığı düşman tanımına karşıyız. IŞİD'i şiddet üzerinden eleştirenler hümanizm bataklığına düşerler.
Şiddetin, gerektiği takdirde barbarlığın, devrimci olmanın bir parçası olduğunu söylüyoruz. Devrimciliğin uygarlığın sevimli çocuğu olmaya ihtiyacı yok. Uygarlığın Ekim Devrimi’ni, Çin Kültür Devrimi’ni, Küba Devrimi’ni, Che ve Fidel'i nasıl tanımladığı ortadayken, özellikle (önceleri barbarlıkla özdeşleştirilmeye çalışılan Che bunun başarılamadığı anlaşılınca ters yüz edilip âdeta kapitalist bir çiçek çocuk imgesi haline getirildi. Barbarlık ise Fidel'e kaldı).
Devrimcilik, sömürgeci uygarlığın ve kapitalist modernitenin dışından kurulacak ve onla asla ittifak içinde olamayacak bir olgudur. IŞİD üzerinden itilmeye çalışılan aydınlanmacı alanı ve uygarlığın bir parçası gibi hareket eden çizgiyi devrimci anlayışın kabul etmesi mümkün değil. IŞİD'in olup olabileceği en önemli vasıf güncel, anlık bir veride politik düşman tanımlamasıdır, sömürgeci kapitalist modernite ise süresiz ve ideolojik bir düşman. Dolayısıyla devrimciler, konumlanma, ayrım ve ideolojik söylemlerini de bu bağlamda kurmalıdırlar. Devrimciliğin uygarlığın bir parçası olduğu ve bunu kapsayıp aştığı anlayışının değil, uygarlığın parçalanarak yeni bir uygarlığın kurucusu olacağı anlayışının herkesçe kavranması dileğiyle…
Bekir Sami Paydak
Devamını oku ...

İsmail Kılıçarslan Sen Busun

İsrail askerlerinin üzerine sürülen kamyon, taşıdığı kavun değil, öfke.
Çelik duvarlarla, yüksek teknolojiyle, hileyle dizginlenemeyen, köklü bir öfke bu. Saldırı sonrası AKP Türkiye’sinin bakanı bu öfkeye “terör” diyor. FHKC, Hamas, tüm gruplar bu açıklamayı reddediyorlar. FHKC, “Türkiye’nin Filistin davasını kendisinin bölgede güttüğü çıkarlarına hizmet etmek için kullandığını, eylemin Türkiye’nin kınamadığı zulme karşı gerçekleştirildiğini” söylüyor.
Devletin yanına hizalananlar, Filistin meselesiyle ancak “eski toprağımız, malımız, mülkümüz” düzeyinde ilişki kurabiliyorlar. Devletin yanına hizalananlar, dünyaya ve hayata arsa ve mülkiyet zaviyesinden bakabiliyorlar. Çünkü devlet, arsa ve mülkiyet demek.
İsmail Kılıçarslan, AKP’li belediyelerin kadrolu “şair”i. Sözünde, “şiir”inde İsmet Özel’i istismar etmeyi, satmayı maharet sayan biri. Dolayısıyla o esasen son yazısında soyadındaki kelimelere küfrederek konuşuyor. O kılıçla değil çekle, arslanla değil arsa ile düşünüyor.
İslamî Cihad ve FHKC’yi “marjinal” ilan etmesi, onun devletin yanına hizalanması ile ilgili. Kavramı, yürek işçiliği anlamında şiirden değil, devletin soğuk çıkarlarından ödünç alıyor. “Marjinal” demesinin nedeni de yukarıda bahsi edilen kamyon saldırısı sonrası Mehmet Şimşek’in açıklamalarına dönük itirazlarla alakalı. Filistinliler sadece kavgalarını tanıyor biliyorlar, Türk devletinin parasına, gücüne güvenmenin ne demek olduğunu görüyorlar. Marjinal, yani kıyıda köşede olduğunu iddia ettiği örgütler, mücadelenin tam kalbinde. Filistin’de kalp mücadeleyle atıyor, mücadele o örgütlerle yaşıyor.
Arsa ve mülkiyetle gözü kör olmuş İsmail’in. Bu yüzden o Müslümanlığı da bu iki kavrama indirgemek zorunda. “Müslüman sahipli binalar”dan söz etmesinin sebebi bu. Oysa Mahmud Abbas kliğinin ABD ve İsrail ile ilişkileri de bu düzeyde. Türkiye’nin Fransızlarla birlikte Filistin’e kurduğu sanayi bölgelerinde de durum bu şekilde. Dün Galataport’u sattıkları Ofer, bu bölgeleri “bizim Arap pazarını açılmamızı sağlıyor” tespitiyle değerlendiriyor, ellerini ovuşturmayı da ihmal etmiyor. Siyonistler, emperyalistler bir olmuş, “bu Müslümanların bir kısmına para verelim, diğerlerine düşman edelim, onlar sayesinde bizim gücümüz ve paramız konuşsun” diyorlar. Vantrilok kuklası olmak da Kılıçarslan’a düşüyor.
O, bir F Tipi hücresinde kalan iki devrimciden birine az diğerine çok yemek veren devletin adamı olarak düşünüyor. O nedenle Filistin’deki pratiğin üzerini edebî bir örtüyle örtebileceğini sanıyor. Tıpkı Adem Özköse ve benzerleri gibi. Arakan Müslümanlarından söz edip o bölgeden geçen boru hattından, o hattın temizlenmesinden, o Müslümanların “marjinal”leştirilmesinden hiç bahsetmiyorlar. Çünkü beyinlerindeki nöron bağları o boru hatlarına paralel oluşuyor. İsmail’in dizeleri de yoksulun devesinin adımları değil, devletin adımlarındaki ritme göre biçimleniyor.
Sonra da kendisini Türk olarak tanımlayıp “Filistin için ne yapabilirim” diye soru sor(d)u(ru)yor. Artık Müslüman olarak düşünmediğini ikrar ediyor. “O romantizminizi çöpe atın artık, ben öyle yaptım” diyor. “Yardımları Müslüman olarak değil, devletin kulu olarak yapmayı düşünün” diye emir veriyor. “Coğrafya öğrenin” demesi de devletin ve burjuvazinin çıkarlarına hizmet edilmesini istemesi ile ilgili. Saydığı unsurlar bu çıkarlara hizmet etmek için var.
Kılıçarslan, “iki devletli çözüm”ü destekliyor ve Filistin konusunda mevcut olan politik hassasiyeti kırmaya yelteniyor. İki devletli çözümü İsrail ve ABD destekliyor, öneriyor. Türkiye de bu yüzden söz konusu öneriyi savunuyor. Filistin’in mücadele içinde yoğrulan dinamikleri, Kılıçarslan’ın aksine, İsrail’i tanımıyor, işgal ve sürgün gerçeğini bilincine, ruhuna yediriyor. O nedenle tek devletli çözümü, üstelik Yahudi bileşeni görecek şekilde destekliyor.
Kılıçarslan gibiler, Filistin’de Hamas’ın Türkiye üzerinden evcilleştirilmesi girişimlerine allı pullu bir kılıf giydirmekle görevli. İsrailli diplomat Shai Cohen “Türkiye’den beklentimiz Hamas’ı yasadışı ilan etmesi” diyor. Kılıçarslan’ın “marjinal” kelimesi, bu yasadışılaştırma girişimi için gerekli zemini oluşturma amaçlı. Üç yıldır süren normalleşme politikası, Kılıçarslan gibi isimlere muhtaç.
Onun derdi, “Filistin için ne yapabilirim” sorusuna Müslümanların gereken cevabı vermelerine mani olmak. Her Müslüman’ın gayesi, Filistin’e yapacağı en büyük yardım, kendi İsrail’i ile mücadele etmesi.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

İslamî Endişelerle “Evet” Diyenlere Bir Çift Söz

Bir önceki yazımda kısmen arz etmiştim. Şimdi başka bir pencereden bakmaya çalışacağım. “Evet” oyu kullanacaklarını beyan edenlerin büyük çoğunluğunun tercih sebebi Sn. Erdoğan’ın liderliği ve onun şahsında devletin ve İslam’ın geleceği… Geçmiş zulüm dönemlerini hatırlatmak suretiyle “tekrar o günlere geri dönebiliriz” endişesinden hareketle…
Bu endişe üzerinden beslenen tercih ile ilgili olarak söylenecek o kadar çok şey var ki, herhalde bir doktora tezi muhtevasında işlenecek konu başlıkları çıkar. Ancak yüzeysel de olsa basitleştirerek, bazı endişelerin ve korkuların ne kadar yersiz ve geçersiz olduğunu ifade etmeye çalışacağım.
Evvelemirde şunun altını çizelim: Her akli selim sahibi biliyordur ki bu seçim, ‘ne Erdoğan ile bir başkası’, ne ‘AKP ile bir başka parti’ ve ne de “İslam ile bir başka din ve inanış arasında geçen bir yarış ve oylamadır. Bu tür takdimler, başta bu dine ve bu dinin mensuplarına büyük zarar verir. Nihayetinde olan şey, yeni bir yönetim biçiminin oylanmasıdır. Yarın bunun gerçekleşmesi sonucunda kimin bu yeni düzenin baş aktörü olacağını bugünden kestirme imkânı da yok. Dolayısıyla odaklanacağımız husus, “sistem kurgusu” olması gerekir. İlme ve hikmete uygun olan da budur. Yani sistemi idare edecek kişi/kişiler ve kurumsal yapıları değil, toplumun mutluluğunu sağlayacak olan sistemi müzakere etmek ve oylamak…
21. yüzyılda yaşıyoruz. Dünyanın önemli bir kısmının post-modern bir dönemi yaşadığı bir çağda, Türkiye, jeo-stratejik konumu, siyasal tecrübe ve tercihleri nedeniyle küresel potada tek başına yaşama lüksüne sahip değil. Kendini dünyanın bir parçası olmaktan koparacak, hapsedecek her türlü içe kapanmayı ve içten içe “kozayı örüp harakiri yapma” teşebbüslerini son derece riskli ve tehlikeli görüyorum. Böyle bir durum, Allah muhafaza, bizi aç kurtların sofrasına meze edebilir.
Türkiye, uzun yıllardır, iyi, kötü; doğru, yanlış bir demokrasi tecrübesi yaşadı. AB, ABD, Asya ve Afrika kültürel havzasında iyi kötü bir yönetim usul ve esası inşa etti. Yeterli mi? Elbette hayır… Burada asıl olan, ilişkileri yaz-boz tahtasına oturtmadan, tashihlerle, ıslahlarla tedrici bir iyileştirme vetiresi oluşturmak olmalıydı. İstesek de, istemesek de kader bizi Avrupa ile Asya’yı birleştiren bir köprü kılmış. Bir ayağımız Avrupa’da, diğer ayağımız Asya’da, Afrika’da… Bu, kaderin önümüze çıkardığı bir gerçeklik… Kaçma imkânımız yok. O zaman “bu verili konumdan en iyisini nasıl çıkarabiliriz?” diye kafa yormak, tefekkür etmek gerekiyor.
Şöyle de okumak mümkün: Türkiye, dünya barışının veya savaşının kapısı, köprüsü durumunda… Her iki kıtanın toplumlarını buluşturacak, onlara hakkı, adaleti ve barışı ikram edecek, nizalaşmalarında hakem olacak bir pozisyonda olmak Türkiye ve onu yönetenler için kaderin önlerine çıkardığı büyük ve şerefli bir görev değil mi? Ne dersiniz, bu adalet ve rahmet inkılabı ile dünyaya “Muhammedî” bir ruh üfleyemez miyiz?
Evet, şimdi gelelim sorumuza? Lütfen sağa sola çekmeden dürüstçe cevaplandıralım: Ak Parti’nin 14 yıllık iktidarının sonunda Türkiye, bölgesinde hak ve adalet yönetiminin tecelli ettiği bir ülke mi, yoksa vekâlet savaşları verenlerle el ele vermiş bir aktör mü?
Ne yazık ki, Türkiye’yi yönetenler, ayaklarına gelen bu büyük nimeti ellerinin tersi ile ittiler. Hakkın, adaletin, barışın aktörleri olmak varken, dünyalık iktidarlara tamah edip sonsuz iktidarı ıskaladılar. Dolayısıyla Türkiye’yi bölgenin savaşan aktörlerinin arasına dâhil ettiler.
İkinci önemli soru: Siyasal aktörlerin veya kurumların “İslam’ı temsil ediyoruz” gibi iddiaları olabilir mi?
Bütün siyasal partiler, seküler hukuk sisteminin imkân aralıklarından neşet etmişlerdir. Bu anlamda hiçbirisinin uhrevi bir üstünlüğü yoktur.
Peki, iyi ile kötüyü nasıl ayırt edeceğiz? Veya tercihimizin dayanağı olacak mümeyyiz kriterler ne olacak?
Siyasal partilerin amacı, bir toplumu, en iyi, en doğru ve en adil bir şekilde yönetebilme becerisini programlamak ve uygulamaktır.
Partilerin programlarına, eğer iktidar olmuşlarsa, iktidar uygulamalarına bakarız. Ve ona göre de bir değerlendirme yaparız.
Bireylerin veya toplulukların kendine/kendilerine göre önceliği olmakla birlikte, herkesin olmazsa olmazı, adalet, güven ve selamet içerisinde idare edilmeyi beklemektir. Bunu kim başarıyorsa, tercihimizi ondan/onlardan taraf kullanırız.
Partiyi oluşturan kadroların dini yaşam ve tercihlerinden ziyade toplumun hak ve hukuklarını ne kadar gözetip, gözetmediğine bakarız.
Devletin adının “İslam devleti”, yönetenin “Halife” olarak isimlendirilmiş olması o devlete gerçek anlamda “İslamîlik” kazandırmayabilir. Muaviye’nin, Yezid’in ve onların izinden giden Emevi ve Abbasi sultanlarının devletlerinin adı “İslam Devleti” idi, kendileri de İslam devletinin “Halifeleri” idiler. Peki, hangimiz Muaviye, oğlu Yezid ve arkasından gelen onlarca zalim sultanın yönetimini “İslam’a uygundur” diye telif edebiliriz. İmam Ebu Hanife’yi zindanlarda çürüten yönetimlerin rejimini, hukuk düzenini İslam’ı görebilir miyiz? Yönetenler, yaptıkları ile görücüye çıkarlar. Söyledikleri, iddia ettikleri ile değil. Ziya Paşa ne güzel söylemiş: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Bir başka soru: Türkiye Müslümanlarının, İslamî yaşama kalitesini, dünden bu güne geçirmiş olduğu merhaleyi olumlu olarak telif etme imkânı var mı? Lütfen kimse bana İHL, Kur’an Kursu, camii sayısı veya kadınların başörtülü olarak kamu sektöründe çalışıyor olmasını örnek vermesin? Nicelik her zaman ölçü değildir. Burada asıl olan niteliktir. Bugün hemen hemen tüm dinî otoriteler, “dinin içinin boşaltıldığını” ifade ediyorlar. Efendim, bundan tek sorumlu AKP iktidarı mı? Elbette ki değil. Ancak, on dört yılın sonunda, İslamîlik endişelerinin ağır bastığına itimat ettiklerimizin iktidarında, dinî yaşamın, nispeten daha iyiye evirilmesini beklerken, daha da kötü bir pozisyona evirilmiş olmasını nasıl izah edebiliriz?
Harcanan yüklü bütçeye rağmen değer skalasının irtifa kaybetmesi düşündürücü değil mi? Yüksek bir imanın güç verdiği ilkeler, idealler ve heyecanlar yerine, “her şeyi parayla hallederiz” şeklindeki pro-kapitalist zihinle hangi devinim gerçekleştirebilir?
İşin ehillerini bir araya getirip “nerede yanlış yaptık” diye araştırma ve incelemeler başlatamaz mıydık? Daha çok kadro istihdamı, daha çok lüks binalar, daha çok ahbap-çavuş ilişkisi ile başaracaklarını mı zannettiler?
Zayıf olan ihtimal; “iktidar sahipleri bu gerçeklikleri ıskaladılar.” Fakat âcizane benim için essah ve kuvvetli olan kanaat ise “bu süreçler, uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirdiğinden ve bu manada engin bir tahayyüle ve tefekküre ihtiyaç duyulduğundan, sınırlı hayatlarında sonuçlarını devşiremeyeceklerine dair inançlarından dolayı zora taliplenmediler.
Peki, zor olup, başarılması gereken baş ödev neydi?
Siyasi, ekonomik, kültürel, dinî mahiyetli tüm problemlerimiz birbirleriyle giriftardırlar. Biraz şuradan, biraz buradan iyileştirme ile meselelerin üstesinden gelemezsiniz. Ekonominin, siyasetin şartlarını hakka ve adalete istinat etmeden; helali, haramı gözetmeden dinî alanı ıslah edemezsiniz, toplumu, bir ahlak inkılabına eviremezseniz. Müslümanlar iktidar olurlarsa veya elimizin değdiği her şey kendiliğinden düzelecek beklentisi ham hayal bir beklenti. Aslında bugün karşı karşıya kaldığımız sonuç, tam da bu.
Bu anlamda AKP iktidarının, belki de yeterince fark edilmeyen en büyük zararı da, İslamî kesimin büyük çoğunluğunu iktidar odaklı bir merkeze toplayıp siyasetin basit manivelaları haline getirmiş olmaları oldu. “Ne istediler de vermedik” retoriği mucibince iktidar imkânlarını ardına kadar açmaları oldu. İktidarın sağladığı imkânlarla, kültürel bir hazırlık evresi geçirilmeden yüzleşmeleri, karşılaştıkları dünyalığı, görgüsüzce, aculce, ölçüsüzce kullanmaya başlamaları mahut sonucun başlangıcı oldu. İdare edenlerin yanında ilim ve ahlak erbabı da olmayınca uyarı ve ikazlardan da mahrum kaldılar. Haram üzerine haram, günah üzerine günah yüklenince de bugün yaşadıklarımızın sosyal kanuniyetinin sebeplerini oluşturdular. Çünkü karşılaştıklarımız, kendi ellerimizle hazırladıklarımızdan başka bir şey değildir.
Bu badireleri yaşayan ve yaşatan bir iktidar ekibinin bugün İslamî endişeleri dile getirerek bizden talepte bulunmalarını ne kadar insanî ve İslamî bulma imkânı var? Üstelik bugünümüzden daha kötü bir yönetimi dayattığı bir dönemde bu talep ne kadar ilmî ve ahlâkî olur?
Hâlbuki insanlar veya daha özelde Müslümanlar olarak aradığımız şey, beşerin tarihte başardığı asgari ölçekteki "adalet yönetimi." Bunu kim bize taahhüt ve garanti ediyorsa onunla/onlarla akitleşmeye hazırız.
Bugün var olan ve gelecekte daha kötü bir akıbete gebe kalma ihtimali yüksek olan bir tehlikeye cephe aralıyoruz. Bizler, zahire göre konuşuruz. Batını, geleceği Allah bilir. Eğer zahire göre bir tercihte, bir beyanda bulunmayacaksak, insanlar olarak bu dünyaya dair neyi konuşacağız? Nihayetinde Tayyip Erdoğan da, Ak Parti de fanidirler. Bugün var, yarın yoklar. Onlar üzerinden sistem tahayyülü oluşturmanın ilmî ve ahlakî bir gerekçesi olamaz. İtikadı anlamda da son derece mahzurlu olduğu kanaatindeyim.
Bir şey daha söyleyeyim: Ak Parti, bu yeni anayasa değişikliği ile ilgili teklifinde, insanımızın önünü açacak, hürriyeti ve adaleti yaygınlaştıracak yeni bir sistem önermiyor. Kendi ifadeleri ile “Kemalizmi, İslamî fırça darbeleri” ile restore etmeye çalışıyorlar.
Devletin dininin adalet olabilmesi için bugün yapılmakta olan bu düzenlemeye baştan hayır dememiz lazım. Çünkü getirilen tek adam veya dar kadrolu, geniş inisiyatifli, denetlenmeyen bir sisteme “evet” demek vicdanen ve ahlaken mümkün değildir. Müslüman, dağın arkasında kendisini bekleyen tehlikeyi fark edip, tedbir alandır. Ve ne bugüne, ne falan kimseye, konjonktüre göre değil, değişmez hakikatin penceresinden bakıp meseleleri değerlendirendir. Yönetenin Müslüman olması veya olmaması, kötü bir inşa faaliyetinin tabiatını değiştirmez. Çürük ve hatalı malzeme ile yapılan bir binanın müteahhidinin Müslüman olup olmaması konu ile ilgili yargımızı değiştirir mi? Hatta Müslümanlık iddiasındaki bir müteahhidin yanlış fiili, daha ağır bir müeyyideye karşılık gelmesi gerekmez mi?
Son olarak Ak Partili dostlara özel âcizane tavsiyemdir: Eğer gerçekten Sn. Erdoğan’a ve Ak Parti’ye, İslamî gerekçe ve endişeleriniz nedeni ile sempati besliyor ve destek veriyorsanız, bugün onlara bir iyilikte bulunma günüdür. Yapacağınız iyilik, onların girdiği bu meçhule giden yolculuktan onları alıkoymaktır. Ve onlara “ey arkadaşlar gittiğiniz yol, yol değil. Sonu karanlıktır. Gelin özgürlükleri genişletecek, adaleti kâmil anlamda sağlayacak, hesap verebilirliği temin edecek, bütün partilerin ve toplumsal kesimlerin rızasını alacak yeni bir anayasa yapalım.” diyebilme cesaretini göstermektir.
Devamını oku ...

Beyaz Irkçılığı ve Siyah Bilinci

Beyaz Irkçılığı ve Siyah Bilinci: Güney Afrika’da Beyaz İktidar Kuşatması
Abe Bailey Irklararası Çalışmalar Enstitüsü, Cape Town’da 1971 Ocak ayında bir öğrenci konferansı düzenlemişti. Amaç sağcı Afrikaanse Studentebond’dan (Afrikaan Öğrenci Birliği) solcu NUSAS ve SASO’ya kadar bütün önemli ulusal öğrenci örgütlerinden önderleri biraraya getirmekti. Steve ve Barney (SASO’nun kurucularından Barney Pityana -çn.) de daha sonra editörlüğünü Hendrik W. van der Merwe ve David Welsh’in yaptığı (Cape Town, 1972’de David Philip tarafından yayınlanan) Student Perspectives on South Africa (Öğrenci Gözüyle Güney Afrika) adlı derlemede yer alacak olan bildirilerini sunmak üzere davet edilmişlerdi. Aşağıda okuyacağınız Steve’in bildirisidir.
Güzellik, zekâ, güç hiçbir ırkın tekelinde değildir ve zafer meydanında hepimize yer vardır.” Sanırım Aimé Césaire bu sözleri söylerken aklında Güney Afrika yoktu. Bu ülkedeki beyazlar geri dönüşü olmayan bir yola girdiler. Beyaz ırkçılığı bedeni ve zihni öyle pervasızca sömürüyor ki insan bu ülkede siyahların ve beyazların çıkarlarının “zafer meydanında hepimize yer olması” ihtimalini dışlayacak kadar zıt kutuplarda olup olmadığını kendine sormadan edemiyor.
Beyaz adamın iktidar merakı, onun mutlak bir gaddarlıkla önüne gelen her şeyi yok etmesi sonucunu doğurdu. İktidardakiler siyah toplumunu kadîm amaçları doğrultusunda bölme gayreti içinde siyahları katmanlara ayıran ve belli gruplara ayrıcalıklı muamele öngören bir felsefe geliştirdiler. Daha sonra muhtelif kabileleri kendi içlerine kapatarak buradan kabileler arası husumetlerin gelişmesini ve siyahların enerjilerini sahte “özgürlükler” peşinde koşarak tüketmelerini sağlamayı umdular. Ayrıca, siyahların kendilerini kapattıkları (ve meselenin özünü gizleyen bir biçimde “yurt” olarak adlandırdıkları) bu kozalarda tutulabileceklerini de umdular. Ancak bir noktada iktidardakiler bu Apartheid kurumlarının etkinlik alanını sınırlamak durumunda kaldılar. Siyahların çoğu başlangıçta verilen sözlerin tutulacağından şüphe etmişlerdi zaten, şimdi ise oyuna getirildiklerini idrak etmiş durumdalar. Yerli Temsilcileri Konseyi’nin onu kuranları utandıran bir siyasî bir fiyaskoya dönüştüğü gibi, tahmin ediyorum ki, bu konsey Hacivat’larının çok masraflı olduğunun anlaşılacağı bir zaman gelecektir; sadece maddî açıdan değil, Milliyetçilerin pazarlamaya çalıştıkları hikâyenin inanılırlığı bakımından da. Bu arada siyahlar da kendi dertleriyle -yani kara derileriyle- ilgilenip beyaz dünyadan gelen sahte vaatleri dikkate almamaları gerektiğini öğrenmeye başlıyorlar.
Ayrıca Güney Afrika’nın giderek sertleşen yasaları insanların Apartheid düzenine içkin kötülüğün iyice farkına varmalarına yaradı. Bantu Radyosu’ndaki hiçbir propaganda ya da şu sözde “yurt”lardan herhangi birine verilmiş özgürlük vaatleri siyahları hükümetin niyetinin iyi olduğuna ikna edemez; Afrikalıların kırsal bölgelerden göçe zorlanmasının gösterdiği gibi, insan onurunun ve mülkiyeti üzerindeki tasarrufunun hiçe sayılması devam ettiği müddetçe. Polisin Afrikalıları şehirlerde ve kasabalarda durduk yere taciz etmesi ve insanların başının belası geçiş izni yasalarının (ülke içi pasaport uygulaması -çn.) acımasızca uygulanması beyaz adamın tepede olduğunu ve siyahlara -elbette en büyük kısıtlamalarla- en fazla müsamaha gösterildiğini unutmamamızı sağlıyor. Özel olarak belirtmeye gerek yok gerçi ama, bu gaddarlığa maruz kalan herkes sonuçta kendine şu soruyu sormalıdır: kaybedecek neyim var? İşte siyahların kendilerine sormaya başladıkları soru bu.
Şunu da eklemek gerek: muhalefet saflarında kafa karışıklığı ve düzensizlik hâkim. Bütün muhalefet partileri siyasetin temel taleplerini karşılamak zorundalar. Hem iktidara gelmek hem de adil olmak istiyorlar. Anlamıyorlar ki yerli halkı iktidardan mahrum etmek adaletsizliğe götüren en emin yoldur. Dolayısıyla Birleşik Parti ya da Milliyetçi Parti arasında fark yoktur. Varsa bile kuvvetle muhtemel Birleşik Parti Milliyetçilerden daha sağdadır. İktidara susamışlığın “İngiliz terbiyesi” gibi sözümona ölümsüz özelliklere bile ne derece gölge düşüreceğini fark etmek için bunların ünlü “Bütün Güney Afrika’da Beyaz Üstünlüğü” sloganına bakmak yeter. Afrikalılar siyasî bir hileden başka bir şey olmayan Birleşik Parti’den çoktan el yudular. Melezler de öyle. Eğer Birleşik Parti’nin hâlâ kazandığı oylar varsa bu, kesinlikle ırkçı siyasetinde daha açık olmaya başlamasındandır. Daha da ileri gidip söyleyebilirim ki Birleşik Parti’yle Milliyetçi Parti’nin birleşmesi için yapılacak bir girişim Güney Afrika’da geç bile kalınmış bir siyasî adımdır.
İlerici Parti ile siyahların flörtü ise yasalarca sekteye uğratıldı. Bazı siyahlar siyah bileşenlerini kaybetmektense kendilerini feshetmeyi tercih etmedikleri noktada İlericilerin şeklen de olsa bir saygıdeğerlik kazanma şansını kaybettiğini düşünüyorlar. Ben yine de İlericilerin bu süreçten daha arınmış olarak çıktıklarını düşünmeden edemiyorum. İlericiler hiçbir noktada siyahların gerçek umudu olmamışlardı ki. Onlar her zaman özünde bir beyaz partisi oldular, Afrika’nın güney ucunda beyaz değerleri daha uzun süre korumak için mücadele ettiler yalnızca. Siyahların kendi yoksulluklarını somut anlamda kara derilerine bağlayacakları zaman uzak değil. Ülkeye dayatılan gelenek yüzünden yoksullar hep siyahlar olacak. Bu yüzden siyahların ülkenin zenginliğini bir avuç insanın emrine veren bir düzenden kurtulmak istemelerinde şaşacak bir şey yok. Şüphe yok ki Rick Turner “Günümüz Radikal Düşüncesinin Bağlamı”na hasrettiği makalesinde “siyah bir iktidar büyük ihtimalle sosyalist olacaktır” derken bunu kastediyordu.
Geldik siyahların güvenine en uzun süre mazhar olmuş topluluğa: radikal ve solcu unsurlar dâhil, liberaller. Siyahların yaptığı en büyük hata, Apartheid’a karşı çıkan herkesin müttefik sayılmasıydı. Uzun zamandır siyahlar öfkelerini ağırlıkla iktidardaki partiye yöneltiyorlar, bütün bir iktidar yapısından ziyade. Bir anlamda siyahların kullandığı siyasî dil liberallerden alınmadır. Bu nedenle liberallerle ittifakların kolaylıkla kurulmasına da şaşmamak gerekir.
Güney Afrika liberalleri kimlerdir? Davaya olan katılımlarını olumsuz yoldan ifade eden o ‘ilgililer’ grubu, liberal, solcu vs. gibi adlarla anılan o iyi niyetliler güruhu. İşte beyaz ırkçılığından ve ülkedeki siyahlara yönelik gayrı insani muameleden sorumlu olmadıklarını iddia edenler bunlardır; siyahlarla aynı yoğunluk ve şiddette baskıya maruz kaldıklarını ve dolayısıyla siyahların adam yerine koyulmak için verdikleri kavgada onların da müştereken yer almaları gerektiğini öne sürenler; kısacası beyaz derileri altında siyah ruhları bulunduğunu söyleyenler bunlardır.
Liberaller büyük bir verimlilikle işe koyuldular. Statükoya karşı gelen grupların ırka dayalı yapılarının olmaması gerekliliği diye bir siyasî dogma icat ettiler. Bu ilkeye bağlı kalınırsa, ırkçı politikalar üretilmesine karşı şerbetlenileceğini iddia ettiler. Hatta siyahların neye karşı dövüşmeleri gerektiğini bile belirlediler.
Böyle bir etkiyle, birçok siyah önder liberallerin öğütlerine fazlaca yaslanma eğilimi gösterdi. Aslına bakılırsa uzun zaman önderliğin tek meşgalesi kendileri statükoyla faydasız müzakereler içindeyken “kitleleri sakinleştirmek” oldu. Siyaseten yaptıkları tek iş protestolar ve sınırlı boykotlar yoluyla bir ikna faaliyeti yürütmek oldu; gerisini “adil” İngiliz ahalinin vicdanına bıraktılar.
Bu durum elbette böyle süremezdi. Yeni bir siyah önderler nesli, siyahların siyasî hareketleri ya yasaklanmış ya da hatta sürekli baskılardan ötürü var bile olamamış haldeyken, aslen kendilerinin olduğunu düşündükleri bir mücadeleye beyazların katılımına itiraz etmeye başlıyordu. Bu da sahneyi “siyahların hakları için mücadele” işlerini yürütmeye devam etmeleri için liberallere bir kez daha açıyordu.
Liberaller Apartheid’a karşı olmanın etkili bir yolu diye dayatıp durdukları bütünleşmenin Güney Afrika’da başarılmasının mümkün olmadığını bir türlü kavrayamadılar. Böyle bir bütünleşme ister istemez yapay olacaktı zira bir ırkın üstün, diğerlerinin aşağı olduğu yalanı ile yetişmiş iki tarafa benimsetilmeye çalışılıyordu. Siyahların ve beyazların elele ortak bir düşmana karşı durmalarını ummadan evvel bütün bir düzenin temellerinin sarsılması gerekiyordu. Aksi takdirde, siyahlar ve beyazlar kendilerini üstünkörü biraraya getirilmiş insanlardan müteşekkil bir çevrede bulacaklardı; üstelik yanlarında o çevrenin mahvının nüvelerini de taşır oldukları halde: üstünlük ve aşağılık komplekslerini.
Liberal ideolojinin önerdiği bütünleşme efsanesinin sonu getirilmelidir, zira gerçekte yapay olarak bütünleştirilmiş çevreler siyahları uyutup beyazların vicdanlarını temizlerken insanların bir şeyler yapılıyormuş izlenimi edinmesine neden olmaktadır.
“Bu ülkede farklı ırklardan insanları biraraya getirmek zor olduğu için bunun başarılması bile siyahların topyekûn kurtuluşuna doğru atılmış bir adımdır” diye özetlenebilecek bir öncüle yaslanır bu efsane. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz.
Güney Afrika’nın kendi kafalarındaki doğrultuda değişmesi için mücadele eden kaç beyaz gerçekten suçluluğun etkisiyle değil de hakiki bir dertle hareket eder? Hiçbir beyazın içten olmadığını söylemek açık ki zalim bir iddia olacaktır ama yine de bazı grupların izlediği yöntemler ortada gerçekten bir adanmışlık olduğunu sorgulatacak cinstendir. Siyasetin özü iktidarı elinde tutan cenaha yönelmektir. Çoğu beyaz muhalefet grubu iktidarın beyazların elinde olduğunun farkında. Savunma bütçesinin ne kadar da çok olduğunu ortaya koyan istatistikler alıntılama konusunda cevvaller. Polisin ve askerin siyahların barışçıl olan-olmayan bütün protestolarını ne kadar etkili biçimde denetleyip kısıtlayabildiğini ve polisin siyahların dünyasına ne oranda sızmış olduğunu da biliyorlar. Bunlardan hareketle siyahların aciz-güç yoksunu olduğuna da kaniler. O halde neden dertlerini siyahlara anlatmakta ısrarcılar? Madem ülkede meselenin beyaz ırkçılığı olduğunun farkındalar, neden gidip beyazlarla konuşmuyorlar? Neden muhatap diye illa siyahları seçiyorlar?
Bu soruları cevaplamaya uğraşırken liberalin asıl derdinin kendi vicdanını rahatlatmak ya da en fazla siyahlarla nasıl da özdeşleştiğini -elbette renk sınırının diğer yanında kalan akrabalarıyla bağlarını da bütün bütün koparmadan- eşe dosta ilan etmek hevesinde olduğunu düşünmemek imkânsız. Bir beyaz olarak o, beyazların ayrıcalık havuzundan faydalanmaya müsaadeli ki bu havuzdan dilediğini, kendine uyanı alma fırsatını da asla kaçırmaz. Yine de siyahlarla özdeşlemiş olduğundan kendi beyaz muhitinde -sadece beyazların girebildiği plajlar, lokantalar ve sinemalarda- hafiflemiş olarak, diğerlerinden farklı olduğunu hissederek gezer. Ancak kafasının bir yerinde bir şey ona sürekli olarak keyfinin gıcır olduğunu ve bu nedenle değişim falan gibi meselelere boşvermesi gerektiğini hatırlatıp durur. Milliyetçilere oy vermiyor olsa da (ki onlar zaten artık çoğunluktadır) Milliyetçilerin sağladığı güvenlikten hoşnuttur ve değişim fikri bilinçaltında onu ürkütür.
Beyazların siyahların mücadelesine dâhil olmasının yanında mevcut kısıtlılıklar da gelişimin sekteye uğramasına neden oldu. Siyahlar aşağılık kompleksleri yüzünden liberallerin sözlerine kulak verme eğiliminde oldular. Zekânın ve ahlâkî muhakemenin kendi tekellerinde olduğunu vehmeden tipik kibirleriyle kendi kendilerini siyah çıkarlarına emanetçi atamış olan bu liberaller ise siyah adama özlemlerini gerçekleştirmesi noktasında yol gösterici olageldiler.
Liberalleri ve onların mücadeleye katılmalarını küçümsemiyorum. Siyahların halinden onların mesul olduğunu da iddia etmiyorum. Sadece, bir grubun ayrıcalıklı olduğu ve diğerlerinin sırtından geçindiği bir düzende baskı görenlerle tam bir özdeşleşmenin imkânsızlığını anlatıyorum. Beyaz toplumun siyahlara borcu öyle büyük ki hiçbir kişi teki siyah dünyadan gelmesi tabii olan kapsayıcı bir suçlama/kınamadan kolayca kurtulmayı umamaz. Beyazların ayrıcalıklardan istifade etmek için illa iktidar partisini desteklemelerinin gerekmediği malum. Onlar ayrıcalıklı doğmuşlar ve siyahların iliğini kemiğini acımasızca sömüren bir sistem tarafından beslenip büyütülmüşler. 20 yaşında bir liberalin kendisine açılmış kucaklar bulmayı umması kesinlikle siyahların bağışlayıcılığını gözde fazlaca büyütmek olur. Bir liberalin niyeti ne derece samimi olursa olsun, ayrıcalıklı doğmak kendi seçimi olmasa da, siyahların onun niyetlerinden doğal olarak şüphe edeceklerini kabul etmek zorundadır.
Liberal, kendi başına ve kendi için mücadele vermelidir. Eğer bunlar gerçek liberallerse, bizzat kendilerinin baskı altında olduğunu görmeliler ve kendi özgürlükleri için mücadele etmeliler, özdeşlik kurduklarını iddia etmelerinin de hayli güç olduğu, ne idüğü belirsiz bir “onlar” için değil.
Göstermeye çalıştığım şey Güney Afrika’da siyasî iktidarın her daim beyazların elinde olduğuydu. Beyazlar sadece saldıran taraf olmanın günahını taşıyor değiller, bir takım becerikli manevralarla siyahların provokasyona verdikleri karşılığa da kumanda ettiler. Siyah adamı tepelemekle kalmadılar, bir de ona buna nasıl karşılık vereceğini anlattılar. Uzun zamandır siyah adam beyazın tekmesine nasıl karşılık vereceğine dair kendisine verilen öğüdü sabırla dinliyor. Acı veren bir yavaşlıkla da olsa artık bu tekmeyi kendi bildiği yoldan karşılamanın kendi hakkı ve görevi olduğu bilincine erdiğinin işaretlerini vermeye başladı.
Siyah Bilinci
Biz melezler, tarihin bu anında, emsalsizliğimizin, kim ve ne olduğumuzun bilincine erdik ve her zeminde, her yerde bu bilinçten türeyen sorumluluklarımızı üstlenmeye hazırız. Dünyadaki konumumuzun özgünlüğü başkalarınınkiyle karıştırılmasın; başka herhangi bir meselenin tali unsurlarına indirgenemeyecek meselelerimizin özgünlüğü, başka bir tarihe değil bizim tarihimize ait olan korkunç bahtsızlıklarıyla tarihimizin özgünlüğü, daha da hakikatle yaşamaya ve sürdürmeye ahdettiğimiz kültürümüzün özgünlüğü.
Aimé Césaire, 1956,
Fransız Komünist Partisi’ne yazdığı istifa mektubundan
Césaire’in bu sözleri yazdığı sıralarda Güney Afrika’da öfkeli genç siyah adamlardan oluşan bir grup ortaya çıkıyor ve bu adamlar da “emsalsizliklerinin bilincine eriyor” ve kim ve ne olduklarını tayin etmeye can atıyorlardı. Bunlar ANC’ye (Afrika Ulusal Kongresi) önderliğin parçası olan “eski kafalı”larca dayatılan doğrultudan hoşnutsuz unsurlardı. Bu genç adamlar önderlikçe benimsenmiş olan “ağırdan alma” tutumu ve önderliğin siyahların öz örgütleri dışındaki örgütlerle çekincesizce ortaklıklar kurması gibi muhtelif meseleleri sorguluyorlardı. 1955’te, Kliptown’da kabul edilen ‘Halk Bildirgesi’ (Güney Afrika Kongre İttifakı’nın ana ilkelerini bildiren, Hintli [SAIC], melez [CPC], siyah [ANC] ve beyaz [SACD] kongrelerinin müştereken imzaladığı ‘Özgürlük Bildirgesi’ -çn.) bunun bir kanıtıydı. Bir anlamda bunların Güney Afrika’daki siyahların tek başlarına hareket etme ve siyahların ortaya koyduğu ve yine onlara dayanan bir felsefe geliştirme ihtiyacını hissetmeye başladıklarının ilk işaretleri olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle Siyah Bilinci kendini göstermeye başlamıştır.
Genel anlamda Güney Afrika siyahlarının, siyasî partilerinin yasaklanmasından beri, yeni bir düşünce gelişimine dair bir alamet göstermediklerini iddia etmek mümkün. Beyaz dünyaya karşı hoşnutsuzluk emareleri de olumlu bir yaklaşıma doğru evrilme şansı bulamadı. Öte yandan, siyah öğrenciler siyah-beyaz koalisyonlarındaki konumlarını tekrar değerlendirmeye başladılar. SASO’nun (Güney Afrika Öğrenci Örgütü) ortaya çıkışı ve onun beyaz dünyayla bağları koparmaya dayalı tavizsiz siyaseti insanların zihinlerine yeni düşünce tohumları ekti. Bu, beyazların siyahların dünyasında kabul görmeleri için Apartheid karşıtı olmalarını kâfi gören eski geleneğe bir meydan okumaydı. Liberal düşünceli beyaz öğrencilerden gelen itirazlara ve ‘ırka dayalılık’ suçlamalarına karşın siyah öğrenciler siyahlar ve beyazlar arasındaki ittifakların reddi ilkesinin arkasında durdular. Yeni ‘ortanın sağı’ grubu NAFSAS’tan bir konuşmacı, bir öğrenci ona ‘biz yolumuzu kendimiz tayin edeceğiz, ister denize çıksın bu yol, ister dağa, ister çöle; beyaz öğrencilerle işimiz yok’ dediğinde bu yeni düşünme biçiminin ne olduğuna dair bir fikir edinmiş oluyordu.
SASO’nun duruşunun önemi bizatihi SASO’nun kendi varoluşu ile ilgili değildir, zira SASO en nihayetinde üyeleri sürekli değişen bir öğrenci örgütü olmanın kısıtlılıklarını taşımaktadır. Bu önem daha ziyade bu yeni yaklaşımın geleneksel karşıtında büyük bir çatlak meydana getirmiş olmasında ve siyahları sarsıp düşünmeye sevketmesinde aranmalıdır. Bu duruş siyahların kendi işlerini kendilerinin gördüğü ve kendi sorumluluklarının bilincine daha açıklıkla vardığı yeni bir dönemin müjdecisi oldu.
Siyah Bilinci davası/çağrısı uzun zamandan beri siyah dünyada herhangi bir gruptan neşet etmiş en olumlu çağrıdır. Bu çağrı/dava sadece beyazların siyahlar tarafından tepkisel bir biçimde reddi demek değildir. Onun özü siyahların, bu güç diplomasisi oyununda adam gibi yer almak için kitlesel güç mefhumunu kullanmak ve bunun için uygun zemini inşa etmek zorunda olduklarını fark etmeleridir. Tarihsel, politik, toplumsal ve ekonomik anlamda her şeyden mahrum bırakılmış bir kitle olarak siyahlar zaten olabilecek en güçlü zemine sahipler. Siyah Bilinci felsefesi bundan dolayı siyahların onurunun ve onların ayağa kalkıp kişilik kazanma azminin ifadesidir. Bu tür düşünmenin temelinde zalimin elindeki en etkili silahın mazlumun zihni olduğunun siyahlarca kavranması yatar. Mazlumun zihni zalim tarafından onun (mazlumun) beyaz adama bağımlı olduğuna inanmasını mümkün kılmak üzere etkili bir biçimde idare edilip yönlendirilmiştir, böylece güçlü yöneticileri gerçekten korkutmak için mazlumun yapacağı hiçbir şey kalmamıştır. Nitekim Siyah Bilincinin çizdiği doğrultuda düşünmek siyah adamın kendisini bir varlık, başka bir varlığın uzantısı değil de kendine yeterli bir varlık olarak görmesini sağlar. Sonunda kendi insan oluşunun önemini küçük gören herhangi bir davranışa tahammül edemez olur. Bu olduğunda ise siyah adamın içindeki hakiki insanın artık ortaya çıktığından emin olabiliriz.
Siyah Bilincinden sanki hâlihazırda mevcut bir şeymiş gibi sözettim. Bunun bu aşamada iddialı olduğunu kabul etmekle beraber muhtelif siyah grupların tedricen öz bilince sahip olmaya başladıkları doğrudur. Kafalarını, kendi tutumları üzerindeki beyaz denetiminin mirası olan tutsaklaştırıcı düşüncelerden temizliyorlar. Yavaş yavaş, onları tek başlarına hareket etmekten alıkoyan ‘ahlâkî kanıt’ı bir kenara bıraktılar ve artık beyazların siyah kurumlarının özellikle dışında tutulmasından birçok fayda elde edilebileceğini öğreniyorlar.
Elbette beyazların bu gelişen güçlerin pek de farkında olmamaları bizi şaşırtmıyor, zira bu bilinçlilik temelde içe dönük bir süreç. Bu ülkede insanlar siyah liderlerin –bundan anladıkları da muhtelif Apartheid kurumlarının liderleri- ne dediğini anca gazetelerden öğreniyorlar. Basın organlarının, bünyesindeki kimi kişiler tarafından sözlerini dobraca söylemek için bir araç olarak kullanıldığı doğruysa da yine de siyahların herhangi bir konudaki hislerini ölçmekte ciddiye alınabilecek türden mihenk taşları olmadıkları kesin.
Güney Afrikalı siyah öğrenciler arasında bilinçliliğin artması Amerikan ‘Zenci’ hareketinin etkisine yoruldu genellikle. Ancak bana öyle geliyor ki bu hal kısa bir zaman içinde birçok Afrika ülkesinin bağımsızlığını kazanmasının getirisi. Hatırlıyorum; ben lisedeyken Dr. Hastings Kamuzu Banda hâlâ bir militandı. Sıklıkla alıntılanan bir sözü vardı: “Burası siyahların ülkesi; bundan hoşlanmayan beyazlar çekip gitsin.” Açık ki tarihin o noktasında beyazların yenilmezliği efsanesi yıkılıp gitmişti. Diğer Afrikalı kardeşlerimiz böyle sözler ederken biz nasıl kölece düşüncelere hâlâ bağlı kalabilirdik? Biz de onun (beyaz adamın) orada bulunmaya hakkı olmadığını biliyorduk; onu masamızdan kaldırmak, masaya onun koyduğu tuzakların hepsini savurup atmak, masayı Afrika usulü tekrar dekore etmek, sonra oturup ona isterse bizim şartlarımızı kabul ederek aramıza katılabileceğini söylemek istiyorduk. Banda’nın söylediği buydu. Amerikan terminolojisini düşüncelerimizi ifade etmekte çok kullanmamız bütün yeni düşüncelerin Amerika’da yaygınlık kazanmasındandı.
Ulusal bilincin Güney Afrika’da yayılmasının karşısında türlü engeller var. Öncelikle geleneksel kompleksler var, sonra ise yerlilerin geçmişinin içinin boşaltılmışlığı ve son olarak da siyah-beyaz bağımlılığı meselesi. Geleneksel üstünlük-aşağılık, siyah-beyaz kompleksleri sömürgecilerin bilinçli ürünleridir. Misyonerlerin faaliyetleri ve benimsenen eğitim yöntemi yoluyla siyahların beyaz adamın bir tür tanrı olduğuna, onun sözlerinden şüphe edilemeyeceğine inanması sağlandı. Fanon’un dediği gibi: “Sömürgecilik bir halkı avucunda tutmakla, Yerli’nin beynini boşaltmakla yetinmez; sapkın bir akıl yürütmeyle, mazlum halkın geçmişine yönelir ve onu tahrif eder, biçimsizleştirir, nihayetinde yok eder.” Geldiğimiz noktada siyahların bugün sırtlarını dayayacakları, onlara şevk verecek bir şey kalmadı ortada ama gelecekte korkacakları çok şey var.
Afrika’nın kırsal bölgelerinden birinde yaşayan eğitime karşı bir topluluğun tutumu genellikle yanlış anlaşılır, özellikle de Afrikalı entelektüel tarafından. Hâlbuki bu insanların ortaya koyduğu nedenler onların özündeki haysiyet ve kıymeti yansıtır. Onlar eğitimi Afrika kültürünün maddesinin/özünün kısa yolda mahvı olarak görürler. Alışageldikleri hayatın bozulduğundan, geleneklerin bir kenara atılmasından ve içlerinden herhangi biri okula gittiğinde gelenek karşıtlarının bitmek bilmez alaylarına hedef olmasından için için yakınırlar. Yaşlılara saygı göstermeme, Afrika geleneğinde, affedilemez ana günahlardan biridir. Ancak çocuğa her haltı bilen, ukala beyaz eğitmenlerince ailesinden öğrendiklerine kulak asmaması öğretildiyse, çocuğun babaya olan saygısını yitirmesinin önüne nasıl geçilebilir? Okulda onun kültürel arkaplanı tek kelimeyle ‘barbarlık’ olarak özetlenirken bir Afrikalı, geleneğine saygısını yitirmekten nasıl kaçınabilir?
Beyazların yönlendirdiği bir eğitimden geçmiş oluşuna ek olarak siyahların bütün tarihi de ona sürekli yenilgilere yakılan uzun bir ağıt gibi sunulur. Tuhaftır; herkes Güney Afrika tarihini 1652’den başlatmakta ittifak halindedir. Şüphesiz bu siyahların bu ülkeye beyazlarla aynı zamanda geldiği yalanını desteklemek maksadını taşır. Demek ki eğer biz siyahlar bilinçlenmede birbirimize yardımcı olmak istiyorsak tarihe özel olarak odaklanmak zorundayız. Tarihimizi yeniden yazmalı ve onu beyaz işgalciye karşı direnişin çekirdeğini oluşturan kahramanların tarihi olarak anlatmalıyız. Chaka, Moshoeshoe ve Hintsa [sırasıyla Zulu, Basotho ve Xhosa kabilelerinin meşhur reisleri] gibi insanların bir ulus yaratmak için yaptıklarıyla ilgili daha çok tarihsel gerçek su yüzüne çıkarılmalı ve vurgulanmalı.
Kültürümüz daha somut olarak tanımlanmalı. Geçmişi bugüne bağlamalı ve modern Afrikalının tarihsel evrimini serimlemeliyiz. Mevcut iktidarın kültürümüzü geri bir kültür olarak yansıtma girişimlerine karşı durmalıyız. Bizim kültürümüzden çıkarılacak yargı bu değil. Onlar bizim kültürümüzün gelişimini kasten kabile aşamasında dondurdular; amaçları Afrikalıların yamyamlığa yatkın olduğu, hayatta hiçbir gerçek tutkuları olmadığı ve cinsellikten ve içkiden başka şey düşünmedikleri efsanesini devamlı kılmaktı. Gerçekte Afrika’nın taşra kasabalarındaki yaygın ahlâk bozukluğu beyaz adamın yerlilerin öz kültürünün doğal evrimine müdahale etmelerinin bir sonucudur. ‘Sömürgeciliğe maruz kalmış her yerde yerli kültür çürümeye başlar ve onun kalıntıları arasından Avrupa kültürü tarafından sıkıştırıldığı sınırlar içinde yaşamaya mahkûm edilmiş bir şey doğar.’ Bizim kimliğimizin tam anlamıyla ortaya konuşu hakiki kültürümüzün evrimi yoluyla olacaktır.
İnsanlararası ilişkilerin değerine yapageldiğimiz vurguyu siyah adamın kendisine kaydırmalıyız; Van Riebeeck öncesi günlerde genel anlamda insanlara, onların malına ve canına hürmet ettiğimizin altını çizmek, insanın teknolojiye bağımlılığını ve Afrikalının karakterine yavaşça sızan ‘maddî şeylere düşkünlük’ unsurunu azaltmak için.
Halkımın teknolojinin nimetlerinden maddî olana dönük tutkunun kurbanı olmadan ve hayatlarındaki manevî yönü yitirmeden faydalanmasının bir yolu var mı?” diye soruyor Başkan Kaunda ve bildik Afrika kabile toplulukları hakkında konuşurken şöyle söylüyor:
Doğaya bağlı ve onunla en yakın ilişki içinde yaşayan insanlar bu güçlerin faaliyetlerinin en çok ayırdında olanlardır: hayatlarının nabzı evrenin nabzıyla uyum içinde atar; eğitimsiz ve basit insanlar olabilirler ve ufukları bir hayli dar olabilir ancak inanıyorum ki onların dünyası çoğu kez manevî yönü kesip atma pahasına icat edilmiş alet edevatla fizikî duyularını olduğundan daha yetkin gösteren sofistike Batılınınkinden çok daha geniştir.
Güney Afrika’nın siyah halkının, yeni istikametlerinde ilerlemek için iktisadî güçlerinden nasıl istifade edecekleri üzerine düşünmeleri gerektiğini ayrıca belirtmeye gerek yok. Bugünkü durum itibariyle siyah dünyadan gelen para beyaz topluma akıp duruyor. Siyahlar beyazların marketlerinden, manavlarından, içki dükkânlarından, eczanelerinden alışveriş ediyorlar; bunlar yetmiyormuş gibi gücü yetenler bir de banka işlerini beyazların bankalarında görüyorlar. Devletin trenlerinde ve beyazların sahibi olduğu otobüslerde seyahat ettikleri de malum. Şu halde elimizdeki kısıtlı imkânlardan, iktisadî payımızı büyütmek üzere faydalanma arzusu bizim kitlesel olarak elimizde tuttuğumuz gücün ayrımına daha çok ermemize vesile olacaktır. Johannesburg’ta bazı kişilerin başlattığı ‘Siyahlardan alışveriş et’ kampanyası ile alay etmek yersizdir.
Siyah Bilincini savunanların kendilerini dış dünyaya kapadıkları, birbirlerinin omzuna yaslanıp ağlamayı tercih ettikleri ve dolayısıyla dünyanın geri kalanıyla faydalı olabilecek bir diyalogdan mahrum kaldıkları sıklıkla iddia edilir. Ancak bana kalırsa dünyadaki siyahlar sömürgecilik mirasını ve beyaz tahakkümünü reddetmeyi ve etraflarında kendi değerlerini, ölçülerini ve hayata bakışlarını inşa etmeyi seçerek sonunda Üçüncü Dünya’da zengin uluslara karşı sürdürülen mücadele ile daha anlamlı bir işbirliği için sağlam bir zemin yaratmışlardır. Fanon’un söylediği gibi: “Kendinin bilincine varmak iletişime kapıları kapamak değildir. […] Ulusal bilinç ki bu milliyetçilik anlamına gelmez, bize uluslararası bir yön kazandıracak olan yegâne şeydir.” Bu cesaret verici bir işaret, zira şüphesiz ki Güney Afrika’daki siyahlarla beyazlar arasındaki iktidar mücadelesi, dünya ölçeğinde Üçüncü Dünya ülkeleri ile zengin beyaz uluslar arasındaki yıllar geçtikçe belirginleşen çatışmanın bir mikrokozmosudur.
Ezcümle; günümüzde siyah dünyanın geçirdiği bu olumlu evrime kucak açılmalıdır. Siyahların dünyasında açılan yaraların ve yıllar süren zulmün siyahlardan bir karşılık bulması kaçınılmazdı. Artık Barnett Potter’ın sadistçe bir övünçle ve bariz bir neşeyle suçun siyahların genlerinde aranması gerektiğini sonucuna varışını dinleyip beyazların hep bir ağızdan ‘âmin’ deyişini izleyebiliriz, hem de hiç öfkelenmeden. Bizde bu zor zamanlardan geçme iradesi var; yıllar içinde beyazlara ahlâkî üstünlük sağladık; zamanın onun kâğıttan kalelerini yok edişini izleyelim şimdi ve bilelim ki bütün bu şeytanlıklar, zavallı korkak insanların Afrika’nın yerli halkının bedenlerini ve zihinlerini sürekli olarak denetim altında bulundurabilecekleri konusunda birbirlerini ikna etmeye yönelik şuursuz girişimleri idiler sadece.
Steve Biko
[İştirakî Dergisi, Sayı: 5-6, s. 131-138]
Devamını oku ...

Mehmet Fatih Traş



Onuru İçin Kendine Kıyan Bir İnsan Evladı: Mehmet Fatih Traş
Mehmet Fatih Traş…
Genç bir insan, sevgi dolu, naif… Alçakgönüllülüğü ile en sıradan insanı utandıran cinsten…
Sanata, bilime ve insana dair ne varsa bitip tükenmek bilmeyen bir merak ve coşkuyla yaşadı.
Aynı zamanda genç bir akademisyendi…
25 Şubat 2017 gününün ilk saatlerinde sessiz sedasız çekilip gitti aramızdan. Çekip giderken kimseye bir laf etmedi. Çıkışsızlığını günbegün gösterse de en yakınındakilere, o derin sessizliğin böyle bir sonuca varacağını tahmin edemedi hiç kimse. Birkaç arkadaşına elveda demekle yetindi.
Bu intihar aynı zamanda politik bir cinayettir. Bu yazı en yakınındaki arkadaşlarından biri tarafından bu gerçeği göstermek için yazılıyor.
Fatih, Barış İçin Akademisyenler tarafından yazılan Barış Bildirisi’nin imzacılarından biri. Tam doktorayı bitirmek üzereyken attığı bu imzanın bedelleriyle ilk günden itibaren karşılaşmaya başladı. Çevresinde değer verdiği “hocaları” bu imzayı önce atmaması, devamında geri çekmesi için defalarca dostça nutuklar çektiler. Hepsine gülüp geçti…
Sonra tüm güçlüklere rağmen doktorasını bitirdi. Artık İktisat ve Ekonometri alanlarında uzmanlığını kanıtlamış bir doktor olmuştu. Önce doktora derecesini aldığı Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde bir iş arayışı oldu. Tüm rektörlerin doğrudan RTE’nin talimatıyla hizaya girdiği bir ortamda Fatih’e kadro vermek pek göze alınacak bir karar değildi. Bir şekilde Fakülte Fatih’e ücretli ders ayarladı. Onun için attığı İmza’nın bedellerini ödemek çok da mühim değildi. Mühim olan dost yüzlü dost gülücüklü insanlarla bu bedelleri öderken karşı koyabilmekti. O yüzden, ilk defa kendi adına açılan ve tek başına yönettiği 3 derse emek vermek, belki de mesleki anlamda en keyif aldığı işti. Tüm heyecanı ve coşkusuyla öğrencilerine yoğunlaşmışken, dönemin ortasında bir anda tuhaf bir gelişme oldu. Fakülte Kurulu toplanıp Fatih’in üstlendiği ders verme görevine son vermişti. Peki gerekçe neydi? Gerekçe yoktu! Kâğıtlara “görülen lüzum üzerine” yazmakla yetindiler. Attığı İmza’nın ilk ağrı bedeli ile karşı karşıyaydı. Sakın yanlış anlaşılmasın, burada Fatih’i üzen şey, derslerden aldığı “üç kuruşun bile altındaki” para değildi. Onu üzen şey, tüm ısrarlarına rağmen üç dersin -ve o dersi alan öğrencilerin- yarı yolda bırakılmasıydı. “En azından dönemin bitmesini bekleselerdi” demekle yetindi. Bu kararda sorumluluk Fakülte Kurulu’na aitti. Kurula öneriyi getiren “hoca”, toplantıda ısrarla Fatih’in “terörist” olduğunu iddia etti. Kendisine kaynağı sorulduğunda ise gizli polisi ima etti. Ama Fatih’in onurunu esas kıran nokta, güvendiği ve dost bildiği “Hoca”larının bu kararı kendisine tüm açıklığı ve gerçekliğiyle izah etmekten imtina edişi oldu.
Takip eden ayların Fatih için zorlu geçeceği artık sır değildi. Çok geçmeden Mardin Artuklu Üniversitesi’nden bir dostu Fatih’i fakülteye önerdi. Fakülte, telefonla iletişim kurup Fatih’in “tam da aradıkları eleman” olduğunu söyledi. Yine heyecanlandı, yine umutlandı. Daha iki gün geçmeden çalan telefonunu Mardin Artuklu Üniversitesi’nden bir görevli arıyordu. Görüşme çok kısa geçti. Yine “görülen lüzum üzerine” böyle bir atamanın yapılmasının olanaksız olduğunu anlatıyordu karşıdaki ses.
Çok geçmeden İstanbul Aydın Üniversitesi’ne başvurdu Fatih. Mütevelli Heyeti, Rektör Yardımcısı, Fakülte Dekanı çok etkilenmişlerdi Fatih’in özgeçmişinden. Vereceği dersleri uzun uzun konuştular. Alacağı ücret konusunda da anlaşıp kontrat imzaladılar. Hatta “kendine ev bak İstanbul’dan” dediler. Yine çok heyecanlıydı. Artık mesleğini icra edebileceğine inanmıştı. Sonra yine yetkili biri aradı ve Fatih’in “maalesef terörist” olduğunu ima etti.
En çok da Toros Üniversitesi’ne içerledi Fatih. Türlü sınavlar, mülakatlar ve seremoniler neticesinde aradıkları “adamı” bulmuşlardı. Hatta yakında başlayacağı bölümün ders programını, ders içeriklerini vb. bile hazırlattılar. Ama o göreve başlayacağı “yakın tarih” bir türlü gelmedi.
Son dönemde doktorasını aldığı Çukurova Üniversitesi’nde bir proje kapsamında çalışıyordu. Üzerindeki baskıya, aşağılanmaya ve hedef gösterilmeye rağmen hep o biricik hedefine ilerlemeye çalıştı. Ama olmadı. Olamadı…
İntihar, insanlık tarihinde hep anlaşılmayan-anlaşılamayan bir davranış olarak kalmıştır. Tıpkı aşk gibi, sevgi gibi… Ola ki “bunalıma girdi intihar etti” derlerse, emin olun ki yalan söylüyorlar! Fatih katledildi! Politik iktidar aldı aramızdan en değerlilerimizden birini.
Hesabı sorulacak…
Paul Eluard’ın Gabriel Peri’ye yazdığı şiirle hatırlayacağım seni çocuk… Yaşatacağım kalbimin en derininde, bilincimde, eylemimde…
Gabriel Peri
bir insan öldü başka silah bilmeden
hayata açılmış kollarından gayrı
bir insan öldü başka yol bilmeden
mavzerlerin kıpraştığı yollardan gayrı
bir insan öldü vazgeçmez hâlâ döğüşten
ölüme karşı o karanlığa karşı
madem onun istediği şeyleri
biz de istiyoruz
esenlik diyoruz ışısın bir
gözlerin gönüllerin derininde
adalet diyoruz ışısın yeryüzünde
insanı yaşatan kelimeler vardır
hani yunmuş arınmış sözler
sıcaklık diyelim güven diyelim
mesela aşk adalet hürriyet kelimesi
çocuk kelimesi insanlık kelimesi gibi
ve bazı çiçeklerin ülkelerin ismi
mesela yiğitlik kardeşlik arkadaşlık
çalışma kelimesi gibi
sonra bazı kadınların bazı dostların ismi
bizim peri de onların arasında
bizim dediysem boşuna değildi vurulduğu
peri öldüyse bu hayat yaşamaya değsin diyeydi
ondan öğrendik gücümüzün nelere yeteceğini
biz diyorsam onun umudu hâlâ harlı diyedir.
Lütfi Uçal
Devamını oku ...