Fermuar

Sınıf hareketi ya da işçi sınıfı nedir? Neden yoktur? Neden vardır? İşçiler, emekçiler neden bu denli geridir ve sahnede yoktur?
Ve bir kere vakterişip:
“Gayrık yeter!”
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi:
“İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur”
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
“Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa…” [Nazım Hikmet]
“İşçi sınıfının bilincini ancak ve ancak öz-hareketi oluşturur.” Böyle diyor Karl Marx.
İşçi sınıfı dönüşemiyor. Dönüştürücü eksik, bu yüzden dönüşmüyor.
Can Yücel'in bir şiiri var bu enerjiye dair. Çok bilinir. “Hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel” diye. İşte bu yel estiğinde çarklar işçiyi, yoksulu değil de egemenleri öğütmeye başlar. İşçi, kendisinde saklı gücü keşfeder ve güveni artar. Yani yeryüzüne sadece sopa yemeye, sömürülmeye, aç kalmaya gelmediğini kendisi dışındaki açları da kurtarabilecek gücün kendisinde olduğunu görür. İşte bu süreç de kendiliğinden olmaz. Çok inatçı ve kararlı bir çabanın ürünüdür. Toplumsal ve sınıfsal mücadeleler tarihi bunun binlerce değerli örneği ile doludur. İşçi sınıfı mesih değildir ve mesih de beklemez.
Şartlar, patlayıcıyı harekete geçirecek düzeneği eline vermişse, hedef neresi ise oraya gider vurur. İşçi, gerçek ve değerli bir insan olduğunu anlamasın diye. İşçiler, emekçiler ve geride kalan yoksullar kapitalist düzene bin bir bağ ile bağlıdır. Bir fermuar gibi.
Yasaları, eğitimleri, kültürü, dini, politikası, medyası vb… Sistemin egemenleri, hiç boşluk kalmayacak bir biçimde, fermuarda bir kerte dahi boşluk olmayacak biçimde tüm sömürülen topluma şunu söyler: “bizler olmadıkça sizler hiçsiniz, sizler bize muhtaçsınız! Eğer bizden daha iyisinin olabileceğini düşünüyorsanız, bu pembe, büyük bir yalan ve ütopyadır. Zaten siz böyle düşünürseniz biz size ekmek vermez, sizleri toplumdan def eder, tımar ederiz. Bu yüzden alın size devlet, din, tarih, şan, şeref. Hepsi bizden size bedava...”
Ama bu fermuar bir yerde teklerse, o zaman dışarı çıkacak olan esirler dünyayı başlarına yıkar. İşte buralar da bekçiler yani gardlar, gardiyanlar vardır. Faşist beslemeler, sendika ağaları, içeriden satın alınmış ustabaşıları, müdürler, CEO’lar ve hiyerarşi... Sürekli işçilere bir hiç olduğunu, güçsüz olduğunu söyleyen yol işaretleri gibi. Bu bin bir bağı her zorlama, sınıf mücadelesinin ayrı ve özel bir aşamasıdır.
Barış Bayraktutan
Devamını oku ...

Hoca Efendiler

Bir toplumun anayasasının kabulü, hangi ideolojik, ahlâki, kültürel, ekonomik ve hukukî ilkeler üzerine bina edilmiş, ona bakmakla mümkündür.
Resulullah, Medine'de temelini attığı devletin ilkelerini tevhid merkezli kurmuştur. İlk uygulama da orada başlamıştır.
Bu devletin en temel ve değişmeyen kuralı, Allah'ın mabud, kanun koyucu ve hakîm olarak kabul edilmesidir.
Şimdi başkanlık meselesiyle ilgili yazı ve paylaşımlara bu bilgiler ışığında baktığımızda,
"-Başkanlık sistemi Resulullah'ın sistemidir."
"-Başkanlık sistemi Dört Halife döneminde Asr-ı Saadeti getirmiştir."
"-Başkanlık sistemiyle Hz. Ali çift başlılığı önlemek için Muaviye’ye savaş açmıştır"
gibi söylemlere rastlanmaktadır. Bu türden sözler sarfedenler, sanki bu sistemin İslâmî ölçülerle idare edilen bir tarafı varmış gibi algılamaktadır.
Bu sözlerin sahipleri, insana, emeğe, hak ve adalete, eşit paylaşıma, insan hak ve hürriyetine, paranın alınıp satılmasına, yasal tefecilik sistemine, faiz düzenine, ahlâki çöküntüye, sömürülmeye, sömürüye, zulme ve zalime, insanın topraksız bırakılmasına, toprağın insansız bırakılmasına, talan, israf, bozgunculuk, fesad ve fitneye müdahale etmeyen bu Ebu Cehil ve Firavun dünya düzenine isyan edip başkaldıracağınıza, kalkıp bu gayri İslâmî düzene İslâm kılıfı giydirmektedirler.
Ayıptır yapmayın!
Vebali büyüktür!
Sizin toplumun önüne geçerek yaptığınız rehberliklerin sonucu ortada iken iyisi mi siz gidin, lüks villalarınızda "tabi olduğunuz sistemin" tadını çıkarın, Allah'ın düzenine muhalif olmayın.
Mehmet Harputluoğlu
Devamını oku ...

Ayaz

Yoksulları, yoksullukla korkutmak çok zordur. O zaten yoksul bir insandır. Onları vaad edilen ama asla ulaşamayacakları zenginlikler ile ayartmak çok daha kolaydır.
İnsan evladının cennet tutkusunun kökeni de budur.
Ekonomik kriz şartlarında daha çok tedirgin olan mülksüzler değil, mülk sahipleridir.
Bunlar toplumun çok dar bir kesimidir. Mülksüzler mülk sahibinin zenginliğine zenginlik katarken, bu geçinme nesnesinin ortadan kalkmasından daha çok korkarlar.
Kutsal olan, burada hiçbir zaman emek değil, ama bu sürekli yoksulluğu ve bununla birlikte zenginliği üreten mülkiyettir.
Mülkiyetin anası da babası da devlettir.
Güçlü devlet güçlü mülkiyettir.
Güçlü mülkiyet ise katlanılabilir, çok güçlü bir yoksulluktur.
Demokrasinin bu sınırlar içerisindeki varlığı da mülkiyetin önündeki engellerin bir bir kaldırılması olabilir. Çünkü bütün bir toplum yaşamı, bu mülkiyetin merkezinde olduğu bir hareketten başka bir şey değildir.
O zaman yoksullar, yani mülkiyetin baskısı altıdan olanlar, yeni bir yaşamı öğrenmek ya da keşfetmek zorundadır.
Çok zorlu bir dönemin içerisindeyiz.
Her anımız, her şeyin mülkiyete dönüştüğü bir dönemin içerisindeyiz.
Başta insan olmak üzere, her şey sermayedir.
Bugün sermaye büyüğü ve küçüğü ile, yani mülkiyetin en ufağından en tekelleşmiş dev olanına değin her türlü değeri ele geçirmek için çok güçlü saldırılar ile toplumları çürütüp doğayı bir felaketin kucağından öbürüne atıyor.
Krizlerin neden olduğu savaşlar, savaşların yok ettiği toplumlar, doğal, kültürel, sosyal ve tarihsel miras dünyanın topyekûn yoksulların, güçsüzlerin başına çöküşünü beraberinde getiriyor.
Güçlü sermaye demek, güçsüz toplum demektir.
Güçlü sermaye demek, yıkılan ve çöken doğa demektir.
Yoksulları yoksullukla böyle bir dünyada korkutamazsınız.
Sermayenin ve devletin ele geçirilmesi düşüncesi, yani ejderhayı gözünden mızraklamak düşüncesi, hâkim olmalıdır.
Yoksa sonumuz hep ayazdır.
Barış Bayraktutan
Devamını oku ...

İslamcılık ve Arap Dünyası

İslam, kamuoyunun daha önce hiç bu kadar dikkatini çekmemişti. Ne var ki bu imaj, İslam teolojisi, İslam tarihi ve bu dine ait uygulamalara dair yanlış bilgilerle ve cehaletle yüklü.
Mosaic of Islam [İslam’ın Mozaiği] isimli çalışmasında Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, Muhammed’den bugüne İslam’ın kabulü ve bu dinin uzun tarihini açık ve kolay anlaşılır bir üslupla aktarmayı amaçlıyor. Kitaptan alınan bu parçada Anderson ve Murad, Şiilerle Sünniler arasındaki karşıtlığı, Arap Baharı’nın sebep ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki konumunu ve Panarabizmin tarihini tartışıyor.
Perry Anderson: Bugün Ortadoğu’da Sünnilerle Şiiler arasındaki karşıtlıkların düşmanlığa varacak şekilde yeniden nüksetmesini nasıl izah edebiliriz? İki toplum arasındaki gerilim yüzlerce yıldır bu ölçekte değildi. Bugün bu gerilimlerin ardındaki dinamik nedir?
Süleyman Murad: Panislamist olarak görebileceğimiz üç önemli isim var günümüz İslam’ında: Mısır’da Kutub (1906-1966); İran’da Humeyni (1902-1989); ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Üç isim de Müslümanların aralarındaki farkları aşmalarını ve çürümüş kapitalizmle ateist komünizm denilen iki kötülüğe karşı muzaffer olmayı mümkün kılacak İslam birliğinin oluşmasını istediler. Üç düşünür de Müslümanların iki değirmen taşının arasında ezildiği bir dönemde yaşanıldığını, inananların bu iki taştan birini seçmeye zorlandığını düşünüyordu. Üçü de alternatif olarak İslam’a işaret ettiler. Ama burada bir koşul öne sürdüler, buna göre Müslümanlar birleşmek zorundaydı. Sünni dünyada Mevdudi ve Kutub panislamizmi vaaz ettiler. Her iki isim de düşüncelerinin geniş kalabalıklarla buluştuğunu göremedi. İdeolojik ortamı dönüştürmekse İran Devrimi’ne nasip oldu. Humeyni’nin ilk özgün projesi, görkemli sonuçları öngören bir tür panislamizmdi. Bu projeye göre, Sünniler ve Şiiler tüm Müslümanların düşmanı olan ABD ve SSCB’ye karşı birleşecekti. Ama Saddam İran’a saldırıp İslam Cumhuriyeti’nin bekasını tehdit edince, Humeyni savunmacı bir konum alıp genel vizyonundan kimi tavizlerde bulunmak zorunda kaldı. Kuşatma altında olan bir ülkenin tüm müminleri birleştirmesi pek mümkün değildi. Bunun yerine panşiizme meyledildi. İran rejimi Şiilerin bulunduğu yerlerle iletişimi sağlayacak kanallar açtı, silah, para, uzman gönderdi. Yemen, Suriye, Lübnan, Irak ve Bahreyn’deki Şiilere tavsiyelerde ve yardımlarda bulundu. Geçmişte kurulan hiçbir Şii hanedanlığı bugün görülen, tüm Şiilik formlarına karşı hoşgörüyle yaklaşan tutuma sahip olmamıştı. Geçmişte insanlar hep Şiiliğe döndürülmeye çalışılmıştı. Herkes On İki İmamcı olmak zorundaydı. Humeynizm bu yöntemi elinin tersiyle itti. Zeydiler, Aleviler ve Dürziler değişmeye zorlanmadılar, İran kaynaklı saldırgan bir içeriğe sahip, teolojik talimatlarla yüzleşmediler. Bu, Şii dayanışması için gerekliydi. Burada strateji, Batı’nın saldırısına hedef olan İran Devrimi’nin bölgeden destek bulması amacıyla oluşturulmuştu. Modern İran tarihinde, 1908-1911’deki anayasa hareketinden 1953’te Musaddık’ın devrilişine, oradan bugüne dek bu, sık sık karşılaşılan bir temaydı. Humeyni’nin politikasının ulaştığı başarı, 1982 sonrasında Lübnan’da en büyük güç olarak sahneye çıkan Hizbullah gibi bir ürün verdi.
Dönüştürücü bir etkiye sahip olan ikinci olaysa, Sovyetler’in 1979’da Afganistan’ı işgal etmesiydi. Bu olay panislamizmi başka bir yöne sevketti ve ona Sünni bir içerik kazandırdı. Kızıl Ordu’yu ülkeden kovmayı başaran Afganların bu başarısı Şah’ın devrilişi ile kıyaslanacak ideolojik bir etkiye yol açtı. İranlılar, Batı’yı Sünniler de Doğu’yu yenebileceklerini ispatladılar. İslam hem kapitalizme hem de komünizme karşı muzaffer olmayı bilmişti. Ama Humeyni’nin panislamizminin İran-Irak savaşı ile panşiizme kapanmaya mecbur edilmiş olmasında görüldüğü gibi, Sünni panislamizmi de aynı savaşın basıncı üzerinden pansünnizme doğru büzüştü. Yola seküler bir lider olarak çıkış yapan Saddam Hüseyin, Sünnilerin yardımını almak için dinî söylemi devreye soktu. Zira Saddam, o dönemde savaşı kaybettiğini gördü ve sahneye Iraklıların çoğunluğu Şii olmasına karşı Sünnilerin savunucusu olarak çıkmak istedi. Ardından Körfez Savaşı (1990-1991) yaşandı, 2003’te Amerika Irak’ı işgal etti, ülke Sünni ve Şii toplumları arasında bölündü. Böylece pansünnizm ile panşiizm arasında düşmanlığın tohumları da atılmış oldu.
PA: Pansünnizmin köklerini Kutub veya Mevdudi’ye ne ölçüde dayandırabiliriz?
SM: Mevdudi ve Kutub’un fikirleri, Panislamcılar, bilhassa Sünni olanlar arasında yaygın biçimde okundu. Tuhaf olan şu ki bugün pansünnizm selefi bir nitelik azandı. Selefilik, Suudi monarşisinin ortaya attığı bir yorum. Kimi kolları artık Suudi tanımına da uymuyor (özellikle Kaide ve IŞİD). Bu akım Sünni dünyada kök buluyor. Suudi Arabistan, ondan daha düşük düşeyde Katar, pansünnizmi panşiizmin müdafisi olan İran’a karşı savunuyor. Her iki taraf da birbirine paranoya ile bakıyor. Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın doğusunda büyük bir Şii nüfusu yaşıyor. Bahreyn’in çoğunluğu da Şii. Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok sayıda İranlı yaşıyor. Umman’da halkın çoğunluğu önşiilikten çıkan ilk kollardan biri olan İbadiyye hareketine mensup. Yemen’de Zeydiler güçlü. Dolayısıyla Suudi Arabistan, Irak’ın güneyinden Körfez’e oradan Kızıl Deniz’in alt kısmına kadar uzanan bir Şii kuşağı ile kuşatılmış durumda. Suriye’de Aleviler hâlen daha iktidarda. Lübnan’ın önemli bir kısmı Hizbullah’ın hâkimiyeti altında. Şam’ın güneyinde Ürdün var. Buradan da bir başka Şii hattı kuzeye doğru uzanıyor. Bir de buna İran’ın nükleer silah sahibi olma ihtimalini de eklersek, mezhepçi gerilimin tüm bileşenleri ile neden yaşandığını anlamak kolaylaşır. Zira İranlılar da Suudiler gibi düşünüyorlar. Onlar da kendilerini Batı’nın iradesine boyun eğdirmeye dönük, Amerika kaynaklı bir baskıyla karşı karşıya oldukları kanaatindeler. Sonuçta da ortaya bölge genelinde Şiilerle Sünniler arasındaki şiddetin ateşine bir biçimde benzin döken karşılıklı bir paranoya açığa çıkıyor.
Devamını oku ...

Leyla'ya Mektup

Ben senin kapitalist piyasa koşullarına teslim olmana üzülürüm Leyla.
“Böyle gelmiş böyle gider” demene üzülürüm...
Emek hırsızlığı ile servetine servet katanlara tav olmana üzülürüm.
Ben senin haksızlıklar karşısında kozmetik tutkuna üzülürüm Leyla.
Alnı secdeden kalkmayan adamların döktüğü kana ortak olmana üzülürüm.
Ekran karşısında her dizide başrol konforuna üzülürüm.
Ben senin cinayetleri kategorize etmene üzülürüm Leyla...
Gökyüzünün ötekisi yok ki Leyla, acının ötekisi olsun...
Çocuk Gazze'de de çocuktur, Cizre'de de Leyla...
Ben senin kendi zalimini seçmene üzülürüm Leyla.
Kanlı elleri tutanları kendinden olunca aklamana üzülürüm.
Toprağa savaş eken beyazların ülkesine tutkuna üzülürüm.
Ben senin beni anlayıp da yine de barkodların tanrısına teslim olmana üzülürüm Leyla.
Hilfu’l Fudul okuyup Washington'la, Tel-aviv'le, Brüksel'le, Kopenhag'la, Cenevre'yle sözleşmene üzülürüm...
Bombardıman uçaklarına ev sahipliği yapmana üzülürüm.
Ben senin, “dünyayı güzellik kurtaracak” sözünü duyduğunda ayna karşısına geçmene üzülürüm Leyla...
Güzellik kalptedir...
Güzellik yeni bir dünya için sarfedilen emektedir...
Muammer Bilgiç
Devamını oku ...

Neo-Osmanlı’nın Sefaleti

Bir güruh çıkmış, “Yeni Osmanlı” devleti kuracakları havasına girmişler. Zaten bu algı yeni bir algı değil, ellerinden geldikçe bu algıyı diri tutmaya çalışıyor.
Neo-Osmanlıcılık nedir? Evvela bakalım, bu ülkenin iki düşünce muktediri ne diyormuş.
Kısaca; 1974 Kıbrıs İşgali ile birlikte canlandırılmış bir politik vaat. Gelişen ortam ve darbeler süreci. Liberal, kapitalist politikaların ülkeye tam anlamıyla işlenmesinden sonra 1980'li yıllarda Turgut Özal ile can bulmuş bir vaattir. Turgut Özal, Türkiye'nin Osmanlı'nın çekirdek mirasçısı olduğunu savunuyor. “Yeni tarz, yeni siyaset” sloganıyla Osmanlı'nın ihtişamlı günlerine dönmeyi vaat ediyor.[1]
İlber Ortaylı; Yeni Osmanlıcılık bir müddettir Türkiye’nin dış siyaset değerlendirmelerinde, daha çok orta şekerli vatandaşın ruhunu okşayan bir kavram olarak geziniyor. Azınlıkta kalan ve tarihi radikal bir biçimde “laik ve cumhuriyetçi” olarak niteleyenler, bu gibi eğilimlerden pek hazzetmezlerdi. Şimdi ise etnik milliyetçiler de bu gibi kavramlardan rahatsız olduklarını söylüyorlar. Ama şurası bir gerçek: “yeni-Osmanlıcılık” sözü bu çevrelerde dahi bir endişe ve heyecandan çok laklak konusudur.[2]
Bir tarik profesörü olan İlber Ortaylı, çok gerçekçi ve bilimsel mantığa yatkın bir şekilde, günün koşullarını konjoktürel durumu da göz önünde bulundurarak konuşuyor.
Şimdide bir diğer muktedirimiz ve profösürümüz İlber Ortaylı’ya bakalım, o ne demiş:
Davutoğlu: “Cihan devleti 12 yıl içinde kurulacak” diyordu. Ne dediği üzerine uzun uzun konuşmayacağım, zaten bu zatın akademik kariyeri ve bilimselliği benim için tartışılır. O günlerde iddialı bir girişimdi, fakat yönetici otoriteden başlayarak devletin en tepesindeki muktedir bile bu kadar abartmamıştı. Öyle şişinmiş ki kendisi dışında kimse dediklerine inanmadı. Bu “stratejik derinliğin” her şeyden yoksunluğu bir tarafa, tarihsel yenilgilerin hezeyanlarından hareketle nitel bir cevap olarak, “stratejik derinlik” denilen sefaletin fikriyattan yoksunluğunu gördük.[3]
Çok fazla uzatmaya gerek yok. Görüldüğü üzere, bahsi geçen şahısla aynı kafayı taşıyan binler göz önünde bulundurulunca, çok da derinlemesine tartışmaya gerek yok.
Yeni Osmanlı hayaline dalan bu kafalarda çok iyi biliyorlar ki, hiçbir şey yüz, iki yüz yıl önce gibi değildir. Fakat her ne pahasına olursa olsun insanlara Osmanlı'nın o tozpembe anlatılan dönemlerini anlatıp, sanki hiç katliam olmamış, hiç yağma olmamış havası verip insanların fakirliğinin biteceğine inandırmaya gayret ediyorlar.
İlk işgal hevesleri ise her hikmetse batıya doğru değil de güneye doğru yönelik, hep aynı kurgu: Arap ülkelerini ele geçirmek. Ama Arap dünyası, bırakın yeni Osmanlı'yı, eskisine bile düşman, çünkü oralarda milliyetçilik bilinci gelişti. Bugün işgal edilen Ortadoğu'daki Arap ülkelerinde tarihi olarak da güncel olarak da insanlar Türk devletine kinli. Tabii T.C.'nin o bölgelerdeki devşirme ajanlık için yetiştirdiği Araplar hariç. Genelde sürekli Türkiye'nin yanında olduklarını söylüyorlar. Özal döneminde Türkiye için ajanlaştırılmış Araplardı bunlar.
Osmanlı özüne bakınca Turancı değildi. Fakat yeni Osmanlıcılar, burada Türk'ün hüküm süreceğini söylüyor. Halbuki Osmanlı'nın politikası daima ümmetçilik olmuştur, burada söz konusu olan, İslamcı işlevselliktir. Yeni Osmanlıcı politikalar ise asla işlevsel değiller, buradaki halkın anladığı İslam algısı Araplardaki İslam algısı ile aynı değil.
İşin beter tarafı, AKP ve reisleri ülkeyi Vahhabi bir din anlayışına yöneltmeye çalışıyor, bu ülkedeki Hanif düşüncesini yozlaştırarak. Aleviler başta, birçok inanç grubunu bir birine düşürüp öyle bir dünya kurmak istiyorlar.
Amaç zaten Selefi ve Vahhabi fikriyatını yayarak insanların düşünmelerinin önüne de geçmek.
Buna en güzel örneği, şu Suudi imamla verebiliriz. Suudi Arabistanlı İmam Şeyh Bender Hayberi, dünyanın dönmediğini söyleyip, “eğer dünya dönüyorsa, bir uçak havada durduğunda Çin'in uçağa doğru gelmesi gerekmez miydi?” diye sordu. Öyle akıldışı bir durum ki birkaç dakika durup etrafına sessizce baksa, biraz düşünse, Dünya'nın döndüğünü anlayacaktı. Maalesef bu imam, o coğrafyadaki insanların sosyal statüsü ile düşünmelerini istemiyor.[4]
Yeni Osmanlı, artık bugünlerde El-Bab'da batağa saplanmış, son hamlesini yapmak için bekliyor. Bunun içinde evet-hayır adı altında, yoksulluğu unutturup, herkesi reisin kulu yapma peşinde, zaten öncesinde de verilen bir şey yoktu. Hepsi topu topu bir avuç kırıntıydı, o da jakobenin bastırılmamış duygularının yansımasıydı bu ülkenin kuruluşunda.
Günümüz dünyasında gelişen yeni fikirler, bu antagonizmalar ve yaşanan teknik gelişmeler, bugün istenilen sonucu üretmeyecektir.
Zaten bugün yaşanan her şey birkaç perdelik rezalettir. İnsan hayatının mezada çıkarıldığı bir zamandır. Kürdistan ve gerçekleri, Yeni Osmanlıcılık şarlatanlığını yerin dibine sokmuştur. TV'lere mahkûm kalan kitleler, bu gerçeği görememekte zaten. Şu sıralar bu topraklar kişi kendini tarif ederken bile önce insan sonra birey olduğunu ifade edemiyor. Ben “insanım” diyemiyor.
2023'ün sadece bir hikâye olduğu açık. Türkiye de her ulus devletin kaderini paylaşıyor. Yüz yıl ömürlü olan bu devlet, gizli faşizmini artık açık hale getirmiştir. Bunun nedeni parçalanmaya gitmesidir.
Yeni Osmanlı ve onun burjuvazisi bir diktatör istiyor, gözü kara, acımasız .Kemalist kesim padişahlıktan korkuyor ama bu padişahlık değil, padişah ululara, ulemaya, vezirine danışırdı. Aklına esince “şunu bunu yok ederim” demezdi.
Neo Osmanlı kaybetti; şimdi “sefaletini” yaşıyor. Yaptığı yolsuzluk ve cinayetlerle son kozlarını oynuyor. Ülkenin Kürd’ünü, Alevi’sini, Müslüman’ı, devrimcisini, ateistini, seküleristlerini kıyımdan, kalanlarını da soykırımdan geçirmek istiyor.
Ne demişler; "Kahpe Bizans'ta entrika, Osmanlı'da saray oyunları bitmez."
Selahattin Aykurt
Kaynakça
[1] Yeni Dönemde Türk Dış Politikası, Osman Bahadır Dinçer, Habibe Özdal, Hacali Necefoğlu, s. 53.
[2] İlber Ortaylı, “Yeni Osmanlıcılık”, Milliyet, 25.06.2011.
[3] Ahmet Davutoğlu’nun Açıklaması, Youtube.
[4] Aljazeera, Suudi İmam: Dünya Dönmüyor.
Devamını oku ...

“Hayır” Diyecek ve Faşizmi Engelleyeceksiniz Öyle mi?

71'e gelene kadar arkasında 50 yıllık reformist bir tarihi taşıyan, 71 kopuşunun devrimci irade ve mücadelenin ne olduğunu ortaya çıkarttığını unutup, 71'den bugüne gelene kadar 71'in yarattığı değerleri ve devrimciliği yok ederek onları sadece bir simgeye ve içi boşaltılmış bir anıt abidesine indirgeyen yapı ve örgütler, bugün ''hayır'' diyerek faşizmin gelişinin ve diktatörlüğün engelleneceğini söylüyorlar.
Ülkede faşizmin zaten var olduğunun ve bunun sadece bugünün değil 90 yıllık bir tarihin meselesinin olduğundan bir haberler. Henüz olmadığını ama geleceklerini düşündükleri faşizmi ise düzenin önümüze koyduğu sandıkla engelleneceğini düşünecek kadar acizler.
Hatırlatalım faşizm oy vermekle engellenemeyeceği gibi faşizm, zulüm ve diktatörlük devrimciler ve yoksul halklar için on yıllardır var. Revizyonist sol anlayışın “ilerici” diye güzellemeye çalıştığı Kemalizm, başından beri halklar üzerinde bir zulüm düzeni olarak var oldu. Kürdistan'da uygulanan işgal politikaları, Zilan katliamı, Dersim katliamı, işçiye grev ve 1 Mayıs yasakları, Mustafa Suphi'lere yapılan katliam ve sonrasında TKP'yi ele geçiren sömürgeci yandaşı revizyonist kliğe rağmen uygulanan baskı politikalarını tekrar hatırlatalım.
Bu bağlamdan hareketle 'Kemalizm devrimci, AKP karşı devrimci' ayrımını da geçelim bir zahmet. Ayrıca devrimcilerin Kemalizmi, Cumhuriyeti ''kapsayıp aşmak'' gibi bir dertlerinin olmadığını da belirtelim. Ulusalcı faşizm de, AKP faşizmi de aynı ölçüde sınıf düşmanımız.
Şu soruları da tekrar soralım; bizim devrimciler olarak derdimiz düzeni reforme etmek mi düzeni yıkmak mı? Devrimcilik, düzenin kamplaşmalarında konum almak mıdır yoksa yeni bir yol açmak mı? 71 kopuşunun bize öğrettiği; devrimciliğin düzeni ne reforme ederek dönüştürmeye çalışmak olduğu ne de düzenin kamplaşmalarında konum almak ya da düzenin herhangi bir kliğine umut bağlayarak hareket etmek olduğudur.
Çayan-Kaypakkaya-İnan çizgisi parlamentarizmin, uzlaşmacılığın, düzen içi saflaşmalarda konum almanın reddidir. Bu çizgi, devrimciliği var etmiş ve devrimciliğin kitlelerle buluşmasının önünü açmıştır. Bu çizgiden ne kadar uzaklaşıldıysa da o kadar CHP'nin kuyruğuna, Kemalizmin ideolojik hattına sıkışılmıştır. 71’in ürettiği değerleri bir mirasyedi gibi yiyip gerek ideolojik gerek mücadele olarak üzerine bir şey ekleyemeyenler, 12 Eylül'de mahkemelerde örgüt olduğunu reddetmiş, dağdaki gerillaları tasfiye etmiştir. Devrimcilik, radikalliğini yitirdiği düzene döndüğü ölçüde de zayıflanmış, zayıfladıkça düzene daha da bulaşılmış ve bugünlere gelinmiştir.
Faşizme, diktatörlüğe karşı mücadele mi? Diktatörlüğü engellemek isteyenler geçen yıl Sur'da, Cizre'de elde silah direniyorlardı. Onlara sırtınızı dönmeseniz bugünler yaşanmazdı. Ama siz direnişin meşruluğunu unutup 'neden hendek kazdınız' demekle, Kadıköy'de İmam Hatip protestosu yapmakla meşguldünüz. Buyurun, bugün olan durum bu. Siz ise hâlâ akıllanmış değilsiniz. Öyle olmasa, bugün devletten önce Kürtlere “silah bırakın”, Kürtlerin savaşçı örgütüne ''ülkeyi terk edin'' demezdiniz. Devletin şiddetine ses çıkarmayıp ezilenlerin şiddetine bir dünya laf söylemez, devletin kolluk güçlerine ''görevi başındaki emekçi'' demez, ''AKP'yi sorumlu davranmaya'' davet etmezdiniz.
Sanki ülkede diktatörlük, faşizm yokmuş gibi “diktatörlük gelecek” diyorsunuz. Harabeye dönen şehirlerden, katledilen çocuklardan, katledilen/işkence gören devrimcilerden, sayıları binleri bulan işçi cinayetlerinden, uluslararası tekellere satılan ülkeden haberiniz mi yok, yoksa konforunuza dokunmadığı için görmezden mi geliyorsunuz? Bu ülkede faşizm on yıllardır var ve “hayır” demeniz bunu değiştirmeyecek.
Faşizme direneceksek bu faşizmin seçim gösterisinde oy verip faşizmi meşrulaştırmakla, kitlelerin enerjisini umutsuz düzen içi kanallarda harcamakla olmayacak. Faşizme direniş, radikallikle, uzlaşmazlıkla, barikat ve hendeklerle olacak. ''Ama gücümüz yok''. Devrimciliği güçsüz hale getiren, sol kitleleri ''kötünün iyisine'' razı eden yıllardır bu anlayıştan başka bir şey değil. Devrimci; öncülük yapmaz, yol açmazsa hiçbir zaman güç olamaz, olamadı da. Fidel'den, Mahir'den bolca bahsedilen ama onların romantik bir imgeye indirildiği ortamımızda onları anmayı değil gerçekten anlamayı öneriyorum. Bir kurtuluş imkânını ancak böyle yaratacağız...
Bekir Sami Paydak
Devamını oku ...

Şuurlu İşçi

TKP'nin 1922'de; "Her şuurlu işçi nasıl tanınır?" başlığıyla dağıtmış olduğu bildiri:
1.
Kadın erkek her şuurlu ve namuslu işçi bugünkü menhus sermaye ve sermayedar sisteminin kabil-i tahammül olmadığını icab ederse hayatını bile feda etmeği bilir.
2.
Her yüksek şuurlu işçi, bugünün soyan ve ezen, sefalete atan, öldüren soygun sisteminin en gizli derin iğrençliklerine nüfuz etmek için bütün kuvvetlerini toplayarak boş vakitlerini israf etmemeyi ve bütün bunları öğrenmeğe tahsis eylemeği en büyük bir borç ve zevk bilir.
3.
Karanlıklardan ve zincirden kurtulmuş her işçi, burjuvazinin kanlı tırnakları altında derin uykuya dalmış, gasb edilen bütün haklarından habersiz yaşayan zavallı ve bahtsız kardeşlerini de kendisi gibi uyandırmağı, zulmetlerden ve uyuşukluklardan kurtararak işçi sınıfının kurtarıcı kızıl bayrağı altında toplamağı en büyük vazife bilir.
4.
Hakikatin parlak nuruna ulaşmış her işçi, kuvvetin ittihaddan doğduğunu hiçbir zaman göz önünden uzak bulundurmaz.
5.
Her işçi, yalnız sermayedarlara ve patronlara karşı mücadele etmeğe imtina etmez. Sermayedar ve patrona karşı yapılacak mücadelede muzaffer olmak, bunların yardakçıları bulunan yalancı sosyalistlerle, işçiyi her mücadelesinde aldatarak düşmanlarına yardıma koşan yalancı işçi rehberleriyle çarpışır ve onları işçilerin başından atar.
6.
Şuurlu işçi, kendi hakkını alakadar eden her meselede işçinin haklarını gasb edenlere karşı yapılan her mücadelede en önde, daima ilk saf da bulunur.
7.
Her şuurlu işçi, gaye uğrunda her sahada en fedakâr insandır. İşçinin hakiki kurtuluşunu temin edecek varlıklarını, her şeyinin hatta hayatının fevkinde mukaddes ve aziz tanır.
8.
İşçi, kendisini, gösterilecek vazifeyi yapmağa mecbur bilir ve bu vadide verildiğinden fazla izahat istemenin doğru olmadığını takdir eder: İşçi ketumdur.
9.
Her işçi, vazifelerini yaparken, en tehlikeli dakikalarda bile soğukkanlılığını muhafaza etmeği bilir.
10.
Her işçi, vazifelerini, işçinin hakkını hakiki surette müdâfaa eden ve kurtuluş yollarını gösteren gazete ve mecmua ve kitapları kendi ailesi gibi sever, muntazam alır, okur ve başkalarını da almağa, okumağa teşvîk ve davet eder.
11.
Kurtuluş yolunda her işçi aylık kazancının yüzde birini, muayyen kazancı olmayanlar da yirmi kuruştan aşağı olmayan bir miktarı vermeği borç bilir.
[İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne 1919-1926,  'Her Şuurlu İşçi Nasıl Tanınır' Başlıklı Bildiri, Sosyal Tarih Yayınları]
Devamını oku ...

Din, Devlet ve Toplum

Ortaçağ’da Müslümanlar, insanlar bir arada yaşadıklarında bireysel çıkarlarını kolektiviteye teslim etmek zorunda olduklarından, genelde en iyi politikayı din temelli olarak icra ettiler ve bunu en yüce adına yaptılar. En yüce olan Allah’tı ve ahretti. Bu nedenle tek bir politika oluşturma meselesi, Allah’a ve O’nu temsil eden, ilgili politikanın lideri olan kişiye teslim olmayı ifade ediyordu. Allah’a teslim olmak ise insanlar arası ilişkilere dair kuralları Allah’ın belirlediği bir politikayı uygulamayı, başka insanlarla ve Allah’la birlikte nasıl yaşanması gerektiğini anlamayı anlatıyordu.
Başka bir ifadeyle, vahyedilen din, her şeyden önce kolektif çıkarlarla ilgiliydi. Amirî’nin ifadesiyle, “dinler özel fayda veya bireysel avantaj için tesis edilmezler, amaçları her zaman kolektif refahtır.”[1] İhvan-ı Safa ise “Din kelimesinin Arapçada tek bir lidere yönelik komünal itaati ifade ettiğini” söylemektedir.[2] Dinin Tanrı ile birey arasındaki manevi aşk ilişkisi veya metafizik âleme dair kanaatler kümesi olarak düşünmeye şartlanmış modern Batılılar, genelde bu türden görüşler karşısında sıkıntı yaşarlar. Böylesi ifadelerin dile getirildiği dönemlerde kolektif örgütlenmeden çok dine dair düşünceler gündemdedir. Oysa Müslümanlar açısından Allah, kamusal düzeni, müşterek çıkarları temsil etmektedir. Bu anlamda Allah’ın mülkü denildiğinde bu, mülkün tek tek hiçbir insana ait olmadığını, tüm insanlara (veya ona hizmet edenlere) ait olduğunu ifade etmektedir. Mülk herkese ait olduğundan, kamu otoritesi, hükümet tarafından idare edilir. Hukukullah, (hudud cezaları veya Kitap’ta belirlenen vergiler türünden) Allah’ın hakları belirli kişilere değil, tüm ümmete aittir ki bunlar da hükümet eliyle idare edilir.[3] İmam, Allah’ın ve Müslümanların vekilidir, tek ve aynı işi yapar.[4] İbn-i Teymiyye’nin ifadesiyle, “nerede genel bir ihtiyaç mevzubahis ise orada Allah’ın yükümlülüğü mevcuttur.”[5] Hz. Ali’nin sözüyle, “özel meseleler insana, toplumla ilgili meseleler ise Allah’a aittir.”[6] Allah bu anlamda kimi şeyleri özel bireylerin kontrolünden çıkartır. Antik çağda insanlar kölelerini tanrıya satarak onları azat ederlerdi: o, artık tanrının kölesi olduğundan, asla insana ait olamazdı. Aynı şey, İslam’da Allah’ın sahip olduğu her şey için de geçerlidir. Allah’ın sahip olduğu her şey, çekişme ve rekabet içerisindeki insanların bulunduğu alana asla ait değildir; bireysel çıkarın ötesindedir, özel istekten etkilenmez, nötrdür, bitaraftır, eşit öneme sahiptir, kamusal iyiye aittir, bu nedenle kamu otoritelerince, yani Allah’ın temsilcilerince idare edilir. Hâsılı kamusal alan, ancak Allah’a müracaat etmekle mümkündür.
Devlete ait görevlerin bölünmesi
Hz. Muhammed, Medine’de kamusal alanı işte bu şekilde oluşturdu. Ama görüldüğü üzere, bu alanda farklı tipte birçok liderin bulunması mümkün. Yöneticiliğin din ve devlet ayrımı olarak bilinen tarz dâhil bir dizi tarz üzerinden ayrıştırılması mümkün. Ama bu tespit yanlış anlamaya müsait. Ortaçağ’da İslam bir değişime maruz kaldı. Bu dönemde Allah’ın yönetimi yeryüzünde icra edildi. Bu yönetim dinî önemi haiz değildi. Yani Allah’ın bahşettiği yetkinin tamamı tek bir kişideydi. Âlimler halkın yönetilmesi görevini üstlendiler. Allah’ın halifesine baskı görevi verildi. Sonrasında bu görev sultanlara geçti. Böylelikle din ve iktidar ayrıştı. Bu, Ortaçağ Avrupa’sında da görülen türden bir ayrımdı. Allah’ın kılıcı bir kurumun, kitabı başka bir kurumun elindeydi artık. Ama kılıç da kitap da Allah’ındı. Sadece ikisi aynı kişiye verilmiyordu. Aynı şekilde emirler, sultanlar ve krallar bir tür seküler yönetici olarak hareket ediyorlardı. Yani bunlar, her türden toplumda karşımıza çıkacak türden yöneticilerdi, şeriata has bir durum asla söz konusu değildi. İslamî hiçbir yanları yoktu. Zira dinî hiçbir rol üstlenmiyorlardı. Bazen İslam dışı kaynaklardan geliyorlardı. Hatta görüş olarak da İslam dışıydılar. Bu yöneticilerin asıl rolü dinî kurumların korunmasından ibaretti.
İki kurum arasındaki çizginin belirgin olmadığını söylemek lazım. Gazali’nin bu çizgiyi netleştirmeye dönük çabalarına karşın, Ortaçağ’da Müslümanlar, farklı insanların yönettiği, farklı kurallarla idare edilen, farklı amaçlara sahip iki ayrı örgüt anlayışına hiçbir zaman sahip olmadılar. Yani bu dönemde on birinci yüzyıldan sonra kilisede yaşanan reformlarla birlikte Avrupa’da gelişen kilise-devlet ayrımından söz etmek mümkün değildi. İki alanın ayrıldığı, dinin özelleştiği, sosyo-politik düzenin sekülerleştiği bir süreç daha düşük düzeyde yaşandı. Bugün Batı’da hükümet genel anlaşma üzerinden seküler hedefler üzerinden hareket eder. Dinî bir rol üstlenmez. Seküler hedefler dinî hedeflerle çatıştığında seküler olan dinî olana galebe çalar. Bugün Batı’da sekülerizm kamu yararından bahseder. Din özel çıkarlar alanına aittir ve bu özel çıkarlar müşterek refah adına zapturapt altına alınmalıdır. İslam, Batı’da Müslüman azınlıkların çoğalması bağlamında özel çıkarlar formunda değerlendirilir. Ama Müslüman dünyada bu türden bir gelişme yaşanmamıştır. Burada kamusal alan Allah’a aittir. Sadece O, ilgili alanı artık tek bir kurumla yönetmemektedir.
Ortaçağ’da Müslümanlar için asıl önemli olan kurum dinî kurumdur, devletin kendisi değil. Oysa siyasî düşünce ile ilgili kitaplar daha çok devlete odaklanmaktadır. Esasında Müslümanlar, devleti dinin oluşturduğu toplumda bir tür fazlalık olarak görmüşlerdir. O, dinî emirlerin yerine getirilmesi için vardır ve güçlü insanlarca değil, düşünen insanlarca yönetilmelidir. Yöneticiler, insanların kanını emen, onları katleden, sakat bırakan kişiler olmamalıdır. Dindar liderler, inananlarla daha fazla ilişkiye sahiptirler. Kılıç sahiplerinin ilişkilerine kıyasla bu ilişki daha samimidir.
İslamî siyasi düşünce ile ilgili çalışmalar sadece sultanlara odaklanamaz. Tüm kamu düzeninin ele alınması şarttır. Müslümanları yönetmeyen veya yönetmek istemeyen, âlimler, felsefeciler, tasavvufçu düşünürlere de bakılmalıdır. Bu isimlerin siyasi düşünce kapsamında ele alınacak düşünceleri tartışmalı olabilir. Bizim devlet dediğimiz kuruma odaklanmasalar bile bu kişiler, siyasetle yoğun bir biçimde ilgilenmişlerdir. İslam dünyasında siyasi düşünce ile ilgili çalışma sadece devlete odaklanamaz.
Patricia Crone
[God’s Rule: Government And Islam, s. 393-396]
Dipnotlar
1. İlam, 105 (al-naf al-khassi, al-faida al-juz’iyya, al-maslaha al-kulliyya).
2. RIS, iii, 486 (inna ma'na al-din fi lughat al-'arab huwa al-ta’a min Jama’a li-ra'is). Bu tespit etimolojik açıdan da doğrudur. Dâna lahu teslim olmak ya da birine itaat etmek anlamına geliyor (aynı şekilde aslama da teslim olmak demek).
3 Johansen, 'Sacred and Religious Elements in Hanafite Law', özellikle s. 297 ve sonrası.
4·Simnâni, Rawda, i, §37 (yanûbu ‘an allâh wa-rasûlihi), §517 (nâ'ib 'an al-muslimin).
5. Ibn Taymiyya, Hisba, 26 = 54 (wa-mâ ihtaja ilayhi al-nâs hâjatan ‘animatan fa’l-haqq fihi li’llah).
6. Aktaran: EI, s.v. 'Bahâis', col. 917a.
Devamını oku ...

Doğu Sudan’da Mehdi Devleti

Avrupa’nın Doğu Sudan’a Girişi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ölümü sonrası Doğu Sudan, Mısır idaresi altında kalmaya devam etti. İktidar, genel anlamda Türk-Mısırlı paşa ve beylerin elindeydi. Bu isimler, geniş topraklara ve Sudan’ın ana ihraç ürünleri üzerinde tekele sahiplerdi. Vergiler de bu paşa ve beylerin cebine akıyordu. 1857 yılında Mısır kralı Muhammed Said’in ilga edilmesini emretmesine karşın, köle ticareti giderek yaygınlaştı. Sudan’da birçok bölge, büyük köle tüccarlarının eline geçti.
1870’lerde Türk-Mısır paşalarının ve köle tüccarlarının zulmüne bir de Avrupalı sömürgecilerin zulmü eklendi.
1870’li ve 1880’li yıllara Afrika’nın sömürgeciler eliyle ilhakı damga vurdu. Yirmi yıl içinde Avrupalı güçler, tüm Afrika kıtasını kendi aralarında bölüştüler.
Avrupalılar, bu süreçte doğal kaynaklara ve tropikal ürünlerde aşırı kârlara yol açan ticarete sahip olan Doğu Sudan’a da göz dikti. Burayı ele geçirmek istemelerinin bir diğer sebebi de bölgenin Orta Asya’ya giriş imkânı sunmasıydı. Nil Nehri, iç kısımlara girilmesine imkân sağlayan doğal bir güzergâhtı. Bunun dışında Sudan’ın işgali bir yandan da Mısır meselesiyle yakından bağlantılıydı. Sudan’da Nil’e hâkim olan, otomatikman olarak Mısır’a da hâkim olacaktı.
Peki Afrika nasıl bölündü? Afrika’da tek başına gelip gezen Avrupalı seyyahlar kapitalist güçlerin öncüleri olarak hareket ettiler. Güneybatı Afrika, Alman bir serüvenci ve tüccar Luderitz tarafından ele geçirildi. Doğu Afrika, Alman fatih Peters’ın yönettiği bir yerdi. Nijerya, Nijerya Şirketi’ni kuran bir avuç Britanyalı girişimci tarafından fethedildi. Kongo’yu ele geçirense, Belçika Kralı II. Leopold’un desteklediği kâşif Stanley idi. Eğer bu kişilerin geliştirdiği programlar başarısız olmuş olsaydı, isimleri de unutulup gidecekti. Başarılı olmaları ise hükümetlerinin onları kanatları altına alması, filolarını veya ordularını onların topraklarına gönderip oraları sömürge hâline getirmelerinin bir sonucuydu.
İlk adımlar, kâr peşinde koşan girişimciler tarafından atıldı. Sudan’da da benzer bir süreç yaşandı. 1870’lerde Sudan’da birçok Avrupa devleti faaldi. Britanya’nın 1881’de Mısır’ı işgal etmesi ardından Sudan’daki güç mücadelesi de başlamış oldu.
Bahsi geçen serüvenciler Sudan’a nasıl girdiler? Bu noktada onlar Mısır Hidivi İsmail’in çok faydasını gördüler. Bu kişi, pamuk ile ilgili siyaseti üzerinden tüm Nil havzasını ve nehrin tüm kollarını ele geçirmek niyetindeydi. İsmail, Mısır’da pamuk plantasyonları kurdu ve sulama sistemini genişletti. Bunun sonucunda İsmail Etiyopya’da ve Ekvator Afrika’sında savaşa girdi. Hidiv’in saldırgan politikası birçok Avrupalı serüvencinin dikkatini çekti. Gelen ilk isim İngiliz Samuel Baker’dı. 1869’da İsmail Baker’a Sudan Ekvator Eyaleti’nin ve Lado kentinin yönetimini teslim etti. Baker, Lado kentinin mülkiyet hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Bu bölgeden geçen fildişi ticaretini ele geçiren Baker muazzam kârlar elde etti. Buradan Sudan’ın güneyindeki Albert Gölü ve Unioro’ya harekât düzenledi, bu bölgeleri ele geçirdi. Baker, söz konusu bölgeyi beş yıl yönetti.
1874’te Baker’ın yerine General Gordon isimli bir başka İngiliz geldi. Ekvator Eyaleti valisi olan Gordon, Baker’ın fetih faaliyetlerine devam etti. Toprakları Victoria Gölü’ne kadar genişledi. Uganda yöneticisine bir ekip gönderildi ve tüm Beyaz Nil bölgesi ele geçirildi. O dönemde Gordon’a İtalyan Romolo Gessi, Alman Eduard Schnitzer (Emin Paşa), Fransız Linan de Belfont ve Amerikalı Long gibi isimler eşlik etti.
Beyaz Nil bölgesindeki yayılma süreci dâhilinde Mavi Nil bölgesi ile ilgili rekabet de iyice kızıştı. Bu bölge Etiyopya’yı içeriyordu. 1874 yılında İsviçreli Muntsenger, Mısır’ın elinde bulunan Massawa limanından (bugünkü Eritre) ayrıldı ve Etiyopya’nın iç kesimlerine yöneldi. Keren’i ele geçiren Muntsenger, Etiyopya’nın doğusundaki Harrar bölgesine ilerledi ve buraları Mısır adına işgal etti. 1875’te Mısırlılar Zeila ve Berbera kentlerini (bugünkü Kuzey Somali’yi) ele geçirdi.
1875-76’da Mısır kuvvetleri Etiyopya’daki dağları aşıp Adua’yı işgal ettiler. Ama Etiyopyalıların saldırıları sonucu savaş başladı. Mısır-Etiyopya Savaşı Mısır aleyhine sonuçlandı. Mısırlılar Etiyopya’dan kovuldular, sadece sahil bölgelerinin belirli kısımlarında tutunabildiler.
Bu dönemde Mısır’ın üçüncü hamlesi Darfur’a yönelikti. Sudan’ın batısında yer alan bu bölge, 1874’ten beri bağımsız idareye sahip bir sultanlıktı. Bahru’l Gazal yöneticisi Zübeyr komutasında Mısırlılar Darfur’a saldırdı. Zübeyr Kahire’ye çağrıldı ve paşa yapıldı. Sudan’a dönmesine izin verilmeyen Zübeyr yerini bir Avrupalı isme bıraktı. Bunun üzerine Darfur’da isyan çıktı. İsyanın başında Zübeyr Paşa’nın oğlu Darfur Sultanı Süleyman vardı. İki feodal ağanın koordinasyon içinde hareket edememesi sonucu Mısırlılar adına çalışan Gordon Paşa isyanları bastırdı.
1877’de General Gordon Sudan Genel Valisi olarak atandı. Vali Alman Eduard Schnitzer’i Ekvator Bölgesi valisi yaptı, diğer Avrupalı isimlerin her biri öteki bölgelerin valisi olarak atandı. Süleyman bin Zübeyr’i yenen İtalyan Romolo Gessi, Kordofan Valisi, Avusturyalı Slatin Paşa ise Darfur valisi oldu. İngiliz Lupton Bahru’l Gazal’ın başına geçti. Alman Gigler ise Gordon’ın yardımcısı oldu. Bu sayede resmiyette Mısırlıların kontrolünde olan Sudan, bir avuç zengin ve açgözlü Avrupalı girişimcinin eline geçti. Halk, bu dönemde nakdi ve ayni bir yığın vergiyle yüzleşti. Bunun üzerine Sudan’ı Avrupalılar ve Mısır idaresi karşıtı bir isyan dalgası kapladı.
Vladimir Borisovich Lutsky
Modern History of the Arab Countries [Arap Ülkelerinin Modern Tarihi -1969]
Devamını oku ...

Hikmet Kıvılcımlı Kitabı

“Benim yakalandığım kanser illeti önündeki durumumla, Türkiye Halkının Finans- Kapital azınlığının azgınlığı önündeki durumu, bu açıdan farksız kalır. Yanaklarımda tek tük kıl damarcığı uzaktan pembemsi görünüyor. Göz çevrelerim mosmor. Yüzüm ölüm ağartısı taşıyor. Her zaman temiz kalmış cildim, her gün biraz daha açık, koyu, 2-7 milim en-boyda kahverengimsi acayip lekelerle dolu. Mutlak yatakta dinlenirsem kanama azalıyor. Umutlanıyorum. Az dolaşsam, pollaküri (sık sık işeme) ve dizüri (acılı yahut zorlukla işeme) ile kanamadan kıvranıyorum. Benim bir Prostat çapında birkaç gram kanser başlangıcım 85 kiloluk insan vücudumu yiyor: Tam 100 binde 1 Parababası gibi... 2 Transvezikal ameliyat (mesane üzerinden yapılan ameliyat) 2 gramlık kanseri temizleyemedi. 30 kişiye 50 yıldır 35 milyon insan kurban ediliyor. Bu bir düzen mi? Evet. Paşalarla Beyler, bayağı ciddi ciddi pozlarla “Rejim” diyor da bir daha demiyorlar. Kanser rejimi, kanser düzeni her şeyin üstünde kutsallaştırılıyor [H. Kıvılcımlı, Günlük Anılar]
Dipnot Yayınları’nın Türkiye solunun mümtaz şahsiyetlerine ilişkin çıkardığı serinin son kitabı Hikmet Kıvılcımlı hakkında. Ahmet Kale’nin iki bölüm şeklinde tasarladığı çalışmanın ilk kısmı Kıvılcımlı’nın seçme yazılarına ayrılmış. Yaklaşık dört yüz sayfalık bu kısım (Kıvılcımlı seçkisi), Kıvılcımlı’nın ilk dönem yazılarından, Yol Etütleri’ndeki çarpıcı metinlerden, karanlıkta kalmış kuramsal-tarihsel katkılarından ve özellikle de 1960 sonrası dönemin siyasi iklimine müdahaleler içeren reelpolitik yazılarından müteşekkil.
Seçki, Kıvılcımlı’nın 1925-38 yılları arasında kaleme aldığı metinlerle başlıyor. Emperyalizm, faşizm ve sınıf meselesi gibi konulara eğilen metinler -her ne kadar gençlik yazıları da olsa-onun teoriye gösterdiği itinanın ve reelpolitik meselelere gösterdiği önemin sinyallerini vermesi açısından önemli.
Seçme metinlerde ikinci kısım ise Yol Etütleri’ne ayrılmış. Yol serisi bilindiği üzere Kıvılcımlı’nın Elazığ Hapishanesi’ndeyken yazdığı metinlerden oluşuyor. Mahpushanenin güç koşulları altında “alfabesinden cebri alasına” dek klasik Marksist-Leninist teoriyi etüt ettiği, bazı yorumcularca III. Enternasyonal’in 1930’ların başındaki taktiği olan “sınıfa karşı sınıf” perspektifinin izdüşümü olarak değerlendirilebilecek metinlerde Kıvılcımlı TKP’nin merkez komitesine devrime dair tafsilatlı bir yol yordam sunuyor.
Seçkinin üçüncü kısmını meydana getiren 1950-71 başlıklı bölümdeyse Kıvılcımlı’yı özgül kılan Tarih Tezi ile Türkiye orjinalitesine eğildiği yazılar derlenmiş. Burada özellikle Marksizm içindeki yerleşikleşmiş ereksel ve çizgisel tarih kavrayışını aşma noktasındaki hacimli Tarih Tezi’nden sunulan kesitler ile dönemin politik ahvaline dönük Kıvılcımlı’nın müdahil yazıları solun tartışma güzergâhları içerisindeki güncelliğini hala koruyor. 71 Sonrasında Seçmeler kısmı Tarih Tezi tartışmalarının uzantısındaki kimi meseleler ile Hikmet Kıvılcımlı’nın Günlük Anılar’ından parçalara ayrılmış.
İkinci kısım ise Hikmet Kıvılcımlı’ya dair farklı dert ve patikalardan kaleme alınmış metinlerden oluşuyor. Kıvılcımlı’nın bir bütün olarak masaya yatırıldığı bu bölüm daha önce farklı dergi ve kitaplarda yayınlanmış olsa da günümüz okuyucusunun ilk kez karşılaşacağı makalelerden derlenmiş. Maalesef Kıvılcımlı’nın yapıtlarını inceleyen eserlerin sayısı Kıvılcımlı’nın kendi eserlerinin sayısı kadar bile değil. Doktor’un fikir âlemini kavramak isteyen meraklı okurlar için bir girizgâh olabilecek bu eserle birlikte Doktor’un Türkiye solu içerisindeki yerini sorgulamamıza vesile olacak iki soru sorabiliriz:
(1) Türkiye’nin özgül koşullarına bu denli ciddi kafa yoran, Marksist teoriye katkıda bulunma pratiğini çalışmasının öncelikli bileşeni kılan ve dervişane politik kişiliğiyle kalbi solda atanları (halen) celbeden özgün bir şahsiyeti, Türkiye solu neden ıskalamıştır?
(2) Onbinlerce sayfalık üretimiyle kendi tarihine tanıklık eden birinin hacimli külliyatı niçin bilimsel/akademik bir inceleme nesnesine tahvil edilmemiş ve belirli politik tözcülüklerin inhisarında süreğen bir itibarsızlaştırılmaya uğratılmıştır?
İlk sorunun cevabı tahmin ettiğiniz üzere “susuş komplosu” değil. Bu tarz bir izahat fazlasıyla kolaya kaçmak olurdu. Doktor hayatı boyunca Marx’tan mülhem bu sitemkar tespitiyle, etrafına örülen duvarlardan şikayet etti; bu duvarların yıkılamayacağını bile bile… Kendi sözleriyle ‘mujiğin çakmaklı tüfekle muharebeye gitmesi’ biçimli ‘kafasız işgüzarlık’lara kapılacaklar etrafından hiçbir zaman eksik olmadığından çevresini kuşatan sessizliğe kimileyin komploculukla mukabele etti. Oysa Türkiye solundaki başat ideolojik yeniden-üretim mekanizmalarının alana kazındığı bir ahvalde, Doktor zaten daha baştan Araf’a düşmüştü. Cılız bir politik üretim alanında kendisine dayatılan özgül sansür karşısında sürekli olarak bir ihlal estetizmine başvuracaktı. Ülkedeki yerleşik solun kavramsal otomatizmine meydan okuyan hususi jargonu bile bunun asli kanıtıdır. Yol dizisinde Ermeni meselesini gündeme getirirken de, Osmanlı tarihi maddesini yazarken de, “Yeter Be!” yazısında devrimci gençliğin naifliğine müdahale edip, günlüklerinde Nazım’ı topa tutarken de Hikmet Kıvılcımlı kendisini çevreleyen alanın hudutlarını hep zorlamayı seçti. Angaje olduğu camiada entelektüel otonomi talebinden, pratik siyasi faaliyetlerinde de pragmatik stratejiler üretmekten gocunmadı.
Sahiciliği hem hasımlarında hem de hısımlarında tuhaf bir hınca neden oldu. Bu bağlamda yaşarken ve ölümünden sonra açık biçimde saptayabileceğimiz ona dönük aşikâr kayıtsızlığı kavramak istiyorsak, Dr. Hikmet’in alanda teşkil ettiği tekinsiz konumu masaya yatırmalıyız.
Lakin Türkiye solunda hayatı süresince devletin sopasını yirmi dört saat ensesinde hissedip de Bergson’dan, İbn Haldun’a, Osmanlı toprak sisteminden Sümer medeniyetine çok geniş spektrumda kalem oynatan kaç kişi tanıyoruz? Hülasası Kıvılcımlı’yı bilimsel bir nesneleştirmenin nesnesi kılmak için evvela Türkiye solunun üretim alanının işleyiş mekanizmalarıyla hesaplaşmak gerekirdi, lakin bugüne değin yapılamadı.
İkinci soru ise doğrudan Türkiye’deki -heteronomik yapısı artık iyice kemikleşmiş- akademinin ahvali ile alakalı. Kıvılcımlı’ya dair (çok az istisna ile) ne doğru dürüst bir lisansüstü tez çalışması ne de müstakil bir çalışma bulunmakta. Akademik dünyamızın politik tözcülüklere gömülü piyasası ve sadık alıcıları açısından Kıvılcımlı ya kara lekelerle (ilk akla gelen isnat “orducu”) dolu biri ya da çoktan miadını doldurmuş bir gayya kuyusu. Kıvılcımlı’yı (ve belki de daha pek çoklarını) bilimsel nesne kılmama konusundaki “aşikâr patoloji”yi ifşa için kolları bir an evvel sıvamalı. Çünkü hakkaniyetli bir akademik temayül ve ilmi hafıza asla sokağınki gibi kırık ideolojik fayların farklı yakalarında durmaz. Bu sebeple de Kıvılcımlı gibi gerek eserleri gerekse yaşamıyla Türkiye tarihiyle organik bağı olan bir şahsiyetin, sadece sol içerisinde okunması da yeterli değildir. Kıvılcımlı, bizzat tarihin içerisinde okunup öyle değerlendirmelidir. Eserleri her ne kadar solun ayrışık fraksiyonlarının herhangi birinin içerisinde bir çeşit “hiçleştirilme”ye terk edilmişse de kendisi hem “dini siyasete alet etmekten” hem de komünistlikten suçlanan yegâne örnektir. Zira Kıvılcımlı’nın solculuğu bir sağcılık tezadı değil, adeta bir sağcılık eleştirisi gibidir. Bu yüzdendir ki Kıvılcımlı hem yaşamıyla hem de yazılarıyla sağlı sollu okunabilecek bir tarihsel karakterdir. Onun bu ayrıksı yapısı, daha fazla incelenmeyi ve tartışılmayı hak ediyor. Bu çalışma da Kıvılcımlı üzerine olması gereken tartışma mecralarının çoğalmasına bir kapı aralıyor.
Devamını oku ...

Direniş Meşalesi

Halkımıza, basına ve kamuoyuna;
Bu metin, sonun ilânı değildir. Daha duru, daha samimi, geleneğinden kopmayan, inanç karakteriyle bütünleşmiş, evrensel bir mücadelenin kapısını aralamak için yapılmasının sorumluluğu bilinen bir görevdir.
Arap Alevi Gençlik Meclisleri; yıllardır Suriye’deki dış müdahale ve mezhepçi saldırılara, Türkiye’de yükselen yaşam tarzı müdahaleleri, her türlü anti-demokratik uygulama ve politikaya karşı Arap Alevi halkının evlatlarının, bulundukları her yerde doğallıkları ve geleneksellikleri ile var olan sosyal ilişkilerinin, politik bir dile dökülerek bir varoluş mücadelesine dönüşüm sürecidir. Asimilasyona karşı hep bir ağızdan “Yeter!” çığlığı atmanın kültürel, politik ve özgün biçimidir AAGM.
Suriye’ye emperyalist-selefi/vahhabi müdahaleye karşı ilkeli ve bizden yana, halkımızdan yana duruşumuz, birlikteliğimizi ve gelecek nesilleri güçlendirmek adına yürüttüğümüz dil, tarih, kültür, kimlik çalışmaları halkımızda ve gençlikte bir farkındalığa yol açmış ve halkın her kesiminde bu alanda çalışmaların artmasını, resmi ideolojiyi reddederek kendiyle bütünleşmeyi sağlayacak bir altyapının oluşmasını sağlamıştır.
Bizler Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Okan Pirinç başta olmak üzere bu yolda bedel ödeyen, önde gidenlerin; Suriye’de halkımızın onurunu yüceltmek için düşen, dövüşenlerin mirasını sahiplenenlerin arkadaş ve kardeşleri olarak, büyük bir kararlılıkla bu mücadeleyi sürdürme ve anılarını yaşatma sözü verdik. Yola çıktığımız bu bilinçle, kimliğinin var oluş mücadelesindeki sorunları çözme noktasında gayret sarf eden, bu konuda kimlik, inanç ve en tabii insan haklarının, Türkiye’de eşit yurttaşlık hakkını talep edenlerin bir araya gelerek farklı çözümlerini tartıştırabileceği bir mekanizma olması münasebetiyle ‘Meclis’ tarzında bir örgütlenme yöntemi benimsedik. Siyasi parti ve kurumlardan bağımsız, gençliğin kendi mücadele yöntemini kendi seçeceği; akademisyenlerin, inanç ve kanaat önderlerinin ve toplumun pek çok farklı kesiminin desteğine açık bir yapı yaratma gayesiyle çalışmaları başlattık.
Bir kendini bulma süreci yaşadığımız için de, sosyal medyada ve politik toplantılarda görünme yarışlarına girmemeye ve kendi çalışmalarımıza yoğunlaşmaya karar verdik. Her zaman defalarca bahsettiğimiz şekilde değer üretme, dil ve tarihimizi bilince çıkarma yönünde bir yönelime sahip olduk. Savaş koşullarının halkımızda yarattığı ekonomik, sosyal ve psikolojik etkilerini, başta Suriye halkı olmak üzere savaşa zorlanmış, saldırıya uğramış mazlum halkların, acılarını ve mücadelelerini kamuoyunun gündemine taşıma sorumluğunu taşıdık ve çalışmalarımızın da hep bu sadelikte devam edeceğini umduk.
Türkiye’nin 10 farklı şehrindeki üniversitelerde, gençler olarak bir araya geldik ve hep bir ağızdan yüzlerce genç; ortak kaygıları, ilkeleri ve hissiyatı ifade ettik. Bu tarihi olayda hepimizin en büyük tasavvuru:
• Yıllardır süregelen asimilasyon politikaları sonucu kaybettiğimiz dilimizi yeniden kazanmak,
• Coğrafyamız ve inancımızla şekillenen tarihimizi bir daha kaybetmemek üzere yeniden bilinçlerimizde yeşertmek,
• Sınırların ötesindeki akrabalarımızla iletişimi ve dayanışmayı arttırmak,
• Geleneğimizi ve inancımızı korunmak;
• Anadilde edebiyat, sinema ve müzik kültürünü bu topraklara yeniden ekmek,
• Toplumda eksikliği açıkça fark edilen dayanışma ve beraberlik ruhunun yeniden oluşmasına zemin hazırlamaktı. Yani dedelerimizin, ninelerimizin hayallerini gerçekleştirmekti.
Bu amaçlar çerçevesinde gelişen 3 yıllık emeklerimiz ve çalışmalarımızı;
• Bu ismin ve ruhun hepimizde yarattığı umudu kendi örgüt ve ya kişisel çıkarlarına alet etmeye çalışan bir takım art niyetli yaklaşımların,
• Dış müdahalelerin, dar grupçu zihniyetlerin, ortak paydalarımız dışındaki gündemlerinin üretimlerimizin önüne geçecek ölçüde hareket alanımızı kısıtlaması,
• Farklı uçlarda yer alan ve her biri birbirinden değerli mücadele yöntemi ve toplumsal bakışların artık ortaklaşılamayacak bir zeminde düğümlenmesi,
• İnanca, geleneğe ve toplumun değer yargılarına yönelik saldırıların meclisler içine bile sirayet edebilecek noktaya ulaşması ve meclis yapısının esnekliğinden dolayı buna karşı bir yaptırım uygulanılamaması,
• Bu toplumun ismini taşıyabilecek duruluğu ve samimiyeti oluşturabilecek zeminin kaybolması,
• Meclislerin taşıdığı Arap Alevi isminin ağırlığının, bunu taşıyamayacak ve önemini kavrayamayacak insanlar eliyle itibarsızlaştırılmaya neden olabileceği ve kötü niyetli çalışmalara, topluma karşı saldırılara alet olabileceği durumların önüne geçmek için vicdani bir seçim yapmak zorunda kaldık.
Çoğu yerelde yola çıkarkenki değerleri paylaştığımız arkadaşlarımızın artık çalışmalardan uzaklaşması, bu boşlukların farklı amaçlarla doldurulmaya çalışılmasıyla ve bir süredir üretim ve çalışmaların durması sebebiyle var olan durumun ilanını yapmak zorundayız. Tarih boyunca bu halk için bedeller ödemiş önderlerimize karşı duyduğumuz sorumluluk, bizi bunu yapmaya mecbur bırakmaktadır.
Belirttiğimiz etkenler sebebiyle ‘’Arap Alevi Gençlik Meclisleri (AAGM)’’ ismiyle yapacağımız çalışmalara iradi bir şekilde son veriyoruz. Bu açıklamadan sonra inisiyatifimiz dışında “Arap Alevi Gençlik Meclisi (AAGM)” ortak ismini kullanmakta ısrar edenlerle gerek hukuk önünde gerekse politik alanda hesaplaşacağımızı, söz konusu yapıların bugüne kadarki AAGM ruhunu temsil edemeyeceklerini deklare ederiz.
• Savaş tüm gerçekliğiyle halkımızı tehdit ederken,
• Asimilasyon tüm hızıyla iliklerimize kadar işlemeye devam ederken,
• Feyruz’un, Vadi3 s-Safi’nin, Semira Tevfik’in ezgilerinin,
• Halil Cibran’ın, Nizar Kabbani’nin, Mahmut Derviş’in dizelerinin bu topraklarda eksikliği sürerken,
• Bir nesil kendi tarihine, geleneğine, birbirine ve toplumuna yabancılaşırken,
• İnanç, zamane Hızır Paşa’larının elinde politika aracı haline getirilirken,
• İnancımızın içsel manevi yönünün, unutturulmaya çalışılıp, ritüellerin içi boşaltılırken,
• Toplumda sosyal yardımlaşma ve beraberlik duygusu hala umutsuz bir şekilde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya iken,
• Mab3uca’nın, Cebel Muhsin’in Maan’ın, İkrime’nin İştebrak’ın hesabı sorulmadan; bir geri adım, bir vazgeçiş, terk ediş; Ali İsmail’in, Abdocan’ın, Okan’ın, Halil’in, Ahmet’in mirasını taşıyanların yapacağı bir pratik değildir. Hz. Ali’nin “İnsân, hem hüviyeti, hem Hakikâtı ile insandır” sözünün ışığıyla ve bu hakikatin taşıyıcıları olma hedefiyle; aynı ruh, aynı heyecan ve daha büyük deneyimlerle politik alana dönme sözü veriyoruz.
Arap Alevi halkının dünyanın her yerinde devam ettirdiği var olma mücadelesini büyüterek topraklarımıza taşıyacağız. Suriye savaşının halkımızda yarattığı sosyal, psikolojik ve ekonomik etkilerini iyice çözümleyerek halkımızın emperyalist müdahaleler karşısında daha etkin ve daha güçlü durabilmesi için çalışmalarımıza her alanda devam edeceğiz. Toplumsal dayanışma, bilinçlenme ve öze dönüş adına sorumluluk alıp kimliğini bilen toplumcu nesiller için elimizi taşın altından bir an bile çekmeyeceğiz. Bizler kendimizi geliştireceğiz ki toplumumuz, çocuklarımız ve geleceğimiz ışısın, aydınlansın. Tarihimize olan borcumuzun farkındayız. Direniş meşalesini Kerbela’da devraldık ve yeryüzünde sonuncumuz düşene değin o meşaleyi taşıyacağız. Hz. Hüseyin ve Hz. Zeyneb’in yolu yolumuzdur. Hayatının her alanında bu ruhu yaşatacak nesiller yaratmak umuduyla…
Arap Alevi Gençlik Meclisleri Kurucu İnisiyatifi
Devamını oku ...