And Dağları’nda Bir Öğle Vakti

İki gündür aralıksız yağan kar yağışını izliyordu, And Dağları’nın bu yüksek zirvesinde. Yaşama dair tek kıpırtı, dikkatli dinlendiğinde ancak duyulabilen, çok aşağılardan akan kar sularının coşturduğu nehrin sesiydi. Yeni yıla sadece birkaç gün kalmıştı ve bu, burada karşılayacağı üçüncü yeni yıl olacaktı. Belki havanın soğukluğundan, belki de annesine ve sevgilisine olan özlemle bilinmez, sığınılacak bir sıcaklık ihtiyacı duyarak, soğuktan titreyen elleriyle cebinden tütününü çıkarıp kalın bir cigara sardı. Kar yağışının tüm yaşamı gizlediği gerçekliğine sığınarak rahatça içmeye koyuldu.
Gideceğini anlayıp nafile bir çabayla kendisini engellemeye çalışan annesi ve sevdiğiyle yaptığı son konuşmayı hatırladı. “Bizler gibi niceleri eşitsiz bir yaşamda zulüm altında yaşamaya çalışırken ve ben bunu kavramışken, bu ayrılık ikimizi de üzecek diye durup hiçbir şey yapmazsam, sana olan sevgim de anlamını kaybeder. Sana duyduğum hislerle bizler gibi olan nice insana duyduğum sevginin ve kurtuluşumuza duyduğum inancın arasında özünde bir farkı yok. Bunları bilerek, sana olan sevgi bağıma zincirlenip kalırsam, seni de buna zincirlersem yaşamda doğru bulduklarıma, nicelerine ama en çok da sana haksızlık etmiş olurum.” demişti. Düşündüğünde ilk anda zalimce ve soğuk gelen bu sözleri, içinde gürültülü bir duygu çatışması sürerken, onu nasıl da seviyor olduğunu, ne kadar çok şey paylaşmış olduklarını düşünerek ama içtenlikle, inanarak söylemişti. Bireysel yaşamındaki mülkiyet duygusuyla doğru bildikleri arasındaki ilişkinin ve çatışmanın özünü daha o zamanlar basit şekilde de olsa kavramış olduğunu farketti, hüzünle gülümsedi.
Bir refleksle saatine baktığında, 13:00’e yaklaştığını gördü. Bu, nöbetinin az sonra biteceğini gösteriyordu. Ayaklarındaki ıslaklıklığın, o insanı rahatsız eden yanı da olmasa, durumu iyiydi aslında. Sigarasını bitirmek üzereydi ki, bir sonraki nöbetçinin yanına yaklaşmakta olduğunu gördü.
- Yoldaş, kaç defa uyarı aldık, burada sigara içmememiz gerekiyor.
- Yahu ne olacak, bu kar yağışında hiçbir şey belli olmaz merak etme.
-Orası doğru, ama kural kuraldır. Gevşetilmeye gelmez, bak bu yıl nice yoldaşlarımızı yitirdik, hep dikkatsizliğimizden.
Dediği anda ikisinin de gözleri nemlendi. Aynı anılara dalıp gittiler. Geçen yıl bu zamanlar hep beraber aynı kampta geçirmişlerdi kışı. Aylar boyunca yoldaş sıcaklığındaki sohbetler, şakalar, politik sohbetler, birbirlerine olan bağlarını iyice güçlendirmişti. Şimdi o yoldaşların yarısı yoktu. İnançlarını, cesaretlerini, samimiyetlerini, gülüşlerini ve sohbetlerini alıp sır olmuşlardı sanki And Dağları’nın ardında.
Oluşan hüznü dağıtmak istedi yeni nöbetçi, dürbünü istedi ve alıp boynuna takarken:
- “Var mı bir durum yoldaş”, diye sordu.
- “Olağandışı herhangi bir durum yok yoldaş.”
-“Peki, hadi git de ziyafeti kaçırma. Bizim Peru’nun en iyi aşçısının mutfak nöbeti bugün. Bir pilav yapmış ki, eyvah eyvah.”
Açlığını hissederek yamaçtan aşağıya yürümeye başladı. Mağaranın içine girdiğinde, sol köşede yemek yiyen yoldaşları vardı, sağ köşedeyse toplantı hâlinde olan ve sessizce konuşan dört kişilik kamp yönetimi. Yemek yiyenlere yaklaşıp:
- “Pilav konusu parti gündemine oturdu galiba, toplantı alınmış hemen” dedi gülümseyerek. Herkes kahkaha atarken, mutfak nöbetçisi:
- “Ohooo nöbetçi gidip tekmilde pilav durumunu anlatmış, belli ki.” dedi aynı gülümsemeyle.
Toplantı hâlindekilerden en genci dönerek sessiz olmalarını istedi. Tüm yılın değerlendirmesinin yapıldığı toplantıda, Brezilya’da olan önderliklerinin raporları okundu. Eleştirilerle doluydu raporlar. Dağlarda boş gezinilmemesi gerekildiği, eylem istendiği, ideolojik eğitimlerin yapılması gerektiği, kendi mali olanaklarının yaratılması gibi istemler vardı. Kendilerinin ise Brezilya’da çok yoğun pratik yürüttükleri, çok ağır koşullarda çok ağır bir yaşam içerisinde önderlik yapmaya çalışıldığı anlatılıyordu. “Keşke bizler de And Dağları’na gelip sizler gibi o rahat ortamda bulunabilseydik” cümlesi, herkesin en ilgisini çeken cümleydi. Dört kişilik kamp komitesinin en genci dayanamadı:
- “Bunlar dalga mı geçiyor yoldaşlar. Hadi gelmiyorlar bu pratik alana, hadi kapitalist yaşamın içinde rahat ve geri ilişkiler ağı içinde kaybolmuşlar, peki neden bizi bu kadar küçümsüyorlar, anlayamadım. Üstelik bizler onları, o durumlarına rağmen önder olarak görüyorken.”
Komite sekreteri hemen kesti konuşmayı. Orta yolu bulma amacıyla yumuşatıcı bir konuşma yaptı. Aslında kendisi de genç yoldaşının söylediklerine aynen katılıyordu, ama bir kaos çıkmaması için susmak ve ortamı yatıştırmak zorundaydı.
Aynı Saatlerde Brezilya'da Bir Kafeterya
Trendeki konuşmalara kulak kabartarak içindeki sıkıntısını bastırmaya çalışıyordu. Trenin gecikmesiyle yarım saat gecikecekti üstleri ile olan randevuya. İki yıl önce aldığı motelin iki işçisi trafik kazası geçirince işe gelememişler ve bu da kendisinin erkenden çıkmasına engel olmuştu. İşçilerine tertemiz küfürler savurdu içinden, birazcık rahatlar gibi oldu. Sonra onları işten tazminatsız atamamanın sıkıntısıyla birkaç küfrü de burjuva yasalara giydirdi.
“Adi burjuvazi, düşman işte kardeşim, boşuna düşman demiyoruz. Çıkardığı yasaya bak, kovamıyoruz beni mağdur eden adileri. Ulan işçi dediğin gidip kaza yapıp işi boşlar mı, beni böyle mağdur eder mi.” diye söylendi içinden. Şimdi biraz daha rahatlamıştı.
İneceği şehrin anonsuyla çantasını kaparak fırladı ayağa. İndi ve hızlıca randevu yeri olan lüks bir kafeteryaya doğru yürüdü. Oysaki arabası vardı, ama bu tür randevulara o arabayla gelmeyi istemiyordu hiç. 4x4 cipiyle bu randevulara gelmenin kendisine puan kaybettirebileceğini biliyordu. Birazcık baskılanma hissediyordu kendinde, mülkiyetinden dolayı. Hatta üç ay önce Brezilya’nın beş şehrinden sorumlu kişi olarak atandığında arabayı satıp daha gösterişsiz bir araba almaya karar vermişti. Ama kendi sorumlusunun Venezuela’da yazlık aldığını öğrenince vazgeçti. Kafeteryaya girdiğinde dört kişi bekliyordu onu yuvarlak masada. Masanın üstündeki boş kahve fincanlarına bakılırsa, epey olmuştu geleli. Hepsi kalktı, öpüşüp merhabalaştılar. En rütbelisi direk söze başladı:
- “Yoldaşlar,” dedi. Bir es verip genzini temizledi, yapacağı konuşmanın ciddiyetine bürünmek için zaman kazanmış oldu böylelikle. Emin olunca devam etti, “Bildiğiniz gibi bu yıl zor bir süreç geçirdik. Canla başla yürüttük görevlerimizi, feda ruhuyla kendimizi parçaladık, koşuşturduk, yüklendik, çalıştık, çalıştık kendimizi yedik bitirdik ve acayip olumlu şeyler yaptık. Ama istenilen seviyeye ulaşamadık.”
O ara elini kaldırıp garsonu çağırdı ve öğle yemeklerini sipariş etti. Tekrar devam etti konuşmasına, konuşurken cebinde sessize aldığı telefona mesaj üstüne mesaj geldiğini belirten titreşimleri hissediyordu. Rahatsız oldu telefondan, sigara içme bahanesiyle dışarı çıktı. Sigara yakarken, telefonu çıkarıp okumaya başladı:
“Allah belanı versin senin, çocuğu okuldan alamayacağını neden arayıp söylemiyorsun da mesajla bildiriyorsun. Ya okumasaydım ne olacaktı düşüncesiz adam.”
“Yine ben ve yine Allah belanı versin. Çıkarken ‘evi toparla’ dedim toparlamamışsın be adam. Akşama kadar fabrikada canım çıkıyor sonra gelip ev temizliği, yemek çocuk derken ölüyorum. Ne var yani, biraz yardım etsen. Çalışmıyorsun, etmiyorsun bari biraz yardım et, asalak adam.”
İçine oturdu bu cümleler, sinirlendi. ‘Koskoca yöneticiyim, bana ettiği laflara bak karının, cık cık cık’ diyerek içeri girdi. Yemekleri yerken konuşmaya devam ettiler. Peru’da altı ay faaliyet yürütüp üç yıl hapis yatan ve yirmi yıla yakındır da Brezilya’da olup buradan önderlik yapan aldı sözü:
“ Çok yoruluyorum yoldaşlar, çok yıpranıyorum. Üzerimdeki işlerin hafifletilmesini istiyorum sizden. Öyle ki sevgilimle bile aram bozuldu. Haftada sadece beş akşam sevgilimle olabiliyorum ve o, kayıp iki akşam için üzülüyor. Lütfen anlayışlı olun. Hep ben iş yapıyorum.” dedi acınası bir ifadeyle. Bu sözlere içerlenen daha da yaşlı olanı girdi söze:
“Asıl ben yapıyorum bütün işleri. Bu yıl 6 makale, 8 bildiri yazdım. Tüm enerjim tükenecek. Her şeyi benim omuzlarımda koskoca partinin.” derken az önce mesajlardan fırça yiyen evin reisi masaya vurdu sertçe:
“Bu parti işleri yüzünden ailem dağılacak yoldaşlar, siz ne diyorsunuz. Bundan daha ağır ne olabilir. Ama birlik olmalıyız, birbirimizi yıpratmamalıyız. Biz önderiz, biz en yükseklerde olanlarız, en güzelleriz.” diyerek dağınıklığa engel oldu.
Bu tartışma hiç ilgisini çekmemiş olacak ki, havayı dağıtmak ve farklı bir şey söylemiş olmak için son bildiriyi bir nefeste eleştiriverdi Marcos:
“Yoldaşlar, son bildiride savaş vurgusu az işlenmiş. Her paragrafta savaş ve ölüm vurgusu olmalıydı. Çağrılar yapılmalı ve önderliği ön planda tutacak bir paragraf olmalıydı. Şahsen kendimden bir şey göremedim bildiride. Mesela “Herkes önderliğin can feda ruhuna uygun hareket etmeli” denebilirdi. Biliyorsunuz, esas olan önderliğin varlığıdır, biz olmazsak hiçbir şeyin olmayacağını hissetmeli okuyucu.
.../...
Bir saatlik toplantının sonunda oldukça yorulmuşlardı. Yorgunluklarını alsın diye meşhur Brezilya kahvesinin yanında birer dilim de tatlı sipariş ettiler. Öyle yorgun yorgun yemeye çalıştılar. Vedalaşma vakti gelmişti artık. Hepsinin çok önemli işleri olduğundan, bir an önce gitmek istiyorlardı. Zira önemli işlerin çok önemli insanlarıydı onlar. Daha gidip televizyon izlenecek, en az iki film bitirilecek, varsa çocuklar uyutulacak yoksa, çok önemli işler arasında zaman ayrılamayan, kendileri o çok önemli işleri yapmaya devam edebilsinler, rahat rahat tartışabilsinler diye yaşamlarındaki konforu kendilerine sağlayan sevgili avutulacaktı birkaç ustaca sözle...
Hayat onlar için gerçekten de hiç âdil değildi…
Selin Kaya
Devamını oku ...

İran’daki Gösteriler Üzerine

Kazvin’i Washington’dan Yanlış Okumak: İran’daki Gösteriler Üzerine
İran, 28 Aralık 2017 Perşembe gününden beri Meşhed, Kirmanşah, Reşt ve İsfahan gibi şehirlerde düzenlenen protestolara tanıklık ediyor. Bazı haberlere göre, Ruhani hükümetinin Meşhed’deki muhafazakâr muhalifleri başlattı gösterileri. Ne var ki gösteriler başka yerlere yayıldı ve kontrolden çıktı. İlk aşamalarında göstericilerin talepleri, temel gıda ürünlerinin fiyatlarının hızla artması ile ilgiliydi ve ülke ekonomisinin hâlen yaşadığı cansızlığa dönük hayal kırıklığına dair, her daim görülen işaretler taşıyordu. Bugün itibarıyla gösteriler Tahran’a ulaştı, üniversitede belirli sayıda öğrenci bu gösterilere katıldı. Ama buna karşın tek bir protesto hareketinden mi yoksa birkaç hareketten mi bahsedebileceğimizi ifade etmek pek mümkün değil, zira dile getirilen şikâyetler ve önerilen çözümler çok farklı nitelikte.
“Halk”ı Mülk Edinmek
Yorumcular ve kendinden menkul uzmanlar, hoşnutsuzluğun hâkim olduğu gösterilerin arkasındaki itici güce dair alelacele bir dizi çıkarımda bulunuyorlar. Trump yönetiminin, başkentteki sağcı düşünce kuruluşlarının ve daha birçoklarının kendilerini bilmez biçimde ortaya atılıp yaşananlar karşısında coşkuya kapılması anlaşılır bir durum. Muhtemelen bunlar, geçmişte İran’ın uluslararası planda tecrit edilmesini, yaptırımların dayatılmasını, askerî müdahaleyi ve rejim değişikliğini isteyenler. Bu çevreler, hoşnutsuzluklar karşısında sürüye dâhil olup yaşanan gösterileri kendi emperyalist ajandalarına uygun olarak mülk edinmek niyetindeler. Bu türden kendini bilmez ve kötü niyetli olan bir tür oportünizm, en hafif deyimle boşa kürek çekmekten başka bir şey değil. Yirmi dört saat içerisinde, az sayıda beklentiyle birlikte, batıdaki ana akım medya, hemen sosyo-ekonomik sıkıntılarla alakalı meşru ifadeleri ve hükümetin hesap vermesine dönük talepleri “rejim değişikliği” yönünde istismar etme eğilimi içerisine girdi.
Aynı kişiler ve çevreler, daha önce de Huzistan’dan Tahran’a birçok yerde sayısız greve ve gösteriye tanıklık edildiği gerçeğini tümüyle göz ardı ediyorlar. Üstelik bu olaylar, 2013’te Hasan Ruhani’nin seçildiği seçimden beri, düzenli aralıklarla yaşanıyor. Ruhani yönetimi ve onun uyguladığı ajandaya sempatiyle yaklaşanlar, birçok durumda menkul kıymetleştirme [seküritizasyon] düzeylerini düşürmeye, aynı şekilde meşru şikâyetlerini dillendirenlerle sistemi yıkmak isteyenler arasında ayrım yapmaya çalıştılar. Bunlar, liberal bilinci tatmin edemeyecek ayrımlarmış gibi görünebilir, lâkin bu tür adımlar, hukukî düzlemde, karşılıklı olarak kabul gören, içteki mücadele kanallarının kurumsallaması noktasında çok önemli. Uygun tarzda örtünmeme meselesine yönelik kontrollerin ve cezaların hafifletilmesi, iki kilo altında uyuşturucu satanlara verilen ölüm cezasının kaldırılması gibi birçok gelişme ve elde edilen kimi başarılar, asla önemsiz ve küçük görülmemeli. Bu tarz girişimler, milyonlarca değilse bile binlerce İranlı için önemli sonuçlar doğuracak nitelikte.
Gösterilerle alakalı yorumlarda bulunanlar, önemli bir epistemolojik kör noktanın ceremesini çekiyorlar. Bu da onların İran’ı yanlış tanımalarına neden oluyor ve İran’daki devlet paranoyasının kaçınılmaz bir şey olarak takdim edilmesine yol açıyor. İstisnasız her vakit bu türden gösteriler karşısında medya ve yorumcular, bir bütün olarak sistemin meşruiyetinin sorgulandığını söylüyorlar. Buradan da sorunun ancak sistemin tümüyle ortadan kalkmasıyla çözülebileceği sonucuna ulaşılıyor. Oysa Hüccetü’l-İslam Muhammed Hatemi’nin yüzde yetmiş oyla seçildiği, yirmi milyon oy aldığı reformist dönemde (1997-2005) en önemli gelişme, başka politik söylemlerin ve pratiklerin bir arada bulunabilmesi ve yurttaşların bunlarla buluşabilmesiydi. Bir süreç olarak bu dönem, yavaş ve dağınık bir seyir izledi, devletin müdahalesi ve güçlerin orantısız dağıtılması sebebiyle iyice karmaşık bir hâl aldı. Bu süreç, kısa sürede iyileşmeye yol açmadı, birçoklarının beklediği “demokratik geçiş”e zemin hazırlamadı. Fakat gene de insanların koşulların zamanla gelişip değişimin failleri olarak insanlara güç katacağına dair gerçek bir beklenti içerisine girmesini sağladı.
“Ya hep ya hiç” üzerine kurulu bir yaklaşım tehlikelidir. Bu yaklaşım, İran’daki hoşnutsuzluklara ilişkin hâkim medyanın yaptığı haberlere sızmakta, sistematik olarak, başka şikâyetlerin ciddi biçimde dikkate alınmasına mani olmaktadır. Artan eşitsizlik, yüksek gıda fiyatları, hava kirliliği, çevrenin kötüleşmesi, üretim kapasitesinin düşmesi, ekonomi sahalarının çeşitliliğinin kalmaması, gençler arasındaki işsizlik, yolsuzluklar şikâyet edilen konulardan bazıları. Bu meselelerin, özlemle dile getirilip durulan o “rejim değişikliği” hikâyeleri ve Batılı güçlerle onların müttefiklerinin siyasetine asıl yön verenin demokrasiye bağlılık olduğuna dair o boş önerme üzerinden analiz edilmesi pek mümkün değil. Oysa bu yorumcular, kendilerini hapsettikleri bu önyargılarından kurtulabilseler, küresel güneyin ve başka yerlerdeki birçok ülkenin bu türden meselelerle karşılaştığı gerçeğini görebilecekler.
Medyada dile getirilen bu türden sorunlu ve çarpıtılmış hikâyeler, 2009’daki Yeşil Hareket’in ortaya çıktığı dönemde de anlatılmıştı. Hamid Dabaşi gibi birçok İranlı akademisyen, hareketin İslam Cumhuriyeti’nin anayasal ve normatif düzeyde sahip olduğu, onu cazip kılan kaynakları reforma tabi tutmak isteyen bir insan hakları hareketi olduğunu söylemişti. Göstericiler, ülke liderlerine ve politik seçkinlere şikâyetlerini ilettiler, zira eylemlere katılanların büyük çoğunluğu, yaptıkları gösterilerin ciddiye alınacağından emindi ve devlet politikasında bir değişimi tetikleyeceğini düşündü. Halkın itirazlarının temelinde, devlet içerisindeki belirli unsurların toplum sözleşmesini ihlal ettiği tespitine yaslanıyordu. “Benim oyum nerede?” diye bağırdılar. Sokaklara ilkin bu yüzden çıktılar, zira barışçıl gösteri yapma hakkı anayasanın güvence altına aldığı bir haktı, insanların amacı sistemi yıkmak değildi.
Tarihsel Emsaller
Hâlihazırda yaşanan gösteriler, en azından (Tahran Üniversitesi öğrencilerinin sokağa döküldüğü) başlangıçtaki olaylar aşamasında, belli ölçüde merhum Ekber Haşimi Rafsancani’nin (ölümü: 2017) cumhurbaşkanlığı döneminde tanık olunan, farklı şehirlerde gerçekleşen eylemlere benziyor. 1991-1992’de enflasyon yüzde kırk altıya ulaşmış, ekmek gibi temel gıda ürünlerinin fiyatları hızla artmıştı. Bu dönem, aynı zamanda İran riyalinin yüzde yirmi değer kaybettiği bir dönemdi. Rafsancani’nin ikinci döneminde (1993-1997) fiyat artışları konusunda ilkin 1992 ortalarında Meşhed ve Şiraz’da, ardından da 1995 ortalarında İslamşehr ve Kazvin’de gösteriler gerçekleştirildi. Her bir gösteri, nihayetinde yoğunluğunu yitirdi ve etkisizleşti ama buna karşın Rafsancani yönetiminin işlerini zora soktu ve gayet hırslı bir isim olan cumhurbaşkanının ekonomi politikasıyla alakalı ajandasının önemli bir kısmından (örneğin teşviklerin azaltılması, dış borçların artırılması gibi başlıklarda) geleneksel sağa ödün vermesine neden oldu, ama öte yandan sağcılar da toplumsal adalet meselesini daha da ciddiye almak zorunda kaldılar. Bunun önemli bir sebebi, sağın elindeki toplumsal tabanın ana çekirdeğinin yoksullar, çoğunlukla kent yoksulları olduğunu görmesiydi.
Üstünkörü baksak bile, eylemlerin büyük bir kısmının arkasında farklı politik gerekçeler olduğu görülüyor. Yoksullar, ekonomik gelişmeler karşısında hayal kırıklığına uğrayan, başkentin güneyinde ve kasabalarda oturan insanlar, 1999 öğrenci eylemleri ve 2009’daki hızla ve şiddetle engellenen Yeşil Hareket’in taleplerine benzer taleplere sahip meslek sahibi, ücretli orta sınıfın gelişmelerden şikâyetçi kesimleri bu noktada önemli roller oynadı. Bu gruplar, birbirleriyle geçmiş konusunda sohbet edip diyalog içerisine girse bile, bir koalisyonun ve işbirliğinin kurulması hâlen daha güç bir mesele. Şüphecilik baskın bir duygu. Yukarıda bahsi edilen emsallerle ilgili olarak, arada birçok farklılık da söz konusu: tarih asla tekerrür etmiyor. Ayrıca şunu da söylemek lazım: sosyal medya ve onun toplumsal hareketliliklerin niteliği üzerindeki etkileri, meseleleri iyice içinden çıkılmaz bir hâle sokuyor.
Bu son gösterilerde atılan sloganların büyük bir kısmı tabii ki politik ve statüko karşısında yaşanan hayal kırıklıklarıyla alakalı. Lâkin bazı sloganlar da sosyo-ekonomik şikâyetlerin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile bir araya gelebileceğinin somut delili gibi. Avrupa ve ABD genelinde karşımıza çıkan sağcı popülizmi yansıtan sözlere de rastlanıyor bu eylemlerde. Bu tarz sloganlarda, sadece Hizbullah ve Esad’a verilen devlet desteğine dair öfke dile getirilmekle kalmıyor, aynı zamanda Arap karşıtı söylemler ve Rıza Şah dönemine dönük tuhaf bir nostalji de ses buluyor (bu nesil, Pehlevi’nin kraliyet rejimini hiç tecrübe etmedi, o günleri hiç yaşamadı). Bu görüşler, kimi zaman Batı medyasınca işlenip geliştiriliyor. Ayrıca para kaynakları belli olmayan Manoto gibi diasporadaki popüler Farsça TV kanalları da bu tür görüşlere yer veriyor.
ABD Faktörü Üzerine Bir Not
Trump yönetiminin dış yatırımlara ve İran’ın küresel ekonomiye entegre olmasına mani olmaya çalıştığını belirtmemek, büyük bir ihmalkârlık olurdu. ABD’nin İran karşıtlığı ve ülkeyi sürekli kötüleyip şeytanlaştırması ile Ruhani’nin enflasyonu düşürme ve teşvikleri kesme girişimleri ile birleşti. Ruhani’nin ana meselesi, dünya genelinde petrol fiyatlarının düşmesi, buna karşılık, bir tür neoliberal siyasetin devreye sokulması, bu tür adımların yangına benzin dökmesiydi. Obama yönetiminin 2011-2015 arası dönemde İran’ın petrol ihracatına ve Merkez Bankası’na yaptırım uygulaması da aynı şekilde 2012-2013’te riyalin değerinde bir krizin yaşanmasına neden olmuş, Ahmedinecad ve sonrasında Ruhani hükümeti, döviz elde etmek için yoğun bir mücadele içerisine girmek zorunda kalmıştı. Buna ek olarak Avrupa’nın İran’ın uluslararası bankacılık sisteminin dışında tutulması meselesini çözememesi, devlet ve özel sektör nezdinde en temel finans işlemlerinin bile anlaşılması güç bir hâl almasına neden olmuştu. Washington’ın bunun yanı sıra Avrupa’nın ataletinin yol açtığı bu türden engeller, İran’ın BM içerisinde Çin, Fransa, Rusya, İngiltere, ABD ve bunlara ek olarak Almanya (P5+1) ile yaptığı diplomatik anlaşmaya zerre saygı göstermeyen gelişmelerdi. Bu türden dinamikler göz önünde bulundurulduğunda, Ruhani hükümetinin olmayacak duaya amin diyebilmek için çırpınıp durduğunu söylemek mümkün.
Sonuç
Bu gösterilerin Ruhani hükümeti nezdinde bir tür çalar saat işlevi göreceğini söylemek lazım. Beklentilerin karşılanamadığına hiç şüphe yok. İnsanlar, Müşterek Kapsamlı Eylem Planı’nın sunacağı somut ve maddi faydalara muhtaçlar. Gündelik hayatlarında bu planın getirilerini görmek istiyorlar. Ama bunların hiçbirisi yaşanmadı. Nükleer anlaşması önemli bir başarı olsa da birçoklarının baş koyduğu dönüşüm sürecini tetiklediğini görmek gerek. Bu, aslında Trump yönetiminin hiç istemediği bir şey. Trump, İsrail hükümeti ve İran’a kötü niyetle yaklaşan diğer güçler, İran’ın yapacağı hataya bel bağlıyorlar. Gelgelelim İran hükümeti de mevcut ekonomi stratejisini yeniden ele almaktan başka bir seçeneğe sahip değil. Bu, temelde Rafsancani döneminden miras kalmış bir strateji. Söz konusu stratejinin amacı, İslam Cumhuriyeti’ni başka Müslüman milletlere örnek teşkil edecek, teknokratik, serbest piyasacı ve kapitalist işletmelere dost bir ülke olacak şekilde dönüştürmek. Yabancı turistler, ayrıca Trump’ın bozmaya çalıştığı Boeing, Total ve İtalyan kahveci zinciri ile yapılan sembolik anlaşmalar hayırlı ve güzel gelişmeler olabilir. Lâkin mücadele içerisinde olan birçok İranlı için bu gelişmeler, ülkenin arzuladıkları ve hak ettikleri, daha adil, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir politik ekonomiye kavuşmasını mümkün kılmayacak.
İskender Sadıkî Burucerdi
Devamını oku ...

Malala ve Ahid

Batı Malala’ya Methiyeler Düzerken Neden Ahid’i Görmezden Geliyor?
Ahid Tamimi 16 yaşında Filistinli bir kız. Geçenlerde bir gece baskınıyla evinden gözaltına alındı. İsrailliler, onu bir İsrail askerine ve subayına “saldırmakla” suçluyor. Bir gün önce Ahid, evinin arka bahçesine giren askerlerle tartışmıştı. Bu olay, bir askerin Ahid’in 14 yaşındaki kuzenini başından plastik mermiyle vurması ve evini doğrudan hedef alıp göz yaşartıcı gaz sıkması ve camları kırması üzerine yaşanmıştı.
Sonrasında annesi ve kuzeni de gözaltına alındı. Şuan üçü de gözaltında.
Öte yandan Ahid, kendilerini insan hakları ile genç kızların yetki ve güç kazanmasını savunan kişiler olarak takdim eden Batılı feminist gruplar, insan hakları savunucuları ve devlet görevlilerinden gelecek destekten mahrum.
Bu çevreler, küresel güneyde genç kızların yetki ve güç kazanması için sayısız kampanya düzenliyor: Kızlar Ayağa, Kızların Zirvesi, Çünkü Ben Kızım, Kızlar Okula, Kızların Deklarasyonu.
Pakistan’da 15 yaşındaki Malala Yusufzay, bir Tehrik-i Taliban üyesi tarafından vurulduğunda çok farklı bir tepki ortaya konulmuştu. Eski İngiltere Başbakanı Gordon Brown, “Ben Malala’yım” başlıklı bir dilekçe kaleme almış ve imzaya açmıştı. UNESCO ise “Malala’yı Destekleyin” adıyla bir kampanya başlatmıştı.
Malala, o dönemki ABD başkanı Obama ve BM genel sekreteri Ban Ki-moon’la görüştü, BM Genel Kurulu’nda konuşma yaptı. Sonrasında Malala birçok ödül aldı, Time dergisince en etkili yüz isim listesine girdi, Galmour dergisi onu yılın kadını seçti, 2013’te Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, ödülü 2014’te aldı.
Hillary Clinton ve Julia Gillard gibi siyasetçiler, ayrıca Nicholas Kristof gibi önemli gazeteciler, onu destekleyen açıklamalar yaptılar. Hatta Malala Günü bile ilân edildi!
Fakat bugün #Ben Ahid’im veya #Ahid’i Destekleyin etiketli tek bir kampanyaya rastlamıyoruz. Hiçbir feminist ve insan hakları örgütü ya da politik isim, İsrail devletini kınayan ve Ahid’e destek veren tek bir açıklama yayınlamıyor. Ahid Günü ilân eden de yok. Tam tersine Ahid, bir dizi panele katılmak için ABD’ye gitmek istediğinde kendisine vize verilmeyen bir isim.
Ahid de Malala gibi adaletsizliklere karşı ayağa kalkmış. İsrailli yerleşimcilerin toprağı ve suyu çalmasını protesto etmiş. Amcasını ve kuzenini işgalcilere kurban vermiş. Ailesi ve ağabeyi birçok kez gözaltına alınmış. Annesi bacağından vurulmuş. İki yıl önce internette yayılan bir videoda küçük kardeşini bir askere karşı korumaya çalışırken görülüyordu.
Uluslararası düzlemde Malala için kopartılan feryat Ahid için neden kopartılmıyor? Ahid konusunda neden farklı bir tepki ortaya konuluyor?
Bu sessizliğin bir dizi sebebi var. İlki, devletin uyguladığı şiddetin meşru kabul edilmesi. Taliban veya Boko Haram gibi devlet dışı aktörlerin eylemleri kanundışı kabul edilirken, devletin bu türden eylemleri uygun görülüyor.
Bu türden eylemler, insansız hava araçları, hukuka aykırı gözaltılar ve polis şiddeti gibi aleni şiddet biçimlerini, ayrıca toprak ve su gibi kaynaklarına el konulması gibi ilk planda görülmeyen saldırıları içeriyor. Devlet, bu eylemleri adaletsizliklerin mağdurlarını devletin işleyişine yönelik bir tehdit olarak göstererek meşrulaştırıyor.
Bu tehdit açıktan beyan edildiği noktada, kişi kolaylıkla politik değerden yoksun, yalın bir hayata indirgeniyor. İtalyan felsefeci Giorgio Agamben, bu hayatı kanunları askıya alan egemen gücün onay verdiği bir zaman/mekân olarak tarif ediyor. Bu onay üzerinden kişi, devletin şiddetinin hedefi hâline geliyor. Teröristler çoğunlukla bu kategoriye giriyorlar. Terörist olduklarından şüphelenilen kişiler, böylelikle insansız hava araçlarıyla yargısız infazlarla katlediliyor ve kamuoyu bu konularda fazla tepki ortaya koymuyor.
İsrail polisi benzer bir stratejiye başvuruyor. Ahid konusunda onun askerler için tehlike arz ettiğini ve devletin işleyişini (sorgulama pratiğini) engellediğini söylüyor.
Tüm gücüyle ailesini korumak için uğraşan 16 yaşında silâhsız bir gencin terörist olarak damgalanması anlaşılır şey değildir. Bu türden etiketlemeler üzerinden devlet, uyguladığı işkenceyi meşrulaştırıyor, yapanlara gerekli yetkiyi veriyor. Örneğin İsrail eğitim bakanı Naftali Bennett, Ahid ve ailesinin “tüm hayatlarını hapiste geçirmelerini” istiyor.
Ahid’in çektiği çile, Batı’nın seçmeci hayırseverliğini ifşa ediyor. Bu yaklaşıma göre, sadece belirli bedenler ve davalar müdahaleye değer görülüyorlar.
Antropolog Meryem Tiktin’in dile getirdiği biçimiyle, bugün yardım kurumlarına bedensel çileyi hafifletmeyle ilgili ahlâk dili hâkimse de sadece çile çeken belirli bedenler böylesi bir ilgiye değer görülüyorlar. İstisnai ihlallerle karşılaşan kadın bedenleri ve patolojik düzeyde hastalıklı bedenleri bu türden bedenler.
Çekilen çile meselesine böyle yaklaşıldığında, emek harcayan ve sömürülen bedenler normalleşiyor: “Bunlar istisnai değil kural, dolayısıyla ilgiyi hak edecek düzeyde değiller.”
İşsizlik, açlık, şiddet tehdidi, polis zulmü ve kültürlerin aşağılanması, çoğunlukla insanî yardım amaçlı müdahaleyi hak etmeyen olgular olarak görülüyor. Bu türden çile çekme biçimleri, gerekli hatta kaçınılmaz kabul ediliyor. Dolayısıyla Ahid, ulusötesi güçlerin müdafaasına uygun düşmeyen ideal mağdur-özne olarak görülüyor.
Buradan da yerleşimcilerin sömürgeciliğini eleştiren, herkese ücretsiz yardım yapılmasını isteyen Ahid gibi genç kızlar, Batı’nın değer verdiği güçlü ve yetki sahibi kadın olarak görülmüyorlar. Çünkü Ahid, sadece kendisine hayrı olan yetki ve gücü kazanmak yerine zulme karşı adaleti savunuyor.
Ahid’in feminizmi, emtiayı ve cinsiyeti merkeze alan bir feminizm değil, politik bir feminizm. Ondaki genç kız olarak sahip olduğu güç tehditkâr ve yerleşimcilerin sömürgeciliğine ait çirkin yüzü ifşa ediyor, tam da bu sebeple “tehlikeli” bir şey olarak görülüyor. Ondaki cesaret ve korkusuzluk, işgal süreciyle ilgili her şeyin yanlışlığını tüm canlılığıyla ortaya koyuyor.
Ahid’in başına gelenler, bizleri seçmeci yardımseverliğimizi sorgulamaya itmeli. Devlet şiddetinin mağduru olan, iktidarın ahlâksızlığını açığa vuran ve insan hakları müdafaa merkezleri eliyle insanlara yardım eden kişiler de bizdeki adalet anlayışı kapsamında ele alınmayı hak ediyorlar.
Ahid için kampanyalar yürütmesek bile, onun kendi halkını güçten düşürme, yersiz yurtsuzlaştırma ve mülksüzleştirme girişimlerine tanık olmamıza dönük çağrısından asla kaçamayacağımızı bilelim. Bu noktada Nelson Mandela’nın şu sözünü kulağımıza küpe yapalım: “Özgürlüğümüzün Filistinliler özgürleşmeden eksik kalacağını çok iyi biliyoruz.”
Şenila Hoca Mulci
Devamını oku ...

Badiou-Joffrin Tartışması

“Komünist hipoteze bağlı olduğunu” söyleyen Alain Badiou ile mevcut sosyal demokrasiyi savunan reformist (Libération yazı işleri müdürü) Laurent Joffrin arasında cereyan eden tartışma
Alain Badiou, siyaseti nasıl tarif ediyorsun?
Alain Badiou: Belki de Siyasete Övgü isimli kitabımın adı Siyaset Övgüsü olmalıydı. Esasında bence iki siyaset tanımı mevcut. İlk tanım, devlet iktidarının ele geçirilmesini ve iktidar pratiğini merkeze alıyor. Burada siyaset, iktidarın taleplerinin gerçekçi mânâda yönetilmesi olarak tanımlanıyor. Özellikle Platon gibi ilk filozoflarda karşımıza çıkan ikinci tanımsa, ana sorunun adalet sorunu olduğunu düşünüyor. Ben, bu ikinci tanıma bağlıyım ve siyaseti adil bir toplumun örgütlenmesine zemin hazırlayacak tüm yöntemleri içeren küme olarak tanımlıyorum. Böylesi bir toplum, müşterek gerçekliği teşkil eden eşitsizliklerden ve güç ilişkilerinden arınmış bir toplumu ifade ediyor. Bu aslında, çok öncesinde Aristo'da ve Platon’da zaten cereyan etmiş bir tartışma. Aristo’daki kavrayış tarzı daha pragmatik. O, toplumun varoluşunun ekonomik ve mali koşullarını analiz ediyor ve bir orta sınıfın bulunması gerektiği üzerinde duruyor. Platon ise tersten, her şeyden önce adil bir toplumu tanımlama gayreti içerisinde ve sadece, o da ilerleyen süreçte, böylesi bir topluma ulaşmak için gereken araçlara odaklanıyor.
Laurent Joffrin: Bence bu tür bir ayrım gayet yerinde. Siyasete Övgü kitabında bundan daha fazlasını söylüyordun. Sana göre, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti sorgulamadığımız sürece siyaset diye bir şeyden söz edemeyiz. Dolayısıyla siyaset, ancak toplumun nasıl örgütlenmesi gerektiği ile ilgili, birbiriyle çelişen iki farklı öneriyi, özel mülkiyete dayalı toplumla müşterek sahipliğe dayalı toplumu karşı karşıya getirdiğimiz noktada çıkış alabiliyor. Bence bu, yanlış bir düşünce. Piyasa sistemleri içinde de siyaset söz konusudur: Irak’taki savaşa dâhil olmamız gerekiyor mu gerekmiyor mu sorusu siyasettir; dayanışma temelli servet vergisinden kurtulmak zorunda mıyız değil miyiz sorusu siyasettir; Fillon’a mı yoksa Hamon’a mı oy vereceğiz sorusu siyasettir. Mülkiyet meselesi diğer birçok meseleden biridir. Komünizmin başarısız olduğu hususu dikkate alındığında, bu mesele de ikincil bir mesele hâline gelmiştir.
AB: Oysa ana mesele, bahsini ettiğin meselenin ta kendisi. Bugün yerleşik tarım, yeni üretim, iletişim ve savaş tekniklerine göre kurulmuş devletlere sahip politik toplumlar, tümüyle toplumun sınıflara ayrışması meselesiyle ilişkilidirler. Bu ayrışma, müşterek kabul edilmesi gereken emtia üzerindeki özel sahiplik ilişkilerine dayanır. Dolayısıyla siyaset, mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki ihtilafı çözüme kavuşturma meselesidir. Bugün bizler, bilhassa teknik düzeyde, bu benim “siyasetin neolitik çağı” dediğim, bin yıllık inşa sürecinin en kusursuz biçiminde yaşıyoruz. Kapitalizm, doğal seyri müşterekliğe doğru olan, emtia üzerindeki özel sahiplik ilişkileri etrafında örgütlenmiş toplumun o uzun tarihinin nihai bir sonucudur. Kapitalizm bu gerçeklikten doğmuştur, dolayısıyla bugün siyaset, en temel mesele olan adalete dair bir anlayış bağlamında, eksiksiz bir değişimi ve sistemsel bir dönüşümü varsayar.
LJ: Siyasetten söz edebilmek için özel mülkiyet ilişkilerine ait kuralları ve piyasaya ait kuralları sorgulamak zorunda olduğumuz kanaatinde değilim. Bundan başka bir yığın mesele var. Burada takdim edilen, özünde gerçeğe dair alabildiğine dair bir ekonomist bakış açısıdır.
AB: Kesinlikle katılmıyorum söylediklerine. Mülkiyet meselesiyle yüzleşmeyen bir siyaset, salt devlet iktidarının ele geçirilmesini ve iktidar pratiğini öne alan bir siyaset yorumudur. Oysa devlet iktidarının idaresi meselesine vurgu yapan bu yaklaşım, temelde “burjuva” mülkiyetine bel bağlar. Bu mülkiyet de maliye, hissedarlar, sanayi ve medya gibi konularla alakalıdır. Hiç şüphe yok, serbest piyasacı idare ile sosyal liberalizm arasında kimi nüanslar mevcuttur.
LJ: Bunlar basit nüanslar değil…
AB: Elbette ki öyle…
LJ: Gerekçelerimi izah edeyim. Başka bir örnek vereceğim: toplumda dinin yeri meselesini ele alalım. Teokrasi ile laik rejim arasında yapılacak tercih milyonlarca insanın gündelik hayatı için oldukça önemli bir tercihtir ve bu tercihin özel mülkiyet meselesiyle hiçbir bağlantısı yoktur. Emek yasasını liberal bir yönelim dâhilinde reforma tabi tutulması, milyonlarca Fransız işçinin kaderi bağlamında önemli sonuçlara yol açacak politik bir karardır.
Bunlar basit nüanslar değil. Bence toplumun nasıl örgütleneceği konusunda yaşanan derin anlaşmazlıklar söz konusu burada. Tüm insanlığın geleceğini tehdit eden küresel ısınmayla mücadele edip etmeyeceğimiz meselesi, basit nüans olarak görülecek bir mesele değil.
AB: Tabii ki değil ama gezegenin yıkımı meselesi de mülkiyet meselesiyle bağlantılıdır. Özel mülkiyet, müşterek iyiyi yok eden, yıkıcı bir sistemdir. Ekoloji meselesi, kapitalizme itiraz etmeyi gerekli kılar.
LJ: Özel mülkiyet ilga edildiğinde, doğal kaynakların daha yoğun bir biçimde yok edildiğine tanıklık ettik ama .
AB: Bu, başka bir mesele. Özel mülkiyeti merkeze koymuş bin yıllık idarenin ardından sahip olabildiğimiz kolektivizasyon deneyiminin süresi sadece yetmiş yıl! Tarihte Rusya ve Çin üzerinden ilk kez edinilen bu oldukça kısa deneyimin kısa sürede istikrarlı bir biçim edinemeyip süreç içerisinde başarısız olması karşısında kimse neden şaşkınlığa düşmüyor? Burada bin yıllık tabuya karşı bir saldırı söz konusu: her şey, yola devam edebilmek için, önceden elde herhangi bir model olmaksızın, baştan icat edilmek durumunda kalındı.
LJ: Sen “komünist hipotez”i savunuyorsun. Bu konuda bir yığın müdahalede bulundun ve bir dizi kitap yazıp yayınladın. Bu “hipotez” neden çok fazla yankı bulmadı peki? Çünkü kimse böyle bir hipotezi duymak bile istemiyor. Kimse, tarihsel bir felâketle sonuçlanmış olan komünist deneyimi tekrarlamak niyetinde değil.
AB: Aslında kimse, zaten başarısız olmuş bir şeyi sürdürmek istemiyor! Bir hipotezi teyit edecek ilk adımlar yeterince ikna edici bulunmadı diye o hipotezi terk etmek pek rasyonel bir yöntem olmasa gerek. Fizikçiler ve sanatçılar, senin bu argümanının peşinden gitmedikleri için çok şanslıyız!
Alain Badiou, madem Rusya ve Çin deneyimleri birer hataydı, neden ilk başlarda bu deneyimleri savundun?
AB: Ben bugün bu deneyimleri savunmuyorum. Tam tersine, zenginliklerin adil ve müştereken mülk edinilmesi hipotezini diri tutmak için bizim böylesine muazzam böylesine önemli bir deneyimin ilk yirmi-otuz yılında kaçınılmaz olarak yaşanacak hataları kabul edip yeni çözümler icat etmemiz gerekir. Fakat Laurent Joffrin ve kapitalizm yanlısı hâkim görüşe göre, her şey zaten çok önceden kurulmuştur ve böylesi bir adalet biçimi suçtur.
LJ: Fakat komünizm, salt kullandığı yöntemler ve araçlar değil, özü itibarıyla da başarısız oldu. Sense bu deneyimlerin yeterince ileri götürülmediği için başarısız olduğunu söylüyorsun. Oysa esasen bu deneyimler, en ileri aşamaya götürüldüğünde başarısızlık en net biçimde görüldü. Ellili yılların sonunda Çin’de gerçekleştirilen Büyük Atılım’ı örnek vermek mümkün. Kolektif mülkiyet, mümkün olan en ileri aşamasına taşındı. O noktada sadece toprak değil, aletler, gübre, köylülerin gündelik hayatı da kolektivize edildi. Köylüler, yemeklerini müşterek kantinlerde yediler ve kendi aletlerini müşterek alana teslim etmek zorunda kaldılar. Sonuçta ise bir yıl içerisinde tarımsal üretim çöktü. Çin’de taşra hayatının zaten geçimlik tarımsal üretim aşamasında olması sebebiyle bu aşırı komünizm dehşet verici bir kıtlığa yol açmıştır. Herkesin de gördüğü biçimiyle, bu kolektivizasyon, 10 ilâ 30 milyon insanın öldüğü bir felâkete sebep olmuştur. Aynı süreç her yerde yaşanmıştır.
AB: İyi de işin aslı başka.
LJ: Örnekler üzerinden konuşursak.
AB: Yetmişlerde SSCB, dünyanın ikinci büyük gücü kabul ediliyordu, sanayileşmiş ülkeler sıralamasında Doğu Almanya yedinci sıradaydı.
LJ: İyi ama Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra bu tespitin yanlış olduğu görüldü! Batı Almanya ile Doğu Almanya’yı kıyasladığımızda, ilkinin ekonomik açıdan daha başarılı olduğu görülecektir, üstelik işçiler açısından bile bu başarı gayet açık ortadadır. İnsan haklarından söz etmeye bile gerek yok!
AB: Rakamlar başına belâ olunca, nedense hepsi yanlış oluyor! Zaten meselenin özünü de rakamlar teşkil etmiyor. Burada insanlığın geleceğinin bağlı olduğu, özgürleştirici hipotezten bahsediyoruz. Bu hipotez, bin yıl içerisinde bir emsali bile olmayan, her şeyi kucaklayan bir örgütlenme öneriyor. Bu hipotezin gerçek kılınmasına dönük ilk adımların neden çok önemli krizlerden geçtiği meselesini izah eden her şeyi tefekkür etmek, belirli kategorilere oturtmak ve doğru bir zemine yerleştirmek mümkün ve zaruridir. Asıl bunu yapmamamız tuhaflıktır! Burada zor bir matematik sorusunu çözmek türünden bir durum söz konusudur. Büyük akıllar bile hata yaparlar ama bu, çözüm bulma ihtiyacını geçersiz kılmaz.
LJ: Kanıtlanabilecek en ufak vasfa ve güce sahip olmayan bir mecaza başvuruyorsun burada. Matematik denilen sahada olan biten, kendiliğinden topluma uyarlanamaz. Elimizde kobay fareleri üzerinde yapılan deneylere benzeyen, insanlar üzerinde yapılmış, her türden deney var. Belirli bir noktada aslında bu deneylerden insanların sıtkı sıyrılmış durumda! Daha çok deney, büyük katliamlara yol açmaktan başka bir işe yaramıyor.
AB: Asıl insanların sıtkı liberalizmden sıyrılmış durumda. Ölüleri sayıyoruz madem, hepsini sayalım.
LJ: Kitabında kapitalizmin en olumsuz yönü olan sömürgecilikten bahsediyorsun…
AB: Sen de nispeten daha az ciddiyetsiz ve bitmek tükenmek bilmeyen bir tarz dâhilinde, komünizmin en olumsuz yönünü cımbızla seçip gözümüze sokuyorsun.
LJ: Katliamlar söz konusu olduğunda, komünizmin kapitalizmden daha beter olmadığını söylüyorsun. Bu, bile şüpheli bir tespit ama. Diyelim ki senin haklı olduğunu kabul ettik: madem öyle, ilerleme imkânını nerede aramalıyız? Sömürgeciliğin ölümüyle komünizmin ölümünü denkleştirmek nasıl mümkün olabilir? İlkesel düzlemde komünizm özgürleştirici bir güç. Onun kapitalizme nazaran daha az cani olması gerekir. Ama bunun tam tersine tanık olundu.
AB: Kapitalist yol, tümüyle suç üzerine temellendirilmiş bir yoldur. Mesele, sadece sömürgecilik de değil! Son yüzyıl, iki dünya savaşının yol açtığı büyük bir katliama tanıklık etti. Yeni bir komünizmin gerekli olduğunu iddia ederken ben, aynı zamanda geçmişin bilançosu üzerinden ulaşılması gereken sonuçları da göz önünde bulunduruyorum. Oysa sen, sermayenin boyunduruğu altında yaşamaya mutlu mesut devam etme fikrine destek oluyorsun.
LJ: Katiyen! Tarihsel açıdan demokratik sosyalizm, kapitalizmi reforma tabi tutmuş, bir yandan da bireysel özgürlükleri güvence altına alan anayasal düzeni muhafaza etmiştir. Demokratik sosyalizm, tek parti boyunduruğunda mağdur olan insanlardan çok daha az insanı mağdur etmiştir. Sense bu tek parti boyunduruğunu savunup duruyorsun.
AB: Bu “sosyalizm” dediğin şeye bizzat şahit oldum ben. Onu politik eğitimim boyunca, Cezayir Savaşı süresince tanıklık ettim. O dönemde Fransız Sosyalist Partisi hükümetteydi ve Paris karakollarında tutsaklara işkence ediyordu!
LJ: Bitirmeme izin verirsen… Sosyalizm ve sosyal demokrasi, piyasa ekonomisini düzene sokmuş olan, muazzam bir toplumsal ilerleme sürecinin yaşanmasını mümkün kıldı. Yirminci yüzyılın başında sosyalist program sayesinde sendikalar, emeklilik maaşı, sosyal güvenlik, sağlık sistemi, işgünü sayısının sınırlı tutulması ve emek yasası hukukî zemine kavuştu. Tüm bu ilerlemeler, milyonlarca işçinin hayatını değiştirdi. Özgürlük meselesiyle cem olduğunda sosyalizm tarihi, bizler ekonomik düzlemde verimli bir şekilde inşa edilen bir özel mülkiyet sistemini muhafaza ettiğimizde bile, ciddi bir ilerlemenin sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Aynı dönemde kolektivist ekonomi ise verimsizlik, kıtlıklar, durağanlık, yalanlar ve kütlesel baskılara tanıklık edilen gerçeklikte çöküp gitti.
AB: İyi de tüm bunlara yol açan dünya, bütünüyle adaletsiz bir yer. Bu adaletsizlik, hâlihazırda koruduğunuz az sayıdaki rezerv değil de küresel düzeyde ele alındığında, söz konusu adaletsizlik net biçimde görülüyor. Bugün 364 kişinin mal varlığının değeri 3 milyar insanın toplam mal varlığına denk! Dünyada insan yurduna konulmayan ve yaşamak için en ufak fırsatın peşinde, oradan oraya dolaşıp duran insanların sayısı 2 milyarı buluyor.
LJ: Kitabında, 1966’da Mao’nun gerçekleştirdiği Kültür Devrimi’ni savunuyorsun. Bu konuyla ilgili söylediklerinin beni epey şoke ettiğini söylemeliyim. Kültür Devrimi’nde büyük bir kısmını eğitimsiz gençlerin oluşturduğu sürüler, üniversitelere, şirketlere ve bakanlıklara hücum ettiler, aydınları ve memurları yerlerinden indirip sokaklarda yürüttüler, onlara hakaret ettiler, boyunlarına üzerlerinde “hain”, “dönek” veya “revizyonist” yazan yaftalar astılar. Meydanlarda mahkemeler kurdular, bazılarını döve döve öldürdüler veya Gobi Çölü gibi yerlere sürgün ettiler. Bu, korkunç bir terör deneyimiydi. Sense bunu gerekli, faydalı bir olay olarak tarif ediyorsun ve geleceği daha da yakınlaştırdığını söylüyorsun! Öneğin “kızıl prenses” denilen Song Binbin’i ele alalım. Halk Ordusu kurucularından birinin kızı olan Binbin, kendi okulunun müdürünün linç edilişine katılıyor, üstelik linç ettikleri kişi de komünist. Adam, işkencelerle geçen gecenin ardından, sabah erken saatte ölüyor. 1994’te Song Binbin, bu olaydan dolayı özür diledi. Mao’nun Tiananmen Meydanı’nda Kızıl Muhafızları selamladığı güne ait fotoğraflarda gördüğümüz kadın da o. Büyük Serdümen, onu bir örnek olarak takdim ediyor halka.
AB: Kültür Devrimi tarihi ile ilgili söylediklerin, Fransız Devrimi tarihi konusunda o dönemde yaşamış bir lordun veya kontun sözlerine benziyor!
LJ: Ben ne lordum ne de kont… Söylediklerim yanlış mı?
AB: Değil. Daha da beter. Kültür Devrimi’ni bu türden bir hikâyeye indirgersen, sözlerin bu gerici, saçma sapan bir kara propagandadan başka bir şeyi ifade etmez. Paris Komünü’nde üzeri yırtık pırtık olan kundakçı kadınlardan başka bir şey görmeyen Dumas’tan bir farkın kalmaz. Peki o binlerce gerçek ve büyüleyici hikâyeden neden bahsetmiyorsun? Önceki mücadelelerin felç ettiği Şangay limanında öğrenciler ve işçiler arasında oluşan o yeni ve pratik ittifaktan neden hiç söz etmiyorsun? Son yüzyılın ikinci yarısında 68 Mayıs’ı gibi büyük bir işçi-öğrenci temelli kitle hareketinin özetini çıkartmak için korkunç bir anekdotu seçmeye benziyor senin yaptığın.
LJ: Anekdot değil aktardığım, bir milyon kişinin ölümüne sebep olan Kültür Devrimi’ni sembolize eden bir isim…
AB: Aynı hesapla, Fransız Devrimi’nin sembolü de ezelden ebede Nantes’daki suda boğarak öldürme olayları olmalı. Yapma ama!
LJ: İyi de bugün Terör Dönemi’ni kimse savunmuyor ki. Nantes’daki idamlar, Konvansiyon’un beğenilen işleri üzerine düşmüş korkunç birer leke.
AB: Sen neye “Terör Dönemi” diyorsun? Kastettiğin, kraliyetin devrilişini takip eden 1792-94 arası dönemse, bugüne dek dengine rastlamadığımız, 1793 tarihli o muhteşem anayasa ise, başka ülkelerin işgaline karşı harekete geçildiği dönemden bahsediyorsan, o vakit evet, ben “Terör Dönemi’ni savunuyorum.” Fransız Devrimi, İngiltere’de yaşandığı gibi, kralın yetkilerinin anayasal düzeyde azaltılmasının ötesine geçildiği bir olay hâline gelmesini sağlayan, Robespierre dönemiydi.
LJ: Terör Dönemi’ne son veren, bizzat devrimin kendisi ve bu adım dış tehdit ortadan kalkar kalmaz Robespierre’e karşı atılmıştır. Robespierreciler, “yeni insan”ın ortaya çıkartılmasıyla ilgili deneye devam etmek istediler ki bu, tam bir delilikti. Fakat biz, bu dönemi son tahlilde onu sürdürerek zaten savunuyoruz, zira her şeye rağmen bu dönem, özgür bir toplumun kurulmasını mümkün kılmıştır. Maoist Kızıl Muhafızların savundukları toplum ise teröre ve zulme dayanıyordu. Bugün Çinliler bu dönemi korkuyla anıyorlar, oysa Fransızlar demokratik bir cumhuriyeti benimsediler.
AB: Kültür Devrimi ve Kızıl Muhafızlar ile ilgili sözlerin birbirlerinin aynı. Oysa onlar hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Burası açık. Özgür toplumdan bahsediyorsun, lâkin tek başına ele alındığında “özgürlük” kategorisi hiçbir şey ifade etmez. Büyük bir kapitalist imparatorluğu olan bir insanın özgürlüğünün, hiçbir şeyi olmayan insanın özgürlüğüyle bir alakası olabilir mi? Bir yığın eşitsizliğin varolduğu koşullarda, özgürlük yanıltıcı bir kavramdır.
LJ: Özgürlük, her koşulda kıymetli bir varlıktır. O, mücadelenin bizatihi koşuludur. Yoksullar kadar zenginler için de önemlidir. Yoksulların özgürlüğü, onların zenginlerin gücünü sınırlamalarına imkân sağlar, bu da geçmişte olduğu gibi refah devletini örgütleyerek atılacak bir adımdır. Partinin özgürlüğü kısıtlaması, komünist oligarşinin hâkimiyetine yol açar ki bu hâkimiyet, yeni bir eşitsizlik biçimini yaratır.
AB: Onlarca yıldır bu yere göğe sığdırılamayan “fark” meselesinin tüm dünya genelinde sistemin korunması ile ilgili bir simge olduğunu söylemeye yetecek deneyime sahibiz. İnsanlar, daha fazlasını tespit etmeye başladılar bile: Macron’u iktidara taşıyan son komedide çoğu insan oy kullanmadı.
LJ: Aramızdaki anlaşmazlığın temel dayanağı da burası zaten. Sen özgürlüğü eşitliğe feda ediyorsun. Sonuçta ise her ikisi de elinden kayıp gidiyor.
Alain Badiou, senin anladığın biçimiyle, komünist toplumun dayandığı ilkeler nelerdir?
AB: Ana görevimiz, komünist toplumun dayandığı temel ilkeleri güncellemektir: Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ilga etmek; yönetim ve icra görevleri, fikrî emek ve el emeği arasında oluşmuş bulunan işbölümüne son vermek; ulusal kimliklere yönelik baskıları ortadan kaldırmak; ve tüm bunları yapmak için devletin etkisini müşterek müzakere lehine olacak şekilde azaltmak.
Komünist deneyimin kullandığı araçları sen de eleştiriyorsun. Peki komünizme hangi yoldan yürünecek?
AB: Askerîleşmiş bir örgüt, tek parti, iktidarı ele geçirip onu tek başına sürdürebilir ama gerçek komünizmi örgütleyeceğini söylediğim ilkeleri asla garanti etmez. Bizim siyaseti yeniden icat etmemiz gerekmektedir. Bunun için kitleye veya harekete yaslanan demokrasi, örgütlerimiz ve devlet arasında tümüyle yeni bir diyalektik işlemelidir. Peki bunun biçimi nasıl olacak? Hangi araçların gerektiği sorusunun karanlıkta kaldığı kimi dönemlere tanık olunduğundan, şüphenin hüküm sürdüğü bir dönemden geçtiğimizden, henüz bu biçimi bilmiyoruz. Araçların ne olduğu sorusuna hızla atlamadan önce, bizim işe, sorunun meşruluğunu, hipotezin geçerliliğini yeniden sağlayarak başlamak zorundayız. Dolayısıyla bizim ihtiyacımız aydınlaradır. Bugün yeterli aydının, “Yeni Felsefe” ile simgelenen, seksenlerin karşı-devriminin geride bıraktığı tahribatı göremediğini söylemek gerekmektedir. Şükür ki bugün sahneye yeni bir gençlik çıkıyor.
LJ: Peki ama şu araçlar bahsinde, insan haklarının, oy kullanma özgürlüğünün, tüketicinin seçim yapma özgürlüğünün, seyahat etme özgürlüğünün ve ifade özgürlüğünün korunması konusunda ne düşünüyorsun? Güçler ayrılığını ve yargının politik otoriteler karşısındaki bağımsızlığını korumak gerekmiyor mu?
AB: Bireysel ifade konusunda, hâlihazırda varolandan daha kapsamlı özgürlüklerin bulunması gerekiyor. Bugün, mülkiyet ilişkilerine dayalı yapıların mutlak ve değişmez olduğu koşullarda, özgürlük dar bir çerçeveye sıkışmış durumdadır. İfade özgürlüğünden mi bahsediyoruz, o zaman medyadaki ana şirketlerin sahipleri kimler, ona bakalım. Bu şirketlerin neredeyse tamamı, Fransız borsasında işlem gören en büyük kırk şirketin elinde.
LJ: Ne yani, “halkın” ekseriyeti komünist hipoteze itiraz ederse, o hipotez günışığını bile göremeyecek mi?
AB: Mao’nun birkaç kez dile getirdiği biçimiyle: “Biz, kitlelerin fikirleri üzerine esaslı bir çalışma yürütmeden, onlara siyaset tavsiye edemeyiz.”
LJ: O zaman sen, onca şeyden sonra demokratik sürece önem veriyorsun. Çoğunluğu kendi safına kazanmak şart yani. Komünist hipoteze aktif bir azınlık veya bir öncü temelinde ilerlememiz mümkün değil sonuçta.
AB: Sayısal düzlemde anlaşılan bir “çoğunluk” kavramının politik bir anlamı yoktur, bu kavram, anketlerde karşımıza çıkıp duran o boşluktan başka bir şeyi ifade etmez. Öte yandan ben, öncücü anlayışları uzun süredir eleştiren biriyim. Kitle hareketlerinin varlığı ve kamuoyunun büyük bir kısmının verdiği destek, zaferleri güvence altına alan, yeni komünist politik vizyonu mümkün kılan, zaruri bir koşuldur.
LJ: O vakit sen bir demokratsın?
AB: Ben senden daha demokratım. Demokrasinin abecesi şudur: mali oligarşiye ve medya tekellerine hoşgörü göstermeyeceksin, mülkiyeti her türden gerçek özgürlük fikrine dayatan ve ölümcül sonuçlar doğuran çarpıklıklara izin vermeyeceksin. Bu açıdan bence sen zerre demokrat değilsin.
LJ: Demokratik solun mevcut deneyiminin de gösterdiği üzere, sistemi reforma tabi tutmak mümkündür. Diğerleriyle ilgili olaraksa ben, çoğunluğun kararlarına itimat edeceğim.
AB: O halkın “karar vermesi” de ne demek? Etimolojik açıdan demokrasi “halkın iktidarı”nı ifade eder. Oysa asıl önemli olan, bu iktidarın maddi açıdan oligarşinin mülkiyetinde olmamasıdır. Yani sen kapitalizm koşullarında işte böylesi bir mülkiyeti ve iktidarı savunuyorsun.
LJ: Ben kapitalizmi savunmuyorum, ben, devletin düzene soktuğu piyasa ekonomisi fikrinden yanayım. Bu ikisi aynı şey değil.
AB: Buyur buradan yak! Piyasa ekonomisinden bahsedenler, nedense “kapitalizm” denilen o nahoş kelimeyi ağızlarına bile almıyorlar.
2017’nin en acil görevi ne sence? Jean-Luc Mélenchon’un başını çektiği, 2016’daki cumhurbaşkanlığı seçiminde kurulan İsyankâr Fransa [La France insoumise] isimli ittifakı, Mart 2016’da kurulan toplumsal muhalefet hareketi Gece Ayakta Hareketi’ni [Nuit Debout] ve Hayalî Komite’yi alaycı ve eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutuyorsun…
AB: Niyetim, Mélenchon’u tümüyle düşman göstermek değil. Deneyimlerim bana gösteriyor ki sosyal demokraside ne vakit bir kriz yaşansa, daha aktif ve daha ideolojik bir kol ortaya çıksa, bu kol, hep komünist hipotezin dirilişi için gerekli rahim işlevi görüyor. Lenin bile sosyal demokrasi içerisinde yaşanan ayrışmalardan kök alıyor. Yani François Mitterrand’la birlikte anılan bir isim olarak Mélenchon, asla benim kalemim değil.
LJ: Ona ben daha çok benziyorum herhâlde…
AB: Senden kök alması beni asla şaşırtmaz. Mélenchon’un aktif bir güç olarak takdim edilmesi sonucu o, gençliğin belirli bir kısmını bir araya getirdi, ayrıca belli sayıda işçinin ilgisini çekti. Bekleyip göreceğiz. İlk taşı ben atmayacağım. Bekleyip onun gerçek meyveler verip vermeyeceğini, komünist hipotezin yeniden üretimine, onun bir kez daha kendi bağımsız örgütüne ve halk gücüne sahip olmasını mümkün kılıp kılmayacağını göreceğiz.
Philippe Douroux
Devamını oku ...

Filistinli Noel Baba

Son günlerde, Kudüs’ün başkent ilân edilişiyle alakalı protestolarda görülen Noel Baba kıyafetli insanları salt “Hristiyan” olarak tarif etmek doğru değil. Evveliyatı tabii ki var ama bu mesele, 2014’teki bir Noel eylemiyle alakalı. O gün Noel’i politikleştirme, Hristiyan yoldaşlar bulma, düşmana karşı cepheyi genişletme girişimi böylesi bir eylem gerçekleştiriyor. Zamanla bu eylem bir geleneği koşulluyor. Eli zilli değil, sapanlı Noel Baba’lar sarıyor sokakları.
Filistin meselesini ladinî, lamekân ve laik kılma çabası, oradaki fiilî gerçekliğe karşı körleşmeyi beraberinde getiriyor. Zamansız-mekânsız olanı, kavganın toprağından kaçanlar talep ediyorlar. Filistin, Müslümanı, Hristiyanı ve belki bir miktar Musevisi ile, Siyonist zulüm şebekesine karşı mücadele ediyor. Bu mücadele, Hz. Muhammed zamanındaki gibi, tüm dinler tarihini bağrında yeniden örgütleyen başka bir “din”i ve başka bir milleti örgütlüyor. Ona bağlanmayanlar, yaşayacakları değil, kısa süre hayatta kalacakları yerlere savruluyorlar.
Kabaca, İsrail devleti bir din devleti olarak örgütlendikçe, karşısındaki mücadeleci güç de dinî bir kisve ve muhteva kazanıyor. Dolayısıyla Beytüllahim’de “Noel’i barış içinde geçirmek” istediklerini söyleyen ve çocuklara hediyeler dağıtmayı amaçlayan grup, 2014’te böylesi bir dinî mücadele bağlamında anlam kazanıyor. Geçmişte başpiskoposu (Capucci) bile örgütlemeyi bilmiş olan mücadele, düşman hattını yarıyor, dostların mevziini birleştiriyor. Kavganın diyalektiği bunu emrediyor.
Noel Baba kıyafetli gençlere 2014’te yapılan saldırı, yerel ve küresel Filistin’de öfkeye sebebiyet veriyor. Kapitalizmin AVM’lerinde müşteri avlamak için kullanılan kıyafet, kavganın coğrafyasında üniformaya dönüşüyor. Filistin’in küreselleştiğini, dinî ve millî mücadelenin Filistin’de yeni bir anlam kazandığını görememenin sonucunda, kavga edenlerin elinden her türlü silâhı almaya çalışmayı birileri siyaset zannediyor. AVM huzuruna kaçanlar, eşikte neleri bıraktıklarını hiç bilmiyorlar. “Ama orada Hristiyanlar dövüşüyor, Kudüs Müslümanların değil” demek için o Noel Baba resimleri paylaşılıyor. Oysa o kıyafetlerin bazılarının içinde Müslümanlar var. Başka yerlerde İslamcılar, Noel şapkası takmayı küfür sayan fetvalar yayınlama derdine düşerken, Filistin, dini başka bir yerden politikleştiriyor. O fetva sahiplerinin yanına, laik solcu, “ama dinin siyaset alanında ne işi var!” diyerek oturuyor. İkisi de oluşan politik gerçeğe örgütlenmekten kaçıyor. Mülkünü oradan kaçırıyor.
Bu noktada o kişiler, Filistin’i, buradaki öznenin kendisini üstün hissettiği yere, ona güçlüymüş hissi veren şeye göre değerlendiriliyor. Geceleri içki içmeyi önemli ve değerli sayan kişi, Filistin’i bu ölçüte vuruyor. Bu kişiyle, “o toprak ecdadımındı” diyen arasında bir fark yok. O da yoksul hâliyle, aynada kudretli görünmek adına, Abdulhamid, Ertuğrul ninnileriyle bakıyor Filistin’e. Kendi müşterek kemiğine dayanmış bıçakla düşünen Filistinli, kendi çıkarına kul olmuşlara hiçbir şey anlatmıyor.
Bugün tarikatlara, cemaatlere yönelik haberleri paylaşıp durmanın da bir anlamı yok. O tarikatlar ve cemaatler, bir ve diri durmak zorundalar. Dolayısıyla müritlerin, destekçilerin bağlılığı kalıcılaştırılmalı. Kapitalizm koşullarında, böylesine laik bir devletin varlığında, bu örgütlenmeler, üyelerini sürekli test etmeye, uyarmaya mecburlar. Sürekli “bizden ayrılırsanız, kâfir olursunuz, cehennem kuyusuna düşersiniz, dağılırsınız, azabınız şimdiden başlar” demek zorundalar. Devletin ve sermayenin nüfuz ettiği yer işte burası.
Aynı yöntem, sol örgütlerde de çıkıyor karşımıza. Bildiriler, eylemler, açıklamalar, değerlendirmeler hep içeriye dönük aslında. Bir avuç kadroyu elde tutmak için çırpınıp duran bir avuç şefin şovundan başka bir şey görmüyoruz. Ve bu kişiler, Müslüman gençlerin Filistin’de neden Noel Baba kıyafeti içine girdiklerini asla anlamıyorlar. O kıyafeti buradaki AVM’den bakıp değerlendiriyorlar. Sadece görmek istediklerini görüyorlar. Filistin’deki zulmü içten içe sevinerek, avuç ovuşturarak, orada akan kanı ilerleme tanrıları adına kesilen kurbanların kanı olarak görerek karşılıyorlar. Bu nedenle buradaki zulme asla ses çıkartamıyorlar, cılız seslerini asla yükseltemiyorlar.
AKP koşullarında, solun önemli bir kısmı, yoksullarla, ezilenlerle ve işçilerle ilgili sorumluluk ve yükümlülüklerinden kurtulma imkânı buldu. Laiklik ve ateizm, derin bir mesele değil onlar için, bireysel kurtuluşun basit birer bahanesi. Yoksullar cahil, geri, yobaz, akılsız. Bunların dışındakiler solun kendisi. Doğalında burjuva ilerlemeye dair görevler sola tevdi ediliyor. Daha doğrusu sol, bugün burjuva olduğunu açıktan haykırma imkânı buluyor. Burjuvazi ve devlet, solu dönüştürerek, onu dişine uygun hâle getirerek, yol ve alan açıyor ona.
Yeniden belirli bir kıvama getirilen sol için yoksulluk, Bethamcıların, Faydacıların gözüyle bakıldığında, aşağılık bir hâl ve sürekli ezilmeli. Neşet Ertaş’ın diliyle yoksuzluk, ölüm ve ayrılıkla barabar, insanı dosta gardaşa yâd etmekte. Onları dert edinmeyenin dost gardaş bulma imkânı da yok. Beytüllahim’de dost olan, müminlerin kavgası, bu sebeple idrak edilemiyor. Eksik olan, başkalarına muhtaç olunduğu gerçeği... Sonuçta nice sultanları tahttan indirecek olan, yâd olmayı reddetmek değil midir? 
Cidal Haksoy
Devamını oku ...