Eylem Alanımız

Allah’ın sevgisi ve ilmi kalpleriniz üzere olsun.
Birlikten, beraberlikten, sevgiden bahsediyoruz, bunların gerçekleşmesi adına temennilerde bulunuyoruz, peki bu temennilerde ne kadar samimiyiz?
Ne demiş şair: “Neyleyim eyleme dökülmeyen temenniyi.” Yok yok şaka, yok öyle bir şair ve şiiri ama olsun, banane gerçekleşmesi adına eyleme geçmediğiniz temennilerinizden.
Diyorum ki gelin, bu bayram hep birlikte ama mümkünse el ele olmasın neden mi çünkü 20 elin yükünü 2 ele yüklemenin âlemi yok, gelin her birimiz kendi başına bir ümmet olsun bu bayram.
Bunun için de önce kendimize sonra da eylem alanımıza dâhil olan isimlere gelin Allah’ın şu ayetlerinden zikredebildiklerimizi zikredelim.
Şûrâ, 23. Ayet:
“İşte bu, Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: ‘Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.’ Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”
Rûm, 31-32. Ayet:
“Allah'a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O'na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.
Mâide, 8. Ayet:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
Ra’d, 28. Ayet:
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.”
“Dünyayı değiştirecek olan dua değil, eylemdir.” [Aliya İzzetbegovic]
Selam ve Dua ile hayırlı bayramlar.
Arif Dağhan
Devamını oku ...

Zelda

Saldırıda ölen kadına “ismi Aybüke, demek ki türkçü faşist” diyen birine sahip çıkmak, bu ülkenin feministlerine düştü. Demek ki feminizm mahkemesinde bu kişinin kadın olmadığına hükmedilmişti. Özel, seçkin, üstün ve yüce olan bir mit olarak “kadın” ideolojisi karşısında sağcı olduğu düşünülen kişinin kadın olarak görülmesi zaten beklenemezdi.
Biz de yazarın yöntemini kullanalım ve Ayşe Düzkan’ın Sabetayist ve/veya Yahudi olduğuna dair çıkarımlarda bulunalım. Bu, doğru bir yol olmasa gerek.
Öyle olmasa bile, Ayşe Düzkan’ın İsrail’de 27 Mayıs günü düzenlenen gösteriye katılan Türkiyeli Yahudileri tanıdığını söylüyor olması anlamlı. Kendisi de zaten Ankara’ya Tel Aviv’den bakmaya ahdetmiş bir isim. Türkiyeli Yahudileri 10 Ekim’de barış mitingine katılanlarla ilişkilendirmesinin sebebi burada. İsrail iyi, Türkiye kötü aklınca. Bu yaklaşım, içteki İsrail’i, tarihe sinmiş İsrail’i gizliyor.
Anlaşıldığı kadarıyla, ordudaki liberalleşme ve belirli politik yüklerden arınma sürecinde, özellikle 28 Şubat sonrası dönemde, ordunun görevlerini sol denilen yapı üstlenmiş. Çevik Bir’in “bin yıl sürecek” dediği 28 Şubat, bir İsrail projesi. Dolayısıyla bir tür solun sağın alanına sızma girişimleri, bu bağlamda anlam kazanıyor. Bu açıdan Soner Yalçın Küçük gibi isimlerin Sabetayist avcılığı, özünde hem sağın alanına girme hem de bu Sabetaycı unsurların aklanması amacını güdüyor.
Yani Ayşe Düzkan’ın İsrail sopası ile Ankara’yı dövmesi bir anlam içermiyor. Oradan bakıldığında buradaki İsrail görülmüyor, aksine gizleniyor. Tek derdi, İslamcıların hanesine yazılı Filistin sahasını boşaltmak olanların yürüttüğü pratik, en fazla Çevik Bir’e alan açıyor. “Laik-demokratik Filistin” dedikleri, Türkiye Cumhuriyeti’nden başka bir şey değil.
Dünyanın dört bir yanında İsrail, hasbara adı altında propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu amaçla birçok dernek, kuruluş, birlik kuruyor, üniversitelere, devlet kurumlarına yerleşiyor. Örneğin internet sahasında belirli muhalif siteleri etkisiz kılmak için yüzlerce sahte hesap üzerinden ciddi bir çalışma yürütüyor. İsrail’i sevdirmek adına, çevre ve LGBT başlıklarında bir yığın masal üretiyor.
Buna karşılık, Filistinliler ve Filistin sevdalıları da boykot, tecrit ve yaptırımlar başlığı altında başka bir karşı faaliyet içerisinde. BDS hareketi, dünya genelinde bazı belediyelerin İsrail’le ilişkisini kesmesine katkı sunuyor, yerleşimlerden gelen malların boykot edilmesini sağlıyor, akademisyenlerin ve sanatçıların İsrail’i protesto etmeleri yönünde çağrıda bulunuyor.
Bizdeki BDS’nin başında Ayşe Düzkan gibi isimler olunca, solun kıymet verdiği sanatçılardan Selda Bağcan’ın İsrail çıkartmaları, Yahudi festivallerinde boy göstermeleri tek bir protestoya bile konu olmuyor. Birkaç yıldır Yahudi cemaatiyle ve hasbara ile sıkı bir bağ kuran Selda, Yahudi bir patrona ait olan bir plak şirketiyle anlaşıyor ve bir anda ünlü oluyor. Bu haberi parlatmak ve hasbaranın gücünü göstermekse Cüneyt Özdemir’e düşüyor.
Özdemir’in aktardığı kadarıyla, Selda’yı keşfeden isim, Erkan Özerman. Büyük olasılıkla Yahudi olan Özerman, erkek mankenlere uygunsuz tekliflerde bulunup onları kölelik sözleşmelerine bağlayan bir isim. Ayrıca güzellik yarışmalarının piri. O yarışmaların, modanın, tekstil sektörünün yayın pratiğini de Düzkan gibiler üstleniyor. Özdemir’in aktarımıyla, Özerman nedense müzik piyasasının Yahudilerin elinde olduğunu düşünerek, Selda’nın ismini plağın üzerine Zelda olarak yazıyor. İbranice olan Zelda, “mutlu, kutsanmış” gibi anlamlara sahip. Bizim Selda’nın kutsandığı açık, çok kısa zamanda ünlü oluyor.
1990’da dört kez İsrail’e giden Zelda’nın yolu birkaç kez daha buraya düşüyor. Ama hiçbirisinde BDS’nin radarına girmiyor. Tek bir eleştiriye bile maruz kalmıyor. “Yaz gazeteci” diye bağıran Selda, sokak ortasında öldürülen genç kızları, çocukları, toprakları çalınan Filistinli köylüleri, yukarıdaki resimde görülen bombaları, üzerine düşülen notları hiç anmıyor.
Milattan sonra 50’de Kudüs’te faal olmaya başlayan bir örgüt var. Tarihçiler, bu örgüte sicarii diyorlar. İsmini ucu kıvrık hançerden alıyor. O hançerlerle Romalı yöneticileri ve onlarla işbirliğine giden toprak ağalarını öldürüyorlar. Yaklaşık iki bin yıl sonra, Filistin’de başlayan bıçak intifadası, belki de ezilenlerin mücadele geleneğinin kesintili bir süreklilik içerisinde olduğunun kanıtı. Selda’nın gazetecisi Ayşe Düzkan, o bıçaklardan ve hançerlerden hiç bahsetmiyor. Sadece Kaypakkaya anmasında tutuklanan arkadaşı için “onun Kaypakkaya ile ne alakası var, hapiste ne işi var” diye yazabiliyor. Ve bir şeyden daha bahsediyor laf arasında, solun Filistin meselesini İslamcılara teslim etmesinden yakınıyor.
BDS başında olmasının sebebi bu. AKP’yi bahane ederek bu alanı temizleme faaliyeti içerisinde. Ama o çok yücelttiği ama tek bir sözünü bile dinlemediği, sırf vitrin malzemesi olarak kullandığı FHKC, Burak’ın Vaadi diye operasyon düzenliyor. Operasyon, adını 1929’da Siyonistlerin Kudüs’teki Burak adını taşıyan duvara bayrak dikip burası bizim demeleriyle başlayan Burak Devrimi’nden alıyor. Bu, hiç de Düzkan’ın laik-demokratik mücadelesine teslim edilecek cinsten bir olay değil. O “Yahudi devleti” olarak görülen yapıya karşı geliştirilen Müslüman itirazının kökünü temizlemek niyetinde. Bunun için FHKC basit bir kürekten başka bir şey değil. Çünkü büyük olasılıkla FHKC de Düzkan’ın haz etmeyeceği ölçüde, özgürlükçü olmayan bir örgüt. Hele ki elinde baltalarla Yahudi merkezine saldıran militanlara sahip, gerçekten tüyler ürpertici!
Onun kök ve tüy yolma işini burjuva basının çıkarttığı ucuz kadın dergilerinden öğrenmiş olması muhtemel. Bu dergilerde pişmiş birisinin sola akıl ve yön veriyor olması, orta sınıf siyasetinin kökleşmesiyle alakalı. Bu siyasetse, kendisine yönelik her türden eleştiriyi, teori, ideoloji ve politika dışı gördüğü, can gibi, yaşamak gibi ilkel, temel olguları yücelterek savuşturuyor. Özünde Düzkan gibiler, AKP denilen tencerenin kapağı. İçinde kısık ateşte kaynayan suda çığlık atan kurbağaların hiçbir değeri yok.
Dolayısıyla mazrufa, şekle, vitrine pek takılmamak gerekiyor. Bir sene boyunca “Türkiye’nin asıl Syriza’sı benim” kavgası veren örgütler, Yunanistan’daki gelişmeler için hiçbir şey yapmıyorlar. İsrail’le yürütülen tatbikatlara dair tek bir laf etmiyorlar. Venezuela’da yaşanan karışıklığa dair, Venezuela dostluk derneği kurmuş olan sol, hiçbir şey söylemiyor. Her şey, özellikle sosyal medyada, zevahirden, istismardan ibaret. Filistin meselesi de basit bir resim, ambalaj.
“Ayşe Düzkan’ın eline burjuvazi karşısında yine burjuvazinin ideolojik ölçüleri baz alınsın diye kalem tutuşturuluyorsa, AKP’ye de bulunduğu mevki bu nedenle teslim ediliyor.” O ölçüler, mücadeleye ait olguları basit bir resme indirgiyor ve içeriksizleştiriyor. Burjuvazi, kendisini aşacak içeriğe ve kütleye asla tahammül edemiyor. Laiklik ve demokrasi savunusu, özünde bu tahammülsüzlüğü gizliyor.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Ali Şeriati’ye Mersiye

Ali Şeriati defnedildiği sırada Mustafa Çamran bu mersiyeyi okudu:
Ey Ali!
Seni tanımamla birlikte “Kevir”ini açtım. Ruhunun ve kalbinin derinliklerinde yüzdüm. Kendi gizli ve söylenmedik duygularımı onda buldum. Bundan önce kendimi hep yalnız hissederdim. Hatta kendi duygu ve düşüncelerimden, gayri tabii kendimden utanırdım. Fakat seninle tanışınca, yalnızlıkların uzağında bir kapının önüne geldim. Seninle sırdaş ve dert ortağı oldum.
Ey Ali!
Sen bana “kendin” olma olgusunu öğrettin. Kendime yabancıydım, manevi ve ruhi boyutlarımı tanımıyordum. Sen beni bir gül bahçesine götürdün, kötülükleri ve güzellikleri görmem için bir gedik açtın.
Ey Ali!
Belki hayrete düşeceksin; geçen hafta “Bint-i Cebel” savaş cephesinde idim. Birkaç gün cephe ilerisindeki “Tilli Mes’ud” siperinde Emel gerillalarıyla birlikteydim. Yanımda bir kitap götürmüştüm, o kitap senin “Kevir”indi.
Kevir ki; bir mana ve zenginlik âlemi… Beni bulutların ötesindeki ezeliyet ve ebediyetle buluşturuyordu. Kevir ki; onda yok oluşun çığlığını işitiyordum. Vücudun baskısından kurtulup, gökyüzü melekûtuna doğru uçuyordum. Yalnızlık dünyasında vahdet mertebesine ulaşıyordum. Kevir ki; benim vücut cevherimi soyuyor, yakıcı hakikat güneşinin önünde çıplak bırakıp eritiyordu. İhlas ve samimiyete ters düşen her şeyi yerle bir ediyor, beni aşk kurbangâhında âlemi yaratana feda ediyordu.
Ey Ali!
Seninle birlikte Kevir’e gidiyorum. Yalnızlık Kevir’ine… Tarihin o korkunç tufanında aşkın kavurucu ateşi altına.
Ey Ali!
Seninle birlikte hacca gidiyorum. Şevk ve heyecanla, yücelik ve celal karşısında yok oluşa… Ve Allah’a senin bakışınla bakıyorum.
Ey Ali!
Seninle birlikte Fırat kenarındaki hurmalıklara gidiyorum.
Ey Ali!
Dert ve endişe sahibi olmayı gecenin kalbinde buluyorum. Açılmış engin bir kuyu senin derdini bana döküyor.
Ey Ali!
Seninle birlikte Hz. Fatıma’nın küçük ama küçüklüğüyle birlikte, dünyanın ve tarihin hepsinden büyük evini görmeye gidiyorum. Öyle bir ev ki; Hz. Ali’yi, Fatıma’yı, Zeyneb’i, Hüseyin’i kendinde toplamış. Öyle küçük bir ev ki; aşkın ortaya çıkış yeri, fedakarlığın, imanın, istikametin ve şehadetin…
Ey Ali!
Senin kokun, ismin, sözlerin ve düşüncelerin beni Allah’a daha çok yaklaştıran bir çeşit ibadettir.
Ey Ali!
Bizim tüm samimi namazlarımızda bizimlesin. Bizlerin göklere her yükselişinde, bizlere eşlik ediyorsun. Hak yolunda şehadet mertebesine ulaşan mücahitlere şahid ve şehidsin.
Devamını oku ...

Celebin Sopası

Bugün itibarıyla solun gözünde Nuriye ve Semih’in Enis Berberoğlu kadar değerinin olmadığı anlaşılmıştır. Onlar için kılını kıpırdatmayanlar, dağın başına masa kurmuş bir gazeteci için sokağa dökülme derdine düşmüştür. “Ölüme tapan bir örgütün emirlerini yerine getiren kuklalar” dedikleri isimler değil, bir gazeteci değerlidir.
Doğaldır, özellikle üç-beş yıldır solun başbuğu Kılıçdaroğlu’dur. O dağdaki demiri eritip solu kurtuluşa götürecek mi göreceğiz. Asıl mesele ise bu son hamlenin CHP’nin iç krizi ile alakalı olmasıdır. Sonuçta düzene bağlananlar, düzenden kopuş dinamiklerini küçümsemek durumundadırlar.
3, 5 değil aslında belki de yetmiş-seksen yıldır solun öncüsü CHP’dir. TKP’nin iç kavgasına nedense müdahil olan TÖP çevresi, “biz Şefik Hüsnücüyüz” demektedir. Doktorcu olmak artık arkaiktir, gericidir. Kopuş denemeleri, tarihsel bir sapmadır, bugünün yeknesaklığında hükümsüz kılınmalıdırlar.
Hatta herkes artık “Yiğidim Aslanım” şarkısını gözyaşları içerisinde Anıtkabir’e dönerek söylemekte, böylece laik dinî ayinini ifa etmektedir. Şiir Bedri Rahmi’ye aittir ve Nâzım için yazılmıştır. Şair, 15-16 Haziran’daki işçi ayaklanmasında fabrikasında mahsur kalmış Vitali Hakko’yu işçilerin elinden kurtarandır. Bugün artık şiiri ve bestesi Uğur Mumcu ve Atatürk için mırıldanılmaktadır. Sonuçta herkes, patronu işçilerin elinden kurtarmaya ant içmiştir. Çünkü patron ilerici, işçi gericidir.
“CHP tabanı, tavanından bağımsız bir şekilde Türk toplumunun en aydın, en ilerici ve en devrimci kesimidir. CHP tabanı eksiğiyle gediğiyle Türkiye'nin aydınlanma mirasını ve devrimci dinamizmini bünyesinde barındırır. Sosyalizm adına güçlü bir dinamik ortaya çıkacaksa, bunun temel bileşeni CHP tabanı olacak.”
Bu sözler sosyal demokrasi vakfı üyesine aittir. Öncesinde emek-sermaye çelişkisinden bile söz etmektedir. Ve bu sözler, etnisite, kimlik ve mezhebe edilen politik küfürlerle birlikte dillendirilir. Çünkü aslında emek safında değildir bu kişi, sadece egemenlerin siyaset alanından bu tür çapakları temizlemek derdindedir. Asıl temizlikse, emek-sermaye çelişkisinin yol açtığı pürüzlerle ilgilidir. Yani emekten, ezilenden yana kudret biriktirme, hat açma ve devrim gibi bir derdi yoktur. Bu temizlik siyaseti Şefik Hüsnü, Aybar’dan bugüne dek uzanır ve her zaman CHP’ye bağlanır. Asıl dert, işret sofralarını dilencilerin, evsizlerin, yoksulların rahatsız etmemesidir. Bu siyasetin ufku bu kadardır.
Yukarıdaki resimde 2000’deki ölüm orucu sürecinde hapishanelerdeki saldırıya karşı direnirken devlet güçlerince kolu kopartılan biri vardır. Yanındaki ise o günlerde o saldırıyı yürüten partinin üyelerinden biridir. Bağlanma budur.
Benzer bir durum, birçok Sivas Katliamı anmasında eli öpülen, selam durulan Kamer Genç için de geçerlidir. O katliamın yapıldığı dönemde Genç, Çiller’in partisindedir.
Çünkü bugün safça “CHP’nin bütün kurumlardan kovulduğuna” inanılmaktadır. Onca Kaypakkaya, onca aydınlanma eleştirisi dönüp dolaşıp CHP’ye bağlanmıştır. Bu sözü sarfeden, doğrudan ya da dolaylı olarak orduya hizmet ediyordur. “Bütün kurumlar” dediğine göre, orduyu da kastetmektedir. Bu sözlerin sahibi, mesajını vereceği yeri iyi bilmektedir. Postalı giymiştir, egemenlerin siyasetine insan devşirmektedir. Kişisel ömür putlaştırılmış, herkesin ait olduğu kavgalı hayat geri plana atılmıştır.
Bu tür zihinlerde baş çelişki-tali çelişki ayrımı, yerini baş yanılsama-tali yanılsama ayrımına bırakmıştır. Devrim hayal, burjuva demokratlık gerçektir; ilki Parisli, ikincisi Muşludur. Bugün birileri, sosyal medyada Can Dündar’ın “Sabredin 40 gün sonra gidiyorlar” başlıklı yazısını paylaşmıştır. Asıl hayalcilik devrimcilik değil, Dündar ve Kılıçdaroğlu gibi celeplerin salladığı sopaya güvenip peşlerine takılmaktadır. Kavgalı hayatın çileli halkı koyun olarak görülmektedir. Ondaki irade tehlikelidir, törpülenmelidir. Son hamle, bunun içindir. Yeniden kursakta kalacak hevesin adıdır. Uğranılacak sükut-u hayalin karşılığıdır. Yiğitler, aslanlar burada yanılmaktadır.
Çünkü o sopa, koyun görülen halk için sallanmaktadır ve bir yönüyle içe dönüktür. Yani CHP, kendi iç krizini bu yürüyüşle aşma derdindedir ve ne kadar kitleselleşirse o ölçüde mevkiini koruyacaktır. Hayalcilik, bu partiden demokrasi mücadelesi ve devrim beklemektedir. Kendi düştükleri kuyunun ağzından gördüklerini dünya zannedenler, nefslerini ilahlaştırmaya mecburdur. Aza, öze değil, kendisi gibi yüce olana bakılmaktadır.
SEP gibi yapıların son günlerde neden Kürt hareketi eleştirileri kaleme aldıkları anlaşılmıştır. 7 Haziran günü limandan ayrılan Nuh’un gemisine binenler kısa sürede gemiyi terk etmişlerdir. O yazılar, yeni yönelimin diyetidir. Bunlar, doksanlarda Kürtler solla ittifak yaptığında, “Oylar CHP’ye” diyenlerdir, bugün de dillerinden bundan başka politik bir cümle dökülememektedir.
Faşizm düzler. Düzlenmiş olmak, eşitlikçi ideolojiye bağlı olanları öne fırlatır. Devrimci politika ise saflaşmak, hat çekmek, ayrım yapmak, çentik atmaktır. Bu irade, düzlenmiş olanı ayrımsız, çentiksiz, nimet olarak görenlere zararlı görünür. Egemenlerin siyaseti içinde çekilen silik çizgileri devrimci zannedenlerin yanılsaması buradadır. Bugün CHP, AKP’nin de parçası olduğu devlet kurgusuna aykırı hiçbir şey yapamaz. O devlete karşı güç biriktirmek zorunda olanların bir kuyruğa bağlanmaları, verili dönüşüm momentinin hayrınadır. Yenikapı’nın parçası olan siyasi yapıdan devrim yolunu çizmesini beklemek, asıl hayalcilik budur.
CHP, bir komünizmle mücadele yöntemidir. 1974’te meclisteki konuşmasında Adalet Partisi sıralarına dönüp, “sizin komünizmle mücadele yönteminizi denedik, sıra bizimkinde” der. Bu söz, birkaç ay sonra çıkartılacak olan genel afla ilgili olarak edilmektedir. Rahşan affı da bu dizgenin parçasıdır.
Turan İtil de diğer bir parçadır. Mahkûmlar arasında devlet adına psikolojik incelemeler yapan bu zat, “teröristler idealist ancak bağlı oldukları gruplar değil” demektedir. Ülküye ve davaya bağlılık yukarı çıktıkça zayıflamaktadır.
Aydın Çubukçu’nun onca sınıftan, diyalektikten dem vurduktan sonra, Londra’daki saldırı sonrası büyük harflerle HAYAT’tan bahsetmesinin sebebini burada aramak gerekir. O, yazısında Batılı egemenlerin, terör uzmanlarının ağzıyla konuşmakta, terör listesinden, İslam’ın doğası gereği terörist olduğundan bahsetmektedir. Özünde demek ki emek-sermaye çelişkisinden dem vuranların belirli bir kısmı, bu çelişkiyi bünyelerinde aştıklarına inanırlar ve bu çapağı temizleme vaadinde bulunurlar. Liberal ve sosyal demokrat siyaset buradan neşvünema bulur. “Tek kelimeyle HAYATA; kendi dışında akıp giden ve bir türlü içine girmeye cesaret edemediği, cesaret etse fırsat ve imkân bulamadığı hayata!” yönelik öfke ve düşmanlığa öfke ve düşmanlık beslemeleri bu siyasi sapmayla alakalıdır.
Her birimizin yaşadığı, ömürdür, ait olduğumuz hakikatse, hayattır. Hayatı kendi kişisel ömrüne kapatanlar, sınıfsal-politik varlıklarını da iptal etmek zorundadır. Bugün sol örgütlerin bir kısmının tabeladan ibaret olduklarını, CHP’ye iltihak ederek ortaya koymalarının nedeni buradadır. “Baş düşmanın burjuva demokrasisi lehine gerilemesi evladır” denilmesinin sebebi de buradadır. Herkes yuvasına dönmüştür.
Devrim “taktik menzil” değil, bugünde, bugündeki güçlerle ilerleyen bir güçtür, ölçüdür, mizandır. Devrimcilik, Mahir’i ittifak dâhilinde Kemalistlere ettiği laflar ve 9 Mart değerlendirmeleri yüzünden “Kemalist” olarak yaftalamak, sonra da darbeyi savunmak, burjuva kliklerinden birinin kuyruğuna yapışmak değildir.
Hayatın kişisel ömür lehine düzlendiği koşullar, bazı solcuların Nuriye ve Semih için içişleri bakanının ettiği lafları dile dolamasına neden olmaktadır. Bu laflar, eyleme verilen desteği kırmıştır. Demek ki aynı lafları edenler, devletin saldırısının parçasıdır. Bu solcular, hallerinden ve direnişin geldiği noktadan memnundurlar.
Dolayısıyla Aydın Çubukçu’nun IŞİD yazısı, bir yönüyle sola yöneliktir. Hayata girmek, yaşamayı bilmek, özgür bireyler olmak, emirler bu yöndedir. O, ölüm orucu günlerinde “ben en iyi eserlerimi hücrede verdim” diyendir. Eser vermek kıymetlidir, ölüme yatmak zaten ölmeyi haketmenin, kıymetsizliğin öteki adıdır.
Sol, en azından geride bıraktığı miras karşısında utanmayı bilmelidir. Kitlesini CHP’ye taşeron kılanın, milis kuvvet hâlinde ona örgütleyenin, varsa, yüzü kızarmalıdır. Utanmak devrimcidir.

Bahri Dikmen
Devamını oku ...

Bir “Dilencilere Para Vermeyin” Masalı

Sosyal medyada Salih K. adlı bir kişinin bir paylaşımına denk geldim. Kişinin adını özellikle veriyorum. Amacım, kendisini hedef tahtasına oturtmak değil. Ki onun gibi düşünen ve davranan çokça insan var bu ülkede. Kendisi doğru kelam ediyormuşçasına o cümleleri kullanıyorsa, benim de onun ismini yazmamda yanlışlık yok. Sözüm sadece bu kişiye değil, hepimizedir, vicdanlarımıza, insanlığımızadır…
Şöyle demiş cümlelerinde:
“12 yaşında dilenen kız çocuğuna ‘ayıp yaptığın, bu yaşta!, onurunla yaşa!’ dedim. Bizi izleyen abisi geldi, kavga edecektik az kalsın. Devlet olarak her şeyi, herkesi yendik dilencilere yenildik, olamaz! Ağlak sesleriyle inanç sömürüsü yapıp insan psikolojini bozdukları sürece dilencileri ihtar edeceğim. Bu dilencilere para veren insanların zihin yapısına da acıyorum.
Üsküdar Mihrimah Sultan Cami Avlusu/İst.”
Yaptığına tepki gösterenlere ise verdiği bazı cevaplar şunlar:
“Dilencilik alçaklıktır. Duygu sömürüsüdür ve daha iddialı bir şey diyeceğim, dilenen bir kız çocuğu asla hayatını bir daha normal kuramaz. Birileri yaptığının yanlış olduğunu yüzüne söylemeli. Kız bununla hesaplaşsın. Ailesine anlatsın, itiraz etsin.”
“Dilenene tepki gösteririm. Dilencilik fahişeliğe benzer. İkisi de duygularımızı paraya dönüştürürler. En kötü belediyeye gitse ihtiyacını karsılar. İş yapayım dese mutlaka iş bulurlar. O kıza yaptığının yanlış olduğu söylenmezse, nereden bilecek peki???”
O vakit insanlık olarak asıl alçaklığımız nedir, bir göz atalım.
Dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünmek ve kendi dünyandan ötesine kör olmaktır alçaklık.
Dilencilere kızarken/söverken, insanları dinlencileştirenlere sessiz kalmak ve hatta çanak tutmaktır alçaklık.
AVM’leri, bankaları beslerken, kredi kartlarının kölesi haline gelmişken, onları taşlamak yerine dilencileri taşlamaktır alçaklık.
Bir dilenciden onur beklerken, onur bekleyen kişinin onursuzca davranmasıdır alçaklık.
Asgari ücret köleliğine ses çıkartmayıp, dilenciliğe mahkûm edilenlere ses çıkartmamaktır alçaklık.
Kendi konforlarına ve göz zevklerine zeval gelmesin diye, insanları aşağılamaktır alçaklık.
Lüks yaşamından ve konforundan başını kaldırmayıp, mazlumları görmemektir alçaklık.
Körlük, sağırlık, dilsizliktir alçaklık.
Fahişelerin de dilenciler gibi onursuz olduğunu düşünmek ama fahişelerin/dilencilerin hayatına dokunmamaktır alçaklık.
Hayatı çalınmış hayatsız kadınlar fuhşa zorlanıyorken ve kadınlar/erkekler/çocuklar dilenciliğe mecbur bırakılıyor veya zorla yaptırılıyorken, nedenleri/nasılları/çözümleri üretmeden onlara hakaret etmektir alçaklık.
Her köşe başından ah’lar yükseliyorken, bu ah’lara merhem olmaktansa kulak tıkamayı yeğlemektir alçaklık.
Göz zevki uğruna başkalarını yok saymaktır alçaklık.
Devlet mağdurlara el atmıyorken, kendi üzerinden sorumluluğu atıp zaten bir şey yapmayan devletten yardım ummaktır alçaklık.
Yaşam şartları gün be gün ağırlaşıyorken, birilerinin sefası uğrana başkaları harcanıyorken, harcananlara yüklenip iyi bir şey yaptığını zannetmektir alçaklık.
Vicdansız olmalarına rağmen vicdan mastürbasyonluğu yapmaktır alçaklık.
Ders verdiğini düşünmek ama dersten nasiplenmemektir alçaklık.
Dilencilere daha güzel bir hayat sunmak yerine, çalınmış hayatlarına bir tekme daha vurmaktır alçaklık.
Zalimlere başkaldırmayıp mazlumlara diş geçirmektir alçaklık.
Meselenin aslından uzaklaşıp ateşe körükle gitmektir alçaklık.
Büyüklenmek, kibirlenmek, kırmak, zorbalaşmaktır alçaklık.
Elleri tutmak yerine, ellere vurmaktır alçaklık.
Her insanın değerli olduğu gerçeğine sırt çevirmek ve insanlığa ihanet etmektir alçaklık.
Senden olmayana kucak açmamaktır alçaklık.
Hümanist maskesi takıp insanları kandırmaya çalışmaktır alçaklık.
Şüphesiz ki insan çokça alçaktır! Hâlâ insan kalanlar müstesna…
Devamını oku ...

Artık Gerçek

Artı Gerçek isminde bir site var. Muhtemelen batıda dillendirilen “post-truth” kavramına atıfta bulunuyor. Bu kavram, doğruların, hakikatin, olguların önemini yitirdiği dönemi karşılamak için üretilmiş. Artı Gerçek, tam da bu dönemin mahsulü.
Sitede Belgin Cengiz imzalı bir yazı yayınlanıyor. Yazar “Müslüman Kardeşler’in Hitler Yüzü” isimli yazısında Kudüs Müftüsü Hacı Emin Hüseyni’yi “Müslüman Kardeşler’in kurucularından ve önemli karakterlerinden biri” olarak takdim ediyor. İşte artı gerçek bu. Yalanı “fazla gerçek” diyerek yutturmaya çalışıyorlar. Çünkü Hüseyni’nin İhvan’la bir ilgisi bulunmuyor. Yazarın batının liberal mahfillerinde eksik bir eğitimden geçirildiği açık.
Esasında laisizmin, batı uşaklığının ve Ortadoğu’nun bağrına saplanmış Siyonizm hançerinin artığı olmanın ifadeleri bunlar. Yazar, Hüseyni’nin Yahudi göçüne (aliya) karşı politik manevralarına karşı esasında. Bu ilişkiler, kimsenin ne olduğunu henüz net görmediği bir dönemde kuruluyor. Sovyetler’in de diğer emperyalist güçlerin nüfuzunu kırmak için Hitler Almanyası ile anlaşma imzaladığı yıllar bunlar. Ortaya çıkan sonuca bakıp kat’i analizlere ulaşmak doğru değil. Sonuçta Artı Gerçek yazarı, bugünkü patronlarının geçmişte hazırladığı şu afişe de ses etmemesi gerek. Onun gibilerin elinde sivrilmiş okların kimlere saplandığını görmek şart. Komünist bir masaldı Sümerbank” diye methiyeler düzenlerin her sakallıyı dedeleri zannetmekten vazgeçmeleri zorunlu.
Post-truth dünyasında tek gerçek, egemenlerin kendisi. B. Cengiz türünden yazarlar, onların borazanlığını yapıyorlar. Katar krizi üzerinden, AKP’ye karşı hepimizi liberal Amerikan muhalefetine örgütlemeye çalışıyorlar. Oysa biz biliyoruz ki liberalizm, fiili faşizmin bağrında taşıdığı, boş bir umut. O nedenle Gezi sonrası bu liberalizme örgütlenenler, KHK’lara, küçük çaplı grevlere, ev baskınlarına, bodrumlarda katledilen canlara tek bir laf üretmiyorlar. Seyirci olarak izliyorlar ve herkese koltuk ayırdıklarını söylüyorlar. Çünkü bu faşizmin ilanihaye sürmeyeceğini, esasen onun kendi liberal dünyalarının sancılı doğumunun bir parçası olduğunu düşünüyorlar.
Post-truth Amerika’sında askeri stratejistler, Eski Yunan’da Sparta’ya, doğu coğrafyasında Perslilere bakıyorlar. Amerika’nın Sparta ve Pers İmparatorluğu gibi hareket etmesini öneriyorlar. Aşağıdakilere ise Atina ve Elen masalları anlatıyorlar. Tanrıların en büyüğü, Ahura Mazda’nın her şeyi yarattığına, hakikati ifade eden Arta’yı da kozmosa biçim ve düzen vermek için meydana getirdiğine inanıyorlar. Arta’nın karşısında yalan, yani Drauga var. Artı gerçekçilere göre, hepimiz yalanız. Yalana karşı hakikatin, karanlığa karşı ışığın safında olmadığımız için yok edilmeliyiz.
Aynı Pers, bugün ona karşı bir devrimi bağrında taşıyan günümüz İran’ının karşısına çıkartılıyor. “Kaçar Hanedanı’nın bıyıklı eşleri” haberleri bu yüzden yapılıyor. Aynı haberleri yapanlar, aynı güzellikte olan Frida Kahlo’yu azize ilan edebiliyorlar. Kılla tüyle uğraşan liberalizm, saç kılını görme arzusuyla, batı kaynaklı, “İranlı kadınlar yasağa rağmen başlarını açıyor” haberleri yapıyor.
Bu İran düşmanlığı, batıya hayranlığın, sadakatin bildirilmesinin bir ifadesi. Herkesin cenneti orası. Orada fukara halkların çektikleri çilelerle kimse ilgilenmiyor. “Gerçek benim, geri kalan yalan” diyorlar.
İran hiçbir şey değilse, yazının başında paylaştığımız fotoğrafta görüldüğü üzere, eski İsrail konsolosluğunu FKÖ’ye tahsis eden iradedir. İran hiçbir şey değilse, IRA militanı Bobby Sands’in ölümü üzerine, İngiliz Büyükelçiliği’nin önündeki Winston Churchill Caddesi’nin ismini Bobby Sands yapandır. Onların asıl düşman olduğu şey, budur.
* * *
Egemenlerin artık gerçeklerini kendine put eyleyen Belgin Cengiz, bilmediği konularda, internetten tırtıklanmış malumatlarla doldurulmuş yazılar yazmayı seviyor. Bu sefer de ucuz, liberal AKP karşıtlığını süslemek için ta Sümerlere gidiyor. Zorlama bir çabayla, Sümeroloji’nin İslam karşıtı kullanım yöntemlerini devreye sokuyor. Gerçekle bağını kopartıyor ve Rabia işaretinin Rabia Meydanı’ndaki katliamla alakalı olmadığını ortaya koymaya çalışıyor, çünkü hayata o katliamı yapanların, onların hizmetinde olduğu İsrail’in yanından bakıyor. Yazarın yüzlerce insanın katledildiği katliamı küçümseyerek anmasının sebebi bu.
Yazının sonunda Ra ile Rabia arasında bağ kuran yazar, kendisinin aslında nerelere hizmet ettiğini açığa vuruyor. Allah’ın o tüm ra’lara başkaldırının adı olduğuna iman etmediği için, dolaylı olarak “herkes doların üzerindeki gözle bakacaktır, bakmayanlar kör olacaktır” demiş oluyor.
Sümeroloji konusunda üstadı, Kemalist mitolojinin kurucularından olan Muazzez İlmiye Çığ. Bu tür isimlerin özel bir eğitimden geçtiğine kuşku yok. İlmiye Çığ’ın kardeşi Turan İtil için de benzer bir durum söz konusu.
Nöropsikoloji profesörü olan İtil, darbeden hemen sonra ülkeye geliyor. Bizim bu gelişin tercihen veya tesadüfen olduğunu düşünmemizi istediği açık. Mamak Cezaevi’ndeki tutsaklar üzerinde deneyler yapıyor. “Gençlerin neden terörist olduğunu” anlamaya çalışan profesörle ablasının Sümeroloji üzerinden devlete has bir mitoloji üretmesi ve bu mitolojiyi İslam’la mücadele için kullanması arasında tutarlılık söz konusu. Artı Gerçek yazarı işte bu geleneğin parçası, sözcüsü.
Yazarın, bilerek veya bilmeyerek, dile getirdiği bir doğru var ama. Erdoğan’ın elindeki rabia işaretinin ne İslam’la, ne Müslüman Kardeşler’le ne de o katliamla bir alakası var. “Kılıçdaroğlu kıskanmasın” demesi de yerinde, çünkü rabia işareti, o dört parmak, devletin yeni “altı ok”u.
Dolayısıyla yazar, yalana başvurup Hüseyni’yi İhvancı yapacağına, onun Teşkilat-ı Mahsusa geçmişi ile kendi ecdadının, öncülerinin geçmişindeki kesişim noktalarına baksın. Genelkurmay’ın misyonerliğini üstlenmiş, Celâl Şengör gibi isimlerin peygamberi olan Karl Popper’i eleştirsin.
Çünkü Şengör gibi B. Cengiz de dolaylı olarak AKP’yi aklıyor, ardındaki hizalanmayı belirli bir mitolojinin suyuna batırıyor. O mitoloji üzerinden fukara Müslüman’ın dinine saldırmanın manası olmasa gerek.
Faşizm, liberalizmin ekonomik yönünü benimsiyor ama felsefi ilkelerini redde tabi tutuyor, modernitenin entelektüel ve ahlaki mirasını çöpe atıyor. Yalnız bu geçici bir araz. Her liberal, o faşizmin ekonomik yönüne içten içe selam duruyor ve işi gücü, o ilkeleri ve mirası dile pelesenk etmek oluyor. Sonuçta liberallerin AKP eleştirileri, hakikatin önündeki perde; o perdenin yırtılıp atılması gerekiyor.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

Mülk Allah’ındır! Çare Öze Dönüşte

İnsan dünyadaki küçücük bir varlıkken zamanla dünyayı kendine mülk etmiştir. Aklıyla, hafızasıyla, konformizmi ve malik olma hırsıyla dünyayı ele geçirmiştir, zaptetmiştir. Bu durum dünyanın da kendisinin de sonudur. ‘Mülk Allah’ındır, gelip geçici bu yerin sahibi Allah’tır.’ diyen sese kulak verilse her şey hallolacak. Fakat yeryüzünde Müslümanlar da dâhil maalesef tüm insanlık ‘mülkün Allah’a ait olduğunu, bu dünyanın insanın malı olmadığını’ unutmuş hâlde.
Ülkeler sistemi, sınırlar, türlü türlü ordular, silâhlar ‘Mülk Allah’ındır’ sözüne aykırı mefhumlar. Ben Anadolu çocuğu olarak Nijer’in de Danimarka’nın da sahibiyim. Nijer veya Danimarkalı da Anadolu’nun benim kadar sahibi. ‘Mülkün, bu ve öte dünyanın sahibi’ insan olmadığı için böyle yaşanmalı yeryüzü. Ancak yaşanamıyor. İnsanın malik olma hırsı onu bölüyor, parçalıyor ve kuduz köpek gibi oradan oraya saldırtıyor.
Bizim açımızdan cihat ‘Mülkün insana değil Allah’a ait olduğunun anlatılmasıdır ve bu prensibin geçerli olduğu bir düzen için mücadele’ etmektir. Müslüman kişi, hırsları, zaafları ve mülk üzerindeki iktidarı sebebiyle insanı insana düşman eden düzeni yıkmak için uğraşır. Ancak mülkün Allah’a (insanlara değil) ait olduğu bir düzende Dünya vatandaşlığı söz konusu olur, her yer herkesin olur ve her insan diğerine zarar vermediği müddetçe dilediği özgürlüğü yaşayabilir.
İslam’ın amacı, başka ifadeyle Müslümanı cihat etmekle görevlendirmesinin nedeni, dil, din, ırk, cins, yaş ayrımı olmaksızın tüm insanları hakiki adalet ve özgürlüğe kavuşturmaktır; ayrıca açların, biilaçların olmadığı, kimsenin dünya mülküne sahip olmakla bir başkasını sömürmediği, yani köleleştirmediği bir dünya ‘Mülkün Allah’a ait olduğu bir dünya’ anlamına gelir. Dolayısıyla cihat edilecek kurum, mefhum, ülkü, ülke, devlet, ordu, güç -ne derseniz deyin- ‘insanın kendini Allah yerine koyarak dünyayı mülk edinmesidir.’
Elbette Ortadoğu’yu kana bulayan vampir Batı kapitalizmiyle kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Fakat asıl cihat bu değil, tarifini yaptığım o büyük savaştır. Mazlum ülkelerin halklarının bu vampirlerden kurtarılması o büyük cihada hazırlık mahiyeti taşır sadece.
Peki iyi güzel de bugünün Müslümanlarının ya da daha açık ifadeyle, cihat ettiğini iddia edenlerin içinde cihadı izah ettiğim gibi anlayan ve anlatanların oranı nedir? Maalesef Müslümanların çok çok büyük çoğunluğu böyle anlamamakta. İslam’la alakasız, yoz, karanlık, köleci, müstebit, kör, estetiğe ve zarafete uzak, peygamberî yoldan çıkalı yüz yıllar olmuş uygulamaların yarattığı zihnin ürünü olan bir cihat anlayışının vampir Batı kapitalizminin vahşetinden ne farkı olabilir ki. Hatta Batı iktidarı bu cihat anlayışını ustaca kullanmıştır ve kullanmaya da devam ediyor; bu İslam’sız cihat anlayışı yüzünden kendi halkını Müslümanlara düşman hâle getirmedi mi?
La İlahe İllallah! Allah’tan Başka İlah Yoktur!
Doğup yaşayıp ayrıldığımız şu yeryüzünü kendimize mülk etmeye çalıştığımız içindir ki mülkümüz sandığımız bu yerde tanrılar türettik ya da türetildi ve önümüze kondu. Peki nasıl oluyor da günde beş kez ezanla dinlediğimiz bu cümle, ‘Allah’tan başka ilah yoktur, ondan başka yaratan yoktur, ondan başka sahip yoktur.’ ifadesi aklımızı başımıza getirmiyor. Nasıl oluyor da görmüyoruz dünya nimetlerinden madden ve manen zehirler icat ettiğimizi, onları putlaştırıp etrafında ayinler düzenlediğimizi. İşte kıyamet bu körlüğün son noktasıdır.
Gitgide artan bu körlüğe karşı hep birlikte haykıralım: ‘La galibe İllallah.’ Allah’tan başka galip yoktur!
Fabrikalarınız, nükleer silâhlarınız, teknolojik sıçrayışlarınız, bankalarınız, borsalarınız, markalarınız, modern kentleriniz, yatlarınız, katlarınız, altınlarınız, elmaslarınız, hijyen takıntınız (ve diğerleri) sizin tanrılarınız olabilir. Fakat sizin tanrılarınız galip gelemez. Sizin tanrı sandığınız, içinize gizlenmiş şeytandır, yani hırslarınızdan, malik olma sanrınızdan, böylece çeşitlenen ahlaksızlıklardan bahsediyorum.
Evet, şeytan, Batılıların çizdiği kuyruklu, çirkin ve korkunç suratlı, elinde uzun bir tırpanla dolaşan yılışık bir varlık değildir. O, sizin içinizdedir. Ne zaman ki hırslarınız, mallarınız ve yarattıklarınızın sahte büyüsünden kurtulur ya da vazgeçersiniz, o gün şeytan yenilir ve insanlık kurtuluşa erer. Kısaca ‘lehul mülk=mülk Allah’ındır’ prensibini ihlal eden insanlık huzur bulamaz ve bulamıyor. Çare, Ali Şeriati’nin dediği gibi, öze dönüşte. Âşık Veysel’in anlattığı üzere, insanın yolcu olduğunun anlaşılmasında.
Devamını oku ...

Lenin

Cezayir’de basılmış, 1970 yılına ait bir posta pulu. Pulda Arapça olarak şu yazılı: El Cumhuriye El Cezairiyye Ed-Demokratiyye Eş-Şa'biyye (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), posta. Fransızca yazı: Lenin’in doğumunun 100. yıldönümü. Cezayir.
Lenin
Larbi Buhali’ye[1]
                
Gıyabınızda derslerinizden uzak ne yapmalı
Tarih öncesine değin asırların dib tarafında ne yapmalı
Cahil ve çirkin insanlar hükmettiklerinde ne yapmalı
İkinci cilt ile çene kemiği kırdıklarında ne yapmalı
Çocuklara özgü muzip bakışlarınıza hakaret ettiklerinde ne yapmalı
‘Ne yapmalı’yı yaktıklarında ne yapmalı
Uzlaşmayı reddederken mücadele etmek dışında yapılacak bir şey yok.
Beşir Hacı Ali (Bachir Hadj Ali)
Kaynak: L’Arbitraire isimli kitabından (Türkçe ‘Keyfi karar’), şiir, Editions de Minuit, Paris, 1966 (birinci baskı). Dar el İjtihad, Cezayir, 1991.
Beşir Hacı Ali: Cezayir’de hem sol hareketin tarihinde hem de kültür bölümünde önemli bir şahsiyyettir. Beşir Hacı Ali, Cezayirli solcu yönetici, siyasetçi, yazar ve şair idi. (doğum tarihi 1920 -ölüm tarihi 1991, Cezayir’de). 1945 yılında Cezayir Komünist Partisi’ne (PCA) üye oldu. Sonradan 1948 yılında CKP’nin merkez organı olan Liberté (Hürriyet) gazetesinin baş editörü oldu. Cezayir Millî Kurtuluş Savaşı’nda (1954-1962) Beşir Hacı Ali Fransız işgaline karşı mücadele etti. Cezayir Komünist Partisi’nin baş yöneticilerinden biriydi, partisi 1955 yılında Fransız işgal yetkilileri tarafından yasaklandığında bile mücadeleyi sürdürdü. Cezayir istiklali kazandığı zaman, Beşir Hacı Ali, 1963 yılında, başka Cezayirli yazarlar ile birlikte (mesela Mevlüt Mammeri, Murat Burbun ve Jean Sénac) L’Union des Ecrivains Algériens’i (Cezayirli Yazarların Birliği) kurdu. 1966 yılında Beşir Hacı Ali, Cezayir’de PAGS’ı (Parti de l’Avant-garde Socialiste, türkçe: Öncü Sosyalist Partisi’ni) kurdu. Hayatı boyunca Beşir Hacı Ali birçok siyasal makale, eleştirel deneme, şiir yazdı.
Eserlerinden:
-                     Notre peuple vaincra (Halkımız Kazanacak), deneme, Cezayir, 1960 (gizlice yayımlandı)
-                     Culture nationale et révolution (Millî Kültür ve Devrim), konferans, Cezayir, 20 Mart 1963.
-                     Essai sur la critique et l’auto-critique (Kritik ve Otokritik Üzerine Bir Deneme), Alger-Républicain, Cezayir, 1964.
-                     Culture et révolution socialiste (Kültür ve Sosyalist Devrim), deneme, Cezayir, Mayıs 1965.
-                     L’Arbitraire (Keyfi Karar), şiir, Editions de Minuit, Paris, 1966 (birinci baskı). Dar el İjtihad, Cezayir, 1991.
-                     Que la joie demeure! (Geriye Neşe Kalsın!), şiir, Editions P.J. Oswald, Paris, 1970.
-                     Soleils sonores (Sesli Güneşler), şiir, ENAG, Cezayir, 1985.
Fransızcadan çeviren: Muhammed Velid Grine, Cezayirli yazar ve çevirmen. Cezayir Üniversitesi’nde çevirmenlik profesörü.
Not:
[1] Larbi Buhali (Larbi Bouhali): Cezayirli komünist yönetici. 1936 yılında Cezayir Komünist Partisi’nin (PCA) baş kurucu üyelerinden biridir (Çevirmen notu).
Devamını oku ...

Toprağın Kızı

Anna Mae Aquash [27 Mart 1945-Aralık 1975] Kanada’daki Mi’kmaq isimli Kızılderili bölgesinde dünyaya geldi. On yedi yaşında Boston’a taşındı. 1968’de Amerikan Kızılderilileri ve İlk Uluslar hareketine katıldı. Kızılderililerin hakları için verilen mücadelede önemli görevler aldı. Amerikan Kızılderilileri Hareketi’nin öncülerinden Leonard Peltier ve Dennis Banks gibi isimlerle birlikte çeşitli eylemler gerçekleştirdi. 24 Şubat 1976’da Güney Dakota’ya 16 kilometre uzakta, bir yolun kenarında cesedi bulundu. Başının arkasından vurularak öldürülmüştü.
Toprağın Kızı
Anna Mae Aquash İçin Şarkı
Kanada’dan geldi, Kuzey’deki bir kasabadan.
Günışığının köknarların dalları arasından süzüldüğü diyardan.
Yüreğinde kıtanın tüm kudretiyle
Ona muhtaç olanlara karıştı
Hiç kimseden korkmadan.
Bir halkı
Üç kuruş para için toprağı katletmek isteyenlerden
Kurtarmak için geldi.
Dediler ki ona
“Bu toprak ana bizim mülkümüz, adı da ABD”.
Bu küfre karşı o
Kavganın sancağını açtı.
O kavgada doğdu ve orada öldürüldü.
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
FBI gelip ona “istesek seni öldürürüz” demişti bir kez.
Onlar baruta ve silaha iman etmişlerdi
Oysa güç, kimsenin alıp satamayacağı
Bize hayatta kalmak için gereken her şeyi veren
Topraktaydı.
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
Ne vakit içime korku düşse hemen o düşer aklıma.
Ölüm makinesinin karşısına dikildiğinde
Bizi biz yapan dava için yaşarken,
Bizleri bir arada tutmak için çabalarken
O birliği dağıtmak için uğraşanların elinde ölürken
gösterdiği cesareti
Nasıl unuturum?
Ah Anna Mae ah…
Hayatını senden çaldılar ama
Dilindeki şu sözü çalamadılar toprağın kızı:
Güçlü ol, mücadeleye devam…
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
Ellen Klaver
Devamını oku ...