Çark Başından Bozuk

Bu ülkede bir düzen var ki düzensizlik üzerine kurulu. Çark başından bozuk veya balık baştan kokar. Nasıl ifade edilirse edilsin, ortada bir sorunun olduğu apaçık belli.
Acı dolu tecrübeler bu ülkeye hiçbir şey getirmiyor. 17 Ağustos depreminde onbinlerce ölü ve yaralı vardı. Bazı deprem düzenlemeleri oldu ve/fakat kontrol mekanizması işletilmedi. Yakın bir zamanda Marmara bölgesinde yeni ve büyük bir depremin beklendiği herkesin malumu ama 17 senedir yüzbinlerce tehlikeli yapı iyileştirilmedi, yeni imarlara sıkı kontroller getirilmedi.
Soma'da 301 işçi öldürüldü ve iş cinayetlerini yaşamın bir parçası olarak kanıksamış bu toplumda bile sarsıcı bir etki yaratmasına rağmen sorumlular cezalandırılmadı, önlemler alınmadı, sıkı kontroller işlemedi. Akabinde Şırnak'ta ve Bitlis'te maden faciaları yaşandı ama medya kanalları sadece bulunan iş makinelerini haberleştirmeyi seçti. Mevzubahis Kürdlerin ölümü olunca haber değeri taşımaz zaten.
Diyarbakır/Kulp'ta Kuran kursu yandı ve 6 çocuk öldü. Ölen çocukların bedenleri balkon kapısının önünde üst üste yığılmış halde bulundu. Çünkü balkon kapısı kilitliydi, yangın merdiveni yoktu, yangın söndürme sistemi ve teçhizatları yoktu, herhangi bir kazaya karşı geliştirilmiş bir önlem de bulunmuyordu.
Dün akşam da Adana'da bir yurtta 15 kişi can verdi. Çünkü... Kulp'taki yangınla aynı nedenlere sahip. Bir facianın nedenleri zaten her zaman aynıdır. Faciadan sonra nedenleri anlayabiliyorsak, öncesinden de bilebiliriz. Yahut devlet, yaşanan bir facianın tekrar yaşanmaması için ülke genelinde önlemler alıp zorunluluklar getirebilir.
Fakat heyhaaaattt! Ölenler yoksulsa kimin umurunda? Hem bu ülkede yoksulun ölümü ne zaman içtenlikle facia veya felaket olarak görüldü ki? İktidarları başsağlığı mesajı iletmeye zorlayan ve birkaç gün kem küm etmelerine mecbur eden "kader hikâyeleri" sadece. Çünkü deprem Allah'ın -haşa- verdiği bir bela, iş cinayeti "işin fıtratı", yanan çocuklar "kader"...
Bunlar gibi sihirli sıfatlar çoğunluğu ikna etmeye yetiyor ama biz ikna olmayalım. Bu devletin vergi ve asker/sivil çete toplayan gaspçı, mafyöz, yamyam bir terör örgütü olduğunu unutmayalım.
Devletin vatandaşından topladığı vergilerle en azından onun güvenliğini sağlama zorunluluğunu talep edelim. İşyerinde, okulda, yurtta, AVM'de, kamusal alanda veya evlerimizde bütün olası kazalara ve tehlikelere karşı güvenle yaşayacağımız düzenlemeler isteyelim. Çünkü bu en temel hakkımızı, yaşam hakkımızı ihtiva eden bir durum. Bunun için örgütlülüğe ve evimizden başlayarak her alanda güven cepheleri oluşturmaya ihtiyacımız var. "Kaderimizi" mevcut düzensizliğe değil, örgütlülükle oluşturulacak düzene emanet edelim.
Ve eğer bu gibi ölümler kaderse, Allah katbekat iktidar ve mülk sahibi firavunlara, karunlara, hamanlara çevirsin inşaAllah.
Berzan Amed Aykaç
Devamını oku ...

Demokrasi

“Demokrasi” ve Sosyalist Komünal Demokrasi
Fidel’in ölümüyle birlikte sosyalizm ve demokrasi tartışmaları canlanmış görünüyor. Bu yazının konusu, turist olarak bile Küba’da bulunmamış -bulunmuş olsaydım bile bu konuda bir şey söylemek hakkını kendimde bulamazdım- Küba hakkındaki bilgileri okumalarından ve yaşamı boyunca Küba’ya kulak kabartmaktan ibaret biri için tabii ki ‘Küba demokrasisi’ değil. Bu yazının konusu, Fidel’in vedası vesilesiyle yeniden gündeme gelen verili demokrasi kavramını sorgulamak ve sosyalist demokrasi için ipuçları yakalamaya çalışmak.
Bu nedenle verili demokrasi olgusunun, takılıp kalınan Kuzey Avrupa ülkeleri örneklerinin ötesinde ‘alternatif demokrasi’ kavramına kafa yormak gerekiyor. Sosyalizm deneylerinin kimilerinin ‘duvar’ altında kalmış olması, kimilerinin merkezî, hiyerarşik, otoriter, büyük kalabalıkların iradesini dışlayan yapılar haline gelmesi, zaman zaman alevlenerek, epeydir devam edegelen bu tartışmayı zorunlu kılıyor.
Temel sorular:
-Neden doğrudan demokrasi değil, temsilî demokrasi? Neden temsilciler seçmek zorundayız? Temsilcileri parti liderlerinin belirlediği ya da kimi güç ve sermaye sahibi olmanın ya da ‘eğitimli’ olmanın temsilci olmanın asgari şartı olduğu -‘az gelişmiş demokrasi’ örneklerinden de bağımsız olarak- neden temsilcilerle irademizi yansıtmak(!) zorundayız? Son derece gelişmiş iletişim teknolojilerine sahip olunan bu çağda neden temsiliyet? Ve tabii ki neden son derece kalabalık topluluklar altında hiyerarşik merkezi yapılar içinde yaşamak zorundayız? Küçük yerel birimlerde, özerk yapılarda ve özyönetimlerle örgütlenmiş insanlık, neden iradesini doğrudan gerçekleştirebilmek olanağına sahip olamasın? Sosyalist demokrasi, aşağıdan yukarı küçük toplumsal birimler ve yerele dayanmak zorunda değil midir? Bugün bize dayatılan ve önünde secde etmemiz istenen sandığa ve belli zaman aralıklarıyla yapılan seçimlere ve merkeziyetçiliğe dayalı ‘temsili ‘demokrasi’ kavrayışı ve olgusu, olsa olsa bir demokrasi illüzyonudur. O ‘demokrasi’, egemen sınıfların çıkar çatışmalarının ya da genel anlamda sınıfsal çatışmaların krize dönüşerek sistemi yıpratır hale gelmesini önlemek amacıyla oluşturulmuş bir denge bulma ve uzlaşma enstrümanıdır.
-Ezen ezilen, sermaye sahibi-emekçi, zengin-fakir, muktedir-mağdur, güçlü-güçsüz ayrımlarının ve nihai olarak uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin belirlediği toplumlarda bir halk iradesinden, daha da ötesinde bir ‘demokrasiden’ nasıl bahsedilebilir? İlla bahsedilecekse, bu insanlığın geleceğini nasıl temsil eder? Eğer böyleyse, bu durum, uzlaşmaz sınıf çatışmaları ve çelişkilerinin insanlığın mutlak kaderi olduğunu kabullenmek olmaz mı? Bütün büyüklü-küçüklü ekonomik birim ve sektörlerde daha fazla kâr esasının ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin hüküm sürdüğü koşullarda, hangi demokrasiden bahsedilebilir? Büyük silah üreticilerinin, büyük sanayi komplekslerinin, finans baronlarının tam tekelci belirleyiciliği altında, nasıl bir demokrasiden bahsedilebilir? Bütün kitle iletişim ve kamuoyu oluşturma araçlarının kâr maksimizasyonu temelinde ekonomik birimler haline geldiği bir toplumsal yapıda, hangi ideal demokrasiden ve özgür iradeden söz edilebilir?
-Devletler halinde örgütlenmiş toplumlarda, ezilen ve sömürülen sınıflara yabancılaşmış, onların denetimlerinin hiç olmadığı ya da o kurumlara etkisinin hiçbir şekilde mümkün olmadığı silahlı kurumlara ve istihbarat teşkilatlarına sahip bir yapılanma, sosyalist demokrasinin bir özelliği olabilir mi?
-Verili demokrasi olgusu ister İsveç’te, ister Türkiye’de ya da Amerika’da sömürülen sınıf ve tabakaların güncel ve uzun erimi taleplerini sistem içinde mas edebilme olanaklarını egemenlere sunar. Verili demokrasinin öznesi egemen sermaye, onların hiyerarşik siyasi partileri ve liderleri değil midir? Öyleyse sosyalist demokrasi, hiyerarşik olmayan, aşağıdan yukarıya biraraya gelmiş, hiçbir özel ayrıcalığa sahip olmayan özgür yurttaşların sınırsız kendilerini ifade etme ve karar alma yetkisine sahip yüzlerce meclisinden oluşmak durumunda olmamalı mıdır?
-İsveç'te ya da Türkiye'de kendi ürettiklerine, özgür iradesine ve doğaya tamamen yabancılaşmış, uzmanlık alanlarına hapsedilmiş, ‘derin iktidarın’ çeperlerine bile ulaşma olanağı olmayan, 4-5 yılda bir sandığa gidebilme olanağıyla edilgenleştirilmiş, yaşadığı gezegenin akıbetini kâr maksimizasyonunun belirlediği, ‘rutin’ dışına çıkıp kaderine isyan ettiğinde de merkezî devlet tarafından zorbalıkla bastırılan, tröstleşmiş medya tekelleri tarafından ufku iğdiş edilmiş insanlığın verili sistemin dışında bir arayışa girmesinden daha doğal ne olabilir?
Murat Sevinç’ten mülhem olarak söylersek; sosyalizm deneylerinin öznesi olan halklar ve devrimciler, yola çıkarken yaşadıkları sistemin ‘gerçek demokrasi’ olmadığını düşünüyorlardı. Yerden göğe kadar haklıydılar. Sonuç olarak yine bu sistemin dışına çıkamamış ya da alternatif bir dünya yaratamamış olmaları onların haklılıklarını gölgeleyemez. Bugün o zamanlardakinden daha çok ‘haklıyız’. Çünkü verili sistem, küçücük bir parçası olduğumuz ekosistemi ve türümüzün geleceğini tehlikeye atıyor. Bir daha deneyeceğiz, hep deneyeceğiz. Ta ki, sınırsız özgürlük içerisinde, bütün farklılıkların kendilerini ifade edebildikleri ve kendilerini gerçekleştirebildikleri eşit ve özgür, yöneten ve yönetilen ayrımının, sömürünün, sınıfların ve savaşların ortadan kalktığı büyük uyum dünyasını gerçekleştirene kadar!
Cengizhan Güngör
Devamını oku ...

Fidel Castro Şiiri

Fidel Castro Şiiri (Protesto Şarkısı)
Halk minnettar o eyleme geçmiş sözlere,
Şarkılar söyleyen o harekete.
Ülkemin şarabından koydum bu yüzden
O uzak diyarlardan getirdiğim kâseye:
Yerin altında yaşayan insanların kanı var içinde
Biliyorum onlar, çıkıp o gölgeden
Senin boğazına dizildi.
Yüzlerce yıldır yaşayan
Buz tutmuş topraklardan ateş çıkartan
Madencilerdir onlar.
Kömür için denizin altına iniyorlar
Birer hayalet gibi geri dönüyorlar
Bitmek bilmeyen geceye alışıklar.
Günışığı çalınmış onlardan.
Bu kâsede onca ızdırap
Onca mesafe yüklü.
Rayihanın ve baharın gelişini
Madenlerin dibinden hisseden,
Karanlığın ve yanılsamaların hükmettiği
Tutsak insanların mutluluğu bu.

Mutlular çünkü biliyorlar o Adamın

En duru sabahlara ulaşmak için mücadele ettiğini.
La Pampa’nın yalnız evlatları
Güneyin madencileri
Patagonya soğuğunun çobanları
Kalay ve gümüşün babaları görüyor Küba’yı
Dağlarla evli olanlar
Chuquicamata’dan bakır çıkartanlar,
Yollara saklanmış insanlar
Saf bir nostaljiye bağlı o halk
Tarlaların ve atölyelerin kadınları
Çocukluklarına ağlayan çocuklar
Sana bu kâseyi gönderdi, Fidel.
İçi alabildiğine umut dolu
İçince bileceksin
Senin zaferinin ülkemin
Yaşlanmış şarabı gibi olduğunu
Anlayacaksın bir değil
Birçok insanın elinden çıktığını.
Bir damla değil,
Nehirlerdir orada akan.
İçinde tek bir asker yok
Onlarca cenktir yaşanan.
Onlar seni destekliyor
Çünkü sen o uzun mücadelemizin
Müşterek onurunu temsil ediyorsun.
Küba düşerse biz de düşeriz.
O düşse gelir kaldırırız
Çiçek açarsa özü bizdendir.
Cüret edip de Küba’nın o ak alnına dokunsalar
Yerler hemen halkın yumruğunu
Toprağa gömdüğümüz silâhları çıkartır
Kan ve gururla gelir savunuruz
Can Küba’mızı.
Pablo Neruda
Devamını oku ...

Hodbin

Kimlikçi siyaset, bir tür bencillik biçimi olarak zuhur ediyor. Maddî ilişkileri dikine kesen dinamikler, bu sayede etkisizleştiriliyor. Castro ile ilgili bir gün içinde edilen küfürlerde, bir yandan eşcinsel edebiyatına bir yandan da Kürd edebiyatına sığınılıyor. Dolayısıyla ABD rejimi ile Küba’daki düzen arasındaki sınırlar kaldırılıyor. Castro’nun kendisi dışında, öznel varlığı ötesinde kazandığı anlam ve bağlam, bu küçük burjuva siyaset şahsında dağıtılmaya çalışılıyor.
Bugün bir bencillik biçimi olarak Müslüman olmakla, Kürd olmak veya solcu olmak arasında yaşanan bir yarışa tanıklık ediliyor. Dikkatleri başka yöne çekmek adına, başkaları eleştiriliyor. O eleştirilere bakarak, o eleştirilerin sahiplerini eleştirmek mümkün. “Kürd”, bir tür bencil varlığın ideolojik etiketi hâline geliyor. Bu, “kadın”, “sol” gibi etiketler için de geçerli. Düzenin ördüğü duvarları yıkmak zorunlu.
Almanya’daki Avakiancı hareketin şeflerinden Emrah Cilasun, son dönemde bu hatta gerilediğini somut örneklerle kanıtlıyor. Artık tarafçı, liberal Ayşe Hür’ün çizgisine oturan Cilasun, Avakiancılığı sırf bu bencilliğe fikrî gerekçe ve zemin sunduğu için benimsiyor. Tüm Amerikancı troçkizmin savunucuları Castro’ya küfrediyorlar. Cilasun da onlardan geri kalmıyor. Çünkü Avakiancılığın o “büyük sentez”i, esasen Avrupa’nın kampüs maoizmi ile Amerikan troçkizmi arasında gerçekleşiyor. Bu sentez, tarihte tepe noktadaki şahısların “burjuva” ilân edilerek, kendi küçük burjuvalığını gizleme amacını güdüyor. O liderleri şeytanlaştırıp taşlamak, hiçbir sorunu halletmiyor, sadece ameli bir olmazlığa fırlatıp atıyor.
Cilasun, Castro’yu burjuva kapitalist olmakla eleştiriyor. Amerika’da çıkan burjuva dergilerden ilham alan bu yaklaşım, Castro’yu dünyanın en zenginleri listesinde başa yazıyor. O toprakların sahibinin Castro olduğu tezviratını üretiyor. Onlar ve Cilasun, özünde devrim öncesi hâkim olan pavyonların ve kumarhanelerin sahipleri adına konuşuyorlar. Buna solcu kılıf bulmak ise ancak batı aydınlanmacılığı övgüsü ile mümkün oluyor.
Cilasun, Maçoğlu’nu işte bu zeminde ateşe atıyor. Maçoğlu’nun Bursa’daki bir CHP’li belediye başkanından plaket almasını eleştiriyor. Ama kendisinin neden Enver Aysever’le röportaj yaptığına zerre izahat getirmiyor. Çünkü Aysever’in o belediye başkanından daha az Kemalist olduğunu zannediyor. Böylelikle Said-i Nursi ile ilgili kitabını ona kimlerin yazdırdığını, belgeleri kimlerin verdiğini örtbas etme imkânı buluyor. Ayrıca Kaypakkaya’yı liberalizme bağlamaya çalışıyor.
Avakian’ın tek esprisi, Maoizmin din hâline geldiği tespiti. Bunun üzerinden dine karşı savaş başlatıyor ve ABD devletinin 11 Eylül sonrası başlattığı savaşa bir biçimde eklemleniyor. Dile dökülen allı pullu lafların hiçbir önemi bulunmuyor. Sentez, ancak bu zeminde gerçekleşebiliyor.
Zannediyorlar ki 1968’in cinsellik, altkültür, kimlik üzerine kurulu siyaseti, emperyalizme ve kapitalizme karşı geliştirilmiş. Oysa o dönemin aktörleri, açıktan söylüyorlar, tek hedefin Sovyetler olduğunu. Bugün o küfür edebiyatı, Castro’nun vefatı ile birlikte yeniden gündeme geliyor. Çünkü efendiler, insanların kendileri dışında bir güç adına, kolektif bir faaliyet içerisine girmesini istemiyorlar. Kendi özgürlük ve demokrasi kurgusunun galebe çalması için uğraşıyorlar.
Sadece Kürd’ü gördüğünü söyleyen, Kürd’e kör. Salt kadına bakan, kadına düşman. Yalnızca kendi sol fikirlerini yaldızlamakla meşgul olan, sosyalizmin altını oyuyor. Dinimiz de dilimiz de, elimiz de sömürülene ve ezilene göre biçimlenmeyi bekliyor. Efendilerin, “sadece kendinizi düşünün” edebiyatına örgütlenenlerin bu ağır işi üstlenmeleri mümkün değil.
Kendi bencil varlıklarını öne çıkartanlar, misal Castro’yu da birey olarak değerlendiriyorlar. Raul’un kardeşi olduğu için başa geçtiğini zannediyorlar, onun devrim ordusunun komutanlarından olduğunu görmek istemiyorlar. Castro’nun ahlaksızları, hırsızları, gaspçıları, Batista uşaklarını cezalandırdığına kızıyorlar, üstelik sol adına.
AKP yanlısı Müslümanlar da benzer bir dili İran üzerinden ediniyorlar. Suriye ve İran bağlamında, batıdan gelen tüm liberal zırvaya kul oluyorlar. Ne emperyalizmle ne de kapitalizmle dertleri var. Bu nedenle sol liberallerin Castro ile ilgili değerlendirmelerini paylaşıyorlar. Kişinin dışındaki bir güce bağlanması, müşterek bir aidiyete örgütlenmesi ve şiddetli bir dalga ile zulmün kalelerini dövmesi, ancak bu sayede önleniyor. AKP, o dalgayı kırmak için var. Sol, her şeyi kendi üzerine alıyor!
Bugün Tayyip’in yerinde Alper Taş ya da Demirtaş ya da Kemal Okuyan olsa, Tayyip’in yaptıklarına benzer şeyler yapmak zorunda. O nedenle, kendilerinde gördükleri, laiklik, aydınlanma gibi vasıfları öne çıkartıyorlar. İktidara gelseler, Syriza gibi olacaklarını biliyorlar. Bu yüzden sadece biçimsel ayrımlara vurgu yapıyorlar. En özü, Avrupa solculuğuna kaçıyorlar. AB savunuculuğu yapıyorlar. “Bu ülkenin Syriza’sı benim” diye aralarında yarışanlar, Syriza’ya yönelik saldırıyı protesto etmiyorlar, Syriza’nın halkına yönelik saldırısına dair tek bir şey söylemiyorlar. Herkes burjuva siyasetinin prangalarından memnun. Sadece efendilerin kendilerini işaret edecekleri günü bekliyorlar. Bu burjuva siyaset pazarında ihtiyaç yaratmak için uğraşıyorlar.
Solun önce kendi dalgakıranları ile uğraşması gerekiyor. Kendine yeterli, kendinden menkul, kendi varlığını yücelten, bencilliği solculuk zanneden yanını kesip atması şart.
Fikret Çakmak
Devamını oku ...

Küba’yla Dayanışma

Fidel Castro’nun ölümü üzerine, Washington’daki kanalizasyondan fışkıran ve oradan Miami’deki Küçük Havana’ya ve plütokrasiye ait medya organlarına akan o acınası sevinç gösterilerini görünce hiç şaşırmadım. Bu şebeke, Küba deneyiminden nefret etmeye her daim meyilli olmuştu. Bu nefretin en önemli nedeni de kimilerinin pazarlık masasında sahip oldukları servetlerini kaybetmiş olmalarıydı. ABD sahillerine yalnızca yüz elli kilometre ötedeki bir deneyime bu nedenle düşmanca yaklaşıyorlardı.
Castro karşıtı ekibin içinde Gloria Estefan da var. Castro’nun ölümünü kutluyor. Ama babası Leonardo García’nın diktatör Batista’nın koruması olduğundan ve CIA’in Domuzlar Körfezi’ndeki başarısız işgal girişiminde aktif olarak yer almış olmasından hiç söz etmiyor. Estefan, babasının yaptıklarından dolayı suçlanamaz elbette, ama bu sevinç gösterisini ve kendisini vareden genel bağlamı da gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bu çevrelerin dayanışma içerisinde olmasını beklememiz tabii ki mümkün değil. Bu insanlar, Küba’daki yönetimi devirmek ve Batistacıların iktidarını yeniden tesis etmek için çok uğraştılar.
Benim Küba’yla dayanışma faaliyetlerim Hindistan’da başladı. Küba Devrimi hakkında yazılanları okuduktan sonra dayanışma faaliyetlerine katıldım. Bu süreçte Castro’nun 1983’te Bağımsızlar Hareketi’nin Delhi’de yaptığı konuşmayı izleme fırsatı buldum.
Küba’nın özel bir dönemden geçtiği doksanlar boyunca Hindistan Komünist Partisi (Marksist) ve Hindistan Komünist Partisi, on bin ton buğday ve on bin ton pirinç yetiştirip Küba’ya gönderdi. Yoldaş Harkishan Singh Surjeet, tüm Pencab’ı gezip çiftçilerden Küba’ya buğday bağışı yapmalarını rica etti. Tüm mahsul Kalküta limanı üzerinden Havana’ya gitti. Her bir Kübalı, böylelikle Hint ekmeğinden bir dilim tatma imkânı buldu. Bunun üzerine Castro, Yoldaş Surjeet’e “Ekmek Adam” demeye başlamıştı. Surjeet, 2008’de vefat edince Fidel, onu takdir eden yazısında bu ifadeyi tekrar kullandı.
On yıl önce Üçüncü Asya Pasifik Bölgesel Küba’yla Dayanışma Konferansı’na katıldım. Aşağıdaki fotoğrafta kızım Zalia Maya ile birlikte görünüyorum. Konferans sonrası tuttuğum günlüğü CounterPunch yayınladı. Konferans süresince yaşanan en önemli olay Tomás Gutiérrez Alea’nın Azgelişmişliğin Hatıratı (1968) isimli çalışmasını yayınlayan Sergio Corrieri Hernandez’de röportaj yapma imkânı bulmamdı. Hernandez, o röportajda dayanışmanın körü körüne destek demek olmadığını, devrimin hayatta kalıp başarılı olması için ne tür bir yardımda bulunulması gerektiği konusunda Küba ile belirli bir sohbet içerisinde olmak gerektiğini söylemiş ve şunları aktarmıştı: “Toplumumuzun, yaşadığımız güçlüklerin ve yapılan hataların inceleneceği devasa bir proje hazırlanıyor. Başında Fidel var. Proje, işyerlerinde, eğitim kurumlarında sürüyor ve tek amacı toplumu ilerletmek.”
Castro ve Küba Devrimi ile ilgili olarak Batı medyasında yapılan miyoplara has değerlendirmeler hiç umurumda değil. Bu medyanın Castro ve Küba hakkında herhangi bir hükümde bulunabilecek zerre birikimi yok.
Vijay Prashad
Devamını oku ...

Kanalizasyon Mizahı

Beyhude gamlanma divane gönül
Cümle âlemin rızkını veren vardır
Derdime vâkıf değil canan
Beni handan bilir
Hakkı vardır şad olanlar
Herkesi şadan bilir
Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil
Çektiğim alamı bir ben bir de Allah’ım bilir
[Fuzuli]
Mizah; siyasal, sosyal ve ekonomik aksaklıklardan bunalan toplumun kaçtığı bir limandır. Bu limanın demiri de muhalifliktir. Çünkü sorunların temelinde, yöneticilerin başarısız politikalarının yanında devleti kendi lehlerine işleyecek şekilde organize etmeleri yatar. Hâl böyleyken, önce sisteme sonra da sistemi ayakta tutan bütün olgulara karşı durmak farz ayn mesabesindedir. İşte mizah da muhaliflik/sistem karşıtlığının güldürü ögeleri, zekâ ve eleştiriyle birleştirilmesinden doğar.
Yukarıda saydığım ögelerden yoksun olan mizah anlayışının da tek bir işlevi vardır. O da muktedirlerin istedikleri şekilde toplumu manipüle etme, halkın dikkatini başka tarafa çekmek suretiyle sorunları görünmez kılmadır. Mizahta aslolan endoktrinasyon yaparak insanları yanıltma değil, gerçekleri güldürü unsurlarıyla süsleyerek halka ulaştırmaktır.
Türkiye’de birkaç mizah dergisi haricinde, bu temel düstura mutabık hareket eden karikatür/mizah dergisi bulmak bir hayli zor ki bu dediğim dergilerde de zaman zaman birtakım sapmalar oluyor. Ancak, genel anlamda olması gereken bir çizginin devam ettirilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Son bir yıldır da Misvak isimli bir sitenin karikatürleri dolaşıyor internette. Arada denk geldiğim için bakıyorum. Bilindiği üzere misvak, Hz. Peygamber’in dişlerini temizlediği tahtanın adıdır. Bu tahtayla diş temizliği de sünnettir. Yani görüldüğü gibi, site ismi de ismin çağrıştırdığı mana da bir hayli İslâmî. Fakat görüntünün böyle olması, gerçeğin de aynı şekilde tebarüz edeceği anlamına gelmiyor. Zira, realite başkadır retorik başka.
Örneğin bu sitenin ilk tepki çeken karikatürü, 12-13 yaşlarında katledilen Berkin Elvan’la ilgiliydi. Neredeyse, Berkin’in ölümünü bayram havasında veren karikatürün içeriğini tartışmayı bir tarafa bırakalım. Öncelikle, İslâm’ın temel esaslarından biri, “ölü üzerinden hükmün kalkmasıdır”. Yani, bir Müslüman öldüğü zaman ya hayırla yâd edilir ya da susulur. Sitenin Berkin’in Allah’a küfreden görüntüsünün olduğu kabulüyle kendisini tekfir etmeleri ihtimal dâhilinde. Fakat 12-13 yaşında daha ergenliğe girdiği, akıl baliğ olduğu, bir dini rahle-i tedristen geçtiği şüpheli olan bir çocuğa bu şekilde kıyılması, Mekke kâfirlerine dahi engin bir kucaklayıcılıkla yaklaşan Peygamber’in ümmetinden geldiklerini söyleyenlere yakışır mı?
Bence, sitenin Berkin’e böyle sekter yaklaşmasının altında yatan en önemli neden, Allah’a küfrettiği iddia edilen videonun olması filan değil, bizzat onun Aleviliğidir. Zira Allah’a ne dendiğini bu kadar önemseyen bir topluluk, “bakara-makara” hadsizliğini, “peygamber kibirlendi biz kibirlenmedik” söylemini kimsenin yanına koymazdı. Fakat dediğimiz gibi kazın ayağı öyle değil. Bu tutum, mezhepçilik ateşinin odunu olmayı İslâmî bir görev bilen mantalitenin neticesidir.
Yine, aynı sitenin âmillerinden biri de El Kaide çetelerine güzellemeler yapmasının yanında, Haşdi Şebi çetelerini de mezhebî fitne çıkarmakla suçlayan karikatürleri. Son beş yılda sırf Alevi ve Şii olduğu için binlerce insanın kanını ellerine bulaştıran, Esad canisinden hiçbir farkları olmayan, Haşdi Şebi’nin selefleri sayılabilecek bu çeteleri, Müslümanların iftihar edecekleri neferler kabul edip Suriye’deki Esad mezalimi gündemleştirilirken, Yemen’deki Suudî katliamını görmemek, hangi Peygamber’in sünnetini tatbik üzere olmaktır? Adaleti ve güvenirliliğiyle gönülleri fetheden iki cihan serverinin yolunu takip etmek demek, Haşdi Şebi katillerini görüp kendinden olan cinayet şebekelerini allayıp pullayıp servis etmeyi mi gerektiriyor? Ax daye, dınya xayine.
Son olarak Misvak isimli aklama vasıtasının mültecilerle ilgili çizdiği karikatüre değinmek istiyorum. Karikatürde öyle bir betimleme var ki, sanırsınız mülteciler Türkiye’de yaşayan, her an birilerinin üzerine salınmak için bekletilen, hiçbir insanî vasfı olmayan, arada propaganda yaparken işe yarayan bir yaratık sürüsü. Suriye’de zulümden kaçıp bu topraklara sığınan insanların bu şekilde tasvir edilmesi, hangi kelimeler kullanılarak eleştirilir, bilmiyorum. Yalnız, bildiğim tek bir şey var, neo-İslâmcılığın sıkıştığı her noktada başvurduğu vazgeçilmez retoriklerden biri olan ensar-muhacir kardeşlik ruhunun bu resimdeki kalleşlikle taban tabana zıt olduğu. Sırf Müslüman kardeşleri, zor durumda kalmasınlar diye malını/varını onlarla paylaşan Medine ehlinin geleneğini temsil etmek, muhacirleri bir siyasi şantaj malzemesi olarak tasvir etmeyi mi zorunlu kılıyor?
Temel referansları ve söylemi itibariyle İslâmî bir hat üzerinde olduğunu iddia eden bir sitenin bu denli yaralayıcı, bu denli seviyesi aşağılarda çirkin bir metod ve üslup kullanması hangi gerekçeyle açıklanabilir? Yazık değil mi temsiliyetinde olduğunuzu iddia ettiğiniz değerlere ve insanlara? Yazık değil mi size? Bir gün gerçekten şapkanızı önünüze koyup düşündüğünüzde, eğer öyle bir melekeniz varsa tabiî, utanacaksınız! Bence çok geç kalmadan önce utanın, sonra da Allah’tan mağfiret dileyin.
Behzat F. Çözer
Devamını oku ...

Devrimin İlhamı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 25 Kasım 2016 Cuma günü Küba’nın eski başbakanı ve sonrasında cumhurbaşkanı olan, tarihsel enternasyonal devrimci lider, Yoldaş Fidel Castro Ruz’un kaybı üzerine, Küba halkına, Filistin halkına ve dünyadaki devrimci hareketlere başsağlığı diliyoruz.
Kendisini 1959’da ABD emperyalizmine ve onun kuklası Batista rejimine karşı elde ettiği devrimci zaferde ortaya koyan, emperyalizm ve kapitalizmle mücadeleye dönük o enternasyonalist, devrimci bağlılığı dâhilinde Castro her zaman emperyalizm, Siyonizm, ırkçılık ve kapitalizm karşısında, dünyanın mazlum halklarının yanında yer almıştır. Ömrü boyunca Fidel, Venezuela, Bolivya, Nikaragua, El Salvador’daki ve tüm kıtadaki devrimci mücadeleyi desteklemiş ve bu mücadele için örnek teşkil etmiştir. Castro’nun enternasyonal devrimci dayanışma ve mücadele üzerinden geride bıraktığı miras, Angola’dan Güney Afrika’ya, Filistin’den Mozambik’e, Bolivya’dan El Salvador’a dünyanın birçok ülkesinde sınırları aşıp devrime, demokrasiye ve sosyalizme uzanan bir örnek olarak iş görmeye devam etmektedir.
Dünyanın emperyalist güçlerin hâkimiyeti altında olduğu bir dönemde, ABD emperyalizmine yaşattığı yenilgiler ve Küba devriminin gerçekliği ile mirasından öğrenmek, bu mirası aziz tutmak gerekmektedir. Küba devriminin elde ettiği zafer, silâhlı mücadelenin gerçekleştirdiği bir zaferdir. Bu zafer, tümüyle halka aittir. Fidel ve yoldaşları, sadece 1959’daki zafer ânında değil, o devrimi takip eden onlarca yıl boyunca, devrimin zaferini güvence altına almak adına, işçileri ve köylüleri seferber etmiştir. Tüm çelişkilerine karşın Küba devrimi, üretimin millîleştirilmesi, servetin bölüştürülmesi ve ücretsiz eğitim ve sağlık sisteminin inşası konusunda önemli bir örnek ortaya koymuştur.
Castro’nun hayatı ve tüm Küba devrimi tarihi boyunca Filistin halkının ulusal kurtuluş hareketi ve Filistin devrimine verilen destek, dünyadaki ilerici güçler ve mücadele içerisindeki halklar arasında devrimci ittifakların kurulması meselesini merkeze alan anti-emperyalist yaklaşımın odağındaki yerini her zaman korumuştur. Filistin halkı ve Küba halkı, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Arap dünyasında emperyalizm ve ona bağlı güçlere karşı koyma noktasında, her düzeyde yan yana durmuştur. Üç kıtayı kucaklayan ittifak ve Bağlantısızlar Hareketi dâhilinde Küba, uluslararası mücadelenin her yönünde, Filistin halkının ve onun kurtuluş hareketinin yanında yer almış, emperyalizme, sömürgeciliğe ve onun Filistin’deki tezahürü olan Siyonizme karşı gelişen kolektif hareket konusunda devrimci bir ittifak kurmuştur. Siyonizm, ırkçı zulmün önemli bir silâhıdır. Bu gerçeği Fidel Castro, Küba halkı ve devleti de kabul etmiştir. Söz konusu birlik, yıllar içerisinde dağılmamıştır. Siyonizmin silâhları 2014’te Gazze’yi vurduğunda, Castro Filistin halkını katleden bu “mide bulandırıcı faşizmi” ağır bir dille eleştirmiştir. Ayrıca bugün Küba’da uzun süreli burs programları sayesinde onlarca Filistinli öğrenci eğitim görmeye devam etmektedir.
Fidel Castro’nun vefatı ile onun yoldaşlarını, Che Guevara, Celia Sanchez, Camilo Cienfuegos, Haydee Santamaria’yı ve yeni Küba’yı kurmak, devrimci toplumu inşa etmek için mücadele etmiş olan onca insanı da hatırlıyoruz. Bu, sadece yas tutacağımız ve geçmişi hatırlayacağımız bir ân değil, aynı zamanda Filistin’de demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin zaferi adına devrimci fikirlerimizin tekrar hayat bulmasını sağlamak için uğraşacağımız bir zamandır.
Castro, “devrim, geçmişle gelecek arasında süren bir ölüm kalım mücadelesidir” demektedir. Ömrü boyunca o, bu geleceğe can vermek, varlık kazandırmak için bıkıp usanmaksızın mücadele etmiştir. İçinde olduğumuz moment, Siyonizmi ve emperyalizmi yenmek için Filistin devrimine, Arap devrimine ve uluslararası devrime odaklanmamızı, onları incelememizi ve geliştirmemizi, aynı zamanda kurtuluşa, adalete, demokrasiye ve sosyalizme kavuşacağımız o gelecek için mücadele etmemizi talep etmektedir.
FHKC
Devamını oku ...

Filistin'den Küba'ya Selam

Samidoun Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı, 25 Kasım 2016 Cuma günü vefat eden Fidel Castro’nun ömrü boyunca verdiği mücadeleyi ve devrimini selamlar. Castro, Küba halkı, Latin Amerika halkları ve tüm dünya için devrimci mücadelenin bir sembolü ve uygulayıcısıdır.
Hukuk öğrencisi, sonrasında avukat olarak Fidel, Karaipler ve tüm Latin Amerika’da ABD’nin, ayrıca onun destekleyip dayattığı sağcı hükümetlerin oynadığı role karşı mücadeleye bağlı kalmış olan bir komünist ve anti-emperyalisttir. Devrimci faaliyeti ve mücadelesi üzerinden Küba’da hapse atılmış, serbest kaldıktan sonra 26 Temmuz Hareketi’ni kurmuştur. Örgüt, sonrasında Küba Devrimi’ni inşa etmiş, ABD destekli diktatör Fulgencio Batista’yı 1959’da mağlup etmiştir. Mahkemede yaptığı “Tarih Beni Aklayacak” konuşmasında, halk devrimini tüm cüretiyle savunmuştur: “Ama ben hapishaneden korkmuyorum, çünkü yetmiş yoldaşımın canını alan sefil bir zorbanın öfkesi beni asla ürkütmüyor. Mahkûm edin beni. Önemi yok bunun. Tarih beni aklayacak.”
Castro, enternasyonalizm ilkesini ve bu yönde atılan adımları sürekli destekler ve Filistin halkını da içerecek biçimde tüm Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki halkların sömürgecilik karşıtı, devrimci mücadelelerine destek verip o mücadelelerle dayanışma içerisinde olur. Dünyanın şaşkınlıkla izlediği, Filistin halkına yönelik süregiden soykırıma son verilmesi için eyleme geçilmesini talep etmiştir. 1975’te Küba, Birleşmiş Milletler’in 3379 sayılı kararının altına imza atmış, Siyonizmin ırkçı niteliğini ortaya koymuştur. Küba’nın o dönemde aldığı konumu aktaran bildirisinde dile geldiği biçimiyle, “Filistin’i işgal eden Siyonist İsrail rejiminin emperyalist kökenleri ve ırkçı yapısı ile Güney Afrika’da siyahları sömüren rejimin yapısı birdir.”
Castro, bu anlamda yalnız da değildir. O, Latin Amerika’da Filistin’e yönelik sergilenen dayanışmanın önemli bir sembolüdür. Bu dayanışma, kıta genelinde süren halk hareketleri ve Venezuela ile Bolivya gibi ülkeler nezdinde devam etmiş, Latin Amerika genelinde Filistin halkının mücadelesine yönelik destek ve İsrail devleti ile kurulan bağların kopartılmasına dönük talep varlığını sürdürmüştür. Bu dayanışma, sadece Filistin ile de sınırlı değildir. Castro ve başında olduğu Küba hükümeti, Afrika’daki halk hareketlerinin ırk ayrımcılığı ve emperyalizme karşı mücadelesiyle dayanışma içerisinde olmuş, bu kıtaya sağlık alanında önemli destekler sunmuştur. Castro, aynı zamanda ABD’deki siyah devrimci hareketleri de dâhil, emperyalist uluslarda varolan toplumsal hareketler ve ezilen halklarla bağlar kurmaya çalışmıştır. Tüm ömrü boyunca, Küba devriminin lideri, ardından Küba’nın başbakanı ve cumhurbaşkanı olarak mücadelenin bir sembolü hâline gelen Castro, Küba’daki ve dünyadaki mücadeleci insanlarla birlikte, her daim kapitalizme ve emperyalizme karşı çıkmıştır.
2014’te Castro, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına tepki olarak, tüm dünyada yankı bulan, yürekleri dağlayan bir mesaj yayınlamış ve şunları söylemiştir: “İnsanlık tarihinde bugün, faşizmin yeni ve mide bulandırıcı bir biçimi, tüm o gücüyle açığa çıkıyor. […] Bu İsrail hükümeti, dünyanın bugün Filistin halkının maruz kaldığı dehşet verici soykırıma neden sessiz kalacağına inanıyor? O, ABD imparatorluğunun bu utanç verici katliamın suç ortağı olduğu gerçeğini herkesin göz ardı edeceğini mi umuyor?”
İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsaklar, bilhassa Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin solcu tutsakları, hapishanelerde Fidel Castro’yu anacaklarını duyurdular ve onun devrimci mücadelesi ile enternasyonalizme olan bağlılığına atıfta bulundular. Samidoun da kurtuluş mücadelesinin o büyük insanının acı kaybının yasını tutan, onun ve Küba halkının tarihsel başarılarını selamlayan, ayrıca zafer ve kurtuluş yolunda yürümeye devam edeceğine söz veren bu tutsaklarla ve dünya üzerinde mücadele eden halklarla birlikte olduğunu beyan eder.
Samidoun
Devamını oku ...

Siyah Hareketi ve Devrimci Küba

Eylül 1960’ta tertiplenen on beşinci Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Malcolm X ve Fidel Castro’nun tarihsel buluşması için gerekli sahneyi teşkil eder. Castro ve Küba delegesi, Manhattan’a 18 Eylül’de gelir. Şehirdeki birçok otel, ülkeye “düşman” olduğunu düşündükleri bir heyete barınma imkânı sunmayı reddeder. Castro’nun “gidip Central Park’ta kalacağız” tehdidini savurmasına tanık olunan, gerilimin tırmandığı o birkaç saatin ardından Kübalılar, Malcolm X’in Harlem’deki Theresa Oteli’nde kalmaları için yaptığı daveti kabul ederler. Bu siyah mahallesine geldiklerinde Castro’yu kendilerini ABD hükümetinin değil, bu üçüncü dünya liderinin hükümetinin temsil ettiğini düşünen binlerce insan karşılar. Otele varınca Fidel, Malcolm X’i odasında kabul eder. Yarım saatlik buluşma esnasında iki lider, ABD’deki siyahların mücadelesi, (Mayıs 1960’taki seçimleri kazandıktan sonra tutuklanan) Kongo lideri Patrice Lumumba ve Castro’nun BM Genel Kurulu’nda dekolonizasyon ve üçüncü dünyaya odaklanan konuşması üzerine sohbet eder. Castro’nun militan siyah hareketinin bu önde gelen liderleriyle buluşması sembolik bir anlama sahiptir. Buluşma, siyah radikalizmi ile devrimci Küba arasında kurulan ittifakı bir biçimde tasdikler.
Birkaç ay sonra, Nisan 1961’de, ABD’nin desteklediği Domuzlar Körfezi çıkartmasına tepki olarak, otuz Afro-Amerikan aydın ve eylemciden oluşan bir grup “Afro-Amerikanların Vicdanî Beyanı” isimli bir belge yayınlar. Aralarında W. E. B. Du Bois’in de bulunduğu grup, ABD hükümetini, genelde üçüncü dünyaya yönelik pederşahi davranışı, özelde Küba’ya karşı geliştirdiği yeni-sömürgecilik üzerine kurulu yaklaşımı üzerinden kınar. Bildirinin tespit ettiği biçimiyle, adanın işgalini destekleyen güçler, siyah Amerikalıların insan haklarını ve yurttaşlık haklarını kabul etmeye yanaşmayan politik ve toplumsal güçlerdir.
Siyah radikalizmi ile devrimci Küba arasında altmışların başında işleyen dinamiğin en aydınlatıcı örneklerinden biri Robert Williams’tır. Ekim 1961’de Siyahların İlerlemesi Derneği’nin eski üyesi Williams, adam kaçırma suçlamasıyla yargılandığı dava esnasında, bu iftira kampanyasından kaçmak için Küba’ya gitmeye karar verir. Küba’ya geldiğinde o adada zaten tanınmaktadır. Williams’ı Castro ve Che karşılar. Küba hükümeti, Williams’ın bir radyo programı hazırlamasına ve bir broşür yayınlamasına katkı sunar. Bu ikisi, siyah enternasyonalizminin ABD genelinde yayılmasını sağlayan önemli birer kanal hâline gelir. Williams’ın Castro ve Che ile iyi ilişkiler kurmasına karşın bazı Kübalı komünistler onun ülkede yürüttüğü çalışmaları eleştirirler. Sovyetler ile kurulan ittifak sonucu Küba hükümetinde nüfuz elde etmeye başlayan komünistler, komünist olmayan siyah bir devrimci olan Williams’ın Afro-Kübalılar, bilhassa doğu bölgesindekiler arasında ayrılıkçı duyguları kışkırtacağından korkarlar. Bunun dışında Kübalı komünistler, tek muhtemel devrimin komünist proleter (ve çok ırklı) bir devrim olacağına inanmaktadırlar. Onlara göre, kapitalizm yenilince ırksal meseleler de ortadan kalkacaktır. Williams’ın 1966’da Küba’yı terk edip Çin’e gitmesinin ana sebebi, Williams’ın devrimci ve ayrılıkçı yaklaşımı ile Kübalı komünistlerin görüşleri arasındaki uyuşmazlıktır.
Altmışlarda Küba devrimini destekleyen birçok siyahî devrimci, Guevara’nın fokoculuğunu över ve gerilla stratejisini ırksal zulme verilecek yegâne cevap olduğunu düşünür (Williams). Bazı tarihçilerin de dile getirdiği biçimiyle, Guevara, Afro-Amerikanlardaki radikal ideolojilere sempatiyle yaklaşmaktadır. Ayrıca o, 1964’te BM Genel Kurulu’nda Küba’yı temsilen gittiği New York’ta Malcolm X’in mücadelesine destek verir. Dolayısıyla Guevara, 1965’te Küba’yı terk ettiğinde Afro-Amerikalılar da Castro hükümeti içerisinde kendilerine yönelik en güçlü desteği de yitirmiş olurlar. Sonrasında Küba’yla sadece kendisini sosyalist veya komünist olarak tanımlayanlar ilişki kurarlar (bu konudaki önemli bir istisna Stokely Carmichael’in 1967’deki ziyaretidir).
Küba’yla en önemli ilişkileri kurmuş olan Afro-Amerikan örgütü Kara Panter Partisi’dir. Parti, Küba devriminden ve Che’nin fokoculuğundan ilham alan, devrimci bir Marksist örgüttür. Partiyi Bobby Seale ile birlikte kuran Huey P. Newton’ın otobiyografisinde şu cümleye rastlanmaktadır: “Castro’ya göre, gerilla savaşı iyi bir propaganda yöntemidir. Richmond sokaklarında silâhlarla yürümek de bizim propaganda yöntemimizdi” (Revolutionary Suicide s. 153). Birçok Kara Panter üyesine göre, Küba sosyalist bir sistemin tüm yurttaşlarına eşit fırsatlar sunma konusunda nasıl başarılı olabileceğine dair mükemmel bir örnektir (Newton, “Message of Solidarity”). Sosyalist Küba, aynı zamanda John Edgar Hoover’ın Karşı İstihbarat Programı üzerinden yürütülen yasadışı faaliyetlerden kaçmak isteyen birçok Kara Panter üyesi için güvenli bir liman olarak iş görür. 1967-68’den itibaren onlarca parti üyesi Küba’ya sığınır. Küba’da yaşayan Afro-Amerikalılar arasında Eldridge Cleaver, Huey P. Newton ve Assata Shakur gibi, hareketin önemli kimi liderleri de vardır. Cleaver, Küba’ya 1968’de gelir. Amacı, hakkında çıkartılan tutuklama kararı sonrası olası baskılardan kurtulmaktır. Adada sekiz ay kalır. Onun hikâyesi bilhassa ilginçtir, çünkü Kara Panter Partisi’nin Enformasyon Bakanı olarak onun Küba hükümeti ile kurulan ittifaktan ciddi beklentileri mevcuttur. O, Kübalıların Afro-Amerikan devrimcilerin eğitimi için askerî bir kamp kuracağını ummaktadır. Proje başarısız olur, zira Kübalılar (böylesi bir seçimin uluslararası sonuçları olacağı düşüncesiyle) Afro-Amerikalıların kurtuluş mücadelesine dönük politik desteklerinin askerî bir desteğe dönüşmesini istemezler. Huey P. Newton ise Oakland’da bir fahişeyi öldürme suçlaması üzerine 1974’te Küba’ya gelir. Newton Santa Clara’dan çıkmasa da yeni lider Elaine Brown ile yaptığı telefon görüşmeleri üzerinden partiyi yönetmeyi sürdürür. Partinin eski bir militanı ve Siyahların Kurtuluş Ordusu’nun üyesi olan Assata Shakur 1979’da hapishaneden kaçar ve 1984’te Castro hükümetinin siyasi iltica talebini kabul etmesi üzerine Küba’ya gelir.
Siyahların kurtuluş mücadelesi esnasında başka isimler de Castro’nun resmî misafiri olarak Küba’ya gelir. Siyah hareketi savunma örgütü üyelerinden Stokely Carmichael bunlardan biridir. 1965 sonrası Küba hükümetinden resmî davet alan tek komünist olmayan Afro-Amerikan odur. Temmuz 1967’de Carmichael, Latin Amerika Dayanışma Konferansı’nın örgütlenme sürecine katılır. Bu konferans, Che’yi anar ve onun faaliyetlerini öven konuşmalara tanıklık eder. Söz konusu konuşmalarda Che’nin faaliyetlerinin üçüncü dünya devrimcileri ve aynı zamanda devrimci Siyahlar için önemli bir ilham kaynağı olduğu üzerinde durulur. Son olarak adaya, komünist parti üyesi ve siyahların özgürlüğü için mücadele eden bir isim olan Angela Davis gelir. Davis devrime yönelik dayanışma duygularını ifade etmek adına, 1972’de hapisten çıkması üzerine Küba’yı ziyaret eder. Ziyaret, yüz binlerce insanın “Angela Davis’e özgürlük” kampanyası yürüttüğü ve kampanyanın muazzam bir başarı elde ettiği bir dönemde gerçekleşir. Bu kampanya sayesinde Davis siyahların özgürlük hareketinin en önemli isimlerinden biri hâline gelir
Alberto Benvenuti
Devamını oku ...

Fidel'imizi Kaybettik

Sermayenin ve tanrıların bini de birbirinden farksız, savaş ve yoksulluk saçan dogmatizmi içine savrulmuş şu zaman diliminde, bilincimize değiştirme azminin gücünü aktarabilenleri, en değerlilerimizi kaybediyoruz.
İnsan olmanın müthiş bir onur olduğu yüzyılın son çeyreğine yetişebildik sayılır, artık zamanımızda insan olmanın utancını taşıyor yüzümüz.
Unutmamalı yalnız, utanmak da bir kızıllık barındırır daima ve buna sarılmalıyız.
Tıpkı değiştirme azminin gücünü bilincimize sunan en değerlilerimize sımsıkı sarıldığımız gibi.
Fidel'imizi kaybettik.
Kaybettik, bir avuç yoldaşı ve muazzam cesaretiyle canavarın mağarasından zaferi söküp alan önderimizi.
Okyanusunun dahi bilinmediği en uzak coğrafyalar için bile küçücük bir adayı insanlık resminin ufuk noktası yapmayı başarmış Fidel'i.
Zorbaların aklına esir kalmasın diye halklar, öne çıkmış kahramanımız Fidel'i.
Fidel'imizi kaybettik.
Bilincimiz ve kalbimiz kanıyor ya şimdi. Kanda da bir kızıllık barınır. Sarılmalı.
Efendiler, o bayrak düşmez yalnız…
Can Deniz Eraldemir
Devamını oku ...

Mandela ve Küba

Sizlerin ırkçılığın kökünün sistemli bir biçimde kurutulması davasına gösterdiğiniz bağlılığın eşi benzeri yok.
Büyük bir alçak gönüllülükle geldik buraya. Yüreğimizdeki o derin duyguyla buradayız. Küba halkına minnettarız, sırtımıza yüklediği o büyük borcun farkındayız. Afrika ile kurulan ilişkilerde onun sergilediği diğerkâmlığı başka hangi ülke gösterebilirdi ki? Küba’nın sağlık emekçilerinden ve eğitimcilerinden dünyada kaç ülke istifade ediyor? Küba’nın yardımını talep eden ama Küba’nın bu yardım talebini elinin tersiyle ittiğine tanıklık eden tek bir ülke var mı? Emperyalizmin tehdit ettiği veya ulusal kurtuluş mücadelesi verip de Küba’nın desteğini görmeyen tek bir ülke gösterebilir misiniz?
Küba’nın teşkil ettiği uluslararası güçlerin Angola halkına yardım ettiğini ilkin hapisteyken işittim. Angolalılar, 1975’te CIA’in finanse ettiği Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi [FNLA], paralı askerler, Angola’nın Tam Bağımsızlığı İçin Ulusal Birlik [UNITA] ve Zaireli askerlerin saldırısına maruz kalınca, Küba Angola’ya herkesin inanmakta güçlük çekeceği miktarlarda yardım etti.
Biz Afrikalılar, egemenliğimizi elimizden alan, topraklarımızı işlemek isteyen ülkelerin kurbanları olmaya alışmışız. Afrika tarihinde başka bir halkın bizi savunmak için ayağa kalkması pek görülen bir durum değil.
Aynı zamanda bizler, bu desteğin Küba açısından zaten alışıldık ve yaygın bir eylem biçimi olduğunu biliyoruz. Angola’da dövüşüp ölenlerin, bu ülkeye gelen gönüllülerin küçük bir kısmını teşkil ettiğinin farkındayız. Küba halkı için enternasyonalizm sırf basit bir sözden ibaret değil…
Cuito Cuanavale’de [14 Ağustos 1987-23 Mart 1988] Güney Afrika’ya bağlı o ırkçı ordunun aldığı yenilgi, tüm Afrika’nın zaferidir! Irk ayrımcısı ordunun yenilgisi, Güney Afrika’da mücadele eden insanlar için ilham kaynağıdır.
Onlar, Cuito Cuanavale’de yenilmemiş olsalardı, örgütlerimiz üzerindeki yasak kalkmayacaktı! Cuito Cuanavale’deki ordunun yaşadığı yenilgi, bugün benim burada olmamı mümkün kıldı! Cuito Cuanavale, ırk ayrımcısı rejim denilen belâdan ülkemizi ve kıtamızı kurtarma mücadelemizde önemli bir dönüm noktasıdır!
Cuito Cuanavale’de yaşanan nihai yenilgi sonucu Pretoria rejiminin komşularını istikrarsızlaştırma kapasitesi önemli oranda azaldı ve bölgedeki güçler dengesi değişti. Bu süreç, halkımızın ülke içerisinde verdiği mücadelelerle birlikte Pretoria’nın [Güney Afrika’nın başkenti] müzakere etmek zorunda olduğunu anlamasını sağladı.
Nelson Mandela
Kaynak: Nelson Mandela ve Fidel Castro, How Far We Slaves Have Come!, Pathfinder Press, New York, 1991, s. 9-10.
Devamını oku ...

Tarih Beni Aklayacak

[…] “Tarih beni aklayacak” dediğimde, bu cümleyi, özünde en onurlu davayı ve en adil düşünceyi savunduğuma dair o güvenimle dile getiriyordum.
Bu sözü ederken, esasında geleceğin o davayı ve düşünceyi bir biçimde kabul edeceğini de söylemiş oluyordum. Çünkü gelecekte o fikirler gerçeğe dönüşeceklerdi. Gelecekte insanlar olan biteni öğreneceklerdi. Bizim ve düşmanlarımızın yaptıklarını, bizim ne uğruna dövüştüğümüzü, düşmanlarımızın hedeflerini ve kimin haklı olduğunu göreceklerdi. Herkes, bizim mi yoksa bizi yargılamakta olan, anayasa önünde ettikleri sadakat yeminini ayaklar altına almış yargıçların mı haklı olduğunu anlayacaktı. O yargıçlar zorba bir rejime hizmet ediyorlardı. Onlara meydan okudum. Bir gün vatanımızda muzaffer olacak fikirleri savunduğuma kaniydim. Bu inanca ve kanaate hâlâ sahibim. İnsanlığın meşru davası mevziler kazanacak ve er geç zafer muzaffer olacaktır.
Fidel Castro
Kaynak: Borge ve Castro, Face to Face with Fidel Castro: A Conversation with Tomas Borge, Ocean Press, Melbourne, 1993, s. 13.
Devamını oku ...

Castro ve Kürdler

Castro’yu Kürt halkının düşmanı olarak göstermek yanlıştır!
Kürt halkının sömürgeci rejimler dışındaki düşmanlarını arayanlar; çok uzağa gitmeden önce Birinci Dünya savaşında Kürdistan’ın bölge devletleri arasında parçalanmasında başrolü oynayan İngiliz-Fransız politikalarına, sonra daha yakın tarihte 1975 Cezayir anlaşması başta olmak üzere ABD’nin politikalarına bakmalı.
Kısacası Kürt halkının düşmanlarına lanet yağdıracak birisi; önce İngiliz, Fransız ve ABD emperyalizminin dünkü politikalarına aynayı tutmalı!
Castro’ya gelince, o hiçbir zaman genelde sömürge ve ezilen halkların düşmanı olmadı, tersine Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşan halkların yanında oldu. Özel olarak da Castro liderliğindeki Küba, asla Kürt halkının düşmanı olmadı. Castro, Kürt halkının düşmanı olan Saddam ile sadece emperyalizm karşılığında ilişkilendi. Yani Kürt halkına düşman değildi, düşmanının dostluğunu yapmıştı. Hepsi bu ve elbette bu politikası da eleştirilir, ama Castro’yu Kürt halkının düşmanı olarak göstermek çok yanlış.
Castro’nun Kürt halkının düşmanlarıyla ilişki de olması bir yana Kürdistan’ın parçalanmış tarihsel trajedisi nedeniyle, Kürt siyasetinin belli başlı tüm ulusal demokratik aktörlerinin kendileri, “düşmanımın düşmanı dostumdur” politikasını izlemek zorunda kalmadılar mı?
Halen izlemiyorlar mı?
Yani Kürt ulusal demokratik aktörleri; sömürgeci Türkiye’ye karşı, sömürgeci Suriye ya da İran, Irak ile veya sömürgeci Irak’a karşı, yine sömürgeci Türkiye, İran, Suriye ile ilişkiye girmek zorunda kalmadılar mı?
Castro’da kendi düşmanının (ABD’nin) düşmanı gördüğü Saddam liderliğindeki Irak ile ilişkideydi. Mesele budur.
Sinan Çiftyürek
26.11.2016
Devamını oku ...

Fidel

Hayatının ve karakterinin muhtelif özellikleri, Fidel’i yoldaşlarından ve takipçilerinden büyük ölçüde ayırıyordu.
Fidel, hangi harekete iştirak ederse etsin, o hareketin lideri olmasını sağlayacak muazzam bir şahsiyete sahipti.
Fidel yüreklilik, kuvvet, cesaret ve insanların isteklerini kavrama konusunda olağanüstü bir anlayışa sahipti.
Onda verili bir durumu tüm bütünlüğü ile, tek bir ayrıntıyı gözden kaçırmadan idrak etmek adına bilgi ve deneyimden istifade etme becerisi mevcuttu.
Geleceğe sarsılmaz bir imanla bağlıydı.
Görme kabiliyetindeki genişlik sayesinde olayları önceden görebiliyor, eylem içerisindeyken nelerin olabileceğini seziyor, her daim daha da ötesini görüyor, her şeyi yoldaşlarının anladığından daha iyi anlıyordu.
O, hareketi birleştirme, onu zayıflatacak ayrışmalara direnme becerisine sahipti. Geleceğe olan imanı ve öngörü becerisi ile Fidel Castro, bugün Küba Devrimi’nin kurduğu o müthiş yapıyı sıfırdan inşa etme noktasında Küba’da herkesten fazla çaba sarfetti.
Che Guevara
Devamını oku ...

Selam Yoldaşa

Gazeteci: Çelik yeleği her zaman giyiyor musunuz?
Castro: Ne yeleği?
Gazeteci: Herkes sizin kurşungeçirmez yelek giydiğinizi söylüyor.
Castro: Yok.
New York’a bu şekilde ineceğim.
Bendeki çelik yelek ahlakî. Daha güçlü üstelik. Beni her zaman o yelek korudu.
* * *
1959’da “devrim üzerine güller serpilmiş bir yatak değil. O geçmişle gelecek arasındaki mücadele” diyor Castro.
O, geçmişin geleceğe uzanan kavgası şimdi. Canı artık gözümüzdeki fere, yumruğumuzdaki tere karıştı. Selam olsun yoldaşa, komutana, vatanına… [İştirakî]
Devamını oku ...