Balfour Deklarasyonu

Filistin Yüzüncü Yıl Mücadele Girişimi, Balfour Deklarasyonu’nun 99. yıldönümünde Galatasaray Lisesi önüne çağırıyor
Filistin Yüzüncü Yıl Mücadele Girişimi adına yapılan çağrı şöyle:
“Balfour Deklarasyonu karşısında
Siyonist işgalin kapılarını aralayan Balfour Deklarasyonu’nun 99. yıldönümünde, Filistin halkı adalet ve bağımsızlık için devrim ve mücadele bayrağını düşürmüyor ve kuşaktan kuşağa geçiriyor. Herkesi, Filistin halkının, tüm Filistin toprağı özgürleşene dek sürecek mücadelesinin sesini yükseltmeye ve etkinliğimize katılmaya davet ediyoruz.
Kuşaktan kuşağa, özgürlüğe dek direniş
Galatasaray Lisesi önü, Beyoğlu
2 Kasım 2016, Çarşamba, saat 19.00
Devamını oku ...

Halkın İradesine Kelepçe Vurulmasın

Bizler, hakça üretim, adilce paylaşım esasıyla emek alanında mücadele veren, halkların, kimliklerin eşit ve özgürce yaşadığı bir ülke için gayret eden Emek ve Adalet Platformu bileşenleriyiz. Biliyoruz ki ülkemizde emeğin ve ezilenlerin gündemi, yaşanan savaştan bağımsız ve bağlantısız değildir. Bunun için bizler, elimizden geldiğince barış mücadelesinin, siyasetinin, sözünün yanında saf tutmaya gayret ediyoruz.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Demokratik Bölgeler Partisi’ne mensup eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde haklarında açılan terör soruşturması sebebiyle tutuklandılar. Halkın kendi iradesiyle seçtiği, siyasal tercihiyle belirlediği temsilciler, bir kere daha tanımı muğlak, tarifi belirsiz, tasnifi karmaşık bir suç ile siyasal alanın dışına itiliyorlar.
Dünya ve Türkiye tarihi, siyasal alanın daraldığı her dönemin, çatışmanın, şiddetin ve en mühimi insan kaynaklarının yitirildiği, ağır hak ihlallerinin, kayıpların yaşandığı süreçleri beraberinde getirdiğini gösteriyor. Türkiye geçtiğimiz kırk yıldır bunu acı ve ağır bir şekilde tecrübe etse de, yönetici akıl aynı hatayı tekrarlamakta sakınca görmüyor. 15 Temmuz’da ciddi bir darbe teşebbüsü, halkın iradesiyle savuşturulmuşken, Kürt halkının siyasal iradesi, meşru yerel ve genel siyasal aktörleri tutuklanarak cezaevine yollanıyor.
DBP ve HDP yöneticilerinin, ilçe belediye başkanlarının ve nihayetinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye eşbaşkanlarının tutuklanmaları, kaldırılan milletvekili dokunulmazlıklarıyla beraber düşünüldüğünde, bu dalganın HDP vekillerinin tutuklanmasıyla sonlanacağı aşikâr gözüküyor. Biz ise bu gidişatı tehlikeli ve geri dönülemez buluyoruz. Zira biliyoruz ki, eğer temsili demokrasi diye bir şey varsa, halkın iradesinin seçilmiş temsilcileri siyasal rejimden dışlandığında, siyaset dışı araçlar devreye girer. Çatışma derinleşir, kan dökülür ve halklar kaybederler.
Bizler emeğin ve adaletin savunucuları, barış yolcuları olarak Kürt sorununun demokratik çerçevede, halkların âdem-i merkeziyetçi yönetim anlayışı temelinde, eşit ve özgür temsiline dayanan çözümünü savunuyoruz. Kürt halkının seçilmiş siyasetçilerinin tutuklanarak tasfiye edilmelerinin savaşı daha da derinleştireceğinden, ülkemizi duygusal, toplumsal ve siyasal manada parçalayacağından, nihayetinde Kürt meselesinin çözümsüzlüğe itileceğinden endişe ediyoruz.
Hükümeti bir an önce bu hatadan müzakere sürecine dönmeye, haksız uygulamaları terk edip adaletle hükmetmeye davet ediyoruz. 15 Temmuz’da darbecilere karşı nasıl halk iradesinin yanında saf tuttuysak, iradesi gasp edilen Kürt halkının da yanında durduğumuzu, demokratik mücadelelerinde omuz omuza verdiğimizi beyan etmek istiyoruz. Zira biliyor ve inanıyoruz ki “kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe inananlardan olmazsın.”
Devamını oku ...

Cumhur

Hikmet Kıvılcımlı’nın “Cumhuriyetin varolma sebebi, saltanatın yani doğu gericiliğinin ve emperyalizmin yani batı gericiliğinin yok edilmesi idi” tespiti tümüyle bir vehimden ibarettir ve yanlıştır. Duruma dair bir politik manevranın tezahürüdür.
Esasen doğu gericiliği “devlet”te; batı gericiliği “sivil toplum”da mündemiçtir ve sürmektedir. Devleti karşıya, sivil toplumu yanına alan her girişim, liberalleşmek zorundadır. Tersten, devleti yanına, sivil toplumu karşıya atan her adım, muhafazakâr sağ bir yönelimdir. Devlet ve sivil toplum ayrımı, iktidarın beslendiği önemli bir kaynaktır.
İsrail devleti, kendisine dair bir Yahudi kurgusu inşa ederek yürümeye mecburdur. Bu Yahudi, inşa edildikten sonra devlet, o Yahudi’nin varolma sebebi olarak kendisini meşrulaştıracaktır. Yahudi, ancak İsrail devleti varsa vardır.
Dolayısıyla “Cumhuriyet meşrudur nokta” diyen birisi, esas olarak burjuva hukukunun sınırları dâhilinde düşünüp hareket ettiğini söylemiş olmaktadır. Zira “meşru” “şeriata”, yani “hukuka uygun” demektir. Buradaki uygunluk, burjuvaların emri gereğidir. Bu lafı edenler, varlığını efendilere armağan etmiş demektir.
Toplumu kuran emperyalizm; devleti kuran “doğu gericiliği” ise eğer, bunların ikisine de ihtiyaç duyan mülkiyet-rekabet ilişkilerini karşıya atmak gerekir. Devletin “bensiz bir hiçsiniz” dediği kesimleri, günbegün inşa etmesi icab eder. Tıpkı Siyonizm gibi, devletin bu topraklardaki ideolojisi, bellidir.
Gene tıpkı Siyonizmin Yahudilikle alakası olmadığı gibi, Türklüğün Türk’le ve İslamîliğin de İslam’la bir alakası yoktur. Saltanat ve emperyalizm iç içe bu unsurları yoğurmakta, belirli kesimleri Türk ve Müslüman düşmanı olarak yetiştirip sahaya sürmektedir. Dost da düşman da aynı odağın mahsulüdür.
Bu mânâda ülkede Kürd’ün eleştirisi ile yetinmek mümkün değildir. Sırf başarıya ve güce aldanmak gerekmiyorsa, Müslüman’ın da eleştirisi güncellenmek zorundadır. Müslüman’ın itirazı, önceden sonraya, diyalektik maddî gerçeklik içerisinden idrak edilmelidir.
Fransa parlamentosunda bizdeki gibi ülke dışında yaşayan vatandaşlara tahsis edilmiş belirli bir milletvekili kontenjanı vardır. Bu kontenjan için oy kullanacaklar, Latin Avrupa ülkelerinde ikamet ediyor olmalıdır. Fransa’daki seçim hukukuna göre Türkiye, bu Latin Avrupa kategorisine girmektedir. Bizim solumuzun siyasete ve siyasette Fransız olmasının sebebini biraz burada aramak gerekir.
Devletin gerici, ortaçağ karanlığından çıkmış, yobaz bir çete eliyle yönetildiğine ikna olmak kolaydır. Zor olan, o çetenin geçmiş çetelerle ilişkisini açığa çıkarmak, devletin inşa edemediği Türk ve Müslüman içerisinden bir direnç hattı bulmak, yoksa kurmaktır. Artık herkes kolayı seçmiş, devletin reorganizasyonu dâhilinde kendisine biçilen role uygun kıvama gelmiştir. Baskının, zorun edebiyatı, bir futbol maçından bile mağduriyet üretecek düzeye kadar gerilemiştir. Zira baskı ve zor kimsenin umurunda değildir. Varlık onların varlığına armağandır.
“Bir Yahudi devleti olarak varolma hakkı”nı ülke içerisine ve dışına dayatan İsrail ile Türkiye arasındaki mesafe çok dardır. Kendisini Ortadoğu’nun tek modern, ilerici, özgürlükçü diyarı olarak pazarlayan İsrail’in gücünün yetmediği yerde Türkiye devreye girmektedir. Çölün ortasındaki bu vahada ilerici olmak, apolitizmdir. Yaşanan onca savaşa, dökülen onca kana ve gözyaşına sessiz kalınmasının sebebi bu apolitizmdir.
Mesele, sömürüye ve zulme karşı mücadelede yoldaşlar bulabilmek, yoksa inşa edebilmektir. Bu inşa, batıdan alınmış modeller, ilkeler, benzerlikler veya paralellikler üzerinden gerçekleşmeyecektir. Bu türden arayışlar, her daim siyaset dışıdır. Sürekli kılınmak istendiğinde, “doğunun” ya da “batının gericiliği”ne eklemlenilecektir.
Solun bir kesimi, cumhuriyetin inşa ettiği “halk”tan memnundur, bir kesimi de kurduğu devlete hasetle yaklaşmakta, pay istemektedir. Rum, Ermeni ile ilgili edebiyat, biraz da onlardaki zenginliğin, mal-servet birikiminin Batı ile ilişkide daha hayırlı olacağının düşünülmesi ile alakalıdır. Yoksa kimsenin onlardaki mazlumiyetle bir ilişkisi yoktur. Kürd’e verilen kerhen destek de sivil toplumcu, liberal bir mızırdanmadan ibarettir.
Son günlerin Cumhuriyet övgüsü, onca iddiasına karşın, halka kördür. Devletin inşa ettiği, kurduğu “halk” mitosu önünde secde edilmektedir. O “halk”ın gerçek halkla, Türkle ve Müslüman’la alakası bulunmamaktadır. “Halk” dedikleri, birkaç makam, birkaç mevki, birkaç da emeklilik ikramiyesidir. Oradan mazlumların kolektif geleceğine dair bir şey çıkmaz.
Yüksek siyasetin serin koridorlarında dolaşmayı sevenler, ya halktan tiksiniyordur ya korkuyordur ya da ondan kaçıyordur. Halkın kavgasına sırtını dönenler, kavgayı halklaştıramazlar. Cumhuriyet övgüsü, halka dair değildir. Bitmiş tamamlanmış, zaten yaşanmış bir hikâyenin efsaneleştirilmesidir. O hikâyede her şey bir avuç azınlığın iktidarına göre kaleme alınmıştır. Övme ve yüceltme, aşağının aşağılanması gereğidir.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Cumhuriyet Ödevi

Cumhuriyeti bizim sınıftan daha iyi bilen yoktur.
İlkokulda ulusunu, bayrağını, vatanını seven bir öğretmenimiz, hemen hemen hepsi “doğu kökenli” bizlere “cumhuriyet nedir?” diye zor bir soru sormuştu.
Biz “doğu kökenli” çocukların o gün dili dönmediği için nedenini çok da bilemediğimiz bir öfke belirmişti içimizde ama öğretmene de bir cevap verememiştik.
Sonra değerli öğretmenimiz, bize cumhuriyetin ne olduğunu çok iyi öğretti tabii.
Ödev:
“İki sayfa boyunca: CUMHURİYET virgül HALKIN KENDİ KENDİNİ YÖNETMESİDİR nokta yazacaksınız” dedi.
O gün bugündür cumhuriyetle aramda o iki sayfa var.
O gün yazdığım o iki sayfanın anlamını öğrendiğimde kendi coğrafyamda yaşananlarla kıyaslayınca daha bir korktum bu cumhuriyetten.
Halkın kendi kendini yönetmesi adı altında meğer halkın anası ağlatılmış, babası asılmış.
Hep böyle olur ama bu işler.
Zehri bala bandırıp bal diye yutturuyorlar.
Gerçekten halklarını önemseyen her türlü cumhuriyete eyvallah ama bu cumhuriyet o cumhuriyet olmadı hiç.
Şamil Tatlıcıoğlu
Devamını oku ...

Eksiklerine Rağmen

1-
“Eksiklerine rağmen” diye başlayıp cumhuriyeti savunmak Kemalist cumhuriyetin suçlarına ortak olmaktır. Yapmayın!!!
2-
Dersim’in, Maraş’ın, Çorum’un, Sur’dan, Nusaybin’den, Çorum’dan fazlası var eksiği yok!
3-
Denizleri asan, Mahirleri vuran, İboları işkencede katleden “cumhuriyet”in Ali’yi, Abdocan’ı, Ethem’i katledenlerden iyi yanı yok!
4-
12 Eylül’de 600 bin kişiyi gözaltına alıp onbinlercesini işkenceden geçiren, onlarcasını idam eden “cumhuriyet”in devamıdır bugünkü!
5-
77 1 Mayıs’ında yüzbinlerce işçiye ateş açan, onlarcasını panzerle ezerek öldürendir ne “eksiklerine rağmen” dediğiniz cumhuriyet!
6-
Dün Zonguldak Yeni Çeltek’te katlettiler madencileri bugün Soma’da!
7-
Alevi dergâhlarını “eksikli Kemalist cumhuriyet” kapatıp Alevileri asimile etmek üzere camilere yönlendirdi.
8-
Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül Pogromu’nu “eksikli cumhuriyet” organize etti!
9-
Pontos ve Küçük Asya Rumları, bizzat “eksikli Cumhuriyet” kadrolarınca hayata geçirildi.
10-
Hadi o kadar geriye gitmeyelim, Amed zindanı, Kürt halkına karşı işlenen ağır suçlar, 19 Aralık ve Gazi Katliamı “eksikli cumhuriyet”in işi!
11-
Erdoğan diktatörlüğü “eksiklerine rağmen” tamamlanamayan cumhuriyetin eksiklerini tamamlıyor! Eski statüko güçleriyle ele ele hem de!
12-
Siz hangi “eksiklerine rağmen” cumhuriyeti savunuyorsunuz? Bize ne eskisi ne bugünkü, sosyal ve demokratik yeni bir cumhuriyet lazım!
Tuncay Yılmaz
Devamını oku ...

Çocuksu Dünyamız

1960 yılıydı.
Her yer kar altında, ekmek almak bile mümkün değildi, doğa tüm heybeti ve gururuyla kendisini göstermişti. Âdeta tüm canlılara “yerinizde kalın” diyordu.
Bir gün önce babamdan bastonuyla bir güzel dayak yemiş ve erkenden yatmıştım. Suçumu biliyor ve kendimi affettirmek için sabahın erken saatlerinde yola çıkmıştım. Kasaba, o müthiş karların altında kalmış, her yerin kapalı olduğu zamanda yola vurarak tepeden aşağıya doğru boyumu aşan karların içinde kaybolurken, düşe kalka kan ter içinde kalmıştım.
Kalp atışlarını duyuyor birden nefesim hızla buharlaşıyor ve bacaklarım titriyordu. Fırın gece yarısı ekmeklerini çıkarmış ve her taraf mis gibi çıtır ekmek kokuyor, karın beyazlığı ekmeğin mis kokusu o kadar doğaldı ki kelimelerle anlatmak nafileydi ve ekmeği kaptığım gibi hızla geldiğim yoldan geri dönerek evin kapısına vardığımda kendimi bir kahraman sanıyordum. Yaklaşmakta olan kurban bayramı öncesi böylece babamla aramı tekrar düzelterek hayallerime koşuyordum.
Çocukluğumuz bir başka güzeldi. Galiba ölümün son anında bile aklımıza gelecek ve hınzırca gülerek o güzel günlerin son anısını yaşayacaktık...
Ne oldu o güzel bayram heyecanlarına, koşuşturmalarına, sanki içimizdeki çocuğu kaybettik ne çabuk da büyüdük öyle ansızın, hâlbuki küçükken çabucak büyümek 'erkek' veya 'kadın' olmaya çalışırdık. Boşuna dememişler “insan kaybedince anlıyor sevdiklerini.”
Amcam oğlu rahmetli bakkal Osman'la ablamın düğünü olmuştu, bilinen klasik akraba evliliklerinden. Bir yıl sonra babam küçük bir koç kuzusunu eve getirdiğinde mahallenin çocukları dâhil hepimiz sevinmiştik. Kuzumuz şirin mi şirindi. Gözlerinin altında kara benekler, beyazla uyum içinde kuzuya ayrı bir güzellik katıyordu, büyümesini istiyor, günlük süt vererek hızla gelecek kurbana hazırlıyorduk. Kuzucuk öyle bir alışmıştı ki hepimizin arkasında koşmaya çalışıyor, mahallenin çocuklarıyla oyunlar oynuyor, çok hızlı gelişiyordu ve lokantaya da alışmıştı. Orada ne bulursa afiyetle yiyor ve hızla güçleniyordu.
Rahmetli babam kuzunun adını 'Osman' koymuştu. Hâlâ anlamamıştır, yeğeni ve damadına mı yoksa rahmetli Hacı Amcam’a mı kızmıştı. Vardı zaar bir nedeni kim bilirdi...
Osman'ın boynuzları da çıkmaya başlamıştı, mahallede önüne gelene toslayarak gücüne güç katıyor, birazda şımarıklık yapıyordu. Osman'ın yiyeceği boldu, patlıcan kabukları, karpuz kabukları, ne bulursa yiyordu. Osman o kadar büyümüştü ki Cevdet Paşa’nın meşhur yokuşundan yukarı çıkarken zorlanıyordu. Kuyruğu tekerlek gibi büyümüş, neredeyse yere değecekti. Kuyruğu evdeki eski saatin sarkacına benziyordu, bir sağa bir sola sallana sallana gidişi görülmeye değerdi, bazen de yolu değiştirir, mezarlık yolundan eve ulaşmaya çalışırdı. Osman keyifliydi, ne bilsin ne gelecekti başına.
Bizim mahalle yörüklerle iç içe olan ve çok renkli ailelerin bir arada olduğu, esnafıyla, işçisiyle, çiftçisiyle, yoksuluyla kendi halinde cıvıl cıvıl bir yerdi, tüm sokaklar bizden sorulurdu, akşama kadar oyunlar oynanır, kendimizi zorla atardık eve, bazı akşamlarda kolcu-kaçakçı oynar, gece yarılarına kadar beklerken evinde uykuya yatmış rakip ekibin yakalanmayan elemanını kızarak, küfürler savurarak beklerdik.
Kolcu-kaçakçı oyunu sınırda büyüyen çocukların oyunuydu. Çelik çomaklar çok haşin bir şekilde yaralanma pahasına oynanır ve ucu sivri çomağı yakalamak için havada âdeta uçardık. Topaçlar daha hızlı olsun diye ucundaki çiviyi çıkartıp canlı karasineği içine koyar ve daha sonra topacın mum tutmasını hayranlıkla seyreder ve 'benimki daha iyi... yok yaav baksana benimki mum mum' tartışma ve kavgalarını yapardık.
Mahallenin en iyi 'güllecisi' uttukları gülleleri satarken havasından geçilmezdi. Güççük Duran, üç dört metreden attığı gibi alnından vururdu. Böyle atış atmak her babayiğidin kârı değildi. Mezarlığa giden yolun kenarında Bakkal Bayram’dan alınan portakallarla almacasına portakal yuvarlardık, işi büyütüp duvara para çarptırarak en yakın paranın yanına yaklaştırıp parmaklarımızı gererek en uzun karışları açarak parayı kazanmaya çalışır ve arkasından cıllıyanlar, kavgalar, küsmeler hepsi bir gecelikle sınırlı kalırdı. İki ekip hâlinde güvercin takla oyununu oynar, en arkadaki duranın canını çıkarırdık, odundan güçlü ucu sivri çomaklar yapar, toprağın en yumuşak olduğu yere daire çizerek çekiç çomakları usta bir tarzda kullanarak saplı olan çomakları yere düşürerek utmacasına oynar ve gene kavga ederek dağılırdık. Mahallede oynadığımız yerlerden birisi evimizin geniş bahçesiydi, diğeri ise rahmetli Ali Amcam’ın evinin olduğu alan ve rahmetli kasap Çerkes Mehmet Dayı’nın evinin altıydı. Orası usta güllecilerin arenasıydı ve kıran kırana tartışmalı, kavgalı oyunlar oynanır, âdeta doyasıya yaşardık.
Hasgül ve Duran iyi oyunculardı, Antepli Kasap Durmuş’un oğlu Memed ve Ökkeş de iyi oyuncuydu, Durdu Dayım’ın oğlu öküz-çamur Ali de çok şanslı ve mızıkçıydı. Kasap Hanifi'nin oğlu Ökkeş Hüseyin Dürü Teyze’nin kavgacı çocukları ve Yörüklerden İsmail, Ömer Sökmen, küçük kardeşim Havuç Mustafa, amcam oğlu Uluk Ali her gün oynayıp da kavga ettiğimiz anılarımızın kahramanıydılar.
Bazen birazcık yolun altına deplasmana gider, Berber Çetinkaya'nın oğlu Osman, Emin ve akrabası Hüseyin Aras'la oyunlar oynardık. Off... Osman’a yem verirken nasıl da birden dalmışım, mahalledeki çocukluk arkadaşlarımı özlemişim, hele sapan taşlarıyla 'aydınlı-yerli' kavgalarını hiç unutmuyorum tabii. Biz elle taş atarken onlar sapanla kurşun gibi gelen taşlarıyla kafamızda kırılmadık yer bırakmazdı… Ha niye yerli-aydınlı diye kavga ederdik hâlâ anlamış değilim!
Kurban bayramı yaklaştıkça bizde bir korku salmıştı. Osman nasıl kesilecekti, bakacak mıydık, sorular uçuşmaya baslamıştı. Osman artık son günlerinde lokantada masa masa geziyor, rakı içiyor arada bir de ağzına sigara koyan müşteriler de Osman’ı çok seviyordu. Arife günü gelip çatmıştı, bir yandan “bayramda yeni elbise ve gıcır gıcır ayakkabı olacak mıydı?” diye düşünürken, yarın kim bıçağı Osman’ın boğazına vuracaktı, adı üstünde et bayramı. Sanki başka gün hiç et yenmiyordu, dinimiz emrettiği için kurban kesilmeliydi, imkânı olanlar için geçerliydi, kesilen kurban ilk önce fakir fukaraya ulaştırılmalıydı. O bayram ben şanslıydım, Merkez Camii’nin karşısındaki Köşker Antepli kısacık Mahmet Dayı ayağımın ölçülerine göre kunduramı hazırlamıştı. Sabahı zor yaptım, ayakkabılarım cilâlı, mis gibi kokuyor ve çalınmasından korkuyordum, yastığımın altına saklayarak hiç uyumadım desem yalan olur.
Bayram sabahı daha güneş çıkmadan yataktan fırlamış koşarak Osman'ın yanına gitmiştim, sanki o da bir şeyler olacağını hissetmişti, eski neşesi kalmamıştı, fakat ne yapacağımı bilemiyordum. Bugünkü aklım olsa Osman'ı oradan kaçırır, kestirmezdim.
Bahçedeki duvara yakın incir ağacının sağlam dalları keşfediliyor, Osman'a son suyu veriliyor, kasap amcam oğlu Hayri'nin gelmesini bekliyorduk. Hayri abimiz belinde bez peştamalıyla evden getirdiğimiz kap kaçak, tepsiler, avlu birden canlanmaya başlamıştı bile, bir ara avlu, hayat karıştı, koşturan koşturana, Osman bağlı olduğu ahırdan getirilirken kaçmıştı. Rahmetli babam ağzında emziğe takılı sigarasıyla “Osman’ı çabuk yakalayın” diye bağırıyor ve bir yandan da kızarak sokranıyordu...
"Baba, Osman yok kaçmış, bulamıyoruz” Komşumuz Osman’ın kendi bahçelerinde olduğunu bağırarak “burada burada koşun koşun bu tarafa gelin” diye heybetli ve kendinden emin, görevini yapmış olmanın huzuruyla öyle bir duruşu vardı dişlerini göstererek sırıtıyordu.
Osman yakalanmıştı ve hemen gözleri bağlandı ve... Hayri Abi acele ediyor, daha gideceği çok yer vardı. Elini Osman’ın beline götürerek “namıssız nasılda büyümüşsün maşallah” diyerek kasaplığın, ustalığın keyfini çıkarıyordu. Osman sakinleşmişti, sanki “korkunun ecele faydası yok” diyordu ve kımıldamadan Hayri Abi’nin dualarını dinliyor, sıvazlanan belinin rahatlığını hissediyordu sanki. Osman’ın boynuzlarından tuttuğu gibi, sanki güreş yapıp kündeye getirircesine, sırtını yere getirir getirmez boğazına tek hamlede keskin bıçak girmesiyle etraf kanlarla dolmuştu, gözlerim donup kalmıştım. Kasapta çalışmama rağmen o bir başkaydı bizim için. Osman’ın son titremeleri giderek azalıyordu ve son nefesinde vermişti, öyle cansız yerde yatıyor, sanırsın kalkıp bizi kovalayacak ve artık o sadece bir etti. Çok kısa sürede usta eller koyunu yüzdü. İncir ağacına bağlanmış çangala asılmıştı bile. Hayri Usta’yı ilgilendiren, bağırsak ve deriydi. Ustaca karın yarılarak bağırsaklar meydanda toplandı. İçi temizlenerek ve suyla yıkanarak, kendine has bağlama usulüyle bağlandı ve deri de yine usulüne uygun bohçalandı. El öpme işi bittikten sonra hızla avludan ayrıldı. Kadir Abim bağırarak “satır nerede, satırı getirin” diyerek emirler yağdırmaya başlamıştı bile, iki şakaya ayrılan gövde yine maharetli ellerin kestiği parçalara bölünüyordu. Rahmetli anam elinde sahanlarla etlerin kimlere gideceğini bizlere söylüyor, koşar adımlarla bir çırpıda dağıtıp verilmesi gereken yerlerin bitmesini sabırsızlıkla bekliyorduk.
Et dağıtım işim bitmişti, bir yandan etler doğranıyor ve şişlere saplanırken, yeşil soğan, maydanoz, domateslerle salatalar yapılıyor, bayram için hazırlanmış ev ekmeği yufka sabahtan ıslanarak hazırlanmış herkes sabırsızlıkla dürüm yapmayı bekliyordu, bir yandan ciğer kavurma yapılıyor, kokusu her tarafa dağılıyordu...
Ve 'osman' çoktan unutulmuştu. Kebap ve ciğer kavurmaları iştahla yenirken bir yandan da ne kadar para toparlayacağımızın hesabını yapıyorduk, mahallede kurulmuş salıncaklar bizi bekliyordu, sülalenin büyükleri rahmetli babam ve annem olduğu için tüm akrabalar bizim eve el öpmeye gelirlerdi. Ne kadar kalabalık bizim için o kadar para, salıncak, ne istersek almak için fazla para demekti. Bir canlılık vardı, bir güzellik vardı, tazelenmiş umutlar yeşerirdi her bayram.
Yıllar öncesinin tadını unutamadığımız anlara daldık, ne olacak işte çocuksu dünyamızdı...
Tevfik Özkorkmaz
29.10.2016
Devamını oku ...

islam

İslam’ı; “büyük harfle başlayan İslam” ve “küçük harfle başlayan islam” olmak üzere ikiye ayıralım.
Büyük harfle başlayan İslam; müesses ve kurumsal, kendisinde profesyonelleşilebilen, bir inanç sistematiğine sahip, diğer inançlarla rekabet halinde, uğruna türlü zulümlerin işlenebildiği, önce itikadının belirlenip sonra bu itikadın ilahi buyruklara dayandırıldığı, mensubiyyeti gerektiren, belli şartlarla dâhil olunan, belli söz ve fiillerle haric olunan, çıkar amaçlı kurulmuş bir kurumdur. Sınırları belirlenmiş özel bir kurum olduğu için de ilk harfi büyük yazılır.
Küçük harfle başlayan islam; anlatılmaz yaşanır cinsten, kitaplara, sözcüklere sığmaz bir şeydir.
Bir teori bir fikir değil, bir duygudur, fiildir.
Başlıca gündemini "mazlum, adalet, sorumluluk" oluşturur.
Bu islam; okumadığı kitap, gitmediği memleket kalmamış ama ayak ayak üstünde “Aslında kuranda namaz/zekât...” şeklinde başlayan cümleler kuran Prof. Dr. Şebelek'in anlayacağı bir şeyden çok, sabahın ayazında namazını cemaatle eda etmek için camiye koşan, ihtiyar hâliyle kazanabildiği üç kuruşun zekâtını hesaplayıp, verecek bir muhtaç arayan Ali dayının anlayacağı bir şeydir.
Suriye’de yaşananların mezhepsel nedenlerini analiz edip yapılması gerekenleri anlatan bir feysbuk allâmesinden çok, tek serveti olan üç ineğinden birisini ensar edasıyla savaşın mağdurları için hibe eden Hatce teyzenin anlayacağı bir şeydir.
Vicdanı, ahlâkı olan bir inançtır küçük harfli islam.
Kimin imanının sağlam, kimin imanının fasid olduğunu sadece yaratıcısının bildiği ve hükmettiği inançtır. Neye inandığından çok ne yaptığının sorgulandığı bir inançtır.
Gündemimizi işgal eden İslam, büyük harfle başlayan İslam olduğu için olsa gerek, asırlardır konuşuyor, tartışıyoruz ama mazlum yine mazlum, muhtaç yine muhtaç, sorumluluklar yine eksik, adalet yine kayıp…
Yusuf Yılmaz
Devamını oku ...

Corc Abdullah’a Özgürlük

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 32 yıldır Fransız hapishanesinde tutulan tutsak yoldaş Corc İbrahim Abdullah’ı desteklemek amacıyla, 25 Ekim’de Gazze’deki Uluslararası Kızıl Haç Komitesi genel merkezi önünde bir miting tertipledi. Abdullah’ın özgürlüğüne kavuşmasını talep eden mitinge Cephe liderleri, Hapishane Komisyonu, Ahmed Sedat’la dayanışma kampanyası, politik partiler ve tutsaklarla şehidlerin aileleri katıldı.
Yoldaş Henin Ammar, etkinliği FHKC’nin tutsak genel sekreteri yoldaş Ahmed Sedat’ın mesajıyla açtı. Mesajda, tutsakların özgürlük mücadelesinin Corc Abdullah’ın özgürlük mücadelesinin ayrılmaz parçası olduğuna vurgu yapılıyordu. Mesajında Sedat, ayrıca emperyalizmin ve küreselleşmenin hâkim güçlerinin gerçeği çarpıtmalarını topa tutup, bu güçlerin özgürlük savaşçılarını terörist, katili de mağdur göstermeye çalıştıklarını söyledi.
Sedat’ın ifadesiyle, Corc Abdullah’ın özgürleştirilmesine dönük çabalar, sadece onun zaferini değil, tüm mazlum halkların, tüm siyasî suçluların ve işkence mağdurlarının zaferini mümkün kılacak, bu, hem insanlığın hem de Filistin’in özgürlük mücadelesinin zaferi olacak.
Sedat, ayrıca zulme, adaletsizliğe ve zorbalığa karşı mücadele eden Filistin, Lübnan ve her yerdeki savaşçıları selamdı.
Cephe’nin Gazze’deki Tutsaklar Komisyonu lideri yoldaş Allam Kâbi de bugün itibarıyla 33. yılına giren, Corc Abdullah’ın Fransız devleti tarafından tutsak edilişini kınadı. Kâbi, Abdullah’ın kayıtsız şartsız derhal serbest bırakılmasını talep etti ve onun serbest bırakılmasına yönelik tüm baskı araçlarının meşru olduğunu söyledi. Kâbi, konuşmasında ayrıca Abdullah’ın tüm ömrünü emperyalizme karşı mücadeleye ve Siyonizmin sömürgeci projesine karşı yürütülen direnişe adamış bir özgürlük ve adalet savaşçısı olduğunu ifade etti. Devamında Abdullah’ın Filistinlilerin, Arapların ve tüm halkların mücadelesinde tarihsel ağırlığa sahip bir isim olduğunu, onun radikal analiz ve direnişe karşı güçlü bağlılığını muhafaza ettiğini, bugün Fransız devletince tutsak edilmiş olmasının bir sebebinin de bu olduğunu söyledi.
Kâbi, konuşmasında Abdullah’ın davasının işgalci gücün hapishanelerinde çile çeken binlerce Filistinli tutsağın davasıyla yakından bağlantılı olduğu hususu üzerinde durdu ve iki meselenin asla birbirinden ayrıştırılamayacağını söyledi. Özgürlük savaşçısı olan Corc Abdullah’ı bir “terörist”miş gibi göstermeye çalışan ırkçı yasalara da sert eleştiri yönelten Kâbi, bu yasaların Filistinli tutsakları “terörist” olarak etiketleyen yasalarla aynı olduğuna işaret etti. Konuşmasının ilerleyen kısmında Lübnan devletine onun Corc Abdullah’ın serbest kalması için ciddi bir baskı uygulaması ve gereken sorumluluğu alması çağrısında bulundu. Ayrıca Corc Abdullah’ın serbest bırakılması için kurulan hareketin devam etmesini, bu yönde Fransız devletine baskı uygulanmasını, hareketin bilhassa Siyonist hapishanelerdeki cesur tutsakların desteklenmesine dönük hareketin bir parçası olarak yürütülmesini talep etti.
Kâbi konuşmasını, Abdullah’ın serbest kalması yönünde hep birlikte baskı uygulanması amacıyla Filistinli, Arap ve uluslararası devrimci güçler arasında bir koordinasyonun kurulacağı konusunda güvence vererek bitirdi.
Etkinlikte ayrıca Corc Abdullah ve Filistinli tutsakların hapiste olmaları konusunda suç ortaklığı bulunan üç liderin, Fransız Cumhurbaşkanı Francois Hollande, ABD Başkanı Barack Obama ve Siyonist Başbakan Benjamin Netanyahu’nun resimleri de yakıldı.
FHKC
Devamını oku ...

Sırat-ı Müstakim

Fatiha’nın sonunda iki tür inanç mensubiyyetinden sakınıyoruz.
Birisi dinde gayet yüzeysel, bilgisiz, hurafeci, cahil ve saf din mensubiyyeti (dâllîn).
İkincisi, dinde olabildiğine derin, bilgili, ruhban, radikal, çıkarcı ve cahil din mensubiyyeti (mağdûbi aleyhim).
Birincisinin temsilciliğini hıristiyanlar, ikincisinin temsilciliğini yahudilerin yaptığı -ki çok doğru bir tesbittir- rivayet edilir.
Cumhuriyetle beraber, ulemanın öldürülmesi veya susturulması, dinî ilim mekânlarının kapatılması veya işlevsiz bırakılması gibi yaptırımlar nedeniyle, birinci türdeki yüzeysel, bilgisiz ve hurafeci inanç sistemine sarılmış bu coğrafya insanı, son dönemde dinî hassasiyete sahip iktidarın sağladığı ortam ve iletişim araçlarının gelişmesiyle/yaygınlaşmasıyla, mütemadiyen din konuşmak, din yazmak, din tartışmak, dolayısıyla dinde olabildiğine derin, bilgili, radikal, ama o oranda da ahlâksız ve çıkarcı olan ikinci tür inanç sistemine sarılmaya başlamış durumda.
Yani bir nevî hıristiyan müslümanlığından yahudi müslümanlığına bir geçiş içerisindeyiz toplum olarak.
İki tür müslümanlığın(!) da ortak noktası "edep ve ahlâktan yoksunluk"tur. Bu yüzden aranan kan hâlâ bulunamamış ve bulunamayacaktır.
Yusuf Yılmaz
Devamını oku ...

Punk Ölmedi

Yıllar önce devrimci fikirlerle tanışıp bu fikirlerin gerçekleşmesine heves ettiğimizde anne ve babalarımızın bize çok temel bir nasihatleri olurdu. Bu nasihat, kafamızda taşıdığımız fikirlerin gerçekleşmesine heves ettiğimiz yolun yanlışlığıyla ilgiliydi. Bu fikirleri öyle bir iktidar savaşı aracılığıyla gerçekleştiremezdik. Çünkü hem karşımıza aldığımız devlet çok güçlüydü hem de adına iktidar mücadelesi vermeye heves ettiğimiz halk buna değmezdi. Eğer illaki bu fikirlerin gerçekleşmesine ilişkin duyduğumuz hevesi içimizde bir türlü bastıramıyorsak, tutulması gereken yol belliydi. Çok çalışıp okumalı, üniversiteye girmeli, hâkim, savcı, polis, asker, doktor, vali, kaymakamlık gibi makamları mesken tutmalı ve bu mesken tuttuğumuz makamlardan istifade ederek halkımıza fikirlerimiz doğrultusunda hizmet etmeliydik. Hem böylelikle genç yaşımızda olmayacak bir düşün peşinde perişan olup harcanmazdık hem de bu ceberut devletin içine yerleşerek onu bir parça kendi zihniyetimiz doğrultusunda şekillendirirdik. Ancak anne babalarımızın bize devlete belli makamları mesken tutmak suretiyle içten fethetmeyi mi önerdiği yoksa devleti böylesi bir yolla solculaştırmayı mı önerdiği pek açık değildi. Ancak bu nasihatlerini o günlerde de devlette örgütlenmeleriyle meşhur fetöcülerle örneklendirdiklerine göre, galiba bize bir içten fütuhat metodu öneriyorlardı. Biz de onlar gibi yapmalı, asker, polis, savcı, hâkim olmalı ve böylesi bir güce dayanarak o kutsal saydığımız düşüncemiz doğrultusunda halkımıza hizmet etmeliydik. Genel olarak bu nasihate iki noktadan karşı çıkardık. Devlette ne kadar makam, mevki, pozisyon elde edersek edelim, devlet bu pozisyonlarda istediğimiz gibi çalışmamıza izin verecek bir yapısallığa sahip değildi. Yani ne kadar da faili meçhulleri aydınlatmaya ya da onlarla mücadele etmeye inançlı bir savcı olsak da devlet yapısal olarak kontr-gerilla özelliğine sahip olduğu müddetçe (ki bu özellik, devletin politik-hukukî yapısına içkin bir özellikti) solcu bir savcı olmamız genel durumu pek de değiştirmeyecekti. Bu nasihate karşı koyduğumuz ikinci nokta, Komünist Manifesto’da kulağımıza küpe olmuş bir ilkeydi. Aynen şöyle derdi Manifesto’da:
“Komünistler görüşleriyle amaçlarını gizlemeye gönül indirmezler. Amaçlarına ancak bugüne dek süregelen tüm toplumsal düzeni zorla devirmekle ulaşılabileceğini açıkça söylerler. Varsın egemen sınıflar komünist devrim korkusuyla titresin.” [Komünist Manifesto, K.Marx-F.Engels, çev. Levent Kavas, İthaki yay., 2006, syf. 145.]
Aslında bu ilke, komünist bir bireyin görüşlerini gizleme gereksinimi duymamasıyla ilgili etik bir ilke değildir. Bu, varolan toplumsal düzene içkin olan sorunun ayan beyan ortada olduğunu ve bu soruna ilişkin çözümün bu ayan beyanlığın gerektirdiği bir biçimde ifadelendirilmesinden başka bir yolu olmadığının bilincini anlatan epistemolojik bir ilkedir. Marx “unrecht schlechtin” der. Kati adaletsizlik, mutlak haksızlık ya da düpedüz haksızlık. Kapitalist toplum, tüm işleyiş ve örgütlenişiyle düpedüz bir haksızlığın, yani apaçık, ayan beyan ortada olan bir haksızlığın içkin olduğu bir formdur. Bu içkinliği ifade etmek de bu içkinliğin çözümünün ne olduğunu ortaya koymak da daha baştan komünist bir bireyin görüş ve amacının apaçık olarak ortaya konulmasını belirler. Böylesi bir epistemoloji, uygun zamana kadar sistem içinde güç biriktirip sonra bu uygun zamanda harekete geçme üzerine praksisleşemez. Mülksüzleri, emekçileri, proleterleri harekete geçirmek, onların zaten her gün başlarına gelen açık seçikliği açık seçik olarak ifade etmekle olanaklıdır.
Şimdi hayatın diyalektiği, yıllar önce anne babalarımızın bize önerdiği metodu, bu metodu uygulayan bir yapının başına gelenlerle yanıtlamış bulunuyor. Cemaat, yıllar boyunca binbir fesat, hile, hurdayla devlette mesken tuttu. Hâkimi, savcısı, polisi, askeri, valisi, kaymakamı, öğretmeniyle devlete yerleşen devasa bir güç oldu. İktidar paylaşımında söz sahibi oldu ve belli bir dönem istediği işleri istediği şekilde yaptı. Ama gel gör ki 3 yıla yakın süren bir iç fetretin ve devlet içi savaşın tarafı oldu. Son olarak ordu içindeki gücüyle bir cunta hareketine teşebbüs etti ve sonuç ortada.
Reel politik kendi sonuçlarına varacak ve resmî tarihe kayıtlanacaktır. Burada bu sonucun dışında dikkat çekilmesi gereken iki nokta vardır. İlki devleti içten fethetme gibi bir yöntemin kadim ve ceberut devlet geleneği tarafından sindirilemeyeceği ve kusulacağının ortaya çıkmasıdır. Toplumsal sistem, ya reform yoluyla yumuşatılır ya da devrim yoluyla parçalanır. Bunların dışındaki yollar elbette ki yollardır, ama politik yollar değildir. Toplumsal form, ona ancak politik bir yol üzerinden ulaşıldığında etki alır. Çünkü toplumsal form, zaten daha baştan politik olanın özselliğiyle belirlenmiştir. Bu da πόλιϛtir (polis, eski Yunancada kent, şehir, şehir devleti, devlet anlamlarına gelen kelime. İnsanın bir-aradalığını insanın politik özü olarak belirleyen tarihsel deneyimin kavramsallığını da karşılar) yani konuşma, çalışma, paylaşma, anlama, dinleme, iletişim, karşılıklı yarar gibi usullerle oluşmuş bir-aradalıktır. Bu bir-aradalık, kendisine dokunulması yolunu bu yüzden daha baştan politik bir form sahibi olma zorunluluğuyla yükler. Ama statükoya kendini zerk edip oraya yerleşmek ve bu yerleşme üzerinden toplumsal forma dokunmaya çalışmak, baştan zorunlu olarak varsayılan politik form sahibi olma gereğini dışladığı için statüko bu güçleri ya kusar ya da kullanıp atar. Yıllar içerisinde gözümüzün önünde olan da budur. İkinci farklı sonuç “vatan hainliği” kategorisiyle ilgilidir. Kategori de eski Yunanca kökenli bir kelime. Esasta suçlama, itham demek. Yıllar boyunca bu kategori sol, sosyalist düşünceye yüklenirdi (sonradan buna Kürt hareketi de eklendi). Yani sol düşünce bu kategoriyle kategorize edilirdi. Sol, sosyalist düşünceye sahip olmak, servet düşmanlığı yanında vatan hainliği kategorisini de daha baştan yüklenmeyi içeriyordu. Şimdi bu yüklenme paylaşılmıştır. Sağ liberalizm ve muhafazakârlıkla yüklü bir İslamcılığın yıllarca taşıyıcısı olmuş bir yapı artık bu kategorinin paydaşıdır. Kimse dış güç, ajanlık gibi paravanların arkasına saklanmasın. Yıllar boyunca tüm söylemi, anlayışı, dünyaya ve hayata bakışı, kültürü ve bilinci sağ muhafazakâr bir harca sahip İslamcı bir örgütlenme vatan hainliği kategorisinin altına düşmüştür.
Şimdi yıllar sonra bize nasihat eden anne babalarımızın karşısına geçip, biraz nostalji biraz da hayatın diyalektiğinin öğreticiliği adına, Komünist Manifesto’nun son paragrafındaki cümleleri yeniden tekrar edebiliriz.
“Komünistler görüşleriyle amaçlarını gizlemeye gönül indirmezler. Amaçlarına ancak bugüne dek süregelen tüm toplumsal düzeni zorla devirmekle ulaşılabileceğini açıkça söylerler. Varsın egemen sınıflar komünist devrim korkusuyla titresin.”
Ozan Çılgın
Devamını oku ...

Yorum mu Tahrifat mı? -II

Doğal komünal yaşam, ihtiyaç ve zorunluluk temelinde bir araya gelmek demekti. İnsansı varlığın tüm canlılar gibi esas derdi, aç karnını doyurmaktı. İlk insanların bu ihtiyacı karşılamak için toplu gruplar halinde, doğayla uyum içinde yaşama zorunluluğu vardı.
İlk insanlar, gelişim sürecinde eski ile yeninin iç içe geçtiği ve farklılıkların birlikte oldukları canlı bir organizmaydı. Bu canlı yapının bir dönem için zorunlu olanını bütün dönemler için geçerli saymaya çalışmak, eklektik bir anlayıştı. Bu anlayışa göre, sisteme ait olan öğelerin birden fazlasını toparlayarak yeni sistem oluşturmak mümkündü. Bu, olsa olsa eklektik 'aşure' toplumu olurdu.
Zaten yeni sistem eskinin yıkılmasıyla kurulacağından, eklektik bir yapı kurmak da olanaksızdı. Örneğin günümüzde İlkel komünal klanlar var olmasına rağmen, bu toplumsal yaşam biçimi hâkim ve başat durumunda değildi. Yaşanan ve biten bir süreç olarak tarihsel rolleri bitmişti ve hâkim toplumsal ilişkileri de etkileme durumda değildi. Zira sürece veya döneme hâkim olan yeni ilişki ve biçimler ortaya çıktı ve sürece damgasını vurmuştu.
Zorunluluk bir dönemi, bir süreci kapsar, süreç bittiğinde zorunluluğun da bir önemi kalmaz, aynı zamanda farklı ihtiyaç ve zorunluluk başlar. Bu süreçler bazen temel olmasına rağmen, bazen de daha alt süreçler olarak yaşanmaya devam eder ve her zaman belirleyen, sürece damgasını vuran çelişkidir. İlk insanların, elde ettikleri birikimle farklılaştığı ve giderek bu farkların toplum içinde sınıflar, kastlar oluşturduğu bilinmekteydi.
Sınıfsal ve sosyal farklılaşmanın yarattığı ve ortaya çıkardığı ilkel insanların oluşturduğu toplumdan başlanarak içinden soylular, efendiler, köleler, paşalar, köylüler, ağalar, kapitalistler ve işçilerin zıtların birliği ve mücadelesini yaratarak günümüze kadar gelmiş ve bir insanlık tarihi süreci ve birikimi yaratılmıştı.
Bu birikim tüm insanlığın mirasıydı. Toplum; esnaf, sanatkâr, asker, efendi, köle, köylü, ağa işçi ve patronuyla hepsi birbiriyle çelişkili ve bağlantılı olarak üreten, tüketen, değiştiren ve dönüştürerek yaşayan canlı bir organizmaydı. İlk insanların içinden, kelimenin tam anlamıyla bağrından efendiler de çıktı köleler de. O zaman ilk insanlar, “Âdem”in çocukları değilse, adına dünya dediğimiz gezegenin çocuklarıydı ve bu çocukların doğa ve diğer tüm canlı türleriyle ilişkilerinde karmaşık, dengesiz ve eşit olmayan birlikteliğiyle var oldular. Doğanın bağrından çıkan ilk insanlar çok masumdu ve günümüzde bu masumiyet kalktı ve tarifi mümkün olmayan bir yaratığa dönüşen ve sadece kendisini değil, bağrından çıktığı gezegeni de ortadan kaldırma noktasına gelen tuhaf bir mahlûkata dönüştü ve doğanın kanserli hücresi olarak dengesiz müthiş yıkıcılığına devam ediyor.
Eski olmadan yeni bir şey de olmaz, yeni eskinin bağrından çıkar. Bir toplumda mevcut hâkim üretim ilişkileri yaşanır ve zamanla hâkim üretim ilişkileri yavaş yavaş gücü azalarak zayıflar. İşte tam da bu süreçlerde yeni toplumun dinamiklerinin olgunlaşmasıyla yeni toplumun üretim ilişkilerine geçiş mümkün olur. Bu geçiş tedricen yavaş yavaş değil, toplumsal bir siyasî devrimle mümkündür. Burada canlı bir mekanizmanın doğal ilişki ve çelişkileri var.
Şematik ve mekanik bir indirgemecilik K. Marks’ı eksik anlamak olur. Yeni bir üretim ilişkisinin ortaya çıkışı için ille de bir önceki sürecin yaşanması mı gerekmektedir? Mekanik indirgemeye düşmeden, doğal olarak bir önceki sürecin aynen yaşanması bir zorunluluk değil, ama yaşanması gerektiği Rusya'nın tecrübesiyle ortaya çıktı. Feodal üretim ilişkileri yaşanmadan bir anlamda tüketilmeden, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olma şansı yok gibi, eldeki veriler aksi bir örneğin olmadığı yönünde. Buradan şunu söylemek mümkündür; eski toplumsal yapının ve üretim ilişkilerinin yaşandığı 'zorunlu' olmasa da bir dönem mevcuttur, bu süreç bittiğinde ancak yeni toplumun kalıcı üretim ilişkileri veya tarzı sağlam temellere oturur.
Bir teorinin dayandığı toplumsal gerçeklik vardır. Nasıl sanayi devrimlerini yapan ülkeler, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle ortaya çıktıysa, eski üretim tarzını yıkarak yeni toplum kapitalist toplumu eski feodal topluma geri dönemeyecek şekilde kurar. Tüm veriler gösteriyor ki dünyanın hiçbir yerinde kapitalist toplumdan feodal topluma bir geri dönüş yaşanmamıştır. Sanayi devrimini yapan ülkede bir proleter devrim olsaydı, Rusya'da yaşanana benzer tarzda bir geri dönüş mümkün olur muydu?
Böyle bir soruyu cevaplamak için Avrupa'da bir proleter devrim olmalıydı, olmadığına göre faraziye tartışmak yanlış olur. Bu soruyu sormaktaki amaç kurmak istediğimiz bir bağ var olduğu içindir. Feodal Çarlık Rusya'sında gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi sonuç olarak yıkıldı ve bir geriye dönüş yaşandı. Bir asırlık tecrübe, siyasi devrim ve iktidar değişiklikleri eğer bir dizi toplumsal devrimle desteklenmezse, yaşanan reel sosyalizm tecrübesiyle sonuç yeniden yıkılmaya mahkûm ve eskiye geri dönüşü kanıtladı. Tam bu nokta çok önemli bir ayrıntıya dikkati çekmek istiyoruz: sonuçlanan bu geriye dönüşün Feodal Çarlık Rusya'sı olmadığını ve tam tersine, 1917 Ekim Devrimi’nin Çarlık Feodal Rusya'da oynadığı rolünün sonuçları itibariyle gelişmekte olan son derece zayıf kapitalist üretim ilişkilerinin önünü açmış ve kapitalizmi geliştirmiş olmasıydı.
Tam da bu nedenle Ekim Devrimi’nin geriye dönüşü feodal topluma değil de kapitalist topluma doğru olmuştur. Hâlbuki Ekim Devrimi, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olmadığı feodal Çarlık Rusya'sında olmuştu. Çarlık feodal yapısının çökmesi ve siyasi iktidar değişikliğini yapan Bolşeviklerin tüm çabalarına rağmen Avrupa'nın etkisinde kalmıştır.
Marks’ın kapitalist ülkelerin pratiğine bakarak geliştirdiği teorilerin Avrupa-merkezli olmasını dikkate almadan, mekanik indirgemeci yaklaşımla yorumlamak, aslında Marks’ı anlamamanın sonucuydu. Yaşlı K. Marks’ın ölmeden önce fikirlerinin nasıl değiştiğini bizzat kendisi gözlemleyerek ve Rusya'daki gelişmeleri 1882 yılında Komünist Manifesto’nun yeni Rusça baskısına yazdığı önsözde “Bugün her şey nasılda çok farklı... Rusya, Avrupa'daki devrimci hareketin öncülüğünü yapıyor... Rus devrimi, Batı'da bir proletarya devriminin habercisi hâline geliyorsa, bu ikili birbirinin tamamlayıcısıdır... Rusya'daki ortak toprak mülkiyeti komünist gelişmenin başlangıç noktası olarak işlev görebilir.”[1]
Avrupa sanayi devrimini geliştirirken, aynı süreçte Doğu Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Çarlık Rusya'sı, Osmanlı İmparatorluğu, Asya-Pasifik ve Afrika ülkeleri eski feodal toplumun üretim ilişkilerini yaşıyordu. Aynı zaman diliminde Avrupa yeniyi temsil ederken, diğerleri hâlâ eskiyi temsil ediyordu. Adı üzerinde, eski daha önce var olan çökmekte ve zayıflamakta olanı ifade etmektedir. Kısaca, dönemi yaşamı bitmek üzere olan toplum ağaçtaki kuruyan bir dal gibidir, yeni ise, toplum ağacında taze filizlenen bir fidanın biri çürümekte diğeri ise yeni bir yaşama merhaba demektedir. Örneğin; 1917 Ekim Devrimi, 1949 Çin Devrimi ve diğer devrimler sanayi devrimini yapamayan ve hâkim üretim ilişkileri feodal olan ülkelerde gerçekleşti. Proleter devrimler, sanayi devrimiyle proleterlerin yoğunlaştığı ve örgütlendiği Batı Avrupa'da, özellikle de Almanya'da beklenirken, eşitsiz gelişim ve dünya konjonktürünün en zayıf halkası Çarlık Rusya'sında gerçekleşti.
Herkes Almanya'da devrim beklerken, neden Çarlık Rusya'sında erken bir devrim oldu? Kısa süren Kerenski döneminin ardından Bolşeviklerin siyasi iktidarı ele geçirmesi, 1919 ve 1920'lerde temel programın (NEP) devlet eliyle kapitalizmin geliştirmesi çok önemli ve tesadüfi değildi. Bu program altyapının ekonominin gerçeğini ortaya koymakta ve kapitalist üretim ilişkilerini proletarya iktidarıyla geliştirmenin çabasıydı.
Buharin ile Stalin’in arasındaki temel tartışma hızlı kolektivizasyon konusuydu. Buharin, devlet eliyle kapitalizm uygulamasının tedricen yavaş yavaş olmasını istiyordu, ama Stalin'in acelesi vardı ve tarımda hızlı kolektivizasyon 1927-28 yılında başlandı. Sanayi ve endüstrinin temeli böyle atıldı. Ekonominin yasaları kendi mecrasında gelişirken, siyasal irade yön vermek istese de su kendi yatağında akmaya devam ediyordu ve hiç kimsenin elinde sihirli değnek yoktu. Kısa bir süreçte tarımda hızlı kolektivizasyon oldu ve Rusya'da kapitalist üretim ilişkilerini geliştirdi.
Yaşanan acı sonuç sanayi devrimini gerçekleştirmiş ülke pratiklerinde proleter bir devrim örneği olmadığı için başta 1917 Ekim Devrimi, Çin ve diğer tüm devrimler sonuçları itibariyle, kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmekle sonuçlandı ve eskiyi tasfiye etme görevini proletarya adına üstlenmiş oldular ve bürokraside yeni bir sınıf -Nomenklatura- orta sınıf ve devlet desteğinde yeni burjuvalarını yarattılar. 'Proletarya' adına olanlar da dış kapının mandalı gibi durdu.
Tevfik Özkorkmaz
Dipnot
[1] Karl Marks ve Fredrick Engels, Collected Works (New York; International Publishers, 1899) s. 24.
Devamını oku ...

Yorum mu Tahrifat mı?

Ne olduğu belli olmayan "birinci aşama" kolaycılığı
"Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”[1]
K. Marks’ın Gotha Programı’na yaptığı eleştiriden alınan alıntının nasıl tahrif edildiğine, kendisini Marksist diyen yazarın bu alıntıyı nasıl yorumladığına bakalım.
Yorumunda şöyle yazıyor:
“Kapitalist toplum ile KOMÜNİST TOPLUMUN BİRİNCİ AŞAMASI arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” diyerek bir de bunu büyük harflerle yazarak K. Marks’ı doğru mu yorumlamış oluyor?
Zaten sorunun biri de yorumların yarattığı yeni karmaşadır. Tüm ideallerin bu tür yorumlardan fazlasıyla nasibini almasıdır. Neyse devam edelim; birincisi bu yorum Marks’ı bir kez daha tahrif ediyor ve kapitalist toplumla ile komünist toplum arasına ne olduğu belli olmayan bir "birinci aşama" ekliyor. Burada hem yorum hem de tahrifat yapılmakta. Burada söz konusu olan, Marks’ın indirgemeci şematik ve aynı zamanda mekanik bir yorumudur.
Bu yorumun esas sorumlusu K. Marks’ı tahrif eden G.Plehanov ve Kautsky'dir. Bunu bir önceki yazımız “Unutulan Mektup"ta anlatmaya çalışmıştım. Bu yazımızda önceki yazılarımızla bağlantılı olarak tarihsel materyalist bakışla "aşamaları" ele almaya çalışacağız.
Toplumsal süreçleri; ilkel, köleci, feodal ve kapitalist dönem diye aşamalara indirgeyerek yeni doğmalar gelişti. Birincisi böyle şematik bir değerlendirme Avrupa coğrafyasına özgü sosyolojik süreçlerin ve olguları değerlendirmenin sonucunda ortaya çıktı. İkincisi ise Avrupa merkezinden uzak coğrafyada var olan toplumların farklı süreçleri yeterince görülmedi ve değerlendirilmedi. Hal böyle olunca Avrupalı Marksistlerden çok, Avrupa merkezinden uzak coğrafyalarda yaşayan Marksistleri daha çok ve direk etkiledi. Bu etkilenme, şematik ve mekanik düşünmeyi geliştirirken, karmaşık olguları ve bu olguların daha basit ifade edilmesi olan indirgemecilik gelişti.
Felsefî akım olarak indirgemeciliğe göre varlıklar, daha küçük ve basit oluşumların toplamıydı. Aynı zamanda farklı toplumsal süreçleri yaşayan topluluklar vardı. Dünyanın her yerinde Avrupa merkezine benzer dönemlerin yaşandığını söylemek de doğru değil.
Toplumsal grupların aynı dönem ve zamanda paralel farklı süreçler yaşadığı ve eşitsiz geliştiği mevcut verilere göre bilinmektedir. Aborjin ilkel komünal toplum olarak günümüzün bir coğrafyasında hâlâ yaşıyor. “Haçlıların bölgeden kovulmasından sonra (Türk-Arap karışımı) Arap dünyası feodal bir militarizasyon sürecine girdi ve kendi içine kapandı. İlk halifelik döneminin parlak uygarlık dönemi geride kaldı, oysa aynı dönemde Avrupa feodalizmden çıkmaya ve moderniteyi keşfetmeye başlamıştı ve dünyayı fethe hazırlanıyordu.”[2]
Tarihsel olarak yaşanmış süreçleri birer dogmaya dönüştürmenin sonucu ilkel, köleci, feodal ve kapitalist toplum tanımlarını şematik, statik ve durağan kavramayı geliştirdi. Hâlbuki bu toplumsal süreçler cansız, ruhsuz değil, tam aksine dinamik toplumsal süreçler olarak yeni uyum toplumunun dinamiklerini de yaratarak ve geliştirerek farklı dinamikleri potansiyel olarak bağrında taşıdığını görüyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken ayrıntı, ilkel, köleci, feodal ve kapitalist süreçlerinin aynı zaman dünyasında farklı farklı süreçler olarak yaşanmasıydı. Zaten bu farklılıklar, toplumların kendi özgüllüğünü ifade ediyordu. Bu nedenle şematik ve mekanik bakış varolan olguları tam olarak açıklamaz ve kavramaz.
Toplumların kendi içinde farklı farklı dinamiklerin gelişmesi, sürekli eskiye ait bir şeylerin yaşatılması, aynı zamanda muhafaza edilmesinin önemi görülmedi. Toplumların özgüllüğünü analiz etmeyi aynen canlı bir organizmanın bünyesinde ölen ve doğan hücrelerin çatışmasını ve aynı zamanda yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirmesini kavramak demektir.
Toplumların tarihsel gelişim diyalektiği bizlere şunu açıkça gösteriyordu, yeni bir toplum sadece iradî zorlamayla yukarıdan aşağıya kurulamazdı, kurulamaz zira bu, toplumların gelişme diyalektiğine aykırıydı ve aynı zamanda tarihte 'zorun' rolüyle olguların, nesnelerin kendi doğal mecrasında gelişip çatışmasının diyalektik birliğinin bir sonucuydu. Yeni toplum yaşamında bilinen klasik devlete yer olmadığı için bu kavramlarında anlamı ve önemi farklılaşır. Yeni toplum dinamikleri ve payandaları kapitalizmin bağrında iç içe çatışmalı ölen ve doğan süreçler olarak karşımıza çıkması bir olgudur. Olgu, bilimsel verilere dayalı, kanıtlanabilir özellikteki bilgidir ve olgular, nesnel ve irade dışı oluşumlardır. Bu nedenle yeni toplum hayalleri geleceğe ertelenemez ve yeni toplum isteği hemen şimdi somutlaşmalıdır.
Türkiyeli Marksistler Marksizmi öğrenirken mekanik ve indirgemecilik 'çıkmazına' kaydı. Bu kayış eklektik düşünmeyi geliştirdi. Marksist öğretide diyalektik materyalizmin canlı ve iç içe şeylerin biri biriyle bağlantılı ve çelişik olduğu bakışından hızla uzaklaşıldı. Kürt Marksisti bu çıkmazdan çıkmanın arayışı içinde kendi özgül koşullarını kavramaya çalıştı ve mekanik indirgemeci anlayıştan mücadele içinde koparak kendilerini dönüştürerek yenileyerek geliştirdi.
Türk solu ise hâlâ bu 'çıkmazda' çırpınmaya devam ediyor. Ülke toprağından, kültüründen, insanından kopmanın getirdiği bu yabancılaşmanın sonucu çürümeyi getirdi. Örneğin başka ülkelerin tarihini kendi ülke tarihimizden daha iyi biliyor veya daha iyi bildiğimizi sanıyor ve buradan hareketle başka ülke pratiklerine indirgemeci, öykünmeci yaklaşımla kolaycılığa kaçarak kendi özgül yapımızı ve ülkemizin politik kültürünü yeterince bilmiyorduk. Bunun sonucu marjinal kalarak ve aynı zamanda hızla tembelleşen ve hantallaşan ağır bürokratik yapıların patinajı içinde kalınıyordu.
-devam edecek-
Tevfik Özkorkmaz
22.10.2016
Dipnotlar
[1] K. Marks, Gotha Programının Eleştirisi 1875. MESE. İng. c. 3, s. 26.
[2] Samir Amin, Modernite, Demokrasi ve Din: Kültüralizmlerin Eleştirisi, Yordam Yay., s. 63.
Devamını oku ...

Dümen

Sonuçta kurmay olmak için komutanların sıraya dizilip el öptüğü adamdan söz ediyoruz. Devlet geleneği, boşluk bırakmadan ilerlemek zorunda.
Osmanlı’dan beri böyle. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüceltildiği, münferit, tekil, havada asılı bir varlık olarak takdim edildiği ideolojik evren, sorunlu. Gelenek devam ediyor. Tarihçilerin tespitine göre, yeni gelen padişah, eski padişahın destek vermediği güç odaklarını arkalıyor. Korku ve umut belli bir gerilimde işliyor.
Bu açıdan Sol, ideolojik ve politik düzeyde yüzüne gülenlere dikkat etmek zorunda. O maskelerin ardındaki burjuvaziyi ve devleti görmüyorsa, kendisini neden sol olarak nitelendirir?
Mehmet Ağar’ın TKP ve solcular ile ilgili sözlerine hümanist ve ağlak bir cevap vermenin anlamı yok. “O benim yoldaşımı öldürdü” diye mızırdanmak nafile. Darbe komisyonuna söylediği diğer sözlere de bakmak lazım.
Ağar’a göre, hiyerarşi, disiplin ve işbölümü sadece devletin tekelinde. Onun dışındakilere ise bu üç kavrama küfretmek düşüyor. O, ast-üst ilişkisi konusunda astlarına ders veriyor. Ama bir yandan da sempatizanların rehabilite edilmesinden bahsediyor. Rehabilitasyon, köken olarak, “kolayca yönetilen”, “dişine uygun” demek. Ağar, TKP mesajı ve sempatizan değerlendirmesi üzerinden kendisini üste yazıyor. Kolayca yönetilecek, devletin dişine uygun bir kitle yaratmak istiyor.
Bu sözlere “ama sen yoldaşımı öldürdün” diye tepki verenler, Ağar’ın sözlerine zımnen onay veriyorlar. Kötü, ceberut devlete bireyin ayak bastığı yerden “ayar” vermeye indirgeniyor siyaset. Ağar’ın ayarı bununla ilgili. Bu ayar, Erdoğan’ın muhtar toplantısındaki sözleriyle ilişkili. Gerilimin dışında, sorumluluktan azade, akıl vermek, devleti belli bir kıvama çekmek, artık tek yapılan iş bu.
Faşizm içe dönmüş emperyalizm; emperyalizm dışa dönmüş faşizm. “Yurttaş devletin işgali altında” diyenler bu gerçeği karartmak için varlar. Siyaset, devletin geriye giden dümenini kırmaya indirgenmiş durumda. Sonuçta dümene örgütlenmektir bu.
Meta ve paranın akışı eşitliğe ve özgürlüğe muhtaç. Solun bu eşitliğe ve özgürlüğe aldandığı açık. Ayıraçlarını suya bırakmış. Sorun, kriz hâli belki de bununla alakalı. Erdoğan, bu noktada bir bahaneden ibaret. Kaybettiklerine üzülmelerine bakılmasın, kişisel acının ötesinde, verilen sözlerin en ufak yele terk edilmesidir kederli olan.
Ağar devletin dümeninde konuşuyor. Sempatizanları “iflah etmek”, “rehabilite etmek” için o lafları sarfediyor. Onları “temiz fikir adamları” hâline getirmek istiyor. Bu erkekçi söyleme kızmamız gerekmiyor muydu?
Bu ağlak tarzın güncellendiği bir örnek de “Türkiye solu sözlüğü”. Mizahi, nostaljik bir içeriği olsa da bu çalışma, bugün “kaybettiklerimiz” listesine dönüştürülüyor. Zaten "şehid" demek artık suç, lügatten çıkartıldı. Sözlüğün sözlük olmaktan çıkartılıp “biz ne büyük örgüttük be!” edebiyatına indirgenmesi, solun hal-i pürmelali. Kavramdan, teoriden, ideolojiden kaçışın kılıfı bu. Durum ve dönem analizleri artık alay konusu ediliyor. IŞİD’liler gibi, Kur’an da Allah da Peygamber de kişisel varlığa indirgenip kapatılıyor. “Devrim benim” deniliyor. Bu cümle ile hem benliğe hem de mülkiyete işaret ediliyor. Sol içi rekabet ve mülkiyet ilişkileri, bu tür marazlar üretiyor. Artık üstün gelmek, tartışmaya galebe çalmak için içeriye dönük hamleler yapılıyor. Siyaset bu.
Çünkü hiçbir örgüt, Ağar’ın iflah etmek istediği sempatizanlarına, kitle nasıl örgütlenir, duruma nasıl müdahale edilir, araçlar nasıl geliştiriliri öğretmiyor. Sadece rakip örgüt ve örgütlere nasıl fark konulacağı, onlara nasıl üstün gelineceği öğretiliyor. Üç-beş yıllık yoğun pratiğin yorgunluğu ile Ağar’ın rehabilitasyon süreci devreye giriyor. O nedenle bazı örgütlerin “bizim yoldaşımıza ajanlık teklif edildi” diye “uydurma” haberler yapmasına gerek yok. Tersten, şu soru gündeme gelir: “teklifi kabul edenler kim?”
Mücadele, ezeli ebedi olan müşterek bir gerçeklik. Mülk edinmek ve rekabetle “özne oldum” zannetmek, beyhude. Ona ait olmak, adsız adressiz oluşun içine girmek gerekiyor. O, her daim özel olana, özel kılana kılıç sallamayı emrediyor. O aşka örgütlenmek şart.
Fikret Çakmak
Devamını oku ...