Türklük Ethosu

"Meşruiyeti Masumiyetten, Masumiyeti Mağduriyetten Türeten" Vicdan Ekonomisi ve Türklük Ethosu
Alman felsefeci Theodor Adorno, acı ve ölümün anlatılabilirliği ile ilgili bir yazısında, “ölüm acısının çekildiği yerde bunun bir imgeye dönüştürülmesinde, o imgenin kurbanları yok eden dünyanın tüketimine sunulmasında insanı utandıran bir şey var” diyordu. Temmuz 2015’ten beri dehşetli zamanlardan geçtiğimiz Kürdistan’da da insanı “utandıran” bir şeyler olmaya devam ediyor. En korkunç olanı ise, insanların yaslarını bile tutmalarına izin verilmeyen, sokak ortasında katledilenlerin günlerce yerde öylece bekletildiği bir ortamda o ölüm acısı sadece bir imgeye dönüştürülmekle kalınmıyor, o acının çekilmesini mümkün kılan yas ve gömme hakkı dahi engelleniyor.
Devletin 100 yıllık bütün bir şiddet repertuarından damıtılan, kötülük grameri ile çekimlenmiş bu zulüm makamında “abluka”ya alınmış ve bir “varlık ve yokluk” havliyle direnen Kürtlerin DTK, DBP, HDK ve HDP’nin ortaklığında gerçekleşen kongre sonrasında, kolektif bir kimlik temelinde dile getirdikleri, özyönetime dayalı politik statü talepleri ise sadece devletin yasal sözcüleri tarafından değil, aynı zamanda en azından 2013 yılından beri “çözüm sürecini” destekleyen, bu süreçte kamusal alandaki “arabulucu”, “Kürt dostu”, “demokrat” sıfatlarıyla taçlandırılmış gazeteci, aydın, yazar, aktivist, akademisyen vb birçok kişi tarafından da reddedildi, mahkûm edildi, “ülkenin bölünmez bütünlüğüne” tehlike addedildi veya en hafif deyimle “zamansız” ve “provokatif” bulundu.
Bir kez daha görüldü ki mesele ne zaman Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına, yani politik bir statü ile ilgili doğrudan bir talebe gelince “devletlu” Cumhuriyet rejiminde saflar hemen sıklaşıyor. Sabah akşam kavgalı, “birbiriyle asla yan yana gelemez” dediğiniz neredeyse bütün siyasi partiler, askerî kurumlar ve birçok sivil inisiyatif, gazeteci ve aydın hemen aynı nakaratta buluşuyorlar. “Türkiye Türklerindir” cümlesinde somutlaşan bir “üniter” egemenlik ortaklaşmasıyla tavır netleşiyor.
Bu noktada şunu hatırlatmakta yarar var: Bugün Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin ortaklaştığı özyönetim talebine burun kıvıran gazeteci, aydın, yazar, aktivist, akademisyen vb kişilerin büyük bir kısmını sadece batının değil Kürtlerin nezdinde de itibar kazanmasını sağlayan, ilk önce maalesef Kürt hareketi oldu. Aslında meselenin kökleri çok daha öncesine dayanıyor ve Türkiye’deki şiddet rejiminin yarattığı kolonyalist deneyimler bütünü (egemen Türk öznesi, hak talebine verilen ölüm cevabı, sömürge psikolojisi vb) ile doğrudan ilgili ama bunu bu kısa yazıda tartışmak çok zor olduğu için daha güncel bağlamda ele almaya çalışacağım.
Statü Talebi ve Bireysel Haklar
Öncelikle sadece bu bahsettiğimiz “protokol aydınları” değil, Kürt cephesinde de Kürt meselesini egemenlik ve politik statü gibi taleplerle ilişkili bir kolektif kimlik bağlamında değil de, Kürtlerin bireysel olarak maruz kaldıkları devlet şiddeti ve ayrımcılıkların insan hakları temelli bir “hukuk” çerçevesinde ele alınması yaklaşımının çokça alıcısı olduğunu teslim etmek gerekir. Tarihsel kaynakları, Türkiye’nin kuruluşundan beri dayandığı şiddet rejiminin amentüsüne dönüşen birtakım “kırmızı çizgiler”e dayanan bu yaklaşım; özellikle 1990’lı yılların ortalarına doğru milyonlarca Kürdün zorla yerlerinden edilmesi, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler vb hak ihlallerinin ardından tamamen kök saldı. Yasa koyucuyu tartıştırmadan, bütün bu devlet cebrini verili hukuk çerçevesi içerisinde değerlendiren ve insanların maruz kaldıkları bu şiddetten kaynaklı mağduriyetlerinin giderilmesini de tamamen bu “hukuk” alanı içerinde tartışan bireysel hak temelli yaklaşım özellikle insan hakları, yerinden edilme, insanî yardım gibi temalar etrafında kümelenen sivil toplum ağıyla daha da kurumsallaştı.
Böylesi bir parkurda AKP’nin ilk iktidar dönemlerinde başlattığı geçmişle yüzleşme temelli girişimler, HDP’nin Türkiyelileşme söylemiyle birlikte Kürt hareketinde yaşanan söylem yumuşaması ve özellikle çözüm sürecinde Kürt hareketine yönelik klişeleşmiş önyargıları kırmayı arzulayan “meşrulaşma” fırsatlarını değerlendirme gibi dinamikler bu bireysel hak temelli yaklaşımı daha da güçlendirdi. Kobani’de YPG saflarında DAİŞ karanlığına karşı savaşırken yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın deyişi ile “meşruiyeti masumiyetten, masumiyeti mağduriyetten türeten” bakış açısı üzerinden üretilen ve yasa koyucunun hukuk alanına indirgenen hak temelli adalet talebiyle oluşan vicdan ekonomisi “protokol aydınları” için eşsiz bir fırsat sundu.
Kürtler Kaderlerini Tayinden Bahsedince…
Özellikle çözüm sürecinde doruğa ulaşan bu ilişkilenme ilk etapta naif ve iyi niyetli bir çabaydı aslında. Amaç toplumsal barış inşasında bu kesimlerin ülkenin batısında da hareketin taleplerini ve HDP projesini aktarmalarını sağlamaktı. Fakat bu dönemde Kürt hareketi söylem bazında çok tavizler verdi. Örneğin geçmişle yüzleşme temelli 90’lar anlatısı Kürt meselesini tamamen vicdana indirgedi. Bu kesimler de hareketin barış masasında muhatap alınmasının verdiği “meşruiyetle” Kürt meselesini egemenlik bağlamından tamamen kopardılar. Devletin geçmişteki suçlarını tamamen vicdanî bir yerden eleştirerek, kendilerinin de bugün ayrıcalığını yaşadıkları bağlamı unutturdular. Newrozlarda en ön sırayı onlar kaptı, Kandil’e ilk giden onlar oldu, istedikleri Kürt kurumuyla en rahat bağlantı kuranlar onlar oldu. Hareketin en büyük ceremesini çekenler ve mücadelenin içinde aktif olanlar bile onlar kadar kendi emekleri üzerinden yükselmiş olan hareketin iç gündeminden haberdar değildi. Neyi öğrenmek isteseler kapılar anında ardına kadar açılıyordu. Bir sömürge psikolojisi ile “yeter ki bizi batıya anlatsınlar” modundaydık hepimiz. Gel zaman git zaman “süreç” bozuldu. Devlet her zamanki devlete dönüştü. Bütün bu “protokol aydınları” eski korunaklı alanlarına döndüler. Kendilerinin de asla kaybetmek istemedikleri ayrıcalıkları riske girince ‘Türklük Sözleşmesi’ne yeniden biat ettiler. Bu kesimin, Kürtlerin özyönetim taleplerini açıkça dile getirmeleri ve hendek ve barikatların ardındaki direnişçilerin taleplerini meşru olarak deklare etmeleri ile bu kadar agresifleşmelerinin nedeni tam da Kürtlerin ilk defa doğrudan kendi kaderlerini tayin hakkından bahsetmeleri. Daha Ağustos’ta çatışmalar yeni başlamışken “Selo’yu yedirmeyiz” diyen birçoğu bugün “Selahattin ve HDP bize ihanet etti” modundalar. Çünkü artık Demirtaş şahsında HDP onların diliyle konuşmuyor. Çünkü onların HDP ve Türkiyelileşmeden anladıkları şey bir egemenlik paylaşımı talebi değil, bir vicdan ekonomisi tüketimi idi. Çünkü o vicdan ekonomisinde kendi egemen pozisyonlarını tartıştırmadan yine Kürtler için vicdana çağrı yapmaya devam edebilirlerdi.
Türklük Ethosu ve Savaş Gerçeği
Umut Tümay Arslan, bir yazısında, özellikle bazı sosyalist sol ve demokrat kesimlerden insanların 1915’e sanki yüz yıl öncesinde olmuş-bitmiş ve orada kalmış bir olgu olarak yaklaşmalarını, aradan geçen bir asırlık dönemde yaşanan “çifte ortadan kaldırma” sürecinin (Ermenilerin yok edilmesi ve Ermenilerden geriye kalan izlerin yok edilmesi) görmezden gelinmesi durumunu Türklük Ethosu olarak tanımladığı oluş ile açıklar. Türklüğü “bir toplumsal iktidar biçimi olarak” ele alan yazar, bunun “kendini farklı siyasi söylemler içinde sürekli yineleyen, öznelerini üreten, öznelerinin konuşurken kendi özerkliklerine inançları itibariyle de görünmezleşen, sırra kadem basmayı başaran, kısaca öznelerini tekrar tekrar kendine döndürmeyi başaran” bir toplumsal bir iktidar biçimi olduğunu vurgular. Bu toplumsal iktidar biçimini görmeden, onun sağladığı alandan konuştuğumuzu kabul etmeden hareket etmenin bizleri götüreceği inkârcı çizgiyi vurgulayan Tümay Arslan; bu konuşma şeklinin Türklük ethosuna hiç dokunmadan konuşmayı mümkün kıldığını belirtir ve şöyle der: “Dehşetin izlerini saklayan her sıfırdan başlama talebinin, şimdinin bünyesindeki geçmişi reddettiğini, hesapların kapatıldığı, adaletin sağlandığı bir toplumda yaşadığımız yanılsamasını yarattığını kabul edelim. Dehşeti bünyesinde taşımış kültürle suç ortaklığımızı gözardı ederek dehşeti anlatmanın ya da bu suç ortaklığı üzerine hiç düşünmeden yolumuza devam etmenin imkânsız olduğunu da.”
Tümay Arslan’ın 1915 ekseninde tartıştığı bu Türklük ethosunu Kürtler bağlamına da uyarlamak mümkün. 100 yıllık bir kolektif kimlik eksenli egemenlik mücadelesini vicdanlarda mahkûm etmekle yetinmenin yeterli olacağını, yüz yıldır süregelen fiziksel ve sembolik şiddet pratiklerini kendi ayrıcalıklı konumlarını tartıştırmadan geçmişte bırakabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat egemenin Türklük ethosu zırhıyla kendi durduğu yeri tartışmaya dâhil etmeden sürekli ezilenin deneyimine sebep olan bir boş göstereni ima etmesi durumu artık bitti. Çünkü “Türklük ethosu içinde kalmaya devam ederek hatırlama, anma ve tanıklığı geriye dönük olarak inşa etme çabalarının” şimdideki konumumuzu tartıştırmama olduğunu son aylardaki savaş gerçeği bize apaçık gösterdi.
Dipnotlar
[1] Akt. Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı, İstanbul, Metis Yayınları, 2015.
[2] Suphi Nejat Ağırnaslı, “Halkların Demokratları Kimlerdir?
[3] Yazı için bkz. Umut Tümay Arslan, “Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915”
Devamını oku ...

Çamur Seli

Sol, yıllarca, özellikle 12 Eylül’den beri, kitlelerin politikadan uzaklaşması üzerinde durdu. Bu depolitizasyon ve apolitizasyon eleştirileri Gezi Kıyamı ile tuz buz olmuştur.
Çünkü Gezi ile birlikte o depolitizasyon, apolitizasyon değerlendirmesinin yalan olduğu görülmüştür. Milyonlarca insan, belirli politik gerekçelerle, üstelik, sokağa dökülmüş, kaçan, kendi kovuklarına sığınan, mülk edindiği dükkânları korumayı öncelikli gören, sol olmuştur. Haziran gibi hareketler ise 12 Eylül mağduriyeti ile hız almış yapıların bir toplamıdır. Bu yapılar, anlamsızlaşan 12 Eylül mağduriyetinin yerine Gezi mağduriyetini ikame etmek istemişlerdir. Yapılan, yeni bir öznel anlam ve değer belirleme arayışıdır ve bu arayış, devrimci bir bağlam olmaksızın, boştur.
Burada kitlelerin gücüne, hâline, kolektif yönelimine güvenmeme sorunu vardır. Kendilerini sürekli özel hissetmiş, özel hissettirmiş, önlerinde el pençe divan duran kadrolarla ömrünü geçirmiş kişiler, anlamsız ve değersiz olmanın sancısını yaşamışlardır. Anlam ve değer, belirli bir bağlamla mümkündür. Bu özel insanlar, kendilerini anlamlı ve değerli hissedecekleri yeni bağlamlar kurmuşlardır. Onların o bağlamın öznel değil, nesnel oluşuna tahammül göstermeleri mümkün değildir.
Kimsenin doğa, Kürd, LGBT ve kadın ile bir alakası yoktur. Bu başlıklar, yeni bağlam için istismar edilen, edilecek konulardır. Kadın sorunu, kadın olmadan anlaşılamayacak, ancak kadın olarak, o cinsel uzuvlara sahip bulunarak, oradan kurularak anlaşılacak bir meseledir artık. Dolayısıyla burada “kadın” bir dolayımdan, eğretilemeden, araçtan başka bir şey değildir. Kadın’ı önemsediklerinden de söz edilemez; “kadın” kolektif, genel olanı parçalamanın bir aracıdır sadece.
Aslolan burada, özellikle Gezi bağlamında, sel ile birlikte akan çamur akıntısından kaçmak, onu çözmek, filtrelemek, özel fanuslara doldurup numune dolabına saklamaktır. “Herkes türkü söylüyor” diyen kişi, kendi özel müzik birikimini, mesleğini koruma altına almak istiyorsa, “herkes politik” diyen kişi de milletin politikleşmesinden rahatsız oluyor demektir. Yani onca yıl depolitizasyon edebiyatı yapanların yalan söyledikleri, Gezi’de tüm çıplaklığı ile görülmüştür.
Kürd, kadın, çevre gibi başlıklarda yürütülen kimlik siyaseti, kitlelere “siz politikayı bilmiyorsunuz” demektir. Varolanla hareket etmeyi bilmeyenler, kitlelere yukarıdan siyaset telkin etmeye kalkışmıştır. Artık her bir başlığın uzmanları, profesyonelleri, gündelik geçimini buradan sağlayan isimleri vardır. Bu isimler AKP-IŞİD bahanesi ile liberalliğini Marksizm, sosyalizm diye yutturma imkânı bulmuştur. Bu liberallik ise her türlü üstüncülük ile malûldür. Döne dolaşa Sovyet eleştirileri üzerinden işleyen liberalizm solu tahakküm altına almıştır. Düşmanın baskısı kadar, liberalizmin basıncıdır Gezi’yi tasfiye eden.
Çevrecilik, LGBT ve kadın hareketi bağlamında yaşanan, kitlelere güvenmemek, onu hor görmekten ibarettir. Burada konu edinilen dertlerin kolektif olan niteliği değil, genel, kolektif olanı çözme, dağıtma niteliği önemsenmektedir. Gezi, genel kolektif olanın sağ siyasetin uhdesine, tasallutuna terk edildiği bir momenttir. Sol siyasete ise başkasını görmeyen, sadece kendi öz çıkarlarını savunan, belirli bir yere ve zamana ait olmayı zûl gören bir tarz kalmıştır. AKP-IŞİD faşizmine yöneltilen sözlerin altı kazındığında bu liberalizm net bir şekilde görülmektedir. Başkasını, başkasıyla düşünmek, artık insanın kendisine ettiği bir küfür gibidir. Egemenler de bunu istemektedir.
Bu ortamda Kürd’ün de artık ehil, uzman, profesyonel siyasetçileri vardır. Kürd de bu minvalde istismar edilen bir konudur. Bazı kişilerin ağzından çıkan Kürd kelimesinin Cizre, Sur’daki Kürd’le bir alakası yoktur. Bir siyaset borsası, piyasası oluşmuştur ve kimi Kürdler de oraya ismini yazma telaşına düşmüştür. “Barış süreci”nin bir getirisi de budur. Bugün o siyaset borsası ve piyasası kalem erbaplarını sahaya sürmektedir. Bunların derdi milletvekili danışmanı olmak, belediyelerde iş kapmak, üç-beş kitap satmaktır.
Bu isimlerden biri olarak Osman Oğuz’un Gezi değerlendirmesi de aynı küçük burjuvalıkla malûldür. Genel, kolektif olanın karşısına özel çıkarı koyan yaklaşım, küçük burjuvanın her şeyi ve herkesi kendisine ram etme, muhtaç kılma arzusu ile alakalıdır. Kürd, ram etme ve muhtaç kılma arzusunun basit bir aracından ibarettir, başka da bir değeri ve anlamı yoktur. O, ancak küçük burjuvanın özel bağlamı, özel çıkar dünyası dâhilinde bir kıymete sahiptir.
Belki bu yaklaşım, “Kürt sorunu çözülmeden bu ülkede hiçbir şey olmaz” sözünün üzerine inşa edilen, örnek olsun, SDP gibi yapılardaki gençlerin kanını kaynatabilir ama buradaki küçük burjuvalığın, sözdeki Kürd’ün gerçek Kürd’le bağlantısız oluşunun eleştiriye muhtaç olduğunun görülmesi gerekir. Sopa sallayarak, tehdit ederek, batıdaki solcuların ikna edilmesi mümkün değildir.
Batıdaki solcular, bu küçük burjuva “Kürd’cülük” nezdinde “çocuk”tur, “siyasetten anlamamaktadır”, çaylaktır, acemidir vs. Bu tür lafların Kürd’ün kanatları altına sığınmış eski solcuların ağzından çıkıyor olması manidardır. Bu insanlar, kendi beceriksizliklerini, çaresizliklerini Kürd halısının altına süpürmektedir. Kürd ise bu kişilere iki tokat atıp gerisin geri kolektif mevzilere göndermelidir.
Osman Oğuz yazısında Mücadele Birliği’nin Gezi günlerinde astığı pankartı alay konusu etmektedir. Nahif de olsa bu pankart belirli bir tarihselliğe aidiyet üzre hazırlanmıştır. Oğuz, “beni görmezsen, benim ipime tutunmazsan” demek için bu tip konuları gündeme getirmekte, tıpkı o günlerde Ülke TV’deki programında ilgili pankartla alay eden Turgay Güler gibi cümleler kurmaktadır. Oğuz’un unuttuğu bir konu da Mücadele Birliği’nin bugün itibarıyla artık kendisinin bir yoldaşı olduğu gerçeğidir.
Osman Oğuz gibilerin piyasaya bu dille sürülmelerinin sebebi, Türk bayrağı tutan gencin elinden tutan BDP bayraklı gencin özel siyaset erbaplığı adına hor görülmek istenmesidir. Oğuz’a göre bu an “eksik ve kifayetsizdir”. O Türk bayraklı genç çakılan Kürdistan kazığının etrafında dönecek eşek olmuyorsa, o anın da bir anlamı yoktur. Oysa Oğuz’un “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz” diyenleri eleştirmesi daha anlamlı olacaktır. Anlaşılan, aşağıya “Kürdistan”; yukarıdakilere “birlikte yaşam” denilmektedir. Hiza neye ve kime göre çekilmektedir, bu belli değildir.
Bu söylem, Gezi’deki kolektif, adsız adressiz çamur selinden kaçıp, güya Kürd’ü de özel bir kimlik olarak tanıyan, gören liberal düstura kendisini bağlamıştır. Kadınsız kadıncılık, doğasız doğacılık, Kürd’süz Kürdcülük, toplamda asimilasyon sürecinin bir parçası olarak işlemiştir. Çünkü bunlar “Kürd’e Kürdlüğünden sıyrıl, özgürleş, şenlikli toplumumuza giriş bileti al” demişlerdir. Kürd’e “çektiğin tüm çile Kürd olmandan kaynaklanıyor” diyenler, Kürd’lükten kurtulmak için zihinsel haplar ikram etmişlerdir. Gezi bunun pazarıdır.
Genel planda, özele bu kadar vurgu, genelin terk edilmesi, tasfiyesi içindir. Adsız, adressiz, kolektif olana düşmanlık Gezi ile birlikte ayyuka çıkmıştır. Taksim’den Kadıköy’e çekilmek, bu ilçenin açık hava AVM’sine dönüşmesi ile sonuçlanmıştır. Solun istediği de budur. O, pazardan pay kapmakla yetinmektedir. Asimilasyon bu minvalde, bu gerçeklikte işlemektedir. Artık Kürd’ün vs.’nin o olmasına gerek kalmayacağı, özel alanları vardır.
O özel olanın, küçük burjuva kudretin savunulması noktasında en önemli silâh, yalandır. Osman Oğuz da yazısında doğal olarak yalana başvurmaktadır: “HDK, Gezi Direnişi öncesinden itibaren park forumlarının mesajını verdiği örgütlenme formunu ‘meclisler’ adıyla perspektif edindi; fakat o da bunu hakikat içinde örgütlemeyi başaramadı.” Yalan tam da bu sözlerdedir. Çünkü HDK barış süreci üzerinden 2010’da sözünü ettiği meclisleri bir bir tasfiye etmiştir. Gezi’de HDP politik kurum ve yapı olarak yoktur. Varolanlar da kitlesel hareketi kısa süre sonra olacak olan seçimlere bükmeye çalışmıştır. Bu süreç CHP’den adam kapma ve CHP’yle seçim ittifakı (İrfan Aktan gibiler bu yolda yazılar döşeniyordu) hayalleri ile birlikte işlemiştir. Sonra CHP dokunulmazlıklara “evet” deyince CHP’nin Kemalist, kemalizmin de faşizm olduğu birden anımsanmıştır.
Çünkü o günlerde Reyhanlı’da bomba patlamıştır ve o HDK, “bir bomba ile hükümeti yıpratmamak lazım” demektedir. Zamanla “Gezi’de darbeciler var”dan bugüne, osman oğuzlara gelinmiştir. Ama bu sefer de “Kürd’e biat edilmedi, o yüzden böyle oldu” denilmektedir. Burada Kürd kelimesinin gerçekle bir alakası yoktur. Sadece o, çamur seline girmemek, elini ayağını kirletmemek için bir bahaneden ibarettir. Tıpkı Gezi günlerinde “biz bu forumların ulusalcıların eline geçmesine mani oluyoruz” diyenlerin forumu ve oradaki devrimci imgeyi sonrasında CHP belediyelerine peşkeş çekmelerinde olduğu gibi.
Yüksek siyaset piyasası-borsası ile Gezi’yi tasfiye etmiştir. Bugünlerde yapılan anmalar müsamereden başka bir şey değildir. Neden olmadığını, sonuç alınamadığını tartışan yoktur, tartışılsa her öznenin kendisini sigaya çekmesi gerekecektir. Onlar öyle yüce öznelerdir ki sorgulanamazlar bile! Bu sebeple Gezi’nin tasfiye edilmesi şarttır. Birileri dükkânlarına yeni müşteriler bulacak, halkın ortak davasına örgütlenmek zûl kabul edilecektir. “Yeni Geziler” bekleyenlerin önce kendilerini terk eylemeleri gerekmektedir. O kendi, burjuvazinin ve devletin kurduğu bir olgudur. Demek ki burjuvazi ve devlete karşı mücadele bir iç mevzie de muhtaçtır. O kavga içeriden de yürütülmelidir. Gezi’nin bir dersi de budur.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Dert

Marks’ın kapitalizmi tanımlarken kullandığı en vurucu cümlelerden bir tanesi de şudur: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.” Yani kapitalizm tabiatı gereği her şeyi alınır-satılır hale getirmek ister. Her şey ama her şey para olarak karşılık bulmak zorundadır. Yoksa kapitalistler için var olmasının bir etkisi yoktur.
Toplumları kendi dünyalarına göre şekillendiren kapitalistler, yoksullara, işçilere hiç ama hiçbir şey bırakmazlar. Toplum, sadece bir sonraki gün işe gidecek kadar karnını doyurur, o kadar!
Yoksulların kendilerine ait hiçbir şeyleri olmadığı gibi, kendilerini dertlendiren, sevindiren şeyler dahi kendilerine ait değildir. Milyonlarca lira harcanarak hazırlanan, İstanbul’un fethi kutlamalarına sevinen “bizim sınıfın” insanları, aynı günlerde Zonguldak’ta maaşlarını alamadıkları için açlık grevinde olan işçilere neden üzülmezler, neden ses etmezler? Silopi’de ‘’terörü bitirdik’’diyenleri büyük bir keyifle izleyen insanlar, evleri başlarına yıkılan fakirlere neden üzülmezler?
Öyleki kapitalizm aşkı, sevgiyi de pazara çıkarır. Onu da para karşılığında değiştokuş etmek ister. Evlilik programları insan ilişkilerinin pazarlandığının açıkça göstergesidir. Oradaki ikiyüzlü insanların dertlerine, kavgalarına hüzünlenen Anadolu insanı iş kazasında ölen komşusuna neden hüzünlenmez? Dizilerde gösterişli, havuzlu villalara özenen, onunla keyiflenen insanlar, ev kirasını öderken neden dertlenmezler, neden sorgulamazlar iki ayrı dünyanın varlığını? Farklı renklerdeki takımları tuttuğu, farklı partilere oy verdiği için birbirine düşman gözüyle bakan insanlar, aynı madende, aynı fabrikada iş kazasından ölebileceklerini neden anlayamazlar? Aynı kaderi yaşarken, neden bu kadar farklı düşünürler? Çünkü kapitalizm sömürdüğü insana hiçbir şey bırakmaz, yoksullar sevinecekse, kapitalizmin istediği şeye sevinmeli, üzülecekse de...
Kapitalizm insanı aç bırakır, ancak aç olduğunu mümkün mertebe hatırlatmaz sömürdüğü insanlara. Çünkü açlık kendiliğinden bir öfke, bir protesto doğurur. (Belki orucu da bu temelde yorumlamak gerekir.) Sistem her yandan kuşatmıştır toplumu. Gösterişli diziler, ahlak yoksunu evlilik programları, her gün yalan ile beslenen haber programları, sebepsizce insanları sevindiren, hüzünlendiren futbol maçları, yolsuzluğun, hırsızlığın, tecavüzün değil ama sakızın orucu bozduğunu tartışan dinî programlar...
İnsan, tabiatı gereği düşünen ve sorgulayan bir canlıdır. Kapitalizm bunun farkındadır ve insana ne düşünmesi, ne sorgulaması ya da sorgulamaması, neden dertlenmesi ya da sevinmesi gerektiğini kendisi öğretir. Kendisi ne kadar acımasız, ne kadar sorumsuz ve hissiyatsız ise dünyayı da kendisine benzetir.
Marks, “işçi sınıfının kollarındaki zincirinden başka kaybedeceği bir şeyi yok, kazanacağı yeni bir dünya var” der. Ne yazık ki artık kaybedeceği zincirler kolunda değil, vicdanındadır. Ancak her şeye rağmen kazanılacak bir dünya vardır.
İlhan Çıtak
Devamını oku ...

Felâh

Hakikat mazlumların safında ise hak söz de ol mazlumlara dairdir. Bu cihette Haksöz sitesinin “Fransa polisi bu videoyu gizlemeye çalışıyor” haberi içten içe zalimden yana durmanın semeresidir. O, “bizi eleştiriyorsunuz ama siz de zulmediyorsunuz” diyerek kendi devletini aklamakta, kendi tarafına da zımnen “Fransa olmak istiyorsak, bu tip ufak tefek hatalara göz yummak lazım” diyerek AKP’nin yolunu temizlemektedir. Tahrir’i ilk günlerinde “devrim değil ihtilal, burada yoksulların sesini duyan yok” diyerek sahiplenen Haksöz, Gezi’yi “darbe girişimi” olarak damgalayandır. Bugün de Zonguldaklı maden işçilerine karşı ondaki dil lâl, kalb mühürlüdür.
O Haksöz ki Gezi’de katledilen gençleri görmemiş, edilen hakaretleri işitmemiştir. Bahsini ettiği video, Fransız polisinin son iş yasası protestolarında eylemcilerin üzerine sıktığı gaz kapsülü ile alakalıdır. O kapsülü haber yapanlar, Kızılay’ın orta yerinde genç bir işçinin başına sıkılan kurşunu görmemiştir. Görmek için iman lazımdır.
Zira o Haksöz iddiasının aksine, maddecidir. Mutlak, yüce bir maddiyat olarak kudretli devletine kuldur. Ancak ve sadece kendi gördüğüne inanabilen, görmediğini maddeden saymamaktadır. Haksöz’ün Fransa polisini göstermesi, milleti kendi polisine karşı körleştirmek içindir. Ona göre Türkiye emperyalist olmalı, o emperyalizm zemzem dolu kaba daldırılmalı, fetvalarla korunmalıdır. Kap da fetva da Kemalisttir, bu bilinmelidir.
Haksöz’ün Fransa hassasiyeti ile İran düşmanlığı yan yanadır. Sola ait olduğunu düşündüğü “emperyalizm” kavramını kullandığında o solu boşa düşüreceğini, o kavramı manadan arındıracağını zannetmektedir. Boşa düşen de manasızlaşan da bizatihi kendisidir. Allah önce Haksöz gibileri iddialarından vurmuştur. Zira onlarda ideoloji efendilerin avuçlarında şekil almıştır.
Küçük burjuva bir pratik olarak Haksöz mazlumun, Müslüman’ın kudret arayışını egemenler adına istismar etmenin adıdır. O kendi tağutuna bileylenecek kılıcı Suriye’ye fırlatıp atmak için özel odalarca görevlendirilmiş bir memurdur. En cevval kardeşi Adem, bugün TRT ellerinde yeni Acun olma yolundadır. Rota “yeni” burjuva” iktidarının saldırganlığına ve hayal kırıklıklarına dairdir.
Haksöz’ün bir görevi de gerilimleri AKP lehine yumuşatmak olmalıdır. Son Davutoğlu geriliminde Davutoğlu’ndan yana tavır alırmış gibi görünen Haksöz bir yandan “Erdoğan gibi bir İslamcı siyasetçi gelmedi” derken bir yandan da Davutoğlu gibi bir ismin gidişinin AKP’yi zayıflatacağını iddia etmektedir. Hakan Albayrak da bu dairenin içerisindedir. Burada her şeye olduğu gibi, Erdoğan muhalefetine de ipotek konulmakta, tekelleştirilmektedir. Paratoneri sabitleyecek bir cıvataya her daim ihtiyaç vardır.
Öyle ya, bugünkü İsrail dostluğunun van minütle örtbas edilmesi şarttır. Önceleri Yusuf, şimdilerde Ferhat olarak takdim edilen için milletin ikinci sınıf, köleleştirilmiş bir nesneye dönüştürülmesi zorunludur. Erdoğan’a biat, kendisini yüzlerce yıl Peygamber ve ashabını model alarak kurup yaşatan bir milletin bu hasletten artık mahrum kalmasının bir sonucudur. Hatırda kalan İslam, kemalizmin izin verdiği kadarıyladır. Bu devlet, bekası için o fıkha mecburdur.
Muktedir azınlığın kendisini çok ve kudretli gösterme telaşıdır, AKP’yi var eden. Bu açıdan “Kemalizm öldü, mirası bize kaldı” diyen bir tür solculukla, “bir miras olarak Kemalizm ancak bizde yaşayabilir” diyen bir tür sağcılık arasındaki kayıkçı dövüşünün mazlumlara-sömürülenlere bir hayrı yoktur, olmayacaktır.
“Kurtuluş Savaşı” denilen dönemde Müslüman köylü yeni bir savaşa karşı isteksizdir. Onu cepheye sürmek için devreye sokulan şeyi İslam zannedenlerin İslamcılığı buraya kadardır. O köylü hainlerinden, iç ajanlarından, posadan kurtulmaktadır. “Hayye ale’l felâh!” Artık onun şiarı budur.
AKP’nin ANAP’laşma ihtimali üzerinden güya eleştiri oklarını sivrilten Haksöz’ün bu eleştirileri o AKP’nin çıkar ve rant ağına bir sinek gibi yakalandığı için manasızdır. ANAP, elde kılıç Türkî illere akınlar düzenlemeyi hayal edenleri dişsiz köpeğe çevirmiştir. O ağa düşenlerin akıbeti de bundan başka bir şey olmayacaktır. Kemalistlerin sahillerinde güneşlenmek, saraylarında keyif çatmak, imkânlarından istifade etmek, devletin son darbeden önceki hamlesidir. Sap saman ayrılmıştır. Fukara Müslüman bilediği dişi göstermeyi gene bilecektir. O vakit söz hakikileşecek, hakikat dil bulacaktır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Maslahat

Çalınan Minarenin Kılıfı: Maslahat
“Maslahat” kelime anlamı olarak, iyinin, doğrunun, uygun olanın, maksada yararlı olanın, yaraşanın yapılması gibi anlamlara gelir. Dolayısıyla tüm insanlarda adına maslahat demeseler de bu yönde bir çaba vardır. Tarih boyunca insan yeterliliği, düşünce yapısı ve arzuları doğrultusunda kendi yahut göz önünde bulundurduğu birilerinin veya bir şeylerin iyiliğini, doğruluğunu, maksada uygunluğunu gözetmiştir. Aklın da mantığın da gereği bu yöndedir, zira insan kendini ve önem verdiği şeyleri korumak adına bazen tavizler verebilmektedir. İnsanlar sahip olduğu şeyleri korumak ve mümkün olduğunda bunları artırmak için birtakım yararlardan vazgeçip, yapılmasının kendine ağır geldiği şeyleri yapmak zorunda kalabilirler. Bazen bunların yapılması da gerekmektedir, yapılmaması halinde daha büyük zararlar doğacak ve telafisi imkânsız hasarlara neden olacaktır. Dolayısıyla “maslahat”, anlamı gibi doğru, iyi ve yararlı bir şeydir ve gözetilmesi gerekmektedir. Dinimiz de maslahatı gözetmeyi önemsemiş ve bunu hatırı sayılır bir ciddiyetle tavsiye etmiştir. Maslahat bir nevi daha ileri atlayabilmek için geriye adım atmak gibi görülebilir. Bazen yapılan işleri daha ileri bir seviyeye taşıyabilmek için, geri adımlar atılarak, uygun zamanın ve şartların oluşması beklenmektedir. Buraya kadar söylenenler maslahatın tarifi, aklen ve mantıken gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Takip edilen kimin maslahatı; İslam’ın maslahatı mı, yoksa şahsi maslahatlar mı?
Ancak maslahatın sınırları ne olmalıdır? Buna kim karar verebilir? Karar verecek olan kimse hangi özelliklere sahip olmalıdır? Gerçekten yapılan işin maslahat olduğunun ölçüsü nedir? Tüm bu sorular cevabını bulduğunda İslamcı camianın röntgeni de çekilmiş olacaktır. Burada tabii ki insanların kişisel maslahatları konusunda söyleyecek sözümüz yoktur. Ancak bazen dava adına gözetilen maslahatların gerçekte kişisel maslahatlar olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Burada İslam adına, bize maslahat diye yutturulan, dayatılan birtakım şeylerin gerçekte kimin maslahatına olduğu sorusunu sormak istiyoruz. Evet maslahat vardır ve gözetilmelidir, ancak kimin maslahatı? İşte olayın can alıcı noktası tam da burasıdır.
“İslamcı”lıktan “maslahatçı”lığa: Emperyalist güçlere payanda olma, kapı kulluğuna evrilme süreci
Genel anlamda günümüz insanlığının, özelde de İslamcıların düştüğü büyük bir hata vardır. Aslında bu, hatadan da öte, cehalet sınırlarında gezinilen bir aymazlık, kendini beğenmişlik ve hadsizlik olarak tanımlanabilecek bir ruh halidir. İnsanlar savundukları ve mensup oldukları davanın bekasını kendi bekalarıyla özdeşleştirmektedirler. “Kendisi varsa davası vardır, kendisi yoksa dava da onunla birlikte yok olup gidecektir” gibi bir safsataya kapılmışlardır. Aynı şekilde davalarının gücünü kendi güçlerine endekslemiştir bu hastalıklı ruh hali. Zaten dikkat edildiğinde ortada var olan mevcut problemlerin temelinde bu sorunun yattığı çok açık bir şekilde görülebilir. “Ben varsam dava vardır, ben güçlüysem dava güçlüdür” vehmi, insanı “ben varlığımı sürdürmeliyim, ben güçlenmeliyim” düşüncesine sevk eder. Dolayısıyla insan burada davasıyla kendisi arasındaki o ince çizgiyi korumakta zorlanır ve istisnalar dışında bu çizgiyi yerle bir etmekten kurtulamaz. Bu hastalıklı ruh hali, hemen hemen tüm ideolojilerin ön saflarında bulunan kimselerde maalesef vardır, buna tüm dinleri de katmakta bir mahsur yoktur. Özellikle İslam'da maslahat koyma ve gözetme yetkisi örfen âlimlerde havale edilmiştir. Gerçek anlamda bir âlim, içinde bulunduğu toplumun önderi ve onların rehberidir. Dolayısıyla insanları ulaştırmaya çalıştıkları hedef doğrultusunda, birtakım maslahatları gözetmek de onların uhdesine bırakılmıştır. Elbette Türkiye olarak belki de hiçbir alanda normal bir süreç ve yapılanma oluşturamadığımız gibi, siyasal İslam hareketinde de, normal bir seyir izlenememiştir. Siyasal İslam'ın belki de en büyük talihsizliği, toplumun siyasi bilince sahip âlimlerden yoksun olmasıydı. Âlimlerin olmadığı yerde doğan boşluk, ağzı laf yapan, adı konulmamış hiyerarşide bir alt basamağındaki insandan birkaç kitap fazla okumuş kimseler tarafından dolduruldu. İslamcı cemaatleri az çok bilen kimseler durumun vahametini ikrar edeceklerdir. Bugün geldiğimiz noktadan bir zamanlar İslamcı hareketlere yön veren insanlara baktığımızda, bunların ne denli yetersiz, ne denli bencil, ne denli boş insanlar olduğunu acı bir şekilde görmekteyiz. Bu gelinen süreçte dimdik ayakta kalabilen, siyasal İslamcılığın hızla yayıldığı dönemdeki söylemlerini devam ettirebilen kaç insan, kaç abi, kaç hoca kalmıştır? Bütün bunlar yetersiz insanların kendilerini dev aynasında görerek, varlıklarını İslam'ın teminatı olarak telakki edip, “İslamî maslahat” adı altında gerçekte kendi maslahatlarını gözetmelerinden kaynaklanmıştır. Bu İslamcı “abiler", geldikleri nokta itibariyle, İslam adına nasıl bir maslahat gözetmişlerdir ki, kendileri mal, mülk, makam sahibi olurken, İslam adına kuru bir isimden ve manasından koparılmış kavramlardan başka bir şey kalmamıştır? Elbette istisnaları tenzih ederek, eski İslamcı yapıların büyük çoğunluğu derneklere, STK'lara, vakıflara dönüşmüş, her biri iktidarın eteklerinden bir püsküle tutunarak, âdeta iktidarın fikirsel lejyonerleri ve şuursuz kitlelerin oluşturduğu potansiyel oyları manipüle eden değersiz kuklalar haline gelmişlerdir. Bakın bugün din adamlarının birçoğu iktidarın kendi azgınlığı için fetvalar veren çağdaş “Ebu Suud”lara, kanaat önderleri ise karakterlerinden sıyrılmış kapı kullarına dönmüş, iktidarın tüm kötülüklerine alkış tutmakta, mazeretler üretmektedirler. Üstelik tüm bunların kılıfı olarak da, maslahatı gözettikleri masalını anlatmaktadırlar. Eski idealist dava adamları, birden bire NATO'nun ve emperyalistlerin payandalıklarını büyük bir iştahla üstlenmekte, bunun mukabilinde ceplerini doldurmakta bir sakınca görmemektedirler. Özellikle Suriye konusunda, hepsi bilerek, kasten, isteyerek tüm çirkinlikleriyle, menfaatleri/maslahatları uğruna zalimlerle kol kola girmiş, hakkı hakikati savunan direniş eksenine küfürler yağdırmaktadırlar. Dün zalim dedikleri Suudiler bugün en yakın müttefikleri olmuş, “kahrolsun” diyerek meydanlarda ateşli sloganlar attıkları İsrail'in dostluğunu bile tiksindirici bir pişkinlikle sineye çekmişlerdir. Üstelik bunların İslam'ın maslahatı olduğu yalanını da insanların zekâsıyla, aklıyla alay edercesine kusmaktan hayâ etmemektedirler. İşte insanın davasıyla arasındaki çizginin ne denli ince olduğunun ve genellikle birkaç tavizden sonra bu çizgiden eser kalmadığının canlı şahididir İslamcılarımız. Siyasal İslamcılıktan maslahatçı Müslümancılığa evirilişin acıklı hikâyesidir bizim İslamcı abilerimiz.
Bir kısım âlimler için Maslahatçılık; davalarını aslından koparıp çıkmaza sokarken, kendilerinin ise çıkarlarını temin ediyor
Bir de meselenin âlim geleneğinden gelen İslamî hareketler boyutu vardır. Aynı hastalıklar, aynı tespitler bu âlimli hareketler için de maalesef söz konusudur. Üstelik kendini ruhen eğitememiş, İslamî öğretileri sindirememiş, İslam'ın ahlakıyla ahlaklanamamış âlimlerin önünde ekstradan bir başka büyük handikap daha vardır. O da ilimdir. Gerçekten içselleştirilemeyen ilim, çoğu zaman insanla hakikat arasında bir perde, bir engel meydana getirmektedir. Âlim olmayan hareket önderlerinin hakla aralarındaki perde cehaletleriydi, ancak âlimlerin hakla aralarındaki perde üzücü bir şekilde bizzat ilmin kendisi olmaktadır. Âlim olamayanların cehaletle kendilerini İslam'la, davayla özdeşleştirerek düştükleri hataya, âlimler ilimlerinin vermiş olduğu özgüvenle daha çabuk ve daha çok düşmektedirler. Zaten örf olarak da maslahat koyma, toplumu yönlendirme yetkisini elinde bulundurdukları için, davalarıyla kendileri arasındaki o ince çizgiyi çeşitli mazeretlerle bir çırpıda geçmektedirler. “İslam için, mektep için falan için filan için susmalıyız, şu işleri yapmayı bırakmalıyız, bu işleri sonraya atmalıyız, bunu yapmamamız lazım ama maslahat icabı şimdilik şöyle demeliyiz” diyerek, mensubu ve önderi oldukları davayı sekteye uğratmakta bir sakınca görmemekte, ancak buna mukabil kendi yaşam standartlarında, gelirlerinde ve diğer ekstralarında herhangi bir sekteye uğrama durumu görülmemektedir. İşler hâlâ tıkırında, gelirler artmakta evler ve arabalar sürekli model yükseltmekte, banka hesapları git gide kabarmaktadır. Adına maslahat dedikleri bir takım manevralarla savundukları dava saçma sapan bir mecraya sürüklenirken, bu maslahatlar sürekli kendilerinin çıkarına sonuçlanmaktadır.
Şahsi çıkarların temini peşinde koşmayı gözlerden saklayan sihirli perde: “Maslahat”
Peki tüm bu saçmalığın sebebi nedir? Neden insanlar kendilerini ve kendi çıkarlarını davalarının ve dinlerinin önünde tutmaktan çekinmiyorlar? Neden dava ve din adına maslahat kılıfıyla sürekli tavizler vermekten, geri adım atıp, onurunu çiğnetmekten çekinmiyorlar? Neden dik durmaktan kaçınıp, sürekli eğiliyorlar? Neden hakkı mecbur olmadıkça söylememeyi, mecbur kalınca da cılız bir sesle dile getirmeyi âdet edinmişler? Neden zalim yöneticileri kızdıracak sözler söylemekten korkuyorlar? Ne karşılığında? Din adına ceplerini dolduracak, yahut benliklerini tatmin edecek bir takım girişimlerin akamete uğramaması için, dinin akametine göz yummayı nasıl içlerine sindirebiliyorlar? Makam sahibi bir yetkili karşısında yüzlerinde kesintisiz bir temenna ifadesini korumayı nasıl başarıyorlar? Kutsallarına küfreden ciğeri beş para etmezlerin yüzüne tükürmek yerine elini sıkmak için sıraya girmeyi nasıl vicdanlarına kabul ettiriyorlar? Bütün bu soruların cevabı bir tek sihirli kelimede gizli: “maslahat”.
Hakikat için her şeyin feda edilmesi gerekirken, maslahata hakikat feda ediliyor
Yukarıda bahsettiğimiz İslam'ın bekasını, kendi bekasıyla, İslam'ın gücünü kendi gücüyle bağdaştıran, hastalıklı bir zihniyetin neticeleri tüm bunlar. Tüm benliklerini birilerinin insafına, iki dudağının arasından çıkacak kelimelere mahkûm eden veya mahkûm hisseden kimselerin, peşinde olacakları bir davaları olamaz. Çünkü her an korkularından veya tamahlarından kaynaklanan reflekslerle hakikati maslahata kurban etmeye meyillidirler. Şöyle bir bakın etrafınıza, Sünniler Hazreti Ömer'in adaletinden bahsederler ama pek çoğu asla o tarif ettikleri adaletten yana olmazlar. Adalet her zaman maslahata feda edilir. Şiilerdeyse Hazreti Ali'nin, Hazreti Hüseyin'in yüceliği gündemdedir. Ancak Ali'nin hakikati maslahata kurban etmeyişini pek çoğu asla pratikte kendi hayatlarına uygulamazlar. Ali eğer dinin bekasını birkaç kişinin valilik karşılığında kendisine ordu toplamamalarında görmüş olsaydı, bu maslahatı uygulardı şüphesiz. Ancak Ali asla kendisinin bekasıyla dinin bekasını özdeşleştirmedi. O dinin bir sahibi olduğunu idrak etti ve emrolunduğu şeyi dosdoğru yaptı. Kim, hangi âlim Ali'den daha vazgeçilmezdir? Ali hakikat için her şeyini feda etti ama asla hakikati maslahata kurban etmedi. Aynı şekilde Hüseyin hakikat için, din için ailesiyle beraber kendini feda etti. Tabii ki biz her zaman her dönemde her şart altında “Hüseyin gibi davranılsın” demiyoruz, ancak bu değerlerin ve bu ölçülerin azami bir dikkatle korunması gerektiğini savunuyoruz. Tabii ki, yeri geldiğinde davanın selameti için geri adım atılabilir, ancak atılan bu geri adamın gerçekten davanın mı yoksa din adına ahkâm kesen kimselerin mi maslahatı olduğu çok iyi tespit edilmelidir. Herkes din adına, dava adına bir takım maslahatlar gözettiğini iddia etmektedir, aynı din ve aynı dava adına gözetilen maslahatların bu kadar taban tabana zıt olması zaten ortada bir bit yeniğinin olduğunu göstermektedir.
“Maslahatçılık”: mal, makam, güç edinmek için kullanılan bir yöntem
Etrafımızdaki İslamcıların maslahat anlayışları günü ve yevmiyeyi kurtarmaktan öteye gitmemektedir. Bu çok acı bir gerçek olarak yüzümüze çarpmaktadır. Çünkü geçmişte maslahat adına yapılan şeyler gerçekten İslam'ın maslahatı gözetilerek yapılmış olsaydı, İslamcıların bugünkü durumu çok farklı olurdu. Geçmişte maslahat adına verilen tavizler ve atılan geri adımların daha ileri sıçramak üzere yapılmadığı aşikârdır. Bu durumda gözetilen bu maslahatlar kimin maslahatlarıydı? Bunun cevabını o günlerde maslahat adına kararlar alan abilerin ve âlimlerin bugünkü durumlarında gizlidir. O günlerde evi arabası malı mülkü olmayan abilerin ve âlimlerin bugün apartmanları, daireleri, lüks arabaları, malları mülkleri varsa onlar kendi maslahatlarını gütmüşlerdir. Hadi bakın hemen etrafınızda tanıdığınız abilere, âlimlere, bir muhasebe yapın hemen. Sonuç muhtemelen canınızı acıtacaktır, ama hakikat ve doğrular insanın canını acıtır.
İslam'ın maslahatını gözetmenin neticesi bedel ödemektir
Hakikat peşinde koşan ve varını yoğunu hakikate feda etmekten çekinmeyen insanların kimin adımlarını takip ettiğine dikkat etmesi gerekmektedir. Ölçümüz hak olmalı, şahıslar değil. Falan âlim, filan abi şöyle takvalı, şöyle bilgili, böyle ahlaklı sözlerinden çok, o insanın dirhemle olan imtihanına bakmak gerekmektedir. İslam'ın maslahatı adına yaptıkları şeylerin gerçekten İslam'ın mı yoksa kendi ikbalinin maslahatı mı olduğunu iyi tahlil etmek lazım. Hüseynî nutuklar atıp, ilk zorlukta İmam Hasan barışından dem vuranları dikkatle takip etmemiz lazım. İmam Hasan barış yapmak zorunda kaldı, ordusunu toplamış savaşa gidiyordu, ama ihanete uğradı ve mücadele için her yolu denedi, tüm çareler tükendikten sonra gerçekten İslam'ın maslahatı için barış yaptı. Gerçekten İslam'ın maslahatı olduğu çok aşikârdır, çünkü o barışla İslam tamamen yok olma tehlikesinden kurtulmuş ve hakikatin geleceğe taşınması sağlanmıştır. Maslahat budur, yoksa mücadele etmeden, tüm yolları denemeden, çareleri tüketmeden, maslahat adına eğilmek, bükülmek zelil duruma düşmek tamamen kişisel menfaatlerin yol açtığı bir sefilliktir.
Üsküdar’ı geçen maslahatçı atlıların nalları altında ezilen, davadır
Dikkatli olmak, uyanık olmak, bilgilenmek ve ilgilenmek lazımdır, aksi takdirde maslahat masallarıyla bizler dere tepe düz gidip de bir arpa boyu bile yol kat edemezken, maslahatçı atlılar Üsküdar'ı geçeceklerdir.
Devamını oku ...

Malcolm X Yeniden

Siyahların Hayatı, Siyahî Gençlik ve Malcolm X’in Yeniden Ortaya Çıkışı
19 Mayıs Perşembe günü devrimci kardeşimiz Hacı Malik Şabaz’ın 91. doğum gününü kutladık. O 19 Mayıs 1925’te doğdu, 21 Şubat 1965’te Audubon Balo Salonu’nda katledildi. Ayrıca Malcolm’ın ricasını yerine getirerek onun gibi Yuri Koçiyama, Lorraine Hansberry ve Ho Chi Minh’in ismini de sevgi ve saygı ile anmalıyız.
Bence o da isterdi, tüm bu isimlerin yoksulların ve mazlumların mücadelelerine yaptıkları katkıları anlamamızı. Zira o şunu söyleyendi: “Ben bu sefil koşulları değiştirmek istediği sürece, derisinin rengi ne olursa olsun, herkesle bir olacağım.”
Yoldaşlar, maalesef bu sefil koşulları hâlâ yaşamaktayız. Bugün Malcolm’ın 1964/65’te bahsini ettiği aynı koşullarda yaşıyoruz. Irkçılık ve Jim Crow yasaları, polislerin siyahları katletmesi, kiliselerin ateşe verilmesi, kitlesel tutuklamalar, evsizlik, üçüncü sınıf yaşam koşulları tüm varlığıyla devam ediyor. Tamir Rice’ın katledilmesi, elli yıl önce Emmett Till’in katlinden hiç farklı değil. O gün de sefalet vardı, bugün de. Emperyalizm gene aynı. Aynı polis devleti hüküm sürüyor.
Aynı koşullarda yaşıyoruz. Malcolm bu koşullara dair bir kılavuz bıraktı geride. Dikkat edilsin, zaferin garanti olduğu, bir zafer yolu değil, bir kılavuz bıraktı diyorum. Kılavuzlara göre hareket etmek gerek. Çalışma ve kolektif mücadeleyle bir plan hazırlamak şart.
Bence içinde yaşadığımız dönem yenilenmiş bir çalışma ve mücadele dönemi. Genç özgürlük savaşçılarına ait yeni bir nesil çıktı öne. Bunlar 18, 20, 21 yaşlarında. Geçen ay bizimle Baltimore’a gelen bir genç kız kardeşimiz 16 yaşındaydı ve tüm yüreğiyle dövüşmeye hazırdı. Sizin kadar keskindi. Şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Malcolm X, tüm o yaşananların üzerinden, mezarından çıkıp tekrar ön cephedeki yerini alıyor.
İster inanın ister inanmayın yoldaşlar, bugün siyah gençliğin hareketi dâhilinde Malcolm X’ten daha çok incelenen, daha fazla saygı gören bir isim yok. Beyoncé bile bu sürece dâhil (gülüşmeler). Komik ama ilginç gerçekten. Beyoncé bile tüm dünyada yayınlanan albümünün kapağına Malcolm X’in resmini koyuyor.
Henüz işitmemiş olanlara söyleyeyim, albümün adı “Limonata” (siyahların Amerikan limonlarını alıp kendi hayatlarından limonata yapmalarına atıfla). Albümde Malcolm X’in kendi sesine yer veriliyor. Malcolm X orada şunları söylüyor:
Amerika’da en fazla saygısızlığa maruz kalan insan Siyah kadındır. Amerika’da en az korunan kişi Siyah kadındır. Amerika’da en fazla ihmal edilen insan Siyah kadındır.
İnsanı hayrete düşüren sözler bunlar ve bugün hâlâ geçerli. Albümde bu konuşmayı dinlediğimde aklıma, uykudayken Detroit polisi tarafından katledilen yedi yaşındaki Aiyana Stanley-Jones, Renisha Mcbride, Rekia Boyd ve Teksas’taki hapishanede hücresindeyken polis eliyle katledilen Sandra Bland geldi. Beyoncé’un Malcolm X’e albümünde yer vermesi devrimci bir eylem. Beyoncé değil ama yaptığı şey devrimci.
Bu meselenin önemini anlamak lazım. Son bir ay içinde çokça Siyahî genç kız tüm dünya genelinde Google’da Malcolm X’i araştırıyor, onunla ilgili yazıları okuyor, ona dair yazılar kaleme alıyor, onu öğreniyor, konuşmalarını dinliyor. Bu, sadece devlet okullarında değil, bağımsız, hür düşünce dünyalarında gerçekleşen bir süreç.
Burada, Manhattan’da 12 yaşında Siyahî kızlar birbirlerinin saçlarını örüp Malcolm X’in politik teorisini tartışıyorlar. Bu, bugün 2016’da gerçekleşiyor! Malcolm’a yönelik böylesi bir coşkuya ve ilgiye maalesef son kırk yıldır rastlanmadı.
Duke Üniversitesi’nde doktorasını yapan dostum Dr. Ashley Farmer, Malcolm X ile ilgili bir makale kaleme aldı. “Malcolm X’in Kadın Akıl Hocaları” isimli bu yazı kesinlikle okunmalı. 3 Mayıs’ta Afro-Amerikan Entelektüel Tarih Derneği’nce yayınlandı.
Olan biteni anlamak gerek. Devletin kimseye göz açtırmadığı, herkesin işsiz kaldığı, koşulların daha da beter bir hâl aldığı, beyaz üstünlükçülüğünün gene tüm o çirkin yüzüyle Trump Kampanyası ve Ku Klux Klan’ın yeni üyelik çalışması üzerinden galebe çaldığı bu gerçeklikte, siyah ve mazlum gençlerin bu eski dostun kılavuzluğuna başvurması çok mühim. Ferguson, Baltimore ve Filistin’deki gençler Malcolm X’i bir kez daha keşfediyorlar.
Onun yeniden ortaya çıkışı bence çok yönlü bir gelişme. Malcolm, sadece kadınların rolüyle ilgili olarak kendi döneminin ilerisinde olan bir isim değil, sosyal medyadan ve internetten çok önce, altmışların başında uluslararası planda düşünen, seyahat eden ve örgütlenen bir kişi.
Bugün elimizde Facebook ve Twitter var. 2014 ayaklanması esnasında Filistinli yoldaşlarımız Ferguson’daki mücadeleye bu sayede destek oldular. Malcolm bu imkânlardan mahrumdu ama o Küba, Gana, Mısır ve Cezayir’deki dostları, müttefikleri ve yoldaşlarından oluşan benzer bir ağı örgütleyebilmişti.
Geçen yıl Uluslararası Filistin’de Adalet Forumu için Lübnan’a gitmiştim. Orada Cezayirli ve Tunuslu gençlerin Malcolm’ı tanıdığını görmek ilginçti. Orada ilk elden onun hâlâ uluslararası işçi sınıfı mücadelesine ait bir köprü olduğunu öğrendim. 1964’te Malcolm şunları söylüyordu:
Siyahların isyanını basit manada Siyahlarla Beyazlar arasındaki ırksal bir çelişki ya da sadece Amerika’ya has bir sorun olarak sınıflandırmak doğru değil. Aksine bugün tanık olduğumuz, mazlumların zalimlere, sömürülenlerin sömürenlere karşı tüm dünya genelinde gerçekleştirdikleri bir isyandır.
Bence gençliğin o günlerde dikkat kesildiği, işte bu mesajdı. Bugün de gençler bu sözlere önem veriyorlar. Bu kendisini yenilemiş olan enternasyonalizmin ilham kaynağının Malcolm olduğuna şüphe yok. Malcolm’ın ilham verdiği yeni bir başka olgu daha var.
Siyahların Hayatları Önemlidir hareketinin en güzel yönlerinden biri de “Siyah” olana yönelik yeni vurgu. Sadece bu hareket değil, tüm siyah gençlik kitlesi bugün siyah olduğundan asla pişman değil, Siyah Gücü’nün manasını yeni bir nesil bağlamında yeniden tanımlıyor.
Bilmem fark ettiniz mi, Siyah gençler doğal saç tasarımlarına başvuruyor. Genç kız kardeşlerimiz saçları düzleştirmeye lanet okuyorlar. Saçlarını örüyorlar artık. Bu tüm ABD’de görülen bir durum. Söz konusu zihinsel değişim salt bir estetik meselesi değil. Politik ve kültürel değişimin bir dışavurumu.
Kimileri bu tip şeylerin önemsiz olduğunu söylüyor. Bence önemli. Bugün gururunuz yoksa nasıl iyi bir özgürlük savaşçısı olacaksınız? Sahip olduğunuz özü ve güzelliği, halkınızı, geldiğiniz yeri sevmiyorsanız, daha başlamadan kaybetmişsiniz demektir. Halkı sevmiyorsanız, ona nasıl hizmet edebilirsiniz ki?
Önce kendinizi ve halkınızı sevmelisiniz. Sonra da kıymetli, asil ve haklı bir dava uğruna dövüşmelisiniz. Bu, bir sonraki nesil için kendinizi aşkla, gururla ve dayanışmayla feda edeceğiniz bir dava olmalı. Bize bu davayı öğreten insandır Malcolm X! O günbegün bu davayla yaşadı.
Geçen yıl Cleveland, Ohio’da Siyahların Hayatları Önemlidir Hareketi dâhilinde bu hissi gerçek manada yaşadık. Şahsen ben daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Oradaki herkes siyahtı ve mağrurdu. Orada mağrur ve Siyah olan bir tek ben olurum diye düşünmüştüm, ama hiç de öyle olmadı (gülüşmeler).
Mağrur derken kastım kibirli olmak değil. Sizi ayağa kaldıran, sizin teslim olmak ve dilenmek yerine dövüşmenizi sağlayan gurur, benim bahsini ettiğim. Kendinizi savunmanızı, direnmenizi, tanklara, biber gazlarına rağmen başınızı dik tutmanızı sağlayan bu gurur. Sizi öfkelendiren, örgütleyen, yollara dökülüp, üniversiteleri fethetmenizi sağlayan bir gururdan bahsediyorum.
Bu gururu bize sadece elli yıl önce de bugün 2016’da da bahşeden isimdir Malcolm X. Gençler bu gururu yüklendi ve yollara döküldü. O gururla menzile dek koşmalarına yardım edelim. İstihbarat Malcolm’ı katlettiğini zannetti ama gençlik onu yaşatıyor. Ne güzel bir mücadeledir bu! Onların arkasında toplaşalım yoldaşlar ve zamanı zaptedelim.
Hacı Malik Şabaz’ın sözüyle, “gelecek ona bugünden hazırlananlarındır. Tüm eylemlerinizde zamana uygun değeri vermek ve gerekli saygıyı göstermek başarılı olup olmayacağınızı tayin edecektir.”
Tüm iktidar halka!
Devamını oku ...

Demokratik İslam Kongresi

Demokratik İslam Kongresi Girişimi Hakkında Bazı Notlar
I
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla toplanması planlanan Demokratik İslam Kongresi, Orta Doğu’da, odak olarak Suriye’de süregiden savaşı ve taraflarını, Batı şehirlerinde artan “tedhiş” eylemlerini, buna mukabil Batı kamuoyunda ivmelenerek yükselmekte olan İslamofobi’yi göz önüne aldığımızda, siyaseten yerinde bir eylem olarak görünüyor.
Esasen Kürt hareketinin bu en etkili liderinin yaptığı çıkış, daha ziyade Rojava’da Kürt halkının işgalci Selefi örgütlerle savaşıyor olmasıyla ilişkilendirilmeli. Nusra Cephesi ve Irak Şam İslam Devleti’nin başını çektiği El-Kaide merkezli taciz, Kürt hareketinin Türkiye’deki tutuklu liderine İslam’ın odağında olduğu bir yeni siyaset alanının açılması zorunluluğunu göstermiş durumda. Kısaca söylemek gerekirse, Demokratik İslam Kongresi çıkışı, Abdullah Öcalan ve Kürtler için bir “pozisyon savaşı” meselesi ve Öcalan bu teşhisinde son derece haklı.
İslam’ın merkezî bir konum edindiği yeni bir siyaset alanı (siyasal alan değil) açmak, başta Türkiye’de AKP/Diyanet, Cemaat üçlüsünün hegemonik savaşı altında araçsallaşan “günümüz” Türk-İslam’ının etkisinin, ikinci olarak bölgede mezhep çatışmasına dönüşen ve büyük ölçüde Selefi partilerin zorladığı “ümmet-içi kavga”nın açtığı kapanması zor yaraların, üçüncü olarak İslam’ın küresel kapitalizmle olan netameli entegrasyonunu hızlandıran Arap Baharı sürecinin açtığı arızaların önüne geçmek açısından büyük bir önem taşıyor. Ve burada Kürtlerin bu yükü tek başlarına yüklenmelerini beklemek, hem Kürtler için ağır olacaktır, hem de elini taşın altına sokmaktan kaçınan sosyalist siyaset için geriye ardından el sallanan kaçmış bir tren görüntüsü kalacaktır.
İslam çağımızın bir meselesi. Özellikle de ‘90’lar sonrasında yükselen Amerikan hegemonyası meşruiyetini bilhassa teröre karşı savaşa (bu terör elbette büyük ölçüde ‘İslamcı terör’ olarak anlaşılmalı) borçluyken, sosyalist siyasetin İslam meselesini dar ve kaba, dolayısıyla tarihsel olmayan materyalist kalıplarla ele alması veya kendini bu konuya yabancılaştırarak bu siyaset alanından uzakta durması, en kötüsü de yanlış pozisyon alarak toptan reddiyeci ve İslam’ı siyasetten dışlayıcı tavır içine girmesi, sadece Türkiye’deki sosyalistler için değil, dünya sosyalistleri için büyük bir tarihsel hata olmaktadır.
Bu çerçevede düşünürsek, Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi çağrısının, çağımızın pozisyon savaşı ve karşı-hegemonya stratejileri bakımından kesinlikle büyük bir anlamı olduğunu ve bu girişimin desteklenmesi gerektiğini belirtmeliyim.
Fakat bu, bizi eleştiriden beri tutmamalı. Zira Demokratik İslam Kongresi, hem kavramsal olarak hem de metodolojik olarak bir takım problemleri de beraberinde getirmekte. Buradaki sorunları birkaç başlıkta toplayabiliriz:
Öncelikle, İslam’ın, diğer tek-tanrılı dinlerle birlikte, siyasetle olan ilişkisini, daha net söyleyecek olursak, dinlerin siyasal karakterini/doğasını/yapısını hesaba katmadan yapılacak her türlü İslam yorumu, daha en baştan “pozisyon savaşı” içinde başarısızlığa mahkûmdur.
Bu türden bir yorumlama, İslam’ın kavrayışını, modern-liberal siyasetin tarif ettiği ve tamamen farazi olan bir “siyasal alan” içerisine hapsedecek ve onu kuşatacaktır; bu ise İslam’ın da içinde bulunduğu herhangi bir özgürleşmeyi değil, tersine, mevcut düzenin tahkimine yarayacaktır.
Demokrasiyle İslam’ı ilişkilendirmek, “demokratik İslam” gibi kestirme yollu ama ne yazık ki orta-vadeli bir strateji bile üretemeyecek kavramsallaştırmalara gitmek, İslam’ı stratejik değil de taktik savaşının bir parçası yapmak anlamına gelir ki, bu bir bumerangdır ve bumerangın elden çıktıktan sonra geri dönüşünü de unutmamak gerekir.
Demokrasi bir defa en başından sorunlu bir kavramdır ve demokrasi üzerinden bir İslam üretmeye kalkışmak, siyaseten hatalı bir pozisyondur. Bunu da “İslam ve demokrasi bir araya gelemez” şeklinde formüle edilen tipik küçümsemeden yola çıkarak değil, demokrasinin bizatihi dar ve reformist bir siyasetin zemini olmasından dolayı dile getiriyorum. İslam pekâlâ demokratik de olabilir, tıpkı otoriter olabildiği gibi, ama İslam’ın siyasetle olan ilişkisini düzgün kurmadan girişilmiş bir siyasal projenin bir parçası olarak “demokratik İslam” kavramsallaştırması, ılımlı İslam türünden bir düzen-içi vahadan başka bir şey yaratamaz.
Bu eleştirileri çoğaltmak ve genişletmek mümkün. Bunun daha geniş bir tartışmaya yol açabileceğini umarak, şimdilik bu kadarla sınırlı tutuyorum.
Ama ek olarak, Demokratik İslam Kongresi’nin “karşılık” bulduğu isimlerden birine dikkat çekmek istiyorum: Son 2-3 yıllık dönemde ismi epey popülerleşen İhsan Eliaçık. Eliaçık’ın son dönemdeki çıkışlarını, Türk usulü Hanefi İslam geleneğinin baskın karakteri altında yer yer önemli bulmakla birlikte, övgüden çok eleştiriye tâbi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Eliaçık, yürekli ve cesur bir kimse olabilir ve bu konudaki samimiyetini de asla sorgulayacak değilim. Fakat, Eliaçık ve diğerlerinden “pozisyon savaşı” için, karşı-hegemonya için malzeme beklemek açıkça saflıktan başka bir şey değildir. Eliaçık, İslam’ın kapitalizmle gayet uyumlu olduğunu söyleyen -örneğin- Mustafa Akyol gibi liberallerden nitelik olarak hiç de farklı değildir, zira Kuran’dan seçmece ayetler ve zorlama yorumlarla aynı özcülük hatasına düşmektedir. Eliaçık, sergilediği performansla ve ortaya koyduğu yarı-entelektüel profille tarihsellikten fersah fersah uzaktadır ve tarihsellikten nasiplenmemiş bir kimsenin anti-kapitalist İslam yorumları, kapitalizmin sefaletini yine tarihsellikten kopuk, içi boş felsefeyle ortaya koymaya çalışan Proudhon’un sosyalizminden pek de farklı sayılmaz. O bakımdan, Eliaçık’ın anti-kapitalist İslam’ını Proudhon’cu bir tür küçük burjuva sosyalizmine benzetmekten kendimi alamıyorum.
Netice-i kelam, şunu söyleyeyim: Demokratik İslam Kongresi önemli ama eleştiriye sadece açık değil, aynı zamanda muhtaç bir girişimdir; ve İslam’ın sosyalist bir pozisyon savaşında düzen-içi muhalefet belasına, taktik savaşına, reformist sol-liberal siyasetlere kurban edilmemesi gerekir. Aksine İslam’ın ihtiyacı olan şey, Tanrı kelamının, İslam peygamberinin verdiği mücadelenin tarihselleştirilerek yerli yerine konulması ve karşı-hegemonya için etkili bir silaha dönüştürülmesidir.
Bunu etraflıca tartışmamız acil ve gereklidir.
II
Öcalan’ın çağrısıyla başlatılan Demokratik İslam Kongresi nihayet toplanıyor. Bu konuyla ilgili birincil ve temel eleştirilerimi şu yazıda yapmıştım. Burada da, oradaki bir takım eleştirileri genişletmeye, bazı kavramları ve meseleleri açmaya çalışacağım.
Önceki yazıda geçen İslam’ın siyasal alana hapsedilmesi meselesinden kastımı biraz açmalıyım: Avrupa’da Aydınlanma’nın kulüpleriyle birlikte oluşmaya başlamış kamusal alan ve onun zaman içerisindeki dönüşümü, bu kulüplerin sonra politik partilere dönüşmesi, buradan ayrı ve özgül bir siyasal alanın çıkması, siyasetin bu siyasal alanla sınırlandırılması ve giderek siyasal alan olarak tariflenen soyut mekanın dışında kalan her şeyin siyasetten dışlanması temel derdim. Modern liberalizmin amentüsü bana kalırsa bu hayâli (‘fictitious’) siyasal alanın, gerçekliğe kendini dayatması üzerinedir. Hele ki bütün parlamentarizmler bu siyasal alanın korunumu, siyasetin bu sınırlar içinde yapılması üzerine mutabakat halindedirler. Modernlik bu bakımdan çeşitli alanlara bölünmüştür: kamusal alan, özel alan, siyasal alan, toplumsal alan, ekonomik alan, vs. Bunlar arasında yoğunluğu değişen düzeyde belirli bir ilişki öngörülüyor olsa da (siyasal iktisat gibi), aslen alanlara özerklik atfedilir ve böylece alanların teknikleştirilmesi, uzmanlaştırılması, vs. mümkün olur.
Dolayısıyla, İslam’ın “demokratikleştirilerek” herhangi bir şekilde özgürleştirici olduğu söylenen herhangi bir demokratik politik oluşuma dâhil edilmesi, tam da demokrasinin (antik veya modern) siyasal alan ile olan göbek bağından dolayı, o totalitenin parçalanmışlığını (ve parçalarının yabancılaşmasını) yeniden üreteceğini, bu sebeple de o özgürleşmenin daha baştan ketleneceğini, İslam’ın da bu bakımdan yalnızca bir araca dönüşeceğini söylüyorum. Bu anlamda “siyasal alan”, siyasetin aslında geniş anlamıyla güç ilişkilerinden mürekkep olan ve bahsi geçen bütün o parçalanmış alanları aslında aşan karakterinin tanımlanmış bir mıntıkaya indirgenmesini ifade ediyor. Yazıda önem atfettiğim “siyaset alanı” ise, buna karşılık, yeni/yenilenmiş/yeniden tanımlanmış siyasal araçların, siyasal öznenin elinde işe koşulduğu siyasal imkânlar bütününü tanımlıyor. İslam’ın tarihselleştirilmiş bir kavrayışıyla yenilenmiş bir araç olarak özgürleştirici siyasal öznenin elinde yeniden tanımlanması, bana kalırsa böyle bir siyaset alanını açabilir, buradan imkânlar doğabilir.
Felix’in de başka bir noktadan tartışmaya müdahalesi oldu. Ona göre, kabaca özetlersek, “ruhsuz dünyanın ruhu” olabilecek türden ama siyasallaşıp kurumsallaşmamış bir İslam yorumunu ortaya koyabilecek bir Sünni âlimin ol(a)maması, İslam ile özgürleştirici bir siyaset arasındaki bağın daha en baştan sakatlanmasına neden oluyor. Yine ona göre, burada İslam’ın tarihselleştirilmesi olarak ifade ettiğim girişimin de pek bir anlamı olmayacak yönünde.
Felix’in dediği türden bir İslam yorumunun, yani ruhsuz dünyanın ruhu olacak, ezilenin (ve sömürülenin) özgürleşmesine imkân verecek bir tini vücuda getirecek bir İslam yorumunun da ancak İslam’ın tarihselleştirilmesinden (tarihsel yorumundan) çıkabileceğini düşünüyorum. Bu, biraz da, yine, İslam’ın ve İslam coğrafyasındaki siyasetin tarihiyle alakalı bir mesele. Yukarıda kısaca söyleyip geçtiğim o Batı’daki burjuva siyasal alanının zuhur edişi ile Doğu’daki siyaset mefhumunun evrimi paralellik göstermiyor. Ne zamana kadar? Modernitenin sorunlu bir şekilde bu İslam coğrafyasına girişine kadar. Batı’dan sonra bu coğrafyada da o siyasal alan, bu sefer çok daha zorlama bir şekilde, ve epey büyük çelişkilerle birlikte ortaya çıkıyor; ama beri yandan gündeliğin içindeki siyaset, ekonomi, toplumsal ilişkiler, vs., çeşitli İslam yorumlarının da artık bölgesine göre sahip olduğu meşruiyet çerçevesinde üretilir ve yeniden üretilir kalmaya devam ediyor. İslam’ın en motamot, en takoz, en metne sadık yorumu olan Selefiliğin, bütün bu mevcut toplumsal çelişkiler bağlamında kolaylıkla çevre-cemaat bulması, mülksüzleştirme yoluyla birikimin (‘accumulation by dispossession’), katliamların cihad yoluyla gerçekleşmesi ve bunun bu kadar kolayca imkân bulması, derinlerde kalan bu İslam’ın siyasal karakteriyle yakından ilişkili.
İslam, bu bakımdan, aslında, ortaya çıktığı dönemde henüz oluşmaktan çok uzak olan parçalanmış alanların bütünlüğüne, o bütünlüğü içerisinde egemen olabilmesiyle devrim yapmış ve yayılmıştı. Şimdi ise İslam’ın yeniden yorumlanması çabaları, hatta reform arayışları, bu tarihsel gerçeği göz önüne almaktan uzak bir şekilde yapılıyor. Bu yolla bir ruh, bir tin oluşmaz, oluşamaz. Oluşamayacağı için de, öyle bir durumda, İslam’a geri dönmenin de bir manası yok. Misal Türkiye örneğinde konuşacak olursak, örneğin Kemalizmin yapamadığı/başaramadığı o yüzünü Batı’ya çevirmiş ama tamamlanamamış tarihsel dönüşümün eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyordu ki, bugünkü çelişkiden, yani siyasetin modern düzeyde parçalı hali ile geleneksel düzeydeki kapsayıcı hali arasındaki çelişkili deneyiminden kurtulmuş olabilirdik. Bu olmadı; olmadığı için de İslam ve siyasal olanın geleneksel epistémè’si hem Türkiye’de, hem de İslam coğrafyasında geri dönüp duruyor. O halde başka bir yol izlemek gerek. O yol da, bana olsa olsa İslam’ın tarihselleştirilmesi (özel olarak da kelam ilminin tarihselleştirilmesi) yoluyla mümkün olabilir gibi geliyor.
Bu arada Batı’da mekânın mutlaklığının parçalanarak soyutlaşması ile ilgili tarihsel süreç için Henri Lefebvre’in Mekanın Üretimi kitabına bakılmasını tavsiye ederim. Mekânın o mutlaklığından koparılması ile bu bahsini ettiğim soyut (siyasal, ekonomik, kamusal, toplumsal) alanların oluşumu arasında da elbette yakın bir ilişki var. Bu tamamen kapitalizmin yükselişiyle ilgili bir durum; burjuva toplumunun oluşumunun tarihidir zira bu durum. Bilenler bilir, Machiavelli’ye, yani bu sürecin bir adım öncesindeki son büyük siyaset felsefesine daha yakından bakalım, bunu daha iyi kavrayalım dememdeki ısrarım da, o dönemde bütünlüğün henüz korunduğu ve Batı ile Doğu’daki siyaset epistémè’sinin henüz bu ölçüde ayrışmadığı bir kavrayışın ilerisi için işimize çok yarayacağını düşünmemden ileri geliyor. Marx’ın özellikle de siyasal iktisadın eleştirisiyle bizi uyarıp gözümüzü açmaya çalıştığı, Gramsci’nin Machiavelli yorumuyla siyaseten aşmaya çalıştığı bu parçalılık durumu ortadan kalkmadan, burjuva dünyasının epistémè’sinden kurtuluş olmayacak.
Son olarak, başka bir yerde, Demokratik İslam Kongresi’ne yönelik eleştirilerin toptan ve basitçe Oryantalizm diye yaftalanması sebebiyle şunu yazmıştım:
Oryantalizm filan yapmıyoruz, Demokratik İslam Kongresi özelinde Öcalan’ın meseleyi pragmatik gördüğü iddiası da tutarlı bir eleştiri. Zira, evet, Öcalan’ın Ortadoğu’da demokratik bir kompozisyon arayışında olduğu özellikle de yakalandığı zamandan beri yaptıklarında ve yazdıklarında mevcut; gelgelelim bu “demokratik” arayışın kendisinde bir sorun var, arayışın bizzat kendisinin demokrasi olmasında bir sorun var, ve günümüz koşulları dâhilinde (demokratik) İslam diye belirlemeye çalıştığı şeyde de yine İslam’a demokratlık atfetmesi sebebiyle bir sorun var. Bu sorunun, İslam’ın gerçekten demokratik olup olamayacağına ilişkin esas “oryantalist” tartışmadan değil, demokrasinin kendisinden kaynaklandığını söylüyorum. Yani yapılan suçlamanın tam aksine, İslam ile demokrasiyi, bunların birbirine içkin olup olamayacağına yönelik tartıştırmanın kendisi oryantalizmdir. Buna İslam’ın “özünde” demokrasi bulan cenah da, İslam’ın asla demokratik olamayacağını söyleyen cenah da dahildir. Diğer yandan, İslam’ın “Reformasyonu” denilen şey -ki evet, Öcalan’ın öyle bir niyeti yok değil- Öcalan’ın demokratik modernite projesinin bir sacayağı olacak şekilde tasavvur edilen “demokratik İslam” kavrayışıyla taktik seviyesine getirmekle, mevcut Selefi işgal ve tehlikesinin, bu ek olarak AKP nüfuzunun (hatta Gülen Cemaati gibi yabani ot misali her yerden bitebilen örgütlenmelerin) karşısında arızi bir savunma mevzii açmakla gerçekleşebilecek türden bir büyük tarihsel hamle olabileceğini düşünmek bana en hafif tabiriyle naif geliyor. Bugün “demokratik İslam” taktik açıdan işe yaradı diyelim, Selefi işgalinin ve hatta AKP nüfuzunun püskürtülmesine yaradı, hatta hatta -fantazinin ucu bucağı yok nasılsa- Demokratik Kürdistan da kuruldu bir şekilde diyelim; yarın bambaşka reelpolitik koşullarda, bambaşka tehditler, işgaller, vs. altında ne tür bir İslam reformasyonu gerekecek o halde? İslam bu kadar Reformasyonu kaldırır mı? diye bir sorar insan kendi kendine. Hadi her şeyi geçtim, İhsan Eliaçık gibi tipler bu Reformasyon’un Luther’i mi olacaktır, Müntzer’i mi olacaktır? Hadi bu isim mevzuunu geçelim de, asıl derdimi tekrar özetleyeyim: “İslam, demokrasi ya da demokratik İslam söylemi dolayımıyla taktiğe indirgeniyor ve bu bir yanlıştır; ancak uzun vadeli ve tutarlı bir stratejinin parçası olabilir ve olmalıdır. Yoksa bugün bu taktiğin işe yarayacak kısımları, yarın öbür gün bumerang gibi geri dönebilir, zira özel olarak İslam, genel olarak bütün dini meşruiyet kaynaklarının doğası budur.”
Vaktiyle dinlerin nötr birer silah olduğunu söylediğim bir tartışma vardı, oradan da şunu alıntılayayım: “Dinin siyasete alet edilmesinin mevzu yapılması çok abes geliyor. Din zaten siyasetin bir yüzüdür, kimi zaman bir aracıdır, kimi zaman kendisidir. Bazısı seküler saiklerle dinin siyasete alet edilmesini sorun eder, bazısı diğer taraftan dinin içinin boşaltıldığını iddia eder. Hâlbuki din, siyasal bir silahtır ve her silah gibi nötrdür. Nereye ve kime doğrultulduğu önemlidir.”
Bu görüşümün hâlâ arkasındayım, dolayısıyla İslam’ın herhangi bir şeye aracı edilmesini, hatta gayet pragmatik kullanılmasını filan sorunlu bulmuyorum; ama bunu olası sonuçlarından bağımsız bir şekilde taktiğe indirgemenin geri dönüşünün hesaba katılması gerektiğini, o bakımdan strateji (ve manevra savaşı yerine pozisyon savaşı) dahilinde araçsallaştırılması gerektiğini düşünüyorum.
Devamını oku ...