Köpük

Suyun yüzündeki köpük dağılır gider.
Geriye kalan, insanların yararına olandır.
[Rad Suresi:17]
Üzerinden üç yıl geçti. Temel Demirer ve şürekâsı bir din sempozyumu tertiplediler. Soru-cevap kısmında bir genç, Demirer'e itiraz ederek, “…ama Karmatîler gibi İslamî sosyalist dinamikler de var tarihte” deyince sempozyum sahibi Demirer, gence öfkelenerek, “ben böyle bir şey bilmiyorum, ben bilmiyorsam, tarihte böyle bir şey yoktur, saçmalamayı kes!” diye bağırdı, hatta itirazlarını sürdüren, kürsüye gelip konuşmak isteyen gencin konuşmasına mani oldu. Neyse ki bir çarktır edildi, bugün “evet öyle şeyler vardır” diyen, o geleneğe ait Muhtare ismiyle yazılar yazan İhsan Eliaçık’la Temel Demirer üç yıl sonra yan yana geldi.
Çark edilmek, ediliyormuş gibi yapmak içindi. Birkaç hafta önce yazdıkları üzerine Orhan Gökdemir, “o kadar da din düşmanı değiliz” diyen bir yazı kaleme aldı. Cumhuriyet mitinglerinde en ön safta yürümesinden belliydi. Oysa refiki, “Türkiye'deki siyasi ve toplumsal yaşantının dinsellikten arındırılmasından” söz ediyordu. Muhayyel ve müstakbel “sosyalist iktidar”ında dinin kökünü kazıma faaliyetini burjuvazisi ve devletiyle, bugünde ifa edeceğini düşünüyordu. Zimmet-himmet, Gökdemir’in tabiriyle, “dolaşım odağı” olmak bunları söylemeyi gerekli kılıyordu. Özel olmak için yan yana gelinen Tayyip’e fark koymak gerekiyordu.
Gökdemir tuhaf: “dindar olmak faiz esasına göre çalışıyor diye bankaların kaldırılmasını talep etme hakkı vermez.” diyor. Esasında gönlünden geçen, banka patronlarının medya organlarında çalışmanın verdiği cüretle, o türden dindarların kökünü kurutmak. Bir dindarın bankalara karşı olmasına tahammül dahi edemiyor. Din düşmanlığının sebebi uzakta değil, burada.
O yüzden Marx’ın liberal kulvarda yürürken kaleme aldığı iki makale üzerine kuruyor fason Marksizmini. Bir kelime oyunuyla Yahudilik yerine İslam koyuyor. Dinler tarihiyle ilgili çalışmalarına, ta Mısır ve Yunan dinlerine dek uzanan malumatfuruşluğuna küfrediyor. Metnin mazrufuna değil, zarfına bakıyor. Teori merakının politik bir içeriği ve anlamı bulunmuyor.
Gökdemir’in çarkı dönerken, şu kelimeler dökülüyor: “İnsan burjuva toplumunun üyesi olan bencil kişidir.” Buradan da komünizm simyasına dair formülüne ulaşıyor: “O burjuvazinin soyutladığını somutlamaktır.” Ama o, burjuvaya bağ(ım)lılığından ötürü, “insanın özgürlüğü insanı kurtarmaz, ona burjuvanın insan’ı olma özgürlüğü bahşeder” diyemiyor.
Marx’ın salladığı kılıcın açtığı yaraların burjuvazinin bezine sarılması şart. Bahsi geçen üç yazar ve başkaları bu sancıyı yaşıyor. Gökdemir’in geçmişte dürüstçe dediği gibi, bu isimler “Marksist değil, sadece Marx’a referans veriyorlar”, o kadar. Referans, atıf da o yaranın kanamasıyla ilgili. Burjuvazinin insan-öznesiyle politik, ideolojik, teorik düzeylerde çokkatmanlı bir mücadele veren Marx’ın bireyliğe kapatılması, zihin pratiğine indirgenmesi, ait olduğu yere küfredilmesi şart. Mesele, kolektif mücadelenin özel ellerden çıkartılması, hakikatin herkese açılması, sömürü ve zulme karşı mücadelenin buradan kurulması. Bugünkü “Taksim fetişizmi” tartışması da burada. Portekizli sömürgecilerden öğrendikleri bu kelime [feitiço] hem geri, kara Afrika’yı hem de yoz, yobaz dindarlığı çağrıştırıyor. Taksim, "1 Mayıs herkesin olsun" demekse, ondaki büyü, cazibe ve sihrin temizlenmesi zorunlu. 1 Mayıs gene özel bireylerin mülkü olmalı. Aynı durum Marx ve Marksizm için hep geçerli.
Bu temizlikçi kafa geçmişte, “artık dua etmek yetmez” diyen kurtuluş teologlarına, tıpkı Vatikan gibi, düşmanca saldırıyor, “bunlar solu tasfiye etmek için çalışıyor” diyorlardı. Latin Amerika’daki bir toplantıda Gökdemir’in şefine, güya, “sizin devrim yapmanız zor, çünkü ülkeniz Müslüman” deniliyor, o şef de kendi basiretsizliğini ve kifayetsizliğini Müslümanlık bahanesi ardında gizliyordu. Oysa o partinin köken aldığını iddia ettiği yapının kurucusu Mustafa Suphi’ye Komintern koridorlarında aynı laf edilince, Suphi, “doğuda devrim ocaklarını yakacağız” diye bağırıyordu kürsüden. Ocağa, doğuya ve devrime düşman olmak, İslam perdesi arkasına gizleniyor bugün.
Vatikan kafasıyla bir yere varılmayacağı açık. O kafanın gene dinle, imanla o Vatikan’a başkaldırmış, kıyam etmiş bir tarihi görmesi mümkün değil. İmanın, bilincin düşmanı, ona dışsal bir mikrop olduğu yalanı burjuvalara ait. Mircae Eliade tam aksini, “imanın bilincin temel taşı” olduğunu söylüyor. O iman olmadan, doğum günü partisine ya da kendilerini özel zannedenlerin dinsiz tarikatlarına dönüşmek kaçınılmaz.
Mesele bilim ise, fizik bilimi bugün ilerilik-gerilik meselesinin insanların zihinlerindeki bir kurgu, bir yanılsama olduğunu söylüyor. Fizikten, hareketten yana saf tutunca, onunla empati kurunca siyaset yapılacağı zannediliyor. Mademki din bir yanılsama, hangi bilim ve kimin bilimi, neden söylüyor bunu? O bilim ve o madde adına sadece güç görenle, güçlü görünmek için o bilime ve maddeye tapan arasında bir fark yok.
Dinle mücadele ediyorlar ve bunu sanki “emekçi kitleleri o boyunduruktan kurtarmak istedikleri” için yapıyorlar. Koca bir yalan! Emekçinin derdiyle dertlenmeleri, derdin emekçisi olmaları mümkün değil. Burjuvanın insan-bireyini putlaştırıyorlar, onu aşan her şeye düşmanlık ediyorlar. Solculukları dahi burjuva için, ona içre. Tek meseleleri, o burjuvanın kurduğu zihne-akla uygun bireyler bulmak, gerçeğin belirli cüzünü o zihne-akla uydurmak. Emekçinin aşkınlığı, ezilenin aşkınlığı, devrimcinin aşkınlığı… Hepsine düşmanlar! Ne burjuvanın kabilesinden kovulmak istiyorlar ne de burjuva dışı kabilelerin kavgasına karışmak.
Ve safça, “Ey ahmak İsmail, sen Müslüman olduğun için kapitalizme kul olmaya mecbursun, bak ben oluyor muyum” diyorlar. Borsada çevrilen paraları, müteahhitlik işlerini, yoldaşlarını yıllarca sigortasız çalıştırmalarını, kültürevlerinde burjuva sanatına, TV’sine “kaliteli” elemanlar yetiştirdiklerini, bir seçim çalışmasında patrondan alınan bilbordları vs. unut(tur)uyorlar. Hem İsmail’i sudan çıkmış balığa çevirmek istiyorlar, hem de o balığı yemeye-satmaya niyetleniyorlar. İsmail de “benim adım İsmail, ait olduğum yerdeyim” deyince “gerici” oluyor. Onlar Batı’dan, burjuvadan, devletten hiza alınca ileri oluyorlar, İsmail o hizaya kıyam edince geri. “Burjuvazinin dinselleşmeye mecbur” olduğunu söylüyorlar durmadan. O burjuvazinin bankalara itiraz eden, kıyamla varolan Müslüman’ın ruhunu çalıp dinsiz dindar yaratma kumpasına perde oluyorlar. Çünkü bunu arzuluyorlar. Cesetlerin eline bayraklarını tutuşturabileceklerini düşünüyorlar.
Yıllar önce cumhuriyet yürüyüşlerinde dile getirilen tehdit bunlarda dil buluyor şimdi. Emekçiler gene ve inatla merhabacılar/selamünaleykümcüler diye bölünüyor. Bekir Coşkun galebe çalıyor. Tüm bu keşmekeşin son bulması, köpüğün dağılıp gitmesi, çekicin çark etmesine bağlı. O çekicin bayramı kutlu olsun.
Selam, Yaradana selam!
Salih Mikdat
Devamını oku ...

Göçmen Anlaşması

AB-Türkiye Anlaşması Göçmenleri Riske Sokuyor
Ortadoğu, Afrika ve Asya’dan Yunanistan’a gelen binlerce göçmen, Avrupa’ya yönelik akını engellemek ve sayıyı azaltmak için Türkiye’ye gönderiliyor.
Yunanistan’a varmış olanların statüsüyle ilgili belirsizlik, 10 Nisan’daki çatışmaların ana nedeni. O çatışmalarda Makedon güvenlik kuvvetleri iki ülke arasındaki Idomeni sınırını geçmeye çalıştığını iddia ettikleri kalabalığı zaptetmek için göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı. 300 kadar göçmen ve 23 güvenlik memuru yaralandı.
Yunan hükümeti yaptıklarından ötürü Makedon polisini kınadı ve “korunmasız insanlara karşı, sebepsiz yere, ayrım gözetmeksizin kimyasal, plastik mermi ve ses bombaları kullanılması tehlikeli ve esef verici bir eylemdir.” dedi [Reuters, 10 Nisan]
Bu son saldırı, Yunanistan’ın Sisam Adası açıklarında dört kadın ve bir çocuğun boğulmasından bir gün sonra gerçekleşti. 4 Nisan’da AB’nin göçmenleri Yunanistan’dan Türkiye’ye göndermeye başlamasından sonra resmî yollardan rapor edilen Ege Denizi’ndeki ilk ölümler.
Makedonya sınırında yapılan saldırıya yönelik eleştirilere cevaben o saldırılarda yer alan güvenlik kuvvetleri baskı tedbirlerini şu şekilde gerekçelendirdiler: “Büyük bir göçmen grubu, dikenli telleri kopartıp Makedonya topraklarına girmeye çalıştı. Polise taş ve benzeri şeyler attılar.” [Irish Times, 10 Nisan)
Orta Avrupa’ya ana geçiş kapısı olan Balkan devletleri sınırlarını kapattığından beri, Şubat’ın ortasından bu yana Idomeni Köyü’ndeki sınır kapısında en az 11.000 göçmen kamp kurdu. Haberlere göre, Yunanistan’da Türkiye’ye gönderilme ihtimaliyle yüzleşen göçmenlerin sayısı yaklaşık 50.000.
Avrupa Bölündü
Son bir yıl boyunca AB’ye bir milyondan fazla insan giriş yaptı. Bu durum AB üyesi devletlerarasında ve o ülkelerdeki toplumların içinde gerilimlere yol açtı. Sağcı hükümetler ve politik partiler göçmen krizini seçimlerde daha fazla destek bulmak ve iltica etmeye çalışanlara karşı şiddeti tırmandırmak için kullandı.
Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek ve göçü durdurmak amacıyla AB liderleri 5 Nisan’da Türkiye’yle bir anlaşmaya vardı. Ankara, Ege üzerinde yolculuk eden tekneler türünden, usule aykırı yollardan Yunanistan’a giren tüm mültecileri ve göçmenleri geri alacak. Bunun karşılığında AB, binlerce Suriyeli mülteciyi resmi göç kanalları üzerinden doğrudan Türkiye’ye kabul edecek. Bu politikanın arkasındaki sözde gerekçe, göçmenleri insan kaçakçılarının imkân sağladığı geçiş üzerinden Yunanistan ve adalarına girmekten vazgeçirmek.
İnsanî yardım örgütleri bu planı eleştirdiler. Planın hâlâ yardıma ihtiyaç duyan yüz binlerce insana yiyecek, su, barınak ve tıbbî tedavi imkânı sunmakla ilgili giderek artan ihtiyaçla bağlantılı daha çok soruna yol açacağını söylediler. Idomeni sınırındaki kampta karşımıza çıkan kötü koşullar bu gerçeğin bir dışavurumu.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi göç ve yerinden yurdundan edilme meseleleriyle ilgilenen kurumlar da AB anlaşmasının göçmenler ve mültecilerin yönlendirilmesi ile ilgili uluslararası hukuk anlaşmalarını ihlal ettiğini söyledi. 1 Nisan’da Sakız Adası’nda çok sayıda insan birçok zarar gördü. Söylendiği kadarıyla, Yunanistan ve uluslararası örgütlerin kapasitesi mevcut göçmen toplamıyla ilgilenme noktasında kesinlikle yetersiz.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği insanî yardım şubesinin gözlemine göre Midilli Adası’nın Moria tesisinde de istikrarsızlığı ve kaygıyı artırıyor. Resmî rakamlarla barınma imkânı bulan göçmen sayısı 2.300 ki bu mevcut iki bin civarındaki kapasiteyi aşıyor.
Mülteciler Komiserliği’nin 1 Nisan tarihli bildirisinde ifade edildiği üzere: “Bizler, mülteciler ve göçmenlerle ilgili yapılan son AB-Türkiye anlaşmasının taraflarının her türden geri dönüş başlamazdan önce tüm tedbirleri almasını istiyoruz. Her iki taraftaki ciddi açıkların varlığını sürdürdüğü açıktır. Avrupa’daki diğer her yerde sınırların kapalı olması sebebiyle, bu insanlara ev sahipliği yapmak zorunda kalan Yunanistan genelinde uluslararası korumaya muhtaç olan insanları almak ve onlarla ilgilenmek için gerekli sistemlerin bir dizi yönü henüz ya işlemiyor ya da zaten mevcut değil.”
Göçmen Krizine Yol Açan Emperyalizmdir
Batı’daki şirketlerin ve hükümetlerin kontrolündeki medyada bu göçmen akınının sebeplerinden hiç bahsedilmiyor. Bu kaçan insanlar, Libya ve başka ülkelerden insan kaçakçılarının insafına terk edilmiş biçimde Akdeniz üzerinden Avrupa’ya giderken her gün tehlikelerle yüzleşiyor.
Krize asıl yol açan, Afrika, Ortadoğu ve Asya-Pasifik genelinde ekonomilerin kısa süre önce yaşadığı çöküş yanında, rejim değişikliği ve işgal amacıyla ABD ve NATO’nun gerçekleştirdiği savaşlardır.
Washington, 1991’de Körfez Savaşı’yla başlayan askerî müdahalelere ön ayak oldu ve bu yüzyılın başından beri hem Irak’ın hem de Afganistan’ın işgali üzerinden bu faaliyetine devam ediyor.
2011’den beri ABD ve müttefikleri Libya, Suriye ve Yemen’e karşı yıkım ve işgalle sonuçlanan yeni savaşlar yürüttü. Bu savaşlar on milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına, ölmesine veya yaralanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri içte ve dışta en kötü insanlık krizine yol açan, bu savaşlar.
Ayrıca emperyalistler hedef alınan devletlerin ve komşularının ekonomilerini de mahvetti. Emperyalist entrikanın ve hâkimiyetin adına yürütülen bu savaşlar, 2008 ve sonrasında yaşanan küresel kapitalist krizden ekonomik açıdan tam manasıyla çıkılamadığı koşullarda, varlığını sürdürüyor.
Abayomi Azikiwe
Devamını oku ...

Kurtuluş Teolojisi

Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisinin Yükselişi ve Düşüşü
Suad Şarabani: Latin Amerika’da kurtuluş teolojisi ilerici hareketlerin mütemmim cüzü. Dan Kovalik, Vatikan’ın ABD’nin desteği ve rehberliğiyle Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini nasıl sabote ettiğiyle ilgili çalışmalar kaleme alan bir insan hakları avukatı ve eylemci. Ona göre, ABD’nin amacı, statükoyu koruyup ilerici güçlerin kontrolü ele geçirmesine mani olmak. Dan Kovalik’le Latin Amerika’da kurtuluş teolojisinin yükselişi ve düşüşü hakkında konuşuyoruz.
Dan Kovalik: İşçi avukatlığı yapıyorum, aynı zamanda Pittsburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Uluslararası İnsan Hakları Hukuku dersleri veriyorum. Sosyal adalete olan ilgim, Latin Amerika’ya yaptığım ziyaretlerden kaynaklanıyor. Bir genç olarak beni harekete geçirenin ve bugünkü hâlime kavuşmamın ana nedeninin kurtuluş teolojisi olduğunu söyleyebilirim.
: Kurtuluş teolojisi gibi bir hareket nasıl bu kadar parçalandı? Her şeyden önce, görünüşe göre feda edilen, sadece Vatikan değil, Cizvitlerin ilerici felsefesi.
DK: Cizvitlerin sadece belirli kısımları ilerici. Bazıları kurtuluş teolojisine inanıyor, bazıları da aşırı muhafazakâr. Ama Latin Amerika’da dindarların birçoğunu özellikle altmışlar ve yetmişlerde kurtuluş teolojisi motive ediyor. İlk bakışta ilerici hareketleri cesaretlendiren Vatikan’ın kendisi. 1962’nin başında düzenlenen İkinci Vatikan Konseyi ile birlikte Papa XXIII. John kiliseyi “halk için kilise” hâline getirmek için adımlar atıyor. Bu, Konstantin kiliseyi dördüncü yüzyılda resmi Roma kilisesi yaptığından beri ilk kez karşılaşılan bir durum. Epey radikal bir değişiklik.
Latin Amerika’daki piskoposlar II. Vatikan üzerinden gerçekleşen açılımdan istifade ediyorlar ve kurtuluş teolojisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyorlar. Bunu yapmakla yoksullara ayrıcalıklı muamele yaklaşımını öne çıkartıyor ve ilgili yaklaşım ana ilkeleri hâline geliyor. Bilhassa Brezilya’da çeşitli topluluklarda bu ilkenin muhtelif uygulama biçimlerine rastlanıyor.
Kurtuluş teolojisinin kolayca parçalanmış olduğuna inanmıyorum, o esasen Brezilya’daki 1964 darbesinin başında zor yoluyla parçalandı. ABD bu darbeyi destekledi ve bir askerî diktatörlük kuruldu. Darbeyi büyük ölçüde motive eden, kurtuluş teolojisinin zor yoluyla kökünün kazınması arzusuydu. Tanık olduğumuz biçimiyle altmışlarda, yetmişlerde, hatta bugün bile baskıcı güçler kurtuluş teolojisine bağlı rahipleri ve din görevlilerini ortadan kaldırmayı sürdürüyor.
: Kurtuluş teolojisi aynı fikirde olan insanları cezbetmekle mi yetindi yoksa insanların inançlarını da değiştirdi mi?
DK: Burası her zaman belirsizliğini koruyacak bir alan. Bence her ikisi de geçerli. Diyalektik bir ilişki söz konusu. Her ikisi de cari. Latin Amerika’nın İspanyollarca sömürgeleştirilmesi sonucu Katolik Kilisesi ciddi bir güç ve nüfuza kavuştu. Kilisenin yönelimi Latin Amerika’daki toplumun yönelimini etkiledi.
Politik liderliğin yönünü ilerici sola çevirmesi en geniş manada toplumu da etkiledi. Ama kurtuluş teolojisinin duhul ettiği her örnekte isyan ve direniş tohumlarına rastlamak mümkün. İsyan ve direnişin kökleri Latin Amerika’da yerli grupların ve yoksulların üzerindeki baskılara dayanıyor.
Bence kurtuluş teolojisine bu kıtada daha fazla rastlamamızın sebeplerinden biri kıtanın tarihi. Kıta bereketli bir toprağa sahip. Burada insanlar emperyalist güç olarak ABD’ye ve kendi hükümetlerine karşı ortak şikâyetleri paylaşıyor. Kurtuluş teolojisinin böylesine büyük bir güç hâline gelmesinin nedeni bu. Karşımızda hem ilerici teolojiyi benimseyen, nüfuz sahibi bir kilise var, hem de onu dikkate almaya hazır, kendi zor durumunun bilincinde olan bir halk.
: Vatikan, ilerici Katoliklere sırtını dönmeyi ve Latin Amerika’yı köktencilere kaybetmeyi neden bu kadar çok istedi?
DK: Evet, Vatikan bunu istedi, tıpkı çocuk tavizcilerini koruyarak tüm kiliseyi feda etmek istemesi gibi. Bu farklı bir mesele, ama kilisenin yıllar boyunca ortaya koyduğu korkunç tercihlerin başka bir örneği de bu taciz vak’ası. Bence onlar, kendilerini kilisenin ve Roma’nın kilise üzerindeki hâkimiyetinin kurtarıcısı olarak gördüler, ama bunu yaparak çok fazla şeyi feda etmemiş oldular. Geriye baktığımızda kilise bu sebeple kaç kişinin kaybolduğunu kabul mü etti, yoksa sonuçta daha fazla mürit mi kazandı?
: Sağa kayış gerçekleştikten sonra o ilerici rahip ve rahibelerin başına ne geldi?
DK: Öncelikle çok nüfuzlu liderleriniz vardı, bunlar katledildiler. En ünlüleri de Başpiskopos Romero’ydu. Romero, El Salvador’da kurtuluş teologu olan arkadaşı Peder Grande’nin katledilmesiyle radikalleşmiş, muhafazakâr bir din adamı. Kendi ülkesindeki adaletsizlikler konusunda onu bilinçlendiren, bu olaydır. El Salvador, Guatemala, Uruguay ve Brezilya gibi ülkelerde askerî diktatörlükler kurulmuş, önemli insanlar katledilmiştir. Ayrıca yetmişlerde Arjantin ve Şili’yi içeren Güney Burnu’nda ayrıca Akbaba Operasyonu yürütülmektedir. Bu askerî darbeler kendi halklarına karşı işlenen zulüm ve katliamlar tertiplemekte, onları terörize etmektedir, bu zulüm ve katliam sadece din adamlarını değil, kilise dışı kitle içinde kurtuluş teolojisini destekleyenleri de vurmaktadır.
Söz konusu diktatörlükler çoğunlukla ABD tarafından desteklenmektedir. Vatikan, bilhassa Papa 23. John’un ardından papa olan aşırı sağcı 6. Paul sonrası, bu sürece itiraz etmez. Papa Paul kurtuluş teolojisine karşı konum alır, böylece kilise kurtuluş teologlarına karşı kendi baskı politikalarını uygulamaya başlar. Bu, diktatörlüklerin kullandığı zor yoluyla değil, radikal olduğu düşünülen rahiplerin sansürlenmesi suretiyle gerçekleştirilir. Bu sürecin en fazla öne çıkan ismi Nikaragua’daki Peder Ernesto Cardenal’dır. Cardenal, Sandinist Devrim’i desteklemiş, yüzüğünü öpmeye kalkışınca Papa II. John Paul tarafından herkesin gözü önünde azarlanmıştır. Haitili Peder Jean Bertrand Aristide de hükümette aktif rol aldı diye sansürlenmiştir. Bu, o dönemde kilisenin kurtuluş teolojisine yönelik tavrına dair sembolik bir örnektir.
: Kurtuluş teolojisinin akamete uğramasına neden olan, dünyadaki kimi başka olaylardan bahsetmiştiniz. Bunun üzerinde biraz daha durabilir misiniz?
DK: Doksanların başında Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist bloğun çöküşü insanları epey etkiledi. Tüm bunlar bir boşlukta gerçekleşmedi. Yaşananları II. Vatikan’ın altmışlarda, tüm sömürge karşıtı mücadelenin sadece Latin Amerika’da değil, Afrika ve Asya’da da sürdüğü koşullardan ayrı düşünemeyiz. ABD’de insan hakları hareketine ve barış hareketine tanık olundu. Tüm bunlar birbirini etkiledi. Kurtuluş teolojisi zayıfladı, zira en genel manada sol zayıfladı. Bu ikisi birbiriyle bağlantılıydı.
: Kurtuluş teolojisi sadece Latin Amerika ile birlikte tanımlana geldi. Dünyanın geri kalan kısmında o kadar faal değildi. Neden?
DK: Bildiğim kadarıyla Latin Amerika uzun bir isyan ve devrim tarihine sahip. Augusto Sandino, Jose Marti, Faribundo Marti, Fidel Castro veya Che Guevara gibi isimlere bakılabilir. Latin Amerika solcu devrim için bereketli bir topraktı uzun vakittir, kurtuluş teolojisi de sonuçta benzer bir toprağı buldu. Örneğin Nikaragua’da tıpkı İsa gibi çarmıha gerilmiş bir Che resmi görmüştüm. Bu toplumlarda bu türden imajlar bir anlama sahiptir. Onun gelişip serpilmesini sağlayan işte bu kusursuz fırtınadır.
: Yeni papa öncekilerden daha ilericiymiş gibi görünüyor. Kurtuluş teolojisinin tekrar yükselişe geçmesini umuyor musunuz?
DK: Evet, böylesi bir yöne girmesi mümkün. Francis Avrupalı olmayan ilk papa. Askerî cunta esnasında Arjantin’deydi, öldürülen rahipleri biliyor. Ona danışmanlık yapan kadın komünistti. Bu tarihsel bağlamı Vatikan’a taşıyor. Sonuç olarak evet, onun kiliseyi Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini yeniden inşa etmeye yönlendirmesi mümkün. Kurtuluş teolojisinin Amerikan politikaları ve Vatikan yüzünden yaşadığı geri çekilme dünya için büyük bir kayıp olmuştu. Umudum bu ruhun ve vizyonun yeniden talep edileceği yönünde ve bu, herkesin hayrına olacak bir gelişme.
Devamını oku ...

Yere Düşen Bayrak

Özünde diyorlar ki “burjuvazi o bayrakları bir bir yere düşürdü, bize düşen o bayrakları toplayıp havaya kaldırmak”. “Ama bu burjuva siyaseti!” denildiğinde “Ne burjuva siyaseti, o bayrakları biz bulduk, artık bizimdir.” cevabı veriliyor.
Emekçiler, demokrasi ve laiklik denilen bayrakları bir bir toplamaya çağrılıyor. Onca materyalizme rağmen, idealar, fikirler ve söz dünyası örgütlenmeye çalışılıyor. Bayrağın temsil ettiği maddiyat, o söz ve edebiyat karşısında gölgeleniyor. Maddiyata vurgu amatörlük; ona karşı dile dökülen edebiyat profesyonellik olarak takdim ediliyor. Ortalık kâmil siyasetçilerden ve profesyonel siyasetçilerden geçilmiyor. [Bkz.: “Laiklik Mücadelesi” İçin Notlar”, Metin Çulhaoğlu]
Çulhaoğlu, “şöhret”ini maddiyatın karşısına “hem o hem o” diyalektiğini çıkartmaya borçlu. Bazen “rakı” diyor bazen “viski”, bazen de ikisini karıştırıyor, ortaya istifra yazıları çıkıyor. Bazen tarihe bazen güncele vurgusu bu yüzden. İşine geldiği yerde her şeyden münezzeh, sınıf mücadelelerinden azade bir kavramın altını çiziyor, işine geldiği yerde de bugünün acil ihtiyaçlarına sadece kendisinin vakıf olduğunu satıyor. Alıcısı olmasa, o da bunu yap(a)maz. O burjuvaziyi biraz cahil ve biraz akılsız bulan bir burjuva siyasetçisi. Hep burjuvazi için “ah bir marksizmi bilse neler yapacak ama!” diyen biri. Dolayısıyla bir yandan da marksizmin zararsız olduğunu kanıtlamak zorunda. Siyasetini ve teorisini egemenlerin özel localarına dâhil olma arzusuyla biçimlendirenlerin başka bir şey üretmesi beklenemez. Kalkınmacılık ve modernizm dönemine yakılan ağıt da bunun ürünü.
Uzun zamandır bunun karşısına özel localar inşa etme arzusu çıkartılıyor. “Devleti, kapitalizmi, iktidarı, hegemonyayı görmeyelim, görmezsek yok olur” deniliyor. Maddiyatın karşısına gene edebiyat çıkartılıyor. Bir tampon bu: maddiyat karşısında çaresizlik, sıkışmışlık bu şekilde gizleniyor. O maddiyat sözle dönüştürülür zannediliyor. Bağlar kurmak, mücadeleyi ilmek ilmek örmek anlamını ve değerini yitiriyor. Devlet ve sermaye komün ve meclisle esniyor, varolma imkânı buluyor. Akademisyenlerin ve gazetecilerin öncü olduğu sol siyaset bu esnemenin birer tezahürü, AKP bahane.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edilmesinin sebebi burada. Bunlar sözün boncuk gibi dizilmesi olarak anlaşılıyor. O komünlerin aynı ipe tüm dünya genelinde dizilmesiyle sömürü ve zulümden kurtulacağımızı söylüyorlar. Yanılıyorlar. Egemenler karşıt ocakları bir bir bu şekilde dağıtıyor, kendi bayraklarını bu sayede albenili kılıyor.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edenler, maddiyata küfretmek, onu gizlemek zorunda. Edebiyat ise allı pullu kelimelerle bu maddiyatı geri plana atmanın adı. Bir meclis mücadelenin içinde bir mevzi ise anlamlı; onun dışında edebî bir gevezelikten ibaret. Kendi sözünün hâkim olmasını isteyen, bundan emin olan, komünü, meclisi öne çıkartıyor. Bunlar demokratlıktan değil, niceliğin önemi üzerinden, sayısal çoğunluğu yeterli olduğu düşünüldüğünde övülüyor. Mücadelenin tarihsel-toplumsal seyri değil, öznenin kabarık, şişkin hâli bir yanılsamaya neden oluyor.
Maddiyattan edebiyata kaçışın bir yansıması, boyun eğme’ler, diz çökme’meler… Bu laflar sıralandığında gerçeklik diz çökenler-çökmeyenler diye, zihinde, bölünüyor, dolayısıyla ortada, maddiyatta, boyun eğilecek, önünde diz çökülecek bir şeyin olduğu söylenmiş oluyor. Kendi zihin dünyası önünde ip gibi dizilmesi isteniyor herkesin. Siyaset sadece dilde ve sözde varlık alanı buluyor; somut eylemler bu hâlin zorlaması sonucu gerçekleştiriliyor.
Bir yönüyle bu, o bayrakların toplanması ile alakalı. Yani maddiyata burjuvalar hâkim ve sahip. Zamanı geldiğinde gelip o sözü de temellük ediyor. Burjuva bayraklarını ele alıyorlar, güç olacaklarını zannediyorlar, sözler allanıyor pullanıyor ama maddiyat ve fikriyat arasındaki açı her gün açılıyor. Bayrak hep sahibine doğru dalgalanıyor. Çünkü eksik maddiyat sözle tamama erdirilecek zannediliyor. Burjuvazi seviliyor içten içe ya da onun devleti, tüm o çocuksuluk ile. Varlık orada şekil alıyor, o varlık kep kendisini çağırıyor. Kendisi gibi olana tahammül edebiliyor.
Asıl bu süreçte dizin neyin önünde çöktüğüne, o boynun kimin önünde eğildiğine bakmak gerekiyor. AKP’nin burjuva siyasetinin, Kemalist devletin dışına ait, yabancı bir kuvvet olduğuna dair her laf teorik olarak yanlış. Biraz burjuvadan biraz kemalizmden rol çalarak, onların bayrağını sallayarak AKP’yi daraltacağını düşünmek boş. Bu aklın tek söylediği şu: “AKP’yi bırakın, beni alın.” Burjuvazi, Kemalizm ve emperyalizm geriliminde devlet kendisini sosyaliste, Kürd’e ve Müslüman’a nispetle kuruyor, tüm gerilimleri ve çatışmaları bununla alakalı. Belirli bir ideolojisi yok. Kendisini sürekli korumak zorunda. AKP birey ölçüsüne denk düşen bu devlet kurgusunun merkezine çekilmiş durumda. Dolayısıyla kendisini bu birey ölçüsüne göre kurmuş, “bir gün o merkeze çekilirim” umudu ile çabalayıp duran tüm siyasi özneleri boşa düşürüyor. Laik Tayyip’le laik sosyalistlerin yan yana düşmesinin sebebi burada.
Bir çift laf da 1 Mayıs’a dair: DİSK’e özel bir siyasi özne olarak bakılıyor, oysa içinde onca siyasi örgüt var. Dolayısıyla bugüne dek Taksim çağrısı yapıp kendi eylemine gelmeyen DİSK’in suçu, günahı o örgütlere ait. Bugünkü Bakırköy pazarı tercihi de onların hanesine kazılı. İşten çıkartmalar, baskılar, iş kanunları, kıdem tazminatı vs. gibi konularda kılı kıpırdamayan bu sol özneler merkeze çekilme konusunda yerde “buldukları” bayrakları sallayarak gün geçirecek, bu açık. “Dostlar alışverişte görsün” bunların ana programı. O bayrakların sahipleri, her sallanışta mutlu olsunlar kâfi. Onların bayrakları adına, kendi bayraklarımızı yere düşürmeye değer mi peki?
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Yazmak İstiyorum

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla yazmak istiyorum...
Bazen hiç yazacak mecali bulamıyorum, bazen de satırları doldurmak, aşırmak ve hatta taşırmak istiyorum... “Yazana zorluk vermeyen yazı, okuyana da zevk vermez." der Samuel Johnson. Bence yazmak hüzün ve neşe yüklü bir ruh katmak. Yazı beğenilir mi yahut beğenilmez mi derdine düşmemek. Kâtip sayılır mı eline her kalem alan bilmiyorum, lakin mürekkebin son damlasına kadar yazmak, o ruha beden bulmak, mesele bu.
Birileri okurken bir şeyler değişsin istiyorum hayatında. Kimine derman, kimine de sefa olsun...
Beynimdeki düşüncelerimi sanat aracılığı ile Dünya'ya anlatmaya çalışmak istiyorum. Güç kullanmadan, öldürmeden, yaralamadan, unutmadan ve unutturmadan hareket etmek istiyorum. İlim yayılsın, insanlık ön saflara çıksın…
Kitaplara, dergilere hatta gazetelere dokunun, her bir kişinin kalbine bir cemre düşsün istiyorum. Kökleri ruhundan toprağa, dalları ise göğe ulaşsın.
Tiyatro, fotoğraf, okumak, çizmek ve yazmak ile duygularını anlatan, oynayan ve hatta okutan ince ruhlu kişiliklerden biri olmak…
İyiyi, güzeli, hakikati yazmak istiyorum.
Hem bugünü hem yarınları aydınlatmak ve güzelleştirmek, dert bu.
Vesselam yazmak istiyorum...
Özgür Şenses
Devamını oku ...

Yalnızım Atam

Diyarbakır valiliği, harabeye dönmüş Sur mahallesinde aşırı milliyetçi bir rap videosu çeken polis memurunun açığa alındığını duyurdu.
“Sur’da şehit düşen askerlerin anısına” hazırlandığı söylenen “Yalnızım Atam” isimli video, Türk ordusu ve Kürd militanlar arasındaki çatışmalar sebebiyle 24 saat sokağa çıkma yasağının uygulanmasına rağmen çekildi.
Videoda maskeli olan ve YouTube’da kendisini SAT5 olarak isimlendiren rapçi “Kürd yalanı”nı ve “Siyonist plan”ını eleştiren sözler ve milliyetçi sloganlarla Kürdlerin yaşadığı tarihî mahalledeki yıkık binaların arasında dolaşıyor.
“Altı ok yolunda herkes izden ayrıldı Atam” diyen rapçi şarkısında Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve Kemalizmin altı ilkesine atıfta bulunuyor.
"Kalk uyan herkes Ermeni hepsi kalpazan. Ben kimim? Türk’ün oğlu yani dışlanan. Alt sokakta misyonerler her adım kapan.”
Aşırı sağcı Türkler çoğunlukla hain belledikleri kişileri “Ermeni” olarak niteliyorlar. Bu terim güneydoğudaki huzursuzluk süreci boyunca sıkça kullanıldı.
Rapçi, videosunun başında, eline bir tabanca alıp Atatürk posterleri yanından yürüyerek geçiyor, bu esnada yerde yanan PKK ve YPG bayrakları görülüyor.
“Gençlerin harcandığına dair uyarıda bulunuyor, “ya sorun çözülsün ya da sorunu yaratan asılsın” diyor.
Bir yandan da Amerikan aşırı sağından alınan “Ya sev ya terk et!” sözüne başvuruyor, “ya vatanseverliğini göster ya da ülkeyi terk et” demiş oluyor, bir yandan da bu söze başvuranlar “faşist olmadıklarını” söylüyorlar.
“Bana bi sorsan çözümü çok basit. Eğer değişmezse kafalara sık lan.”
Video siyah bir ekran üzerinde güneydoğudaki çatışmalarda öldürülen polislerin ve güvenlik personelinin isimlerine ait bir listenin aktarılması ile sona eriyor.
Diyarbakır valisi böylesi bir video için hiçbir iznin verilmediğini söyledi ve soruşturulacağını ifade etti.
Birçoklarının iddiasına göre, bilhassa Kürdlerin çoğunlukta olduğu bölgelere konuşlandırılan Türk polisi ile MHP ve paramiliter kanadı Bozkurtlar gibi aşırı sağcı politik örgütler arasında güçlü bağlar var.
Basına ve sosyal medyaya aşırı sağcı ve PKK karşıtı siyasetle bağlantılı “kurt işareti”ni yapan polis ve güvenlik görevlilerinin resimleri yansıdı.
Sur mahallesinde Aralık ayının başından beri sokağa çıkma yasağı var.
Bir rapora göre, binaların yüzde sekseni yıkılmış. Sağlık bakanlığı ise 355.000 kişinin yerlerini terk ettiğini söylüyor.
Türk hükümeti, iki yıllık ateşkes sürecinin geçen Temmuz’da sona ermesinden beri binlerce militanın öldürüldüğünü iddia ediyor ama Kürd gruplar bu rakamlara itiraz ediyorlar.
Direnç Balık
Devamını oku ...

Müslümanların Muhafazakâr Hastalığı: Kürtler

Müslüman olmak bir takım hususiyetleri gerektirir, bu hususiyetlere sahip olunmadan İslam'a tabi olduğunu iddia etmek, kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Öncelikle Müslümanlar İslam'ın insanlığa tanımış olduğu evrensel haklar üzerinden kendilerini tanımlamalıdırlar. Çağımız Müslümanlarının, en büyük sorunu İslam'ın değil de bağlı bulundukları düzenlerin oluşturduğu algı üzerinden kendilerini konumlandırmalarıdır. Bu sinsi algılar, Müslümanlarda öylesine bilinçaltı hasarlarına yol açmış ki, çoğunlukla bu hasarların farkına bile varılmamakta ve hatta bunlar İslam'ın önermesi olarak görülmektedir. Bu hastalıkların en barizlerinden biri de milliyetçilik hastalığıdır. Hâkim güçlerin tanımlayıp içini doldurduğu ve kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğu dost ve düşman algısını kanıksanması Müslümanlar için büyük bir felakettir. Olaylara gerçek tevhidî bir bakış açısıyla yaklaştığını düşünen Müslümanlar, ne yazık ki, geçmişe nazaran daha sofistike bir şekilde kurgulanan milliyetçiliğin dikenli tellerine öyle ya da böyle bir yerlerini kaptırmaktadırlar. Birinci telden geçen ikinciye, ikinciden geçen üçüncü tele takılmaktan kurtulamamaktadır.
Örneğin Kürt meselesi, hâkim güçlerin oluşturdukları ve yürüttükleri algı operasyonunun âdeta turnusol kâğıdıdır. Kürt meselesinde iki taraf vardır, birincisi hâkim güçler, ikincisi Kürt halkıdır. Müslümanlar ilk olarak burada büyük bir tuzağa düşmektedirler. Hâkim güçlerin algı operasyonları sayesinde “Kürt eşittir PKK” hatasını bir önkabul olarak bilinçaltlarında istiflemişlerdir ve ne yazık ki, bunun farkında bile değillerdir. PKK, Kürt halkının tamamını temsil etmez, ancak Kürt halkının tamamının ilahi hakkı olan bir takım taleplerini dile getirir. Dilini özgürce konuşmak, köyünün Kürtçe olan isimlerini kullanabilmek, kültürünü özgürce yaşayabilmek, genç nesillerin asimilasyonunun önüne geçebilmek, hatta bunların hepsinin de ötesinde, kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmek.
Bilindiği gibi, bölgemiz coğrafyası emperyalistler tarafından kalemle çizilmiş suni sınırlardan oluşmaktadır. Müslümanlar olarak bu sınırların savunusunda gönüllü neferler şeklinde saflardaki yerimizi aldığımızın çoğu kez farkında olamıyoruz maalesef. Oysa bizim yapmamız gereken şey, İslam'ın evrensel hakları şablonunu bu meseleye tatbik etmektir.
Mesele ile ilgili tüm önyargılardan arınarak olayı yeni baştan ele almalıyız. “Tüm önyargılar” derken, buna dinî, mezhebî algılar da dâhildir. Sünni Müslümanlar genelde daha yoz bir milliyetçilik çerçevesinde olaya bakmaktadırlar, bu, geçmişten gelen hâkim güçlere boyun eğme kültürünün bir yansımadır. Şii Müslümanlar ise, bu kadar yoz bir milliyetçilikle olmasa bile hem milliyetçi bir gözle bakmakta, hem de tam doğru yorumlanamamış bir anti-Siyonist tavır sergilemektedirler. “Kürtleri ABD ve İsrail destekliyor v.s.” paranoyaları içinde, âdeta bir taraftar coşkusu ve zekâ seviyesiyle olaya yaklaşmaktadırlar. Oysa yaşadıkları coğrafyadaki hâkim güçler açıkça ve alenen İsrail ile dost olduklarını ilân etmelerine ve Siyonistler için âdeta ikinci vatan olmasına rağmen, Kürtlere sergilenen katı tavrın yarısı bile ortaya konmamaktadır.
Her milletin devleti olması bir ilahi hak mıdır? Eğer öyleyse bu hak niçin Kürtler söz konusu olunca sorun oluyor?
Şimdi her şey bir kenara, eğer mevcut durum üzerinden değerlendirme yapılacaksa, mantık şunu gerektirir; Arapların, Türklerin, Farsların, Azerilerin, Ermenilerin... devletleri varsa bu o milletlerin ilahi haklarıysa, bu hak Kürtler söz konusu olduğunda, yapılan izahların sonuna “ama, fakat, lakin” gibi kendinden önceki söylenenleri hükümsüz kılan cümleler kurulmaktadır. Yok eğer bu durum üzerinden bir değerlendirme yapılmayıp, İslam'ın evrensel hakları üzerinden bir önermede bulunulacaksa, bu önermenin açılımı yapılmalı ve var olan mevcut duruma da tatbik edilmelidir.
Ulus devlet olgusu İslam’ın önerdiği bir siyasi yapı değil. Müslümanların çözüm önerileri olmalı
Ulus devlet olgusu artık bedene dar gelen bir elbise hükmündedir ve İslam'ın önerdiği siyasi yapının bu olmadığı çok açıktır. Müslümanlar özellikle de Şii Müslümanlar, yeni sistem önermelerinde bulunmalıdırlar, Kürtlerin ve diğer milletlerin taleplerinin İslamî ve insanîliğini tartıp, bir çözüm sunmalıdırlar.
Kürt meselesinde Müslümanlar İslam ve insaf çerçevesinde bir çözüm üretemezlerse, bu ateş bütün bölgeye sıçrayacak
Kürt meselesi denilen sorun, sadece Türkiye, Irak ve Suriye ile sınırlı kalmayıp yarın İran'ın da başını ağrıtacaktır. İslam ve insaf sınırları içinde bir çözüm üretilemezse, bu ateş bütün bölgeye sıçrayacaktır. Küresel çağda, insanların bilgi ve düşünceleri gelişen teknoloji sayesinde sanıldığından çok daha hızlı bir şekilde terakki etmekte ve daha çok sorgulayan beyinler oluşturmaktadır. Bu süreç özellikle Kürt gençleri arasında çok daha hızlı bir şekilde gelişmektedir. Yıllardır hâkim güçlerin kendi sınırları içindeki Kürtlere karşı fütursuzca ve saygısızca davranışları, aşağılama ve yapmış oldukları katliamlar, Kürtlerin tarihsel hafızalarında büyük travmalar oluşturmuştur. Özellikle Türkiye ve Irak Kürtlerinin yaşadıkları toplu kıyımlar, inkârlar ve yapılan diğer hakaretler zihinlere kazınmış, Kürtlerin bir arayış ve mücadele içine girmesine neden olmuştur. Bunlar inkâr edilemez gerçekliklerdir ve amasız, fakatsız, lakinsiz ikrarları gerektirmektedir. Kürt denilince özellikle Türk Müslümanların kafasında oluşan tekinsiz imaj bir an önce kırılmalıdır. Dünyanın büyük bir değişimin sancılarını çektiği şu günlerde Müslümanlar daha mantıklı ve sağduyulu yaklaşımlar geliştirmelidirler.
İzahı zor tablo: Devletin yanında yer aldığı IŞİD fitnesiyle savaşan Kürtlere karşı devletin yanında saf bağlayan Müslümanlar
Mesela ABD ve İsrail'in projesi olan IŞİD fitnesine bir şekilde Şiilerin ve Kürtlerin dışında neredeyse bulaşmayan kalmamıştır. Müslümanlar, kutsadıkları yahut en azından Kürtlere karşı yanında saf bağladıkları devletin açıkça ve alenen IŞİD'in yanında yer almasına rağmen yine de IŞİD ile savaşan Kürtlere karşı homurdanmaktan geri durmamaktadır. Müslümanlar günümüz sorunlarına karşı, yeni söylemler ve eylemler geliştirmelidirler, yoksa yakında bedeni sıkan elbiselerin düğmeleri ve dikişleri patlamaya başlayacaktır. Tüm bu sorunlar İslam'ın bahşettiği evrensel haklar çerçevesinde çözülmezse, bölge yeni olaylara gebe olmaktan kurtulamayacaktır.
Kürt meselesinde çözüm önerisi sunamayan Müslümanlar egemen güçlerin politikaları karşısında da olması gerekeni ortaya koyamadılar
Kürtlerin bağımsızlık istemeleri, bazı kesimleri rahatsız etmektedir ve siyasal İslamcılar cansiperane bir şekilde bu kesimlerin ön saflarında yerlerini almışlardır. Aslında vicdan sahibi her insanın sürecin neden bu noktaya geldiğini çok iyi tahlil etmesi ve gerekli dersleri çıkarması ve yapılan yanlışlardan dönmesi gerekmekteyken, durum tam tersine cereyan etmiş, olayı daha fazla kanırtmalarıyla sonuçlanmıştır. Yıllardır Türkiye ve Irak'ta Kürtlere karşı uygulanan baskıcı politikaların bunda hiç mi etkisi yoktur? On binlerce faili meçhulün, yakılan köylerin, ırkçı politikaların hiç mi etkisi yoktur? Bu zulüm, baskı ve cinayetlerle büyüyen çocuklar artık boyun eğmemeye, itirazlarını yükseltmeye başladılar. Müslümanlar, devletin bu baskılarına ve zulümlerine ne zaman itiraz ettiler, ne zaman faili meçhullere kurban giden, evleri başlarına yıkılan Kürtlere sahip çıktılar? Ne zaman çözüm için, kardeşlik için ellerini taşın altına koydular? Yapılan bunca haksızlıkların bir sonucu olacağını kestirmekten bile aciz durumda, görmezden geldiler, belki de bir kısmı içlerinden iyi oluyor bu Kürtlere demekten kendilerini alamamışlardır. Şimdi Kürtler “yeter” deyince “ne oluyoruz” diye afallamanın ne anlamı var? İş bu noktaya varınca “bunlar İsrail oyunu, bizler kardeşiz” demenin, pratikte bir anlamı var mı? Son zamanlarda İsrail'in yaptığı "Kürt devleti kurulmalıdır" açıklamalarını bayraklaştıran İslamcı kesim, basiretsizliğini ve siyasi yetersizliğini sorgulayacağına, vurun abalıya dercesine saldırgan bir dil kullanmaya devam etmektedir. Tüm bunlar toplumsal hareketleri okumaktan yoksun olmanın ve gerçekten reel politika üretememenin sonucudur. Süreç iyi okunabilse, olaylara zamanında müdahale edebilecek, herkes kendine çeki düzen vererek adaletçi bir çözüm arayışına gidilebilecekti. Müslümanlar kardeşleri, komşuları ve akrabaları olan Kürtlere hiçbir şey önerememişlerdir, var olan statükoyu korumak adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bütün bunların üzerine kendilerine yapılan haksızlıklara itiraz eden Kürtlere İslam adına hiç de adil ve kardeşçe olmayan telkinlerde bulunmuşlardır. Burada tartışılan, kurulması muhtemel devletin siyasi yapısı veya kime hizmet edeceği, kimin işine yarayacağı değildir. Onlar ayrıca tartışılması analiz edilmesi gereken konulardır. Söz konusu tartışma Kürtlerin bu noktaya gelmesinin altında yatan etkenler ve Müslümanların bu durum karşısındaki tutumlarıdır. Müslümanlar birçok konuda olduğu gibi Kürt meselesinde de kötü bir imtihan vermişlerdir.
Muhammedî İslam-Muhafazakâr İslam yol ayrımındaki Kürt etkisi
Müslümanlar İslam'ın pratiğini ve devrimci yönünü hayatlarında uygulamak ve yansıtmak durumundadırlar. Eğer bu pratikler yaşanmıyor ve kuru sözden öteye geçip eyleme dönüşmüyorsa, bunun ne kendilerine ne de davet ettikleri kitlelere bir faydası olmayacaktır. Örneğin, son zamanlarda Kürt şehirlerinde devlet tarafından oluşturulan korkunç yıkıma, nasıl bir yaklaşım sergiledikleri önemlidir. Mazlumun yanında durduklarını yüksek sesle haykırabilmişler midir? Kürtlere bu muameleyi reva görenlere itiraz etmişler midir? Eğer sen eyleminde ve söyleminde devrimci, mazlumdan yana ve zalimin karşısında duramıyorsan, sapla samanı ayırıp, hakkı söylemekten kaçınıyorsan, bu gerçek Muhammedî din değil, senin kendi dünyanda kurgulayıp, Muhammedî olarak yaftaladığın dinden öte bir şey değildir. Yani düşünsenize, Filistin'deki, Arakan'daki, yahut herhangi bir coğrafyadaki zulümlere olması gerektiği gibi, avazın çıktığı kadar bağırıp, karşı durup, kendi yanı başında, komşularına, akrabalarına yapılan zulümler karşısında üç maymunu oynamak, hangi dine, hangi imana, hangi insafa sığmaktadır? Müslümanlar her şeyden önce kendilerini sorgulamalıdırlar. Nefislerindeki hastalıkların ürettiği bütün mazeretlerden, bütün amalardan arınarak, Muhammedî bir tavır takınmalıdırlar. Kuran'da Kıyamet suresi 14-15 ayetlerde bu hususta şöyle buyrulmaktadır: “Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.” Yani ne kadar “ama, fakat, lakin” diyerek mazeretler üretsek bile vicdanımızı dinlediğimizde kendi hakikatimizi görürüz. Merhum imamın şu sözünü hayatımıza düstur edindiğimizde bütün sorunlarımız çözülmüş olacaktır: “Ben burada oturup tesbih çeken mollalardan değilim. Ben Papa değilim ki, Pazar günleri ayin yapıp, diğer vakitlerde kendim için saltanat süreyim ve diğer işlerle bir ilgim olmasın.” Bizler de kendimizden ve ucu bize dokunan işlerden gayrısıyla ilgilenmedikçe, hiçbir meselemizi halledemeyeceğiz, suya sabuna dokunmayan bir İslam'dan vazgeçmedikçe, İslam'ı ne yaşayabileceğiz ne de yaşatabileceğiz. İslam, hemen şimdi, burada bulunduğun anda ve mekânda uygulanabilirliği olan bir dindir. Nerede olursan ol, zulme karşı ol, mazlumdan yana ol, zalimlere sesini yükselt...
Problemlerin gerçekliğini tespit edip, reel pratikler ortaya koyamadıkça kimliğimizin de gerçekliğini inşa etmiş olamayız
Özetle bizler, toplumdaki var olan problemlerin vasfına göre çözüm üretemedikçe, reel pratikler ortaya koyamadıkça, sadece kendimizi kandırmış olacağız. Başkalarının yaptıkları devrimlerle, verdikleri mücadelelerle burada ahkâm keserek, paylaşımlarda bulunarak alkış devşirmek bize bir şey kazandırmayacaktır.
“Ulus devlet”, “kutsal devlet” saçmalıklarından kurtulamazsak, Müslümanlar daha uzun süre birbirlerini boğazlamaya devam edecek
Bir diğer mevzu ise, maalesef Müslümanların bölgedeki gelişim ve dönüşümü doğru okuyamamalarıdır. Gelişmeleri, bölgedeki dinamikleri ve değişkenleri doğru okuyamamak bölgenin geleceği açısından oldukça endişe vericidir. Bölge halklarının ivedilikle görmeleri gereken gerçek Kürtlerin siyasi oluşum gerçeğidir. Kürtler öyle ya da böyle bu yola girmişlerdir, er ya da geç bu iş olacaktır ve bu, bölgenin kaçınılmaz gidişatıdır. Müslümanlar bu gidişatı çok iyi okumak ve buna göre İslam ve insaf çerçevesinde projeler üretmelidirler. Kürtlerin ve Kürt hareketlerinin şiddetle, silahla bastırılamayacağı artık görülmelidir. Türkiye'nin ve Irak'ın politikaları bunun şahididir. “Ulus devlet”, “kutsal devlet” saçmalıklarından ve bilinçaltımızda oluşan tahribatların etkisinden kurtulamazsak, Müslüman halklar birbirlerini daha çok uzun süre boğazlamaya devam edecektir.
Müslümanlar inkâr ve baskı politikalarının bir parçası olmak değil, çözüm adına yeni şeyler söyleyen taraf olmak durumundadır
Müslümanlar yönetimle ilgili, adaletle, müsavatla ilgili yeni şeyler söylemelidir, inkâr ve baskı politikalarını bırakmalı, nebevi çerçeveden olaylara yaklaşmalıdırlar. Müslümanların Kürtleri dışlamaları onları kötü emelli güçlere yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Müslüman kardeşi, inkâr ve baskılarından kaçıp kendine yeni müttefikler arayacaktır ve bunu bulmakta da çok zorlanmayacağı ortadadır.
Kürt meselesi devrimci siyasal İslam için bir turnusol kâğıdı olmuştur
Dolayısıyla, Kürtler yirmi birinci yüzyılda, âdeta devrimci, siyasal İslam için de bir turnusol kâğıdı olmuşlardır. Müslümanlar eğer hakkaniyetli ve insaflı projeler üretemezlerse, şimdiki sorunlar ilerleyen yıllarda çığ gibi büyüyerek karşı konulmaz bir hal alacaktır.
Devamını oku ...

Yırtık Yelken

Kimse şaşırmasın. Üç gün önce “Taksim’e çıkmak için 15 neden” diyen DİSK’in bugün Bakırköy pazarına yelken açmasına kimse şaşırmasın. Dev Maden-Sen’deki tartışma kimseyi üzmesin. Devir artık sınıf mücadelesi değil, ilkelliğe karşı uygarlığın mücadelesidir. Ülke insanına Hindistan'daki İngiliz vali gibi bakma devridir bu devir.
Şaşırmak ve üzülmek, sınıf mücadelesinin demode, çağdışı, ilkel bir kavram olduğunu hâlâ idrak edememekle alakalıdır. Seksenlerde bedenen, doksanlarda fikren Batı’ya kaçılmıştır. Batı, bir maske takıp geri yollamıştır. O sadece kendi siyasetinin ajanlarına sahiptir. Orada sınıf mücadelesine değmeyenler, bu mücadelenin kesmediği siyaset buraya pazarlanmıştır. Bugün ezilenden, yoksuldan, işçiden yana olmak, ilkelliktir. Tek kurtuluşumuz, yüce laik cumhuriyeti korumaktır. Saflar sıklaştırılmalıdır. 28 Şubat’ın arkasındaki irade bize bu görevi tevdi etmiştir. Görevi reddetmek ihanettir.
Kimse kimseyi kandırmasın: bugün esen laiklik rüzgârı, 1 Mayıs’taki geri çekilmeyle alakalıdır. Eskiden sol şefler, “1 Mayıs’lar ülkedeki sınıflar mücadelesi açısından önemli bir göstergedir” derler ve buna göre konum almaya çalışırlardı. Artık sınıf mücadelesi basit bir akıl oyunundan, sıradan bir zekâ pratiğinden ibarettir. Bu konum, devlet içi gerilimlerin yarattığı, havanın üst katmanlarındaki rüzgâr ve o rüzgârla yelkenleri şişirmekle bağlantılıdır. 1 Mayıs “out”, laiklik “in”dir”.
Eskiden üniversitelerde bilimsel eğitim için mücadele edilmekteydi, bugünse “üniversitelerde bilimsel eğitim verilmektedir, bu gericilere karşı onu korumalıyız” denmektedir. Artık sol gazetelerde “sinemayı kırolar bastı” diyen yazılar yayınlanmakta, orta sınıfın Müslüman ve Kürd alerjisi, gene orta sınıfçı bir siyaset üzerinden örgütlenmek istenmektedir. Bu birey merkezli örgütlenme ölçüsü sınıf mücadelesine de düşmandır. Eskiden bireyin adı işçiyle alakası olmayan İşçi’ydi, o artık don değiştirmiştir. 1 Mayıs gerici, ilkel, eski kafalı işçilerin yola getirileceği zemindir. Mustafa Koç’un cenazesinde ağlayanların sınıfsal bir konum almak, mevzi örmek, sürecin geldiği aşamayı değerlendirmek gibi bir derdi yoktur.
Artık bu birey ölçüsü galiptir. Gezi’nin ilk günü Ankara’da bir toplantı yapılmış, Halkevleri o toplantıda sözünü geçirememiş, ertesi gün kadrolarını eylemde geriye çekmiş, Kızılay’da yapılan genelimsi grev çağrısında bu geri çekilme sonuç vermiştir. Sonrasında diğer örgütler, başka bir alanda çadır kurma eylemi yapmaya karar verince, Halkevleri yalandan Kızılay’a girmiş, tüm örgütler ve çadır eylemi saldırıya uğramış, süreç kırılmıştır. Bu ve benzeri pratikler forum süreçlerinde de deneyimlenmiştir.
Sonra tüm pratik seçimlere endekslenmiş, CHP ve HDP arasında pazarlık masasında önemli bir koltuk elde etmek siyaset zannedilmiş, gerekli adaylar elde edilince Kürd’e dönük öfke ve eleştiri geri plana itilmiş, ardından cumhurbaşkanlığı adaylığında başka bir yönelim içine girilmiştir. Dev Maden-Sen’de işçileri kapı dışarı eden irade bu aklın eseridir.
Aynı irade, 2014 1 Mayıs’ına bir hafta kala “Kızılay olmazsa olmaz” demiş, devrimci pozlar pazarlanmış, “Sıhhiye değil Kızılay” çağrısı ile aylardır süren seçim çalışmalarındaki günah ve zaaf örtbas edilmeye çalışılmıştır. Bugünse nasıl oluyorsa, aynı Halkevleri, “Ankara için merkez Sıhhiye’dir” demektedir. Anteplilerin tabiriyle, “kaz gibi havalanılmış, tavuk gibi yere çakılınmıştır”. En geri olanla uzlaşmak, sonra en ileriye dair imaj sunmak ama dönüp en geriye ricat etmek, siyaset bu değildir.
Bu orta sınıf şeflerin gemi sahibi olmaları, yelkenlerini devletten ve burjuvaziden esen rüzgâra göre şişirmek istemeleri ile alakalıdır. Bugünkü 28 Şubat solculuğu bunun eseridir, bugün İbrahimî hatta yönelik küfür bu yelkenlerin ürünüdür.
Bir müsamere oynandığı açıktır. Hava yukarıda başka, aşağıda başkadır. Aşağıdakilerin ezik, zavallı, küçük, değersiz görüldüğü kesindir. Siyaset bir sonuçtur, çıktıdır. Aşağısıyla ilişkilerin kopması sonucu yukarıya kaçıldığı, egemenlerin rüzgârıyla yelken şişirmenin tek dert olduğu bir dönem tüm sancısıyla işlemektedir. Yukarıda anlaşma gizli kapılar ardında sağlanmış, aşağıya boş bir edebiyat kalmıştır.
Söz konusu müsamerede demokrasinin, laikliğin başına hoş kelimeler getirildiğinde, güzel takılar takıldığında, fukara seyircinin aldatılacağı düşünülmektedir. Her şeyden azade, her şeyden münezzeh, sadece kendisinden sorumlu, bağ, bağlam gibi bir derdi olmayan, burjuva birey ölçüsü uyarınca hareket edenler, kavramlara takılar taktığında, onlara taklalar attırdığında yol alabileceğini zannetmektedirler. Bu, bir oyundur; ağza çalınan baldır. Temelde 1 Mayıs, yukarıda yapılan uzlaşma, müzakere ve teslimiyet üzerinden, egemenlere peşkeş çekilmiştir. Yeni devlet bunu emretmektedir.
Yeni devlet, zararsız Müslüman, zararsız Kürd, zararsız solcu peşindedir. Bomba patlar, çocuk istismarı belgeleri çıkar ortaya. Oyalanmamız istenmektedir. Çocuk istismarı ile yolda gördüğümüz bir çocuğun başını okşamak bile suç hâline getirilmiştir. Bu konuyla ilgili “bilim insanları”nın konuşturulduğu bir programda, “ABD’de insanların diş raporları bile arşivlenmekte, takip edilmektedir. İstismar gibi sorunların çözümü devletin gözetimine ve kontrolüne bağlıdır” denilmektedir. Taciz ve istismar üzerinden ait olduğumuz tarihsel ve toplumsal bağ ve bağlamımız bize düşman edilmektedir. AKP “bir anlamda paratoner olmak, gaz almak”tır. Anti-AKP’nin de işlevi budur. Gaz almalı, paratoner olmalıdır. “Atatürk’ün piçleri” haberleri bu sebepledir. CHP ile şişirilen yelken, CHP ve AKP’yi yırtan, yırtacak olan emekçi pratiğini de göze almış demektir.
Kimse şaşırmasın: patronlara kol kanat geren sosyalistlere, kazanılmış hakları bir bir geri verenlere, “memleket gericileşiyor” yaygarasıyla emekçi halkı burjuvaziye kul etmeye çalışanlara, birey ölçüsü üzerinden birey dışı her şeyin şeytanîleştirilmesine katkı sunanlara, kimse şaşırmasın. Bu gemi varolmak, yüzmek ve yelkenlerini şişirmek zorundadır. “Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz” ya da en azından, işyerinden tüm topluma kadar bu yalana inanmak zorundayız. O yalanın perdesini, emekçilerin, mazlumların hakikati yırtacaktır.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

İlk 1 Mayıs’lar

Türkiye’nin İlk Kitlesel 1 Mayıs’ları [1921-1922]
Bilindiği gibi, dünyada işçi ve emekçi sınıflarının ‘birlik ve mücadele’ günü olarak andıkları 1 Mayıs’ın tarihi, 1886 yılında Amerika’nın Chicago kentinde ‘8 saatlik işgünü’ için greve giden işçilerin mücadelesi ile sembolleşmiştir. Bu tarihten üç yıl sonra Paris’te Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında (1889) toplanan 2. Enternasyonal Kongresi, 1 Mayıs’ın ‘birlik ve mücadele’ günü olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.
O günden sonra bütün dünyada işçiler, ‘sekiz saatlik işgünü, savaşsız ve daha adil bir dünya’ talepleriyle 1 Mayıs’ta bir araya gelmeyi gelenek haline getirmişlerdir.
İlk 1 Mayıs’lar
Türkiye’de genç kuşaklar 1 Mayıs’ın, 1976 yılında -İstanbul- Taksim’de yapılan ilk etkinlikle kutlanmaya başladığını düşünmektedirler ki, haklıdırlar. Geçmiş, türlü nedenlerle karartıldığı için işçi hareketinin neredeyse yüz yılı aşan mücadele geleneğinin kimi önemli sayfaları yeni yeni bilinebilmektedir.
Osmanlı’da, 1 Mayıs’ın ilk kutlandığı tarihler 20. yüzyılın ilk yıllarıdır. 1905’te İzmir’de 1 Mayıs’ın kutlandığı bilinmekle beraber, daha yığınsal 1 Mayıs gösterileri 1909 yılında Selanik ve Üsküp şehirlerinde yapılmıştır. 1909 yılı ilkbaharında Selanik’te; Yahudi, Rum, Bulgar ve Türkler tarafından kurulan “Selanik İşçi Federasyonu”, hem farklı milliyetten işçileri aynı çatı altında birleştirmeyi başarmış, hem de 1909 yılında Selanik, Üsküp gibi şehirlerde düzenlediği ilk kitlesel 1 Mayıs gösterisiyle adından söz ettirmiştir. Federasyon dört ayrı dilde, dört gazete çıkararak; “kanunlarda işçi haklarını iyileştiren maddeler, serbest seçimler, herkese seçme ve seçilme hakkı” istemiştir.
1910 yılında İstanbul’da, çıkardığı İştirak Gazetesi’nden dolayı ‘İştirakçi’ lakabıyla anılan Hüseyin Hilmi Bey, adı geçen -İştirak– gazetesinin 18. sayısında 1 Mayıs’la ilgili bir kutlama yazısına ilk defa yer vermiştir. 1912 yılında ise yine Hüseyin Hilmi Bey’in başkanı olduğu Osmanlı Sosyalist Fırkası, İstanbul’da işçi dernekleriyle birlikte (İstanbul) Pangaltı’daki Belvü bahçesinde 1 Mayıs kutlamaları için bir araya gelmişlerdir.
Aynı yıllarda (1922) Ankara’da ise “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası”, 1 Mayıs’ı işçiler, aydınlar ve bazı milletvekillerinin katıldığı bir törenle kutlamıştır. Partinin yayın organı olan Yeni Hayat dergisi, 1 Mayıs tarihinde ‘1 Mayıs Nüsha-ı Fevkalâdesi’ adıyla özel bir sayı çıkarmış ve şöyle yazmıştır:
“Amele kardaşım, yoldaşım, arkadaşım! Bir Mayıs gününü sana tebrik eylerim. Bu gün mefkûremiz henüz çocuk halindedir. Âti, o koca saadet-i beşer sizindir… Mecmuamız, 1 Mayıs bayramını umum cihan amelesine tebrik etmeyi, kendisine en büyük şeref bilir…” [Yeni Hayat, 1922]
1 Mayıs 1921 / İstanbul; İlk Yasak İngilizlerden
Bu yazıda asıl üzerinde duracağımız konu ise 1921 yılında İstanbul’da Türkiye Sosyalist Fırkası tarafından gerçekleştirilen ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamalarıdır.
“İştirakçi” lakablı Hüseyin Hilmi Bey’in başkanı olduğu Türkiye Sosyalist Fırkası, o dönem İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal orduları kumandanlığının denetiminde bulunan İstanbul’da faaliyet göstermekteydi. Türkiye Sosyalist Fırkası; 1919-1922 yılları arasında İstanbul’da önemli işçi eylemlerini ve grevlerini yönetmiş; onlar adına işveren konumundaki yabancı sermayeli kumpanyalarla görüşmeler yapmış, sözleşmeler imzalamış, işçilerin ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele vermiş, İstanbul’da; Kadıköy, Şişli, Beşiktaş, Aksaray, Tünel, Silahtarağa, Ayvansaray gibi bölgelerde örgütlenmiş ve şubeler açmış bir partidir.
1921’de İstanbul’da 1 Mayıs, işgal altında kutlanmıştır. İşgal orduları kumandanlığına bağlı “Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi, Miralay Ballar” 30 Nisanda İkdam gazetesinde aşağıdaki bildiriyi yayımlatmış, her türlü gösteri ve kutlamaların yasaklandığını, “1 Mayıs gösterilerine izin verilmeyeceğini, emre karşı gelenlerin şiddetle cezalandırılacağını” ilan etmiştir.
Ballar’ın bildirisi şöyledir:
“Atideki talimat ahali tarafından mucibince hareket edilmek üzere neşr olunur:
Her nevi siyasi veya diğer alaylar tertibi askeri kumandanın emriyle sureti kat’iyyede yasaktır.
Bu emre her türlü muhalefetin ciddiyetle nazar-ı itibara alınarak buna cüret edenler şiddetle cezalandırılacağı ahaliye beyan edilir. Gerek 1 Mayıs münasebetiyle ve gerek herhangi bir tarih için nümayişler tertibi zımnında vuku bulacak herhangi bir müracaat nazar-ı itibare alınmayacaktır.
Miralay Ballar
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi”
Osmanlı işçi sınıfı içinde ve özellikle “Tramvay Kumpanyası, Haliç Tersanesi ve Şirket-i Hayriye” gibi önemli işletmelerde örgütlü bulunan Türkiye Sosyalist Fırkası’nın, 1921 yılı 1 Mayıs kutlamalarına kapsamlı bir şekilde hazırlandığı ve örgütlü bulunduğu diğer kamu ve özel bütün işyerlerinde 1 Mayıs dolayısıyla öngördüğü programını uyguladığı anlaşılmaktadır.
Vakit gazetesi, 1 Mayıs 1921 tarihinde Türkiye Sosyalist Fırkası’nın aşağıdaki bildirisini yayımlamıştır.
Bu bildiride Türkiye Sosyalist Fırkası; müttefik komutanlığına âdeta meydan okumuş, 1 Mayıs’ı “kutsal bir bayram” olarak nitelemiş, bütün işçilerin bu bayrama katılmasını bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakkın kanun dairesinde kullanılacağını belirterek, sadece şehir elektriğinin kesilmemesi için “elektrik-aydınlatma amelesinin” 1 Mayıs’ta çalışmasına müsaade ettiğini duyurmuştur.
“Bilumum İstanbul Amelesine:
Türkiye Sosyalist Fırkası’ndan
Mayıs’ın birinci günü amelenin en mukaddes ‘bayram’ günüdür.
Bu mukaddes bayramın tes’idi bütün amele için bir vazifedir.
Ve bu mesut gün şerefine mes’uliyet-i kanuniyye dairesinde amele istirahat haklarını muhafaza edebilirler. Kavanin-i devlete riayet ve asayiş-i memleketi daima nazar-ı dikkatten dûr tutmamayı bir vazife edindiğini tarih-i teşekkülünden beri vuku bulan bütün harekât ve teşebbüsatıyla ispat eylemiş olan Fırka, inzibat-ı memleketle alakadar bulunan tenvirat-ı elektrikiyye amelesinin çalışmasına müsaade eylemiştir.”
Gazetelerin haberlerine göre 1921’deki 1 Mayıs nedeniyle işlerini bırakan ve kutlamalara katılan işçilerin sayısı beklentileri aşmıştır. 1 Mayıs günü; Tramvay Şirketi, Haliç ve Şirketi Hayriye vapurları, Haydarpaşa-Pendik, Sirkeci-Çekmece banliyö hatları, Baruthane, Feshane, Zeytinburnu Fabrikaları, Deri Atölyelerinde çalışan işçiler Fırka’nın çağrısına büyük ölçüde uymuşlardır.
Vakit gazetesi 1 Mayıs günü için; “Şehrimizdeki işçi sınıfı kâmilen tatil-i eşgal etmiş ve muhtelif mesirelere dağılarak amele bayramını tesid eylemiş, tramvay amelesinin yüzde doksanbeşi işi bırakmıştır” şeklinde haber yapmıştır.
İkdam gazetesinin haberi ise; “Şehrimizdeki işçi bayramı dün işçiler tarafından tesid edilmiştir. Şirket-i Hayriye, Haliç ve Tramvay amelesi çalışmadığından şehrimiz vesait-i nakliyesinin bir kısmı muattal (kullanılmaz) kalmıştır” şeklindedir ve devamında şöyle yazmaktadır; “Amelenin bir kısmı bayramlarını kutlamak için mavi işçi gömlekleri giydikleri ve kırmızı boyunbağı taktıkları gibi hemen hepsi de kırmızı rozetleri hamil idiler. Sosyalist Fırka Merkez-i Umumisine ve amelenin bindikleri bazı otomobillere kırmızı bayrak çekmişlerdi.”
1919-22 yılları Türkiye Sosyalist Fırkası’nın ‘sol’ ideolojiyi kitlelerle buluşturduğu tarihsel bir dönemdir. Nitekim 1921 yılı 1 Mayıs gösterileri de; Osmanlı işçi sınıfının, bütün dünya işçileriyle benzer taleplerle ve aynı anda, seslerini ilk kez herkesin duyacağı bir şekilde yükselttikleri bir yıl olmuştur.
Bando ve Mızıka, Divanyolu’ndaki Türkiye Sosyalist Fırkası merkezi önünde sabahtan öğlene kadar Enternasyonal Marşı’nı çalmış, işçiler heyetler halinde parti merkezine gelerek bayramlaşmışlar, mesire yerlerinde kutlamalar yapılmış, gazetelerde; “işçiler arasında dün işret (içki içmek) men edilmiş olduğu için hiç kimse sarhoş olmamış ve hiçbir vaka zuhur etmemiştir” şeklinde haberler çıkmıştır.
Refik Halit Karay, “Her daim kırmızı yelekli” Hüseyin Hilmi’yi Anlatıyor:
O dönemi anlatan en önemli tanıklardan biri yazar Refik Halit Karay’dır.
1921 yılı 1 Mayıs’ının en önemli örgütleyicisi ise kuşkusuz Türkiye Sosyalist Fırkası lideri Hüseyin Hilmi Bey’dir. Hüseyin Hilmi Bey’in Sinop, Çorum ve Bâlâ’da sürgün yıllarında arkadaşı olan Refik Halit Karay, 1921’de 1 Mayıs’ın ardından şöyle yazmaktadır:
“Evvelki gün 1 Mayıs, İstanbul’da ilk defa olarak amele bayramı yapılmış, şirket ve haliç vapurları, tramvaylar, fabrikalar işlememiş. Bunu haber aldığım vakit, kendi kendime:
Kim bilir İştirakçi şimdi ne memnundur, etekleri zil çalar! Dedim ve tanıdıklarımın arasında gayesine eren bu yegâne bahtiyar adamı, tâ yüreğimin içinden, samimiyetle tebrik ve takdir ettim.
On iki senedir sürgün, mahpus, sıkıntı içinde o buna, bugüne, bu 1 Mayısın sevincine çalışmıştı.
Onun için makam, fırka, ikbal, saadet ve gaye bir tek kelime ve bir tek hareketle hülasa ediliyordu. Bunun, bugünün, bu 1 Mayısın memlekette kabul ve temini.
İşte evvelki gün İştirakçi buna erdi, bugünü gördü. Bu 1 Mayıs, sevincinden yüreği şişmiş, gözleri parıltılı ve çehresi kırmızı, memleketinde kendi emeğinin ve kendi mukavemetinin tesiriyle ilk defa olarak tes’id etti!
(Sürgün yıllarında) İştirakçi Hilmi, 1 Mayısta kırmızı yeleğine ilaveten bir de kırmızı boyunbağı takar, yakasına da gelincik iliştirir, bir başına o gün bayram ederdi.
Derken Çorum’dan sürgününü Bâlâ kasabasına naklettiler. Mütarekeye kadar, zannederim, hayatını orada, bu kuş uçmaz kervan geçmez yüce dağ başında geçirdi. Hiç şüphesiz bir gün gelip de 1 Mayıs bayramını tes’id edebilmek hülyasıyla.
İşte o gün nihayet geldi; İştirakçi, evveli gün işlemeyen vapurlara, tütmeyen bacalara ve kırlarda gülen ve bahtiyar dolaşan amelelerini seyrederek 1 Mayıs’ı nihayet istediği gibi tes’id etti…”
1922 Yılı Kutlamaları
Bir yıl sonra, 1922’de 1 Mayıs kutlamaları daha örgütlü hale gelmiştir.
İstanbul’da ise işgal ordularının varlığı ve terörü devam etmektedir.
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi Miralay Ballar, 26 Nisan’da gazetelerde yayınlattığı aşağıdaki bildiride bir yıl önceki tehdidini sürdürmüş, çalışmak isteyenlerin ‘işgal kuvvetleri zabıtası’ tarafından korunacağını, siyasi gösterinin askeri suç olarak kabul edileceğini bildirmiştir.
“Herhangi bir cemiyete mensup amele mesaiye devam hakkına maliktir. Beynelmüttefikin zabıta, bu kabillerin masuniyetini şiddetle temin edecektir. İstanbul’un beynelmüttefikin işgal altında bulunması dolayısıyla, her nevi tecavüz, siyasi nümayiş, ameleyi çalışmaktan men, askeri tecavüz şeklinde telakki edilecek, bu yolda hareket edenler mehâkim-i askeriyeye tevdi olunacaktır.
Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi
Miralay Ballar”
1922 yılı Nisan ayı sonlarında 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen siyasi parti, cemiyet ve esnaf kuruluşları bir araya gelerek bir ‘Komisyon’ kurmuşlar ve ‘1 Mayıs Komisyonu’ adıyla kutlama ve eylemin organize edilmesini üstlenmişlerdir.
Türkiye Sosyalist Fırkası, Türkiye İşçiler Derneği, Beynelmilel İşçiler İttihadı, Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası ve Esnaf Cemiyetlerinden meydana gelen ‘1 Mayıs Komisyonu’ bütün İstanbulluları bayrama çağıran ilanlar yayınlamışlardır.
“1 Mayıs Komisyonu”nun Vakit gazetesinde 28 Nisan 1922’de yayımlanan ilanı şöyledir:
“İstanbul’da bulunan bütün işçiler kadın erkek ve bir teşkilata mensup olsun olmasın bu bayrama davetlidirler. Toplanma merkezi Pangaltı’dır. Bayrama iştirak edecek bütün arkadaşlar saat onbirde Pangaltı’da bulunacaklar ve kollarında kırmızı pazubentler bulunan heyet-i tertibiye tarafından istikbal edileceklerdir.
Grup halinde gelecekler şehir dâhilinde yürüyüşlerinde hiçbir türlü nümayiş yapmayacaklar ve proletarya şuuruna yakışacak bir vakar ve sükûnetle geçeceklerdir.
Bayram Pangaltı’da başlayacak ve bütün gruplar toplu olarak saat onbirbuçukta önde mızıka olduğu halde Pangaltı’dan hareketle Kâğıthane’ye azimet ve arkadaşlar mızıkayla birlikte işçi marşları terennüm edeceklerdir. Kâğıthane’de Bir Mayıs bayramının ehemmiyeti ve tarihi hakkında söz söyleyecek arkadaşların nutukları dinlenecek, bayram saat beşe kadar devam edecek sonra arkadaşlar yine sükûn ve vakarla dağılacaklardır.
Bir Mayıs Komisyonu polise karşı bütün mesuliyeti deruhte etmiş olduğundan bütün arkadaşların Heyet-i Tertibiye’nin ihtarlarına hüsn-ü telakki etmesi ve işbu program haricine çıkılmaması bilhassa rica olunur.
Bir Mayıs Komisyonu”
Yukarıda ilan edilen program gereği; “nümayiş yapmadan” yürüyüş için izin alındığından işçiler Pangaltı’da toplanmış, Pangaltı’da “kollarında kırmızı pazubentler” olan eylemin güvenliğinden sorumlu görevlilerce düzene sokulmuş, Pangaltı-Kâğıthane yürüyüş güzergâhı boyunca yürüyüşün önünde yer alan bando ve mızıka tarafından işçi marşları ve beynelmilel marşı çalınarak Kâğıthane’ye varılmış, Kâğıthane’de işçi ve sosyalistlerin ‘Amele Bayramı’nın önemine ilişkin konuşmaları dinlenmiş, akşam saat beşe kadar devam eden piknik ve şenlikten sonra işçiler “yine sükûn ve vakarla dağılmışlardır”.
Ve Yasaklı Yarım Asır
Yukarıda aktardığımız bilgilerden de görüleceği gibi, 1921 ve 1922 yıllarında 1 Mayıs etkinlikleri, İstanbul’daki yabancı ordular işgali ve yasaklamalarına rağmen Türkiye Sosyalist Fırkası ve diğer ‘emek’ten yana parti ve örgütler ile farklı milliyetten işçilerin katılımıyla kitlesel olarak kutlanmış, işçi sınıfının o dönemki talepleri dile getirilmiştir.
1923 yılı 1 Mayıs kutlamalarında ise Hüseyin Hilmi Bey’in -yaklaşık altı ay önce öldürülmüştür- ve Türkiye Sosyalist Fırkası’nın ismi geçmemektedir.
1 Mayıs (1923), Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Ankara Hükümeti’ne yakın Umum Amele Birliği tarafından ayrı ayrı kutlanmıştır.
Bu tarihten sonra Cumhuriyet rejimi, işçi sınıfının üzerindeki baskı ve denetimini artırmaya başlamıştır. 1924 yılında göstermelik bir kutlamaya izin verilmiş, 4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile demokratik haklar yok edildiği gibi, 1 Mayıs’lar üzerinde on yıllar boyu devam edecek yasaklı yıllar başlamıştır. Cumhuriyetle birlikte Türkiye işçi sınıfı üzerindeki 1 Mayıs yasağı elli seneden fazla sürmüştür. 1976 yılında Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından İstanbul (Taksim’de) düzenlenen mitingle yasak sona erdirilmiştir.
Bugün, 1921 yılında Türkiye Sosyalist Fırkası’nın başlattığı 1 Mayıs’ı kitlesel kutlama geleneği büyük mücadelelerden sonra Türkiye işçi sınıfı ve dostları tarafından devam ettirilmektedir.
Kaynaklar
Zafer Toprak, “İstanbul’da Amele Bayramları I”, Tarih ve Toplum Sayı 41, Mayıs 1987.
Mete Tunçay, 1923 Amele Birliği, Sosyal Tarih Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2009.
Münir S. Çapanoğlu, Türkiye’de Sosyalizm Hareketleri ve Sosyalist Hilmi, Pınar Yayınevi, İstanbul 1964.
Hamit Erdem, İştirakçi Hilmi ve Osmanlı Sosyalist Fırkası, Sel Yayıncılık, İstanbul 2012.
Devamını oku ...