29 Şubat 2016

,

Şah Damarı


İrfan Aktan: Gazeteci. Yanlış bilmiyorsam, eskiden ÖDP’liydi. Sonra rüzgârın yönü değişti, Kürt olduğunu anımsadı. Paranın orada aktığını gördü. Bu sahaya Express misali bir geçiş yaptı.

Dündar-Gül’ün serbest bırakılmasını konu alan bir yazı yazmış.[1] Meseleyi doğal olarak Kürt merkezli okuyor. Eskiden pek huyu değildi, artık okumalarını bu merkezde yapıyor, çünkü moda bu. Bu sebeple, gazeteci dostlarının tahliyesini Kürt karşıtlığı konusunda batıda oluşan koalisyonun ve ittifakın rahatlatılması üzerinden okuyor.

“Ama iktidar, şu anda cepheyi genişletmekten ziyade daraltmayı, Türkiye’nin batısında en uzlaşmaz görünen kesimlerin bile ‘gönlünü’ alarak Kürt hareketine yönelik savaş için güç kazanmayı tasarlıyor” diyor. Ama bu resimde, kısa bir süre önce bu iki gazetecinin tahliyesi için “ricacı” olan John Kerry nedense yok. Olmasın, o Kerry görülmesin diye İrfan Aktan var.

Gazeteci kafası bu şekilde işliyor. Bizleri mikro unsurlara kilitleyerek, arka plandaki güçlere hizmet ediyor. Burjuva medyasında arz-ı endam etme imkânı bu şekilde bulunuyor. Bu sebeple, akademisyenle gazeteci arasındaki ayrım ortadan kalkıyor. Her şeyle ilgilenip hiçbir şeyle ilgilenmemek, her şeyi bilip hiçbir şey bilmemek, böyle mümkün oluyor.

Malumatfuruşluk, kimilerine istediği zaman istediği şey olma imkânı sunuyor. Gerektiğinde kimlikçilik eleştirisi yapan, bir anda kimlikçiliğin şahikasını örnekleyebiliyor.

İrfan Aktan’ın tıvit hikâyesinde, Cizre’de yakılarak katledilen gazeteci Rohat Aktaş ile Leonardo DiCaprio böylelikle yan yana gelebiliyor. Aktan, ekran karşısına geçiyor, DiCaprio ödül alsın diye dua ediyor, sabaha dek izlediği Oscar törenlerinin beyazlığı, Rohat’ın siyahlığı onu hiç mi hiç ilgilendirmiyor. O, kendi keyfine bakıyor. Savaşa dair vicdan pazarlarken, neleri gizlediğini Aktan da iyi biliyor. Onu bu gizleme faaliyeti için yetiştirdiler.

* * *

Neşe Özgen: Akademisyen. Sınır çalışıyordu. Eskiden herkesi kucaklayan, sınırsız, lehimsiz bir yeni ideolojiden söz ediyordu. Şimdi herkes gibi ve herkes kadar “Kürdofil”. Bu kelime, kötü manada değil. Kürd’ü sevmek lazım elbette, ama bu sevme, olmaya maniyse, sorunlu. Kürd’ü liberal kibrin ve bencilliğin kılıfı olarak kullananlar, yerin dibine batsın!

Diyarbekir gezi notları düşüyor bu ara.[2] Akademisyenlikle gazetecilik arasındaki sınırların silikleştiği yerde gazeteciliğe geçiş yapıyor bir anda. Kenti “analiz” ediyor. AKP’nin “hendeklerin Kürtler arasında yarattığı rahatsızlık”la alakalı propagandasını yerinde çürütüyor. “Tartışılıyor, herkes komünalist, demokrat, özgürlükçü, tabii bu mesele de tartışılıyor” diyor. Aktan’la rolleri değiştiriyor.

Gaz maskeli orta sınıflardan, halkın savaş irfanından dem vuruyor. İyi de ediyor. Sona doğru da “kentli davranışla kapitalizmi tanıyıp tartışmakta, komünalizme yönelik bir yapıyı hazırlamakta” olduğunu söylüyor.

Ama hoca, bir-iki yıldır masada olan, Cizre’den Sûr’a uzanan tokileşme projelerini, toledolaşma planlarını, yağma iradesini hiç görmüyor veya belki de görüyordur. Belki de o sebeple “yaklaşan bahar”dan bahsediyordur. Özgen de toledolaşacak sokaklarda tüketilen uyuşturucuları görmüyor. O sadece sınırların silikleşmesine bakıyor. Uyuşuyor, uyuşturuyor.

* * *

Kanaatimce bu zamana dek bir şey olmamışsa, bahar(da) da olmayacak. Cemil Bayık, Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nın özel savaşın parçası olduğunun, ta Öcalan’la yapılan, notlara yansıyan görüşmelerde bu savaşın planlandığının altını çiziyor.[3]

Zaten HDP de cari olan erken seçim dedikodularına uyarlı bir biçimde, mitinglerine başladı bile. Sûr ve Cizre için toplanmayan kitleler, meydanları çoktan doldurdu. Sahne değişti. Tiyatro oyunu misali, sahnede silâh varsa, illaki patlamalı.

* * *

Hâsılı, İrfan Aktan ve Neşe Özgen şahsında gazetecilik ve akademisyenlik bir potada eriyor. Erime, sanki biraz da devletin ve/veya emperyalizmin herkese eşit mesafede, kurucu, nesnel, tarafsız, düzenleyici, sınıflar üstü, ari bir güç olarak paranteze alınması ile ilgili. Meslekler bu parantezde ideolojikleşiyorlar ve kendilerini devlete/emperyalizme atfedilen vasıflarla tanımlıyorlar. Oyunda figüran ve aktör-aktris olmak, böylece önemli hâle geliyor. O oyuna dair şerhleri kimse düşmüyor. Yıldız oyuncunun mimiklerine takılmak, yabancılaştırma efektlerini görmezden gelmek, arınmak, oyunun ardını arkasını sorgulamamak… Bu gazeteciliğin ve akademisyenliğin kitabında bu sorgulamaya dair bir şeyler yazmıyor. Onlar, bizi hakikate kör kılmaya mecburlar. O hakikat ki bize şah damarımızdan bile yakın!

Eren Balkır
28 Şubat 2016

Dipnotlar:
[1] İrfan Aktan, “Dündar-Gül Tahliyesi”, 28 Şubat 2016, Demokrat Haber.

[2] Neşe Özgen, “Sur İzlenimleri”, 29 Şubat 2016, TwitLonger.

[3] “İmralı Görüşmeleri”, 17 Şubat 2016, ANF.

0 Yorum: