Necm

“Yalnızmışım gibi görünüyorum ama benim görünmeyen ordularım var.”
[Yıldız Tilbe]
Anti-semitizm bir siyaset. Giderek bir devlet siyaseti. Bu siyasetin savunucuları kendilerini anti-semitik olarak isimlendiriyorlar. Yani anti-semitizm onların boynuna dışarıdan asılmış bir yafta değil.
Dolayısıyla onun tam karşısına konmak istenen “İslamofobi” etiketi hiçbir biçimde “anti-semitizmin simetriği” olmuyor.
Sadece bu nedenle değil. “İslamofobi” en nihayetinde bir “fobi”yi anlatıyor. Hiçbir siyasi içeriği bulunmuyor. Bu durum siyahların kilisesini basıp katliam yapan beyaza en fazla “deli” denmesini hatırlatıyor. O kadar bile değil; zira “fobi” çok masum kalıyor. Bir kişinin korkularının arkasında onlara verdiği tepkinin “aşırı”lığına karşıt olarak “doğal” olan ancak yine de bu doğal halleriyle de bir tehdit unsuru oluşturabilecek nedenler bulunabiliyor. “İslamofobi” sözü İslam’ın böylesi bir tehdit olduğu imasını içeriyor. Dolayısıyla “fobi” mazur görülebiliyor.
Anti-semitizme karşıt olarak İslamofobinin kişiler düzeyinde varlık bulduğu düşünülüyor. Anti-semitizm devletler eliyle yürütülen bir siyasetken İslamofobi “Batılı bireyin toplumsal kökleri olan bir marazı” oluyor en fazla. “İslamofobik”lere Gulyabani filmindeki Şener Şen gibi “korkmayın, arkanızda ben varım.” deniyor. Bunu söyleyenler “İslamofil”ler.
“İslamofiller” İslam’ın korkulacak bir şey olmadığını söylemiyorlar, onu korkulacak bir şey olmaktan çıkarmayı siyaset ediniyorlar. Demek ki İslamofiller de İslam’dan korkuyorlar. Güzel. Zira İsmet Özel’in deyişiyle, “kâfirin İslam’dan korkması gerekiyor.”
Anti-semitikler birçok tarihsel örnek bakımından aslında eski filo-semitikler. Bunun çok öğretici olması gerekiyor. Avrupa’nın feodalizmden çıkarken verdiği kavgada güttüğü siyaset Yahudileri asimile etmekle “dissimile etmek” arasında salınıyor. Örneğin aynı örgüt önce Yahudileri kabul etmeyi sonra etmemeyi siyaset biliyor.
Bilahare tarihsel süreç belli bir yönelime doğru daralıyor ve Hitler Kavgam’ı yazıyor. Bugün artık bir ülkedeki anti-semitizmin ölçüsü anlaşıldığı kadarıyla işte bu kitabın satış rakamları. Ölçünün “pogrom”lardan bir kitabın satış rakamlarına kayması ise İsrail’in varlığı ile ilgili.
Anti-semitizmin ölçüsü bir kitabın okunma-satılma oranı olmadığı gibi pogromlar da değil. Zira anti-semitizm ya da semitizm birtakım insanların Yahudilere besledikleri nefretle ya da sevgiyle ilgili değil. Mesele kişileri ve onların hissiyatlarını aşan tarihsel ve toplumsal bir zeminde kendini ortaya koyuyor. Değerlendirileceği zemin de bu olmak zorunda.
Ancak yine de “Tayyip Erdoğan Ekonomist dergisinin arkasında Yahudi sermayesi var deyince Kavgam’ın satışları patladı” biçiminde haberler yapılmasının bir anlamı olmalı. Bu haberlerin arkasında İsrail’in parmağını değil, doğrudan kendisini aramak gerek. “İsrail Türkiye’de İsrail’de olduğundan daha güçlü” ise bu güç doğal olarak bir biçimde “dile geliyor”.
İsrail Hıristiyanlık ile Yahudilik arasındaki açıda değil, ortaklıkta varlık buluyor. Bu ortaklık bakımından Yahudilerin nerede yaşadıkları talî bir konu oluyor. Marx Yahudiliğin ancak Hıristiyanlığın bağrında varolabileceğini yazıyor. Bu bağır bugün İsrail kanalı ile mekânsal olarak Doğuya taşırılmış bulunuyor.
“Taşırma” işlemi uyarınca Yahudilerin Filistin topraklarına yerleştirilmesine girişiliyor. İsrail tarihi başından itibaren yerleşimcilik siyaseti ile bağlantılı görünüyor. Bugün İsrail Yahudi yerleşimcileri bir silah olarak kullanıyor.
Bu silahın üzerindeki parmak izini silmeye yeltenen “İsrailci”lerden Ayşe Düzkan gibileri ise yerleşimcileri kastederek “onları oraya Yıldız Tilbe gönderdi” diye yazı yazıyor. Yıllardır aradığı siyasi meşruiyeti Işid’in varlığında bulduğunu düşünen örgütlerden birinin sitesinde yazı yayınlanıyor. Bu örnek özelinde pratikleşme biçimi çok aptalca olmakla beraber, yine de burada bir siyasi çizgi izlendiğini teslim etmek gerekiyor. Solculuk, feminizm, ‘çıplak kadın resmi+burjuvazinin apış arası’ dergiciliği ve İsrailcilik kolaylıkla bu çizgide yanyana geliyor.
Ayşe Düzkan ‘80 öncesinde solcu ve ’80 sonrasında feminist olmakla tipik bir hat izliyor. Bilahare Batı’da(n) öğrendiği feminizmi burada burjuvazinin yaşam biçiminin orta sınıflara pazarlanması işinde işlevselleştirip Şamdan dergisini çıkarıyor.
Behiç Aşçı ölüm orucuna yatınca eylemin içini boşaltma görevi de burjuvazi tarafından Ayşe Düzkan’a veriliyor; Düzkan Behiç Aşçı Kitabı’nı yazıyor. Kendi deyişiyle “onlardan olmadığı halde insani sebeplerle” bu işi icra ediyor. Burjuvazinin emriyle küçük burjuvazinin vicdanını rahatlatmaya soyunuyor. Şamdan’dan Behiç Aşçı’ya gidecek kestirme yol herhalde ancak burjuvazinin bahçesinden geçiyor.
Behiç Aşçı’yı “savunmak”la Filistinlileri “savunmak” arasında bir koşutluk var muhakkak. Her ikisinde de benzer bir niyet seziliyor. AKP denen parti eğer Filistinlilerin gördüğü zulme yönelik hınç pratikte hiçbir sonuç doğurmasın diye varsa Ayşe Düzkan da onun için var. Ayşe Düzkan’ın eline burjuvazi karşısında yine burjuvazinin ideolojik ölçüleri baz alınsın diye kalem tutuşturuluyorsa, AKP’ye de bulunduğu mevki bu nedenle teslim ediliyor. Açık bir ortaklık var.
Düzkan’ın yazısına konu olan olay özelinde başka bir pratik ortaklık da sezilebiliyor. Zira bir telefon operatörünün Yıldız Tilbe’li reklâmını yayından çekmesi Erdoğan’ın muhtelif Yahudi örgütleri ile buluşmasının bir gün sonrasına denk geliyor. Konunun açılmış olması ihtimal dâhilinde görünüyor.
Ayşe Düzkan’ın bir şahıs olarak zerre kadar önemi yok. Bu ortaklık sadece onun şahsında gözlemlenmiyor. Her patlama sonrası AKP’nin/devletin istihbarat eksikliğinden dem vurulmasından ortaklığın geniş bir toplumsal zeminde teşekkül ettiği anlaşılıyor.
AKP’nin son seçim öncesi örgütlediği teröre lanet mitingleri sürer ve bu sloganı içeren afişler dolmuş arkalarına asılırken birdenbire 10 Ekim’de Ankara’da bir bomba patlıyor ve bilvesile “terör”de ve “hukuk”ta ve bu ikisine ilişkin konumlanışta “ortaklaşılıyor”. Garın önünde sakallı bir adam görüldüğü ve bu adamın “Allahuekber” diye bağırıp üzerindeki bombayı patlattığı haberleri anlı şanlı solcu gazetelerde manşete taşınıyor. İstenen, bu hayali şahsın sakalı ve cübbesiyle orada boy gösterdiğine ve üstelik elinde megafonla “HDP’liler önüme toplansın” diye anons yaptığına inanmamız değil elbette; yine de belli bir yerde belli saiklerle, örneğin sakal düşmanlığıyla, toplanması beklenen birileri var.
Ayşe Düzkan’ın yazısını yayınlayan örgüt gibi Işid’den (sakaldan) siyasi meşruiyet devşirme arayışında olanların siyaset zannettiği en fazla burjuvazinin eteğine yapışmak oluyor. Burjuvazi ancak her açıdan seyrelmişlerin, incelmişlerin, içeriksizleşmişlerin ortaklığına tahammül edebiliyor. Burjuvazinin gölgesinde siyaset oyunu oynayanlar sadece belli bir yerde kümelenmiş olup bu kümelendiği yeri tahkim etmekten başka derdi olmayanlara sesleniyorlar.
Dert bu olunca “sakallı anonsçu” da, “Yıldız Tilbe(ler) yüzünden İsrail’e göçenler” sahtekârlığı da alıcı buluyor. Zira bir yerlerden kendi kişisel varlığımızı her şeyin önüne koymamız, onun önüne geçmeye yeltenecek olan her şeye küfretmemiz öğütleniyor.
Burjuva toplumu bir putperestler toplumu. Bu toplumda seyrelmiş, incelmiş ve içeriksizleşmiş olanların yine bu vasıfları haiz putları bulunuyor. Bu putlar her şeyi kendi kişisel varlığımıza nispet etmenin dolayımları oluyorlar. Feminizmin “kadın”ı bu putlara bir örnek teşkil ediyor. İçeriksizleşmiş ve kendi kendisiyle tanımlı kılınmış “kadın”, kanı dökülen, canından edilen kadınlara asla değmeyen, kansız-cansız bir “kadıncı”lığın ideolojik birimi. Bunun karşısında bir “çığlık” olarak Yıldız Tilbe var. “Kadın” olmakla “kadıncı” olmak arasındaki fark, sırasıyla, Yıldız Tilbe olmakla Ayşe Düzkan olmak arasındaki farkta somutlanıyor.
Bugün artık “Yahudi” bir put. İsrail’in bütün günahları bu puta dayanarak temize çıkarılıyor. Marks, Yahudilerin "tarihin en büyük çileleri ile mücadele etmek zorunda kaldıkları halde nasıl olup da halk olarak bugünlere gelebildikleri"ne ilişkin yanlış soruyu teorik olarak hükümsüz kılan bir tespitle, Yahudiliğin “tarihe karşın değil tarih yardımıyla” tutunduğunu belirtiyor. Zira tarih Yahudiliğin özünün toplumlara hâkim oluşuna tanıklık ediyor, yani Mammon’un üstün gelişine. İsrail bu galibiyetin tezahürü.
Şeyh Raid Salah bir televizyon mülakatında bir hikâye anlatıyor. Filistin’de 1973 savaşı sırasında eğitime bir süre ara veriliyor ve Yahudi öğretmenler o ara dâhilinde askere çağrılıyor. “Ara” sona erince okula dönen bir Yahudi öğretmen sınıfa girdiğinde aralarında muhtemelen Şeyh’in de bulunduğu öğrencilerin tahtaya bir svastika çizdiklerini görüyor. Öğretmen sinirden köpürüyor ve öğrenciler hakkında soruşturma açılıyor.
Bu hikâyede antisemitizm bulanların tümü bizi İsrail’e ve onun payandası olduğu ideolojiye kul etmeye niyetleniyor.
Mazlumun svastikası elbette zaliminkiyle aynı anlama gelmiyor. Mazlum o svastikanın nasıl tepesinde sallanan bir kılıç haline getirilmek istendiğini, onun üzerinden nasıl bir yalanın örgütlendiğini biliyor. Svastika bugün en çok Yahudi imalatı filmlerde görülüyor. O, zalim elinde tersten bir puta çevriliyor.
Necm suresi Kureyşlilerin putlarının isimlerinin de zikredilerek hedefe konduğu ilk sure. Bu surenin inmesi üzerine Müşrikler duymazdan geldikleri vahiy çağrısına yönelik saldırgan bir tutum takınıyorlar. Duyuyorlar.
Yıldız Tilbe’nin Gazze saldırıları sürerkenki çığlığı bu çağrıya denk düşen kavganın tarihsel seyrine dâhil. O çığlıkta “anti-semitik bunlar!” feveranıyla hizaya getirilmek istenen tüm mazlumların ahı var.
Sıddık Doğugil

Hiç yorum yok: