22 Şubat 2016

Nefretin Ötesine Uzanmak


Jacques Rancière Söyleşisi

Éric Aeschimann
2 Şubat 2016

 

Charlie Hebdo saldırılarından bir yıl, Bataclan saldırısından iki ay sonra Fransız toplumunun durumunu nasıl görüyorsunuz? Savaşta mıyız?

Resmî söylem, savaşta olduğumuzu, çünkü düşman bir gücün bize karşı savaş açtığını söylüyor. Paris’te yapılan saldırılar, ülkemizde düşman adına savaş yürüten birlik tarafından gerçekleştirilen operasyonlar. Mesele, bu düşmanın kim olduğunu bilmekte. Hükümet, Bush’un mantığına meyletti ve bunun hem düşmanın yok edilmesini amaçlayan bütünsel bir savaş hem de özel bir hedef olarak IŞİD’e yönelen bir savaş olduğunu söyledi. 

Ama belirli aydınların gösterdiği farklı tepkiye göre, bize savaş açan, İslam’ın ta kendisi. İslam bunlara göre gezegen genelinde kendi hukukunu dayatmak için küresel bir planı yürürlüğe sokmuş durumda. Bu iki mantık, hükümet kitleleri IŞİD’le mücadele bağlamında Müslüman ve göçmen karşıtı hisler etrafında mobilize etmek istediği noktada, birbirine yakınlaşıyor. “Savaş” kelimesi bu bağı veriyor.

IŞİD nedir? Devlet mi? Terörist bir örgüt mü? İkisinden biri olsa da onunla mücadele etmek meşru değil mi?

IŞİD, belirli bir toprak parçasında kendi otoritesini tatbik ediyor, kimi askerî ve ekonomik kaynakları elinde bulunduruyor, böylelikle bir devlete has vasıflara sahip. Gene de silâhlı çete mantığı ile hareket ediyor. Askerî gücü Saddam’ın ordusu üzerinde yükseliyor ki bu da Amerikan işgalinin yol açtığı bir sonuç. Ama örgütün kendisini kendi toprağında vereceği savaşla tanımlayan kadroları devşirme becerisi bizi doğrudan ilgilendirmiyor. Bu, günümüz dünyasının küresel mantığının bir parçası. Burada ana eğilim, devlet ve çete olma yönünde. 

Öncesinde işçi hareketinde görülen “kolektif özneleşme süreçleri”ne tanık olunurdu. Bu, dışlanmışların mücadele ettikleri dünyaya dâhil olmalarını sağlardı. Neoliberal saldırı bu güçleri ezdi, sınıf mücadelesini kriminalize etti. Örneğin Goodyear’daki anlaşmazlıkta “patronları gafil avladıkları” için sendikacılar hakkında dava açıldı. 

Dışlanmışlar redde tabi tutuluyorlar, dinsel tipte, kimlikçi özneleşme süreçlerine, ayrıca suça meyyal, savaş tipi eylemlere itiliyorlar. Burada mücadele etmemiz gereken husus, kimlikçiliğe dönük nefreti temel alan yönelim. Eğer polis suç işliyorsa, nefrete dönük tepki politik dâhilinde verilir. 

İslam’la savaş hâlinde olduğumuzu söylemek, suçla nefreti, polis baskısı ile politik eylemi birbirine karıştırmak, bunları tek bir mantık içinde ele almak, böylelikle nefreti beslemektir. Bunun en güzel örneğini insanların Fransız vatandaşlığının iptal edilmesine dönük saçma girişimde görüyoruz. Bu tedbir suça mani olamaz, sadece suça yol açan nefreti besler.

Bu kafa karışıklığına meyletmemek için ne yapmak gerek?

Halkın belirli bir kısmının muhalif olduğunu, onları birer savaşçıya dönüştüren süreçlerin sorumluluğunu taşıdığını görmek gerek. Bu da nefrete yol açan uygulama ve söylemlere karşı koymayı, işsizlik ve eşitsizlikle, her türden ayrımcılıkla mücadele etmeyi ve insanların birlikte yaşayacağı, bugün kimsenin tecrübe edemediği yaşam tarzlarını yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Bu, herkes için zor bir iş. İdeal düzlemde içinde olduğumuz duruma ancak güçlü “kolektif özneleşme süreçleri”nin “kültürel” farklılıkların ötesinde yeniden inşa edilmesi deva olabilir. Ama kısa vadede asgari düzeyde din savaşı söyleminden kopmamız gerek.

“Cumhuriyet” üzerinde duran söylemden bahsediyorsunuz sanırım?

Nefret iklimine esas katkı sunan, bu söylem. Bu söylemin yol açtığı sonuçları ele almak zorundayız. Ama bu noktada herkesin üzerine düşen bir görev var. Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan toplumların başkalarıyla birlikte nasıl yaşamak istediklerini, dünyada nasıl yer almayı arzuladıklarını ve politik katılım formlarını nasıl icat edeceklerini söyleyebilmeleri gerek.

Geçmişte kaleme aldığım çalışmalarda ben, on dokuzuncu yüzyılın proleterleriyle ilgilenmiştim. Bu insanlar, hâkim temsil formu üzerinden aşağı bir seviyeye düşürülmüşlerdi. Hoşnut olmadıkları koşullarda çalışmak, bazen bağırıp isyan etmek durumundalardı. Ama bu insanlar, müşterek dünyanın birer üyesi gibi düşünmüyor ve konuşmuyorlardı. Sonra bir gün bazıları, düşünüp konuşmaya karar verdiler. Bildiriler, grev çağrıları, yazılar ve şiirler kaleme aldılar. Sözlerinde ve mücadelelerinde başkaları gibi aynı dünyaya ait olduklarını söylediler, başkalarının “kendileriyle ortak bir şeye sahip olmamasına” karşın kendilerini temsil ettiklerinden bahsettiler. 

Uzaklaşma ve nefretin mantığından kopmamız lazım. Zira bugün toplumun kıyısında olanlar, müşterek dünyaya katılım formları icat ediyorlar. Bu, entegrasyon fikrinin ötesine uzanan bir şey. Ayrıca bu fikir, hâlâ ayrımcılık mantığına ait.

Kimi analistler, cihadizmin kimi gençleri, İslam’la bağlantılı olanları cezbetmesini bir mutlağa dair her türden imkânı yok etmiş bulunan Batı’ya ait bir semptom olarak yorumluyorlar. O hâlde artık kimi idealleri yeniden icat etmenin vakti gelmedi mi?

İdeallerin tahrip olması, Komünist Manifesto’da bile kendisine yer bulan eski bir mevzuu. Marx, orada “burjuvazi, dinî iştiyaka ait en ötedünyaya has zevkleri, şövalyelere has coşkunun verdiği hazları, cahillere özgü duyguculuğun esrikliğini ego merkezli hesaplamaların o buz tutmuş suyunda boğdu” diyor. Bu, gericilikle ve lekeleme gayretleriyle alakalı bir tema aslında. 

Varoşlardaki gençleri hem meta tüketimine ait nihilizmin kurbanları hem de ruhani değerler adına İslamcılarca manipüle edilen unsurlar olarak damgalıyoruz. Fanatikçe işlenmiş suçlara varmak amacıyla ideallerin kapitalizm eliyle tahrip edildiğinden yola çıkan bu tip analizler o izahat çerçevesi dâhilinde, uygulama noktalarından mahrumdurlar. Bu boşluk, nefret ve lekeleme çabaları ile doldurulmaktadır. 

Ben ideallerden mahrum olduğumuz kanaatinde değilim. Etrafımızda gezegeni kurtarmak isteyen, yeryüzünün tüm köşelerine yaralıları tedavi etmek için koşan, mültecilere yemek veren ve yoksul mahallelere yeniden hayat katmak için dövüşen insanlar var. Kendi çağımızda gördüğümüzden daha çok davasına bağlı insana tanık oluyoruz bugün. Mahrum kaldığımız şey idealler değil, kolektif özneleşme süreçleri. Bir ideal, insanları başkaları ile ilgilenme konusunda teşvik eder. Kolektif özneleşme süreci ise tüm insanları bir araya getirir ve bir halk meydana getirir.

Bir halk meydana getirmek için ne yapmak gerek? Bu, ille de “ulus” ölçeğinde mi gerçekleşmeli?

Politik manada bir halk, kendisini her daim devlete ait halk formundan ayrı bir şey olarak kurar. Bu amaç doğrultusunda “ortak bir yanı bulunmayanlar”ın da dâhil olmasına imkân veren, mülteciler, ekoloji veya varoşlar gibi belirli temaların ötesinde, herkese açık, eşitlikçi sembolleştirme çabalarına ihtiyaç duyar. Ama bir halk, aynı zamanda kendisini yerelde, genel manada ulusal alanda icra edilen verili bir egemenlikle ilişkide kurar.

Madrid’deki 15 Mayıs hareketi [öfkeliler hareketi] kendisini kamusal gücü tekeline alan partilerin mantığından koparak inşa etmişti. İstanbul’daki Taksim Meydanı hareketi, kendisini devletin bir ticaret alanına dönüştürmek istediği, herkese açık bir uzamın etrafında kurdu. Sermaye küresel olsa bile biz, önce ortaya çıkma noktasında eyleme geçeriz.

Ulus, kolektif bir sembolleştirmedir ve tıpkı her türden sembolleştirme gibi, başka her yerde görüldüğü üzere, Fransa’da da sürekli bir mücadele için gerekli kazıktır. Bu açıdan bizim 2000’lerin başından beri Fransız kimliğine karşı saldırı gerçekleştirmemiz gerekmiştir. Düşünsel karşı-devrimin doruk noktasında devrimci, sosyalist, işçi sınıfına ait, sömürgecilik karşıtı ve Direniş sürecinin mirasını içeren Fransız ulusu, zaman içerisinde tasfiye edilmiş, o beyaz, Hristiyan bir ulusa doğru kapanmıştır.

Güvensizlik meselesindeki gücün bu “karşı-devrim”e ait bir şey olduğunu söylemek mümkün mü?

O da geriye doğru giden kolektif bir kimlik inşa etme eğilimindedir. Mevcut hükümet, Bush’un çıkardığı derse uymaktadır: bizleri yönetenler, en fazla desteği birer savaş lideri oldukları takdirde toplayabilmektedirler. İşsiz olunca çözümler icat etmek ve kâr mantığı ile yüzleşmek zorunda kalırız. Üzerimize savaş lideri üniformasını geçirince dünyadaki en iyi eğitimli ordulardan birine sahip bir ülkede her şey birden daha da kolaylaşır. 

Bizi yönetenler, güvenlik değil, güvensizlik hissi sayesinde yönetme imkânı bulurlar. Bu, çok farklı ve sıklıkla tersten işleyen bir süreçtir. Kasım 2005’te belki de ciddi çatışmalarla geçen haftalara tanık olmamak mümkündü. Varoşlarda yoğunlaşmış isyanlarda içişleri bakanı Sarkozy, başkanlık için belirli bir programı yürürlüğe soktu. Bu program da güvensizlik hissi ile ilgiliydi. Sahada güvenliği sağlamak için karşı tarafı sakinleştirme ve uygun bir diyalog geliştirme yoluna gitmedi.

Şimdiki Fransız başbakanı Manuel Valls, terörist saldırılar için “sosyolojik açıklamalar” getirilmesini eleştirdi. Ona göre bu açıklamalar, söz konusu saldırıları gerçekleştirenlere bahaneler sunuyordu. Bu yaklaşımı nasıl analiz ediyorsunuz, zira siz de Valls’ınkinden farklı bir biçimde, Bourdieu’nün sosyolojisi için benzer bir eleştiri getirmiştiniz.

“Bahaneler üretme kültürü”, esasında sadece baskıcı tedbirlerin işe yaradığını ispatlamak için başvurulan basit bostan korkuluğu yöntemidir. Ama buradaki şüpheli bir tümevarım yöntemidir. Şurası kesin: toplumun en avantajsız kesimini ele alan bir sosyolojinin, bu kesimden on-yirmi kişinin neden mücahid olduğunu izah etme noktasında her zaman eli kolu bağlı olacaktır. Oysa böyle bir sosyoloji, ne kimseyi cesaretlendirir ne de bahane üretir. Aynı şeyi güvenlikçi ağız kalabalığı için de söyleyemeyiz. Onun yol açtığı tehditler, sadece daha sert baskı uygulamalarından haberdar olanları korkutur. Esasında bu tehditler cezasını verme kültürünü besler. Cihadizm, bunun en uç biçimidir. Asıl bizim bu kültürle mücadele etmemiz gerekir. Biz, İsrail devletinin işlediği suçlar için gidip Yahudi öğretmeninden intikam almaması gerektiği konusunda o üniversiteli Arap öğrencileri ikna edebilmeliyiz. Ama bunun mümkün olabilmesi için bizim aynı zamanda İsrail’in işlediği suçlara yönelik protesto gösterilerini antisemitizmi yasaklayan kanun üzerinden illegalize etmememiz gerekir.

Bir düşünür olarak size hep "radikal solcu", dolayısıyla "anti-kapitalist" deniliyor. Ama analizlerinizde siz, ekonomik güçlerden çok politik ve düşünsel yetkeyi sorgulamaya daha hevesli görünüyorsunuz.

Bazı insanlar, solcu olmayı her şeyi kapitalist hâkimiyete indirgemek olduğunu sanıyorlar. Bu “solcu” konum, sistematik bir hukuk karşısında asık suratlı bir tevekküle meyletmeye neden oluyor. Toplum formları, kapitalist hâkimiyeti politik bir uzamda icra ederler ya da ona karşı örgütlenirler. Bir halkı kendisine uygun zamanda yaratan, kamuoyu formlarını meydana getiren, bankalar veya finans değildir. Bu işi yapan, politikacılar, aydınlar ve medya sınıfıdır. Bu anlamda politik sembollerin kamuoyu alanında ve saf tezahürleri olarak kurumlar alanında üretildiğini düşünen kimi Marksistlerden ayrılıyorum. Mücadelenin gerçek alanı burasıdır. Eğer kapitalist hâkimiyet sürdükçe hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylersek, o vakit dünyanın sonuna dek her şeyin olduğu gibi kalacağını söyler dururuz.

Ama aynı zamanda bugün tüm dünyada hüküm süren, insanî değiş tokuşun pazar ilişkilerine dönüşmesi süreci iç karartıcı bir şey değil mi?

İdeolojinin doğrudan ekonomiye indirgenmesi, politika denilen meseleden uzak durmayı gerekli kılar. Bu konu sürekli tekrar gündeme gelmektedir. Yirmilerde insanlar, halk sınıflarının gidip zihinlerini büyük ekran üzerinden körelttikleri sinemaya saldırmışlardır; altmışlarda insanlar, bulaşık makinesini ve iddia bayilerini proleterleri devrimden uzak tutmakla suçlamışlardır. Bugünse tüketim mamullerini her şeye kadir bir şeymiş gibi fetişleştiriyoruz. Sanki mağaza vitrininde duran en son model iPhone’un insanların bilincinin canavar eliyle yok edilmesi için yeterli olduğunu varsayıyoruz. Bugünkü politik kudretsizliğin ana nedeni, en son marka cihazların hipnoz etme gücü değil. O, esasında mevcut dünyadan daha iyisini yaratma becerisini haiz bir kolektif gücü tasarlayamamamızın bir ürünü. Bu güçsüzlük hâli, altmışlardaki ve yetmişlerdeki devrimci hareketlerin başarısızlıkları, Sovyetler’in çöküşü, bu çöküş ardından gündeme gelen demokrasi umutlarının suya düşmesi, küreselleşme ve onun Fransa’daki sanayi toplumuna özgü dokusu üzerindeki etkilerince perçinlendi. Fransa’da ilerici güçleri demoralize eden metalar değil, iktidardaki sosyalistler.

Belki de Fransa’da durum böyle, peki ya dünyada? Aynı bizim gibi tüketen orta sınıfa mensup bir Çinli ya da Hintli de bizim maruz kaldığımız hayal kırıklığının mı mağduru?

Dünya ölçeğinde farklı teşhisler konuyor. Lüks jakuzisinde büyük ekranda TV izleyen yeni Çinli yönetici tipi, ülkesinin çok küçük bir kısmını temsil ediyor. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı için sorun, geç kapitalizmin yol açtığı söylenen nihilizm değil, ilkel kapitalizme uygun endüstriyel yoğunlaştırma sistemlerinin ve vahşi sömürü formlarının doğuşu ya da restorasyonu.

Kaynak

0 Yorum: