Abbas’ın Yerine Dahlan

Sisi Abbas’ın Yerine Dahlan’ı Geçirmek İçin Oyun mu Çeviriyor?
Trump tipi bir megalomanyak ve zorba olarak Sisi’nin İsrail için kirli işler çevirdiği artık sır değil. Bugünlerde Amerika ve İsrail’in ajanı olan Muhammed Dahlan’ı Mahmud Abbas’ın yerine geçirmek için hazırlıklar yapıyor.
1993’te Washington’da Oslo Anlaşması imzalandıktan sonra Dahlan Gazze’deki Önleyici Güvenlik Gücü’nün başına getirildi. Amerikalıların silâhlandırdığı, fonladığı ve eğittiği bu 20.000 kişilik güç Fetih’e verildi. Dahlan da böylelikle Filistin’in en güçlü liderlerinden biri hâline geldi.
Elindeki güçler doksanlar boyunca Hamas mensubu tutsaklara işkence ettiği için suçlandı. Bu dönemde Gazze’ye “Dahlanistan” deniliyordu.
Önleyici Güvenlik Gücü’nün [ÖGG] başı olarak Dahlan CIA ve İsrail istihbarat yetkilileri ile düzenli görüşmeler gerçekleştirdi.
Bush dahi Dahlan’la en az üç kez görüşmüştü. İlk görüşmenin ardından onu “iyi ve sağlam bir lider” sözleriyle övmüştü. Özel çevresinde başkan Dahlan’ı “bizim adamımız” olarak tarif ediyordu. Onun gerçekten de ABD’nin adamı olduğunu ispatlayacağı zaman nihayet geldi.
2007’de Dahlan Amerika’nın “Hamas’ı yok etmek için saldırıya geçme konusunda elindeki güçleri hazırla” ricasına olur verdi.
Amerikalı ve birçok Avrupalı siyasetçi için Hamas yok edilmesi gereken bir tehlike idi. Zira Hamas 2006’da ikinci Filistin Yasama Konseyi seçimlerinde zafer elde etmişti. Hamas o seçimde 132 koltuğun 74’ünü kazandı. Bu, iktidardaki Fetih’in aldığı orandan fazlaydı. Sonrasında Hamas lideri İsmail Haniye hükümet kurma çalışmalarına başladı. Elbette Bush yönetiminin bu hükümetin yaşamasına izin vermesi beklenemezdi.
Maalesef Dahlan ve Amerikalı efendileri rüzgârı arkasına alan Hamas tarafından devre dışı bırakıldı. Örgüt ÖGG ve liderini Gazze’den kovdu.
Bu gelişmenin ardından başkan yardımcısı Dick Cheney’nin baş Ortadoğu danışmanı David Wurmser gayet dürüst bir açıklama yaptı ve “esasında Fetih zor kullanana dek Hamas’ın Gazze’yi ele geçirmek gibi bir niyeti yoktu” dedi.
“Bana kalırsa Hamas darbe yapmadı, olası Fetih darbesini önleyecek bir hamle gerçekleştirdi. Bush yönetimi artık yozlaşmış bir diktatör olan Mahmud Abbas’ın muzaffer olmasını sağlamak için kirli bir savaşın içine girdi.”
Wurmser ayrıca Bush yönetiminin ikiyüzlülüğünden de rahatsız olduğunu ifade ediyor: “Başkanın Ortadoğu’ya demokrasi gelmesi çağrısı ile bu siyaseti arasında rahatsız edici bir mesafe söz konusu. Bu siyaset söz konusu tavırla çelişiyor.”
Dahlan'ın Gazze’de yaşadığı yenilgi Bush yönetiminin desteğinin azalmasına sebep oldu. Ekim 2007’de Abbas’a Dahlan’ı yardımcısı yapması konusunda baskıda bulundu. Fetihlilerin ifadesine göre, ABD ve kimi AB ülkeleri Filistin Yönetimi’nin başında Abbas’tan sonra Dahlan’ı görmek istiyorlardı.
Birçok Filistinli Mossad’ın Arafat’ı zehirleyip öldürmesinde (polonyum-210) Dahlan’ın parmağı olduğuna inanıyor.
Bu kanaat ve korku ile Abbas Dahlan’ın bir sonraki kurbanının kendisi olduğunu düşünüyor muhtemelen. Bu sebeple Haziran 2011’de onu Fetih’ten kovdu. Üç ay sonra Filistin polisi Dahlan’ın evine baskın düzenledi, özel silâhlı muhafızları tutuklandı.
Sonrasında Dahlan Filistin’den çıkartıldı, o da gidip Dubai’ye yerleşti. Kendisi, eşi Celile ve dört çocuğunda Sırp vatandaşlığı var, ayrıca Dahlan bir de Karadağ vatandaşı.
Bugün işgal altında, zulüm koşullarında yaşayan Filistinlilerin büyük bir kısmı Filistin Yönetimi’ndeki yozlaşma ve güçsüzlükten bıkmış durumda. Bu koşullarda Dahlan geri dönmek için kendisine yol yapıyor. Bu konuda en fazla teşviki de Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’den görüyor.
Geçen Kasım Kahire’deki bir toplantıda Sisi Abbas’a Filistin’deki politik sahneyi temizlemek için bir yol haritası sundu. Sisi’nin Filistin Yönetimi ile ilişkilerin sürdürülmesi karşılığında dile getirdiği ana talep Abbas ve Dahlan arasında yeniden bir uzlaşmanın sağlanması.
Tüm göstergeler Sisi’nin Dahlan’ın Abbas’ın halefi olmasını istediğini gösteriyor.
Bu noktada şu iki soruyu sormak gerekiyor.
Sisi Dahlan’ın Filistin Yönetimi’nin başına geçmesini neden istiyor?
Kısaca şu cevabı vermek mümkün: çünkü bunu İsrailli liderler istiyor.
İkinci soru da şu: İsrailli liderler Abbas’tan sonra Filistin Yönetimi’nin başına Dahlan’ın geçmesini neden istiyor?
Dahlan’ın Filistinlileri Siyonizmin kurduğu masadaki kırıntıları kabul etmeye zorlamak için gereken gücü kullanabileceğini umut ediyorlar, belki de buna inanıyorlar. Bu kırıntılardan biri de devlet olarak adlandırılabilecek, Batı Şeria’nın yüzde otuz ilâ kırkında tecrit edilmiş bantustanlar kurulması.
Tahminim şu yönde: Sisi’nin başını çektiği komplo ve rüşvet ilişkisi Dahlan’ı başa geçirmeyi başarsa bile onun Siyonizmin dile getirdiği teslimiyet şartlarını Filistinlilere dayattığı noktada öldürüleceği kesin.
Alan Hart
Devamını oku ...

İsrail’in Çıkarları

Netanyahu: Suriye Barış Anlaşması İsrail’in Çıkarlarını Karşılamalı
Dün bakanlar kurulu toplantısında konuşan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu İsrail’in Suriye’de devam eden ateşkesi “hoş karşıladıklarını” söyledi ama uluslararası toplumun Suriye’deki iç savaşa son verecek her türden barış anlaşmasının İsrail’in çıkarlarına uymak zorunda olduğu konusunda ısrar ettiğini dile getirdi.
Netanyahu ve diğer yetkililer burada neyin kastedildiği hususunda muğlâk sözler sarf ettiler ama “İran’ın Suriye’deki saldırganlığının” durdurulmasına vurgu yaptılar. İsrail rejim değişikliğinin İran’a müttefik olmayan yeni bir hükümetin kurulmasını sağlayacak şekilde cereyan etmesini istiyor.
Burada bir de İsraillilerin savaş boyunca İran’ın müttefiki olan Suriye’nin kontrolü bahsinde “IŞİD’i tercih ederiz” açıklamalarını da hatırlamakta fayda var. Zira İsrailliler İran’ın her koşulda İsrail’in “ana düşmanı” olduğuna inanıyorlar.
İsrailli yetkililer ayrıca Hizbullah’a silâh aktarılmasına mani olmak, Suriye’deki Golan bölgesinin “teröristlere ait bir cephe” hâline gelmesine izin vermemek için Suriye’ye saldırabileceklerini dillendiriyorlar. Tuhaf olan şu ki İsrail Golan bölgesinin El-Kaide kontrolünde olmasından memnun. Tek itiraz ettiği husus oranın yeniden Suriye hükümetinin kontrolüne girmesi.
Jason Ditz
Devamını oku ...

Şah Damarı

İrfan Aktan: Gazeteci. Yanlış bilmiyorsam eskiden ÖDP’liydi. Sonra rüzgârın yönü değişti, Kürt olduğunu anımsadı. Bu sahaya express misali bir geçiş yaptı.
Dündar-Gül’ün serbest bırakılmasını konu alan bir yazı yazmış sitesinde. [Dündar-Gül Tahliyesi] Meseleyi doğal olarak Kürt merkezli okuyor. Eskiden pek huyu değildi artık ona göre moda bu. Bu sebeple gazeteci dostlarının tahliyesini Kürt karşıtlığı konusunda batıda oluşan koalisyonun ve ittifakın rahatlatılması üzerinden okuyor. “Ama iktidar şu anda cepheyi genişletmekten ziyade daraltmayı, Türkiye’nin batısında en uzlaşmaz görünen kesimlerin bile 'gönlünü' alarak Kürt hareketine yönelik savaş için güç kazanmayı tasarlıyor.” diyor. Ama bu resimde kısa bir süre önce bu iki gazetecinin tahliyesi için “ricacı” olan John Kerry nedense yok. Olmasın diye İrfan Aktan var.
Gazeteci kafası bu şekilde işliyor. Bizleri mikro unsurlara kilitleyerek arka plandaki güçlere hizmet ediyor. Burjuva medyasında arzı endam etme imkânı bu şekilde bulunuyor. Bu sebeple akademisyenle gazeteci arasındaki ayrım ortadan kalkıyor. Her şeyle ilgilenip hiçbir şeyle ilgilenmemek, her şeyi bilip hiçbir şey bilmemek böyle mümkün oluyor. Malumatfuruşluk kimilerine istediği zaman istediği şey olma imkânı sunuyor. Gerektiğinde kimlikçilik eleştirisi yapan, bir anda kimlikçiliğin şahikasını örnekleyebiliyor.
İrfan Aktan’ın tvit hikâyesinde Cizre’de yakılarak katledilen gazeteci Rohat Aktaş ile Leonardo DiCaprio böylelikle yan yana gelebiliyor. DiCaprio ödül alsın diye dua ederek, sabaha dek izlediği Oscar törenlerinin beyazlığı, Rohat’ın siyahlığı onu hiç mi hiç ilgilendirmiyor. O kendi keyfine bakıyor. Savaşa dair vicdan pazarlarken, neleri gizlediğini o da iyi biliyor.
Neşe Özgen: Akademisyen. Sınır çalışıyordu. Eskiden herkesi kucaklayan, sınırsız, lehimsiz bir yeni ideolojiden söz ediyordu. [Neşe Özgen Mülâkatı] Şimdi herkes gibi ve herkes kadar “Kürdofil”. Bu kelime kötü manada değil. Kürd’ü sevmek lazım elbette, ama bu sevme olmaya mani ise sorunlu.
Diyarbekir gezi notları düşüyor bu ara. Gazeteciliğe geçiş yapıyor bir anda. Kenti analiz ediyor. AKP’nin “hendeklerin Kürtler arasında yarattığı rahatsızlık”la alakalı propagandasını yerinde çürütüyor. “Tartışılıyor, herkes komünalist, demokrat, özgürlükçü, tabii bu mesele de tartışılıyor” diyor. Aktan’la rolleri değiştiriyor.
Gaz maskeli orta sınıflardan, halkın savaş irfanından dem vuruyor. İyi de ediyor. Sona doğru da “kentli davranışla kapitalizmi tanıyıp tartışmakta, komünalizme yönelik bir yapıyı hazırlamakta” olduğunu söylüyor. Ama hoca bir-iki yıldır masada olan, Cizre’den Sûr’a uzanan tokileşme projelerini, toledolaşma planlarını, yağma iradesini hiç görmüyor veya belki de görüyordur. Belki de o sebeple “yaklaşan bahar”dan bahsediyordur.
Kanaatimce bu zamana dek bir şey olmamışsa, bahar(da) da olmayacak. Cemil Bayık Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nın özel savaşın parçası olduğunun, ta Öcalan’la yapılan, notlara yansıyan görüşmelerde bu savaşın planlandığının altını çiziyor. [ANF]
Zaten HDP de cari olan erken seçim dedikodularına uyarlı bir biçimde, mitinglerine başladı bile. Sûr ve Cizre için toplanmayan kitleler meydanları çoktan doldurdu. Sahne değişti. Tiyatro oyunu misali, sahnede silâh varsa illaki patlamalı.
Hâsılı, İrfan Aktan ve Neşe Özgen şahsında gazetecilik ve akademisyenlik bir potada eriyor. Erime sanki biraz da devletin ve/veya emperyalizmin herkese eşit mesafede, kurucu, nesnel, tarafsız, düzenleyici, sınıflar üstü, ari bir güç olarak paranteze alınması ile ilgili. Meslekler bu parantezde ideolojikleşiyorlar ve kendilerini devlete/emperyalizme atfedilen vasıflarla tanımlıyorlar. Oyunda figüran ve aktör-aktris olmak böylece önemli hâle geliyor. O oyuna dair şerhleri kimse düşmüyor. Yıldız oyuncunun mimiklerine takılmak, yabancılaştırma efektlerini görmezden gelmek, arınmak, oyunun ardını arkasını sorgulamamak… Bu gazetecilik ve akademisyenliğin kitabında bu sorgulamaya dair bir şeyler yazmıyor. Onlar bizi hakikate kör kılmaya mecbur. O ki şah damarımızdan bile yakın!
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

28 Şubat

28 Şubat belki 1000 yıl sürmedi. Belki mimarları artık hatırlanmıyor. Belki o gün Müslümanları karalayan manşetlere bugün rastlamıyoruz.
O günün en hızlı İslâm karşıtı gazeteleri, patronları bugün bir bir siyasal iktidara boyun eğmiş durumda.
Bütün bunlar 28 Şubat zihniyetinin bittiği anlamına mı gelir? Asla!
28 Şubat'ın amacı, belki düzenleyenlerin bile muhayyilesinin ötesine geçti ama, gerçek oldu artık.
Müslümanlar sekülerleşti, dünyevîleşti, sisteme entegre oldu.
Belki bu postmodern darbe mimarları Müslümanları külliyen saf dışı bırakmak için, hepimizin başını ezmeleri gerektiğini düşündü. Ama bugün bu istekleri, ezildiğimiz için değil, aksine rahata erdiğimiz için gerçek oldu.
Bugün artık gösteriden başka bir şey yapmıyoruz.
Günümüz dünyasında İslâm'ın gerektirdiği protest yaklaşımı aşağılıyor ve her hücremizle küreselleşen Batı uygarlığına entegre oluyoruz.
Acaba 28 Şubat'ın mimarları, bu sürecin, Müslümanları bu kadar kısa sürede, bu kadar uç bir noktaya sürükleyeceğini ve değiştireceğini hayal ederler miydi?
İsmail Kaplan
Devamını oku ...

Hicab: Pasif Terörizm

ABD Ordusu Raporu Şiddetli Aşırıcılık Konusunda Hicabı ve Cinsel Mahrumiyeti Suçluyor
Görünüşe göre diğer her şey gibi terörizmin de cinsiyet ve kadın bedenlerinin kontrol altına alınması üzerinden izah edilmesi mümkün. En azından ABD ordusuna göre böyle.
Bu hafta Murtaza Hüseyin Intercept’te yayınlanan makalesinde, 2011’de yayınlanan, geçen yaz Hava Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı’nca yeniden çıkartılan “Şiddetli Aşırıcılığa Karşı Koymak: Bilimsel Yöntemler ve Stratejiler” başlıklı orduya ait resmî raporda kimi doğrulanmamış iddiaları ifşa ediyor. Revize edilmiş olan rapor Obama’nın geçen yıl başkanlık ettiği Şiddetli Aşırıcılığa Karşı Koymak [ŞAKK] isimli zirvenin hemen ardından açık edildi. Bu zirve birçoklarınca yanlış ve kurnaz bir çaba olarak eleştirilmişti.
Hükümetin ŞAKK programına dair El-Cezire’den Rami Huri şu tespiti yapıyor: “Arapların, ABD’nin ve İsrail’in politikaları esasında sömürgeci bir fikri süreklileştiriyor. Bu fikre göre, şiddet Arap ve Müslüman dünyasındaki zihniyetler ya da yabancı değerlerin bir sonucu.”
Bu son rapor gerçekten gülünç çıkarımlarda bulunmak adına bu “yabancı değerler veya zihniyetler” anlayışından istifade ediyor. Mısırlı doktor, yazar ve kendisini “Müslüman düşünür ve reformcu” olarak tanımlayan, geçmişte militan grup Cemaatu’l İslamiyye üyesi olduğu iddia edilen Tevfik Hamid, militan cihadizmin ardındaki gerçek motivasyonu, yani cinsellik meselesini izah eden bir bölümün bulunduğu kitabın yazarı. Yazar daha da özelde cinsel mahrumiyet üzerinde duruyor.
Hamid genç Müslüman erkekler arasındaki cinsel gerginliğin ve ezikliğin altının çizilmesinin radikalleşmeyle mücadele noktasında önem arz ettiği kanaatinde. Kişisel gözlemleri ve “araştırmaları” üzerinden yazar ayrıca Müslüman kadınlar arasında hicabın yaygınlığının, kendi ifadesiyle “hicab olgusu”nun pasif terörizmden farksız olduğunu söylüyor:
“Gözlemlerime göre, son yirmi-otuz yıl içinde terörizmi hicabın yaygınlığındaki artış izledi. Irak’taki Kürdistan gibi Sünni Müslüman bölgelerde birçok kadın hicab giymiyor; bu bölgeler Enbar gibi hicabın yaygın olduğu bölgelere kıyasla daha az terörist eyleme tanıklık ediyor.”
Hamid hicabın terörizmdeki artışlarla doğrudan ilişkili olduğuna dair argümanını takdim ederken yalnızca bu türden bir “kanıt” üzerinde duruyor. Oysa basmakalıplaşmış, insanı bıktıran argümanlardan birini dile getiren Hamid şiddetin sorumluluğunu kadınların sırtına yüklüyor ve o kadın bedenlerinin üzerinde (veya dışında) neler olup bittiğinin kontrol edilmesi üzerinde duruyor. Ama yazar iddialarının doğruluğunu ispatlayacak tek bir gerçek kanıt öne sürmüyor (bu iddialar kulağa tanıdık geldi mi? Tecavüz kültürüne alışmayı öneren yaklaşımları hatırlatmıyor mu?)
Murtaza Hüseyin ise makalesinde İslam çalışmaları konusunda eğitim veren akademisyen Ingrid Mattson’dan alıntı yapıyor. Mattson, Hamid’in yorumlarını kafa karıştırıcı ve kavrayışsız buluyor. “Hicab herhangi bir Müslüman kadınının başörtüsü müdür? Her ülkedeki tarz aynı mıdır? Zira başı örtmek yaygın biçimde Müslüman kadınlar arasında gözlemlenen bir şeydir. Burada mantığın zerresi yok. Hicab kullanan ve Taliban tarafından vurulan Malala terörist miydi? Üzgünüm ama güçlü insanların kadınlara elbiselerini çıkartmasını söylemesinden daha yavan bir şey yok.”
ABD ordusu raporu hicab giymeyi pasif terörizm olarak tarif ediyor
Bu da benim el yapımı bomba istifim
Hicab/başörtüsü pasif terörizme katkı sunuyor
Her zaman olduğu gibi bu olayda da Twitter tüm hızlılığı ve keyfiyle Hamid’in “pasif terörizm” iddialarına cevap yetiştirdi. Bilhassa Müslüman kadınlar kendi giyinme tercihlerinin şiddetle bir biçimde bağlantılı olduğunu söyleyen anlayışla alay etmek için #passiveterrorism etiketini kullandılar.
Hamid’in iddiaları alabildiğine kusurlu olsa da ve diğer terörizm uzmanlarınca zerre itibar edilmezse de görüşlerinin ABD hükümeti üzerinde net bir etkiye sahip olduğu açık biçimde görülüyor. Hüseyin şunları yazıyor:
“[Hamid] web sitesinde görüşünün, aralarında Savunma Bakanlığı’nın, Ulusal Güvenlik Kurumu’nun, Özel Operasyonlar Komutanlığı’nın ve Ulusal İstihbarat Direktörü Bürosu’nun bulunduğu bir dizi hükümet kurumunca talep edildiğini söylüyor. Onun bu kurumlara verdiği hizmetten ötürü para alıp almadığı açık değil.
[…]
Şiddetli Aşırıcılığa Karşı Koymak: Bilimsel Yöntemler ve Stratejiler raporunun güncellenmiş versiyonuna bir önsöz yazılmış. Önsözde Hamid, “ideolojik, psikolojik, toplumsal ve ekonomik düzeylerde İslamcı terörizm bileşenlerini ele alan, radikalizmle mücadele konusunda incelikle geliştirilmiş bir planı sunduğu için” övülüyor. Raporun ilk versiyonundan 2014’te kendi aşırıcılık karşıtı stratejisini geliştiren FBI da faydalanıyor. Hem ilk versiyon hem de revize edilmiş versiyonlar Hamid’in kitabındaki radikalleşme ile ilgili bölümü içeriyor.”
Eğer ABD hükümeti “aşırıcılıkla mücadele” konusunda ciddi ise Donald Rumsfeld’in Savunma Bakanı olduğu dönemde “Pentagon’un Savunma Kurulu Görev Gücü’nün kaleme aldığı çalışmaya bakması gerekli. On iki yıl önce yazılan bu çalışma Müslüman dünyada aşırıcı şiddetin sebeplerini daha çok içeride arıyor:
“Aslında Müslümanlar ‘özgürlük’ten değil, bizim politikalarımızdan nefret ediyorlar. Büyük bir kısmı İsrail lehine olacak şekilde Filistinlilerin hakları aleyhine tek taraflı desteğe yönelik itirazlarını dile getiriyor, özellikle Müslümanların tiran kabul ettikleri Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Pakistan ve Körfez ülkelerinin başındaki devlet adamlarının uzun süredir, üstelik giderek de artan bir destek görüyor olmasına karşı çıkıyorlar.”
Aşırıcı şiddet denilen yangına benzin döken cinsellik veya kadınlar değil, ABD politikasıdır.
Cinsellik ve kadınları mahcup edecek yaklaşımlar kolay, havalı ve baş sıkıştığında hemen başvurulacak bir tür izahat olarak görülse de ABD dış politikalarının ve yürüttüğü anlamsız savaşların hem ABD hem de dünyanın geri kalanı için felâketlere yol açtığı gerçeğini görmezden gelmemiz mümkün değil.
Sarah Moawad
Devamını oku ...

GKAH

Devletin İdeolojik Aygıtı Olarak GKAH
Althusser’in belirlediği devletin ideolojik aygıtlarına “parti”yi eklemek mümkün mü?
Mesele, gittiğimiz okulu bütün olarak devlet görmek değil, devletin mevcut iç mekanizmaları ile kendisini oradaki kolektif pratikte nasıl örgütlediğini anlamak. Tek tek bireyleri örgütleyeyim derken, birey-devlet ikiliğini abanmak sakıncalı. Bu yaklaşım da devletin kendisini yeniden üretme sürecine ait. Kilisenin devlet olduğunu söylediğimizde, devrimciler için ve içinde çalışan kiliseleri anlamlandırmak zorlaşır.
Ama elbette bir “alt-devlet”ten söz etmek mümkündür. Kitlelerin mücadeleleri ile oluşmuş bir yapı devlet eliyle bir yerde dondurulur. Ekim Devrimi bir devleti koşullamışsa, Mustafa Suphi TKP’si de dâhil tüm TKP’nin bir alt-devlet olarak cisimleştiğini görmek gerekir. O Enverci devlete rakip, Kemalci devlete düşman olduğu için tasfiye edilmiştir. “Yeni devlet kuruluyor, bir yerinde bulunalım” denilmiş, ezelden varolan devletin zaten dönen değirmen taşları arasında öğütülmek kaçınılmaz olmuştur.
Dolayısıyla Kadro’dan bugün “AKP cumhuriyeti”nin belirli yerlerindeki uzantılarına kadar TKP geleneği bir alt-devlettir. Yetmişlerin başındaki atılım, DİSK’in ve işçi sınıfının örgütlenmesi, bu örgütün CHP hizasına çekilmesi, 12 Eylül darbesinden aylar önce haberdar olunmasına karşın, gelen darbenin “Kemalist” olacağının düşünülmesi, darbe kapıyı çaldığında alkışlanması gayet tutarlıdır. DİSK CHP’nin kucağına, TKP denilen alt-devletle CHP arasındaki ayrımın silikleşmesi ya da silik olması sebebiyle itilmiştir.
Bir alt-devlet olarak toplam devlet kurgusundaki çatlaklardan, gerilimlerden istifade etmek mümkün ve meşrudur. Burada, aslolarak “Batı veya yerli burjuvazi”nin yönelimlerine ağırlık vermek üzerinden bir eleştiriyi dillendirmek bile anlamsızdır. Zaten bu alt-devlet burjuvazinin toplam gerçekliğine içseldir.
Bu açıdan KP öncülüğünde tesis edilen “Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi” [GKAH] devlet eliyle tesis edilmiş bir sivil toplum kuruluşudur. Özellikle Gezi ile beliren çatlaklara karşı toplam devlet TKP şahsında refleks geliştirmiştir. Bu, TKP’nin üçe bölünmesi şeklinde tecelli etmiştir. Yani bugün karşımızda duran Türkiye Komünist Hareketi, Halkın TKP’si ve Komünist Parti bir ve aynı yapıdır.
Olan şudur: merkezdeki klik sarsıntı karşısında bekasına dair gerekli refleksi sergilemiş, bileşenlerine ayrılmış, satha yayılma yollarının peşine düşmüştür. Gezi’de belirginleşen devlet-birey gerilimi olduğundan ve TKP’nin giderek devletlû niteliği ayyuka çıktığından, dolayısıyla ortalığa saçılan bireyleri toplamanın verili yapıyla mümkün olmamasından ötürü, böylesi bir yola başvurulmuştur. Alt-devletleşen parti kendi alt örgütlerini doğurmuştur. (Bunu başka yapıların da denediğini belirtmek gerekir.)
GKAH bu sürecin bir tezahürüdür. Onun üzerindeki yaldız kazındığında altındaki Kürd düşmanlığı görülecektir. Zira alt-devlet olarak TKP Kürd hareketini bir rakip olarak görmektedir. Tüm alerjisi buna dairdir. Öcalan devletin “beyaz Türk” niteliğine vurgu yapmakta, kendisinin “devleti Kürdleştirmeye, Kürdleri devletleştirmeye çalıştığını” söylemektedir. Devletse TKP üzerinden, bir “beyaz Türk” refleksi geliştirmektedir.
“Gericilik”ten kasıt, Kürd’ün Osmanlı’daki özerk varlığına dönme niyetine itirazdır. Burada din meselesi bir bahaneden ibarettir. TKP’de din düşmanlığı Kürd düşmanlığı ile iç içe geçmiştir. Çünkü herkes kadar tarih okuyan TKP, Kürd’ün kavgasının dinle tutuştuğunu, o dinin Kürd’le yandığını bilmektedir.
TKP’nin karşısına geçtiğinde burjuvazinin eteğine yapışması ve Aydınlanma şampiyonluğuna soyunması tabii ki kaçınılmazdır. Enver-Kemal geriliminde, ortaklaşa tasfiye edilen Suphi TKP’si batıda, özellikle Balkanlıların elinde, başka bir formda yeniden diriltilmiştir. Kısa süre içerisinde bu TKP’nin Rum, Ermeni devrimcilerin fiilî varlığı ve somut tarihi ile de bağı kesilmiştir. Alt-devlet olmak için bu zorunludur.
Bugün materyalizmle diyalektiği karşı karşıya getiren ve diyelim, Spinoza üzerinden materyalizmcilik oynayan kesimlerin bir tür alt-devletleşme niyeti taşıdığı görülmelidir. Zira Spinoza ite kaka, kanla kurulan İsrail’in kurucu babasıdır. Bir tür materyalizm verili iktidar yapısını makulleştirme, devrimci olanla arasındaki çizgiyi bulanıklaştırma eğilimidir. Diyalektik de zaten bu çizgiyi çekmekle alakalıdır. İsrail’le Türkiye arasındaki koşutluk gayet maddî, gayet diyalektiktir.
GKAH’taki aydınlanmacılık burjuva materyalizminin rahat koltuklarına sığınmaktır. Bir Alman’a tecavüz ettiği iddia edilen göçmeni linç etmek, otobüste bir beyazın koltuğuna oturan siyahı öldürmek, Kürd’ün duvarına küfürler yazmak, Alevi’nin kapısına çarpı atmak, bir Sünni’nin sakalıyla, başörtüsüyle alay etmek vs. hep bu koltuklarla alakalıdır.
Ve elbette “hareket” edilmelidir. Daha doğrusu, burjuvazinin dalgasına binilmeli, hareket edildiği vehmine kapılmalıdır. Ondan bir gün cevaz almak “devrim”in öteki adıdır. Mesele, iktidar koltuğu boşalana dek birilerine layık olduğunu kanıtlamaktır. Siyaset bunun içindir.
Siyaset, “AKP iktidarında Türkiye bir İslam Devleti olma yolunda hızla ilerliyor” diye yalan söylemek, dikkatleri başka yöne sevk etmektir. Bugün AKP İslam Devleti’ne küfür üzredir. En basitinden Kur’an hükmünü inkâr ederek, “ahlaklı faiz kullanımı”ndan söz etmektedir. İsrail ile anlaşmalar, Müslümanları kıyıma uğratmış Mısır diktatörüyle görüşmeler ve ABD ile kurulan bağlar bunun delilidir. “Ramak” kaldığı dediği, bundan fazlası değildir. Anda laik, ramakta laik ve süreçte laik aynı potada erimektedir.
Hepsi de aynı sihirli formülle hareket etmektedir: burjuva ve/veya emperyalistler AKP’yi dini iyi kullandığı için tercih etmektedir. Dolayısıyla o din silâhını elinden alırsak, AKP çöker. Esasında burada devletin iki ideolojik aygıtı arasında basit bir işbölümü/rekabet ilişkisi söz konusudur. AKP’ye ve genelde devlete karşı kitlesel bir mücadelenin örülme imkânları devlete ait iki aygıta bağlanmaktadır. Bu aygıtlardan biri laik parti diğeri devlet dinidir. İki yaklaşım da halkın devrimci dinine kördür. Aslına bakılırsa AKP TKP kadar laiktir. Birey ölçüsünden bakıldığında bu gerçek tabii ki görülemez.
GKAH, Gezi sonrası etrafa saçılan bireylerin toplanma yöntemidir. Çağrıcılar bireyler, çağrılanlar gene bireylerdir. Bu sebeple bireyleri aşan yapısal meselelere karşı bireyi aşan kolektif bir eylemliliğin örgütlenmemesi için devletin bulduğu bir yöntemdir. AKP’nin bugün içinde olduğu devlet kurgusu kendisini GKAH veya Halkevleri türü girişimler üzerinden korumaktadır. Örgütlenmek ve teori-ideoloji alakalıdır. Esasında düşmanın büyük olduğuna dair laflar sıralamanın anlamı, “bu yükün altından ancak hep birlikte kalkabiliriz”dir. GKAH ve birçok sol yapı, bağlı bulunduğu muhtelif devlet bileşenleri özelinde tehdit olabilecek böylesi bir yaklaşımdan uzak durmak zorundadır. Onlar kitlelere değil, ancak bireye seslenebilirler. Esasen tekil bir şahıstaki kolektifi, müşterek derdi ve öfkeyi görmektir mesele.
“Dahası Cumhuriyet, tüm sorunu Erdoğan’a kilitliyor; direnişin ‘Düzen”e karşı olması gerekliliğini unutturuyor. Tek meselesi Erdoğan’ın şahsı olan muhalefetin geniş halk kesimlerine gerçekçi gelmediği ortada. Bu muhalefet tarzının, ‘Tek meseleleri Tayyip, Devlet yıkılsa umurlarında değil, ben de Tayyip’in şahsında Devlete sarılırım’ diyen muhafazakâr halk kesimlerini bölmek bir yana saflarını sıklaştırdığını kırk defa deneyimleyip de aynı şekilde davranmaya devam etmek bilinçli bir faaliyete işaret ediyor.” [Cumhuriyet Muhalefetin Afyonudur –Onur Şahinkaya] Bilinçli faaliyet kanaatimizce geçmişten bugüne, devletle kurulan ideolojik bağla, ondan kopmamakla, kendisini orada üretmekle ve devletin ideolojik tahkimatına eklemlenmekle alakalıdır. Tabiatı gereği devlet kendisini yıkacak kolektif güce karşı önlem almaya programlanmıştır. Bunu da o güç imkânlarını ezmekle, zararsız mecralara itmekle, gücü içerik ve bağlamından koparmakla yapmaktadır.
ODTÜ’lü bir arkadaş kendi okulundaki bir solcunun sırf fantezi ve küfür olsun diye, sevgilisiyle özel zaman geçirmek ve içki içmek için okuldaki bir mescide gittiğinden bahsetmektedir. Bu solcu için aidiyet diye bir şey söz konusu değildir. Bireysel hazzını politik zannetmektedir. GKAH de en fazla bu haz dünyasını devlete örgütlemek için vardır. Başkaca bir işlevi yoktur. O, ancak bireyin böylesi zevklerden mahrum kalma ihtimaline dair bireysel-savunmacı bir hat örebilir. Bireyden başlar, bireyde biter. Toplumsal öfkeyi lime lime eder. Zaten onun için vardır.
Bugün IŞİD ve AKP üzerinden dine karşı bayrak açma imkânına nihayet kavuştuğunu düşünenler şu hususları anlamak istememektedir: birincisi, o bayrak devletindir; ikincisi, bayrak açtıkları, kitleleri bir tutan anlam ve mayadır; üçüncüsü, liberalizm birey dolayımıyla devleti perçinler; dördüncüsü, devlet hiç sahip olamadığı bir kitle tabanına kavuşmuş olur.
Komünistler ya da bu topraklara özgü manada iştirakçiler açısından gericilik, sömürülen-mazlum kitlelerin mevzileri üzerinden anlaşılmalıdır. Burjuvazinin öncesini “geri”, sonrasını “ileri” diye kodlayanların anlamadığı, dönüp dolaşıp burjuvaziye kapaklandıkları gerçeğidir. Burjuvaziye kapaklanan iradenin sınıf mücadelesi veya devrim mücadelesi vermesi doğası gereği mümkün değildir. O, sadece burjuva devriminin aşınan yerlerine atılan cilâ, kırılan payandalarına tuğla olabilir. Bu açıdan GKAH ve benzerleri ilerici değil gericidir; onlar devrim yürüyüşünde geri olanın temsilidirler ve mevzileri geriletmektedirler.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Cumhuriyet Muhalefetin Afyonudur

27 Şubat 2016 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin kapak sayfasını Anayasa Mahkemesi’nin “yargının onurunu kurtardığı” “gazeteciliğin suç olmadığına karar verdiği” manşet ve “haberleri” dolduruyor. İMC televizyonunun mahkeme kararı olmaksızın adi bir rica yazısı ile karartılması ise kapağın dörtte birini dahi kaplamamış. Bu haberin yarısı da Can Dündar ve Erdem Gül’ün İMC yayını karartılırken canlı yayında olmaları ile alakalı; tam da bu nedenle, haberin ilk sayfadan mecburen verildiği görülüyor.
Anayasa Mahkemesi önünde 53 başvurucu ile iki yıldır bekleyen Roboski katliamı dosyası, 3 başvurucunun vekâletinin 2 gün geç verilmesi bahanesi ile tümden reddedildi. Bu haber, Cumhuriyet gazetesinin 3. sayfasının (2. kapak sayfası) en dibinde %2’lik bir alanını kaplıyor.
Gazete, Dündar ve Gül’ün tahliyeleri ile birlikte güncel bazı gelişmeleri 4. sayfasında birlikte okumuş ve “Erdoğan’a Direniş” olduğu sonucuna varmış. Birlikte değerlendirilen gelişmelerden bazıları Gazete’nin ifadeleri ile şunlar: “Cerattepe direndi, kazandı”, “Kemik kadronun yeni AKP arayışı”, “Başkanlık hesapları yine tutmadı”… Cumhuriyet halka yalan söylüyor:
Cerattepe’nin direndiği doğru ancak iktidar meseleyi zamana yayarak çözüyor, kontrolü altına aldığı hukuka havale ederek, muhalefetten bu konuda rıza alarak direnişin zayıfladığı noktada maden lehine karar çıkartmaya ve baskına hazırlanıyor. Kaldı ki Gazete’nin 2. sayfasında daha önce halk lehine karar veren ve yeni davaya bakacak mahkemenin hâkimlerinin başka illere sürüldüğü, mahkeme başkanının sürüldüğü ilde üye hâkimliğe indirildiği, yani hazırlığın tamamlandığı haberleştirilmiş. Gazete kendi haberini 4. sayfadaki “analizinde” görmezden geliyor. Gazetenin "kemik kadro" dediği, görevdeyken her türlü halk düşmanlığını ifa etmiş, kenara atılınca egosu yetersiz uyarılan tipik sağcı siyasetçi tipi. Bu kadronun, bireysel/kliksel huysuzluğu halka “muhalefet” diye yutturulmaya çalışılıyor. MHP bölünmeye, bölünenlerden bir kısmı AKP’nin kucağına doludizgin giderken; kendi başına Başkanlık oylamasına sayısı yetmeyen AKP, bu sayede yeterli sayıya ulaşma imkânına yaklaşmışken ve tam da bu güvenle Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nu dağıtmışken Cumhuriyet, Başkanlık tehlikesinin uzaklaştığını söyleyerek muhalefeti rehavete davet ediyor.
Dahası Cumhuriyet, Roboski’nin üzerinin örtülmesini, İMC’nin karartılmasını, devam eden katliamlar konusunda Anayasa Mahkemesi’nin istikrarlı engel olmama tutumunu, hâsılı, düzenin Kürt Sorunu’ndaki tavizsiz tutumunu “analizine” dâhil etmiyor.
Dahası Cumhuriyet, tüm sorunu Erdoğan’a kilitliyor; direnişin “Düzen”e karşı olması gerekliliğini unutturuyor. Tek meselesi Erdoğan’ın şahsı olan muhalefetin geniş halk kesimlerine gerçekçi gelmediği ortada. Bu muhalefet tarzının, “Tek meseleleri Tayyip, Devlet yıkılsa umurlarında değil, ben de Tayyip’in şahsında Devlete sarılırım” diyen muhafazakâr halk kesimlerini bölmek bir yana saflarını sıklaştırdığını kırk defa deneyimleyip de aynı şekilde davranmaya devam etmek bilinçli bir faaliyete işaret ediyor.
Bilincin temelini tarih bilinci oluşturmalı. Vaktiyle, Erdoğan-Gül çatışmasını Sezar-Brütüs ilişkisine benzeten Can Dündar (Bkz.: Brütüs Kompleksi), despotizm isteyen Sezar’ın Cumhuriyetçi Brütüs tarafından suikasta uğratılmasının neticesinde Roma’da despotizmin tam anlamı ile kurulmasının mümkün olduğunu; çürüyen düzene değil kişiye karşı siyaset yürütmenin çürümeyi iktidar yaptığını bilmiyor değil.
Sözün kısası: Cumhuriyet afyondur; 92 gün hapishane kapısında tutuklu ETHA, Özgür Gündem, DİHA… muhabir/gazetecilerini değil Can Dündar’ları bekleyen muhalefet ise müptela olmuşa benziyor.
Onur Şahinkaya
Devamını oku ...

Moro Direnişi ve Donald Trump

Geçen hafta Güney Carolina’da Cumhuriyetçi Parti başkan adayı Donald Trump, Moro bölgesindeki Filipinlilerin ABD’li General John Pershing komutasında katledilmesine atıfta bulunarak destek toplamaya çalıştı. İslamofobik hissiyata oynayan Trump, bu amaçla, yirminci yüzyılın başlarında bölgede barışı sağladığı iddia edilen Filipinler’e yönelik işgal harekâtı esnasında Mindanao’daki 49 “Müslüman terörist”in “domuz kanına yatırılmış mermilerle” vurulması olayına atıfta bulundu.
Bangsamoro halkı Güney Filipinler’de yaşayan, Müslümanlaşmış Mindanao halkıdır. İslamofobi yirminci yüzyılın başında ABD’nin Moro halkına karşı yürüttüğü savaşta emperyalizmin bir aracı olarak ortaya çıkmıştır. Bu savaş Moro halkının sömürgeleştirilmesi ve Hristiyanlaştırılması hedefine ulaşma konusunda büyük ölçüde başarılı olmuştur. Savaşın önemli sebebi, Moro halkının sergilediği güçlü direniş, Moroluların kültürünü koruması ve kendi kaderini tayin hakkı için verdikleri mücadeleyi sürdürmesidir.
Trump’ın anımsattığı bu olay sayesinde bir şehir efsanesi de son bulmuş oldu. Bugüne dek Moro halkının teröre karşı savaş üzerinden öldürüldüğü, bu savaşın ağırlıklı olarak İslamofobi ve Moro halkının terörist şeklinde etiketlenmesi üzerinden sürdürüldüğü iddia ediliyordu, oysa söz konusu savaşın asıl amacının Moro halkının topraklarına el koymak ve buralarda zengin mineral kaynakları çıkartmak olduğu anlaşıldı.
ABD emperyalizminin saldırdığı ilk Müslüman halk olarak Morolular çok sayıda kayıp verdiler. 1906’da Dajo Katliamı, 1913’te Bud Bagsak Katliamı ve daha yakın zamanda da, 2013 yılında Zamboanga Kuşatması’na tanık olundu. Ayrıca bu listeye 2015’te Mamasapano Katliamı ile sonuçlanan, ABD askerlerinin denetimi ve katılımı ile gerçekleşen kontrgerilla saldırısı eklendi. Giderek tırmanan topraklara el koyma girişimlerine ve militarizasyona karşı Moroluların yürüttükleri silâhlı direnişi teslim almak için tasarlanmış barış müzakereleri kılıfı altında ABD eliyle yürütülen pasifleştirme kampanyaları da dâhil, 117 yıllık ABD müdahalesi ve saldırılarına direnen Moro halkı kendi kaderini tayin hakkı için mücadele etmeyi sürdürüyor.
Yeni imzalanan Genişletilmiş Savunma İşbirliği Anlaşması (GSİA) ile ABD Filipinler’de sadece askerî personelin sayısını artırmaya değil, kırsalda askerî üsler kurup işletmeye hazırlanıyor.
BAYAN-ABD, Müslümanların kitlesel kıyımını ve sisteme özgü İslamofobiyi meşrulaştırmak amacıyla Moroluların öldürülmesini yücelten o rezil ifadelerinden dolayı Donald Trump’ı kınıyor. Biz yüksek kârlar elde etmek için halkların topraklarını fetheden, o halkları bölme noktasında ABD emperyalizminin bir araç olarak kullandığı İslamofobinin saldırıları altında olan tüm Müslümanların safında olduğumuzu beyan ediyoruz. Kendi kaderini tayin hakkı için verdikleri mücadelede Morolu kardeşlerimize dayanışma duygularımızı iletiyor, ABD’nin Mindanao ve Filipinler’den çekilmesi yönünde çağrıda bulunuyoruz.
Kahrolsun İslamofobi!
GSİA Çöpe!
ABD, Mindanao ve Filipinler’den Defol!
Kahrolsun ABD emperyalizmi!
Bangsamoro Halkı için Kendi Kaderini Tayin Hakkı!
BAYAN-ABD
[BAYAN-ABD ABD’deki öğrencileri, akademisyenleri, kadınları, işçileri, sanatçıları ve gençleri temsil eden yirmi ilerici Filipin örgütünün oluşturduğu ittifakın adıdır. Bagong Alyansang Makabayan’ın (BAYAN-Filipinler’in) ilk ve en büyük uluslararası kısmını teşkil eden BAYAN-ABD ABD’deki anti-emperyalist ve ilerici Filipinlilerin eğitildikleri, örgütlendikleri ve hareket merkezi olarak kullandıkları bir merkez, ayrıca Filipinler’deki ulusal demokratik hareket için bir enformasyon bürosu olarak hizmet vermektedir.]
Devamını oku ...

Sosyalist Sol ve Ortadoğu Devrimci Çemberi Üzerine

Türkiye kapitalizminin yaşadığı toplumsal dönüşümler üzerinden ‘’yeni’yi’’ arama merakı kafalarda tonlarca soru sorduruyor. Toplumsal gerçeklik ve dönüşüm haklı bir yerde dursa da, bu yeniyi arama merakı insanı bir uçtan bir uca çekebilme riski taşıyor. Sol’un geniş kesimlerinde görülebilen bu durum kapitalizmin yapısal olarak hangi konumda ve mekânda olduğunu tane tane anlatıyor. Sayfalara kriz dinamiklerinin konumlanışları/dizilişinden iktidarın geldiği ve geçirdiği evreye kadar bir sürü şey diziliyor.
1960’lı yıllardaki sistemle şimdikinin aynı olduğunu söyleyen kavramsal ezberler bir yana dursun; “artık dönem farklı, kapitalizm de, faşizm de başka bir şey” diyen değerlendirmeler pratikte karşılığını bulamamaktadır. Bunun en canlı örneklerini günümüz Türkiye’sinde yaşadığımızı düşünürsek, karşımıza koskoca bir ‘’Batı sessizliği’’ çıktığını kolayca görebiliriz. Bu söylediğimiz örnek 80 milyonluk ülkenin zihinlerinde olanın aynısıdır. Fakat bu sessizlik, yazılan-çizilen kapitalizmin dengelerini stratejik güçler aritmetiği üzerinden okuduğumuzda, şöyle bir şeyle karşılanıyor: "Artık üretimin içinde Halk var." Çok ayrı bir şeymiş gibi duran bu değerlendirmeler sadece kapitalizmi ve onun değişimini görüyor, geri kalan her şey ise unutuluyor.
1960’lardaki Mahir’i aşan kriz dinamiklerinin gelişim tahlilleri kapitalizmi, Dünya’nın Türkiye’sindeki Mahir ise emperyalizmi somutluyor. “Geri duran bütün kavramların yenilenmesi üzerinden 30 yıl geçmiş çünkü” diyerek formatlanınca, kapitalist gelişmenin anlaşılabileceği düşüncesi bugünlerin hayal kırıklıklarını yaşattığını düşünürsek, haksız sayılmayız herhalde. Devrimci yenilenmenin tek yanlı olacağını düşünmek devrimin kendisi olacak olan damarı görmemekle eşleşiyor. Böylelikle parti bayrağı kapitalist gelişmelerin içine gömülüyor.
Kapitalizmin yıkılması öğretisini Komünist Manifesto’da somutlayanlar şunu söylemiyorlar: “işçilere emperyalizmi/şovenizmi göstermenin âlemi yok!” İşte bu ekonomist-reformist anlayışın savaş, emperyalizm, Ortadoğu gibi bir dizi meseleyi köylülük olarak gördüğünü düşünürsek, Türkiye gerçeğini ve sosyalist solu daha iyi anlayabiliriz.
Kanırtıcı Bir Perspektif: Ortadoğu Devrimci Çemberi
Köklerini ANT dergisinin ortaya atmış olduğu bu perspektif değişik süreçlerde farklı kesimlerce savunulsa da, ilk bütünsel halini THKP’nin geliştirip vücutlaştırdığı bir gerçektir. Türkiye/Ortadoğu eksenli ortaya atılan stratejik devrim hedefli bu perspektif farklı sol kesimler tarafından Mahirlerin Kemalizmden kopamadığı savı öne sunularak eleştirilmiştir. Eleştirinin haklı olup olmadığı bir tarafa, “Ortadoğu devrimci çemberi”nin neyi ifade ettiğini ve güncel boyutları üzerine sosyalist solun düşünüp tartışıp ortaya koyduğu neredeyse somut hiçbir şey, dün olmadığı gibi, bugün de yoktur. Sol’un düşünen yanı Türkiye/Kürdistan ilişkileri gibi karmakarışık ve bir de “ne yardan ne de serden geçerim” diyerek emperyalizmin üzerinden atlıyor. Focault’nun düşünsel dürtülerinin açtığı yolun Marksizme katkısıyla SSCB’yi, Lacan türü bir post-modernizmin uçları da Ortadoğu’yu kör gözlerle okutuyor.
Suriye iç savaşı başladığından bugüne Rojava ve Kürdistan gerçekliği Ortadoğu’da bütün dengeleri değiştirdiği gibi, Türkiye soluna da müdahaleleri kuşkusuz oldu. 4 yıl içinde gelişen süreç, alt-üst olan dengeler Ortadoğu’da başka savaşları tetiklediği gibi, yeni savaşları da beraberinde getirdi. Türkiye’nin başından itibaren Suriye’deki savaşın temel bir aktörü olması ülkenin gündemini süresiz olarak bu eksene kaydırdı. 3. Dünya Savaşı’nın bile konuşulduğu şu günlerde sosyalist solun hâlâ gündemsizliğini konuşuyor olmamız ne acı. Ya da başka bir taraftan yüzünü salt HDP’ye dönen ve sadece oraya bakan bir pratik konumlanış sosyalist solu savaş ve emperyalizm gerçekliğinden gittikçe uzaklaştırdı. HDP’ye olan mesafeyle HDP’nin içinde gömülme Ortadoğu devrimci çemberini direkt olarak Türkiye gerçeğine bağlıyor. Türkiyeli muhalif damarların Ortadoğu’ya aktığı koca bir yol...
Geçtiğimiz ay Etha yazarı Arif Çelebi “Türkiye Solunun Problemi: Kürdistanlılaşamamak” başlıklı bir yazı yazdı. Yazar genel olarak Rojava ve Kobanê direnişi üzerinden Kürdistanlı kimliğinin meşrulaştığına ve Türkiye solunun devrimci-ilerici bölüklerinin Kürdistanlaşması gerektiğine vurgu yapıyor. Yazar yazının bir kısmında şunları söylüyor:
“Teorik-programatik yanlışlardan bir diğeri, Kürt sorununun salt ulusal sorun kapsamında ele alınmasıdır. Oysa bu eksik ve hatalı bir yaklaşımdır. Türkiye'de Kürt sorunu Kürtler için ulusal bir sorundur ama Türk işçi ve emekçiler için sınıfsal bir sorundur. Çünkü […] Kürdistan sömürge kaldıkça Türkiye'de demokrasi hayat bulamaz, politik özgürlük gerçekleşemez. Sömürgecilik alt edilmeden faşizm lağvedilemez. Faşizme karşı mücadele sömürgeciliğe karşı mücadeleden ayrı ele alınamaz. Sosyalizme de ancak bu güzergâhtan geçilebilir. Sömürgecilik Kürdistan'ın ayağındaki prangadır, aynı zamanda Türk emekçi sınıflarının da zihnini burjuva devlete ve düzene mıhlayan bir çividir.”
Yazar Arif Çelebi yazısının bu kısmında Kürtlerin sorununu ulusal olarak düşünüp istemesini olumluyor. Fakat Türk işçi-emekçi kesimler için sorun “sınıfsaldır” diyor. Bu satırlar üzerinden, “o zaman Türkler Türkiye’de yaşadığına göre Türkiye’de sınıfsal sorun yok mudur?” diye soracağız. Bu satırların hemen öncesini “iki ülke-iki devrim perspektifi”ne bağlayan Çelebi şunları diyor:
“Türkiye ve sömürge Kuzey Kürdistan olmak üzere iki ülkeden oluşmaktadır. Kürdistan'ın işgal altında bir sömürge ülke olduğu bugün de anlaşılamıyorsa bu bilinç körlüğünden de öte bir durumun varlığını gösterir. Orası sömürge ülke olduğuna göre bu, iki ülke iki devrim gerçekliğini gözler önüne serer.”
Yazar iki ülke-iki devrim perspektifini iyi söylüyor, bu güzel. Fakat neden Türk halkı kendi burjuvazisine karşı savaşımını kendi coğrafyasından yapamaz? Bilinç körlüğünü Türk halkında yaratan finans kapitaldir. Türkiye solunun tek eksik tarafını Kürdistan’ı sömürge olarak görememesine bağlayan Çelebi, 80 milyonun diyalektiğini hesaba katmadığı gibi sosyalizmin güzergâhının bu yolla ilerleyeceğini savunmaktadır. Yazarın arkasına aldığı geleneğin pratik konumlanışını eleştirmek haddimize değildir. Yalnız bütün yükü programatik olarak Kürdistan devrimciliğine yükleyerek “Batı Kürdistanlaşmalı” demek iki ülke-iki devrim perspektifinden uzaklaştırır.
Sonuç olarak Rojava tarihsel bir uğrak ve özdeşleşme sahasıdır. Bu yanıyla Türkiye solunun ders çıkarması gereken bir noktadır ve Ortadoğu devrimci çemberinin de birinci halkası durumundadır. Bu tarihsel uğrağın Türkiyeli karaktere dönüşmesi için geleneksel kutuplaşmaların (Enver Hoca, Mao vs.) ekseninden çıkıp Türkiye özgülünde, sorunlar üzerinden birleşmek gerektiği de tarihsel bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Yaşar Anılır
Devamını oku ...

Emperyalist Saldırganlık ve Devrimci Mücadele

Dünyanın Hâl-i Pürmelali
Marx, Gotha Programı üzerine kaleme aldığı düşüncelerine başlamadan “ileriye doğru atılmış her devrimci adımın/girişimin onlarca devrimci programdan daha önemli olduğunun” altını çizmiş, fikirlerin ancak geniş kitleleri kavradığı zaman maddi bir güce dönüşeceğini çok sade biçimde ifade etmiştir. Dünya genelinde süren direnişin taleplerinden bir devrimci programın genel taslağını çıkarmak da mümkün. Burada ileri doğru atılmış devrimci adımların bir önceki dönemin deneyimlerinden öğrenerek de atıldığının altını çizebiliriz.
Teorik derinlik ve pratik sadelik ilişkisi bugün işçi-emekçilerin gündeminde olmayı sürdürüyor.
Emperyalist-kapitalist devletler sistemi ve hiyerarşisi 2008’den beri içinde yüzdüğü “küresel kriz”den çıkma eğilimi göstermiyor.
Silahlanma ve savaş politikaları giderek yaygınlaşırken temel emperyalist bloklar arasındaki gerilim bölgelere göre şekillenen ittifaklarla giderek daha fazla silahlı çatışma riskini artırırken, bölgesel savaş ve çatışmalar da hızla tırmanıyor. ABD-AB-Japonya’ya karşı Rusya-Çin (Şanghay İşbirliği Örgütü) ekseni bütün enerji havzaları ve hammadde kaynaklarının olduğu bölgelerde ortaya çıkıyor.
Önasya
Ortadoğu’da ABD-AB-Türkiye-İsrail-Suudi Arabistan ittifakına karşı Rusya-Çin-İran-Suriye-Hizbullah ittifakı ortaya çıktı. İttifakın Temel askeri gücü Rusya’nın Osetya ve Kırım’dan sonra üçüncü stratejik hamleyi yaparak Suriye savaşına doğrudan dâhil olması dengeleri değiştirmiş, yeniden kartların karılmasını ve mevzilerin elden geçirilmesini gerektirmiştir. İran’ın Pakistan tarafından nükleer silah kullanılarak yok edilme tehdidi ve Suudi Arabistan’ın Şii bir din âlimini idam etmesi bu hamlelere verilen cevap olarak ortaya çıkmıştır. Rusya-Çin-İran ittifakı soğukkanlı davranarak hamlelerini yapmaktadır.
Asya-Pasifik
ABD’in askerî gücünün yarısından fazlasını Asya-Pasifik’e kaydırması Çin’i kuşatma stratejisi olarak biçim almakta. Avustralya-Japonya-Filipinler ilişkisi ile kendi ekseninde bir blok oluşturma yoluna gitmektedir. Japonya’nın silahlanmasının önünü açan anayasal değişikliğin yapılmasına karşı Çin’in Güney Çin Denizi’nde yapay ada inşa ederek kıta sahanlığını genişletmesi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin desteklenmesi adımları atıldı.
Afrika
Afrika’da Çin ile hegemonya savaşlarında ABD’nin Fransa ile yaptığı askerî işbirliği, Çin’in Afrika’da askerî üs kurma girişimi deniz yoluyla yapılan emtia dolaşımının yolları üzerinde kritik noktaların denetim altına alınmasını gerektirmektedir.
Avrupa
Avrupa’da Yunanistan’da Syriza hükümetine yönelik mevzi savaşı, İspanya ve Portekiz’deki sol muhalefete de açık bir mesajdı. İngiltere’de Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi başkanlığını kazanmasına verilen tepkinin İrlanda’da görev yapmış bir asker emeklisinin darbe yapılır düzeyine çıkması bu mevzi savaşının hamleleri ve hazırlıkları konusunda bizlere fikir vermektedir. AB içinde merkez ve çevre ülkeler ayrımını da daha berrak ortaya koymaktadır yaşananlar. AB sınırları içinde ‘iç sömürge’ statüsünün ulusal ortalama emek yoğunluğu üzerinden gerçekleştirildiğini göstermektedir. Serbest dolaşımla gidilen merkez ülkelerde en alttaki işlerde ya da kaçak olarak çok ucuza çalışmak seçeneği sunuyor bu Birlik. Suriye savaşıyla birlikte artan göçmen nüfusta Avrupa’da ki mücadelenin önemli dinamiklerinden biri hâline geliyor.
Latin Amerika
Latin Amerika ve Orta Amerika’da merkez sol hükümetlere karşı sağın geliştirdiği çok yönlü mevzi savaşının Honduras askerî darbesinden sonra, Venezuela ve Arjantin’de şimdilik sonuç alması ALBA ve CELAC’a karşı OAS’ın yeniden devreye sokulması çabalarını tetiklemiştir. Kolombiya Devleti’nin FARC ile barış görüşmelerini bu stratejinin bir parçası olarak okumak gerekiyor.
Emperyalist Saldırganlık ve Devrimci Mücadele
Dünya genelinde sürdürülen barış görüşmelerinin asıl olarak yeni bir savaş ve saldırı dalgasına hazırlık olarak yapıldığı da giderek daha netlik kazanıyor.
Dünya genelinde işçilerin, emekçilerin ve baskı altındaki halkların mücadelesi özyönetim ve öz savunma örgütlenmeleri ve mücadele araçları ile yeni bir düzeye çıkıyor.
Güvenlik devletine geçiş, sağ paramiliter çetelerin devreye sokulması gibi sağın saldırıları karşısında Latin Amerika halklarının direnişleri, Güney Asya’da Hindistan, Nepal, Güney Kore, Filipinler, Sri Lanka’da Tamiller’in mücadeleleri, Alt Afrika da Güney Afrika’da ortaya çıkan ANC ve COSATU’nun bölünmesine neden olan yeni ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi ekonomik özgürlük olmadan politik özgürlüğün hiçbir şey olmadığını göstermektedir. ABD ve Kanada’da yerli ve siyahların direnişlerine, İspanyolca konuşan göçmenlerde ekleniyor. Ortadoğu’da Filistin halkının ve Kürt halkının mücadelesi direnme potansiyelini arttırmakta ve yeni direnme ve ittifaklarının önünü açmaktadır. Avrupa’da İspanya, Yunanistan ve en son Portekiz’deki mücadeleler işçi emekçi hareketinin yeni dönemde ortaya çıkardığı yaygın ve kitlesel direnişleri ortaya çıkarmaktadır.
Bir önceki tarihsel dönemde Sosyalist Blok’un (SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti, Küba, Doğu Avrupa Halk Cumhuriyetleri, Vietnam, Laos, Kamboçya, Kore, Yemen Halk Cumhuriyetleri vs.) varlığı dünya ölçüsünde işçi emekçi ve baskı altındaki halkların mücadelesi için reel bir gerçeklik olarak duruyordu.
Tarihsel yenilginin ağırlığı ve sosyalist, devrimci fikirlerin ağır tahribat altında kalması mücadeleyi sürdüren işçi emekçi ve baskı altındaki halkların öz savunma ve öz yönetimi içeren öz-deneyimleriyle öğrenmelerinin önünü açtı.
Önasya’da Devrimci Mücadele, Olanaklar ve Olasılıklar
Yaparak öğrenme fikirlerin maddi güce dönüşmesinin praksisi olarak karşımızda durmaktadır. Bölgemizde süren mücadelede demokratik, laik, devrimci karakteri ile ortaya çıkan güçler Kürdistan’da KCK (Kuzeyde HDK, Rojava’da, Demokratik Suriye Kongresi, Güney’de Goran ve KYB ile süren ilişkiler, Kürdistan’ın dört parçası için Ulusal Kongre’de ısrar), Filistin de FHKC’dir.
Doğal olarak dört parça Kürdistan’ın dört gerici devletle olan ilişkisi mücadelenin bölgesel karakter almasının da nesnel zeminini oluşturmaktadır. Demokratik devrim çerçevesi ortak bir çerçeve olarak şekillenmektedir.
Savaş sırasındaki Rusya’da ortaya çıkan Şubat Devrimi’nin açtığı kanaldan Ekim Devrimi ortaya çıkmıştır. Yani Ortadoğu Kürt ve Filistin halklarının direnişleri ile bölgesel bir demokratik devrim koşullarının içine girmektedir.
ABD-AB-Türkiye-İsrail-Suudi Arabistan-Katar-KDP bloğuna karşı Rusya-Çin-İran-Irak-Suriye-Hizbullah bloğu karşı karşıya gelmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi bu blokların içinde yer almayarak, bloklar arasındaki çelişkilerden yararlanarak politika yürütmektedirler.
Şimdi tarihsel bir soru sormakta fayda var. Ortadoğu’da tarihsel olarak sosyalist devrimci hareketin güçlü olduğu iki ülke var. Türkiye ve İran. Tabii burada 60’lı yıllarda Irak Komünist Partisi’nin yaygınlığı ve etkisini göz ardı etmiyoruz ama bugün ciddi bir varlığı görünmüyor. Lübnan’da Lübnan Komünist Partisi’nin varlığı da önemli ama biz süreci kökünden değiştirecek güçlerden söz ediyoruz.
İran devrimci hareketi ağır baskı, katliam ve infazlar sonucunda bugün etkisi çok sınırlıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye Devrimci Hareketi ile ittifakı emperyalist kapitalist devletler sisteminin oluşturduğu zincirde zayıf bir halka olarak öne çıkmaktadır. Kürdistan-Türkiye Devrimi etkisi ile Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’yu etkileyecek bir gelişmedir. Tabii ki buradaki süreç nihai olarak NATO’ya karşı verilen bir mücadele olacaktır.
Türkiye Devrimci Hareketi hayatın ortaya çıkardığı yeni dönemin toplumsal pratiği ile ilişkilenerek Dünya-bölge devrimi perspektifi ile ülke devrimi sürecini ele almalı. Yenilenme mücadele diyalektiği ile yeni sınıfsal kompozisyonla ilişkilenirken (işçi sınıfının yeni kompozisyonunda Gezi Direnişi’ni bileşenleri ile Metal Direnişi’nin bileşenleri ile ilişkilenememe sorunu önümüzde pratik bir soru olarak durmaktadır), Kürt Özgürlük Hareketi ile de pratik ilişki geliştirmelidir.
Rojava kantonlarının gerçeklik bulması özyönetimin pratik olarak sınandığı alanlar olarak karşımıza çıktı. Kobanê Direnişi özyönetim ve özsavunmanın nasıl birbirinden kopmaz biçimde birbirine bağlı olduğunu ortaya koydu. Kobanê Direnişi’nin Kuzey Kürdistan’da yarattığı atmosfer Türk egemenlerini çok rahatsız etti.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin TC’nin müzakere masasından kalkarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni imha etmeye yönelik savaş politikasına (MGK kararı ile uygulanması AKP-Ordu ittifakı olarak algılanmalı. Tayyip Erdoğan’ın Harp Akademileri’ndeki konuşması bu ittifakın resmi ilanıdır aynı zamanda) karşı direnişe geçmesi, artık vaat değil somut adım atılmasının zamanı olduğunu herkese hatırlattı. Direniş özyönetim biçimi olarak tasavvur edilen demokratik özerklik ilanı ile yeni bir biçim almıştır. Özyönetim bölgelerine devletin kuşatma ve imha saldırısı özsavunma örgütlenmesinin de önünü açmıştır. Parçalı ve yerel sürdürülen öz savunma giderek daha koordineli hâle gelmektedir.
Kürdistan’da süren direnişin etkisizleştirilmesi sürecinde AİHM’in özel güvenlik bölgeleri ilan edilmesi sürecine karışmayacağını deklere etmesi, mülteci pazarlığı ve Rusya’nın hamlesinin dengelenmesi için TC ordusuna akıllı mühimmat satılması ve Kürtlere karşı operasyonlara sessiz kalınmasından cesaret alan TC devleti dünyanın gözü önünde kentleri kuşatmakta, Kürt halkını kitlesel olarak cezalandırmaktadır. Sri Lanka’da katliam boyunca dünyanın sergilediği sessizlik ittifakının daha düşük yoğunluklu biçimi Kuzey Kürdistan’da yaşanmaktaydı.
Özyönetime bu kadar öfkeli olan bu siyasi kadro arabuluculuk ve garantörlük yaptığı Filipinler Devleti ile MİKC arasındaki anlaşmanın özerklik ile sonuçlandığını bilmektedir. Buna rağmen 1.128 akademisyenin imzaladığı bildiriye öfke kusmuşlardır. Türkiye devrimci hareketinin mücadele eden örgütleri ve bireylerinin tepkilerinin dışında devlete yönelik Kürt siyasi hareketinin talepleri ekseninde müzakerelere dönülmesi çağrısı ve etrafında oluşan dayanışma bu konudaki en ileri kitlesel duruşu ifade etme özelliğini taşıyor.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi ve onunla dayanışma içinde olan uluslararası devrimci hareketler, Türkiye devrimci hareketi ve ilerici demokrat kamuoyunun hayatın içinde ortaya çıkan ortak direnişleri Önasya’daki direnişin geleceği konusunda önemli bir birikim ortaya çıkaracaktır.
Devamını oku ...

İştirak

Osmanlı’da Solcu Dergi Çıkartmak: İştirak
Günümüzde gazete çıkartmak, özgürce görüşlerini ve fikirlerini yazmak her ne kadar sizi bir anda yargının önüne koyabiliyor olsa da eski zamanlara göre çok daha gönül rahatlığıyla yapılabilen bir iş. Bir padişah, bir halife, bir kral, bir imparator tarafından yönetilen bir ülkede 'solcu' gazete çıkartmak kabul etmek gerekir ki büyük cesaret ister. 26 Şubat 1910'da Osmanlı topraklarında böyle bir dergi çıktı; İştirak.
Osmanlı topraklarında yaşayan batılı azınlıklar, özellikle de Bulgar, Rum ve Ermeniler arasında yaygın olan sosyalist düşünceler 19. yüzyılın sonlarında oldukça yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştı. 1908'de Meşrutiyetin İlânı’ndan sonra ise Türk aydınları arasında da yeni fikirler uyandıran sosyalizm, Padişah tarafından yönetilen bir toplumda her ne kadar karşılığını bulamasa da, İstanbul'da bir kesim tarafından benimsenebilmişti. Eylül 1910'da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası bunun bir yansımasıydı. Sosyalizm Osmanlı'da yayılma şansı bulamasa da basın özgürlüğünün ilk cesur örneklerinden biri sayesinde doğdu: İştirak Dergisi!
Şubat 1910'da İştirak dergisini yayınlamaya başlayan Hüseyin Hilmi'nin kaleme aldığı yazılar ve haberler o kadar etkili oldu ki çatırdamakta olan bir imparatorluğun son yıllarında Türkler arasında sosyalizm yayılmaya başladı. Ümmetçilik ve milliyetçilik arasında gidip gelen Osmanlı'da, bir anlamda "yaramaz çocuk" olmak tehlikeli bir kumar gibi görülebilir ama İştirak bunu başarmıştı. 1-16. sayıları düzenli olarak çıkan İştirak, 17. sayısında Ahmed Samim'in öldürülmesini konu alınca, daha senesini doldurmadan sıkıyönetimce kapatıldı. Haziran-Eylül arasında yayınlanamayan dergi, 1 Eylül'de yeniden yayın hayatına başladı. 20. sayısında Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın beyanname ve programını yayımladığı için “Ameleyi isyana teşvik ettiği” gerekçesiyle sıkıyönetimce yeniden kapatıldı. Uzun bir aradan sonra 20 Haziran 1912'de 1. sayıdan başlayarak 15 gün olarak, 27 Temmuz’da ise Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın yayın organı olarak haftada iki kez yayımlanmaya başladı. Daha sonra günlük akşam gazetesine dönüştü.
İştirak kısa bir süre sonra, 9 Ekim 1912'de tamamen kapatıldı. İştirak'te Hüseyin Hilmi'nin ve Abdülaziz Mecdi'nin imzalı yazılarıyla bazı Fransız yazarların sosyalizm üzerine yazılarının çevirilerine yer verilmişti. İştirak’te anarşizm ve anarko-sendikalizm diyebileceğimiz başlıklarda makaleler de yayımlanmıştı. Sosyalist bir çizgiye daha yakın olan gazetede, materyalizm, Nietzsche ve birey de önemli konu başlıkları arasındaydı. İştirak İstanbul dışında özellikle Selanik'te aktif olan ve kitlesini bulan bir dergi oldu. Osmanlı Devleti karşısında radikal bir tutuma bürünerek radikal eylemleri de içeren bir hareketin destekçisi olan İştirak, bir anlamda Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kolları sıvamıştı. İştirak ve yazarlarının en çok karşılaştığı suçlamalar anarşistlik, devlet düşmanlığı ve vatan hainliği yönündeydi. Günümüzde baktığımız zaman "solcu" olarak görülen gazeteler ve yazarlar aynı suçlamalarla karşılaşmaya devam ediyor.
26 Şubat düşünce ve basın özgürlüğü açısından manidar bir tarih. Can Dündar ve Erdem Gül ne ile suçlandı, hangi ceza ile yargılandı ve madem bu kadar ciddi bir suçlama söz konusuydu neden serbest bırakıldı? İştirak'ın doğum gününde biraz düşünmek lazım...
Oktay Volkan Alkaya
İktibas: Radikal
Devamını oku ...