Marksizmin Bitmeyen Revizyonu

Sosyalizmin büyük yenilgisini III. Enternasyonal ürünü komünizmin çöküşüne bağlayanların Marksizmi yenileme iddiasındaki reçeteleriyle, ölü doğmuş II. Enternasyonal’in görüşleri arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır. Marksizm-Leninizm’e meydan okuyan neo-Marksistler veya post-Marksistler ne zaman tarih konusunu açsalar, ardından II. Enternasyonal’in bayat argümanları sökün eder. Marksizmi yenileme iddiasıyla ortaya çıkan bu sahte peygamberler için Bernstein’in torunları demek yanlış olmayacaktır.
Bu yakınlığın nereden geldiğini bulmak zor değildir. Her ne kadar tarihsel paralellikler kurmak tarih biliminin doğasına pek uymasa da, yine de aralarında bir asırlık zaman aralığı bulunan bu iki dönem nesnellikleri ve öznellikleriyle birbirlerini andırıyorlar.
II. Enternasyonal, kapitalizmin nispeten barışçıl koşullarda geliştiği, devrim tehdidi ve şiddetli sınıf mücadeleleriyle sık karşılaşmadığı, sakin sayılabilecek bir dönemde varlık göstermiştir. Aynı şekilde geçen yüzyılın son çeyreğinde peyda olan post-Marksizm de yenilginin tesviye ettiği, sınıf mücadelelerinin irtifa kaybettiği, emperyalizmin ve uluslararası burjuvazinin ciddi bir engelle karşılaşmaksızın hegemonyasını sürdürdüğü bir zamana rastlar.
Dünya kapitalizminin amiral gemisi Avrupa sakin ve fırtınasız sularda yol alırken materyalist tarih anlayışının sağından solundan nasıl kemirildiğini görmek için, II. Enternasyonal’li (1889-1916) yıllara dönmek gerekiyor.
Marx-Engels Sonrası
Engels’in ölümü arkasında doldurulamaz bir boşluk bırakmıştır. Marksizmin kurucularının çok yakınında bulunmuş kişiler arasında bile Marksizmden ve onun tarih anlayışından uzaklaşma eğilimleri görülür olmuştu. Rusya’da Lenin, Almanya’da Bebel, Zetkin, Liebknecht ve Rosa, Hollanda’da Pannekoek gibi devrimci önderlerin varlığı bile bu oportünist gidişatı durduramamıştı.
Bunu kişilerin kötü niyetleriyle açıklamak mümkün değildi. Marx’ın ölümünden dünya savaşına kadar uzanan barışçıl ve sakin gelişme esnasında, başta Fransa ve Almanya’daki sosyalist partiler seçimlerde ve parlamentoda başarılı sonuçlar aldılar ve o zamana dek görülmedik ölçülerde kitleselleştiler. Bu, sosyalizme evrimci yoldan, yani ayaklanmalar ve zorlu mücadeleler olmadan, parlamentodan yararlanarak da geçilebileceği umudunu doğuran yeni bir olguydu.
Belirli görüş ayrılıklarıyla başlayan oportünizm reformları savunmakla sınırlı kalmadı. Devrimden reformizme, reformizmden burjuva uşaklığına doğru ilerledi. II. Enternasyonal partileri başlarda Marksizmi kapitalizmle barışık bir doktrine çevirmeye çalıştılar, sonraları çürüdükçe de emperyalist siyasetin parçası ve yedeği haline geldiler.
Ancak Ekim Devrimi’nin zaferinin ardından kurulan III. Enternasyonal bu egemenliğe son verebildi. Buna rağmen III. Enternasyonal yıllarında ve ondan sonra da eski zihniyetin kalıntıları devam etti.
Aradan geçen zaman çok şey değiştirmedi: İlk zamanlar Marksizme içeriden müdahale edilirken, son yarım yüzyılda Batı Marksizmi, post-Marksizm bunu parti dışından, daha çok da akademisyenler eliyle ve açık biçimde yapmaya başladı.
Plehanov
1880 sonrasında Rusya’da Marksist bir grup kuran eski Narodnik Plehanov’un yapıtlarının önemli bir kısmı diyalektik ve tarihsel materyalizmin savunusu üzerinedir. Plehanov ilk Marksist kuşağın yetişmesinde olsun, Narodnizme ve öteki burjuva sosyoloji okullarına karşı mücadelede olsun katkıları görmezden gelinemeyecek bir öğretmendir. Gelgelelim bu onu giderek Marksizmden uzaklaşmaktan alıkoymamıştır.
Plehanov’un yüzünü Narodniklerden liberallere ve Menşeviklere çevirmesi, hatta 1914’ten 1917’ye devrim karşıtlığına varması, Marksist felsefe ve tarih yorumuna içkin “nesnelcilik”le sıkı sıkıya bağlıdır. Bu, Marksizme geçmeden önce Tkaçyev, Thomirov gibi Narodnikleri Blanquizmle (daha sonra aynı suçlamayı Bolşeviklere de yapacaktır) suçladığında açığa çıkmıştı.
Narodniklere karşı Rusya’nın kapitalizme geçmekten kaçınamayacağını savunmakta haklıdır. Çarlığa rağmen üretim güçlerinin serbestçe gelişeceği, proletaryanın kurulacak parlamenter bir devlet altında eğitimden geçmesi gerektiği düşüncesi ise II. Enternasyonal’den kalmadır. Demokratik devrim sürecinde Narodniklerin dışlanıp liberallerle birlikte yürünmesi gerektiğini söyleyerek safını belli etmiştir. Plehanov’un proletaryanın temel müttefiki saydığı liberalleri Lenin Çarlık despotizminin baş destekçisi sayar ve tavrını devrimci-demokrat köylü hareketiyle ittifaktan yana koyar.
Bunun arka planında Plehanov ile Marksist felsefe ve tarih anlayışı arasındaki açıklık vardır. Öznelciliğe karşı çıkarken Narodnizmi tersine çevirip öznel etkenin, bilincin ve eylemin rolünü küçültmüş, nesnel yasaların, zorunluluğun rolünü ise mutlaklaştırmıştır. Tarihsel gelişmenin “insan iradesi ya da bilinci ile bir ilişkisi yoktur”, “Sosyal Demokratlar tarihin akışıyla yürüyorlar” diyecek kadar ileri gittiği görülmüştür. Tarih teorisinin odağına nedenselliği koyması, devrimcilerin görevini olayların doğal gelişimini izlemeye indirgemesine neden olmuştur. Oysa Lenin de nesnel faktörlerin önemini vurgular, ama bunu sınıf mücadelesinin, öznel faktörlerin karşı etkisiyle birlikte ele alır.
Althusser’den çok önce Hegel’i geri plana itip Spinoza’yı ve Feuerbach’ı öne çıkaran Plehanov’dur. Marx ve Engels’in, “gelişmelerinin materyalist döneminde”, “Spinoza’nın bakış açısından hiçbir zaman ayrılmadıkları”nı iddia etmiştir. (Aktaran Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi, V Yayınları, Ankara-1987, s. 375) Böylece, doğa bilimlerinde benimsenen nedensellik ilkesini olduğu gibi toplum biçimlerini de içine alacak şekilde genişleterek kendisine Marksizmi dayanak yapıyordu.
Plehanov’u bu noktaya Batıcı, Avrupamerkezci “Marksizm” anlayışı getirmiştir. Rusya’nın, “normal” dediği Avrupa’nın izlediği evreleri izlemesini ve ileri kapitalist ülkelerdeki kapitalist demokrasiye ulaşmasını ister. Çünkü sosyalizmin ancak o zaman gündeme gelebileceğine inanır.
Bernstein
II. Enternasyonal önderleri içinde en açık tutuma sahip olan Sosyalizmin Önkoşulları ve Sosyal Demokratların Ödevleri adlı kitabında Marksist öğretiyi cepheden eleştiren Bernstein’dır. Marksizmin üretimin yoğunlaşması, proletaryanın yoksullaşması, sınıflararası kutuplaşma, ekonomik krizlerin gitgide ağırlaşması üzerine görüşlerini şiddetle eleştirir ve gelişmenin bunların tersi yönde olduğunu iddia eder. Bunlara istinaden de şiddete dayanan devrimi ve proletarya diktatörlüğünü gereksiz bulur; tedrici reformların ve devletin “demokratikleştirilmesi”nin sosyalizmi kendiliğinden getireceğini söyler.
Bernstein’ın Marksizm eleştirisinin arka planında tarihsel materyalizm yorumu yer alır. Marx-Engels’in tarih konusundaki önceki ve sonraki görüşleri arasında çelişki bulur ve bunu “düzeltme”yi (revizyon) kendine vazife edinir. Çağdaşları gibi Bersntein da tarihin gidişatı üzerinde ekonomi dışı etmenlerin etkisinin daha fazla vurgulanmasından yanadır.
”Bireyler ve bir bütün olarak ulusların yaşamları, iradeleri dışında ya da iradelerine rağmen kendilerini iten bir zorunluluğun etkisinden giderek sıyrılıyor.” (Bernstein, Evrimsel Sosyalizm, Kavram Yayınları, s. 38)
Bernstein, üstyapısal öğelerin, yani ideolojinin, siyasetin, ahlakın altyapı karşısında özerk olduğunu söylerken bunda yüzde yüz haksız değildir. Yanlış olan bunu mutlaklaştırması, tarihin zorunluluk yönünde değil serbestçe ilerlediğini söylemesi ve tarihsel materyalizmin bir ahlak teorisiyle desteklenmesini istemesidir. Ona göre Marksizmin diyalektiğe ihtiyacı yoktur. Hegelci diyalektikten arındırılmış, tarihsel süreci evrimci tarzda açıklayan, Kantçı bilinemezlik ve etiği kucaklayan bir tarih anlayışına geçilmelidir.
Bernsteinizm, ihtilalci olmayan, reformları ve parlamenter mücadeleyi devrimin yerine geçiren, sınıflar ve partiler üstü bir “bilim” olmayı yeterli bulan bir sözde “Marksizm”dir.
Kautski
Engels’in ölümünden sonra Alman Marksistlerinin en önde gelen teorisyeni Kautski, Birinci Dünya Savaşı’na doğru sağa kaymıştır. Bernstein ve Austro-Marksistlerle polemiklerinde ortodoks bir görünümdeyken, tarihsel materyalizmi proletarya devriminin teorisi olarak değil, doğa bilimlerindeki gibi bir ekonomi bilimi olarak yorumlamaya başlayınca aralarındaki sınır kalkmıştır. Sonraki yıllarda Batı Solu, Marx’a, Kautski üzerinden yüklenirken onun bu özelliğini paravan olarak kullanacaktır.
II. Enternasyonal oportünizmine hayat veren ortamla, özü devrimci olmayan ama Marksist görünmeye çalışan Kautski arasında bir uyum vardır. Alman işçi hareketinin sonraki yenilgilerinde hep onun natüralist, kendiliğindenci okumasının izleri görülecek ve devrimci yönde gelişme ancak Kautski’den farklılaştıkça mümkün olabilecektir. Bu bakımdan Kautski ile Plehanov arasında paralellik vardır.
Çünkü o da sosyalizmin kapitalizmin gelişme yasalarının tarihsel olarak zorunlu sonucu olduğunu savunuyordu. Devrimi, ekonomik yasaların otomatiğine bağlayıp, kapitalizmi kendi çelişkilerinin ağırlığı altında çökecek bir sistem olarak göstermesi ile döneminin görece sakin ve rahat ortamı arasında sıkı bir ilişki vardır. Tarihi yorumlarken ekonomiyi politika, nesneyi özne karşısında üstün tutmasının sebebi budur. Şu sözleri onun nasıl bir tutum içinde olduğunu gösteriyor:
“Görevimiz devrimi örgütlemek değil, kendimizi devrim için örgütlemektir; devrim yapmak değil ondan yararlanmaktır.” (Kautski, Seçilmiş Politik Yazılar, Kavram Yayınları, s. 9)
Tarih teorisi ekonomik determinizme, evrimciliğe dayanır. Kautski, tarihsel gelişmede ekonomik etkenin rolünü abartarak üretici güçlerin gelişmesine aşırı bir rol tanır. Üstyapısal etkenleri, politikayı ve sınıf mücadelesini etkisizleştirir. Kapitalist gelişme ne kadar hızlı olursa sosyalizme geçiş o kadar kolay olur kafası, II. Enternasyonal partilerini kapitalizmi desteklemeye ve kendi burjuvazisiyle ittifak kurmaya sürüklemiştir. Üretici güçler beklenen seviyeye gelince devrimin kendiliğinden gerçekleşeceği düşünülmüştür. Güya o zamana kadar da işçi sınıfı nicel ve nitel bakımdan güçlenmiş, demokrasi içerisinde olgunlaşmış olacaktır. Devrimi kapitalizmin gelişme derecesine bağlayan bu görüşe “üretici güçler teorisi” denmiştir.
Franz Mehring ve Rosa Lüxemburg
Rosa Lüxemburg ve Karl Liebknecht bazı hatalarına karşın, tarihe büyük devrimciler olarak geçmişlerdir. Teori ve pratikleri her zaman devrimci diriliği temsil eder. Çürüme halindeki II. Enternasyonal’in devrimci kutbunun solunda R. Lüxemburg, sağında F. Mehring bulunmaktadır.
Mehring Spartaküstler Birliği’nin Rusya’ya katılmasına karşın tarih anlayışında sağ hatalarıyla dikkati çeker. Engels’in sağlığında yazdığı Lessing Efsanesi adlı kitabı, tarihsel materyalizmin “ekonomik determinizm”e indirgenmesinin bir örneğidir. Marx ve Engels, esasa ağırlık verip, ideolojik, hukuki, siyasal tasarımların (vb.) iktisadi etkenler üzerindeki karşı etkisini vurgularlarken arada bıraktıkları boşluk, Mehring tarafından teorileştirilmiştir. Engels, Sorge’ye yazdığı 14 Temmuz 1893 tarihli mektubundaki ünlü uyarısını bunun üzerine yapmıştır.
Hegel’den hoşlanmayan Mehring, diyalektiği, tarihsel materyalizmden temizleyip, kendince mekanik materyalist bir yoruma tabi tutar, çünkü Marx ve Engels’in spekülatif felsefenin sona erdiği sözünü, Marksist felsefe dahil bütün felsefelerin bittiği şeklinde yorumlamaktadır.
Lüxemburg’a gelince devrimci mücadelede militan tutumuna rağmen, tarihi yorumlarken öznel etkenin rolünü olması gerekenin gerisine çeken “sol” kendiliğindenci bir eğilim gösterir. Bu, emperyalizm analizine ve kitle grevlerine yaklaşımına da yansır.
R. Lüxemburg’a göre Marx Kapital’in ikinci cildinde genişletilmiş yeniden üretimin “saf” kapitalizmde de mümkün olduğunu varsayarak, bunun üzerinden bir model geliştirir. Ona göre proletarya ile burjuvazinin var olduğu koşullarda artı değerin realizasyonu imkânsızdır. Bunun için “üçüncü bir dünya”ya, yani prekapitalist üretim alanına (köylülük ve sömürge alanları) ve bu alandaki üretimle kapitalist üretim arasındaki değişime gereksinim vardır. Sermaye birikimi ancak böyle ilerleyip genişleyebilir. Eğer kapitalist üretim kapitalist olmayan biçimleri çözerse, kendini üretemez hale gelir ve çöker.
Kitle grevlerindeyse nesnel yana fazlasıyla güvenir. Parti ve liderliğin rolünü, işçi hareketi içindeki bilinçlendirme ve örgütlenme faaliyetini ise küçümser. İşçi sınıfının nesnel ekonomik birliğinin politik birliğe kendiliğinden dönüşebileceğini düşünür. Bu konudaki ve örgütlenmedeki kaderci anlayışı nedeniyle Lenin’i volantarizme sapmakla suçlar.
R. Lüxemburg’un bu görüşleriyle, kapitalizmin “saf” kapitalizme dönüştüğü noktada dünya çapında çökeceği tezi bir bütündür. Çünkü kapitalizmin son krizi, proletaryanın kendiliğinden eylemiyle devrime çevrilebileceği anlamına gelir. Böylece çözümlemesini üretim alanından değişim alanına kaydıran R. Lüxemburg, kapitalizmin iç çelişkileri alanından uzaklaşmış olmaktadır.
Yine de R. Lüxemburg Lenin gibi önderlerle birlikte geleceği, II. Enternasyonal içindeki III. Enternasyonal’i temsil ediyordu.
“Avusturya Marksizmi”
III. Enternasyonal’in “İki buçukuncu” diye de adlandırdığı “Avusturya Marksizmi”, Viyana merkezli Max Adler, Karl Renner, R. Hilferding, F. Adler, O. Bauer gibi tanınmış kişilerden oluşuyor. Parlak dönemini 20. yüzyılın ilk 15 yılında yaşayan bu grup, Bernstein ile Kautski arasında çadır kurmuş gibidirler. Marksizmi felsefi temellerinden başlayarak sistemli bir şekilde gözden geçirerek devrimci özü boşaltılmış akademik bir araştırma yöntemine çevirirler.
“Avusturya Marksizm”i, Almanya’da moda yeni-Kantçılığı Avusturyalı fizikçi filozof E. Mach’ın pozitivizmini Marksizme yamamaya çalışacaktır. O. Bauer kendi felsefi eğilimini şöyle tanımlar:
“Marx ve Engels Hegel’den ve daha sonraki Marksistler de maddecilikten başladığı halde, daha yeni olan ‘Avusturyalı Marksistler’ kendi hareket noktaları olarak Kant ve Mach’ı aldılar.” (O. Bauer, Avusturya Marksizmi içinde, Kavram Yayınları, s. 48)
Diyalektik materyalizmin eskidiğini ilan eden bu “entelektüel topluluk” (Bauer’in kendi ifadesi), ona Kant ve Mach aşısı yapmakla yeni bir buluş yapmış olmuyorlardı. Sadece Alman ve Avusturya üniversitelerinde moda olan ampirizmi Marksizme enjekte etmeye kalkışıyorlardı. Yeni Kantçılığı benimsemiş Bernstein’dan farkları, sosyalizmi ahlak felsefesiyle değil, nedensellik ilkesiyle ve olguculukla birleştirerek daha sofistike kılmalarıydı.
Tarihsel materyalizmi bir sosyoloji, Marx’ı da sosyolojinin kurucusu ilan eden ilk grup, Avusturya Marksizmidir. M. Adler’e göre:
“Marksizm ve sosyoloji bir ve aynı şeydir; yani Marksizm toplumsal yaşamın yasaları ve onun nedensel gelişiminin biliminden başka bir şey olmayı amaçlamaz.” (A. g. e., s. 62)
Yeni toplumsal fenomenleri ampirik olarak araştırmaya girişmeleri bunun sonucudur. Grubun önde gelenlerinden Carl Grünberg şöyle der:
“…maddeci tarih anlayışı ne felsefi bir sistemdir, ne de böyle olmayı amaçlar… onun nesnesi soyutlamalar değil, gelişme ve değişme süreci içindeki verili soyut dünyadır.” (A. g. e., s. 18)
Bu yolun sonu reformizmdir. Nitekim işçi sınıfının barışçıl yoldan iktidarı ele geçirip kerte kerte reformlarla sosyalizme geçebileceğini savundular, adına da “yavaş devrim” dediler. Hilferding “örgütlü kapitalizm” dediği emperyalist kapitalizmi, sosyalizme doğru olumlu bir adım, barışçıl geçişi kolaylaştıran bir etken olarak görmekteydi. Bu kafa Karl Renner’i cumhurbaşkanı, Hilferding’i de maliye bakanı yaptı.
Buharin
Bolşevizmin önderlerinden Buharin bir bakıma III. Enternasyonal içindeki II. Enternasyonal kalıntısını temsil eder. SBKP(B)’nin ve III. Enternasyonal’in yöneticileri arasında yer almasına rağmen, Lenin’den ayrı, özü Bolşevizme ters bir tarih anlayışını savunur. 1921 yılında yazdığı Sosyoloji Ders Kitabı alt başlıklı Tarihsel Materyalizm kitabı, Plehanov, Kautski ve Avusturya Marksizminin izlerini taşır. Tarihsel materyalizmi, toplumun genel teorisi ve onun evriminin yasalarını inceleyen bir bilim, yani sosyoloji olarak tanımlar. II. Enternasyonalci tarih yorumlarının basit bir tekrarı olmamakla birlikte, ekonomik determinizmi ve evrimciliği ile onlara yakın durur. Bunda, 20. yüzyıla girilirken yükseliş halindeki Durkheim, Pareto, Weber gibi sosyologlardan etkilenmesinin payı vardır. Oysa Bolşevik önderler bu akıma şiddetle karşıydılar, onun için Lenin sosyoloji kavramını tırnak içine alarak kullanıyor, arasına mesafe koyuyordu.
Buharin’in Batı sosyolojisinin etkisi altına girmesi, Hegelci diyalektiğe sırt çevirmesinin sonucudur. Toplumu “dev bir çalışan mekanizma”, insanlarıysa “canlı makineler”e benzetmesi bunun dışavurumudur. Toplumsal sistemi özgün denge, dengenin bozulması ve dengenin yeniden oluşması veya içsel denge-dışsal denge gibi kavramlarla açıklamaya çalışır. Buharin’e göre, içsel denge “şeyler, kişiler ve fikirler”i, dışsal dengeyse toplumun çevreyle, yani doğayla olan dengesini ifade eder. Toplumdaki denge sürekli olarak bozulmakta ve yeniden kurulmaktadır. Bu yeniden oluşma “evrim” ve “devrim”le olmaktadır. Buradaki mekanik denge anlayışı, Buharin’den önce fizik ve biyoloji bilimlerinde, Bogdanov’un Machizminde de görülmüştü. Toplumdaki çelişki ve sınıf mücadelesini denge anlayışı içinde eritiyordu. Bu, burjuva sosyolojisinin “dinamik”, “statik” gibi kavramlarıyla uyumluydu.
Lenin’in övgüyle bahsettiği olağanüstü teorik yeteneğine rağmen yaşamı boyunca yaptığı hataların kaynağında bu vardır. Lenin’in Vasiyet mektubunda, “Buharin’de skolastik bir yan vardır (hiçbir zaman diyalektiği incelememiş ve sanırım hiçbir zaman da diyalektiği yeterince kavramamıştır) sözü, ölümünden sonra da doğrulanmıştır (Lenin, Son Yazılar, Son Mektuplar, Ekim Yayınları, s. 14)
1930’lara doğru “denge teorisi”nin SB’nin iç ve dış politikalarına yansımaları olacaktır.
Nikolay Buharin tarafından yolu açılan, “tarihsel materyalizmin sosyolojikleştirilmesi” eğilimi, özellikle Gramsci tarafından (Hapishane Defterleri) sert bir biçimde eleştirilmiştir. Gramsci’ye göre, praksis felsefesinin “diyalektik materyalizm” ve “tarihsel materyalizm” olarak iki bileşene ayrılması, bir yandan diyalektiğin mantığın bir alt dalına indirgenmesi, diğer yandan pozitivist bir sosyolojiye kapı açma riski taşır.
Buharin tek örnek değil, yazımızın başında işaret ettiğimiz III. Enternasyonal içinde eski enternasyonalin kalıntılarının yalnızca birisidir. Kruşçev’le birlikte modern revizyonizm II. Enternasyonal’in cephaneliğini tepe tepe kullanacaktır.
Kıssadan Hisse
Gelgelelim, ne yeni ne de eski paradigma çağının zorunlu ve kaçınılmaz yansıması. Sadece her biri nesnel koşullar tarafından besleniyor, sol ve Marksizm anlayışı üzerinde izler bırakıyor. Zaten bu hikâye ne bizim başladığımız yerden başlar, ne de burada biter.
Son verirken şu iki noktaya değinmekle yetineceğiz.
Birincisi tarih düz bir çizgide değil zikzaklarla, öne ve geriye doğru sıçrayışlarla ilerliyor. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı arasıyla, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başı arası elbette çok farklı ama birbirlerini andıran bağlamları da var: Sınıf mücadelelerindeki düşüş, devrimin yerini reformların alması, reformların yarattığı illüzyonlar, Marksizmi yenileme çağrıları, burjuvaziyle barış içinde yaşama isteği, kendiliğindencilik, mevcut koşulların nesnel kabulü, devrimci öğretinin gözden düşmesi…
Böyle bir dönemin karakteristiklerini yansıtan solun ve sahte Marksizmin ebediyen sürmeyeceği, bir gün foyasının ortaya çıkacağı Ekim Devrimi ve onu izleyen III. Enternasyonal’le kanıtlanmıştır. Paris Komünü’nün yenilgisini izleyen bu uzun menzilli dönem tersine dönünce paradigma da değişmiştir. Öyle ki bütün bu mızmızlanmaların ardından gelen III. Enternasyonal dünyanın üçte birine sosyalizmin kapısını açmıştır.
Demek ki, düşüş ne kadar gerçekse, yükseliş de o kadar kaçınılmaz ve gerçektir.
İkincisi Marksizmin tarihi ile oportünizmin tarihi aynı madalyonun iki yüzü gibi. İkisi yan yana, aralarında bitmeyen bir mücadele ve kopuş var. Birini anlamak için ötekini de anlamak gerekiyor.
Sosyalist olduğunu söyleyen sol liberaller on yıl boyunca AKP iktidarını, güya hasmı ulusal sol da Kemalist bürokrasiyi desteklemediler mi? Şimdi biri AKP’nin kendi çizgisinden uzaklaştığını, öteki kendi çizgisine geldiğini söylemiyor mu? Sinekten yağ çıkarırcasına ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’da “demokrasi havariliği”, Mustafa Koç’ta “laik, anti-AKP ilerici burjuvalık” keşfeden solculara, Marksistlere ne diyeceğiz? Burjuvazinin veya gericiliğin has tarihçilerinin, gazetecilerinin, danışmanlarının (vs.) önemli bir kesiminin geçmişinde solculuk olduğunu söylemek bile gereksiz.
Marksizm adına bu yapılanlar karşısında afallayıp kalmamak için arada sırada dünya oportünizm tarihine de bir göz atmak gerekiyor demek ki.
Devamını oku ...

Bazlama Açan Analara

1) Kürtlere “Kürt” demediğimizde sorun kalmayacak mı?
2) Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı ve tarihsel süreçte adına Kürdistan denen bölgeye “Kürdistan” demediğimizde sorun çözülecek mi?
3) “Türkiye Türklerindir” sözü Büyük Ortadoğu Projesi’ne hizmet etmiyor da, sermayenin kevgire çevirdiği Türkiye sınırlarında “Türklerin haricinde başka etnik kimlikler de vardır” demek mi BOP’a hizmet ediyor?
4) PKK gücünü kemalizme ve onun oluşturduğu resmi ideolojiye karşı duruşundan almıyor mu? Müslüman bir Kürt bu topraklarda Kürt olamıyorsa PKK’ya katıldığında karşısına geçip “bütün mü'minler kardeştir” mi diyeceksiniz?
5) “Bir zalimin başına gelebilecek en kötü şey, onun zulmüyle zalimleşmeyen iyilerdir” diye söylediğimizde çok beğenip, Kürt milliyetçisi bir örgüte karşı Türk milliyetçisi olmak da neyin nesi?
6) Eğer biz kardeş olursak, eğer biz Türk, Kürt, Acem, Boşnak, Arap veya Gürcü olmanın İslâm milletinden olmaya engel teşkil etmediğini tüm kalbimizle haykırırsak, batı kendine pazar bulmak için bizi parçalara nasıl bölecek?
7) Bir Ermeni'nin Müslüman olabilme ihtimalini hangi cüretle elinden alıyorsunuz?
8) Hacda kalabalıktan dolayı sırtına secde ettiğim bir Müslüman’la sarılmamı beni hangi devlet sınırı engelleyecekmiş?
9) Bir Kürt annenin gözlerine bakarak söyleyemeyeceğiniz sözleri nasıl oluyor da buralarda bu kadar içiniz rahat söylüyorsunuz?
10) Ben bir Türk'üm. Dilim Türkçe’dir. Annem bazlama yaptığında ona “ellerine sağlık” derim. Bir Kürt annenin de bazlama yaptığını ve oğlunun ona “destê te sax be” demesinde Allah'ın rahmetinden başka hiçbir şey görmem. Bir Arap, bir Boşnak veya bir Gürcü gencin de kendi dilinde bazlama açan annesine “ellerine sağlık” demesinde en ufak bir maraz görmem. Ama bir Arap, bir Boşnak, ya da bir Kürt hangi dilde olursa olsun “İsrail dostumuzdur, Amerika'yla işbirliği reel politik gereğidir” derse bildiğim her dilde hakikati yüzüne haykırırım. Burada yanlış olan ne?
11) Ben Müslümanım. İslam milletindenim. İslam coğrafyasında kanın durmasının tek yolu Müslümanların etnik ve mezhepsel ayrışmaları bir kenara bırakıp, kapitalizmin pazar arayışına dur diyecek siyasî ve iktisadî bir yapılanmanın içine girmesidir. Burada katılmadığınız yer neresi?
12) “Türkiye'nin dirilişi” diye bir şey söz konusu değil. Ya İran, Mısır, Kürdistan, Arabistan, Türkmenistan ya hep beraber ayağa kalkacak; ya da hep beraber yok olup gidecek. Burada sizi rahatsız eden nedir?
Ömer Burak Tek
Devamını oku ...

Rohith Vemula ve Steve Biko

Bu ayın başında, 17 Ocak’ta intihar eden Rohith Vemula’nın “toplumsal bir cinayet”e kurban gitmesi, kimi yönlerden Steve Biko’nun Güney Afrika rejimi eliyle gerçekleştirilen politik bir cinayete kurban gitmesine benzer. Biko, Soweto öğrenci ayaklanması sonrasında, 1977 yılında ırk ayrımcılığının uyguladığı zulmün zirvede olduğu bir dönemde katledildi. Suça iştirak eden kurum ise ırk ayrımcısı devletin polisi idi. Burada ise Rohith Vemula’yı katleden kendi evinin yakınındaki Hayderabad Merkez Üniversitesi idi.
Siyah hareketin genç lideri Steve Biko beyaz üstünlükçülüğünü ve ırk ayrımcılığını eleştiren önemli bir isimdi. Rohith ise sağcı Hindu örgütü RSS [Ulusal Vatansever Örgütü], ABVP [Tüm Hindistan Öğrenci Konseyi] ve iktidara bağlı kimi kurumların brahmanların üstünlüğünü savunan yapılarla ideolojik bir mücadele içerisindeydi.
Steve Biko’nun vefatı gençlerin bir araya gelip ırk ayrımcılığına karşı yapıların şemsiye örgütü Birleşik Demokratik Cephe’yi [UDF] örgütlemesini sağladı. UDF bayrağı altında siyah bilinci ideolojisinden ilham alan yeni liderler seksenlerdeki mücadelede ve doksanların başındaki kurtuluşta ulusa öncülük ettiler. Eğer Hindistan’da da benzer bir yapı kurulursa ve bu yapı tüm ülkeye yayılırsa, bugün sistem dâhilinde her Dalit öğrencinin çektiği çileyi ve toplumsal dışlanmayı azaltmayı başarabilirse, Rohith Vemula’nın anısı da layıkıyla onurlandırılmış olacaktır.
Rohith’in vefatı son dönemlerde Hindistan toplumunun yakalandığı hastalığın bir semptomudur. Hindu sağcılarla bağlantılı güçler devleti ve iktidarı kendi malları olarak görmekte, insanların düşünme, düşüncelerini ifade etme ve kimi görüşlere katılmama özgürlüğünü ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bu sağcıların arkaik, patriarkal, ayrımcı ve dışlayıcı dünya görüşlerine uymayan herkes “millet karşıtı” ve “gayrimillî” olarak damgalanmaktadır. Bu terimler boştur, duygusaldır ve her türden yoruma açıktır, ayrıca tümüyle somut bir halk kütlesinden çok soyut bir varlığa atıfta bulunmaktadır. Biri çıkıp halk için toplumsal, ekonomik ve politik adaletten bahsetse derhal gayrimillî ilân edilmektedir.
Steve Biko’nun katilleri ikinci derece kanıtlar ve fotoğraflara dayalı kanıtlara rağmen hiçbir zaman açığa çıkartılmadı. Irk ayrımcısı sistem öylesine duygusuz, öylesine kibirli ve adaletten uzaktı ki bu meseleden bir an önce kurtulmayı düşündü. Böylesi bir olaya karşı hassasiyet geliştirmenin ve adaleti tesis etmenin korkaklık alameti olduğuna kanaat getirdi. Bugün aynı şey Rohith vakası için de geçerlidir.
Rohith için eylemler yapan öğrencileri gören başbakan Rohith’in vefatının yol açtığı acıya cevap olarak hemen bir tür sembolizme başvurdu ve onun soyut bir yapıyla ile ilişkili, üzerinde durulması gerekmeyecek biri olarak andı. Genel manada bu olayın bir Dalit meselesi olduğu iddia edildi. TV kanallarında, gazetelerde ve sosyal medyada Rohith’in kimliğine karşı saldırılar gerçekleştirildi ve o bir kez daha öldürüldü.
Tüm Hindistan genelinde öfkeli Dalit öğrenciler eğitim sisteminde Dalit gençlerine karşı kökleri derinde olan yoğun bir ayrımcılığın tatbik edildiğini söylüyorlar. Bu öğrenciler artık kendilerini Rohith Vemula ile tanımlıyorlar. Öğrenci eylemleri, hakkını savunan ve mağdur edilmiş Dalitler arasında yeni bir gençliğin ortaya çıktığının bir göstergesi.
Bugün Dalit öğrenciler devlete yakın öğrenci örgütlerinin kendi isteklerinin dillendirilmesine imkân vermeyeceklerini, kendilerine asla alan açmayacaklarını anlıyorlar. Onlar kendi göbeklerini kendileri kesecekler, kendi yollarını kendileri açacaklar ve liberallerin merhametine muhtaç kalmayacaklar.
Dalit gerçekliği ile ilgili yeni bir sözlükçe oluşturmanın ve bu cemaati güçlendirmenin vaktidir. Hindistan’daki zalim toplumsal sisteme karşı verdikleri mücadelede onların Güney Afrika’da dile dökülmüş olan siyah bilinç gibi alternatif bir anlatıya ihtiyaçları vardır.
Bu anlatı, Güney Afrika’da olduğu gibi, onların özgürleşme yolunda ilk adımları atarken birer Dalit olarak tanımlanmasını sağlayacaktır. Onlar artık kendilerine aşağılık varlık damgası vuran kast sistemini kullanan tüm güçlere karşı mücadele etmeye başlamışlardır. Bu gençler birer mağdur olma hâlinin devam etmesini sağlayan zincirlerden kurtulmak için bir grup olarak örgütlenmek zorundadırlar.
Bugün Dalit gençliğine gereken, kendi aralarında bilinçli olanların bir dayanışma ilişkisi teşkil etmeleridir. Onlara gereken (Hinduizm eleştirisinden farklı olarak) tüm Hindistan’a seslenecek bir ideolojidir. Bu ideoloji tüm o gençleri birbirine bağlamalı, öncelikle psikolojik olarak onları özgürleştirmeli ve onları kesintisiz bir eylemlilik süreci içerisine sokabilmelidir.
Bugün Rohith Vemula’nın doğum günü. Bugün bu yürüyüşün başlangıç noktası olarak iş görmelidir.
Pushkar Raj
Devamını oku ...

Curh

Mustafa Suphi yarıda kesilmiş bir türküdür bu topraklarda.
Müslümanlar olarak Şark Sosyalizmi yolunda atacağımız adımların cesaret katalizörü olabilirdi o.
Kemalist hançerin, devrimci umutta açtığı Aydınlanmacı pozitivist curh hâlâ kanamaktadır...
Karadeniz’e gömülen 15 cana gitmeyen Müslümanca Fatiha’mız; TKP’nin tepemizde öttürdüğü Aydınlanma teknisizmi baykuşunda azab olarak bedenleşmiştir.
İhsan Polat
Devamını oku ...

Narkoz

Suud-Batı emperyalizminin başarılı bir harmonisi olan TC'ye karşı başkaldırmak sadece Kürtlerin değil; binlerce yıllık kültürel zenginliğe, onlarca medeniyete beşik olmuş bu coğrafyanın kendi özünü, kimliğini korumak isteyen bütün halkların gerçeği olmalıdır.
Hem teceperest, hem kültürünü, kimliğini korumak isteyen bir halk olamazsın. TC Emevi-Abbasi ve Batı asimilasyonunun ve sömürüsünün karakoludur ve kendisi de zaten bir yozlaşmanın, kimlik bunalımının bir sonucudur ve bu yüzdendir ki yapaydır, yüzeysel ve dayatmacıdır.
Suriye, Irak ve Afganistan'da tarihsel ve kültürel kıyım yapan Vahhabi zihniyeti, "Türk-İslam" iksiri aşılanmış Türkiye Müslümanlarının çoğunluğunun zihinsel omurgasını oluşturur. Kahraman-mümin-kusursuz ata-dede, kâfir-öcü Hristiyanlar, Ermeniler, Aleviler, Ruslar, İranlılar narkozuyla yetişmiş, Müslüman ve özellikle Sünni Müslüman bir Türk'ten doğmuş olmanın rahatlığıyla hayatını yeme, içme, üreme, daha fazlasına sahip olma güdülerinin peşinde tüketmeyi 'yaşam' edinmiş, merak, empati, araştırmaya cesaret edemeyen yığınların Karadeniz'de yüzlerce yıllık Rum evlerinin, manastırlarının, köprülerinin yakılıp yıkılmasına, Hasankeyf'in emperyalizmin suyu tekeline alması için sular altında bırakılmasına, Ege ve Akdeniz'de Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine ait anıt mezarların, amfilerin depoya, ahıra çevrilmesine karşı çıkıp engellemesi ihtimali yoktur.
Emevi-Abbasi zihniyetinin bugünkü tecellisi Suud'un İslamı'nın işgal, asimile ettiği, sömürdüğü Müslüman coğrafyayı kapitalizme ve onun havarileri Batılı devletlere, küreselleşmeye, popüler kültüre, asimilasyona entegre etmesi çok kolay olacaktır.
Asimile edilmiş, tektipleştirilmiş, kültürel, örfi özellikleri, hassasiyetleri yok olmuş toplumlara neyin ihtiyaçları olduğunu, neyi tüketmeleri gerektiğini, nasıl yaşamaları gerektiğini benimsetmek, arza talep oluşturma ilkesini din edinmiş sistem için daha kolay ve masrafsız olur.
Milyarlarca dolarlık savaşlarla bile ele geçiremeyeceğin diyarları kendi uydurduğun bir tarih ve onu destekleyen sahte bilimsel teoriler, filmler ve belgesellerle, kitaplarla, popüler kültürle yozlaştırıp kendine yabancılaştırdığın, varoluşsal sancılarla boğuşan halkları altın tepsiyle sunabilirler sana.
Fethullah Yolgezer
Devamını oku ...

Maskara

Burjuvazi azdır. Devlet onun mekânda, demokrasi zamanda çok görünmekte kullandığı yöntemlerdir. O hâlde siyaset yapabilmek için nesnel bir değerlendirmeye ve bu değerlendirmenin bir tarihçeye ve toplumsal hitabet alanına ihtiyacı vardır. Tarihçe açısından başta 1789 olmak üzere tüm burjuva devrimleri çıkış noktasıdır. Toplumsal düzlemde ise o devrime layık kesimlere hitap edilmelidir. Gerisi çöplüktür.
Burjuvazinin tayin ettiği siyaset alanına girmek, az olmayı ama çokmuş gibi görünmeyi gerekli kılar. Din, millet ve sınıf aza indirgenmeli, sonrasında o az çoğu kuşatıyormuş gibi görünmelidir. Bu üç dinamik de politik alanda çok alanı tasfiye etmek, etkisiz kılmak için yeniden kalıba dökülür.
Masada olmak, az olanla eşitlenmek özgürleşmek için tek çareymiş gibi görünür. Önemli olan zevahirdir, makyajdır, görüntüdür. Her momentte bu al pul dökülür. Daha az olana meyledilir. Burjuvazi, hep az olmayı, çokmuş gibi görünmeyi emreder. Gözler, kirpikler, yüz hatları, emtia dünyası, ünlü kişilikler, bedenin kendisi vs. hep fazlasını işaret etmeli, çoğa seslenmelidir.
Az olanın çok görünmek istemesi mızrağın ucuna Kur’an sayfası asmayı gerekli kılar. Kılların dolgunlaştırılması zorunludur. Burjuvazinin estetiğine uygun bireyler olmak isteniyorsa, onun boyasıyla boyanmak şarttır. Burjuvazinin estetiğine kurban olup bugün birilerini çirkinlikle eleştirmek bu teslimiyetin alametidir.
Az olan, çok görünmek zorundadır. Devlet ve demokrasi, gerçekte çok ve bu açıdan düşman/tehlikeli olanın darmaduman edilmesini gerektirir. Burjuvazinin yanına oturmak isteyen, bu tasfiye hareketine asla ses etmez. Onun için de az olan özdür, güzeldir, anlamlıdır. Batıdaki sessizliğe bir de buradan bakılmalıdır.
Devlet kademe kademe çok olanı çözmek, etkisizleştirmek demektir. Burjuva iktidarı açısından bu bir zorunluluktur. O kendisine soldan bir ses de bulmak zorundadır. Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin “batılı burjuva devrimlerinin gerçek varisleri” olduklarını düşünenler öne çıkarlar. Onlar için laiklik, aydınlanma, ilerleme ve modernizm “emekçi” boyasına daldırılır. “Emekçi laiklik” kavramı bu yüzden icat edilir. Mustafa Koç’a bu nedenle yas tutulur. “IŞİD’i var eden emperyalizm, aydınlanma değil” sırf bu yüzden denilir. Aydınlanma’nın emperyalizmle, laikliğin burjuvazi ile bir alakasının olmadığı söylenir. Eğer öyle ise “AKP’yi var eden milliyetçilik ve İslam değil, emperyalizm” de denilmelidir. IŞİD ile ilgili bu lafı edenin kime işmar ettiğini görmesi gerekir.
Bunlar hep de “ortak insanlık mirası”ndan bahsederler. İşlerine geldiği yerde sınıflar mücadelesinden bahsedenler, bu mücadeleden münezzeh bir yerden konuşurlar. O mücadelenin üzerinde bir cennet katı vardır, adı da “ortak insanlık mirası”dır. Buradan da emperyalizmin ve kapitalizmin insanlığa bahşettiği güzellikler hemen dile dolanır.
Bu nedenle kimi Marksistler orada Reagan’ın, burada Özalgillerin yanına oturur. ABD emperyalizminin bölgedeki hamleleri ilerleme ve insanlık adına alkışlanır. Az olanlar, kendileri gibi az olanların başarılarından kendilerine pay çıkartırlar.
İnternet bir pentagon icadıdır. Egemenler bir silâhın posası çıktığında ondan kâr etmenin yollarını iyi bilmektedirler. Bu silâh artık avamın bir oyuncağıdır. Aydınlanma da geçmişte krallara, kraliçelere verilen aklın avama satılmasıdır. Avam saçlarından tutup kendisini yukarı çektiğinde bataklıktan çıkabileceğine ikna edilir. Akıl yoluyla, burjuvaziyle eşitlenmek mümkündür.
Bu akıl az olanın çokmuş gibi görünmesine dair bir yanılsamayı üretir. Tıpkı zengin gibi oturup akşam şarap içtiğinde kendisini bir anlığına zengin zanneden fakir gibi, aydınlanmacılar da siyaseten burjuva gibi özgürleşebileceklerine iman ederler. Buradan da “ben sosyalistim nasılsa, bana bir şey olmaz” derler ama rüzgârın kendilerini ne yöne savurduğunu fark etmezler. Artık sosyalizm bile farklılaşmıştır.
Ölçü burjuvaziden ve emperyalistlerden çekilince eylemin niteliği de değişir. Sanki her eylem bir fotoğrafı çekilsin, bir videoya kaydedilsin diye yapılmaktadır. Dolgun görünme zorunluluğu, burjuvazinin ve emperyalistin adımlarını takip etmeyi gerekli kılar. Buna da “nesnellik” denilir, ona uygun hareket etmeyenler, “ilkel, cahil, apolitik ve çocuk” olarak nitelendirilir. Düşman çoğu az yapmak zorundadır. Az ve öz olduğunu düşünense bu tasfiye işlemine hayatta kalmak adına ses etmez.
Gramsci 1916’da yazdığı “Savaş ve Sömürgeler” isimli makalede “sömürgeciliğin ahlâkî bir gerekçesi olabilir. Esasında sömürgecilik değişimi gecikmiş halklar için toplumsal medeniyet noktasında tarihsel bir itki görevi görebilir, o bu halkları disipline eder, dünyadaki varoluşlarına dair bir bilinç katar ve evrensel hayata katkı yapma görevi yükler.” demektedir.
Burjuvaziden ve emperyalistlerden feyz alanlar ikiye bölünmüştür. Bu kimseyi yanıltmamalıdır. Her ikisi de yerellik-genellik açısından bir ayrışma yaşamaktadır o kadar. Yoksa her iki kesim de erken dönem Gramsci’nin fikrinden uzak değildir. Onun “evrensel hayat” kelimesi yerine “işçi sınıfı” kelimesini ikame etmesinin bir anlamı yoktur. “Radikal demokrasiye karşı Marksizmi” savunanlar için işlem bu kadar basittir. Mesele Sovyetler sonrası ölçü ve ölçeğin dağılması, gerisin geri tekrar burjuva devrimlerinin hülyalı gerçeğine rücu edilmesidir. İrade de, öznellik de, akıl da, bilinç de, varlık da burjuvanın mirasıdır. Bunları burjuvaya borçlu olduğunu düşünenlerin çok olan, sömürülen-mazlum halklara verebileceği bir şey yoktur.
Yazının başındaki fotoğraf Vietkong gerillalarına ait. Bir Amerikan dergisinde yayınlanmış. Esasında aşağıdaki fotoğrafın intikamını almak gibi bir işlevi var fotoğrafın. Gerillaların elindeki namlunun hedefi belirsiz. Bağlamından çıkartılmış. Aşağıdaki fotoğrafta yer alan, Amerikan paraşütçüsünü esir alan genç kız böylelikle burjuvazinin dünyasına teslim alınmıştır.
O artık az, öz, özel ve güzel olanların masasına mezedir. Demek ki mesele, o kızın ardındaki çokluğa, vatana örgütlenmek, düşmanın iğvasına kapılıp kendini az, öz, özel ve güzel zannetmemektir. Vietnam çirkinliğin, çamurlu toprakların, nasırlı ellerin üzerine basarak muzaffer olmuştur.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

İhtidâ Etmek

İhtidâ Etmek: Uluslararası Komünist Harekette Gözle Görünmeyen Hizipleşme
Kara Panter Partisi, 41 yıl önce, 15 Ekim’de kuruldu. Bu, Maoist enternasyonalist hareket için önemli bir tarihtir. Eylül ayı içerisinde yayınlanan videosunda Usame Bin Ladin, Amerikalıların İslam’a girmesini istiyor.[1] Kısa süre önce Rusya’da Limonof Müslüman oldu. Gazetelerde El-Kaide bağlantılı insanların bugünlerde Malcolm X hakkında konuştuklarından bahsediliyor.[2] Malcolm X, Kara Panterler için yerele ait manevi bir ilham kaynağı. Mao ise kimilerine ideolojik ve bilimsel açıdan ilham veriyor. Bu denemede ihtidâ etme, Müslüman olma ile ilgili düşüncelerimizi aktaracağız.
Denemenin yazarı, İslam’ı incelemeye kısa süre önce başlamış bir isimdir. Tespitlerimize göre, Müslüman Sultan Galiyef’in çıkarımları, kendisinden bağımsız olarak, emek-değer teorisinin derinlemesine incelenmesini içermektedir. Sultan Galiyef, Lenin ve Stalin’den sonra önde gelen liderlerden birisidir.
Stalin ve Sultan Galiyef, “eşitsiz” gelişim” tezi konusunda anlaşma içerisindedir. Bu tez, tarihsel süreç içerisinde kabul etmedikleri hususlara kıyasla daha da önemli hâle gelmiştir. Zira Stalin, nihayetinde Sultan Galiyef’i ezmiş, bu sebeple ondan ilham alan komünist hareketin ilgili sektörünü Batılılar görmemiş, bu eğilimi kimse tanımamıştır. Oysa aynı durum, Trotsky’nin yolundan gidenler için geçerli değildir.
Sultan Galiyef’le yaşanan ayrışmada suç Stalin’indir. O, uzun bir süre Trotsky üzerinden ciddi bir baskıya muhatap olmuştur. Bu baskının ana öznesi, Rus işçi aristokrasisidir. Öte yandan Rus yerleşimciler, Müslüman topraklarına taşınmaya başlamışlardır. Galiyef, burjuva milliyetçiliği konusunda aşırıya kaçtığı için suçlu olsa da hatta adı emperyalist olmayan devletlerin yöneticileri ile komplolara karıştığı iddia edilse de ona yönelik ihmalin anlaşılır bir yanı yoktur. Burada sorulması gereken şudur: Üçüncü Dünya burjuvazisine yönelik yapılan hatalar, Batılı işçi aristokrasisinin burjuva kanadına yapılan hatalardan daha az mı önemsizdir? Keşke iki hata da yaşanmamış olsaydı. Bu hataların olmaması, bireylerin ideolojik zihinleri dışında pek mümkün değildir. Komünist hareketler, hiçbir zaman saf olmayacaklardır. Bizim gibi Galiyef de asalaklığa vurgu yapan “eşitsiz gelişim” kampına ait bir isimdir.
Biliyoruz, Alman devrimi gerçekleşmedi. Daha da önemlisi, Üçüncü Dünya, ekonomik gelişme yoluna giren Almanya’nın on ila yirmi yıl gerisindeymişçesine eşitlenip homojenleşmedi. Diyalektikten ve Stalin’den dem vuruyorsak, “eşitsiz gelişim”e atıfta bulunuyoruz demektir. Aynı fikrin kimi akademik ifadeleri dâhilinde “azgelişmişlik” veya “merkez-çevre” kavramları gündeme gelmiştir. Samir Amin, bu konularla alakalı çokça metin kaleme almıştır. Rus devrimini bir kenara koyacak olursak, devrim güdüsü sadece “çevre”de, Stalin ile Galiyef’in “sömürgeler” dediği yerlerde varlık imkânı bulmuştur.
Emek-değer teorisi, eşitsiz gelişmenin, emperyalist sömürünün yegâne gerçek izahıdır. Emek-teorisi ile sermaye birikimini, dolayısıyla değişimin kendisini izah etmek mümkündür. Diğer izahatlar, genelde Troçkizm dâhil, Batı’nın üstünlüğünü öngören, tarihdışı, kendisini övüp duran ideolojilere aittir. Tüm ülkeler, “yedek işsizler ordusu”na aittir. Bazıları, yoğun biçimde sömürülmeyi işsiz olmaya yeğlerler. Emperyalizm, Üçüncü Dünya’yı iliğine kadar sömürmektedir. Zenginlik üretme siyaseti, bu pratiğe katkı sunar. Troçkist teori, emperyalist küresel genişlemenin Üçüncü Dünya’yı ilerleteceğini, sömürgelerin birbirleriyle “eşitleneceğini” öngörür. Troçkizmdeki dinamik unsur, Batı’daki işçi sınıfının örgütlenmeyle teknik beceri açısından ilerlemesi ve üretici güçlerdeki büyümedir. Aksine, Maoist Enternasyonalist Hareket [MEH] ve Galiyef, Batı’daki sermaye birikiminin genişleyerek işçileri burjuvalaştırdığı üzerinde durmaktadır.
Enternasyonal komünist hareket içerisindeki ilk ayrışma, enternasyonalist olmayan sosyal demokratları emperyalizmin kucağına itti. Troçkistler, enternasyonalist olduklarına iddia etseler de sosyal demokratların başına gelen onların da başına geldi. Zira Troçkizm, menşevizmin tutarlı ve belagatli bir versiyonu idi.
Batı’da Stalin ve Trotsky takipçileri arasında komünizm dâhilinde bir diyalog yaşanıyor. Maoist enternasyonalist hareket ise bu diyalogdan hiç hoşnut değil. Tarihsel ayrışma, Trotsky’ye hak ettiğinden fazla bilimsellik bahşedilmesi ile son buluyor. Trotsky, kendiliğinden liberal, muhalif ve devrimci bir imaja sahip olmayı biliyor. Diğer yandan Sultan Galiyef takipçileri ise bilimsel komünizm akımının dışında tutuluyorlar. Bu, aydınların sömürülenlerle uygunsuz bir ilişki içerisine girdiğinin bir kanıtı olarak ele alınmalı.
Oysa Sultan Galiyef, aydınların sömürülenlerle ilişkisini düzelttiği için bilimsel bir önemi haiz. Bizleri okuyanlar, Galiyef’in ana ekonomik gelişme tezine vakıftırlar. Biz, Galiyef’i tanımazdan önce, mazlum milletler proletaryasının ortak diktatörlüğü görüşüne ulaşmıştık. Bizim yazdıklarımıza bakıp komünist pozu kesen Batılı şovenistlerin gözüne hiç ilişmeyen Galiyefçilere itibarları verildiği takdirde, Trotsky’nin kusurları daha net görülecektir.
Emperyalistlerin ve onların sahte Marksist savunucularının bizde bıraktığı izlenim şudur: Müslüman milliyetçiler, tümüyle akıldışıdırlar. Mevcut uluslararası durum dâhilinde zalimin yanlış algısı karşısında şu söylenmelidir: İslam’a bağlı halkın pozitif ve negatif kimi yönleri mevcuttur.
Zalimler arasında, esasen önemsiz olan şeklî meseleler[3], saldırıya daha çok sebebiyet vermektedir. İşçi aristokrasisi ve cinsiyet aristokrasisi, doğaları gereği, hep doğruda durmaktadırlar. Öte yanda ise milyonlarca insanı ölüme gönderen Hitler durmaktadır. Almanya, onun yolunu devam ettirmiştir. Eğer Türkiye, Pakistan ve Endonezya’da maoist devrim olur ise ABD emperyalizmi, bu zorbalığına belki son verebilir. O günden önce Amerikalıların bu işleri bırakacağını beklemek gerçekdışıdır. Diğer emperyalistleri Filistin’de iki devletli çözümü kabul etmeye, Suudi Arabistan’dan ve Irak’tan çıkmaya ikna etmeye çalışmak nafiledir.
CIA analizcisi Michael Scheuer’e göre, Usame Bin Ladin pratik bir insandır ve asla akıldışılığa eğilimli değildir. Ona göre, Ladin Amerikalı politik liderlere kıyasla daha gerçekçidir. Çok sayıda CIA analizcisinin Ortadoğu’daki görevlerinden istifa etmesinin bir sebebi de budur: “Korkarım El-Kaide, dünyayı bizden daha net görüyor.”[4] Michael Scheuer, ABD’nin ya daha yoğun ve gerçekçi bir savaşın içine sürükleneceğini ya da pes edeceğini söylemektedir.[5]
Medyadaki niteliksizlik ortada olduğuna göre, bizim El-Kaide hakkında pek bir şey bilmediğimiz de açık olmalıdır. Eğer Scheuer’in bu örgütle ilgili tasviri doğru ise El-Kaide dünyadaki en önemli anti-emperyalist örgüttür. Örgüt, Afrika’da, Ortadoğu’da ve Asya’da silâhlı mücadele yürütmektedir. Öte yandan Batı’da ise bize, silâhlı mücadeleyle hiç bağlantısı olmayan kitaplar ya da mazlum-sömürülen kitleler kalmaktadır. Bugünlerde silâhlı mücadele sayesinde El-Kaide, Pakistan’ı yönetme iddiasını dillendirebilmektedir. Bu gerçeği Butto’nun arkadaşları da öğrenmiştir.[6]
Troçkizmin ve diğer menşevizm türlerinin şovenist baskıları karşısında enternasyonalist komünist hareket, Hamas’ın, Hizbullah’ın ve El-Kaide’nin yaptıklarına bakmalıdır. Bizce mesele şudur: “Bizi Allah kurtaracak” cümlesi, “bizi Batılı işçi kurtaracak” cümlesinden daha fazla gerçeklik barındırmaktadır. Bugün Müslümanlar, zulme uğramakta ve sömürülmektedirler. Bir Taliban üyesi, Avrupalı ve Amerikalı işçilerin sömürüldüğünü, her an ayaklanabileceğini söyleyen sahte komüniste kıyasla daha az ütopiktir. Taliban, emperyalizme karşı savaşmayı somut olarak bilmektedir. Batı’da o hep bahsedilen “işçi sınıfı” ise sadece kanepesini tanımaktadır.
Afganistan’daki özgürlük savaşçıları, Sovyet sosyal-emperyalizmini yenmenin keyfini iyi biliyorlar. Şimdi onlar, ABD emperyalizmi ile savaşıyorlar. Maalesef Troçkistler, Lenin’in ölümünden beri tek bir devrim yapmadan, seksen yıldan fazla bir süredir palavralarını hararetle dile getirmeyi iyi biliyorlar. Demek ki her şey altüst olmuş: bilim insanı olduklarını iddia eden Troçkistlerin gerçekle bağları yok ama dindar olduğunu söyleyen Taliban, emperyalizmin askerî birliklerine karşı mücadele eden savaşçıları bir araya getirebiliyor. Bu, Marx’ın bizim için hazırladığı ama böyle sonuçlara yol açacağını ummadığı bir tür girdap diyalektiği. Marx’ın döneminde Avrupa’nın mücadelenin merkezi olacağı düşünülüyordu. Stalin ise Marx’ın hatalı olduğunu, devrimin “en zayıf halka”da gerçekleşeceğini söyledi. Afganistan ve Somali, Stalin’in tezinin kanıtı.
İslam’da komünistlerin troçkizmde buldukları dünya anlayışına kıyasla bin kat daha önemli görülmesi gereken bir yan mevcuttur. İslam, kutsal kitabı Kur’an’ın da ifade ettiği üzere, her daim enternasyonalisttir ve ırkçılık karşıtıdır. Haçlılara karşı mücadele etmiş olan Selahaddin Eyyübi, burjuva sosyal devrimini savunma cihadı kavramıyla takdim eden isimdir. İncil, komünizme dair kimi emarelere sahip olsa da Selahaddin’in Haçlılara karşı verdiği mücadele ve onun üzerinden yükselen efsane, bugün sosyal devrim için sağlam bir İslamî tarihsel temel olarak önümüzde durmaktadır.
Bir de buna Sultan Galiyef’i eklemek gerek. O, öncü parti ihtiyacı üzerinde durmuş, bir ekonomik kalkınma teorisi geliştirmiş, yerleşimci güçlerin politik ekonomisini eleştirmiştir. Yaygın kanaatin aksine Galiyef, İslam’daki feminizmin öncüsü, kadınların eşitliğinden yana saf duran bir isimdir.
Umarız, emperyalist ülkelerde Galiyef’in fikirlerini kabul eden yeni hücreler kurulur. Batı’da ve İslam içerisinde bizim çizgimizde bir mücadele ortaya koymanın en zor yanı, kadın meselesidir. Sömürgecilikle ve emperyalizmle ilgili onca yıldır süren çalışmanın anlamlı bir biçim kazanması bu bağlamda zordur. Gene de emperyalist ülkeler için uygun bir cinsiyet teorisi, ancak buradan neşet edebilir. Eğer gençlere gidip bizim çizgimiz dâhilinde kabul edilir bir cinsiyet teorisi sunarsak, o vakit sağlam ve yeni hücreler kurmamız mümkün olabilir.
Bugün Galiyef çizgisini takip eden muhtelif örgütler mevcuttur. Bunların bazıları onun eserine sadıkken, diğerlerinde bu sadakat daha düşük düzeydedir. Hamas’ın, Hizbullah’ın ve El-Kaide’nin atalarına baktığımızda, doğrudan kendimizi bulmaktayız. Böylelikle emperyalistlerin “İslamokomünizm” ile ilgili alaycı yaklaşımları karşısında ufak da olsa somut bir gerçeklik bulmuş olunur. Batılı aydınlar, sırf “Stalin Galiyef’i idam etti” dedikodusundan ötürü bu gerçeği bilmemektedirler. Bu dedikodu sebebiyle Galiyef’in eserleri, İngilizceye ve Rusça dışında diğer Avrupa dillerine çevrilmemiştir. Bugün Rusça ve Türkçe bilen insanlar Galiyef’i daha fazla tanımaktadırlar.
Kur’an’ın kökeninde Arapça durur. İslam’ın Araplar arasında ulusal açıdan önemli görülmesinin sebebi budur. Burada sadece dinî bir önem söz konusu değildir. Kur’an’ın amacı, Arapların karşısına tektanrıcılığın somut bir ifadesini çıkartmaktır. Kur’an’ın Arapça dışında başka bir dile çevrilmesine pek sıcak bakılmamaktadır.[7] bu da Mao’nun “somut olmayan bir Marksizm yoktur” sözüne benzer. Kim İl Sung (Juche) da evrensel olana sıçrama konusunda kimi endişelere sahip bir kişidir. Kur’an konusunda esas olarak çeviri esnasında ortaya çıkacak metne şeytanın sızacağından endişe edilmektedir.
İslam’ın ulusal ve kültürel bir ifade olarak anlaşılması, bizim neden sekter olmadığımızı da izah eder. İşçi aristokrasisine takık ve sadece ona odaklanmış partiler, bizim Devrimci Enternasyonalist Hareket’ten nasıl koptuğumuzu anlamamaktadırlar. Bilahare biz, Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’ndan da ayrıldık. Hatta Rusya Maoist Partisi’ndeki yoldaşlarımızla da tartıştık. Her ayrışmada söz konusu sınıfa koştuk, milyarlarca insanın derdiyle hemhal olduk. Geride bıraktığımız bireylerle veya örgütlerle müşterek tek bir endişe ve derde sahip değiliz. Gene de bugün hareketimiz, tarihsel planda en yoğun nüfuza sahip olduğu bir konumda.
Diğer örgütler, bize oy vermeyi ve liderleri seçmeyi sorgulamamızı isteyip duruyorlar. Bizim kibirli olduğumuzu söylüyorlar. Oysa milyarlarca insan söz konusu olduğunda, Batılı işçi aristokrasisi ya vardır ya da yoktur. Bu aristokrasi, ya İslam’a saldırıyordur ya da saldırmıyordur. Bu, kişisel bir çatışma değildir. Bizim politik gerçekliğimizde duran az insan vardır, ama bu, bizim hatalı olduğumuzun bir kanıtı olarak gösterilemez. Bu şekilde düşünenler, bilimsel her türden örgütten kovulmalıdırlar. Bunların emperyalizmden bağımsız bir şekilde meselenin özüne odaklanmaları mümkün değildir.
İşe koyulmanın en doğru yolu, pragmatizmden, sekterlikten ve niceliksel büyüklük düşkünlüğünden kopmaktır. Sınıfsal ve ulusal yapı önce gelir, strateji ve taktikse sonra. Bu gerçeği anlamayanlar, öncü partilerden birer oportünist olmaları sebebiyle atılmalıdırlar. Rasyonel bilgi, rolünü gereğince oynamalıdır. Emperyalist ülkelerde yaşayanlar olarak bizlerin çok sayıda insanı harekete geçirmek için elinden geleni yapanlara sunabileceğimiz bir şey yoktur. Aksini düşünen, gerici bir oportünisttir.
Bizim bilimsel bir üretim yöntemimiz mevcuttur. Bugün uluslararası komünist hareket içerisinde gözle görünmeyen bir hizipleşmeyi ifşa ediyor ve kafanın gövdeden ayrılmasına yönelik olarak gereken tedaviden bahsediyoruz. Usame Bin Ladin’e göre, İslam âlimleri içerisinde reformcular ve devrimciler hapse girmişlerdir. “Olağan koşullarda Müslüman âlimler, fakihler ve din adamları, cihadın başında olmalı, eylemi yönetmeli ve yürüyüşe yön vermelidirler.”[8] Diğer aydınlarsa, Arap krallıklarının emziğini ellerine almışlardır. Bu nedenle baş ve gövde arasındaki ayrım, daha da kötü bir hâl almıştır. Batı’da bu ayrım uzun süredir vardır ve orada baş, kendi gövdesini tanımamaktadır.
Uluslararası planda ortaya çıkan sonuç şu şekilde özetlenebilir:
Bugün Maoist Enternasyonalist Hareket’in sağındakiler, sömürücüleri “proleter” olarak etiketlemektedirler. Bugün insanlar, yüzde onu bulan düşmanın dünyanın neresinde olduğunu netleştirememektedirler. Bunlara göre, düşmanın oranı binde bir, hatta sıfırdır. Bu kesim, Marksizm maskesi takan liberaller, anarşistler ve New Age fikirlere sahip isimlerden oluşmaktadır. Pratikte bu şovenistler, İslam ülkelerinin düşman olduklarına, öte yandan da Avrupalı-Amerikalı kadınların taklit edilmesi gereken birer kusursuzluk abidesi olduğuna inanmaktadırlar. Biz, bu tip fikirleri çöpe atmış bulunuyoruz.
Bunlar, daha çok emperyalist ülkelerde yoğunlaşıyorlar, üçüncü dünyadaki örgütler de bu kişilerin peşlerine takılıyorlar. Bunlar, aslında geleneksel manada birer sosyal demokrat ve Menşevik. Dünyada birçok örgüt, kendisini Mao’nun takipçisi olarak niteliyor. Bizse bunların Marksizmi tümüyle terk etmelerini ve yarı-feodalizme karşı hâlihazırda devrim gerçekleştiren ülkelerle dayanışma içerisinde olan Jakoben enternasyonalizmi veya sosyal demokrat enternasyonalizmi benimsemelerini diliyoruz.
Somut konuşmak gerekirse; bugün dünyanın yüzde onunu düşman olarak tanımlayan hiçbir örgüt bulunmamaktadır. Bunu sadece biz yapıyoruz. Beyazlara ait çöp partiler, düşmanı net olarak tanımlayamıyorlar. Aşırı sol da sadece kendisini “Marksist” olarak tanımlamakla yetiniyor.
Bize göre, bazı ulusların proleterleri sömürücüdür. Bazılarının küçük sömürücüleri de emperyalisttir. Scheuer’e göre, İslamcılar, bazen “emperyalist” ile “misyonerlik” sözcüğünü birbiriyle yer değiştirilebilecek biçimde kullanmaktadırlar. Aşırı sola doğru gittikçe biz bedeni, sağımıza gittikçe düşünsel materyalizmi buluyoruz. Biz, bedenimizi aşırı solda, fikrimizi materyalizmde buluyoruz. Bazı bireylerin ve örgütlerin sağımızda hizalanmaları artık pek mümkün değil. Yirmi yıldan fazla bir süredir mücadele eden insanlarsa, bizim çalışmamıza mani olmaya çalışan bir karşı istihbarat unsuruna dönüşmüş durumda. Ana tehlike, düşünsel materyalizm ve sağ oportünizmdir. Emperyalistlerin bedeni satın alması imkânsız, ama emperyalist ülkelerde bizim sağımızdaki örgütlerin tamamı satın alınmış durumda. İslam bilgisinden yoksun olmak, sağcılara özgü sapmalara veya hatalara açık olmak demek. Bizim, içinden çıktığımız keşmekeşten daha fazla çürük ve çökük olmamız artık imkânsız.
Aşırı sol eleştirimiz dâhilinde, proletarya arasında güdülen anti-militarist stratejilerin bazen etkisizmiş gibi göründüğünü söylüyoruz. Etnisitelerin şovenist olduğu, bunların bulunduğu ülkelerin emperyalist olmadığı koşullarda bile bu stratejilere bağlı kalmak zorundayız. Milliyetler arasında birçok sorun mevcut. Bunların gerçek manada komünist bir sovyetin veya hilafetin merkeze çeken gücü olmaksızın çözülmesi mümkün değil. Proleter milletler arasındaki çelişkileri büyük bir sovyet sistemi kurulana, insanlara eski endişelerini ve nefretlerini unutturana dek çelişkileri askıya almalıyız. Mesleklerin bir millet içindeki akışkanlığı, seyahat hakkı, iş yapma imkânları, dünyada proleterler içi kavgayı önemli ölçüde geçersiz kılmıştır. Birbirinden nefret eden etnisiteler arasında devrim öncesinde yaşanan kavga, devrimin ilerlemesiyle azalacaktır.
Liberalizm ve Troçkizm, üçüncü dünyaya mensup İslam ülkelerindeki aydınlara da cazip gelmektedir. Bu sebeple CIA’in malı olan liberallerden ayrıştırılmaları pek mümkün olmayan kimi Maoistlere rastlanmaktadır. Bu sorunlar, aydınlarla sömürülenler arasında doğru ilişki kurulamamasından kaynaklanmaktadır. İkisi arasında belirli bir fay hattı mevcuttur. Oysa doğru fay hattını tanımlamak mümkündür. Lenin’in işçi sınıfı içerisinde belirlediği uluslararası ayrışma, kültürel bir biçim kazanmıştır, zira bu ayrışmaya aydınlar imkân sağlamışlardır. Gerçeği pasif ve yansıtmacı bir şekilde ele almak bilim kisvesine büründürülmüş, Marx düşünsel materyalizme mahkûm edilmiştir. Bunun en iyi örneği, Troçkizmdir. Bu düşünsel materyalistler, Stalin’i ve Mao’yu takip ettiklerini söyleyenlere hâkim olmaya başlamıştır. Sonuçta beden, yani sömürülen, silâhlı mücadelenin İslamî biçimlerini benimsemiştir. Bugün sömürülenler, gerçek Marksizm-Leninizm-Maoizmi bilmemekte, hatta ona düşmanca yaklaşmaktadırlar. Bilhassa Ortadoğu’da beden, batıda kendisine komünist hareket diyenlerdeki Troçkist kafadan daha fazla bilimsel bilgiye sahiptir. Taliban, Spartakist Birliği’ne kıyasla daha bilimseldir. Biz Batıdakiler, düşlerimizi suyun yüzünde tutan, kendi içinde tutarlı ideolojilerle arzı endam etmekte mahiriz ama Taliban kadar gerçeğe bağlı kalma ve bir şeyler yapma hususunda pek becerikli değiliz. Bu üzücü durum, Lenin’in bahsini ettiği uluslararası işçi sınıfı içerisindeki ayrışmanın ve eşitsiz gelişmenin ürünüdür.
George Bush, Irak’ı Müslüman devrimciler için uygun bir savaş alanı hâline getirmiştir. Böylelikle Iraklı isyancılar, bugün Kore, Vietnam ve Çin’deki yaşlı gaziler hariç, kendisine “Maoist” diyen herkese kıyasla emperyalizmle mücadeleyi daha fazla tecrübe etmektedirler. Bu gerçeği “terörizm” diyerek kenara atmak mümkün değildir. Maoist askerî öğreti açısından hem Afganistan hem de Irak’ta mesele, “terörizm”in ötesine geçmiştir. Mao’nun ifadesine atıfla, ancak baş düşmanlar bu meseleyi bu şekilde ele alabilirler. Bunların amacı da zaten mazlumların Mao silâhını bilimsel askerî deneyimleri dâhilinde kuşanmalarına mani olmaktır. Mao, “terörizm” edebiyatı etrafında dönüp duran Batılı eleştirmenlerin değil, mazlum Müslüman halkların malıdır. Biz, Müslümanlara Mao’nun zalimlerin değil, kendilerinin malı olduğunu söylüyoruz. 11 Eylül sonrasında çıkan bir haberde El-Kaide’nin 180 savaşçısı olduğu iddia edilmiştir.[9] 2007’de ise ABD ordusunun Irak’ta bir ay içinde 1.500 El-Kaide savaşçısı öldürdüğünü söylediğini işittik.[10]
Bu yazıyı yazan, ne İncil’i ne de Kur’an’ı anlamaktadır. Anlamak için çalışmak gerekmektedir. Gene de bizler “Maoist” olduğunu iddia edenlere, uluslararası işçi sınıfı içerisinde meydana gelen ayrışmanın gerçek formunu kabul etmelerini ve kendilerinin, ayrıca örgütlerinin cahil bir akımın, işçi aristokrasisi akımının birer temsilcisi olduğunu görmelerini söylüyoruz. Gerçek proletarya ile Batılı işçi aristokrasisi arasında yaşanan ayrışmanın yol açtığı mutlak kaos, kafa ile beden arasında yanlış bir ilişkinin kurulmasına sebep olmuştur. Bunun sonucunda zengin ülkelerde aydınlar fildişi kulelerine çekilmiş, yanlışlıkla “proletarya” olarak tanımlanan küçük burjuvazi ile etkileşime girmeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle Batılı aydınlar, Taliban’ın ikna ettiği insanlara kıyasla, gerçeği kavrama konusunda çifte engele sahiptir; ilki fildişi kulesi, diğeri de “dış dünya”daki işçi aristokrasisidir.
Lenin’in bahsini ettiği uluslararası işçi sınıfı içi ayrışma, Batı’daki öncülük edecek sömürülen kitlelerden mahrum küçük örgütlerle Trotsky ya da Brejnev geleneğine mensup Batılı diğer küçük örgütler, ayrıca onlarla müttefik olan Üçüncü Dünya partileri arasında cereyan etmemektedir. Bu, bir beyaz yalandır. Söz konusu ayrışma, kendisini daha çok “neden El-Kaide, Hamas ve Hizbullah ortaya çıkıp Maoist partilerin yerini alıyor?” sorusunda ifade etmektedir. Bugün kendisine “Maoist” diyen örgütlerin ekseriyetinin bu gerçeği gördüklerinde politik durumun nasıl böylesi bir sonuç verdiğini anlamaları da kolay olacaktır. “Marksizm”, mazlumların ve sömürülenlerin zihinlerinde sömürü ve liberalizm için kullanılan başka bir sözcük hâline gelmektedir. İşçi aristokrasisinin yaydığı pis koku, kesif bir hâl almıştır. Şu sözler Usame Bin Ladin’e aittir:
“Amerikalılar, hükümetlerinin politikalarına karşı çıkma becerisine ve tercihine sahiptirler, oysa anketler, bu halkın hükümetin politikalarına destek verdiğini ortaya koymaktadır. […] İşte tam da bu sebeple Amerikan halkı masum değildir. O, işlenen tüm bu suçların aktif bir parçasıdır.”[11]
Eylül 2007’de yayınladığı bir videoda Ladin, İslam’ın iki kaidesinden bahsetmiştir. En önemlisi, tevhittir. Onun tespitiyle, Yahudilik ve Hristiyanlık İslam’a içerilmiş, tektanrılı dinlerdir. Bu ikisinin Tanrı’sı aynıdır. Ladin, sonrasında zekâttan, gelirinin en az yüzde 2,5’ini bağışlamaktan, ayrıca tefecilikten bahsetmiştir. İslam’da zekâta dair yorumlar net değildir. İpotek ve diğer tefecilik biçimleri de söz konusudur. Genelde zekât, gelirin kırkta birini teşkil eder. Andrew Rippin’e göre, kimi radikal İslamcılar, bu konuda sadece tevhit ilkesi üzerinde durmaktadırlar.[12]
Radikal İslam’ın tevhide odaklanması, her şeyi kuşatan, her şeye kadir bir Tanrı algısına sahip olma konusunda akli melekelerin gelişimini ifade eder. Buna soyutlama gücü ve evrensellik denebilir. Kavram, Hinduizmin ve Budizmin çoktanrıcılığına, tektanrıcılık öncesi dinlerin anlayışına karşıdır. Kimileri, Hinduizmin liberalizmi daha kolay destekleyeceğini, zira onun çok sayıda tanrının düzenli bir biçimde rol oynadığı, hoşgörülü bir din olduğunu söylemektedir. Burada günümüzde Hindistan’da tanık olduğumuz üzere, dinî pratiklerin harmanlanması üzerinde durulmaktadır. Kıyaslandığında, İslam daha basittir. Bu dinin kökünde rahiplik yoktur. Sultan Galiyef de bir Müslüman olarak faaliyet yürütürken bu hususlar üzerinde durmuştur.
Allah’a alan açtıkları için, Sultan Galiyefçilerin diğer komünistlere nazaran yanılgıya daha fazla meyyal olabilecekleri iddia edilmektedir. Oysa bu tespit, pratikte gözlemlenen bir gerçekliğe dayanıyor olmalıdır. Esasında Batılı aydınlar ve sözde komünistler arasında gözlemlenen şey, bir tür dinî olmayan idealizmdir. Pratikte diyalektik materyalizmin seküler veya dindar insanlarda daha iyi sonuç verdiğine dair elde bir kanıt bulunmamaktadır. Bu noktada komünist hareketin Sultan Galiyefçi kanadının fiiliyatta ateist kanattan daha az idealist olup olmadığının anlaşılması gerekir. Sultan Galiyefçiliğin idealist hatalara daha az meyyal olmasının sebebi, onun kavga ateşine daha açık kitleler arasında pratik imkânı bulabilmesidir. Bu kitleler, teori-pratik arasında daha iyi ve daha sağlıklı bir ilişki kurabilmekte, eylemi daha sağlam bir zemin üzerinden icra edebilmektedirler. Bu, belki de coğrafî bir şanstır.
O altı şarta iman etmeleri, savunma cihadı, imana tanıklık ve tektanrıcılıkla Müslümanlar, belki de muhtelif Troçkist, neo-Troçkist ve kripto-Troçkist akımlardan daha devrimci bir potansiyele sahiptirler. Uluslararası düzlemde yoldaşlarımız, bu soruna bu açıdan yaklaşmalıdırlar.
Marksist felsefî açıdan belki de her yoldaşımızda idealizm mevcuttur ve bu idealizm hatalara yol açmaktadır. Ancak bizim, bir miktar idealizme izin vermemenin maliyetine bakmamız gerekmektedir. Arap coğrafyasında Stalin’in anladığı şekliyle millet meselesini Kur’an’sız ele almamızın bir yolu yoktur. Burada dil, tarihsel düzlemde farklı bir yere sahip olmuştur. Arap yarımadasında petrolden önce en önde gelen iş hac ile bağlantılı işlerdir. Ayrıca Mao’nun diyalektik anlayışını devreye sokmak mümkündür. Oysa bu da epey zaman alacak bir iştir. Zira Müslümanlar, Selahaddin efsanesinden beri, dış koşullarla ve toplumsal devrimle ilgili bir fikre zaten sahiptirler. Görünüşe göre, en uygun yaklaşım, Mao’yu Müslümanların zaten kendi kültürlerinden bildikleri şeyleri pekiştirmek ve savunma cihadını evrensel bir düzeye taşımak için devreye sokmak olacaktır. Mesele, “somut olmayan bir Marksizmin olmamasıdır.” Mao’yu katı bir biçimde Mao’nun kitaplarından öğretmek bir şeydir, idraki güvence altına almaksa başka bir şeydir. Çin’de Kültür Devrimi üzerinden eğitilmiş insanlar arasında bile Das Kapital’in idrak edilmesi su götürür bir meseledir. Asıl üzerinde durulması gereken, hâlihazırda insanlar arasında hangi kavramların mevcut olduğu, idrak noktasında hangi referans noktalarının belirlendiğidir. Sebebi ne olursa olsun Mao “Peking Review”i Arapça dilinde yayınlamamıştır. Eğer Mao’nun bu yayını gerçekleştirmeme konusunda bir sebebi varsa, bizim de Sultan Galiyefçiliği desteklememizin de geçerli kimi sebepleri mevcuttur.
Elbette Hristiyan ve Yahudi Arapların da olduğu su götürmez bir gerçeklik. Ama gene de belirtmek gerekir ki en geniş kitleye ulaşma meselesi, gerçekte bir dil meselesidir. Bugün emperyalist bir ülkeden gelen Rus yerleşimciler ve Çinliler, Amerikan uşakları gibi görünmektedirler. Bu nedenle evrensel ilkelere dair tartışma noktalarının aktarılması ırkçı veya şovenist şüphesi ile karşılanmaktadır. İslam, ırkçılığa ve şovenizme asla izin vermez. Bugün tartışmamız gereken ana mesele, Batı, İsrail, Rusya veya Çin değil, Sultan Galiyef ve Usame Bin Ladin’dir.
Batılı profesörlerin Marksizmi, politik doğruculuğa dayalı bir orta sınıf entegrasyonculuk programından başka bir şey değildir. Bu programın öncüsü olan söz konusu profesörler, ortalama bir Taliban üyesine kıyasla, daha ütopiktir.
Batılı aydının vizyonunu karartan bir dogma da sahte feminist beyaz milliyetçiliğidir. Sahte feminizmden bir dirençle karşılaşılmadığı için beyaz üstünlükçü örtüyü yırtıp atma ihtiyacı da duyulmamaktadır. Batıda işçi aristokrasisini gerçek manada sarsmaya başlanıldığında, kadın profesör hemen şunu düşünecektir: “Ah sıra bana geliyor, ne yapacağım? İşçi aristokrasisini kabul edip cinsiyet aristokrasisini ret mi edeceğim? Yoksa her ikisini birden mi reddedeceğim? Ya da Ipod’uma mı kulak vereceğim?”
Temel çelişki, bugün küresel manada mazlum milletlerle emperyalizm arasındadır. 8 Mart 2006’daki yürüyüş konusunda birileri çıkıp temel çelişki temel çelişkidir demektedir. Ama bu kesim, zalim kadınlarla ilgili fantezilerden de vazgeçmeyi telkin etmektedir. İranlı kadınların zalim kadınlar gibi olmaları gerektiği üzerinde durulmazsa, bu sözde komünistler, bindikleri tekneden inmekte ve o dillerine sakız ettikleri temel çelişkiyi hemen fırlatıp atmaktadırlar. Dolayısıyla sahte feminizm, temel çelişkiyi terk etmenin bir bahanesidir ve “temel çelişki”nin tanımına karşıdır. Birçok kez karşımıza işçi aristokrasisi çıkmakta, bu kesim hep en ön safta durmaktadır. Bu cepheyi yarıp geçtiğimizde, bu sefer de karşımıza beyaz milliyetçiliğin cinsiyet aristokrasisi hattı çıkmaktadır. Bu hatta ise beyaz kadınlar, İranlı Amerikalılar ve onlara hayran olanlar çıkmakta, bu kesim cinsiyetle ilgili imtiyazları liberal formlar dâhilinde talep etmektedirler. Zira zalimler, her daim liberalizmi tercih ederler. Liberalizmin meselesi ise bireyleri ayırmasıdır.
Liberal sahte feminizmin benimsediği beyaz milliyetçilik formunun işçi aristokrasisini eleştirmesinde bir sorun yoktur, sorun kadınlara karşı mücadeleye asla izin verilmemesidir. Kadınlar küçük burjuvalaştırılmakta, sırf kadın oldukları için her iki yönden her şeye sahip olmak istemektedirler. Beyaz milliyetçiliğin savunma hattı tam da burasıdır. Bu, küçük burjuvazinin sarsak, sallantılı hâliyle alakalı bir meseledir. “Orospu” ve” fahişe” gibi kelimelerden ürkenler saflardan uzaklaştırılmalıdır.[13] Oysa böylesi bir mücadele ortaya konduğunda, sizi kovacak olanlar, ütopik profesörler olacaktır. Üzerine beyaz bir çarşaf geçirmek, beyaz milliyetçiliğin tuhaf hâliyle alakalıdır. Birkaç nesildir bu milliyetçilik, hâkim tür olmamıştır. Biz, hem mücadeleyi hem de feminizmi öne alan bir felsefeye sahibiz. Yani kadınlar mücadele edebilirler ama aynı zamanda düşman da olabilirler. Emperyalist ülkelerdeki kadınlar genel manada düşmandırlar.
Batılı emperyalist ülkelerdeki beyaz milliyetçiliğin bulaştığı tek bir isyan bile yoktur. Hadi diyelim ki sarhoşlara veya bir çetedeki lümpenlere has bir ayaklanma oldu, buna ilkin beyaz milliyetçilerin karşı saldırı gerçekleştireceğine hiç şüphe yoktur. Onların gerçek gündemi ise sadece politik doğruculuktur. Tek stratejileri, mazlumlarla sömürülenleri emperyalistlerle bütünleştirmektir. Mazlumla zalimi birleştirmenin bir yolu da mazlumun zulmü unutmasını sağlamaktır.
Batıda sözde bilim insanları, kimin sömürülüp kimin sömürülmediğini tanımlama becerisinden uzaklaştıkça, proletaryanın bilime meyyal üyeleri İslam’ı benimsemektedirler. Bu, çelişkili bir ifadeymiş gibi gelebilir ama değildir. Söz konusu gelişme, daha dolambaçsız yollardan konuşabileceğimiz bu dünyanın insanı mesut etmeyen, tuhaf bir hakikatidir. Batı burjuvazisi, Batılı aydınları ve yozlaşmış Marksizmi tepeden tırnağa satın almıştır. Oysa bu, Karl Marx’ın hak ettiği bir kader değildir. Emek-değer teorisi ile diyalektik materyalizm yerine konulabilecek bir şey yoktur ama bunları bildiğini iddia eden Batılı insanlardan bir şeyler öğrenilmesi de mümkün değildir. Bu, gerçekliğe dair belirli bir anlayışı bulunan insanların İslam’ı benimsediği, birçok ütopik insanınsa Marksizmle ilgilendiği koşullarda, kaçınılmaz bir sonuçtur.
Buraya kadar uluslararası komünist hareket içerisindeki ayrışmayı tam olarak tanımladığımız söylenemez. Yaptığımız tespitler dâhilinde, sadece fay hattının nereden geçtiğine dair bilimsel, ekonomik bir tartışmayı kışkırtmayı tercih ettik. Sosyolojik ve politik hakikati dillendirme konusunda çekinceli hareket ettiğimiz tabii ki söylenebilir. Bu çekince, önceden görmeyip şimdi gördükleri fırsatlarla karşılaştıklarında oportünistlerin, İslam’ın diliyle kâfirlerin, bayrağımız altına toplanması ihtimali ile alakalıdır. Kelle saymayı öne alan bir yaklaşımı siyasete dayatmak, pragmatist oportünizmdir, nicel büyüklüklere tapmaktır.
Bizler süslü sözlere meftun değiliz. Kruşçef, “toprağın tuzu” olduğunu, köylülükten geldiğini iddia eden biridir, lâkin o şaklabandan başka bir şey değildir. Kruşçef’in Mao veya Zhou Enlai’ye karşı gelme nedeninin yetiştirilme tarzı olduğunu söylemesiyse tam bir şaka malzemesidir. Dolayısıyla bu noktada belirtmek gerekir ki bizim meselemiz, sömürülenlere ait bir kimlik siyaseti üretmek değildir. Biz, Müslüman isyancıların aralarında kendilerine “Marksistim” diyenlerin de olduğu Batılı aydınlara kıyasla daha az ütopik olduğu gerçeği üzerinde duruyoruz. Bunun ana nedeni, eşitsiz gelişimin uluslararası planda işçi sınıfı içerisinde bir ayrışmaya sebebiyet vermesidir. Daha fazla boş zamana sahip olanlar, orantısız bir biçimde, Batı’da bulunmaktadırlar. Batı’da bu insanlar, işbölümü dâhilinde, fikir işleri kısmında ve cinsiyet aristokrasisinde iş bulmaktadırlar. En entelektüel unsurları ile birlikte sömürülenlerse, İslam dünyasındadır. Bu da Marksistler olarak bizim sırtımıza diyalektik bir yol dâhilinde daha güç bir işi yüklemektedir. Komünist hareketin şifa bulması için gerekli ilk adım, gözle görünmeyen bu hizipleşmeyi tanımak, onun varlığını kabul etmektir.
Maoist Enternasyonalist Hareket
23 Ekim 2007
Dipnotlar
[3] Michael Scheuer, Imperial Hubris: Why the West is Losing the War on Terror (Washington, DC: Potomac Books, 2005) s. 39.
[4] Michael Scheuer, Through Our Enemies' Eyes: Osama bin Laden, Radical Islam and the Future of America (Washington, DC: Potomac Books, 2006), s. xxi.
[5] “Hâlâ askerî kayıplara karşı nefretle yaklaşıyoruz. Bu sebeple El-Kaide ve Taliban’a askerî teknolojimizin ve hava gücümüzün yaptığı tesire gereğinden fazla kıymet veriyoruz. Gücümüzü gösterdik ama bu gücü tam manasıyla tatbik edemedik. […] Basit bir ifadeyle, yeterince Taliban ve El-Kaide savaşçısı öldüremedik.” [Scheuer Scheuer-2006 içinde, s. 278.]
[7] Thomas W. Lippman, Understanding Islam: An Introduction to the Muslim World (NY: Penguin, 1990), s. 59.
[8] Scheuer, 2005, s. 132, 151.
[9] Scheuer, 2005, s. 67.
[10] Nation.
[11] Scheuer, 2005, s. 157.
[12] Andrew Rippin, Muslims: Their Religious Beliefs and Practices, Cilt. 2: The Contemporary Period (NY: Routledge, 1993), s. 135.
Devamını oku ...