11 Aralık 2015

,

Prens Selahattin


Hüsnü Mahalli, gazeteci zihniyetine[1] bir örnek.

2004’te Beşşar Esad’ın Türkiye’yi ziyareti sonrası Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, iade-i ziyarette bulunuyor. Bu ziyaretle ilgili olarak bugün Esad yanlısı pozisyon alan Hüsnü Mahalli, şunları söylüyor:

“Türkiye siyasi tercihleri içinde Suriye için çok çok önemli. […] Hatta bir Suriyeli ‘keşke biz de Türk olsaydık’ dedi. […] iki ülke arasında siyasal güvenlik, diplomatik ve ekonomik ilişkilerde çok ciddi bir iyileşme ve ilerleme var. […] Suriye toplumunda liberalleşme, açılma, demokratikleşme, özgürleşme yönünde müthiş bir talep var.”

Devamında Mahalli, dört-beş yerde “özel” diyerek konuşmasını bitiriyor. “Özel cep telefonlarından, bankalardan, gazetelerden vs.” bahsediyor, “bunlar iyi ki geldi” diyor.

Bu gazeteci zihniyetinden sıyrılmadan, devlette süreklilik olduğu, Türkiye devletinin bölgede bir koçbaşı gibi hareket ettiği, özel olanın hücumunu gizlemek için çeşitli hamleler yapıldığı ve sevinilen o özel şeylerin ülkeye özel silâhlarla birlikte geleceği görülmüyor. Mahalli gibilerin Esad yanlılığı, bu liberalizmi asla gizleyemiyor.

* * *

Koçbaşı olarak devlet, sermayesiyle birlikte, Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasını da içerecek biçimde, Suriye’ye yönelik bir eğilim dâhilinde hareket ediyor. Devletin başında kim olursa olsun, kimlerle temas kurduğuna bakarken, bu koçbaşı olma vasfının akıldan çıkartılmaması gerekiyor. Ortadoğu, “özel” olana göre yeniden çiziliyor.

Mahmut Derviş’in[2] tespitine atfen, Eskiden beri Avrupa’nın bölgedeki uzantısı, kolu olarak gördüğü İsrail, fazla “özel”. Bu sebeple İsrail, konuyla ilgili genel adımları atamayacak bir yerde duruyor. Türkiye, “İkinci İsrail” olarak devreye sokuluyor. Esad’la birlikte çekilen dostluk fotoğraflarında dahi bir hinlik var. Mahalli’nin o gün desteklediği Batı’ya entegrasyon, açılım ve liberalleşme, mülâkatında bahsettiği “derin devlet” çekirdeğine takılıyor. İç savaş, bu gerilimin dışavurumu.

* * *

İngiltere’de bizdeki HDP’ye benzer bir süreci yönetmen Ken Loach tetikledi ve Sol Birlik kuruldu. Bu partinin konferanslarında bir partili sosyalist, şunu söylüyordu:

“Ortadoğu’yla ancak millet meselesi üzerinden ilgilenebiliyoruz ve sadece Kürdistan ile Filistin’e bakıyoruz. Bölgeye dair genel bir siyasetimiz yok.”

Bu sözleri IŞİD’e atfen söylüyor ve örgütün dayandığı maddiyata işaret ediyor. IŞİD ise Müslümanlığı, daha doğrusu Sünniliği, “özel” olana hapsederek ilerliyor. Sünnilik, hayatın kılcal damarlarından çekiliyor, üst, yüksek siyasetin alanına kul ediliyor.

* * *

Türkiye’de liberalizmin fikir babası olarak Prens Sabahattin gösteriliyor:

“Bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran, ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin, işe, fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert, toplum için değil; toplum, fert içindir.”

Buradan âdem-i merkeziyetçiliğe geliniyor.

AKP’li bir yönetici, “başkanlık meselesine halkımız aslında alışık. Bugün belediyeler düzeyinde bir tür başkanlık sistemi uygulanıyor” diyor. Başkanlık tartışması, demek ki Türkiye Büyükşehir Belediyesi ile ilgili bir tartışma.

Ülkeye genel, kolektif bir perspektif sunamamanın yarattığı boşlukta bu tip tartışmalar hükmünü yürütüyorlar. Kürd, Arap ve Arnavut milliyetçileriyle yol almak isteyen Prens Sabahattin, hem milliyetçiliği çözmek hem de onu mevcut iktidar çarklarının ihtiyaç duyduğu bir yağ hâline getirmek istiyor. Suriye’deki gibi o dönemde de ittihatçılar, buna direnç gösteriyorlar.

Perspektifin sunulmadığı yerde kitleler, özel olanın peşine gidiyorlar. Kurtuluşlarının özel-öznel varlıklarına iman etmekten geçtiğini düşünüyorlar. Özel olan bireye, birey de sermaye akışına kapanıyor. İktidar, özel bireylerin önünde bir engel teşkil ettiğinde reforme ediliyor. O özel bireyler, iktidarı mazlumlar-sömürülenler adına ele geçirmeyi, dönüştürüp onun hizmetine sokmayı hiç düşünmüyorlar. Sadece “iktidar bizi bozar” diyorlar. Dolayısıyla, bugün “Neo-Osmanlı” eleştirileri üzerinden Osmanlı’ya dair her şeye küfredilirken, arka kapıdan Prens Sabahattin’in Osmanlı’sının sızdığı, onun inşa edildiği görülmüyor.

* * *

Selahattin Demirtaş’ın bugün HDP içinde “Erdoğan sevdalısı bir damar her zaman vardı” demesi de bu özelin siyasetiyle alakalı. Açıklamasında, modeli Erdoğan’ın dayattığını, onu bu nedenle başkan yaptırmadıklarını söylüyor. Hüsnü Mahalli gibi, bir şeyleri gizliyor: açıklamada o modelin arkasındaki tarihsel-toplumsal gerçekler görülmüyor. Bir “delinin hezeyanı”ymış gibi sunulan başkanlık modelinin devletin yönelimi olduğu gerçeği karartılıyor. Erdoğan bu yüzden başta, bu anlaşılmıyor. Erdoğan’a dinî kimliği üzerinden saldırınca o devlet daha da aklanıyor. Onun bugün ihtiyaç duyduğu bu. Millî ve dinî olan, özel olana kul edilmek zorunda. Sosyalistin o özel ile tarif ve tasnif edilmesi, hiçbir yaraya merhem sunmuyor.

Siyaset bu düzlemde özel’leştiriliyor, Erdoğan diye özel bir şahsa hapsediliyor, “o gidince devrim olacak” zokası yutturuluyor, biraz serbest bırakılan balık oltası, birden çekiliyor, balık böyle avlanıyor. Kürd, Müslüman vs… Özel olma zokasını yuttukça, dağılıyor, çözülüyor, teslim oluyor. Devletin istediği bu.

Ayrıca Selahattin Demirtaş’ın açıklamasının neden Cumhuriyet’e yapıldığını sormak gerek. Diğer soru da şu: Erdoğancılar, neden önceden milletvekili yapıldı da şimdi yapılmadılar? Kim kimi “özel” hissettiriyorsa, o hissi ve hissettireni sorgulamalı.

İster doğru isterse yanlış bir hamle olsun, “HDP’de Erdoğancı damar” açıklaması, özel olmanın, kendini öyle hissetmenin, birey üzerine kurulu yapıya talib olmanın bir tezahürü. Oltanın çekildiği yer, burası.

Kürd’ün Türk’ü özel hissettirerek, kendi özel oluşuna ikna etmesi mümkün değil. İkna, “fethetmek” demek. Fethedilen, hep Kürd olacaktır. Özel olan, istesin ya da istemesin, hep devleti çağıracaktır.

Yukarıda bahsi geçen İngiliz sosyalistin sözüne atfen: Ortadoğu’ya, yerin bir karış altından, oraya ait bir şeyler söyleyebilmek gerekiyor. Özel kelimeler, özel çelik, özel cemaatler çare olmuyor. Devletin ve burjuvazinin o kelimelerde, çelikte ve cemaatlerde kendisini nasıl yeniden örgütlediğini anlamak gerekiyor.

Eren Balkır
11 Aralık 2015

Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “A”, 7 Aralık 2015, İştirakî.

[2] Mahmut Derviş, “Avrupa’da Arap Karşıtlığı”, 10 Aralık 2015, İştirakî.

0 Yorum: