Alçaklık

Akp faşizmi, Kürtler'i her vurduğunda, Kürtler'den çok Kürtçülük yapan bazı soytarıların çıkıp, "Hani, nerede geziciler?" diye çığırtkanlık yapması bir alçaklıktır ve bunun böyle kabul edilmesi gerekir.
Akp'ye karşı onurlu bir direniş gerçekleştiren, hem de cumhuriyet tarihinde eşi benzeri olmayan bir kalkışmayla cevap veren ilerici Türkiye halkını Akp'nin gerçekleştirdiği katliamlardan sorumlu tutmak alçaklıktır.
Dolayısıyla, bu alçaklar yapıp ettikleriyle tek bir amaca hizmet etmektedirler: yoksul Kürt halkının çekmiş olduğu acılardan Türkiye'nin ilerici halkını sorumlu tutmasını sağlamak ve bu doğrultuda Kürt emekçilerini yanıltmak. Bu da halklar arasında düşmanlık tohumları ekmekle özdeştir ve lanetlenmesi gerekir.
Üzüntü ve hayret vericidir, bu kara propaganda Türkiye ilericiliği üzerinde etkili oluyor. Akp'nin Kürt bölgesinde yaptığı katliamlara karşı Türkiye'deki "cumhuriyetçi, gezici" kitlenin "sessiz kaldığı" yönündeki meşum iddia olduğu gibi kabulleniliyor ve daha da kötüsü, cumhuriyetçi kitlenin sözde "sessizliğine" ilişkin apoloji yapılıyor.
“Kürtler Gezi'de solcuları sattı”, deniyor; “Kürtler, Amerika'nın askeri oldu”, diye devam ediliyor, “özerklik ilan ederek çizgiyi aştılar” diye ek yapılıyor ve en son “Kürtler hâlâ Akp'yle flört hayalleri kuruyor” diye bitiriliyor. Böylelikle Türkiye'deki ilericilerin Kürtler'e karşı girişilen katliamlara sessiz kalmış olduğuna ilişkin kara propaganda doğru kabul ediliyor, bunun üzerine Türkiye'deki aydınlık halk kesimlerinin sözde "sessizliğine" ilişkin mazur gösterici (apolojetik) argümanlar ileri sürülüyor.
İşin kötü yanı, bu da tersten bir yol izleyerek ama nihayetinde aynı noktaya çıkıyor. Her iki durumda da yoksul ve direnişçi Kürt halkı, çektiği acıları sessizlikle izleyen(!) ilerici Türkiye halkıyla baş başa kalıyor.
Oysa gerçek son derece yalındır. Suriye'deki cihatçı karanlığa karşı direnerek hem bölgede hem de uluslararası alanda meşruiyet kazanan bir halk "sırtından bıçaklanıyor". Suriye'de her geçen gün bataklığa saplanan Akp, geri çekildiği toprakları yakıp yıkan Hitler orduları misali, cephe gerisini imha ediyor.
Sait Çakır
Devamını oku ...

Şeriati ve Marx

Şeriati ve Marx: Marksizmin “İslamî” Eleştirisinin Eleştirisi
I
Birçokları Ali Şeriati’yi 1979 İran Devrimi’nin “ideolog”u ya da “mimar”ı olarak tarif etmişlerdir.[1] Şeriati, hem Marksizm ve diğer “Batılı Mügalatalar”ın[2] güçlü eleştirisini yapan radikal İslamî bakışaçısına sahip bir aydın hem de “Marksist toplum fikirleri”nden kendiliğinden etkilenmiş reformcu bir İslamî yazar olarak takdim edilmiştir.[3]
Şeriati’nin okuryazar milyonlarca İranlı gencin ideolojik perspektiflerini dönüştürüp işlediği hususunda genel bir oydaşma söz konusudur. Şeriati dinleyicilerini, İslam’ı geleneksel Müslüman din adamlarının formüle edemediği bir yorum dâhilinde, modern sosyal bilimlerden ödünç aldığı “bilimsel” kavramlar aracılığıyla yoruma tabi tutarak, temin ettiği sağlam ve titiz bir dizi ideolojik araçla donatmıştır.
Yetmişli yılların sonunda Tahran’daki üniversite öğrencileri arasında hüküm süren İslam ve sol başlıklı tartışmalara dâhil olduğum vakit, “Müslüman öğrenciler”in temel dayanaklarını mücellim’de (öğretmende) bulduklarını gözlemlemiştim. O dönemde her ideolojik kampın kendi örgütü, toplantıları, çalışma grupları, kütüphaneleri, dağcılık faaliyetleri, kılık kıyafeti ve en önemlisi kendine has bir söylemi vardı.
Her bir grup kendi aralarında hırslı bir rekabet içindeydi. Ancak bir grevin örgütlenmesi, broşür dağıtımı ve benzeri faaliyetlerde taktiksel bir ittifak gündeme gelirdi. Her grubun kendi kahramanı vardı. Marx, Lenin, Stalin, Castro, Fanon, Che Guevara, Mao vb. bizim övgüyle söz ettiğimiz, beynelmilel isimlerdi. Onların kahramanları bizimkilerden farklıydı: Afgani, İkbal Lahuri, İmam Musa Sadr, Cengelî Hareketi, Rezai Kardeşler, Humeyni ve Mesud Recavi. Ancak onlar için en büyük kahraman Şeriati idi.
Şeriati İran’daki yoğun baskı koşullarında dinleyicisinin ruhunu avcunun içine alan, radikal politik bir duruşla yoğrulmuş entelektüel bir derinliğe sahipti. Böylesi bir entelektüel derinlik kendisini İranlı aydınlarca çok sonra ortaya çıkartılan çalışmalarına dönük ciddi değerlendirmelerde karşılığını buluyordu.[4] Bir yandan Şeriati’nin politik duruşu temelde İslamî gençlik arasında binlerce ders kaseti ve bildirinin dağıtıldığı 1979’deki krallık karşıtı devrimdeki kitlesel popülaritede ifadesine kavuşuyordu. Elde ettiği itibar İran sınırlarını aştı. Eserleri İngilizceye, Arapçaya, Almancaya, Malay diline ve diğer dillere çevrildi. O en önemli çağdaş İslam düşünürlerinden birisi kabul edildi.
II
Ali Şeriati 1933’te Kuzey Horasan’da bulunan bir köyde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu burada tamamladı.[5] Annesi toprak sahibi bir ailenin kızı, babası Ali Şeriati'yi modern eleştirel düşünürlerle tanıştıran bir öğretmen ve ünlü bir İslam düşünürü idi. Şeriati’nin babası ömrü kısa süren Hüdaperver Sosyalistler Hareketi’ni kurdu. Ali Şeriati’nin de üyesi olduğu bu hareket ona ilk eleştirel İslamî eğitimini verdi. Meşhed Öğretmen Yüksekokulu’nda Şeriati Arapça öğrendi ve 1956’da ilk dönem halifeleri eleştirmiş, Hz. Muhammed’in ashabından olan Ebuzerr Gifari ile ilgili Ebuzerr Gifari: Hüdaperver Sosyalist isimli kitabı tercüme etti. Şeriati Meşhed Üniversitesi’nde Arapça ve Fransızca derslerine devam etti. Aynı zamanda babasının grubu ile birlikte yasadışı ilân edilmiş olan Millî Cephe’nin diriltilmesine dönük çalışmalara katıldı. Cephe kırkların sonunda milliyetçi başbakan Musaddık tarafından kurulmuştu. Bu faaliyetlerinden ötürü Şeriati ve yoldaşları sekiz ay hapis yattı.
1956’da o dönemde büyük bir sömürgeci güç olan Fransa’nın başkenti Paris’e gitti. Birkaç yıl kalacağı bu kente gitmesi entelektüel gelişiminde ve politik faaliyetleri bakımından önemli bir dönüm noktasını teşkil etti. Söz konusu dönemde dünya genelinde sömürgecilik karşıtı hareketler yoğunlaşmıştı. Şeriati Sorbonne’da filoloji eğitimi almaya başladı. Sonrasında öğrenci hareketi ile anti-emperyalist faaliyetler içine girdi. İki adet rejim karşıtı Farsça dergi çıkarttı. Uzgan, Che Guevara, Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon ve (İslam mistisizmi üzerine uzman olan) Louis Massignon gibi radikal, Marksist ve oryantalist yazarların birkaç kitabını çevirdi. Batı oryantalizmi ve radikal katoliklikle ilgilendi. Raymond Aron, Roger Garaudy, Georges Politzer ve ünlü Fransız diyalektikçi Georges Gurvitch’ten etkilendi.
1965’te İran’a döndü. Burada kısa bir süre sonra yurtdışındaki politik faaliyetlerinden ötürü sekiz ay hapis yattı. Sonraki beş yılını Meşhed’de geçirdi. Edebiyat Okulu’nda dersler verdi. Kalan ömrü boyunca politik ve entelektüel açıdan oldukça üretkendi. 1969-1972 arası dönemde Kuzey Tahran’daki modern İslam merkezi Hüseyniye-i İrşad’da dersler verdi. Dersleri ya kasete alındı ya da onlarca cildi bulan bir külliyat hâlinde yayınlandı. En önemlisi, birkaç ciltten oluşan İslamşinasi [İslamoloji] idi. Bu kitaplar Müslüman gençler arasında yaygın biçimde dağıtıldı.
Hüseyniye 1972’de kapatıldı. Kapatılma gerekçesi, Şah rejimine karşı silâhlı mücadele yürüten radikal Müslüman grup Halkın Mücahidleri’nin beslendiği bir yer olduğu iddiası idi. İranlı tarihçi Ervand Abrahamyan’ın kanaatine göre, Şeriati’nin derslerine son verilmesinde muhafazakâr mollalar da önemli bir rol oynamışlardı. Onlar Şeriati’nin İslam’ı değil batılı felsefeleri, bilhassa Marksist sosyolojiyi anlattığından korkuyorlardı. Merkezin kapatılmasından sonra Şeriati tutuklandı ve Mücahidler ile bağı var gerekçesiyle suçlandı. On sekiz ay sonra serbest bırakıldı. Hapisten çıktıktan sonra Keyhan isimli gazetede birkaç makalesine yer verildi. Sonrasında İnsan, İslam ve Marksizm başlığı altında toplanan bu makalelerin Şeriati elinden çıktığına inanıldı. 1977’de ülkeyi terk etti. İngiltere’ye gittikten bir ay sonra şüpheli bir biçimde öldü. O dönemde Tahran’da hem solcular hem de İslamî gruplar ölümünün arkasında SAVAK’ın olduğuna inandılar. Oysa İngiliz yetkililer Şeriati’nin kalp krizinden öldüğünü söylemişlerdi. Sebebi ne olursa olsun SAVAK suçlandı. Ölümü ondan hoşlanmayanların umudunu kırarcasına, ona olan beğeniyi artırdı. Şeriati destekçileri arasında bir efsaneye dönüştü.
III
Şeriati'nin ideolojik ve politik rolü ile sahip olduğu popülarite konusunda herkes hemfikirse de onun ideolojik ve politik duruşu ile entelektüel bakış açısı her daim tartışma konusu olmuştur. Esas tartışma ve kafa karışıklığı ondaki “İslamî Marksizm” ile ilgilidir. O sınıfsal sömürü, sınıfsız toplum ve emperyalizm gibi Marksist kavramlardan istifade etmiş, bunları İmam Ali, İmam Hüseyin gibi Şii liderlerin ve (kendisinin ilk “Hüdaperver sosyalist” dediği) Ebuzerr Gifari gibi isimlerin öğretilerine bağlamıştır.[6] Devrimi önceleyen o gergin dönemde ve fiiliyatta İslam ile sol arasındaki derin ayrımın mevcut olduğu koşullarda Şeriati’nin fikirleri iki eğilim arasında söylemsel bir bağ kurma imkânı sunmuştur. Bir yandan da bizde onun esasında neyi desteklediğine dair bir kafa karışıklığı oluşmuştur. Bu kafa karışıklığına bir de 1977 yılında İnsan, İslam ve Marksizm isimli broşür eklenmiştir. Bu broşürde Şeriati Marksist ilkeleri sistematik bir biçimde ele alır. On yıl sonra kafamın daha az karışık olduğu bir dönemde bu çalışmayı yeniden okuma fırsatı buldum. Bu sefer okuduğum metin İngilizce olarak, Marxism and Other Western Fallacies ismiyle yayınlanan hâliydi. Kitabı Berkeley, Kaliforniya’da Mizan Press yayınlanmıştı. Bu metin Şeriati’nin Marksizm ile ilgili en yoğun tartışmasını içerdiğinden burada çalışma detaylı bir biçimde ele alınacaktır.
IV
Genel manada söz konusu metin Marksizmi de içeren mevcut hümanist felsefelerin bir eleştirisidir ve radikal bir İslamî insan anlayışına dayanır. Kitabın bütünü dört temadan oluşmaktadır. Bu temalar sırasıyla irdelenecek.
Bir: Batı liberalizmi, varoluşçuluk ve Marksizmi içeren Batı felsefeleri hümanist bir perspektife sahiptir. Ama bunların hümanizm anlayışı materyalisttir.
Metne göre, Batı hümanizmi antik Yunan’a ait mitolojik perspektife dayanır. Bu perspektifte insanlıkla onu karanlık ve cehalet içerisinde tutmak isteyen tanrılar arasında belirli bir mücadele söz konusudur. Bu noktada insan övülür ve  ona tanrıların karşısında yüce bir değer verilir. Dolayısıyla bu hümanizm insanla tanrı arasına bir ayrım koyar. Metnin ifadesiyle Diderot’dan Voltaire’e, Feuerbach’tan Marx’a tüm hümanistler Ahuramazda, Rama, Tao, Mesih ve Allah gibi Tanrı’ya dair ruhani anlayışları despot ve insan karşıtı Yunan tanrılarıyla eşitlemişlerdir. Bu felsefeciler Tanrı-insan karşıtlığını yanlış bir biçimde genelleştirmiş olduklarından bunların hümanizmi dünyevîdir, semavî değildir ve materyalisttir. Dolayısıyla insan anlayışı bakımından komünist toplumlar burjuva toplumlardan pek farklı değildir. Her iki toplumda da herkes insan olmakla doruğa ulaşır. Her ikisi de “insanî özün manevî boyutu”nu görmez.[7] Başka bir ifadeyle Batı hümanizmi ateisttir, zira o insanın doğası gereği Tanrı’yı ikâme ettiğini, ve ahlakî değerleri tayin eden bir ahlak bilincine sahip olduğunu varsayar. Şeriati’nin metni de Batı’nın hümanist felsefecilerinin insanla Tanrı arasına ayrım koyduklarını, bu açıdan Hinduizm, İslam ve sufizm gibi Doğulu dinler konusunda cahil olduklarını söyler. Söz konusu dinler insanla Tanrı arasına ayrım koymaz ve esas olarak tevhide dayanır. Bu nedenle onlardaki hümanizm semavîdir.
İki: Metne göre Batılı hümanistler ve entelektüeller özgürleşme ilkesini teorilerinde muhafaza etseler de pratikte gerçekliğin bu yönünü es geçerler. Örneğin marksizm insanı kapitalizmin insanlıkdışılığından kurtarmayı vaat eder. Gerçekte ise o insana tıpkı kapitalizm gibi yaklaşır, yani dünyevî refaha, materyalizme, tüketimciliğe vb. bakar. Diğer yandan Hristiyanlık, İslam ve Taoizm gibi dinler ise özgürleştirici ideolojileri terk edip bürokratik, iktidara aç, materyalist kiliseye veya ruhbancılığa, ayinlere ait formalitelere, tabulara ve batıl inançlara kapanırlar. Aynı şekilde ruhun, bilimin ve aklın kurtuluşu anlamında rönesansın ruhu yerini kapitalizme, bilimciliğe ve liberalizme bırakır. Liberalizme ana niteliğini verense egoizm, oportünizm ve tüketimdir. Onda imana, fikirlere, aşka, varoluşun anlamına ve insana yer yoktur.
Üç: Diğer Batı ideolojilerinden farklı olarak Marksizm ekonomi, politika, etik, tarih, felsefe vb. ile meşgul olan kapsamlı bir ideoloji olduğundan o İslam’ın en güçlü rakibidir ve tüm yönleriyle ele alınması gereken bir olgudur. Sonrasında metin Marksizmin temel felsefî meselelerini ele alarak onun İslam’la arasındaki ayrımlarına bakar. Metnin iddiasına göre Marx’ın din eleştirisi diğer Batılı hümanist okullar gibi Yunan hümanist felsefesine dayanır. Bu felsefe insanla Tanrı arasında birlikten çok karşıtlık görür. Oysa İslam anlayışı tevhide dayalıdır. Marx’ta din rasyonalitenin ötesindedir ve insanın acziyetine işaret eder. İslam ise cennet-cehennem anlayışının rasyonel ve bilimsel olduğuna inanılır. Diğer yandan Marx argümanını altyapı-üstyapı üzerine kurar. İnsanı araca indirger. Dini, etiği, ahlakı, insanın faziletlerini ekonomik güçlerin belirlediğini söyler. Bu nedenle insan bağımsız ve özel bir gerçekliğe sahip değildir. Bu, İslam’ın tümüyle reddettiği bir fikirdir. Şeriati devamında Marx’ı insana tarihte önemli bir yer vermediği için eleştirir. Marksist tarihte insan mantıksal açıdan yetersizdir zira o kendi çevresinin yaratımıdır. Tarihsel değişiklikler insanın oynadığı rolün değil, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin bir ürünüdür. Metin, eğer böyle ise tarihteki tüm o şehitlerin, isyanların ve devrimlerin nasıl değerlendirileceğini sorar.
Son olarak kapitalizmin acımasız eleştirisini ortaya koyan bu Marksizm sonuçta onunla aynı değerlerle paylaşırken bulur kendisini. Kapitalizm de komünizm de pratikte "üretimciliğe, mekanizme, tekno-bürokrasiye, açgözlülüğe, ekonomik rekabete ve materyalizme" dayanır. Metinde eleştirilen Stalinizm ise Leninizmin süreklileştirilmesidir ve nihayetinde Marksizmin kendisidir.
Sosyalizmi kapitalizmden ayıran şey kapitalizmde burjuva yönetici sınıfının üretim araçlarına sahip olması veya onları kontrol etmesi, sosyalizmde ise kontrolün devlete geçmesidir.
Dört: Metne göre gerçek hümanizme sadece İslam sahiptir. İslam’da hümanizm insanın ahlakî değerlerini ve dinî-kültürel mirasını teşkil eden ilahî değerlerin bir toplamıdır. İslamî tevhid anlayışına dayanılarak insan beden ve kutsal ruh, Tanrı ve toz zerresi ikiliğini, ayrıca seçim yapma iradesini içeren çelişkili bir varlık olarak görülür. İslam’da insan Tanrı ile ilişkisi bakımından yücedir. İnsanın bir kaderi mevcuttur. İnsan tercihte bulunur. Bu tercih insanın toz zerresi iken Tanrı ile bir olma sorumluluğuna dairdir. Bu hiçlikten her şey olmaya doğru evrilen Hegelci mutlak idea anlayışına çok benzer. Söz konusu mesuliyet Şeriati’ye göre çok önemli bir anlayıştır. Onun temel derdi bu mesuliyeti felsefe alanından teolojiye, oradan da politika alanına taşımaktır. Şeriati’nin genel manada Üçüncü Dünya’daki kitlelere, özelde Müslümanlara “Allah’ın yeryüzündeki vekilleri” olmakla esaret zincirlerinden kurtulmaya çağırmasının sebebi budur. Söz konusu yaklaşım Marx’ın sınıfın kendinde sınıf olmaktan çıkıp kendisi için sınıf hâline gelmesine ilişkin Hegel’den ödünç aldığı metafora çok benzemektedir.
Kendimizi kurtarma mesuliyeti özgüvene işaret eder. Daha da özelde bu mesuliyet kültürel, politik ve stratejik özgüveni gerekli kılar. Burada ana mesele “ne Doğu ne Batı”, “ne kapitalizm ne komünizm”dir, “kendi özüne dönmek”tir.
Asef Bayat
Dipnotlar
[1] Örneğin bkz.: Ervand Abrahamian “Ali Shariati: Ideologue of the Iranian Revolution”, Merip Reports, Sayı. 102 (1982); ve Mangol Bayat, “Iran's Real Revolutionary Leader”, Christian Science Monitor, 24 Mayıs 1977.
[2] Bkz.: Hamid Algar, A. Shariati, Marxism and Other Western Fallicies içinde (Berkeley: Mizan Press, 1982), önsöz.
[3] M. Bayat, a.g.e.
[4] Şeriati ile ilgili yazılarda genel eğilim sistematik bir eleştirel değerlendirme sunmaktan çok onun fikirlerini açıklama yönündedir. Yetmişlerin sonunda Tahran’da Ali Ekber Ekberi müstear adıyla Berrasiye Çand Meseleye İçtimai [Bazı Toplumsal Meselelerin Değerlendirilmesi] isimli bir broşür yayınlandı. Muhtemelen bu kişi İran Komünist Partisi’nin baş ideologu İhsan Taberi idi. Bu çalışma Şeriati’nin Marksizmin mekanik tarzda ele alınışını inceliyor, Marksizmin daha eleştirel ve sofistike türlerini göz ardı ediyordu.
İngilizcede yayınlanan ve Şeriati ile fikirlerini tartışan eserler şunlar: Mangol Bayat, “Iran's Real Revolutionary Leader”, Christian Science Monitor, 24 Mayıs 1977; M. Abedi, “Ali Shariati: The Architect of the 1979 Islamic Revolution in Iran", Iranian Studies , vol. xix, nos. 3-4, (1986); A. Sachedina, "Ali Shariati: Ideologue of the Iranian Revolution", J. L. Esposito (ed.), Voices of Resurgent Islam içinde (New York/Oxford: Oxford University Press, 1983); E. Abrahamian, "Ali Shariati: Ideologue of the Iranian Revolution", Merip Reports içinde, no. 102, (1982); H. Enayat, Modern Islamic Political Thought, (Austin: University of Texas Press, 1982), s. 53-59; S. Akhavi, "Islam, Politics and Society in the Thought of Ayatollah Khomeini, Ayatollah Taliqani and Ali Shariati", Middle Eastern Studies, vol. 24, no. 4 ( Oct. 1988 ). Şeriati ile ilgili en iyi tartışmayı gerçekleştirense Ervand Abrahamian, Radical Islam: Mujahedin of Iran içinde, (New Haven: Yale University Press, 1989), chapter 4.
[5] Bu biyografik notların büyük kısmı şuradan alındı: E. Abrahamian, Radical Islam, chapter 4.
[6] Bkz.: Mehdi Abedi, a.g.e., s. 230.
[7] A. Shariati, Marxism and Other Western Fallacies , s. 21.
Devamını oku ...

John Ball

John Ball hakkında bilinenlerin önemli bir kısmı Thomas Walsingham ve Sör John Froissart’ın ona dönük zerre beğeni içermeyen değerlendirmelerinden oluşuyor. Froissart Chronicles isimli çalışmasında Ball’un Pazar günleri Ekmek-Şarap Ayini’nden sonra vaazlar verip “etrafına insanları topladığı için” Canterbury piskoposlarınca üç kez hapse atıldığını söylüyor. Froissart’a göre, ayrıca Ball “başlangıcında dünyada köle bulunmadığına” inanan bir isim. Walsingham ise onun şu sözünü aktarıyor: “Kölelik Tanrı’nın iradesine karşı gelen insanların zulümlerinin yol açtığı kötülük ve adaletsizliğin bir ürünüdür.” Zenginle fakir arasındaki uçurumun giderek açıldığı, bu sürecin Piskopos Sudbury’nin 1380’de yürürlüğe koyduğu kelle vergisiyle derinleştiği koşullarda Ball’un mesajı kendisini dinleyen mütedeyyin Katoliklerin akıl ve yüreklerinde bomba tesiri yaratıyor.
John Ball devrimci öğretilerini yaymaya 1360’larda başlamışsa, demek ki o Köylüler Savaşı’nda öne çıkan bir isim. Bu savaş kelle vergisi ile birlikte patlak veriyor. Bu dönemde Ball’un yol açtığı etki zirveye ulaşıyor. Haziran 1381’de Kent’teki hapishaneden çıkan Ball Katolik Yortusu’nda Ekmek-Şarap Ayini’ni yapıyor ve Blackheath’deki kalabalığa şu ünlü sözlerini söylüyor: “Toprağı kazan Âdem, öküzü arabaya koşan Havva, kimdir o vakit bu beyefendiler?” Walsingham’a göre bu vaaz avam arasında büyük bir destek buluyor. Kalabalığın başına geçen Ball ve Wat Tyler genç kral Richard’ın yanına gidiyor ve onu adalete davet etmek istiyor. Bu olayların ardından Ball yakalanıyor, yargılanıyor, asılıyor, boğuluyor ve dörde bölünüyor.
“Halka Vaaz”dan alıntı
Benim iyi insanlarım, İngiltere’de hiçbir şey iyi gitmiyor, her şey ortak kılınana, ortalıkta bir tane köle ve bir tane beyefendi kalmayana dek de gitmeyecek. Hepimiz bunun için birleşmeliyiz. Lordlar bizden daha büyük birer efendi olamazlar. Böyle köle olmayı ve köle gibi yaşamayı hak edecek ne yaptık biz? Hepimiz aynı annenin ve aynı babanın, Âdem ile Havva’nın çocuklarıyız. Onlar bizden daha büyük birer efendi olduklarına dair tek bir sebep öne sürebilirler mi, ter döken, emek veren bizler, parayı harcayan onlar değil mi? Onlar kadifeden kıyafetler, kürklü deriler giyerken, bizim üzerimizde kaba kumaştan elbiseler var. Onlarda şarap, baharat ve iyi ekmek varken, biz saman yiyor, su içiyoruz. Onların köşkleri, evleri hoş, bizse acı ve eziyetteyiz, tarlaların ortasında yağmura ve rüzgâra göğüs geriyoruz. Mülklerinin devamlılığını sağlamak için gerekli araçları bizim emeğimiz sayesinde elde ediyorlar. Sonra bize “kölemizsiniz” diyorlar. Anında hizmet vermez isek dayak yiyoruz. Şikâyet edecek tek bir merci bile yok. Kim işitecek bizi, kim bize adil davranacak? Haydi hep birlikte Kral’a gidelim, gençtir o, ona köleliğimizi anlatalım. Ona bir çare bulunmazsa çareyi kendi ellerimizle bulacağımızı söyleyelim. Eğer birlikte gidersek, bugün boyunduruk altındaki herkes özgür olma niyetiyle bizi takip edecektir. Kral bizi gördüğünde ya adalet ya da başka bir yolla bir çareye kavuşuruz.
John Ball [1338 – 15 Temmuz 1381]
[Radical Christian Writings, Ed. Andrew Bradstock ve Christopher Rowland, Blackwell Publishers, 2002, s. 40-41]
Devamını oku ...

Star Wars ve Amerikan Sinemasının Ölümü

Star Wars” [Yıldız Savaşları] kötülüğe karşı iyilik, karanlığa karşı aydınlık, zorbalığa karşı özgürlükten dem vuran, basit bir hikâye. Başka bir deyişle filmde Amerika’nın kötülük ve “kötülük edenler”ce kuşatılmış bir dünyada demokrasi ve medeniyeti koruma mücadelesine dair bir hikâye anlatılıyor.
Uzun süredir sinema filmleri ve politik propaganda el ele gidiyor. Esasında propaganda için en uygun ortam da sinema. Bu endüstri her yana nüfuz ediyor, Amerikalıları ve dünyanın geri kalanını yukarının aşağı, siyahın beyaz, solun sağ olduğuna inandırmayı biliyor. Bu endüstriye Hollywood deniliyor.
Son sürümü de dâhil Star Wars’ın yaratıcısı olan George Lucas 1977’den beri yedi film üretmiş. Buna bir de altmışlar ve yetmişlerin başında Amerikan karşı-kültürüne tepkinin bir evladı olan Steven Spielberg eşlik etmiş.
Her iki isim de altmışların ürünü. Altmışlarda kültür, sanat, bilhassa sinema ABD’deki ordu-endüstri kompleksine direnişin en ön cephesine yer almış. Lucas ve Spielberg yetmişlerin ortasında ünlü olmuş. İki yönetmen müesses nizama saldırmak veya onu sorgulamak yerine onu korumaya ve ülkenin ahlakî değerlerinin sözcülüğüne soyunmuş. Amerikan sinemasının akla hitap eden, kültürel açıdan en hayati ve heyecan verici döneminde perde kapanmış. ‘Bonnie and Clyde’, ‘MASH’, ‘The Last Detail’, ‘The French Connection’, ‘The Wild Bunch’, ‘Taxi Driver’, ‘Apocalypse Now’ gibi filmler üretmiş Amerikan sinemasına 1975’te Spielberg’in ‘Jaws’ı, 1977’de de Lucas’ın ‘Star Wars’u girmiş. Jaws Amerika’yı korkutmuş, Star Wars onu yeniden iyi hissettirmiş.
Her iki film de gişe rekorları kırmış. Sinema salonlarına seyirciler düşünmeye değil kendini iyi hissetmeye davet edilmişler. İnançsızlıklarını korumalarına, gerçeklikten kaçmalarına imkân sağlanmış. Hayal kırıklığı, endişe, öfke ve hoşnutsuzluk gibi duyguları ifade eden karakterleri içeren hikâyeler aracılığıyla deneyim paylaşımı gerçekleştirmelerine izin verilmemiş. Kendi hayatlarında tecrübe ettikleri bu duyguların belirli bir dayanışma hissi oluşturmasına engel olunmuş.
Bu, kahramanın olumsuz yönlerine vurgu yapılan bir dönem. Ana karakterler için sistem ve ona uyum sağlamanın kendisi asıl düşman. Sonuçlarına bakmaksızın kendi çentiğini atan insanlar bunlar. Otoritenin sorgulanması ve edinilmiş gerçeklerin yargılanması genç ve orta yaşlı insanların radikal değişime dönük açlığının birer ifadesi. Vietnam Savaşı, Watergate Skandalı, Siyahların insan hakları hareketi, milliyetçi hareketler Amerikan toplumunu sarsmış, bu sarsıntı kültüre ve kültürel referanslara da yansımış.
Ama yetmişlerin ortasında, Vietnam Savaşı’nın sona ermesiyle, karşı-kültürün zayıflamasıyla, yabancılaşma, öfke ve isyankârlık bir kutuya hapsedilmiş, Amerikan rüyası ve Amerikan demokrasisine dair mitoloji yeniden hâkim hâle gelmiş.
Easy Riders’, ‘Raging Bulls’ gibi filmlerin çekildiği Amerikan sineması içindeki bu önemli döneme dair eşsiz tarih çalışmasında yazar ve kültür eleştirmeni Peter Biskind şunları söylüyor:
“Sinema filmlerinin pazarlanması ve ticari bir meta olarak alınıp satılması süreci üzerinde yol açtığı tesirin ötesinde Star Wars kültür üzerinde de muazzam bir etkiye yol açtı. Film, Başkan Jimmy Carter döneminde alınan tasarruf tedbirlerinden ve Vietnam Savaşı’nın bitişi ardından merkeze doğru yaşanan yürüyüşten epey istifade etti.”
Merkeze doğru yaşanan bu yürüyüşün yönü Reagan döneminde iyice sağa kaydı. Bu yönelim Hollywood’da sanatsal ve kültürel durgunlukta karşılığını buldu. Bu dönemde Spielberg ve Lucas gibi yönetmenler karakterlerle ve hikâyeyle daha az ilgileniyor, esas olarak temaşaya odaklanıyorlardı. Film sahneleri artık daha büyüktür, daha gürültülüdür ve daha zengindir. Olay örgüleri ve karakterler iki boyutludur. Öyle ki on yaşınızdaki çocuğunuzun eline boya kalemi seti verseniz kendi imgelemiyle daha iyisini yapacaktır.
Biskind ise şunları yazıyor:
“Lucas, film türlerinin ve sinema geleneklerinin uzlaşmaya, altmışlarda belirlenmiş ortak önermeler ağına dayandığını biliyordu. Star Wars ile bu değerleri yeniden üretti ve tekrar teyit etti. Burada Maniheist ahlakî köktenciliğe başvurdu. Bir elinde beyaz diğer elinde siyah şapkalarla kahramancılık ve bireycilik gibi bayatlamış değerlerin üzerine cilâ çekti.”
J. J. Abrams’ın çektiği son Star Wars’da Lucas’a övgü cümleleri yer alıyor. Lucas ise filmin haklarını 2012’de Disney’e 4,05 milyar dolara satmış. Evet doğru okudunuz: 4,05 milyar dolar. Bu kadar paraya çok sayıda ışın kılıcı almak mümkün.
Disney ve Abrams filmin hakkını bir biçimde yenilemek için geçmişe dönmüş. Hans Solo (Harrison Ford), Prenses Leia (Carrie Fisher), Luke Skywalker (Mark Hamill) ve herkesin favorisi eski isimler Chewbacca ve R2D2’nin dönüşüyle yüz köklere dönülmüş. Filmin uzmanlarına göre filme Hans Solo’nun uzay gemisi Millennium Falcon bile geri dönmüş. Filmdeki düşman karakter Darth Vader’a Kylo Ren denmiş, onu oynayansa Vladimir Putin… affedersiniz Driver. Bu karakterle senaryoda ilginç bir değişiklik yaşanmış. Kusura bakmayın “ilginç” diyorum. Bu senaryonun geri kalan kısmına kıyasla kullanılmış bir ifade. Yoksa burada tabii ki Roman Polanski ve ‘Chinatown’dan bahsetmiyoruz.
Filmde bir de iki bilinmeyen isim yer alıyor. Her ikisi de İngiliz: hikâye Rey’in gözünden anlatılıyor, onu Daisy Ridley oynuyor, Finn’i ise John Boyega canlandırıyor.
Gösterime girmesi ile birlikte yapılan onca abartılı reklâm ve övgü dolu yazılar sayesinde son film ciddi bir başarı kazandı. ‘Star Wars: The Force Awakens’ [Yıldız Savaşları: Güç Uyanıyor] şaşırtıcı ve insanı çileden çıkartacak ölçüde klişe bir film olmasına rağmen zerre tökezlemeden yoluna devam ediyor.
Filmin belki de en çarpıcı yönü iyi-kötü savaşı değil, Harrison Ford’un filmde oynaması için senaryoya yeni dâhil edilen Daisy Ridley’nin aldığı paranın 76 mislini alması. 73 yaşındaki oyuncuya ön ödeme olarak 20 milyon dolar artı filmin brüt gelirlerinin yüzde 0,5’i ödenmiş. Bu rakamın 1,9 milyarı bulması bekleniyor.
Film, Amerika’nın hikâyesinin iyi-kötü veya karanlık-aydınlık hikâyesi olmadığının bir kanıtı aslında. Burada hüküm süren, özünde aşırı zenginlerin herkese karşı yürüttüğü savaşın hikâyesi.
John Wight
Devamını oku ...

FHKC’den FKP’ye Selam

Filipinler Komünist Partisi’nin kırk yedinci yeniden kuruluş yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi aşağıdaki bildiriyi göndermiştir:
Genel Sekreter Ahmed Sedat, Genel Sekreter Yardımcımız Ebu Ahmed Fuad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin tüm yoldaşları ve üyeleri adına Filipinler Komünist Partisi’ni, tüm liderlerini, kadrolarını, üyelerini ve Yeni Halk Ordusu’nun tüm savaşçılarını partinin 47. kuruluş yıldönümü vesilesiyle selamlıyoruz.
Filipinler Komünist Partisi devrimci kurtuluş mücadelesi dâhilinde Filipinler halkına hizmet etmiş, emperyalizmi, feodalizmi, bürokratik kapitalizmi ve diktatörlüğü ülkeden söküp atmak için sebatla mücadele vermiştir.
Sizler Filistin devriminin, Arap toprağımızda, Filistin’de Siyonizme ve emperyalizme karşı halkımızın yürüttüğü direnişin her daim sadık bir müttefiki oldunuz. Hep birlikte kurtuluş ve hakiki adalet yolunda yürüyor, mücadele ediyoruz. Filistin ve Filipinler halkları ortak düşmanlarımıza ve zalimlerimize karşı, emperyalizmi yenmek, onun topraklarımıza ve halklarımıza yönelik yağmasına son vermek, işçiler, köylüler ve halk sınıfları için zafere ulaşmak yolunda verdiğimiz mücadelede hep birlikte hareket ediyoruz.
Bizler emperyalizme karşı mücadeleye dâhil olur olmaz partilerimiz topraklarımızı mahveden, halklarımıza zulmedip onları yerinden yurdundan eden, kaynaklarımızı çalan aynı emperyalist güçlerce “terörist” olarak etiketlendik. Biz dünyada terörü gerçekte kimlerin uyguladığını, bunların ABD emperyalizmi, Siyonizm ve onların kuklaları olduğunu gayet iyi biliyoruz. Direniş terör değildir, o içinden yeni bir toplumun ve yeni bir dünyanın doğduğu kurtuluş mücadelesidir.
Müşterek bağlarımızı ve mücadelemizi güçlendirmeye devam edeceğiz. Yoldaşça kurduğumuz ilişkilerimiz geçen yıl içerisinde daha da arttı ve Yoldaş Leyla Halid’in Filipinler’e yaptığı ziyaret üzerinden gelişme kaydetti. Yoldaşımız orada kendi halkımıza yakın olan bir halk ve kitle hareketiyle, devrimci bir mücadeleyle karşılaştı. Halkın, Filistin Devrimi’nin ve Filipinler Devrimi’nin zaferi, ayrıca emperyalizmin, Siyonizmin ve zulmün yenilgisi ancak mücadele yoluyla mümkündür.
Devamını oku ...

Laik Sosyalizm

Laiklik burjuvazinin benliğine indirgenmiş, pazara ve kâra göre örgütlenmiş bir yaşam alancılıktır. Ulus-devletin çektiği sınırları tanımama iradesini kırmak bu aşamada asli hedeftir. Pazar ve kâr sınırsızlaştıkça sınır bekçilerine daha çok ihtiyaç duymaktadır.
Dolayısıyla laiklik, bireye aşkın pazar ve kâr tanrılarının hükmü için, onlara karşı gelecek her türden iradeyi düzlemek demektir. Bu amaçla öncelikle bireyi aşan iman meselesi bireye hapsedilmek, indirgenmek zorundadır. Laiklik, birbiriyle varolan her müşterek iradeyi yok etmek zorundadır.
Pazar ve kâr tanrıları burjuvazinin benmerkezciliğiyle alakalıdır. Burjuvazi kendi sıradanlığını, biricikliğini, geçiciliğini ve bencilliğini sürekli örtmek zorundadır. Onun mahir olduğu husus, bu küfürdür. Laiklik burjuvazinin kendisini gizleme, kendi günahlarını genele teşmil etme becerisidir. Bir şeyi gizlemenin en iyi yolu onu açıktan yapmaktır. Burjuvazinin kendisi bir küfürdür, onu gizlemek için daha da görünür kılınması şarttır. Görünürlük kapitalizmde yasadır.
Sokak ortasında yakalanan hırsızın “yetişin millet, insan öldürüyorlar!” demesi gibi, laiklik de burjuvaların imdat çığlığıdır. Burada “insan” yerine duruma göre farklı kimlikler ikame edilir. Her kimlik savunusu burjuvaziye has bir yan barındırır. O savunuda bir yönüyle konuşan pazar ve kârdır.
Bugün sol-sosyalist kesimde laiklik düşkünlüğü bu hâl ile bağlantılıdır. Gördüğü zulmü genele teşmil etmek için burjuvazinin yöntemine başvurulmaktadır. Bu kesim laiklik vurgusu ile bireyi aşan her şeyden kurtulacağını düşünmektedir. Her yerde tekil bireyler görülmekte, onlar arasındaki görünmez bağlar “Tanrı yoktur” duası ile birlikte kopartılmaktadır.
Dolayısıyla ortaya “sadece kendini düşün, bencil ol, beni merkezden hiç ayırma” diyen bir siyaset çıkmaktadır. Ben’in, nefsin merkeze yerleştirilmesi günümüz kapitalizm koşullarına uygundur. Kapitalizm biz’e her daim düşmandır.
Sosyalizmin fikrî açıdan laikleştirildiği koşullardayız. Bu da politikayı sadece bireyin sınırlarında tanımlı, onun çıkarlarına kapatılmış bir eyleyişe indirgiyor. Bireyi aşan her şeyi törpülemek devrimcilik zannediliyor. Sonuçta geleceğin devrimi, bugündeki mevkiler ve başarılar önünde diz çöktürülüyor. “Seni işçi olmaktan kurtaracağım” diyen örgüt, üyesini sendikacı yapıyor. Sendika ile şirket arasındaki ayrım doğalında siliniyor. Pazar ve kâr içimizde sinsice konuşuyor.
Burjuvaziye komünistler yıllardır “üretim araçlarınızı elinizden alacağız” diyorlar. Burjuvazi de bu saldırıya karşı kendi bireyselliğini genele teşmil ederek cevap veriyor ve milleti “neyiniz varsa bu komünistler elinizden alacak” lafına ikna ediyor. Laik sosyalistler “üretim araçlarını kolektifleştirme” iddiasından vazgeçtiklerinden, bu lafın askerliğini yapar hâle geliyorlar. Ol sebepten her fırsatta “yaşam alanları”ndan ve o alanlara sahiplikten bahsediyorlar. İkna edildikleri bu laf kulaklarına mülkiyetçiliği fısıldıyor.
Benzer bir süreç AKP şahsında, bir muadil olarak, laik İslamcılık şeklinde tezahür ediyor. Cübbeli Ahmet “en azından İran Devrimi öncesi Müslümanlar dilediği gibi yaşıyorlardı” diyor. Böylece devrime küfrettiği için varolabildiğini ikrar ediyor. Müslümanlığın bireyin dilediği gibi yaşaması gereken sınırlı bir eyleyiş olduğunu düşünüyor. Bireye halel getirecek bir tehdit olarak sunmakla devrimi savuşturacağını zannediyor.
Müslümanlık da sosyalistlik de tüm kendisini aşan iddialarından vazgeçiyor. Yaşam alanlarına hapsolmak, onları egemenlerin dişlerinin kovuğuna uygun hâle getiriyor. “Alan” dedikleri şey yaşarken, müşterek hayat ölüyor. Pazar ve kâr müşterekliği kabul etmiyor, herkesi kendi alanına hapsediyor. Ona o alanın bekçiliği görevi veriyor.
Bugün ODTÜ üzerinden kopan tartışma da benzer bir akıntıda ilerliyor. Burjuva bir kurum olarak söz konusu üniversitenin internet konusunda sahip olduğu özel yetki ve yetkeyi savunmak solculara; o okulun arazisini burjuvaziye peşkeş çekmek Müslümanlara düşüyor. Okulun öğrencisine o özel yetki ve yetkeyle övünmek öğretiliyor. Hedef şaşırtılıyor.
Laik sosyalistler “üniversiteyi savunmak, bilimi, aklı, doğayı, emeği, barışı savunmaktır” diyorlar. Eskiden “eşit bilimsel eğitim” diyen solcular bu hedefe ulaşıldığını, artık bunu savunmak gerektiğini söylüyorlar. Okulda “bilim, akıl, doğa, emek, barış” olduğunu söyleyenler “bunlar kimin?” diye sormuyorlar. Bu soru sosyalistlerin kitabından silinmiş görünüyor. Savundukları bilimin sermayeye ve askeriyeye hizmet ettiğini görmüyorlar. O bilimi savunmanın neyi beslediğini anlamıyorlar. Mescide yürüyen solun bir gün olsun kariyer günleriyle ilgili bir eylem gerçekleştirdiğine tanık olunmuyor. Dolaylı olarak mescide saldıran, kariyer günlerinde tezgâh kuranlar. O tezgâh birey ve kariyeri dışında yüce bir gerçeğe asla tahammül edemiyor. Allah biraz da “böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var” demek için var. O, padişahları, firavunları, kralları aşma iradesinde dil buluyor.
Solda yaşananın adı, politik ricat. Geri çekildiği yerse burjuvazinin kazanımları, becerileri, üstünlükleri. AKP’yi burjuvaziye ve emperyalizme şikâyet edip duruyorlar. Bu da AKP’nin burjuvazi ve emperyalizm eliyle bugüne getirilen bir yapı olduğu gerçeğini karartıyor. AKP solu verili hâline, meziyetlerine, üstünlüklerine hapsederek tasfiye ediyor.
Herkes böylelikle bencilliğe ısındırılıyor. Varolan hâlin en iyi hâl olduğu öğretiliyor. Başarı en üstün meziyet hâline geliyor. Burjuvazi tüm meziyetiyle AKP üzerinden aklanarak çıkıyor. O kendisini sosyalist ve Müslüman harekete yedirmesini iyi biliyor. İkisi arasındaki atışmayı gülümseyerek, ellerini ovuşturarak izliyor.
Burjuvazi kendisine has özellikleri, hasletleri, becerileri genele teşmil edebildiği için muktedir. Artık onun başkasını içki içemediği, kitap okuyamadığı, sevişemediği, düşünemediği, kendi çıkarına odaklanıp başkalarına kör bakamadığı için eleştiren askerleri var. Laik sosyalizm bu demek.
Laik sosyalizm tıpkı Müslüman’a “inanç dediğin bireyle tanrı arasındaki bir meseledir” denilmesi gibi, “bilgi ve akla indirgenmiş siyaset de birey ve ideal arasındaki bir meseledir” demekten başka bir şey söylemiyor. İşçi, halk veya ezilenden bile dem vurulmuyor artık. Bunlar kurtulmak zorunda olduğumuz, bizi ezen, küçülten, değersizleştiren prangalar olarak takdim ediliyor. Kimsenin müşterek davayı yerden kaldırmak, davayı müşterekleştirmek gibi bir derdi bulunmuyor. Bu, artık zûl kabul ediliyor. Her dert ve her acı pazara; her eylem ve her fikriyat kâra endeksli.
Laik sosyalizmle laik Müslümanlığın bu kavuklu-pişekâr atışmasına aldanmamak gerekiyor. Her ikisi de düşmanı zemine yayarak fark edilmez kılıyor. Perdeleri yırtmak her zamankinden daha zaruri bir hâl alıyor.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Bir Çocuk Öldüğünde

Son dakika haberi: Cleveland’lı yetkililer polis tarafından öldürülen 12 yaşındaki Tamir Rice’ın davasında hiç kimseye ceza verilmediğini duyurdu.
Bir çocuğun ölümünde, öldürülmesinde yürekleri burkan bir yan var. Bir çocuk öldüğünde doğanın düzeni bozulur, yıldızlar gözyaşına boğulur, yer sarsılır. İnsanın dayattığı bir şey değil, doğal kabul ettiğimiz bu sisteme iyice alıştık. Güya polis sendikaları olan yapıları parmağında oynatan siyasetçiler gümüş para çantaları önünde eğiliyorlar ve özellikle ölen siyah bir çocuk ise gözlerini kaçırıyorlar.
İnsan icadı bir kurum bir çocuktan nasıl daha kıymetli olabilir? Hangi meslek? Hangi iş? Hangi görev? Hangi devlet? Bir çocuk öldüğünde yetişkinlerin kendilerinden çalınmış o havayı solumaya bile hakları yok. Bir çocuk öldüğünde hayat hasara yol açmış zehri içinden söküp atana dek dinlenmek nedir bilmemeli. Bir çocuk öldüğünde zaman geriye doğru akar ve böylesi bir yanlışı düzeltmeye çalışır.
Tüm dünya genelinde bu ölüm bugüne dek görülmeyen bir biçimde mücadeleye ilham vermeli. Zira gözlerimizin önünde aşağılık bir şeydir yaşanan. Amerika’da bir çocuk, siyah bir çocuk katledildi, bu ölüm de hiçbir şey ifade etmiyor.
Tutsak bir milletin evladını, Mumya Ebu Cemal’i dinlediniz.
Devamını oku ...

Arap Baharı'na Ne Oldu? —II

Nada Matta: Kısa süre öncesine kadar işçi hareketi Tunus’un geleceğine dair müzakerelerde önemli bir rol oynamıştı. Bu noktada 2012’de Mısır’daki işçi mücadelelerinde yaşanan artışın 2013 darbesine kısmen izah ettiğini söylemek mümkün. Sisi sadece Müslüman Kardeşler’i ezmek istemedi. Onun arzusu, süregiden radikalleşmeye ve 2013 başında Mursi karşıtı mücadelede zirvesine ulaşan ve giderek yoğunlaşan toplumsal huzursuzluğa son vermekti. Emek Mısır ve Tunus’ta neden ve nasıl farklı roller oynadı?
Gilbert Achar: Her şeyden önce Mısır’da Tunus’taki UGTT’nin bir muadili yok maalesef. Çünkü Mısır’da Nasır’dan beri, 2011’e dek işçi hareketi tümüyle devlet kontrolündeydi. Ayaklanmadan birkaç ay önce bağımsız bir işçi hareketinin filizlendiğine tanık olsak da bu hareket Tunus’taki hareketle uzaktan yakından kıyaslanabilecek bir duruma gelemedi.
Doğrudur, işçi sınıfı her iki ülkede de önemli bir rol oynadı. Ama sadece birinde örgütlü bir işçi sınıfı mevcuttu. Diğerinde ise sınıf bir bütün olarak örgütsüzdü. Burada belirli yerelliklerde çoğunlukla sendika onayını almamış grevlere tanık olunuyordu. En bilineni Mahalletü'l Kübra’daki 24.000 tekstil işçisinin grevi. Bu işçiler Mısır’daki sınıf mücadelesinin öncüleri hâline geldiler. Her kritik momentte onlar hep en ön safta oldular.
Ama bağımsız örgütlü bir işçi hareketinin bulunmayışı ciddi sonuçlar doğurdu. UGTT’nin varlığı Tunus’ta sürecin farklı seyretmesini sağladı. Buna ek olarak askerî düzenin hâkim olduğu gelenek de bu ülkede mevcut değildi. Tunus askerî diktatörlük değil, Bin Ali yönetiminde hareket eden bir polis devletiydi.
Bu nedenle söz konusu iki faktör birleşti. Yani ordunun siyasetin dışında durması ile örgütlü işçi hareketinin sahip olduğu önem iç içe geçti. İşçi hareketi Tunus’taki gelişmelerde merkezî bir rol oynadı.
Ancak bu devrimci bir işçi hareketi değildi. Sol hareket içerisinde 2011’den beri belli bir hegemonyaya sahipti. Çoğunluk radikal değildi. UGTT temel ekonomik mücadeleye öncülük etse de amacı iktidarın sınıfsal yapısını değiştirmek değildi.
Sendikanın patronlarla ve devletle uzlaşma peşinde koşmasının sebebi bu. O ülkedeki iki karşı-devrimci hizip olan eski rejimle İslamî hareket arasında bir tür arabuluculuk görevi gördü. Radikal bir toplumsal değişim için mücadele etme yoluna girmedi. Patronların birliği ile birlikte Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi her şeyi izah eden bir gelişme.
Batı’daki hâkim oryantalist yaklaşıma göre Tunus’taki “demokrasi istisnası kültürel bir olgu”. Bu görüşü destekleyenler bunu söylemekten utanmıyorlar da, zira “demokrasi istinası” dedikleri şey Bin Ali’ye işaret ediyor!
Oysa ülkenin yegâne hakiki istisnası UGTT. Bu güçlü bağımsız örgütlü işçi hareketi. Bu gerçek demokrasi için en can alıcı faktörün burjuva siyaset biliminin söylediği biçimiyle “orta sınıf” değil, işçi hareketi olduğunu teyit ediyor.
Politik demokrasi için en doğru ölçüt ise emek haklarına ve bağımsız işçi hareketinin varlığına saygı. Gelişkin bir “orta sınıf”a sahip bir dizi ülkede diktatörlük olduğunu görüyorsunuz. Ama diktatörlük koşullarında yaşayan bir ülkede özerk bir işçi hareketine asla rastlamıyorsunuz.
NM: Tunus hariç tüm Arap ülkelerinde karşı-devrim büyük ölçüde muzaffer oldu. Tunuslular demokrasi ve sosyal adalet arayışını sonlandırmamışlarsa da en azından güç merkezlerine yönelik bir itiraz potansiyelinden hâlâ söz etmek mümkün.
GA: Korkarım Tunus bölgesel karşı-devrimcilik konusunda istisnaî bir yer değil. Burası aynı zamanda, ılımlı bir seyir içerisinde olsa da, bir karşı-devrim aşamasının içinden geçiyor. Tunus eski rejime mensup insanların kütleler hâlinde geri dönüşüne tanık oluyor.
İngiltere Kraliçesi ve Zimbabveli Mugabe’den sonra yeryüzündeki en yaşlı devlet lideri olmasının yanısıra mevcut Tunus cumhurbaşkanı o “gençlik devrimi”nin bir sonucu olmanın paradoksu ile eski rejimin bir üyesi olarak orada bulunuyor. Ülkede yeni hâkim olan parti eski rejimin yönetici partisinin tazelenmiş bir versiyonu.
Mısır’ın aksine bu süreç daha yumuşak ve daha barışçıl seyrediyor. Burada önemli olan ülkenin bugün Ennahda ile eski rejimin yenilenmiş versiyonu arasında kurulan bir koalisyonun idaresi altında olması. Ennahda Mısır’daki İhvan’ın Tunus uzantısı. Ama burada İhvan kadar güce sahip değil.
Burada farklı bir senaryo devrede. Birbiriyle kavga etmek yerine karşı-devrimin her iki kanadı koalisyon hâlinde. ABD’nin tüm bölgeye teşmil etmek istediği senaryo da bu. Bu senaryo, eski rejimin tazelenmiş versiyonları ile İhvan’ın bölge genelindeki kollarının temsil ettiği sözde ılımlı muhalefetin oluşturduğu bir koalisyona dayanıyor.
NM: Buradan Suriye’ye geçelim. Dünya solunun kafası Suriye konusunda neden karıştı? Suriye rejimi alabildiğine baskıcı ve mezhepçi. Oysa Suriye devrimi diğerleri kadar bir destek görmedi.
GA: Bence ABD hükümetine yönelik tepkiye dair yanlış anlamalarla ilgili bir mesele bu. Bölgenin tarihini bilmeyenler Suriye rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ı ile müttefik olması sebebiyle Siyonizm ve emperyalizm karşıtı zannediyorlar.
Suriye rejimi de propaganda faaliyetlerini bu üslup dairesinde yürütüyor. Ocak 2011’in sonunda Esad Suriye’de ayaklanma başlamazdan önce Wall Street Journal’a bir mülâkat vermişti. Orada Esad ülkesinin bölgede esen rüzgârdan etkilenmeyeceğini söylüyordu. Zira rejimi “halkın inançlarına sıkı sıkıya bağlıydı”. Bu ifadesine şunları eklemişti: “Halk sadece kendi çıkarlarına göre yaşamaz, ayrıca inançlara, bilhassa ideolojik alanlarla ilgili inançlara dayanarak yaşarlar.” Burada Esad “aşırı ideolojik” Suriye halkının kendisinin Siyonizm ve emperyalizm karşıtı olduğuna inandırmak suretiyle rejimi konusunda halk arasında belirli bir memnuniyet teşkil etmeyi umuyordu.
Dolayısıyla Mübarek Mısır ordusunca iktidardan uzaklaştırılınca Suriye devlet televizyonu haberi şu manşetle geçti: “Camp David Rejiminin Çöküşü”. Böylece Mısır’daki ayaklanmanın 1978’de İsrail ile imza edilen barış anlaşmasının bir sonucu olduğuna inanmak, daha doğrusu insanları inandırmak, bu sayede milliyetçi Suriye rejiminin halk isyanından bağışık olduğunu göstermek istiyordu. Bu, tümüyle iyi niyetli bir yaklaşımdı, zira birkaç hafta sonra yaşanan olaylar da bunun aksini kanıtladı.
Bugün solun bu propagandanın ağına düşmesi ve söylenenlere inanması gerçekten üzücü bir durum. Eğer Suriye rejimi İsrail ile barış anlaşması yapmamışsa bunun sebebi Suriye tarafının değil İsrail tarafının isteksiz olması. İki devlet arasında bir dizi müzakere gerçekleştirildi. 2011 öncesinde o dönem başbakan olan Tayyip Erdoğan o gün iyi dostu olan Esad ile İsrail arasında arabuluculuk yapmıştı.
Mısır’ın İsrail’le anlaşmasını mümkün kılan coğrafyaydı. Aynı coğrafya İsrail ile Suriye arasında barış anlaşması imzalanmasına mani oldu. İsrail Sina Yarımadası’nı Mısır’a geri verdi, zira burası askerî açıdan bir siperdi. Özellikle anlaşmada bu bölgenin askerden arındırılması ile ilgili bir şart bulunuyordu. Zaman içerisinde Mısır ordusu İsrail sınırı ile Süveyş Kanalı arasına yerleşti. Bu durum İsrail hava kuvvetlerince birçok kez ihlal edildi.
Aksine Golan Tepeleri 1967 öncesi topraklarına doğrudan bakan stratejik bir konum. İsrail’in 1981’de burayı ilhak etmesinin sebebi bu. Doğu Kudüs’ün yanısıra burası İsrail devletince 1967’de resmen ilhak edilen yegâne Arap toprağı.
Esad rejimi FKÖ ve Lübnan solunu ezmek için, İsrail ve ABD’nin yeşil ışık yakmasıyla 1976’da Lübnan’a girdi. Yenilmek üzere olan Lübnan aşırı sağını kurtardı. 1982 sonrası İsrail Lübnan’ı işgal edince Esad rejimi İsrail’in başlattığı işi tamamladı, Filistinli savaşçıları güneyin yarısından ve Beyrut’tan çıkarttı.
Ertesi yıl vekil güçleriyle Esad FKÖ savaşçılarını ve Arafat’ı Kuzey Lübnan’dan çıkarttı. Şam seksenlerin geri kalan kısmında Filistin kamplarına karşı verdiği savaşta Şii hareketi Emel ile birlikte davrandı. 1990’da Hafız Esad Irak’a saldırmak için ABD öncülüğünde kurulan koalisyona katıldı. Bu savaşta Suriye birlikleri de yer aldı. İnsanlar tüm bu gerçekleri ya unutuyor ya da görmezden geliyorlar.
Esad rejiminde anti-emperyalizmin zerresi bile yok. Bu rejim kendi çıkarları peşinde koşan oportünist, mafyatik bir rejim. Aynı zamanda en ağır zulmü uygulayan, bölgedeki en despotik rejimlerden birisi.
Seksenlerin başında sol ezildi. Yeraltına çekilmiş olan Komünist Eylem Partisi’nin binlerce üyesi hapse atıldı ve işkenceye tabi tutuldu. Yüzlercesi on ilâ yirmi yıl hapiste kaldı. Oysa bu insanlar tek bir şiddet eylemi gerçekleştirmemiş, hiçbir vakit şiddeti savunmamışlardı.
Suriye rejimi on beş yıldır gözle görünür sonuçların alındığı neoliberal değişimler uyguluyor. Suriye yıllardır en yoz, ahbap-çavuş ilişkisi üzerine kurulu bir kapitalist sınıfa tanıklık ediyor. İktidardaki ekip ekonomik gücün sahibi. Askerî ve politik gücü elinde tutuyor. Beşar Esad’ın kuzeni ülkenin en zengin adamı. Diğer akrabalarının büyük bir kısmı da çok zengin.
Toplumsal spektrumun diğer ucunda ise ülke işsizliğe, sanayisizleşmeye, kırın yoksullaşmasına tanıklık ediyor. Tüm bunlar toplumsal gerilimlere yol açtı ve bu gerilimler 2011’de patladı. Bu bağlamda Suriye bölgenin geri kalanındaki seyre benzer bir seyri takip ediyor.
NM: 2011’de Esad’a karşı çıkanlar Tunus ve Mısır’daki muadillerinden ne şekilde farklı?
GA: Esad rejimine verdikleri desteği meşrulaştırmak adına bazı insanlar Suriye ayaklanmasının diğer Arap ülkelerindeki ayaklanmalardan farklı olarak gerici İslamcı güçlerin öncülüğünde seyrettiğini söylüyorlar. Bu da tümüyle yanlış bir iddia. Her şeyden önce Tunus ve Mısır’da ayaklanmadan en fazla istifade edenler İslamî köktenci güçler oldu. Hem Mısır’daki İhvan hem de Tunus’taki Ennahda seçimleri kazanmayı bildi.
Dolayısıyla eğer “Suriye ayaklanması İslamî güçlerin hâkimiyetinde gerçekleşti” deniliyorsa o vakit bu argümana başvuranların tutarlı olmak adına Tunus ve Mısır’da eski rejimi desteklemiş olmaları gerekir.
Bugün pratikte Tunus ve Mısır’da sol benzer bir argümanla eski rejimi destekliyor. Mısır’da solun önemli bir kısmı sonrasında pişman olsa da, Sisi darbesini destekledi. Oysa temel gerçek şuydu: tüm bölge genelinde halk ayaklanmaları yaşanmıştı.
Eğer İslamî köktenci güçler bu ayaklanmalarda örgütlü hareket içerisinde hâkim birer unsur hâline gelmeyi bilmişlerse bunun sebebi solun pratik ve/veya politik zayıflığıdır, aynı zamanda onlarca yıl despotik rejimlerin başta olmalarıdır. Bu gerçek gözden kaçırılmamalıdır. Suriye rejimi İslamî köktenciliğe karşı kullanılacak bir zırh değildir. Bu tespit Mübarek, Bin Ali, Esad ve Sisi için de geçerlidir.
Beşar Esad babasından sonra iktidara geldiğinden beri Suriye’de selefiliği teşvik etmiştir. Suriye’yi bilen insanlar sokaklarda nikab giyen kadınların sayısının zamanla arttığını fark etmişlerdir. Bunu teşvik eden genç Esad’dır. O bu sayede toplumsal barışı getirebileceğine ve bu gerici Selefi İslamî ideolojinin insanları politik katılımdan uzak tutacağına inanmıştır. Ama sonuçta o şişirip durduğu sakızın balonu patlayıp suratına yapışmıştır.
Tüm bölgede aynı hikâye yaşanmıştır. ABD ellilerden beri Arap milliyetçiliğine ve sola karşı İslamî köktenciliği desteklemiş, bu balon da patlamıştır. Nasırcılığı yenmek için Sedat İhvan üyelerini hapisten çıkartıp onların örgütlenmelerine izin vermiştir. Bu kesime Mübarek döneminde sıkı gözetim uygulanmasına karşın bir kitle partisi olarak hoşgörü gösterilmiştir. İslamî köktenci güçlerle solu ezmek suretiyle ABD ve yereldeki rejimler söz konusu güçler arasında muhalefetin doğuşuna ilişkin gerekli koşulları üretmiştir.
Buna bir de Suriye ayaklanması başladığında Esad rejiminin demokratik, seküler, mezhepçi olmayan potansiyelin gelişimine mani olmaya dönük çabalarını da eklemek gerek. Esasında rejimin gözünde asıl tehdit bu potansiyeldir. Rejim hareketi zorla ezmiş, ayaklanmayı örgütleyip öne çıkan on binlerce genci hapse atmıştır.
Birçok makale ve kitapta da belirtildiği üzere, aynı zamanda rejim cihadî unsurları hapishanelerden çıkartmıştır. Bu unsurlar Irak’ta kullanıldıktan sonra hapse atılan isimlerdir. Bu gelişme rejimin başvurduğu Makyavellici hileyle ilgilidir. Burada amaç kendini kanıtlayan bir kehanete uygun olarak ileride bir gün ayaklanmanın cihadcı bir komplo olduğuna dair önceden bir propaganda yürütmektir. Rejim Suriye’de İslamî köktenciliğin gelişip serpilmesi için her türden koşulu oluşturma konusunda elinden geleni yapmış, böylelikle ayaklanmanın niteliğini değiştirmek istemiştir.
Aynı zamanda rejim Lübnan ve Irak’taki İran’a bağlı vekillerin savunma faaliyetlerine sırtını yaslamıştır. Oysa bunlar da Suriye’deki Esad karşıtı İslamî güçler kadar İslamî köktencidir. Suriye rejiminin “seküler” olduğunu iddia edenler tümüyle bu gerçeği görmezden gelmektedirler.
El-Kaide 2012 başında El-Nusra Cephesi olarak zuhur etmiştir. IŞİD Irak’taki koludur ve o da sürece dâhil olmuştur. Irak Baas Partisi’nin eski üyeleri IŞİD içerisinde önemli roller oynamıştır.
Nusra ile Irak kolunu IŞİD adı altında birleştirmeye karar verdiklerinde Iraklılar Suriyelilerden kopmuştur. Esad ve şürekası için bu oldukça olumlu bir gelişmedir. IŞİD ordudan çok rejim muhaliflerine saldırmıştır.
IŞİD Esad rejiminin “tercih ettiği bir düşman”dır. Çünkü Batı’ya itici gelmekte, böylelikle rejim Batılı güçleri tavırlarını değiştirme noktasında zorlayabilmektedir. Bugün Suriye rejimi Rusya’nın yardımı ile Batı’yı IŞİD’e karşı mücadele adına kendisine destek vermeye ikna etmek için elinden geleni yapmaktadır.
Aralarında Donald Trump, Marine Le Pen gibi gerici isimlerin bulunduğu, sayıları giderek artan Batılı iktidar elitleri tam da bunu savunmaktadırlar. Bugün bu kesim Esad ve Putin’le ittifak kurulmasını talep etmektedirler.
Devamını oku ...

Eşitlik

Eşitlik Hakkında Kısa Bir Yazı
Ekonomik eşitsizliğin liberal eleştirileri şunu söyleme niyetinde: ABD’de en zengin yüzde birin ülkenin finansal servetinin yüzde kırk ikisine sahip olması ya da tüm yıllık gelirin yüzde yirmisini cebe indirmesi yanlış. Oysa ekonomik eşitsizliğe dönük mutedil eleştiriye bile sıklıkla şu itiraz eşlik ediyor: “İyi ama ben herkesin aynı şeye sahip olması gerektiğini söylemiyorum.” Eşitlikten bu tarz sözel geri çekilme, radikalizm veya nahif eşitlikçilik suçlamalarından uzak durmaya yarıyor.
Amerikan liberalizmi gerçek manada eşitlik arzulamıyor. Yoksulluğu azaltma, en düşük ücretleri artırma, daha fazla iş imkânı yaratma, sosyal güvenlik ağını tamir etme, ayrımcılığı artırma gibi hedeflerin hepsi insanların ekonomi pastasından bir dilim almasını öngörüyor. Robert Reich, Bernie Sanders ve diğer sosyal demokratlar da bu türden hedefleri savunuyorlar.
Ama eşitlik kendinde bir ahlâkî iyi ise ve diğer ahlâkî iyiliklerle ilişkili olup birçok pratik fayda üretiyorsa, bizim uzun vadeli bir hedef olarak onu savunmaktan geri durmamamız gerekiyor. Bizim bunun yerine eşitliğin değerini inceleyip yeniden ortaya koymamız lazım. Ekonomik eşitliğe sadece eşitsizliğin azaltılması noktasında eğilmemeliyiz. Bize gereken, eşitsizliğin azaltılmasına engel olan politik ve ekonomik düzenlemeleri ortadan kaldırmaktır.
Liberal argümanlar genelde adalete sahip çıkıp eşitliği reddediyorlar. Servet ve gelirdeki eşitsizlikler beceri, gayret ve katkı noktasında mevcut olan farklılıklarla orantılı olduğu sürece, bu eşitsizlikleri hayırlı bir şey olarak kabul ediyorlar. Bu görüş servetin adil biçimde edinildiğini söylüyor ve bu türden servetlerin kimsenin sırtına yük bindirmediğini, iyi ve adil bir topluma engel çıkartmadığını iddia ediyor.
Oysa sınıflı bir toplumda adaletin savunulması eşitsizliklerin derinleşmesine yarıyor. O beceriler ve motivasyon büyük ölçüde insanların kontrol edemedikleri koşulların birer sonucu olarak gerçekleşiyor. Burada sınıf çocukluktan yetişkinliğe kadar becerinin gelişimini destekleyen beslenme, kaynaklar ve fırsatları ifade ediyor. Bunlar başından beri eşitsiz biçimde dağıtılıyorlar. Dolayısıyla adaletten bahsetmek eşitsizliği meşrulaştıran ideolojik bir hileden ibaret. Kapitalist toplum bağlamında eşitsizliği meşrulaştırmak için becerilerdeki farklılıklardan dem vurmak eşitsizliğin ebedileştirilmesini meşrulaştırma noktasında eşitsizliğin sonuçlarından istifade etmek demek.
Ekonomik eşitsizliğin insanların topluma yaptıkları katkıların farklılaşmış değerine dayanarak meşrulaştırılması, ideolojik bir iddiaya dayanıyor. Mesele, Eflatuncu bir teraziyle nesnel bir ağırlık tespitinde bulunmak değil. Bu anlayış bizi bir doktorun bir tamirciden ya da bir koruma fonu yöneticisinin bir öğretmenden daha çok kazanması gerektiğine dair fikre götürüyor. Eğer bu türden eşitsizlikleri kabul ediyorsak, bunun sebebi kıymetli bir katkıyı neyin teşkil ettiğine dair fikriyatımızın meslek gruplarının izlenim yönetimince ve para kazanma maharetiyle toplumsal değeri eşitleyen kapitalist kültür eliyle biçimlenmesi. Parayı değerle birleştirmek başka bir ideolojik numara: burada hâkim olan, servetin onun değerliliğinin en iyi göstergesi olduğu üzerinde duran bir yaklaşım.
Bağımsızlık Deklarasyonu’nun yazarları “tüm insanlar eşit yaratılmıştır” dediklerinde esasen akıllarında kendileri vardı. Burada baskın olan, birbirleriyle kurdukları ilişkiler değil, Avrupalı aristokratlarla ilişkilerdi. “Eşittir” dedikleri insanlar kadınlar veya Afrika kökenliler değildi. Gene de olduğu gibi ele alsak, bu vaatteki büyüklüğe hayran kalmak mümkün. Kimseye doğal veya tanrısal açıdan daha fazla şeref, ruhanî bir değer, saygı görme ehliyeti ve başkalarına kıyasla daha fazla zenginleşme hakkı bahşedilmemiştir.
Eşitliği yüceltmek, köleliğe karşı direnilmiyorsa, emeğin sömürüsüne karşı çıkılmıyorsa, servetteki eşitsizliğe itiraz edilmiyorsa ya da doğuştan gelen imtiyazlar reddedilmiyorsa basit bir pozdan ibarettir. Bu çelişki kurucu babaların temel çelişkisidir. Söz konusu çelişki kendimize baktığımızda, bugün kabul ettiğimiz eşitsiz düzenlemelerde kendisini ele vermektedir. Bu çelişkiyi sakinleştirici bir söylemle cilâlamak yerine bizim onu somutta eşitlik lehine çözüme kavuşturmamız gerekir. Evet, herkes aynı şeye sahip olmalıdır.
Eşitsizliğe teslim olma isteğimizin bir sebebi de eşitliğin değerini nadiren dikkate alıyor olmamızdır. Eşitlik haklı ve iyidir, ama bu fikir eşitliğin neden arzulanması gereken bir şey olduğuna dair fikriyatımıza pek katkı sunmaz. Ayrıca bizi “tüm insanlar eşit değildir” anlayışına karşı çıkma konusunda zayıf bir konuma düşürür. Bu anlayış kaynakların eşit dağıtılmasına izin vermez. Peki eşitsizliğin eşitliğe nazaran daha az arzulanır bir şey olmasının sebebi nedir?
Bir sebebi şu: eşitsizlik demokrasiye uymaz. Eğer herkesin hayatı ve koşullarla ilgili bir şey söylemesi gerekiyorsa o vakit her daim politik iktidarda belirli bir dengesizlik yaratan ekonomik eşitsizliğin kötü bir şey olduğu net bir gerçekliktir. Dolaylı olarak demokrasi ancak insanların müşterek karar alma sürecine girmesine imkân verecek maddî kaynakların eşit biçimde ortaklaştırılması suretiyle tam manasıyla gerçekleştirilebilir. Eğer demokrasiye inanıyorsak, bizim eşitsizliği değil, eşitliği tercih etmemiz gerekir.
İkinci sebepse şu: ekonomik eşitsizlik insanî potansiyelin gelişimini çarpıtır. Belli ölçüde ekonomik eşitsizlik bazı insanların kapasitelerini eksiksiz biçimde geliştirme imkânı verir, aynı zamanda başkalarını bu imkândan mahrum bırakır, bu, bireylere karşı yapılmış bir adaletsizliktir. Eşitsizlik geliştirildiği takdirde herkese katkı sunacak olan potansiyeli heba eder. Bu toplumun bütün olarak çile çekmesine neden olur. Eğer insanın potansiyelini eksiksiz biçimde geliştirme hakkına, böylesi bir hakkın güvence altına alınmasının bir bütün olarak insanlığa hizmet edeceğine inanıyorsak, o vakit bizim eşitsizliği değil, eşitliği tercih etmemiz gerekir.
Üçüncü sebep ekonomik eşitsizliğin empatiyi harap etmesidir. Servet, kaçınılmaz olarak kendi emeğini satarak geçinen insanların insanlığına dönük saygıyı azaltır. Eşitsizlik empatinin sınırlanmasını gerekli kılar. İnsanların birer araç veya kaynak olarak görülmesine neden olur. Onların çile ve arzularının görülmemesine yol açar. Eşitsizliğin çilesini çeken başkasının derdini dert edinmek duygusal bir bağlanmayı gerekli kılar. Bu empati yoksa, adil bir toplumsal nizam da yoktur. Eğer empatinin insan olmak için gerekli olduğuna inanıyorsak, bizim eşitsizliği değil, eşitliği tercih etmemiz gerekir.
Dördüncü sebepse ekonomik eşitsizliğin insan haysiyetini ortadan kaldırmasıdır. Eşitsizlik bazı insanların sıkıntılı, rezil, tehlikeli işlerden kurtulma imkânını geçersiz kılar. Bu işleri başkalarının sırtına yükler. Bu insanlar düşük statülü işler yaptıklarından küçümsenirler. Irk ayrımcılığı burada devreye girer. Irk ayrımcılığı doğası gereği adil olmayan bir şeyse ve bazı insanların aşağılık varlıklar olduğunu söylüyorsa, bizim kaynakların, fırsatların, saygının ve kendi kaderini tayin hakkının eşitsiz dağılımının aynı mesajı içerdiğini ve benzer zararlar ürettiğini görmemiz gerekir. Herkesin haysiyetli ve saygın görülme hakkına inanıyorsak, ırk ayrımcılığı ortadan kaldırmak zorundayız. Tam da bu sebeple sınıfları ilga etmeliyiz.
Eşitsizliği değil eşitliği tercih etmemizin beşinci sebebi, ekonomik eşitsizliğin sömürüden kök alıyor olmasıdır. Üretim araçlarını kontrol eden ve onlara sahip olanlar için zorunlu çalışmanın söz konusu olduğu her türden ekonomi için bu geçerlidir. Bu tür toplumlarda başkalarının vaktinden, emeğinden ve zekâsından değer üretilir. Böylesi bir bağlam dâhilinde ekonomik eşitsizliği kabullenmek onu üreten ekonomik ilişkilerin meşru olduğunu söylemektir. Eğer sömürünün yanlış olduğuna inanıyorsak, bizim bu inancın teyidine dair bir yol olarak eşitlik için mücadele etmemiz gerekir.
Kapitalizm kültürü konusunda kafa yoran birçok insana dünya kaynaklarının eşit bir biçimde paylaşılmasının sıkıcı bir aynılık hissi yaratacağı öğretiliyor. Herkese sıkıntılı, karalar bağlamış insanlar olunacağı söyleniyor. Oysa tam tersi geçerli: eşitlik, gelişip serpilen bir yaratıcılık ve kurucu bir çeşitlik üretir. Bugün yeteneğin geliştirilmesi ancak imtiyazlı bir azınlık için geçerlidir. Dahası kaynakların eşit biçimde bölüşülmesi ustalığa dönük takdiri asla engellemez. Artık daha çok ustalık ve daha çok başarı söz konusudur.
Bu ilkelerden kaçmak hâlâ mümkün değil. Eşitlikle ilgili sunduğum bu özet bilgi demokrasi, kendini gerçekleme, empati, haysiyet ve karşılıklılık gibi değerlerin savunusuna dayanır. Bazı insanlar muhtemelen bu değerlere karşı çıkacaklardır. Bunlara şunu söyleyebilirim: Sadece eşitliğe uygun değerler üzerine kurulu bir toplum herkesin tüm tarih boyunca insanların ekseriyetinin hayat içerisinde arayıp durdukları şeylerin tadına varmasına imkân sağlar. Çoğunluğun hilâfına bir avuç yönetici kişinin zenginleştirilmesi için örgütlenmiş hiçbir toplum asla böylesi bir sonuç üretemez.
Eşitsizliğin liberal eleştirisi ekonomik kaynakların eşit bölümünü savunmuyor. Adalete dair boş laf sıralıyor. Çünkü bu eleştiri kapitalizme bağlı. Kapitalizme bağlılıksa eşitsizliğe bağlılık demek. Eğer eşitliğin kendinde ahlâkî bir iyilik olduğuna gerçek manada inanıyorsak, o vakit politik açıdan tek tutarlı duruş eşitliğe bugünden ulaşmak ne kadar zaman alacak olursa olsun, uzun vadede bu hedefe ulaşma konusunda ısrarcı olmaktır.
Michael Schwalbe
Devamını oku ...