Mesele 2: Civilization

Kavramlar namusumuzdur.” diyor Cemil Meriç. Bu ne demek? “Eğer kavramlarımızı yitirirsek, namusumuz da elimizde gider” diye anlamak da mümkün, “eğer elimizde kavramlarımız yoksa, bir namusumuz da yok demektir” diye anlamak da mümkün. Benim tercihim ikincisinden yana.
Bugün özelde Türkiyeli Müslümanlar, genelde de Müslümanlar olmak üzere, kaybettiğimiz bir kavram olmamış hiç. Kültür emperyalizmine karşı gösterdiğimiz sağlam mukavemetle bir alakası yok tabii bunun. Bunun nedeni, bugüne kadar hiçbir kavram ortaya koyamamış oluşumuz.
Civilization” kavramı da içine düştüğümüz bu hengâmenin keşmekeşliğini suratımıza çarpan en belirgin örnek. O yüzden ilk meselemizi -hangi meseleleri mesele edinmemiz gerektiği meselesi- olarak bellediysek eğer, ikinci mesele olarak “civilization”ı ele almanın vakti gelmiş demektir.
“Civilization” Türkçeye medeniyet\uygarlık olarak çevriliyor. Dört başı mamur bir tanımı olmadığı için de, mütemadiyen farklı ele alınıyor bu kavram. Oysa “Medeniyet uygarlık değil, şehir de kent değildir.” diyerek en sağlam çıkışı yapıyor Lütfi Bergen.
“Civilization” dediğimiz bir toplumun bilinç haritası, fonksiyonu. Yani bir toplumun nasıl giyineceğini, nasıl yönetileceğini, nasıl evler yapacağını, nasıl üretim yapacağını... belirlediği düşünce fonksiyonu.
Medeniyetten anladığımız ise, kökü “Medine”den gelen, Müslümanların bir toplumsallık inşa etmesi. Müslümanların Cuma Namazı kılarak yaşadıkları toplumun Müslüman olduğunu beyan etmesi bir nevi. Medenî olmayı yürüyen merdivende sol tarafı boş bırakmak olarak anlamak isteyenlerin işine gelmeyen bir “medeniyet” tanımı bu. Çünkü tanım böyle konulursa eğer, Müslümanlar olarak neden bir Amerikalıyla aynı libası üzerimize geçirdiğimiz, aynı ekonomik modelleri kullandığımız, aynı değer yargılarıyla ahlâk normları oluşturduğumuz...un sorgusu yapılacak.
Bu sorgulama yapılmasın diye, Batı Uygarlığı’nın az gelişmiş(!) ülkelerdeki taşeronları, “medeniyet” diyorlar, “köprüdür, viyadüktür, gökdelendir, finans şirketleridir...” Oysa biz biliyoruz ki, Mekke'de zamanın en büyük kervanları varken, dönemin en güçlü dinî figürleri varken, gelişmiş savaş teknikleri varken, Medine olan, Medinetü'n Nebi olan, medeniyet olan Mekke olmuyor; Müslümanların “birey Müslümanlığı”nı terkedip, Cuma Namazı kılmaları ve bir hukuka tabi olmalarıyla bir Müslüman toplumsallık inşâ ettikleri Medine oluyor.
Bugünse Türkiyeli Müslümanlar olarak, 1000'li senelerden beri müntesibi olduğumuz, daha sonra Kemalizm'le beraber terkettiğimiz (terkettirilen) İslâm Medeniyeti'nin bu topraklarda yeniden yürürlüğe konması, muhafazakâr kadrolar eliyle imkânsız hâle getiriliyor. Batı Uygarlığı'nın üçlü sacayağı, yani Hıristiyanlık, Roma'dan intikal eden Pagan kültür ve hümanist ideoloji (hümanizmle neşet eden bireysellik de eklenebilir) görmezden gelinerek; Batı Uygarlığı'nın bizlere icbar ettiği kurumların, değerlerin, ulus-devlet modelinin, ekonomik işleyişlerin muhafazasından bahsediliyor.
Sürekli “ilerideki” vagona geçmekten bahis açılıyor. Bugün, Müslümanlar dualarında dahi trenden atlamak, trenin yolunu değiştirmek, trenin yönünü kaydırmak gibi bir telaşı kalplerinde taşımıyorlar.
Taşıyanlarsa elbet vardır, irtibatı koparmayalım.
Devamını oku ...

Uluslararası Terörizm

“Uluslararası terörizm” diye bir şey yok.
“Uluslararası terörizm”e savaş açmak saçmalık. Böylesi bir savaşı açan siyasetçiler ya aptallar ya bizimle alay ediyorlar ya da her ikisi de geçerli.
Terörizm bir silâh. Tıpkı top gibi bir silâh. “Uluslararası topçu birliği”ne savaş açan birisine gülüp geçmek gerek. Top ordunun bir parçasıdır ve onun amaçlarına hizmet eder. Bir tarafın topu diğer tarafın topuna ateş açar.
Terörizm bir operasyon yöntemi. Çoğunlukla mazlum insanlarca kullanılıyor, misal, II. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı direnen Fransızlar gibi. “Uluslararası direniş”e savaş açtığını söyleyenlere gülüp geçmek gerek.
Prusyalı askerî strateji düşünürü Carl von Clausewitz’in ünlü ifadesiyle, “savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.” Eğer Clausewitz bugün yaşasaydı muhtemelen şunu derdi: “Terörizm politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.”
Düz manada terörizm, mağdurlarını korkutup onları teröristin iradesine teslim olmasını sağlamak demektir.
Terörizm bir silâh. Genel manada o zayıfların kullandığı bir silâh. Japonları teslim olmaya zorlamak için onları terörize etmek amacıyla Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan türden bir atom bombası olmayanların silâhı. Ya da Almanları korkutup onları savaşmaktan vazgeçirmek için Dresden’i imha eden uçak gibi bir silâh.
Terörizmi kullanan birçok grup veya ülke çoğunlukla birbirleriyle çelişen farklı amaçlara sahip olduğundan, terörizmin “uluslararası” bir yanı yok aslında. Her terörist saldırı kendine has bir özelliğe sahip. Burada kimsenin kendisini bir terörist değil, Allah, Özgürlük vs. için savaşan bir savaşçı olarak gördüğünden söz etmeye bile gerek yok. Burada eskiden beri kullandığım ifadeyi tekrar kullanmama izin verin: “Bir kişinin teröristi başkası için özgürlük savaşçısı olabilir.”
Birçok sıradan İsrailli, Paris saldırıları karşısında büyük bir memnuniyet duydu ve “şu lanet Avrupalılar bizim her daim hissettiklerimizi bir kez olsun hissetmiş oldular” dedi.
Aklı küçük ama parlak bir simsar olan Binyamin Netanyahu saldırı sonrası İsrail’de ve işgal altındaki topraklarda Filistinlilerin uyguladıkları terörizmle Avrupa’daki cihadî terörizmi arasında doğrudan bağ kurma fırsatını tabii ki kaçırmadı.
Bu dâhiyane bir fikir doğrusu: eğer İsrailli askerlere bıçaklarla saldıran Filistinli gençlerle IŞİD’in Belçikalı üyeleri bir ve aynı ise, ortada bir İsrail-Filistin sorunu, işgal sorunu ya da yerleşim sorunu diye de bir şey yok. Sadece Müslüman fanatizmi var. (Bu yaklaşım, seküler Filistinli “terörist” örgütlerde yer alan birçok Hristiyan Arap’ı göz ardı ediyor.)
Tüm bu söylenenlerin gerçeklikle bir alakası yok. “Allah için savaşan ve ölen Filistinliler Suriye’ye gitsin” deniliyor. Oysa dindar ve seküler Filistinliler bugün işgalden kurtulup kendi devletlerini kurmak istedikleri için İsrailli askerlere ve sivillere bıçakla saldırıyor, arabaları onların üzerlerine sürüyor ya da onlara ateş açıyor.
Bu apaçık gerçeği mevcut kabinedeki bakanlar arasındaki en gerizekâlı olanlar kadar zekâya sahip bir kişi bile kavrayabilir. Ama bu kişi söz konusu gerçeği kavradığı takdirde, İsrail-Filistin çatışması ile ilgili hiç de hoş olmayan tercihlerle de yüzleşmek zorunda kalabilir.
O noktada bize şu içimize huzur veren çıkarımı dilimize dolamak düşüyor: “onlar bizleri doğuştan terörist oldukları, cennette kendilerine vaat edilen 72 bakireyle buluşmak istedikleri, antisemitist oldukları için öldürüyorlar.” Dolayısıyla Netanyahu’nun da mutlu bir ifadeyle öngördüğü biçimiyle, “biz elimizde kılıçla sonsuza dek yaşarız.”
Her terörist saldırının trajik sonuçları var, ama aynı zamanda Avrupa’nın son olaylara dönük tepkisi de bir miktar saçma.
Bu saçmalık Brüksel’de tavan yaptı. Kaçan bir terörist tek kurşun sıkmaksızın tüm kenti felç etti. Bu, en düz anlamıyla korkuyu bir silâh olarak kullanan terörizmin nihai başarısı.
Paris’te bundan daha iyi bir tepki ortaya konmuş değil. Katliamda ölenlerin sayısı birkaç haftada bir Fransa’da yollarda ölenlerin sayısıyla neredeyse aynı. Bu sayı II. Dünya Savaşı’nda bir saat içinde ölenlerin sayısından düşük. Ama rasyonel bir düşünce sayı saymaz. Terörizm kurbanlarının algılarını etkilemeye çalışır.
Sıradan on kişinin birkaç ilkel silâhla tüm dünyayı paniğe sürüklemesi gerçekten inanılmaz. Ama gerçek bu. Geçimini bu tip olaylardan sağlayan medyanın desteğiyle bugün belirli bir ülkedeki terörist eylemler tüm dünyayı tehdit eden bir olguya dönüşüveriyor. Doğası itibarıyla modern medya teröristlerin en iyi dostu. Medya olmaksızın terörün canına can katması mümkün değil.
Teröristin diğer en iyi dostu ise siyasetçi. Bir siyasetçinin panik dalgasına binip yükselmenin cazibesine karşı koyması neredeyse imkânsız. Panik her yöneticinin hayali olan “ulusal birliğin” yaratıcısı. O “güçlü lider”e dönük hasretin ana kaynağı. İnsanın temel içgüdüsü böyle işliyor.
Francois Hollande bunun tipik bir örneği. Vasat ama cinfikirli bir siyasetçi olarak Hollande lider pozu kesme imkânını buldu. “C’est la guerre!” [“Bu savaş!”] diye bağırdı ve ülke genelindeki öfkeye benzin döktü. Ortada savaş mavaş yoktu aslında. III. Dünya Savaşı’ndan da söz edilemezdi. Alt tarafı gizli bir düşmanın gerçekleştirdiği terörist bir saldırıydı bu. Esasında yaşananların ifşa ettiği bir gerçek de tüm politik liderlerin ne denli aptal oldukları. Meydan okumanın kendisini hiç mi hiç anlamıyorlar. Hayalî tehditlere tepki koyup gerçek tehditleri göz ardı ediyorlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bu nedenle kendisine kolay geleni yapıyorlar: konuşup duruyorlar, toplantı düzenliyorlar (oralarda kimlerin olduğunu, ne için yapıldığını umursamaksızın) bir yerlere bombalar atıyorlar.
Hastalığı anlamaktan acizler, buldukları çare hastalığın kendisinden kötü. Bombardıman yıkıma sebep oluyor, yıkım intikam ateşi ile yanıp tutuşan yeni düşmanlar yaratıyor. Bu, teröristlerle doğrudan kurulmuş bir işbirliği.
Güçlü ülkeleri yöneten tüm bu dünya liderlerinin toplantılar yapıp nutuklar atarak ve saçma sapan laflar ederek, labirentte koşup duran fare misali hareket ettikleri ve krizin kendisiyle başa çıkamadıkları bu manzara gerçekten üzüntü verici.
Esasında sorun, ahmak insanların inandıklarından daha karmaşık, çünkü ortadaki gerçek sıra dışı: bu sefer düşman bir ulus, devlet hatta gerçek bir toprak parçası da değil, tanımsız bir varlık: bir fikir, bir ruhsal durum, gerçek bir devlet olmayıp belirli bir toprak parçasına sahip olan bir hareket.
Bu yeni bir olgu da değil: yüz yıl önce tek bir toprağa bağlı bir üssü olmaksızın her yerde terörist eylemler gerçekleştiren bir anarşist hareket vardı. Dokuz yüz yıl önce Haşişîler bir ülkeleri olmaksızın bir dinî tarikat olarak Müslüman dünyayı terörize ediyorlardı.
Devlet olmayan İslam Devleti [IŞİD] ile nasıl mücadele edilir bilmiyorum. Bence bunu kimse bilmiyor. Muhtelif hükümetlerdeki salakların da bildiğinden emin değilim.
Bu gerçeği bölgesel bir işgal hareketi ortadan kaldırır mı kaldırmaz mı, bilmiyorum. Böylesi bir işgal hareketi de pek mümkün görünmüyor zaten. ABD’nin bir araya getirdiği Gönülsüzler Koalisyonu görünüşe göre kara harekâtı gerçekleştirme eğiliminde değil. Bu yönde çaba ortaya koyan Suriye devleti ordusu ve İranlılardan ABD ve bölgedeki müttefikleri nefret ediyorlar.
Esasında ABD ve AB, deliliğin kıyısına varmış, artık çevresini tanımaktan aciz olmaya dair birer örnek. Söz konusu iki güç, Esad-İran-Rusya ekseni ile IŞİD-Suudi-Sünni kampı arasında bir seçim yapamadılar. Buna bir de Türk-Kürd meselesi, Rus-Türk düşmanlığı ile İsrail-Filistin çatışması eklendi. Eldeki resimse hâlâ eksik.
Tarih seven insanlar için yüzlerce yıllık bir mazisi olan Rusya-Türkiye mücadelesinin sahneye yeniden dâhil oluşunda büyüleyici bir yan var. Coğrafya nihayetinde diğer her şeye baskın çıkıyor.
Denilir ki savaş generallere bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Mevcut durum da siyasetçilere terk edilmeyecek kadar karmaşıktır. Ama ortada başka kim var ki?
İsrailliler (olağan hâliyle) dünyaya bir şeyler öğretebileceklerine inanırlar. “Biz terörizmi biliyoruz. Neler yapılacağından haberdarız” derler.
İyi ama öyle mi?
Haftalardır İsrailliler korku ve panik içerisinde yaşıyorlar. Daha iyi bir isim bulamadıkları için buna “terör dalgası” diyorlar. Her gün 13 yaşlarında iki, üç ya da dört genç İsraillilere bıçaklarla saldırıyor, üzerlerine otomobil sürüyor ve genelde onları silâhla vuruyor. Bizim şu meşhur ordumuz elinden geleni ardına koymuyor, ailelere saldırıyor, köyleri toplu bir biçimde cezalandırıyor ama nafile, hiçbir sonuç alamıyor.
Bunlar çoğunlukla kendiliğinden, bireysel eylemler, bu nedenle bu tip saldırılara mani olmak neredeyse imkânsız. Bu, askerî bir mesele de değil. Mesele gayet politik ve psikolojik.
Netanyahu da tıpkı Hollande ve şürekâsı gibi bu rüzgârla yelkenlerini şişirmeye çalışıyor. Halil kentinden on altı yaşındaki bir genci Auschwitz’deki azılı bir SS subayına benzetiyor, Holokost’a atıfta bulunuyor ve antisemitizm hakkında bitmek bilmeyen gevezelikler ediyor.
Hepsi de şu apaçık gerçeği çarpıtmak için: işgal her gün, her saat, her dakika Filistin halkına hile yaparak varlığını sürdürüyor. Bazı bakanlar Batı Şeria’yı ilhak etmeyi ve Filistinlileri kendi yurtlarından sürmeyi amaçladıklarını artık hiç saklamıyorlar bile.
Dünya genelindeki IŞİD terörizmi ile Filistinlilerin devlet olmaya yönelik ulusal mücadeleleri arasında hiçbir doğrudan bağlantı yok. Ama eğer bu sorun çözülmezse sonuçta mevcut sorunlar iç içe geçecek ve biz yeni Haçlılara karşı, tıpkı geçmişte Selahaddin Eyyübî’nin yaptığı gibi, çok daha güçlü bir IŞİD çıkıp tüm Müslüman dünyayı birleştirecek.
Bir mümin olsaydım fısıltıyla şunu derdim: Allah göstermesin.
Uri Avnery
Devamını oku ...

BAE-İsrail İlişkileri

QudsNet’in haberine göre, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu dün [29.11.2015] İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold’un Abu Dabi’de bir İsrail ofisi açma çabasından övgüyle söz etti.
İsrail radyosuna konuşan Gold, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri [BAE] arasındaki ilişkilerin “gizli aşk ilişkisi”nden çıkıp “resmî” bir kanala girmesi gerektiğini söyledi.
BAE’nin birkaç kez inkâr etmesine karşın Gold, İsrail bayrağının temsilcilik ofisinde dalgalanacağından ve ofisin içine İsrail başbakanı ile cumhurbaşkanının resimlerinin asılacağından, bunun İsrail için bir başarı olduğundan söz etti.
İsrail bakanlar kurulunun haftalık toplantısının açılışında ise Netanyahu şunları söyledi: “Bu gelişme Ortadoğu içinde ve dışında, teknoloji dâhil birçok farklı sahada İsrail’in yaptığı değerlendirmenin bir dışavurumudur.”
İsrail gazetesi Haaretz’e göre, “BAE ve İsrail hâlihazırda resmî hiçbir diplomatik ilişkiye sahip değil, İsrail pasaportu taşıyanların bu Körfez ülkesine girişleri yasak. Ama iki ülke birkaç yıldır aradaki bağları güçlendirme yönünde gizli görüşmeler yürütüyor.”
Gazete devamında şunları söylüyor: “Ocak 2010’da Uzi Landau BAE’yi ziyaret eden ilk İsrailli bakan. Landau, Uluslararası Yenilenebilir Enerji Kurumu’nun Abu Dabi’de düzenlediği konferansa katıldı.”
“Bir ay sonra üst düzey Hamas yöneticisi Mahmud Mebhu Dubai’de suikasta kurban gitti. Bu cinayet konusunda Mossad suçlanmış, Mebhu’nun ölümü dünya genelinde öfkeye sebep olmuştu.”
Devamını oku ...

Syriza-İsrail İlişkileri

Syriza, IMF ve AB’nin dayattığı tasarruf tedbirleriyle geçen döneme son verme vaadiyle Yunanistan’daki seçimlerde iktidara gelmiş olan popüler bir solcu politik partiydi.
Ancak şimdi parti liderliği ilkelerini üç kuruşa sattı ve daha ağır koşullarda yeni bir kurtarma paketi ile ilgili olarak yazın yapılan referandumda “hayır” oyu verilmesine karşın, eskiden karşı çıktığı aynı tasarruf tedbirlerini uygulamaya soktu.
Bu gelişme Maliye Bakanı Yanis Varifakis’in partiden ayrılıp başka bir parti kurmasına yol açtı. Çipras ise oyları bir miktar azalmasına karşın yeni yapılan seçimlerde tekrar iktidara gelmeyi bildi.
Daha önce de yazdığım üzere, iktidarda iken Syriza önderliğinde kurulan hükümet anti-militarist dış politika yürüteceğine dair vaadi gibi diğer vaatlerine de ihanet etti. Seçim bildirgeleri “İsrail ile kurulmuş olan askerî işbirliğine son verilmesi” vaadini içeriyordu. İktidara geldiğinde parti 2009’da muhafazakâr hükümet döneminde başlamış olan İsrail ile ortaklaşa askerî faaliyetlere devam etti.
Üstelik Temmuz’da İsrail’e yaptığı ziyaret esnasında Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias Yunanlıların “İsrail’i sevmeyi öğrenmeleri” gerektiğinden bile bahsetti ve utanç verici bir biçimde İsrail’in bölgedeki “istikrar hattı”nın bir parçası olduğunu söyledi. Bu hattın parçası olan İsrail 2014 yazında 551 Filistinli çocuğu katletmişti.
Syriza böylelikle o eski nezih siyasetinden çark etmiş oldu. Aynı değişime ülke içine dönük ekonomik meselelerde de tanık olundu.
Syriza solcu bir hareket olarak kendisi ile hükümetin İsrail ile yürüttüğü temaslar arasına belirli bir mesafe koyuyor. Savunma Bakanı Panos Kammenos (sağcı koalisyon ortağı) Bağımsız Yunanlılar’dan, Kotzias ise bağımsız bir isim.
Ancak bu mesafe geçen hafta itibarıyla kapandı. Syriza İsrail konusunda U dönüşünü tam manasıyla gerçekleştirdi.
Başbakan Aleksis Çipras bu hafta İsrail’e ilk ziyaretini yaptı. Herkes bunu gerekli bir diplomatik temas olarak değerlendirdi (ben şahsen böyle olduğu kanaatinde değilim). Çipras, İsrail ile ekonomik bağların artırılması gerektiğini söyledi, bu noktada kısa süre önce açık denizde bulunan doğal gazın Avrupa’ya taşınması da bu ekonomik ilişkilerin bir parçası olarak görülüyor.
Çipras ayrıca Siyonist mitolojiye de destek atarak “halklarımız oldukça kadim halklardır” dedi. Esasında İsrail 1948’de yerli halka yönelik Siyonist saldırganlık üzerinden etnik temizliğe maruz kalmış Filistin’deki toplu mezarlar üzerine kurulmuş olan bir ülke. Filistinlilerin Nekbe (Felaket) olarak adlandırdıkları bu zulmü gerçekleştirmiş olan İsrail, özünde Avrupalı bir yerleşimci-sömürgeci devlet. İsrail, gayrimeşru devleti için kurucu efsaneler bulmak için Tevratik kaynakları istismar ediyor.
Çipras savaş suçlusu Benjamin Netanyahu ile bir araya geldi. Neşeli geçen basın konferansında her iki taraf “İsraillilerle Yunanlılar arasındaki doğal yakınlığa” dair abartılı ifadeler kullandı.
En mide bulandırıcısı ise Çipras’ın İsrail’e yaltaklanması ve İsrail’in (1980’de resmiyete dökülen) Kudüs’ü 1967’de ilhak edişini diğer Avrupalı liderlere nazaran daha hevesli bir biçimde tanımış olmasıydı. Çipras, İsrail Cumhurbaşkanı Reuben Rivlin’in ziyaretçi defterine “tarihî başkentinizde olmak büyük bir onur” diye yazdı.
Esasında Kudüs’ün ilhakı uluslararası hukuka göre yasadışı. Dünyada hiçbir devlet bu ilhakı meşru kabul etmiyor. İsrail ile diplomatik ilişkileri bulunan devletler bile büyükelçiliklerini Kudüs’te değil, Tel Aviv’de açıyorlar.
Çipras’ın bu konuda bu denli ileri gitmesi utanç verici. İsrailli diplomatlar bilhassa bir Avrupalı lider olarak Çipras’ın sarfettiği bu sözleri beklenmedik bir ifade olarak nitelendiriyorlar.
Yunanistan’da olan bitene baktığımızda tüm bunlarda şaşılacak bir şey yok aslında. Gene de bu gelişmelerin Çipras’ın ve partisinin siyasetçiler dünyasına yeni ve hakiki bir şeyler katabileceğini uman Yunanistan ve Avrupa’daki birçok insanı hayal kırıklığına uğrattığını söylemek gerek.
Tüm bu üzücü hikâye, Jeremy Corbyn ve yeniden canlandırılan İşçi Partisi konusunda bir miktar umutlanan benim gibi kişiler için ihtiyata sevk eden bir hikâye. Britanya ve Yunanistan’daki mevcut durumlar birçok yönden çok farklı, zira İşçi Partisi Syriza gibi yeni bir parti değil.
Gene de bu meseleler, halk hareketlerinin hükümet veya hâkim politik birer parti olma konusunda sahip oldukları nüfuzla ilişkili temel soruları ve çelişkileri gündeme getiriyor. Siyasetçilerin ve seçimle işbaşına gelmemiş olan AB ve IMF gibi politik gruplaşmaların halkın demokratik iradesini artık daha fazla kırmaya çalıştığı bir dönemde, halkın hükümetleri ve devletleriyle ilgili olarak derin bir şüphe içerisinde olmalarında şaşılacak bir yan yok.
Asa Winstanley
Devamını oku ...

Gelenek, Dönem ve Marksizm –IV

Tarihsel Vuruş: Barbarlık
İnsanlığın süreğen gelişiminin derin izleri, vuruş/kopuş halkalarıyla dolu bir tarihyazımıdır. Tarihyazımıdır, çünkü bu aksiyonlar zincirleme işlev görürler. Kopuşlar birer halka, vuruşlar ise tarihyazımıdır. Tarih’te barbarların rolü, birden çok parçadan oluşan bir bütünü (kompleksi) ifade etmektedir. İsa’nın döneminden sonra 300’lü yıllarda egemen olan Roma İmparatorluğu toprakları kuzeyden ve güneyden barbar akınları tarafından istila edilmiştir.
Kuzeyden ve güneyden akın eden bu savaşçı kabileler Yunan ve Romalıların dillerinden başka bir dil konuşan, gelenek/görenek mottosunu kabul etmeyen kavimlerdir. Yunanlılar, Pers savaşından sonra var olana uymayan bu toplulukları ‘’barbar’’ diye tanımlıyordu. Daha sonraları Yunanlılarla çok sıkı kültürel bağları olan Roma da bu deyimi kullanıp benimsemiştir.
Roma İmparatoru Konstantin’in ölümünden sonra Roma’da otorite sarsılmıştır, imparatorluk gittikçe güç kaybedip iç çekişmeler ve çatışmalarla yüz yüzedir. Tam bir yüzyıl ölçeğinde barbar akınları kesintisiz vuruşlarla tarih sahnesine çıkmışlardır. 300 ve 400’lü yıllar arasında, Gotlar, Vizigotlar, Vandallar kuzey sınırlarını aşarak Roma’nın en merkezî yerlerini ele geçirmiş ve Roma otoritesini sarsmışlardır. Duraksamayan domino taşı gibi hareket eden bu kavimler 450’li yıllarda Ostrogotlar ve Cermen kavimleri dâhilinde geniş coğrafyalara yayılarak egemen gidişata karşı yeni bir tarih yazmışlardır.
Barbarlık vuruşu, misyonunun çıkışı kadar nettir. Nettir, çünkü kalıcı rol üstlenmiştir. Tarihin gözeneklerindeki kapağı yırtmıştır. Kıvılcımlı’nın deyimiyle, ‘barbarlar’ ilkel de olsa insanlığın gözeneklerinde yaşamış ve en son Bilimsel Sosyalizm için katalizör, ana maya rolünü oynamıştır. Buna paralel olarak Mahir’de ise ‘barbarlar’ tarihsellik içinde evrim, vuruşlarda ise devrim niteliği taşımaktadır. [Vurgu bize ait]
Tarihsel taşıyıcı bir yanı olan ‘barbarların’ günümüzde yanlış kavrandığı görülmektedir. Marksizmi çevreleyen bu yan Marksist hareket tarafından büyük ölçüde kabul görülmeyen bir durumdadır. Bütün bir tarihin Marks ile başladığını söylemekte ısrar ve gayret, canlı gerçeği ve bütünsel Marksizmi talan etmiştir.
Genel kabul barbarlığın sosyalizme yabancı olduğu yönündedir. Değneğin iki ucu olan işçicilik-ezilencilik, kendi hattında her zaman ilerlemeci refleks vermektedir. Onun için ‘barbar olan her şey vardır.’ Toptancılıkla da yeri gelir bütün Din’i, yeri gelir Kürd’ü, içini, dışını hedef alabilir. Konjonktür gereği açıklanan bu durum sürekli seyir halindedir. Bir pasajla devam edelim:
“Teorik olarak dünyayı anlamaya çalışırken, değişimleri vurgulayıp, eski’nin hükmünü devam ettirdiğini söyleyenlere karşı mücadele verirken dikkatli olmak gerekiyor. Gafil avlanabiliriz. Değişimin gerçekleştiğini vurgulayıp modernizmle savaşı öne çıkaran post-modernist yaklaşım böyle bir problem içermekte ve büyük anlatıları reddederek imparatorluğun büyük anlatısına hizmet edebilmektedir. Her şeyin içselleştiği bir ortam yaratan imparatorluk, barbarlığın ortadan kalkması, herkesin medenileşmesi değil, barbarların iç’e alınarak farklılığın öne çıkarıldığı, büyük anlatıların reddedildiği bir ideolojiyle doğrudan müdahalelere uğramasıdır. Post-modern yaklaşım bunu göz ardı etmektedir.” [“Barbarlar ve Asiler”, Ali Osman Alayoğlu, Teori ve Politika, s. 187]
Bu pasaj bugünü olumlar durumdadır. Mevcut haliyle post-modern yaklaşım hali değneğin iki ucuna da sirayet etmiştir. Modernizmin karşısında post-modern bakış hâkim kılınmak istenmektedir. İşçicide aydınlanan ‘kaba sınıf’ ezilencide ise ‘şen şakrak değişim’ hali egemendir. (Sürecek)
Korel Topaloğlu
Devamını oku ...

Leheng

-Ji bo Elçî-
Lê lê daye
Dayîka min
Dayê!
Îro
Îro dîsa li taxa dilê min
Payîtexta rihê min
Mirovek!
Mêrxwas û leheng hat kuştin
Qûrşûnek namerdi
Lê lê daye
Lê dayî kê
Îro xemgîne bajar ê min
Firya firya çû
Kevokek spî
Qût bû dengê wî
Li qada dilê min kêm bû rêçên wî
Lê lê daye
Bajar ê dilê min
Payîtexta welatê min
kerr bû
Dayê
Qûrnefila xwe wenda kir
Bê xweza ma
Bajar ê min
Bêhna xwînê û xemgîn ye
Ma
Ji te ra!
Mir Serhedî
Devamını oku ...

Marksizmde Hallac-ı Mansur Olmak

Teorimizi-bilincimizi, kendi iç, özgün çelişkilerimizle ileriye götürmek gerekmektedir. Marksizmi derin kalıplara dökmek ve işin içinden çıkamamak görevimiz olmamalıdır. Yeni insanı yaratmakta bir yol kat etmek için önce Marksizmi, felsefeyi küçültüp yaşamımıza sığdırmalıyız.
Bir gülüşle, bir bakışla anlatılmayan, yani hayatımızın her noktasına dokunmayan yeni insan ve sosyalizm mücadelesi gerçeği anlamakta yol gösteremez. Derin felsefî söylemler ile kendimizden uzaklaştırdığımız Marksizm aslında insanın içindedir. Mao’nun bahsettiği yeni insan eski (kapitalist toplumdaki bireyden) insanın içinden doğacak, farklı bir yerden gelmeyecektir. Bu nedenle insanlığın tarihine dikkatlice bakılmalıdır.
Yeni insanın bugünkü yansıması nedir? Gelecek Altın Çağ’da yaşatılacak yeni insan bugünden izler mutlaka taşıyacaktır ve insanlığın tarihini mekanik olarak değerlendirmemeliyiz. Bunu görmek gerek; maddî temeller üzerinde insanlık tarihini düz, pürüzsüz bir yere oturtamayız.
Günlük yaşantımızda bir çay bardağına bile baktığımızda bizde oluşturduğu hissiyatı başka biri yaşayamaz, yani bu denli kişisel özgünlüklerimiz varken; derin toplumsal olaylara herkesin bir fabrikadan çıkmışçasına aynı yorumu yapmasında bir yanlışlık olsa gerek. Yaşamın canlılığının değdiği en uç noktalar bile kendi özgünlüğü bu derece taşırken, bu denli benzerlik şaşkınlık verici!
Yorumlar derin, kalıplaşmış felsefî sözcükler içerisinde anlatılmayınca bir anlam ifade etmiyor gibi düşünüyoruz. Kendi hissiyatımızı değersizleştiriyoruz. Kendi bakış açımızı, özgünlüklerimizi hiçe sayıyoruz. Hâlbuki bunlardır önemli olan.
Marksizm insanın özüdür. İnsanın hissettiklerini, gelecek hayallerini açıklar. Konumu, görevi budur. Sorun, Marksist’in politikalarında kendine yer vermemesidir. Kendi özgünlüğünü katmaktan çekinen Marksistler teorik bir sıçrayışa engeldirler. Marksizmi yerelliğine göre değerlendirmeyip sınıflar mücadelesine, hatta salt işçilik üzerine oturtup okumak, onun kaba dar anlaşılmasına neden oluyor. Bu durum Marks’ın bütünsel olarak kavranmamasına yol açıyor. Gücünü ve teorik altyapısını tek bir alanın özgünlüğüne bırakan Marksist(!) o alanı kendi çıkarları için kullanacaktır. Kendi özgünlüğünü ortaya koymayıp var olanı kullanmak kişiye ya da sadece bir yere hizmet eder. Marksizmin kişisel özgünlükler ve yerellik göz önüne alınarak bütüne hizmet etmesi gerekmektedir.
Her şeyin değişip dönüşeceğini söyleyen Marksizm öğretisinin donuk yazınsal metinlere uymasını söylemek temel bir hatadır. Marksizmin gerçek anlamda savunulması yerel, politik/toplumsal koşulların sınıfsal ve felsefî anlamda somutlaşmasında yattığı söylenebilir. Diyebiliriz ki; Marksizm politikadan ve toplumsal dönüşümün rolünden koparılırsa, hiçbir anlam ifade etmez. Bu anlamda Marksizmi annenin sofra toplarken ona yardım edilebilmesine kadar indirgemeliyiz.
Marksizmi bireysellik ve mutsuz, gülümsemeyen bir toplum içinde gülümseyebilmek diye ele alabiliriz. Bireysellik içinde kaybolmuş kapitalist toplum ilişkilerinde başkasının acısına ağlamaya kadar indirebiliriz. Öylesine büyük kalıplara sığdırılmış olgulara kendini hasretmek insanı belli bir noktadan sonra umutsuzluğa sürükleyebilir. Yücelttiğimiz, kutsallaştırdığımız olgular onlara erişemeyeceğimizin farklı bir tarafıdır aslında. Kutsanan olgu ona ulaşmanın zor ya da imkânsız olduğunu söylemektir aslında. Bizler kutsallıkları yıkıp onların içimizde olduklarını göstermeliyiz.
İnsanın Tanrı’nın bir parçası olduğunu söyleyen Hallaç olunmalı. Marksizmi ulaşılmaz olarak gören veya onu sadece belli kalıplar içerisinde tanımlamaya izin veren anlayışa karşı Hallaç olunmalı.
Ali Eren Demir
Devamını oku ...

Tahir Elçi

Sen ey kara kitaptan,
Sen ey zindandan ibaret
Sen ey zulümden, sen ey kandan ibaret
Haşmetlû devlet...
Zannetme ki unuttuk;
Uhud’da dişimiz,
Kerbela’da başımız,
Amed’de yoldaşımız kaldı
Ve duyarsın bir sabah;
Halk uyandı!
Sen ey kinden, sen ey ziyandan ibaret
Ey koca devlet!
Bir dişi unutmayan bizler
Bunu unutur mu sandın?
Sen ey, sen ey sizden ibaret
Ey koca devlet
Yine mi öldüren senden,
Ölen bizden ibaret?
İlhan Çıtak
Batum/Gürcistan
Devamını oku ...

Yanlış Sekülerlik

Charlie Hebdo saldırılarının ardından “cumhuriyetçi değerler” laflarını çok duyduk. Gerçekten de bazı Fransızlar haddinden çok duymuş olmalı ki geçenlerde yapılan bir ankette yüzde 65’inin “cumhuriyetçi değerler” gibi terimlerin kullanıla kullanıla anlamsızlaştığını düşündükleri ortaya çıktı.
Bu “değer”lerden merkezî önemde olanı laïcité. Malum, bu terimin o kadar çok yorumlanış biçimi ve farklı çağrışımı var ki tam olarak çevirmek mümkün değil, sekülerizm makul oranda yakın bir karşılık denebilir. Bugün laïcité başörtülü annelerin çocuklarına okul gezilerinde eşlik etmesinin yasaklanmasından tutun da Müslüman ve Yahudi okul çocuklarına okul yemekhanesindeki domuz etli yemekleri yemedikleri takdirde aç kalacaklarının söylenmesine kadar birçok şeyi meşrulaştırmaya yarıyor.
Ancak laïcité basitçe sağın kültürel ya da siyasi emelleri için tasarrufunda bulundurduğu bir fikir değil; o solun da, hatta radikal solun da sahip çıktığı bir “değer”.
Dahası laïciténin önemi sadece insanların kafasının içinde gezinen bir “değer” olmaktan ötedir; o Fransız eğitim siteminde tecessüm etmiştir. Bugün Fransa’da nüfusun yaklaşık dörtte biri (yüzde 24,7’si) ya çalışan ya da öğrenci olarak eğitim sistemine dâhildir. Bu durum laïcité ile ilgili idealleri ve bunların uygulanışını Fransız ulusunun iktisadî ve toplumsal yapıları bakımından hayatî kılmaktadır.
Laïcité uzun ve çetrefilli bir tarihe sahiptir ancak esas dönüm noktasını şüphesiz ki Fransa’da ilköğretimin ücretsiz, zorunlu ve seküler olacağı ilkesini tesis eden 1881-1882 tarihli Ferry Yasaları teşkil eder.
İlköğretimde benzer ilerlemeler Avrupa’nın tümünde görülüyordu. Sanayileşmenin getirdiği değişiklikler özellikle de 1870 savaşında Prusya’nın kazandığı (ve birçoklarının onun eğitim bakımından üstünlüğüne bağladığı) mutlak zaferin ardından Fransa’da okuma yazma bilen nitelikli işgücüne yönelik ihtiyacı artırmıştı.
Ancak başka etkenler de vardı. Artık Üçüncü Cumhuriyeti yönetmekte olan siyasetçilerin İkinci Cumhuriyet yıllarında muhalefetteyken sütten ağızları yanmıştı. Katolik Kilisesi Üçüncü Napolyon rejiminin kurulmasında ve sürdürülmesinde mühim bir rol oynamıştı. Vatikan bir Fransız garnizonu tarafından korunuyordu ve Vatikan’ın bağımsız bir devlet olma statüsünü kaybedip İtalya’nın bir parçası haline gelmesi ancak bu garnizon Fransa-Prusya Savaşı için çekildiğinde gerçekleşmişti.
Bu nedenle cumhuriyetçi siyasetçiler ruhban karşıtlığına ve Katolik Kilisesi’ne güvenmemeye eğilimliydi (ki bu tutum Fransa halkına hâkim olan havaya da uygundu).
Bu güvensizliğin açık nedenleri vardı. Ruhbanın sadakati Papalık ve Fransa devleti arasında bölünmüştü, Papalığınsa kendine ait bir dış siyaseti vardı ve bu siyaset Fransız devletininkiyle bir olmak zorunda değildi. Ayrıca Katolik öğretmenlerin gönüllerinin Paris’ten değil de Roma’dan yana olabileceğinden de korkuluyordu; örneğin 1859’da, Fransa-Avusturya Savaşı sırasında bir köy rahibinin cemaatten, onlar da Katolik olduklarından ötürü, Avusturyalılar için dua etmelerini istediği yollu bir rivayet vardı.
Sonuç olarak Ferry ve destekçileri yeni nesli eğitmek gibi mühim bir görevin kilisedeki güvenilmez müttefiklere bırakılamayacağına ve bu işin doğrudan doğruya devletçe üstlenilmesi gerektiğine kani oldular.
Ulusal savunma da kilit önemde bir meseleydi. Fransa Prusya ile girdiği savaşta feci bir yenilgi almış ve yeni kurulan Alman İmparatorluğu’na Alsace ve Lorraine bölgelerini kaptırmıştı. Bazı çevrelerde Fransa’nın kaybettiği bölgeleri geri almaya çalışması gerektiği görüşü hâkimdi.
Ferry Almanya ile savaşmaktan yana değildi, bu komşu ülkeyle Fransa’nın ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Ancak hareket alanı Fransız halkının genel eğilimi ve Almanya ile savaşın gerçekten de ihtimal dâhilinde olması nedenleriyle kısıtlanıyordu.
Ferry’nin tercihi Fransa’nın sömürge imparatorluğunu genişletmekti; bu onun “üstün ırkların […] aşağı ırkları medenileştirmekle mükellef olduğu” yönündeki ırkçı düşünceleri ile de uyumlu bir misyondu. Filhakika Fransa’nın Hindiçin’i işgal ve ilhak edişi Ferry dönemindedir.
Bu hedefler orduyu merkezî önemde bir mesele haline getiriyordu; Fransa hâlâ büyük oranda bir tarım ülkesiydi -1900 yılında Fransa’nın çalışan nüfusunun yüzde 45’i çiftçi ve köylülerden oluşuyordu. 1848 ve 1871’de Parisli işçilerin ayaklanmalarını bastırarak “düzen”i yeniden tesis edenler köylü askerlerdi ve daha sonraki onyıllarda da ordu defaten grevcilere karşı kullanılacaktı.
Ancak ortada köylülükle ilgili bir sorun vardı. Köylülerde ulusal kimlik bilinci kesinlikle çok zayıftı, onlar Fransa ulusundan ziyade yaşadıkları köy ya da bağlı oldukları bölgeye ait hissediyorlardı kendilerini. Bretonya’dan Provans’a kadar birçok köylü Fransızcadan farklı diller ya da standart Fransızcaya uzak lehçeler konuşuyordu; 1863 yılının resmî istatistikleri nüfusun dörtte bire yakın bölümünün Fransızca konuşmadığını gösteriyor. Bazı bölgelerde köylülerin Fransız olduklarını bilmedikleri kaydedilmiştir.
Dolayısıyla Ferry’nin eğitim projesinin merkezî yönelimlerinden biri Fransız kimliğine dair bilinci güçlendirmek ve onu vatanseverlik ve ulusal kimlik fikirlerini aşılayacak “ahlakî ve medeni” bir eğitimle dinî yapının yerine yerleştirmekti. Yeni eğitim modelinin temel müfredatı erkekler için askerî eğitimi, kızlar içinse dikiş-nakış işlerini (muhtemelen üniforma imalatını) içeriyordu.
Yeni okullarda askerî talimler dikkate değer bir önem kazanmıştı. Bir tarihçinin tarifiyle:
“O dönemde okullarda cumhuriyetçi Paul Bert’in icadı olup 1882’de hayata geçirilmiş olan ‘okul müfrezeleri’ vardı. Bu müfrezeler ilköğretime kaydolan öğrencilerin kafalarına ‘vatansever vatandaşlık’ fikrini askerî talim yoluyla sokmaya yarayacaktı. Çocuklar tahta kasatura ve oyuncak silahlarla uygun adım yürüme talimlerinin yanısıra okul dışında, orduya ait atış sahalarında gerçek mühimmatla da eğitim alıyorlardı.”
Ferry yasaları ile ilgili 1985 tarihli bir seminerin açılış konuşmasında François Furet eğitimde laïciténin tesisini “Fransız Devrimi’nden bu yana solun yegâne zaferi” olarak tanımlar. Ne var ki Ferry Yasaları ve laïcité hayata geçirildiğinde Sol o kadar da mutlu olmamıştı.
Sosyalist Parti’nin, başında karizmatik Jean Jaurés’in olduğu bir kanadı için Ferry yasaları ve kilise ile devletin ayrılmasının ileriye doğru büyük bir adım olarak görüldüğü kesinlikle doğrudur. Jaurés genç bir adamken Ferry ile dostane bir ilişki içindeydi ve laïcité fikrine cumhuriyetçi siyasete verdiği genel desteğin bir parçası olarak sempati duyuyordu. 1904’te Jaurés cumhuriyetçi hükümette Sosyalistlerin yer alması gerektiğini -bu hükümetin cumhuriyeti kurtardığını söyleyerek- savunuyor, cumhuriyetçi hükümetin aynı zamanda grevdeki işçilerin üzerine ateş etmeleri için asker yolladığı gerçeğine ise yalnızca üstü kapalı olarak değiniyordu.
Marksist sol içinse işler oldukça farklıydı. 1882 yılının yazında, laïcité ile ilgili Ferry Yasası henüz geçmişken Karl Marx üç aydır -Cezayir dönüşü geldiği- Paris’te idi. O dönemdeki yazışmalarında bu olaydan bahsettiğine rastlanmaz -Furet’nin laïcitéyi Sol’un en büyük zaferi olarak gördüğünü düşünürsek bu, hayli tuhaf.
Paris’e 1882 tarihinde yerleşmesinden itibaren üç onyıl boyunca en önemli Marksist düşünür ve yazarlardan biri olmuş olan Marx’ın damadı Paul Lafargue da Engels’le yaptıkları çok sayıdaki yazışmaların hiçbirinde Ferry yasalarına atıfta bulunmaz. Belki de bu ihmal Marx ve Engels’in Ferry hakkındaki kanaatlerinden kaynaklanıyordur; Marx Paris Komünü’nden önceki dönemde Ferry’nin kötü idaresini tahkir ediyor, Engels ise onu “halis hırsız” diye tanımlıyordu.
Ne var ki -Engels’in ölümünün ardından “Marksizmin Papası” diye anılmaya başlanan- Kautsky’nin görüşü oldukça farklıydı. Her ne kadar genel olarak Üçüncü Cumhuriyet’e ve onun ihtiva ettiği, Fransız sosyalist hareketinde yer alan birçoklarının da inandığı aldatmacalara karşı tutumu eleştirel idiyse de herhangi bir şerh düşmeksizin “eğitim sahasında Üçüncü Cumhuriyet muazzam işler yaptı” demiştir.
Yine de Kautsky kilise ve devletin ayrılması konusunda şüpheciydi; şunu iddia ediyordu: “eğer şimdi Devlet ve Kilise ayrıldıysa bu Kilise’nin kışkırtmasına da yorulabilir. Her durumda bu ayrılığın kalıcı olacağına hâlâ şüpheyle bakılabilir.”
Daha sonra Kautsky şunları söylüyor:
“Bugün burjuva liberal siyasetçilerin Kilise’ye karşı mücadele etmekte çıkarları var, asla onun hakkından gelmekte değil. Bu mücadele sürdükçe müttefikliğine itimat edebilecekleri tek unsur proletaryadır. Eğer mücadele bir gün son bulursa Kilise’nin tepe üstü düştüğü gün müttefikleri düşmana dönüşecek. En devrimci zamanlarında bile burjuvazi Kilise olmadan uzun süre dayanamadı.”
Başka bir deyişle Kautsky laïcitéyi bir ideolojik strateji seçeneği olarak değil, Sol’a verilmiş bir imtiyaz olarak görüyordu.
Lafargue’ın meselelere bakışı ise daha keskindi. O bir ateist ve materyalistti ve kilisenin nüfuzuna şiddetle karşıydı; meclise girdiğinde yaptığı ilk şey (bu konuda başarılı olamadıysa da) devlet ve kilisenin ayrılması için bir yasa teklifi vermek olmuştu.
Ancak ruhban karşıtlığa büyük önem atfedenlere karşı da kuşkuyla yaklaşıyordu. İşçi Partisi’nin Lafargue ve Jules Guesde tarafından yazılmış 1883 tarihli programında “devlet tarafından kiliseye yapılan maddî yardımın kesilmesini ve devletle kilisenin ayrılmasını” talep eden özgür düşünceli burjuvalara yönelik küçümseyici bir atıf vardır. Yazarlar ABD’de böyle bir ayrımın bulunduğuna (böylece orada dinin manav ya da kasap dükkânı gibi bir özel işletmeye dönüşmüş olduğuna) ancak bunun “din denen cüzzamın büyük Amerikan cumhuriyetini başka hiçbir iktidarın tecrübe etmediği kadar yiyip tüketmesine mani olamadığına” işaret etmişlerdir.
1886’da Lafargue La Religion du capital [Sermayenin Dini] adlı bir taşlama yayınladı. Burada Clemenceau, Rothschild, Gladstone, Herbert Spencer, von Moltke gibi Avrupa kapitalizminin iktisadî ve siyasî temsilcilerinin katılacağı Londra’da yapılacak bir konferans hayal ediyordu. Katılımcıların arasında Ferry ve eğitim bakanı olduğu dönemde Ferry’nin laïcitéyi hayata geçirmesinde baş müttefiki olan Paul Bert de vardı. Ele aldıkları mesele kapitalizmin nasıl sürdürülebileceğiydi. Bunun için bir tür din gerekiyordu.
Bert, kendisi inançsız olmakla beraber işçi sınıfı için bir dinin bulunmasına taraftar olduğunu belirtiyordu. “İşçiler yoksulluğun cennetin anahtarı olduğuna inanmalılar. […] Ben gayet dindar bir adamım […] ama başka insanlar adına.”
Sorun Hıristiyanlığın artık inanılır olmaktan çıkmış oluşuydu. Voltaire’vari bir alaycılıkla Bert artık insanları “bir güvercinin bir bakireyle yattığına ve ahlaken ve fizyolojik olarak kabul edilemez olan bu birleşmeden bir kuzunun doğduğuna” inandırmanın mümkün olmadığını belirtiyordu. Konferans delegeleri de yeni bir dinin gerekirliğine kaniydiler. Bu din sermayeye ibadete dayanmalı ve işçilere çalışmayı bir ödev olarak aşılayan bir ilmihali bulunmalıydı.
Burada Lafargue’ın, köhnemiş Hıristiyanlık öğretilerinin artık yerine getiremeyeceği rolü üstlenebilecek bir doktrin olan laïciténin konumuna bir yergi biçemi içinde işaret ettiği anlaşılıyor.
Zaman zaman laïciténin Paris Komünü’nün geleneğini sürdürdüğü iddia edilir. Komünün dini eğitim dışına çıkardığı doğrudur. Ama Maurice Dommanget’nin de belirttiği gibi, komünarlar din meselesine dair tarafsız bir tutum takınmaktansa kendilerini materyalist olarak tarif ettiklerinden ötürü laïcité terimini çok fazla kullanmadılar.
Daha da önemli olan nokta Kristin Ross’un geçenlerde yayımladığı dört dörtlük çalışmasında gösterdiği gibi, komünün kendisini bir devlet olarak değil uluslararası çerçevede yerel özerklik hedefi güden bir yapı olarak görmüş olmasıdır. Komün, eğitimi katiyen askerliğe bir ön adım olarak görmemiştir. Bu açıdan laïcité partizanlarının geliştirdiğinden oldukça farklı, enternasyonalist bir geleneğin temsilcisidir.
Laïcitéye yönelik en keskin eleştirilerden bazıları anarşist ve sendikalist akımlardan gelmiştir. Anarşistlerin tutumu “ne kilise ne devlet” biçiminde özetlenebilir. Sébastien Faure’nin tespitiyle Hıristiyan okulu “Kilise tarafından Kilise için örgütlenmişken, laik okullar devlet tarafından devlet için örgütlenmişlerdi”. Faure buna karşılık “geleceğin okulunun çocukların kendileri için örgütleneceğini” belirtir. André Lorulot daha keskin bir ifadeyle devlet okullarının öğretmenlerinin “kapitalist sınıfın zihin polisleri” olduklarını söyler.
Anarşistler muhtelif zamanlarda hem kiliseden hem de devletten bağımsız olacak liberteryen okullar kurma girişimlerinde bulunmuşlardır. Böylesi girişimlerden biri Émile Zola’nın ve başka yazarların maddî desteğini almış, ne var ki yine de kaynak eksikliğinden amacına ulaşamamıştır.
Anarşistler de tıpkı Marx ve Engels gibi Ferry’yi değersiz buluyor, onu katiyen Sol’un bir kahramanı olarak görmüyorlardı. Émile Pouget’nin gazetesi Le Père Peinard (Yorgun Yaşlı Adam) radikal düşünceleri dolaysız ve genellikle vulger bir halk dili kullanarak dillendiriyordu ve Pouget’nin Ferry hakkındaki düşünceleri, en hafif tabirle, düşmanlık düzeyindeydi: “Şu dünyada midemi kaldıran biri varsa o da Ferry’dir. Bu pis vahşi hayvan Fransa’nın en büyük düzenbazıdır. […] Birinin ipi boynuna geçirdiğini görmeyi ne isterdim; insan bu adamı öldürse böcek öldürmüş kadar bile azap duymaz.”
Pouget’nin rahiplerin öğretmen olarak çalışmalarına izin verilip verilmemesi konusunda da ilginç fikirleri vardı. Öğretmenlik yapmalarının tamamen yasaklanmasına taraftar değildi, cinsel ilişki yasağına riayet ettiklerini göstermek ve öğrencileri korumak adına rahiplerin hadım edilmelerini öneriyordu.
Başka bir takım anarşist dergiler de laïcité karşıtı yayınlar yapıyorlardı.
L’École: Antichambre de caserne et de sacristie [Okul: Kışlanın ve Kilisenin Eşiği] adlı, anonim gibi görünen ama Fransız sendikası CGT’nin kurucularından ve rivayete göre Fransa’daki ilk liberteryen okulun kurulmasına önayak olmuş olan Émile Janvion’un kaleminden çıktığı anlaşılan broşürde laïciténin sadece kiliseninkine alternatif bir dogma oluşturduğunu savlamak üzere Bakunin ve Stirner’den yapılmış alıntılar vardı.
Broşürde ayrıca cumhuriyetçi siyasetçi Léon Gambetta’nın “ruhban sınıfının esas düşman” olduğu iddiası aktarılıyor ve bu iddiaya “(ister devletinki olsun ister kiliseninki) dinler(in) esas düşman” olduğu biçiminde karşılık veriliyordu. Varılan sonuç şuydu: “Bizim ruhban karşıtlarımız rahiplere benzer bir ruha sahip, ateistlerimizse dindar.”
Janvion bilhassa seküler okulların ulusal hassasiyetleri güçlendirmeye yönelik tutumlarına dikkat çekiyordu. Çocuğun “kafası bilmem hangi nehrin diğer kıyısında yaşayan insanlara karşı körlemesine ve aptalca bir nefretle doldurulacak, diğer ulusların hilafına kendi ulusuna sevdalanması” sağlanacaktı.
Seküler okulların öğretmenlerinin tahtaya öğrencilerin gün boyunca muhtelif zamanlarda koro halinde tekrar edeceği cümleler yazdığından söz ediyordu Janvion. Bazı tipik örnekler şöyleydi: “iyi bir Fransız’ın bayrağı için ölmeyi bilmesi gerekir”, “insan vatanı sayesinde vardır ve onun için yaşar” ve “iyi bir Fransız çocuğu iyi bir asker olmaya kendini hazırlamalıdır.”
Janvion’un işaret ettikleri arasında “askerlik görevinin savaşa hazırlık” anlamına geldiğini, “bizi dâhili ve harici bedhahlardan koruyacak sağlam bir ordu kurmanın” elzem olduğunu anlatan “ahlakî ve medenî eğitim” içerikli bir kitap vardır. Esasta “dâhili bedhah” olsa olsa 1914’e kadar işi gücü grevleri bastırmak olan ordu olmalıdır.
Antonin Franchet’nin Le Bon Dieu laïque [Seküler Tanrı] adlı risalesi seküler okullarda kullanılan okuma kitaplarına odaklanır. Bunlardan eski bir eğitim bakanı Charles Dupuy’un yazdığı ve hayli popüler olan bir tanesi öğrencilere şunu sorar: “Vatanımıza olan sevgimizi nasıl gösterebiliriz? -Bize güçlük de çıkarsalar, yasalarına uyarak ve vatan toprağını ve onun yabancılardan bağımsızlığını kanımız pahasına koruyarak.”
Okul kitaplarındaki metinler çocuklara Fransa hakkında nasıl düşünmeleri gerektiğini de öğretiyordu: “Fransa’yı anamı babamı sevdiğim kadar seviyorum. Sevgimi ispat için iyi huylu ve çalışkan bir çocuk olacağım ki böylelikle büyüdüğüm zaman iyi bir vatandaş ve iyi bir asker olayım.”
Enternasyonalist idealler ise hor görülüyordu:
"Belki yörenizdeki aylak ve bencil insanlardan bir ülkenin vatandaşı olmanın bir şey ifade etmediğini, insanın kozmopolitan dedikleri türden bir dünya vatandaşı olması lazım geldiğini, bir insanın vatanının kendini rahat ve evinde hissettiği her yer olabileceğini, vatanın bir sözcükten ibaret olduğunu, müspet ve pratik zihinler için bu sözcüğün bir soyutlamadan öte bir anlamı olmayacağını işitmişsinizdir."
Ahlakî eğitim vermeyi hedefleyen kitaplarda ahlakın izine rastlanmıyordu:
“Biliyorum ki diğer halklardan nefret etmeden ve onların felaketini arzu etmeden insanın kendi vatanını sevmesi mümkündür. Ancak askerler için gücünü kötüye kullanıp bizi Alsace-Lorraine’deki kardeşlerimizden ayrı düşüren ve her zaman son darbeyi indirmek üzere tetikte olan acımasız düşmandan nefret edebilmenin gerekli olacağı durumlar mevcuttur.
Vatanımızı işgal edene duyulan nefret varoldukça, yenilen ne affeder ne unutur.
Şu halde geçmişteki adaletsizliğe -ki bu adaletsizlik hâlâ bir tehdittir- nefret beslemeli. Evet, geçmişteki adaletsizliğin öcünü almak ve muhtemel adaletsizliğin etkilerini savuşturmak için nefret gerekli bir kuvvettir ey Fransız ulusu, nefret bir görevdir.”
Émile Lavisse’in yazdığı Tu seras soldat [Sen Bir Asker Olacaksın] isimli okul kitabında genç okurlar geleceği bir casus gözüyle görmeye teşvik ediliyordu. Kitap onlara bir tür James Bond’luk yapmalarını önermiyorsa da kati şekilde amaca giden yolda her aracın mübah, yalan söylemenin ve ikiyüzlülüğün tamamen meşru olduğunu öğretmektedir:
"Barış zamanlarında ülkesine hizmet eden bir casus gözü açık, cesur ve atılgan bir adamdır. Bu adam yabancı bir ülkeye gidip o ülkenin savunma önlemlerini ve savaş hazırlıkları vatanını bu konularda bilgilendirmek üzere tetkik eder.
Bu adamı hedefine ulaştıracak her yol meşrudur. Hangi ulustan olduğunu saklar, sahte bir isim kullanılır; hangi ülkedeyse o ülkenin dilini konuşur ve sürekli iş değiştirerek asıl görevini gizler."
Laïcité’yi eleştiren anarşistlerin kendileri de eleştiriye muhtaçtır gerçi. Pouget ve Janvion antisemitisttiler. Bununla beraber onların gözlemleri laïciténin doğru bir bağlama yerleştirilmesine ve bu kavramın çokça iddia edildiği gibi mutlak surette ilerici olmadığının ortaya konmasına katkı sundu.
Bazı itirazlara karşın laïcité askerî bir gücün desteklediği bir ulusal kimlik oluşturma hedefinde büyük oranda başarıya ulaştı. Tarihçi Eugen Weber’in yazdığı gibi: “1914 Ağustos’unda Fransa’nın Var bölgesinden bir köylünün (ailesine yazdığı mektupta belirttiği üzere) arkadaşlarıyla beraber cepheye gidip Fransa’yı savunmaktan mutluluk duyduğunu işitmek şaşırtıcı değildi.”
İşlerin hafifçe sekteye uğraması 1912 yılında ilkokul öğretmenleri sendikasının antimilitarist bir fon olan sou du soldat lehine oy vermesi ile oldu. Bu durum bir derece paniğe neden oldu -eski savaş bakanı Adolphe Messimy, şüphesiz samimi bir biçimde, kendisinin laïcité’yi desteklediğini, ancak bununla beraber öğretmenlerin davranışlarının kabul edilemez olduğunu söyleme gereği duydu. Bir an için devletin memurları ona sırtlarını döner gibi olmuşlardı. Ne var ki öğretmenlerin sadece yüzde beşi sendikalıydı ve nihayetinde muhalefetin bu gösterisi bir gösteri olarak kaldı.
Laïcité eleştirisi Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da sürdü. Tamamen komünist partinin organı olmamakla beraber ona yakın olan Clarté isimli dergi devrim sonrası Rusya’sından eğitimle ilgili devlet ya da kilise eğitimine alternatif olabilecek gelişmeleri haber veriyordu. Örneğin 1919 yılında Moskova’da gerçekleştirilen bir konferans akademik yansızlığı ve laïcitéyi burjuvazinin çıkarlarının hizmetinde üçkâğıtçılıklar olarak niteliyordu.
Fransız Komünist Partisi ise ilk yıllarında laïcitéye karşı bugünkü Sol’un genelinden oldukça farklı bir tutum takınmıştı. Bir Fransız’la evli olan ve bu nedenle birçok Kuzey Afrikalının aksine tam Fransız vatandaşı olan Abdülkadir Haceli partinin kurucu üyelerindendi, (göçmenler ve sömürgelerdeki işçilere yönelik komünist yayın organı) Le Paria’ya düzenli olarak katkı sunuyordu ve 1924 yılında meclise girmesine ramak kalmıştı. Hayatı boyunca mümin bir Müslüman olan Abdülkadir Komünistlerin İslam’a karşı tartışmacı olmayan bir tutum benimsemeleri gerektiğini savunuyordu.
Bugün İslamofobinin hizmetine koşulmuş olması hasebiyle laïcitéyi yükseltildiği yerden indirmek bilhassa önemli. Bu ise onun yanlış yorumlanıp saptırılmış soylu bir ideal değil, başından beri sakat bir fikir olduğunun anlaşılmasını gerektiriyor.
Ian Birchall
Devamını oku ...