Çiğ Propaganda

AKP ilk dönemlerinde gençliğe ve geniş halka bu kadar agresif propagandasını yapmazdı; hizmetleri, artırdığı özgürlükleri ve tuttuğu vaadleri zaten propagandasını yapmış olurdu; çoğu gösterge iyiye giderdi, barış ve huzur arttıkça artardı ve halk da görüp daha çok oy verirdi.
2011-2015 arasında bir iki şey hariç iyiye gitmiş neredeyse hiçbir şey yokken şimdi dört bir koldan kuşatılmış durumdayız, herkes bir propaganda memuru gibi etrafımızı sarmış vaziyette, evlerimize işimize mektuplar geliyor, 2002 ruhuna dönülmekten bahsediyor. Eskiden hal hatır etmek için toplandığımız kahvaltılarda bile abiler geliyor gençliği "uslu durun, sakın o konuşanlara kulak kabartmayın" diye ahlâka vicdana değil seküler bir ifadeyle "kazanımlar" yumağına çağıran çiğ bir propagandaya maruz bırakıyor.
Bu kadar çaresizseniz ve işi bu kadar çiğ propagandaya vurmuşsanız demek ki yapacağınız bir şey kalmamış, çuvallamışsınız. Demek ki artık değil yeni halk kesimlerini kazanmak, küstürdüğünüz, ezdiğiniz, horladığınız, hakaret ettiğiniz insanların öbek öbek etrafınızdan dağılmasından derin bir panik duyuyorsunuz.
Çoğunluk da değilsiniz, milli irade de değilsiniz; eskiden size ideolojik vs. farktan dolayı oy vermese bile sizin başta olmanızdan razı geniş halk kesimleri vardı. Şimdiyse ancak 7/24 medya manipülasyonuyla "büyük Türkiye" fantazyasında yaşattığınız ve ufaldıkça fanatikleşen bir kesiminiz ile karşısında sözünüz ve yaptığınızla nefret ettirdiğiniz koca bir halk çoğunluğu var. Hem müjdelemiyor, nefret ettiriyor, kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyorsunuz; hem de muhalifleri "Tayyip nefreti" gibi ucuz retorik numaralarıyla patolojikleştirerek halk yekûnunda artan huzursuzluğu bastırabileceğinizi sanıyorsunuz. Siz içerideki insanlara hayatı giderek daha çok cehennem ediyorsunuz; ama konforlu müreffeh, kodamanlaşmış yeni hayatlarınızda sanıyorsunuz ki her şey iyiye gidiyor ve bir sorun varsa bu ancak sizi halkla birlikte kurtarıcı olarak oraya getiren o dışarıdakiler götürmeye çalışıyor diyedir.
Halbuki zaten maddi-manevi kaynak bakımından bitmiş durumdasınız. Gençliği psikolojik baskıya, sahte 28 Şubat anlatılarına, koalisyon öcüleştirmelerine maruz bırakarak alacağınız 1-2 oy tek başına iktidar yapsa bile bu ülkeyi yönetebilecek maddi-manevi gücünüz kaldığını düşünüyor musunuz? Neden hâlâ kendinize dönüp bakmıyor, ıslaha yanaşmıyor, adalete, insafa, istişareye dönmüyor ve çuvalladıkça zulme sardırıyor, hıncınızı küstürdüklerinize yansıtıyorsunuz? Evet, size oy vermeyeceğiz. Mektuplarınız elimize geçtiğinde Süfyan-ı Sevri gibi “bu beyt'ul malden haram yollarla mı edinilmiş parayla gönderildi?” diye soruyoruz. Razı değiliz ve rızamız olmadığını oyumuzu vermeyerek göstereceğiz. 400 milletvekili şantajınızdan, sizsiz oluşacak kâbus senaryolarınızdan değil, sizin tek başınızayken bizi sokabileceğiniz cehennemî tablodan daha çok ürküyoruz. Bunu da çekinmeden, korkmadan, sinmeden söylüyoruz.
Halil İbrahim Yenigün
Devamını oku ...

Cuma(lar)da Diriliş

“Sen Cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat.”
[Sezai Karakoç]
Tarihte diriliş ile muştulanmış çağ, yeni bir serüvene doğru hazırlık yapıyor. Geçmişte Nebiler öncülüğünde gerçekleşen tüm diriliş hareketleri, çağımızda farklı bir boyutla gerçekleşecek. Zaman, gün ve tarih Batı’nın kendisi için hazırladığı serüvene teslimken, insan hali hazırda tarihe ve zamana esaret halindedir. Diriliş ancak hakiki imana ulaştığı zaman insanla buluşacaktır. Elbette diriliş bir amaçtır, araç değil. Diriliş için Tanrı’ca hazırlanmış araçlar silsilesi tüm zamanda olmuş, kâinatın en uzak noktasında dahi kendisini göstermiştir. Ancak ne yazık ki bu araçlar zamanımızda -hatta geçmiş zamanda- sürekli bir sindirme ve baskı aracına dönüş(türül)müştür. Cuma günü ise, bu araçların en önde gelenlerindendir. Çünkü Cuma birleştirici güçtür. Cuma Allah tarafından müminlere bir fırsat ve bir hediyedir. Çağımızda Cuma’nın anlamı kayboldu veyahut değiştirildi. Hakiki Cuma gücünden yoksun bir araç halini boyandı…
Günümüzde Cuma
Çağımızda Cuma eski dinamizmini kaybetti. Birçok ideoloji onun birleştirici gücünden etkilenip, kendi diriliş araçlarını hazırladı. Komünizm buna ‘enternasyonal’ dedi. Ama onlar yakaladıkları dinamizmi silahla ve kanla kaybettiler. Cumalardaki özü merhamet ve sevgi prototipinden uzaklaştırıp, kendilerince kanlarla sulanmış birleştirici güçler ilan ettiler. Mümin için ise, Cuma yalnızca isimden ibaret kaldı. Ne yazık ki artık Cuma’nın özüne değil, yalnızca ismine tapılır oldu. Peygamber’in (a.s) zamanında kılınan namazın özü, çağımızda secdeye haftada bir kere varmanın adı oldu. Cumalar artık insanları kanlardan uzaklaştırma adını değiştirip, kanların akıtıldığı; Hatta toplu kıyımların yapıldığı bombalı eylemlerin mekânı oldu… Hutbe çağımızda gerçekliğinden uzaklaştı. Konular, tarihten, güncellikten, siyasallıktan uzaklaşıp yalnızca şekilci çağrışımların adı oldu. Cemaat ise, kardeşlik ruhunu yalnızca somut anlamında buluyor, ruhen dünyevi emsaller hâlâ bireylerin içinde yanıp tutuşuyor. Oysa Allah “Yazıklar olsun o namaz kılanlara” derken, günümüzde bizden bahsetmiyor mu? Cuma suresinde (9) özellikle vurgulandığı gibi, “ticareti bırakın, kardeşliğe, dirilişe ve Allah’ı(c.c) zikre koşun” buyrulmamış mıydı? Devlet hutbede halk ile iç içe olmak yerine, paralı askerlere dönüşmüş bir memur tarafından hiç değişmeyen metinlerle halka ulaşmakta. Oysa Peygamber (a.s) ve Raşid Halifeler (r.a) hutbede çıkıp savaş taktiklerini, şuralarını ve çağdaş konuları cemaat ile buluşturmaz mıydı? Anlatılan konuların hangisi halkta bir sorun uyandırıyor? İslam âlemi, Kültürel Emperyalizmin ve Tağutî düzenler tarafından esaret altına alınmışken, hâlâ mistik konularla uğraşmak hangi dinin görevi hâline gelmiştir?
Cuma’nın Özü
Cuma’nın aslında salt mantığı, birleştirmek, diriltmek ve adaleti sağlamaktır. Günümüzde topluca kenarlara çekilmiş ve sofistler hâline gelmiş müminleri uyandırmak ve bilinçlendirmek Cuma’da gizlidir. İslam’ın dirilişi önce müminleri sonra kâinatı saracaktır. Bu diriliş önce müminlerin içindeki bilinci ateşlemek için, kendisindeki meşaleyi yakması gereken İmam’ın en büyük görevidir. Cuma(lar) secdeye varan her alnın bir mesuliyet duygusunun dünyada var olduğunu hatırlatacak tek güçtür. Cuma’nın özündeki saklı bir çağrı olan Hutbeler ise bizzat halkın ve onun içinde yeşeren Devletin sorumluluğunun göstergesinde yazılacaktır. Devlet ve halkın ortak olması, aynı kalp tarafından atmasının ismidir, Hutbe. Tüm yüreklerin ortak hedefe doğru ulaştığı Cuma vakti, diğer tüm günlerdeki birleşimin esasıdır aslında. Zira Allah’ı anmak yalnızca Cuma gününe ait bir mesuliyet duygusu kazandırmak yerine, ondaki özü tüm tarihe ve serüvene aktarmanın adı olmalıdır. Cumalar ruhun egemen sistemler tarafından yok edilmek istenen özgürlük anlayışının en ulvi noktalara ulaşmasına vesiledir. Çünkü, herkesin aynı safta ve yan yana dizildiği İlah’ın ise yalnızca bir olduğunu gösteren bir ritüel, aslında insanoğlunun yalnızca bir öz tarafından yaratıldığının göstergesidir. Devletin insanları yalnızca üretim aracı olarak gördüğü çağımızda, İslam Devleti’nin ise halk ile iç içe olduğunun bir resmidir. Şimdi bu resmi, çağımızda yeniden oluşturacak bir bilinç ve dirilişin yanması için, Cuma’nın hakiki anlamına ulaşmak şarttır.
-Birleştir bizi ey Cuma!-
Abdullah Denizhan
Devamını oku ...

Rowling'e Mektup

Değerli Bayan RK Rowling:
The Guardian gazetesinde çıkan şu makalede, sizin Boykot-Tecrit-Yaptırım (BDS) hareketine karşı kaleme alınılan mektubu imzaladığınızı ve Filistinli şair Mahmud Derviş’ten alıntı yaparak İsrail’in Filistin’i işgalini desteklediğinizi okudum.
Dilediğiniz mektubu dilediğiniz vakitte imzalamakta hürsünüz elbette. Bu, sizden geri alınamayacak bir haktır.
Ancak hanımefendi, dünyanın bu kısmında tarihin en büyük toprak hırsızlığına onay vermiş olduğunuzun, böylelikle ulusal şairleri kibarca çalınmaya çalışılan bir ulusun uğradığı, yoğunluğu giderek artan bir soykırıma destek verdiğinizin farkında mısınız?
Tweet’inizi okudum.
Hanımefendi, siz kategorik manada cahilsiniz ve Mahmud Derviş’in kim olduğunu, şiirlerinin Filistinliler için ne anlam ifade ettiğini bilmeyen bir kafasızsınız.
Ve hâlâ diğer o sayısız Avrupalı liberal Siyonistle birlikte nazik hayatınıza devam ediyor, İsrail’in ırk ayrımcısı, sömürgeci düzenine ait katliam mekanizmasından yana saf tutmayı tercih ediyorsunuz.
Üstelik bir de bu zamana kadar hiçbir Siyonist’in Filistinlilerden çalmayı beceremediği şeyi, ulusal hafızalarını kibarca ellerinden almaya yelteniyorsunuz.
Teşekkür ederim hanımefendi.
Hamid Dabaşi
Devamını oku ...

Arap Baharı: ABD Yapımı

Arabesque$: Enquête sur le rôle des États-Unis dans les révoltes arabes [Arap Baharı’nda ABD’nin Rolüne Dair İnceleme] isimli çalışma Ahmed Bensaada’nın 2011 tarihli L’Arabesque Américaine başlığını taşıyan kitabın güncellenmiş hâli. Kitap ABD hükümetinin Arap Baharı adı altında toplanan “devrimlerin” kışkırtılması, fonlanması ve koordine edilmesinde oynadığı rolü ele alıyor. Batı medyasının bu tarihin önemli bir kısmını dikkatle sumen altı ettiği çok açık.
Yeni kitap 2011 ayaklanmasına öncülük eden kişilere dikkat çekiyor. Bu isimlerin bazıları CIA’den para aldıklarını açıktan kabul ediyorlar. Diğerlerininse bu konuda herhangi bir fikri yok, zira bu gerçek onlardan kasten gizlenmiş. Az sayıda insan (Mısır ve Suriye’de) casusluk faaliyetleri için görevlendirilmiş. Yedi kişi Mısır’da Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’ne iltica talep etmiş ve Dışişleri Bakanlığı eliyle ülkeden çıkartılmış.
Demokrasi: Amerika’nın En Büyük İhracatı
Bensaada’ya göre, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi dâhilînde gerçekleşen Arap Baharı devrimleri kendine has dört ortak özelliğe sahip:
·         Hiçbiri kendiliğinden değil: hepsi de dikkatli ve uzun soluklu (beş yıldan fazla süren) bir planlamanın ürünü. Planlamayı yapan Dışişleri Bakanlığı, CIA vakıfları, George Soros ve İsrail lobisi.[1]
·         Hepsi de hakaretlere maruz kalan despotları iktidarda tutan otokratik iktidar yapısını değiştirmeksizin onları iktidardan uzaklaştırmayı amaçlıyor.
·         Arap Baharı’nda yapılan hiçbir gösteride Filistin ve Irak’taki ABD karşıtı o güçlü hissiyata bir biçimde atıfta bulunulmadı.
·         Ayaklanmaları kışkırtanların tamamı orta sınıftandı, 2011’den sonra gizemli bir biçimde ortadan kaybolan iyi eğitimli gençlerdi.
Şiddete Dayalı Olmayan Rejim Değişikliği
Bensaada kitabına şiddetdışı eylemlerin rehberi durumundaki Gene Sharp’ı takdim ederek başlıyor (Bkz.: CIA ve Şiddetdışılık), onun Pentagon ve ABD istihbaratıyla ilişkilerden, Albert Einstein Enstitüsü direktörü olarak “renkli” devrimlerde (Doğu Avrupa’daki gelişmelerde ve Hugo Chávez’e karşı 2002’de girişilen darbede) oynadığı bahsediyor.[2]
ABD’nin Arap Baharı devrimlerindeki amacı, halk desteği bulunmayan despotik diktatörleri iktidara taşımış olan ABD dostu altyapıyı muhafaza etmek için uğraşırken, bir yandan da o diktatörlerin yerine başkalarını getirmektir. Tüm devrimler ilk başta Sharp’ın 1994 tarihli Diktatörlükten Demokrasiye isimli kitabın genel çerçevesi dâhilindeki şiddete dayalı olmayan eylem önerilerini takip ediyor. Libya, Suriye ve Suriye’de ABD ve müttefikleri Sharp’çı “devrimler” rejim değişikliğine yol açamayınca paralı askerlerini devreye sokuyor.
Parayı Takip Et
Ağırlıklı olarak Wikileaks belgelerine ve CIA kontrolündeki vakıfların internet sitelerine dayanan Bensaada, Arap Baharı kahramanlarının katıldıkları Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği her konferansı ve atölye çalışmasını listeliyor ve bakanlığın, ayrıca önemli “demokrasi” havarisi vakfın verdiği paranın miktarını aktarıyor.[3] Kitapta Google, Facebook, Twitter’ın sürece katılımdan, Obama’nın kriptolama teknolojileri ve sosyal medya becerileri alanında Arap Baharı’nda faal olan siberaktivistlerin eğitiminde kullanılan internet kampanyası ekibinden, ABD büyükelçiliğinin ziyaretlerinden ve Hillary Clinton, Condoleezza Rice, John McCain, Barack Obama ve (2000’de Slobodan Milosevic’i deviren CIA destekli örgüt) CANVAS’tan Sırplı eğitmenlerle doğrudan yapılan görüşmelerden bahsediliyor.
Bensaada ağırlıklı olarak Mısır’daki Tahrir Meydanı’ndaki ayaklanmaya odaklanıyor. The Washington Post’un tahminine göre NED [Ulusal Demokrasi Vakfı] ]ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın [USAID] sosyal medya ve şiddetdışı örgütlenme teknikleri eğitimlerine katılan Mısırlı sayısı yaklaşık on bin. Benim için kitabın bu bölümündeki en şaşırtıcı bilgi, sürgünde yaşayan bir Mısırlının (eski Mısırlı polis Ömer Afifi Süleyman’ın) Washington’daki bürosundan Tahrir Meydanı’ndaki gösterileri koordine etmesi. Wikileaks’e göre, parasını NED’den alan Süleyman’ın 2008-11 arası dönemde yıllık aldığı ücret 200.000 dolar civarında.
Şiddetdışı Yöntemler Başarısız Olunca
Bensaada ilk kitabına kıyasla bu kitabında daha çok Libya, Suriye ve Yemen’ bakıyor.
Libya ile ilgili bölümde Bensaada, Kaddafi’nin devrilişini sağlayan on bir ABD’li kurumu inceliyor. Bu kurumların bazıları Tunus ve Mısır’daki 2011 ayaklanmalarına denk düşen, şiddetdışı Facebook ve Twitter gösterilerine katılmış Ortadoğulu muhalif aktivistler gibi, aynı Dışişleri Bakanlığı eğitimlerinde yer almış. Sürgünde olan diğerleri ise CIA, Mossad, Çad ve Suudi Arabistan’ın desteklediği gerilla eğitimlerinden yararlanmış. Kaddafi’nin öldürülmesinden birkaç ay sonra bu militanların bir kısmı Suriye’de Esad’ı devirmeye çalışan İslamcı milislerin başına geçmiş.
2005-2010 arası dönemde Dışişleri Bakanlığı Esad’a karşı çıkan muhalif gruplara 12 milyon dolar akıtmış. ABD aynı zamanda Britanya’daki Suriyeli sürgünleri de finanse edip bunların Suriye içine yayın yapacak hükümet karşıtı bir TV kanalı kurmasını sağlamış.
Suriye ile ilgili bölümde Bensaada, ABD’den siberaktivizm ve şiddetdışı direniş eğitimleri alan az sayıdaki Suriyeli muhalif aktiviste odaklanıyor. Bu eğitimler 2006’da başlamış. Bu isimlerden biri Usame Münaced. Bu kişi 2006’da Gene Sharp’ın ziyareti ile ilgili “Bir Devrime Nasıl Başlanır” isimli 2011 tarihli filmde karşımıza çıkıyor. Münaced ve diğerleri ABD Büyükelçiliği ile yakın bir çalışma içine giriyor. Paralar Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi’nden (MEPI) geliyor. Bu, USAID’nin yasaklı olduğu (Libya ve Suriye) gibi ülkelerde faal olan bir ABD Dışişleri Bakanlığı programı.
Şubat 2011’de bu gruplar Öfke Günü için Twitter ve Facebook’tan çağrı yapıyorlar. Hiçbir şey olmuyor. Sharp’çı teknikler Libya’da görüldüğü türden anlamlı bir şiddetdışı ayaklanmaya yol açamayınca bu isimler ve müttefikleri (Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve Ürdün) hep birlikte Esad rejimine karşı savaş ilân etmek için (ağırlıklı olarak Libya’dan getirilen) İslamcı paralı askerleri devreye sokuyorlar.
Stuart Jeanne Bramhall
Dipnotlar
[1] Doğrusu otoriter hükümetlere karşı çalışan Arap aktivistlerin meydana getirdiği Fikra Forumu’nun parayı asıl olarak Nathan ve Esther K. Wagner Aile Vakfı’ndan aldığını duymak beni şaşırttı. Bu vakıf ayrıca çok sayıda İsrail yanlısı grubu ve projeyi, ayrıca Washington Yakındoğu Politikası Enstitüsü’nü (AIPAC –Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi ile sıkı bağları olan İsrail yanlısı bir grup) de destekliyor.
[2] Renkli devrimler CIA’in demokratik yollarla seçilen Rus yanlısı hükümetlerin yerine ABD’nin şirket yanlısı çıkarlarına dost olan otokratik hükümetleri getirmek için kışkırttığı ayaklanmalara verilen addır:
Sırbistan (2000) – Buldozer Devrimi
Gürcüstan (2002) – Gül Devrimi
Ukrayna (2004) – Portakal Devrimi
Kırgızistan (2005) – Lale Devrimi
[3] Demokrasiyi destekleyen vakıflar (burada “demokrasi” kapitalizmle yani ABD’li yatırımcıların çıkarlarının safında olmakla eşanlamlı olarak kullanılıyor.) Arap Baharı’na katılan aktivistlerin fonlanıp eğitilmesi işine katılan yedi vakıf şunlar: USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı)– Dışişleri Bakanlığı’nın ekonomik kalkınma ve insanî yardımla görevli olan, özellikle Latin Amerika’daki istikrarsızlaştırma faaliyetleri konusunda uzun bir tarihi bulunan kurumu.
NED (Ulusal Demokrasi Vakfı) – Dışişleri Bakanlığı ve CIA tarafından desteklenen ulusal örgüt. IRI ve NDI’ın ana fon sağlayıcısı. Görevi tüm dünya genelinde demokratik kurumları desteklemek.
IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü) – Cumhuriyetçi Parti ile bağlantılı demokrasi yanlısı örgüt. Hâlihazırda başkanı Senatör John McCain. Parası NED’den geliyor.
NDI (Ulusal Demokratik Uluslararası İşler Enstitüsü) – Demokrat Parti ile bağlantılı demokrasiyi ilerletmeye çalışan örgüt. Başında Madeline Albright bulunuyor. Parası ise NED’den geliyor.
OSI (Açık Toplum Enstitüsü) – 1993’te George Soros tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Doğu Avrupa’daki renkli devrimlere fon sağlamaktı. Ayrıca Arap Baharı devrimlerinin de ana fon sağlayıcılarından biri.
Özgürlük Evi [Freedom House] – Özgürlüklerin engellendiği ya da tehdit altında olduğu toplumlarda şiddetdışı yurttaş girişimlerini destekleyen ABD’li örgüt. Finans kaynağı USAID, NED ve  Soros Vakfı.
CANVAS (Uygulamalı Şiddetdışı Eylem ve Stratejiler Merkezi) – İlk başta Otpor’daki Sırplı aktivistlerce kurulmuş olan merkez. ABD fonlayıp eğittiği merkez Slobodan Milosevic’i devirdi ve Arap Baharı aktivistlerinin eğitimine katkı sundu. Fon kaynağı Özgürlük Evi, IRI ve George Soros.
Devamını oku ...

Ankara Katliamı’ndan 1 Kasım’a Doğru

HDP, Toplumsal Muhalefet ve Sokak
Ankara katliamı Türkiye’nin hızla iç savaş sürecine girdiğini gösteren bir moment oldu. Diyarbakır, Suruç ve Cizre katliamlarının bir devamı ve derinleştirilmesi olan katliam, stratejik bir yönelimin ve içine girilen yıkıcı sürecin en önemli pratiği olarak dikkat çekti.
Bugüne kadar Kürdistan topraklarında fiilen yürütülen iç savaş konsepti, yaratılan lokalizasyondan dolayı Batı’nın çok da gündeminde olmadı. Bir nevi ikili bir rejim uygulayan TC, Mahir Çayan’ın kavramlaştırmasıyla, açık faşizm uygulamalarının bir yansıması olarak, Kürdistan topraklarında iç savaş politikalarını şiddetlendirerek, Kürt özgürlük hareketini imha etmeyi ve Kürt halkını köleleştirmeyi arzuladı. Batı’da ise özellikle 1990’ların başından itibaren devrimci hareketin tam anlamıyla likidasyona uğraması, parlamentarizmin ve legalizmin bataklığına sürüklenmesi, Avrupa Birliği uyum sürecinin yarattığı zemin ve TC’nin restorasyon kabiliyetinin etkisiyle örtük faşizm uygulanmalarını hayata geçirdi (Bu durum devrimci sol güçler üzerinde olağanüstü bir yanılsama ve yıkıcı sonuçlar yarattı. Sol, bir taraftan legalizmin anaforunda sürüklendi, diğer taraftan sol içinde açık ve örtük sosyal şoven eğilimler güçlendi. İhtilalci ruh köreldi.). Ya da başka bir ifadeyle savaş rejimi iki ayakta inşa edildi. Kürdistan’da açık ve sürekli şiddet politikaları, Batı’da ise daha rafine şiddet politikaları, parlamenter uygulamalarla birlikte hayata geçirildi. TC’ye olağanüstü hareket kabiliyeti sağlayan bu durum, Batı’nın yalıtılmasına ve savaşın yıkıcılığını hissetmemesine yol açtı, Batı başka bir “âlemde” yaşayarak, suç ortaklığı yaşadı. Şovenizmin çürüten etkisi bütün toplumu sardı. Birçok siyasal özne marjinalitenin ve konformizmin etkisiyle bu kesif havanın parçası oldu.
Ankara Katliamı yeni bir eşik olarak dikkat çekti. Artık Batı yeni savaş alanıdır ve iç savaş taktiklerinin uygulanacağı coğrafyaya dönüşmüştür. Ve savaşın toplumsallaştığı bir konjonktürü işaretlemektedir.
Ankara katliamı ayrıca izlenecek iç savaş konseptlerini de netleştirdi. Konseptleri 4K ve 1İ olarak tanımlayabiliriz. Kürtler, komünistler, Kızılbaşlar (yani Aleviler) ve kadınlar 4K’yı oluştururken, 1İ işçi sınıfını simgeliyor. Ankara Katliamı bu güçlere yönelik somut ve taammüden bir saldırıyı ve katliamı simgeliyor. Ve bundan sonra Türkiye’de yaşanacak saldırıların yönelimini gösteriyor.
İç Savaş ya da Darbe Olasılığı
2008 küresel krizinin açtığı yüksek konjonktür Akdeniz coğrafyasını bir isyan coğrafyasına dönüştürdü. Küresel jeo-politik çelişkilerin odaklandığı, sınıfsal ve toplumsal antagonizmanın kristalize olduğu Akdeniz coğrafyası 2009’dan sonra hareketlendi. Önce Avrupa’nın güneyi mobilize oldu. 2011’de Tunus ve Mısır merkezli Kuzey Afrika isyan dalgasıyla sarsıldı. Dalga 2012’de Doğu Akdeniz’i sardı. Rojava Devrimi gerçekleşti. 2013’te bu sürecin bir devamı olan Taksim Ayaklanması gerçekleşti. Taksim Ayaklanması bir dönüm noktası oldu.
19 muhteşem gün, AKP iktidarının hegemonyasını şiddetle aşındırdı. Taksim Ayaklanması ve Kürt özgürlük hareketinin çok yönlü ve çok boyutlu mücadelesi yeni bir momentin kapılarını araladı.
Arkasından Kobanê direnişi, Kobanê serhıldanı ve HDP’nin başarısı hegemonyayı kırıcı toplumsal pratikler olarak öne çıktı.
Sürekli karşı devrimci politikalarla finans kapitalin en militan partisi olarak hareket eden AKP, Ortadoğu ve küresel konjonktürün avantajlarını iyi kullandı. TC’nin (küresel kapitalizmin aktüel ihtiyaçlarına uygun) restorasyonu yönünde ciddi adımlar attı. Soğuk Savaş devlet yapılanmasının hantallıklarını tasfiye ederek, neo-liberal devlet yapılanmasına uygun düzenlemelere girişti. Bu süreç sistematik karşı devrimci hamleleri koşulladı. Yapılanlar devletin yetkinleştirilmiş ideolojik aygıtları ve kültür endüstrisinin operasyonlarıyla “reform” olarak sunuldu. Sol liberaller bu süreci rasyonalize etmede ciddi görev üstlendi. Yeni rejimin organik aydını olarak işlev gördüler.
“Yeni” Türkiye, en özlü ifadeyle şirket artı polis devleti olarak şekillendi. Bir anlamda akademik düzeydeki yapılan totolojiyi bir tarafa bırakarak, faşizmin yeniden yapılanması ve rektifikasyonu şeklinde gelişti. Başkanlık sistemi bu sürecin bir devamı (ya da konsantrasyonu) ve derinleştirilmesiydi. TC’nin devlet aklı, ruhu ve pratiği bu sürecin bütününde etkisini gösterdi. Her restorasyon sürecinin bir karşı devrimci süreç olduğu unutulmamalıdır.
Özellikle 2013 sonrası gelişmeler AKP’yi iyice sıkıştırdı. 7 Haziran seçimleri, tam anlamıyla, yönetememe krizini tetikledi. Çıplak bir rejim krizi yaşanmaya başladı. Kürt özgürlük hareketinin olağanüstü gelişimi, bir Ortadoğu aktörüne dönüşmesi ve Batı’da toplumsal muhalefetin şekillenmesi ve yeni arayışları AKP’yi sarstı. HDP’nin seçim başarısı bu anlamda önem taşıdı. HDP burjuva egemenliğin meşruluk aracını kullanarak, hatta parti olarak kendi varlığından öte parlamenter sistemin çürümüşlüğü ve işlevsizliğini gösterdi. Bu durum milli iradeyi yansıttığı iddiasıyla bir devlet partisine dönüşen AKP’yi boşa düşürdü. Rejim krizini derinleştirdi. Parlamentonun bir aksesuar olduğu ortaya çıktı.
Bu süreç aynı zamanda düzen güçleri ve egemenler arasındaki çelişkilerin yoğunlaşmasına yol açtı. AKP’nin devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi organik sermayesini yaratma doğrultusunda sistemli hamleleri, kapitalist rasyonları zorlamaya başladı. AKP’nin devletleşme yönündeki adımları, olağanüstü patronaj ilişkilerinin önünü açtı. Nepotist bir rejim inşa edildi. Toplum modern patron-client ilişkisi içinde hızla erozyona uğratıldı. Ayrıca AKP’nin yoğun manipülasyonlarla vizyon ve imaj oluşturduğu Ortadoğu politikaları çöktü. Hatta ters sonuçlar ortaya çıktı. Bir dönem küresel finansal gelişmelere ve akımlara bağlı olarak sanal bir ekonomik büyüme gösteren Türkiye, yapısal krizin yeni evresinde sarsılmaya başladı. Ekonomide çoklu kırılganlık riski arttı. Her an şiddetli bir krizin yaşanma olasılığı çoğaldı. Bu süreç bir yanıyla da AKP’nin çökme ve çözülme süreci olarak işliyor.
Tam bu noktada AKP ve RTE açısından başkanlık sistemi önem taşıyor. Başkanlık sistem, “yeni” rejimin inşası yönünde bir sıçramayı ifade ediyor ve çökme ve çözülmenin önüne geçebilecek tek çare olarak ele alınıyor. Fujimori tarzı bir başkanlık sisteminde, gereğinde parlamento feshi gündeme gelebilir. HDP’nin 7 Haziran başarısı bu manada burjuva egemenlik sisteminde çoklu bir domino etkisi yarattı. 7 Haziran’dan beri parlamentonun fiilen devre dışı bir pozisyonda olması dikkat çekicidir. 1 Kasım’da HDP’nin benzer bir başarıyı göstermesi burjuva parlamenter sistemi ciddi derece de sarsabilir.
Bu yönde AKP’nin savaş politikalarını derinleştirmesi ve Ankara Katliamı’yla etnik bir iç savaş olasılığının yükselmesi tesadüfi bir gelişmeler değil, sınıf mücadelesinin yeni seyrinin göstergesidir.
Önümüzdeki aylar olağanüstü gelişmelere gebe olabilir.
Katastrof Dalgaları
Bu durumun dışında bir başka negatif boyut, Mısır modeli diye tanımlayabileceğimiz gelişmelerdir. Mısır ayaklanması, aşağıdan devrimin gerçekleşme imkânını yaratmıştı. Bu riske karşı Mısır oligarşisi bir restorasyon projesi olarak Müslüman Kardeşler’i, yani Mursi’yi iktidara taşımıştı. Mursi’nin hem kitle hareketini engelleyememesi, hem de Mısır kapitalizminin küresel sistemle uyumlu politikalar geliştirmesinin önünde engel olması, kapitalist rasyonları zorlaması ve ABD’nin Ortadoğu politikalarını riske atacak adımlar atması (Pentagon tarafından), darbenin ve Sisi’nin önünü açtı. Darbe Mısır’da restorasyonun restorasyonu oldu. Benzer gelişmeler Türkiye’de de yaşanabilir. Bugün Batı basını iki olasılık üzerinde duruyor: Birincisi, Suriye’de fay hatlarının kırılmasının bir yansıması olarak etnik bir iç savaş olasılığı, ikincisi ise, NATO’nun Güney kanadının tehlikeye girmesine karşı ordunun devreye girmesi, yani darbe olasılığı.
Türkiye’nin küresel kapitalist sistemle entegrasyon düzeyi, jeo-politik konumu, kapitalist rasyonları riske sokacak gelişmeler, NATO içinde üstlendiği misyon, egemen güçler arasında çelişkilerin yoğunlaşması, siyasal, toplumsal, ekonomik kriz senkronunu tetikleyen gelişmeler, yönetememe krizi ve burjuva siyasi fraksiyonlarının iktidarsızlığı ve siyasal yönelimleri, yine Pentagon onaylı ordunun devreye girmesine neden olabilir.
Solun bir kısmının bu gelişmeden çok da rahatsız olmayacağı ortadadır.
Kısaca Türkiye hızla katastrofik bir sürecin içine giriyor.
İç savaş ya da darbe olasılığı. Bu iki katastrofik duruma karşı özellikle Batı yakası son derece örgütsüz bir durumda. Devrimci, demokrat güçler zayıf ve amorf bir karakter taşıyor. Toplumsal muhalefet bir düzeyde direniş eğilimleri taşısa da enerjisini kristalize edemiyor.
Yakın dönemde Taksim Ayaklanması, Kobanê serhıldanı, Metal direnişi ve fiili grevleri ve HDP’nin başarısı önemli adımlar oldu. Ve yapılması gerekenleri gösterdi: Yani ısrarla sokakta olmak ve sokakta kavgayı örgütlemek. Kürt özgürlük hareketiyle stratejik ve tarihsel ittifakın kurulması için daha fazla gayret etmek.
Kürt özgürlük hareketi ise (eşitsiz gelişim yasasının bir yansıması olarak), her gelişmeye hazır ve her gelişmeye yanıt üretebilecek kabiliyette ve güçte. Çok vektörlü ve çok boyutlu gerçekleştirdiği mücadeleyle geleceğe yürüyor.
Ankara Katliamı artık iç savaş konseptleri olan 4K ve 1İ’nin, yani Kürtlerin, Kadınların, Komünistlerin ve Anarşistlerin, Kızılbaşların, işçi sınıfının, tüm ezilen ve sömürülenlerin, dışlananların, ötekilerin, lanetlilerin kaderlerinin ve kederlerinin ortaklığını bir kez daha, hem de kanlarını ortaklaştırarak gösterdi.
Bütün teorik tartışmalardan öte birleşik devrimci savaşın ne kadar yakıcı önem taşıdığını acı bir şekilde hatırlattı.
Ve birliğin, mücadelelerin birliğinin öneminin altını çizdi. 102 arkadaşımıza, yoldaşımıza ancak sözümüzü böyle tutabiliriz. 1 Kasım’dan sonra katastrofik gelişmelerin hızlanması yüksek bir olasılıktır. Hazırlıklı olmalıyız ve kenetlenmeliyiz. 1 Kasım’da sonuç ne olursa olsun sokakta olmalı, sokağı, kavgayı ve öfkeyi örgütlemeliyiz.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Venezüella’da Bolivarcı Devrim

Venezüella’da Bolivarcı Devrim, Beklentiler ve Halk İktidarı
Venezüella Başkanı Nicolas Maduro’nun sosyalist hükümeti iş dünyasının yönlendirdiği sağcıların kuşatması altında. 6 Aralık’ta yapılacak Ulusal Meclis delegeleri için yapılacak oylama bir güç sınavı şeklinde geçecek. 1999’dan bugüne Başkan Hugo Chávez’in öncülük ettiği süreç birçok insan için yeni gerçekliklerin oluşmasını sağladı ve bu insanlar o gün için sosyalist umutların temelini teşkil ettiler.
Yeni çıkan üç habere göre, sürece iştirak edip beklentilere somutluk kazandıran insanların umutlarına ve politik beklentilerine dair üç örnek görüş ortaya çıkıyor. Bu insanlar ve muhtemelen başkaları rejime bağlılıklarını ifade ediyorlar ve bir direniş kültürü oluşturma yönünde hazırlık içerisindeler.
Venezüellalılar temel tüketim maddelerindeki kıtlığa, dükkânlar önündeki uzun kuyruklara ve paradaki değersizleşme sürecine tahammül göstermek zorundalar. Para yurtdışında saklanıyor, dağıtımcılar malları stokluyor ve vurguncular devletin sübvanse ettiği gıda ve benzini Kolombiya’da satıyorlar. Muhalefet Kolombiyalı paramiliter unsurları ve sokaktaki çatışmayla sonuçlanan gösterileri istikrarsızlığı yaymak için kullanıyor. ABD hükümeti sağcı ajitatörlere yığınla para akıtıyor.
Ekim’de BM Latin Amerika ve Karayipler Ekonomi Komisyonu (CEPAL) Venezüella ekonomisinin 2015’te yüzde 5,5 oranında değer kaybettiğini söyledi; IMF’ye göre bu oran yüzde 10.
Ancak genel bir kötümserlik havasından da söz etmek mümkün değil. 31 Ağustos 2012’de Barquisimeto’daki Intercerámica fabrikasında çalışan işçiler şirket sahibinin Madrid’den Skype üzerinden yaptığı konuşmayı dinlediler. Patron işçilere fabrikayı kapatıp yıkacağını söyledi. Sonrasında işçiler fabrikayı 19 ay işgal ettiler. Şantaj ve tehditlerle karşılaşan işçiler makineleri ve tesisatı korudu. Sonuçta geride sadece 19 işçi kaldı.
Az sayıda işçi fabrikayı 28 Ekim 2013’te tekrar faal hâle getirdi ve ismini “Alfareros del Gre” (Seramik Çömlekçiler) yaptılar. Venezüella’da çıkan 2010 tarihli “Komünal Ekonomik Sistemin Teşvik Edilmesi” Kanunu kurumu “Komünal ve Toplumsal Mülkiyet Olarak Şirket” hâline getirdi (İspanyolcadaki isminin kısaltması EPSC). İşçiler komşu kolektiflerden eğitim ve idarecilik konusunda deneyim edinme imkânı buldular. Üretim Mart 2014’te başladı. Ev inşaatı için boru şeklinde kil blokları üretildi. Yer karosu üretimine son verildi ve ihracat amaçlı seramik süpürgelikler imal edildi. Ekim 2015’te toplam üretim günlük 10.000 bloğa çıktı.
Hâlihazırda fabrikada 85 işçi var, bunların çoğu 25 yaşın altında. İşçiler yakında sayılarının 150’ye ulaşıp günlük üretimin 35.000 bloğa çıkmasını umuyorlar. Hükümetin “Büyük Venezüella Barınma Misyonu” blokların yüzde yetmişini satın aldı. Cemaat konseyleri kendilerinin yürüttükleri inşaat projeleri için diğer yüzde 15’lik dilimi, hırdavatçılarsa geri kalanı aldılar. Kazanılan para eşit olarak pay edildi. Fabrika işgali sonrası kalan 19 işçiden biri olan Pedro’nun tespitine göre, “her gün fabrikada iki saat üretici, altı saat da patron için üretim yapılıyor.”
Resmî planda ESPC bir ya da birden fazla cemaat ya da komüne ait bölgede faal olan bir “toplumsal üretim birimi”. Bu birim katılımcılara ve kolektife gelir fazlasının toplumsal planda yeniden yatırıma döndürülmesi üzerinden fayda sağlamak” için oluşturuldu. Alfareros del Gre “tam anlamıyla” bir ESPC. Bu da “üretim araçlarının toplumsal ve komünal mülkiyette olduğunu” gösteriyor.
Venezüella’da yaşayan Kolombiyalı mültecilerin hayatları da iyiye gidiyor. Son kırk yıl içerisinde tehditler, zorla topraklarının ve evlerinin ellerinden alınması 5.600.000 Kolombiyalının Venezüella’ya taşınmasına sebep olmuş. Gazeteci Marco Teruggi’nin haberine göre bu insanlar “Büyük Venezüella Barınma Misyonu”na ait evlerin yüzde 25’ini kullanıyor, “111.000 Kolombiyalı bugün (üniversite düzeyinde) Misyon Sucre’de eğitim alıyor. 60.000 öğrenci Misyon Ribas’ı (lise eğitimini) tamamladı.”
Bolivarcı Kolombiyalılar Barış Hareketi’nin başında Juan Carlos Tanus bulunuyor. Onun Teruggi’ye ilettiği kadarıyla, “Chávezci kültürün Venezüella Cemaat Komisyonları Teşkilat Kanunu üzerinden oluşturulan göçmen topluluklar dâhilindeki gelişimi doyum noktasına ulaştı.” Tanus ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Chávezci kültür bir hastaneye gidip yardım talep ettiğinizde bir yoldaşın o kişiyle ilgilenmesi ve her düzeyde dikkatle birlikte ona yardım sunması üzerine kuruludur. Bunu Kolombiya’daki modelle kıyaslamak mümkün: Kolombiya’da sübvanse edilen sağlık hizmetleri hiçbir biçimde işlemiyor, hastaneler ihmal ediliyor, halka kötü davranılıyor, ilâç yokluğundan hastanelerde insanlar ölüyor.”
Marco Teruggi’ye göre, Venezüella’ya yeni gelenler “kültürel bir şok yaşıyorlar. Kolombiya’da eğitim düzeyi çok düşük, burada ise insanlarla tek tek ilgileniliyor. Kolektifleşmeden Bolivarcı manada özgür bir Amerika, halkların kurtuluşu, kolektif kuruluş sürecinden söz ediliyor. […] Tüm bunlar akademik, bireysel ve yurttaş düzeyinde rekabete tanık olunan Kolombiya’da öğrendiklerimizden çok farklı.”
Venezüella’daki Kolombiyalı mülteciler politik değişimi tecrübe ediyorlar. Venezüellalılarla birlikte onlar da bu değerli hayatı önemsiyorlar ve Maduro hükümeti için dövüşmeyi önemli buluyorlar.
Ulusal Meclis delegesi, sosyalist Blanca Eekhout TeleSur’a verdiği röportajda Chávezci hareketin halkın desteğini neden arkasına aldığını izah ediyor ve şunları söylüyor: “İlk kez bu seçimlere cinsiyet eşitliği ile birlikte gidiyoruz. Ön seçimlerde adaylarımızın yarısı 30 yaşın altında, genç insanlardı.” Röportajı yapan kişi ise şu açıklamayı düşüyor: “Politik partilerin aynı sayıda kadın ve erkek aday sayısına sahip olması gerek ve bu isimlere listelerinde yer vermek zorundalar.”
Yaklaşan seçimlerle ilgili olarak Eekhout net ve açık konuşuyor: “Biz devrimin Ulusal Meclis’te çoğunluğa sahip olmaya devam etmesini istiyoruz, çünkü eğer sağcılar kazanırsa, halkı devrimin tüm başarılarından mahrum bırakacaklar, katılımı engelleyecekler ve devrimi başarısız kılmak için uğraşacaklar.”
W. T. Whitney
Devamını oku ...

Yaratıcı Ufuk ve Devrimci Perspektif

2013 Gezi isyanıyla başlayan çatırdama tüm ülkeye, hatta Dünya’ya bir işaret gösterdi. Halkın önemli bir kesimi gece-gündüz demeden sokaklara döküldü. Kendiliğinden yükselen devasa tepki Erdoğan ve Oligarşinin bütün baskıcı/yasakçı uygulamalarına karşı biriken öfkenin patlamasıydı.
Halihazırda devletleşen AKP, ilk iktidar olduğu dönemde vesayet dönemini bertaraf ettiğini kamuoyuna ilan ediyordu.
Bu, askerî vesayetin çökertilip ‘demokrasinin’ gerçekleşmesi olarak sunuldu ve buna inananlar hiç de az değildi. Ömrü hayatında bir kere olsun rejimin, devletin, oligarşinin niteliğine dair kafa yormayanlar vesayet/resmî ideoloji meselesine gelince iktidarın yolunduk kazı olabildiler.
Bu durum AKP’yi 2010 referandumunda oldukça şımarttı. 2011’de Akdeniz havzasını kasıp kavuran ‘’Arap Baharıyla’’ kendini Osmanlı/İhvan liderliğine koyup küstahça gerçek yüzünü gösterdi. Artık İhvan’ın Türkiye hamisi olduğunu gizlemeye ihtiyaç duymuyordu.
Ortadoğu’nun liberal/ılımlı İslam ütopyası ‘İhvan’ şartlar elverdiğinde bütün kaynaklarını AKP gibi iktidar olmak için seferber etti. İhvan gücünü sokakla diplomatik güçten, AKP ılımlı-İslam/sermaye pozlarından aldı. Her ikisi de hâkim sermayeyle, orduyla ya da ABD ile uzlaşırken aynı entrikaları yaptılar. Erdoğan ve Mübarek’in vesayet karşıtı demokratlıkları, laikliği istismar eden batıcı elitin kalıntılarından oluşuyor.
Sorun Alanlarını Aşmak
Bu bağlamda bölgedeki tüm çatırdamalar durumu politik sorun alanlarını tanımlıyor. Yaşadığımız sürecin problemlerinin neler olduğunu tespit edip bu alanlara ilişkin politik çözümlemeler ortaya koyup devrimci görevin perspektif noktalarını ortaya koymalıyız. Günümüzde sömürge-kapitalist sistem 21.yüzyılda neo-liberal politikalar ekseninde geçirdiği dönüşüm ve bu bağlamda Türkiye’deki sınıf ilişkilerinin durumu ve bütün bunların ortaya çıkardığı yeni sorunlar devrimci olanaklar olarak anlaşılmalıdır.
Hayatın önümüze koyduğu devasa sorunlar söz konusu iken ve gelişmeler var gücüyle akarken solun geniş kesiminin gelişmeler karşısında refleks gösteremeyip iç bütünlüğünü dahi koruyamadığı gerçek, acı bir tablodur. Geçmişten bugüne Osmanlı’nın kula çevirdiği halk, hep dört bir yana fetihleri ile övünmüş ve bunun üzerine yükselen tarihle bağını koparan bir cumhuriyet inşa etmiştir.
Gerçeğin bugünkü halini tarihsel yabancılaşmayla birlikte ele almalıyız. Devrimci olanın kolektif gücü kolektif birey olmanın yolundan geçmektedir. Bugünün Ermeni/Rum tarihsel kesiti can alıcı bir olgu olan Kürd’e bağlanıyor. Bütün bunlar ise tarihin boşluğundaki çığlıklara (Şeyh Bedreddin hareketi, Babailer, Celali isyanlarına) akıp gidiyor. Görülen o ki bu topraklardaki kolektif harcın kökeni oldukça sağlam…
Sonsöz Yerine
Erdoğan ve AKP kendini koruma gereğinin eşiğine gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla bu durum PKK ile sürdürülen savaşın yeniden startını Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarını HDP’ye yönelik kundaklamaları, linç girişimlerini bir bütün olarak kavramamızı önümüze koyuyor.
Eski çağların yiğit savaşçıları geniş kıtalarda bir ellerinde kutsal kitapları bir ellerinde kılıç isyana çıkarlardı. Basit gibi gözüken iyilik ve doğru için dövüşürlerdi. Thomas Müntzer buna verilebilecek en iyi örneklerden biridir. O köylü savaşının asilerindendir. Günümüz dünyası ise bu durumdan hem farklıdır hem de ona içkindir.
Bugün Madde/Diyalektik, Tarih/Sınıflar gerçeği mevcut durumu dikine kesen bir tarihsel ölçüt halini almıştır.
Dünya ve bölge halkları çürüyen kapitalist düzenin pençesinde âdeta can çekişiyor. Yaşanılan tarihsel kesite damgasını vuran bu gerçeklik yaratıcı bir ufkun devrimci perspektifle yoğrulmuş halini bir ihtiyaç olarak koymaktadır.
Barış Yurdal Tan
Devamını oku ...

Yapacaksızlık Meselesi

Gerçi yapacaksızlıkla mesele pek yan yana durmaz gibi görünüyor. Çünkü sanki her mesele, peşinde bir yapacağı çağırıyor. Gene de bir mesele olmaksızın da yapılabildiğini biliyoruz. Çoğu sefer de olan bu mudur acaba? Yani bu dünya, meselesiz eylem yüzünden tam da bu dünya değil midir? Çünkü örneğin daha iyi bir dünya düşüncesine de bir mesele diyebiliyoruz.
Ama yapacaksızlık, meselesizlik şartıyla bağlı duruyor. Bu şartın altında da, meselesiz yapmakla meselesiz yapacaksızlığı birbirinden ayıran bir başka şart saklı sanki: Meselesiz yapacaksızlığın, meselesizliğin ta kendisinin mesele edilmesine koşullu oluşu. Meselesizliğin bu iki hali arasında söz konusu koşulun sesini duyuyorum: Meselenin bir başkasına teslimi, yani bir başkasının meselesinin edinimi olarak meselesizlik, ki gene çoğu sefer durum sanki bu gibidir ve sanıyorum bunlar meselesiz olduklarını, bir başkasının meselesiyle yol aldıklarını bilmiyorlar: bir 'yapacakları' oluşu bundan. İkinci meselesizlik hali ise meselenin terki oluyor: (meselenin) meselesizliğin mesele edilmesi yoluyla terki.
Meseleyi, kişiye karşısında yeryüzündeki yerini düşündüren her şey olarak görüyorum. Şu haliyle de mesele, irade vehminin, irade hayhuyunun bir uzvu gibi duruyor. Meselesizliğini mesele etmeyenler dâhil olmak üzere bütün mesele sahiplerinin, yeryüzünde kendilerine vehmettikleri yerden, mekândan hareketle, olup bitenler üzerinde tasarrufları bulunduğu yanılgısında saplı durmaları olmaz şey midir? Mesele, ve hemen peşisıra 'yapacak', olup biten ve sonra gene olan her şeyin çıplak, sert, soğuk zorunluluğunun dil ve devamı vasıtasıyla bulandırılıp kültürlenmiş hali gibi görünmüyor mu? Kadercilik, teslimiyet... kelimedir diyorum hep, aslolanın uçurumu, aslolanın yırtıcılığı karşısında belki ana rahminin bir ikamesi olarak: kelime...
Peki o halde mesele bir veçhesiyle de kelime olabilir mi? Meselesiz yapacaksızlık, meselesizliğin mesele edilmesi suretiyle terkidir diyorum ve meseleyi kelimeyle karşılamayı öneriyorum. Aynı cümleyi söz ve eylem, teori ve pratik, soyut ve somut, ve devamla bütün bir ikilikler kümesiyle yinelesek, oyun mu oynamışızdır?
Mesele ağrısının ilacı olarak Oyun: belki bir sonraki adımımı buraya atıyorum.
Baran Öztürk
Devamını oku ...

Mesele 1: Mesele

“Meseleleri mesele etmezseniz, ortada bir mesele kalmaz.” diyordu Süleyman Demirel. Nasıl kırk yıl boyunca bağrımıza bastıksa bu kıymetli siyasetçiyi, lafını da dinledik. Hiçbir meseleyi mesele etmedik, haliyle ortada da bir mesele kalmadı.
Mesele denilebilirse tabii buna da, hakkımızı yememek lazım, bir tane meselemiz vardı aslında. Babam buna “ekmek kavgası” diyordu.
Tek mesele ettiğimiz bu meseleyi bari doğru kavrayabilmiş olsaydık, her şeye rağmen, yine de ortada hiçbir mesele kalmayacaktı. Meselemize yalnızca “ekmek kavgası” dedik, “çokluğu önemli değil, helali olsun ama” diye eklemedik.
Ekmek kavgamızın nereye tekâbül ettiğini ayırdına varamadıkça biz, o da her gün başka yerlere evrildi. İşte en son gelinen noktada da verdiğimiz ekmek kavgası, “günlük 6 milyon olan ekmek israfını nasıl düşürebiliriz?”in kavgası oldu. Bunu saymazsak, genel anlamda ekmek kavgasını kazandık yani.
Ekmekle de kalmadık tabii. Bulaşık makinası, çamaşır makinası hatta jeepler, tatil köyleri, rezidanslar... daha nice kavgadan alnımız ak çıktık elhamdülillah. İslâmî tüketimde petrol zengini ülkeleri bile geride bıraktık, Arabistan, Katar falan halt etti yanımızda yani, Rabbimize binler şükür.
Neyse, bu bizim ilk meselemiz ve bizim ilk meselemiz sisteme angaje olmuş Müslüman görünümlü insanlara bir takım eleştiri getirmek değil.
Bizim ilk meselemiz; “hangi meseleleri mesele edinmemiz gerektiği” meselesi. Zaten insan dediğin de, mesele edindiği meselelerden başka ne ki?
Devamını oku ...

Prototip

“Param var, bu garson bana layıkıyla hizmet etmek zorunda.” Bu düsturla gündelik hayatta çokça karşılaşmışızdır. Tüketimci zihniyetin ürünü olan bu sözün Gezi sonrası dönemin ana birleştirici söylemi olduğunu görmek gerekir.
Gezi’de öne çıkan üç dinamik aynı tepki ve öfkeyle harekete geçer. Garson olarak gördüğü Tayyip’i istemeyenler, AKP’yi istemeyenler ve devleti istemeyenler. Ölüm sonrası kanın kalpte toplanması gibi, bugün tüm öfke ilk tepkiye yoğunlaşmıştır. Üç tepki de aynı düzlemde yan yana gelip kol kola girmiştir. Buradaki birlik hâlinde devleti arayıp bulmak gerekir. Tüketimin ideolojisi devleti işaret etmeye mecburdur.
“Hırsız” diye bağırmak da bu açıdan sorgulanmalıdır. Hırsız varsa bir dükkân veya bir ev, aynı zamanda o dükkânın veya evin sahibi vardır. “Hırsız” diye bağırmak bizi o dükkânın veya evin sahibiyle birleştirecektir. O dükkânın hangi Ermeni veya Rum’dan gasp edildiği, o evin kimlerin mezarları üzerine inşa edildiği unutulacaktır. Devletin birliği-bütünlüğü nisyana mecburdur.
Sosyal âlemde, özellikle Ankara katliamı sonrası dile dökülen söylemi de sorgulamak şarttır. “Devlet, polis gereken önlemleri almadı” cümlesi, birkaç gün önce Dilek Doğan’ı katletmiştir. Davutoğlu’nun ağzından çıktığı biçimiyle, “önlem noktasında hatalı bir uygulama yapılmış olabilir”, ama bu hata sosyal âlemde “devlet önlem alsın” yaygarası kopartanlar nezdinde telafi edilebilecek bir hatadır. Onlar da devletle aynı rahatın, konforun, masumiyetin, biricikliğin dünyasından konuşmaktadır.
Demek ki bombalar, mermiler bu birlik düsturu, mitosu içindir. O rahat, konfor, masumiyet ve biricikliğin dışavurumudur. Devlet yeniden inşa sürecinde bu kaosu kendi bildiği gibi, çıkarına göre yönetmektir, yönetmektedir.
Dükkânın veya evin sabitliğinden, merkezîliğinden dünyaya bakanlar yanılmaya, devletin yanına koşmaya mahkûmdur. Dava ortaktır, ortaklaşmalıdır, ortak olan dava hâline gelmelidir. Tüm bu kaos içerisinde pusulamız ortada kalmış davamız, davayı canlı tutan bayrağımızdır. Ezilenlerin-sömürülenlerin devletle ilgili yanılsama içine düşmesine katkı sunmak o pusulayı yitirmişliğimizin bir sonucudur.
* * *
Tek tek bireylerin nasıl bir araya geldiklerini sadece Amerikan düşünce kuruluşları, tekellerin fonladığı üniversiteler veya istihbarat kuruluşları sorgulamıyor. Sol siyaset de gerçeğine yabancılaşmış hâliyle bu sorguya dâhil oluyor. Özellikle Gezi yanılsaması üzerinden, sokağa çıkan sekiz milyon, bir rakam olarak, lime lime ediliyor, analize tabi tutuluyor. Analizin ardındaki zihin, o zihindeki “öteki devlet” görülmüyor.
Kaba manada Bakunin bir Rus. Avrupa-Rusya geriliminde Avrupa’nın istikrarsızlığı, parçalanması için çalışıyor. Birlikteliklerin niteliğinin bir önemi yok onun için. O nedenle “I. Enternasyonal’i geleceğin toplumunun özü-çekirdeği” olarak görüyor. Yani varolan birlikteliği derhal felsefî manada öze yerleştiriyor, kazığı oraya çakıyor. Bakunin, tüm çaresizliğimiz dâhilinde bugün bir güneş gibi parıldıyor. İpimizi o kazığa bağlıyoruz.
Engels ise şu cevabı veriyor: “I. Enternasyonal öz değil, prototiptir, ilk sunumdur.” Bu ayrım Gezi şahsında da vücut buluyor. Oluşan forumları öz-çekirdek görenler, o forumları geleceğin AKP-CHP koalisyonu için ilk model olarak formüle eder hâle geliyorlar. Bu devletlû kurguya HDP’nin de katılmasını isteyenler, bu düzeye gelmiş olmayı zafer olarak değerlendiriyorlar. Bir yıl önce Orduevi’ne sığınan eylemcileri askerler koruduğunda, polise tepki geliştirdiğinde sevinenler, nedense aynı orduevinin Ankara’daki katliamdan saatler önce neden boşaltıldığını, alarma geçirildiğini sorgulamıyor.
Nedenle sonucun; özle biçimin yer değiştirmesi karşısında Engels’in I. Enternasyonal ile ilgili diğer bir değerlendirmesine de bakmak gerekiyor. Engels, “ilk Hristiyanları anlamak istiyorsanız, I. Enternasyonal’deki işçilere bakın” diyor. Böylece küçük burjuvaya has, her şeyi kendisinden başlatma iradesine neşter atıyor, o ilk sunumu tarihsel bir bağlama oturtuyor. Bizse ilk Müslümanlara küfredip öz olarak belirlediğimiz bugünkü birlikteliğimizi merkeze yerleştirmeyi maharet sayıyoruz.
Prototip olanı öze, merkeze yerleştirme, her şeyi oradan başlatma iradesi devrimsiz bir irade olarak tecelli ediyor oysa. “Devlete karşı devrim” düsturu, devletin ideolojik birliğine-bütünlüğüne dâhil olma imkânını ortadan kaldırdığı için terk ediliyor. Devrim, gereksizleşiyor, geçersizleşiyor, gerçeksizleşiyor.
Devletse sadece insanların birbirlerini öldürme imkânını tekeline alan boş gösteren, güç olarak görülüyor. Dolayısıyla devlet sürekli öldürüyor, öldürme tekelinin sadece kendisinde olduğunu anımsatıyor. Bizse kendimizi masumiyet karinesi ile avutuyoruz. Masum hâlimizle o boş gösterene liberal bir yerden örgütleniyoruz.
Devlet, kendisine karşı olan her ihtimali bir araz, maraz, sakatlık, artık olarak kodlamak zorunda. Suriye bunların çöplüğü. Oradan kuruluyor yeni devlet. Seviniyoruz. Bir, iri ve diri oluyoruz. Bugünkü devletle bir, iri ve diri olana kızıyoruz. Geleceğin devletinin bizim içimizde de yeniden organize olduğunu görmüyoruz. Buradaki temel ayıraç, devrim, hükmünü yitiriyor, umursamıyoruz.
Şehidler geleceğin toplumuna bugünden şahidlik ederler. O toplum rüşeym hâlinde, kuvve olarak bugünde mevcuttur zira. O toplum bugün bildiğimiz manada “toplum” da değildir. Kolektiftir, müşterektir. Tüm kavgada caridir, canlıdır, hükmünü yürütür. O nedenle şehidler ölmez. Kavgada, kavgayla cari, canlı ve hüküm sahibidir.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Holokostu Yeniden Yazmak

İsrail Başbakanı Netanyahu Salı günü Dünya Siyonist Örgütü Kongresi’nde kendi ölçütleri dâhilinde bile, haddini aşan bir iddiada bulundu. Netanyahu, Hitler’in başlarda (Madagaskar Planı olarak da bilinen plan üzerinden) sadece Yahudileri Avrupa’dan kovma yanlısı olduğunu ama Filistinli Kudüs Başmüftüsü Hacı Emin Hüseyni’nin onu imha harekâtı konusunda ikna ettiğini söyledi.
Netanyahu’nun sözlerini ilk duyduğumda aklıma hemen İsrail İçin Birleşmiş Hristiyanlar başkanı Papaz John Hagee’nin benzer ifadesi geldi. Ağır antisemitist olan Hagee bir vaazında Hitler’in Yahudileri İsrail’e sürmesi için Tanrı tarafından gönderilmiş bir “avcı” olduğunu söylüyordu.
Ancak bu değerlendirmelerde Hitler esasında Tanrı’nın değil, müftünün bir ajanı olarak çıkıyor karşımıza!
Netanyahu’nun ifadesinin Holokost’u inkâr edenlerin işine geleceği kesin. Ama onun asıl yapmak istediği Siyonist tarihçilerin altmış yıldan fazladır yaptığı şey: bu tarihçiler, Filistin’i ve liderlerini Holokost’un esas ortakları olarak takdim ediyorlar ve Arapların Siyonizme dönük düşmanlıklarının yerleşimcilik, toprak hırsızlığı ve insanları kitleler hâlinde sınırdışı etme ile bir alakasının olmadığını iddia ediyorlar. Her şeyin sebebi, Filistinlilerin ve Arapların Yahudilerden nefret etmesi. Başka bir deyişle, antisiyonizm antisemitizmden başka bir şey değil.
Kudüs’teki Siyonist Holokost hatıra müzesi Yad Vashem de bu değerlendirmelerde önemli bir rol oynadı. Müzede Kudüs Müftüsü’ne bir duvarın tamamı ayrılmış. Holokost Ansiklopedisi’nde müftüye ayrılan kısım Hitler’e ayrılandan biraz daha az ama Goebbels, Goering, Heydrich ve Himmler ile ilgili kısımların toplamından fazla.
İsrailli tarihçi Tom Segev’in ifadesiyle, Yad Vashem’deki Filistinlilere ait tek görüntü “bir grup fırtına birliklerine karşı Nazi işareti yapan Müftü’yü gösteren, bir duvara asılı fotoğraf.” Fotoğrafın amacı, “ziyaretçilerin müzeyi Arapların İsrail’e dönük düşmanlığı ile Nazilerin Yahudileri imha planı arasındaki ortaklığa dair bir sonuca ulaşmış olarak terk etmelerini sağlamak.”
Müftü küçük bir savaş suçlusu ama onun Nihai Çözüm’ü teşvik ettiği iddiası tam bir saçmalık. Eğer savaşın büyük suçlusundan söz etmek gerekiyorsa o da ilkin Nazilerin yürüttüğü “T4 Aksiyonu” isimli ötenazi programında, ardından Nihai Çözüm’de kullanılan mobil gaz kamyonlarının mucidi ve gaz odalarının babası Walter Rauff’tur.
Rauff’un ellerinde yüz binlerce Yahudi’nin kanı vardır ve o Naziler 1943’te Tunus’u işgal ettiğinde oradaki Yahudileri öldürmek için Kairouan şehrinde bir soykırım kampı kurmaya çalışmıştır. Ancak adaletin karşısına çıkmak yerine savaş sonrasında Rauff İsrail ajanı olmuş, sonrasında İsrail onun Güney Amerika’ya kaçmasına yardım etmiştir.
Bu noktada Netanyahu’nun 1921’de göreve gelmesi sonrası Siyonistlerin Hacı Emin Hüseyni’yi akladığı gerçeğini de inkâr ettiği üzerinde durmak gerekmektedir. Balfur Deklarasyonu için yürütülen lobi faaliyetinde önemli bir araç olan İngiliz Yüksek Komiseri Sör Herbert Samuel onu seçmiştir, çünkü önemli Siyonist isimler Hüseyni’nin ileride kendileriyle ortak olacağını düşünmüşlerdir.
Öte yandan birçok Filistinli daha da ileri giderek Müftü’nün 1936-39 İsyanı sonrası İngilizlerle işbirliği yaptığını iddia ederler. Filistinliler Hacı Emin Hüseyni’yi tarihin hiçbir aşamasında seçmemişlerdir. Onu Filistinlilere dayatan İngilizler ve Siyonistler olmuştur.
Müftü, esas olarak Sırp Çetniklerle savaşmak için Bosna’da üç Müslüman birliği örgütlemekten sorumlu kişidir. Bu askerlerse Yahudilerin sürgününde rol oynamamış, sadece 210 kadar Yahudi’yi bugünkü Kosova’da Nazilere teslim etmişlerdir.
Gilbert Achar’ın The Arabs and Holocaust isimli çalışmasında tespit ettiği üzere, bu askerler Miğfer Ülkeleri’nin güttüğü davayla hiç ilgilenmemişler, yeniden eğitim görmek için Fransa’ya gönderildiklerinde ise kaçıp Direniş saflarına katılmışlardır.
Netanyahu’nun bahsetmediği diğer bir husus da Bosna’da Yahudilere ve Sırplara karşı Hırvatların-Nazilerin aldıkları tedbirlere karşı üst düzey Müslüman din adamlarının yayınladıkları üç ayrı deklarasyondur. Bu deklarasyonlardan biri 1941’de Mostar’da, biri Aralık 1941’de Banja Luka’da, diğeri de Ekim 1941’de Saraybosna’da yayınlanmıştır. Avrupa’da Nazilerin işgal ettiği tek Müslüman ülke olan Arnavutluk’ta bulunan Yahudilerin sayısı savaş sonunda (iki bin) savaş başına (iki yüz) kıyasla daha fazladır. Nazi işgali altında Arnavutluk’tan tek bir Yahudi sürgün edilmemiştir.
Hitler ile Müftü arasında 28 Kasım 1941’de yapılan toplantının bir dökümü Walter Lacquer’ün Israel-Arap Reader kitabında yer almaktadır. Burada Müftü’nün Hitler’i Yahudileri imha etmesi konusunda teşvik ettiğine dair herhangi bir ifadeye rastlanmamaktadır. Müftü, Nihai Çözüm’den ancak 1943 Yaz’ında Himmler üzerinden bilgi sahibi olur.
Hitler’le konuşmasında Müftü, Almanya’yı Suriye, Irak ve Filistin gibi Arap ülkelerinin bağımsızlığını desteklediğine dair açıklamaya yapmaya zorlar. Hitler ise bunu reddeder, zira o böylesi bir açıklamanın Fransa’da sorunlara yol açacağını, açıklamayı Fransız İmparatorluğu için bir tehdit olarak görebilecek Charles de Gaulle’ün destekçilerini güçlendireceğini söyler.
Gerçekte Hitler’in Arapların bağımsızlığını desteklemek gibi bir niyeti yoktur. Eğer Almanya Arap ülkelerini işgal ederse, bu hamle muhtemelen Britanya ve Fransa’yı birer emperyalist güç olarak gölgede bırakacaktır. Birçok Nazi’ye göre Araplar Yahudilere kıyasla ırk merdiveninde daha alt basamaklarda yer almaktadır.
Müftü Hitler’le buluştuğunda Nihai Çözüm Haziran 1941’de Rusya’nın işgal edilmesiyle birlikte zaten başlamıştır. O dönemde Hareket Birlikleri [Einsatzgruppen] ve Einsatzkommando [Hareket Komandoları] isimli, Beyaz Rusya ve Ukrayna’da Ordunun [Savunma Gücü-Wehrmacht] arkasında ilerleyen ölüm mangaları bir milyon kadar Yahudi’yi toplu olarak kurşuna dizmiştir. Kiev dışındaki Babi Yar’da 33.000’den fazla Yahudi Eylül 1941’de hâlihazırda katledilmiştir.
Auschwitz’de insanların gazla öldürülmesiyle sonuçlanan deneyler Eylül 1941’de başlamıştır. Bu süreçte Polonya ve Rusya’daki hapishanelerde 850 savaş tutsağı katledilmiştir. Aralık 1941’in başında ilk soykırım kampı olan Chelmno faaliyetlerine başlamış, kampta mobil kamyonlarda karbon monoksit gazı kullanılmıştır. Belzec Kampı ise Mart 1942’de faaliyete geçmiştir.
Goebbels’in günlüklerine göre, 12 Aralık 1941’de Hitler Berlin’de Nazi liderlerine bir konuşma yapar. Goebbels’in günlüğüne kaydettiği konuşma şu şekildedir:
“Yahudi Sorunu ile ilgili olarak Führer temizlik harekâtı başlatmaya kararlı. Belirli bir kehanete dayanarak başka bir dünya savaşı başlatırlarsa kendilerinin imha edileceklerini söyledi. Bu boşuna yapılmış bir konuşma değildir. Dünya savaşı kapımızı çalmıştı. Yahudilerin imhası savaşın zorunlu bir sonucu olarak gerçekleşmelidir. Bu mesele duygusallıktan arınılarak ele alınmalıdır. Yahudilere değil, sadece Alman halkına sempati duymalıyız.”
Eğer Netanyahu’ya inanacak olursak, bu konuşma Hitler’in Müftü ile yaptığı toplantının bir sonucu olarak gerçekleşmiş olmalı.
1923-4’te yazılan Kavgam’da Hitler şunları söylüyor: “Büyük Savaş’ta cephede milyonların feda edilmesi, ancak halkı yozlaştıran bu on iki ilâ on beş bin İbrani’nin zehirli gaza maruz bırakılmasıyla engellenebilir.”
30 Ocak 1939 tarihli o “kehanet yüklü” konuşmasında Hitler Yahudi ırkının yok edilmesinden açık bir biçimde bahseder, üstelik bu tespitini üç kez yineler.
“Bugün de ben biraz kâhin olayım. Eğer Avrupa içindeki ve dışındaki beynelmilel Yahudi finansçılar bir kez daha ulusları bir dünya savaşına sokma konusunda başarılı olacaklarsa bunun sonucu, dünyanın bolşevikleşmesi, dolayısıyla Yahudilerin zaferi değil, tüm Avrupa genelinde Yahudi ırkının imhası (vernichtung) olacaktır.”
Ardından derhal, Nihai Çözüm’ün habercisi olan “T4 Aksiyonu” devreye girer. Sonuçta kimi tahminlere göre beş yüz bin engelli Alman Almanya’da tesis edilmiş altı katliam merkezinde öldürülür. Ardından Katolik Piskopos Münsterli Galen bu eyleme karşı bir şeyler söyleyince Hitler programa son vermek zorunda kalır (gene de program toplama kamplarında devam eder.).
Burada tek söylemeye çalıştığım şey, tüm Siyonist bakış açısının tarihin yeniden yazılmasına dayandığıdır. Yahudilerin Filistin’e “geri dönüş”ü, Nekbe’nin inkâr edilmesi ve Holokost’tan kimin sorumlu olduğu meseleleri bu yazım süreci konusunda asla istisna teşkil etmezler. Netanyahu’nun Nazilerin işledikleri o korkunç suçların yükünü Filistinlilerin omuzlarına yüklemeye çalışmasında yeni bir şey yoktur.
Tony Greenstein
Devamını oku ...