10 Eylül 1920

10 Eylül 1920: Türkiye İştirakiyun Teşkilatlarının Birinci Kongresi
Siyasal Eylemimizin Başlangıcı ve Kısıtları
Türkiye Devrimci Hareketi, tarihi boyunca, sosyalist ideolojideki gelişim aşamalarını, akımları yakından takip edip bunlara göre konum almış, bunlardan kimisini benimseyip kimisi ile tartışma içerisinde olmuştur. Maoizm, SBKP Siyaseti, Troçkizm, Latin Amerika kaynaklı gerillacılık Türkiye’de ciddi muhataplar bulmuş, bu akımlardan bir kısmı, özellikle 70’lerde, birer mücadelede bayrağı haline gelmiştir. Siyasal yapıların baskılanıp zayıf düşmelerinden sonra siyasal yapılar üzerinden temsil edilen sol fikir akımlarının kitlelerde pek bir izi kalmadığı görülmüştür. Çin’de yüz milyonların aktif katılımı ile kurulan Maoizmin, Doğu Avrupa’dan Orta Asya içlerine kitlelerin günlük yaşantısından edebiyatına nüfuz eden SBKP politikalarının, Türkiye’de yıllarca, güçlü sendikalara, çok okunan gazetelere, üniversitelerde kitlesel derneklere hâkim siyasetler tarafından temsil edilmelerine rağmen, halk nezdinde anlamlı bir birikim oluşturamamalarını neye bağlamak gerekir?
İlk elden şunlar söylenebilir:
1- Türkiye’de her türlü sol akım ideolojik olarak temsil edilmiş, ancak siyaseten temsil edilmemişlerdir. Kendi coğrafyalarında güncel sorunlara devrimcilerin verdiği güncel cevapların formülize edilmiş hali olan bu akımlar, “bize bu formül uyar mı uymaz mı?” üzerinden ele alındı, güncele inemedi, idealize kaldı.
2- Bu akımlar yerli değillerdi. (Kulağa basit gelen bu çıkarım, komünizm düşmanı sağ ideologlar tarafından da kullanılır, onlar kendilerince bir tehlikeyi savuşturmak maksadı ile halkın öz değeri varsaydıkları “Türklüğe-İslamlığa uymaz” gördükleri sol akımları dışta tutabilmek için bu lafı ederler. Biz ise coğrafyanın içinden geçtiği ateş ile pişmeyen, insanın rengini almayan fikrin, o coğrafyada bir yere kadar yol açıcı olacağını vurgulamak için bu lafı ediyoruz. Yoksa onların buralı olmamaları onların ezilenlerin fikri, eylemi oldukları gerçeğini yadsımaz.)
Bu iki tespiti biraz daha somutlarsak, sözgelimi son on yılda, genel seçimler konusunda Maoistlerin Maoizmden kaynaklanan, Sosyalist Devrimcilerin Sovyetçilikten kaynaklanan bir tavır farklılığına işaret edebilir miyiz? Hadi diyelim, şimdi tavrımızı anlaşılır şekilde ortaya koyup farkları duyuracak araçlardan ve etki gücünden yoksunuz; örneğin 70’lerde solda duran halk kitlelerinin CHP ile kurdukları ilişki biçimine dair Sovyetçilerin, Şehir Gerillacılığını savunanlara göre, Sovyetçilikten kaynaklanan farklı tutum alışları ilk anda aklımıza gelir mi?
Önce büyük bir fikir bulup ya da kurup sonra onu olaylara uygulamak mümkün olmuyor; aksine büyük fikirler, sayısız olayın ve eylemin detayında, tavır alışlarda ve sonrasında yapılan tahlillerle şekilleniyor. Leninizm de öyle. Leninizmin şekillenme aşamalarından birini temsil eden Sol Komünizm eseri, gerici sendikalarda çalışma yürütmekten, burjuva parlamentolarında siyaset yürütülüp yürütülemeyeceğine dair türlü tartışmayı o günkü muhatapları ile yürütüyordu. Lenin’e göre, “Gerek Churchill ile Lloyd George arasındaki görüş ayrılıkları… gerek Henderson ile Lloyd George arasındaki görüş ayrılıkları, … sadece, bilinçli, inanmış, teorik bakımdan yeterli bir propagandacı olmakla yetinmeyen, ama aynı zamanda devrimde yığınların pratikte kılavuzu olmak isteyen komünist, bu ayrılıkları göz önünde tutmayı bilmeli, bu ‘dostlar’ arasındaki kaçınılmaz çatışmaların, onları zayıf düşürecek olan çatışmaların ne zaman tam olgunluğa erişeceğini doğru olarak kestirmelidir.” Kendisi de devrime yürürken böyle yapıyordu. Yine Lenin’e göre, devrimciler gerici gördükleri sendikalarda da çalışmalı, parlamentolara girmeliydiler, zira Biz, sosyalizmi kurma işine, hayali ya da bu maksatla özel olarak teşkil ettiğimiz insan malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığıyla girişebiliriz ve girişmeliyiz. Hiç şüphe yok ki, bu, çok zor bir iştir; ama soruna bunun dışında bir yaklaşış, o kadar ciddiyetten uzaktır ki, bunun sözünü bile etmek gereksizdir.” Lenin, 1920’de devrimini yapmış Rusya ve devrimini yapmasını beklediği Batı koşullarında böyle düşünüyordu. Tabii, zamana ve mekâna göre yeni koşullarda bu yaklaşımların tersi de savunulabilir; tutum alışımızda somut referans noktalarına ihtiyacımız vardır, Lenin’in yaptığı gibi somut insana, coğrafyamıza, örgütümüzün durumuna bakmak gerekir.
1920’de Rusya devrimini yapmış, Batı’dan yapması beklenirken; Türkiye’de bir ara dönem yaşanmaktadır. Ne Saltanat ne Ankara Hükümeti ne de yerel güçler, siyaseten ve askerî olarak ülkeye hâkimdirler. Bu durum 1920 yılı içerisinde giderek bir iç savaş halini alacaktır. Bu savaşta, sosyalistler ve sosyalizan güçler önemli bir ağrılığa sahiptirler. Ülke genelinde bir birinden bağımsız hücreler, basılı yayınlar, BMM’de milletvekilliği çoğunluğu, İçişleri Bakanlığı’nın ele geçirilmesi, batı cephesinde sola yatkın silahlı gruplar, bu grupların İstanbul yanlısı isyanları bastırmada elde ettikleri itibar bu ağrılığın Anadolu içindeki faktörlerindendir. Dışarıda ise, Doğu Halkları Kurultayı, belki de Dünya tarihinde ilk defa uluslararası siyasette devletleri resmî olarak muhatap almamakta, halklara çağrı yapmaktadır; Savaş Komünizmi döneminde, Sovyetler’de iç savaş koşullarında örgütlenmiş Türkiyeli komünistler, siyasal merkezlerini giderek Anadolu’ya yaklaştırmakta, son olarak Bolşevik kisveli İttihatçıları temizledikleri Bakü’de bir birlik ve kuruluş kongresinin hazırlıkları sürmektedir. Kongreyi (Türkiye İştirakiyun Teşkilatlarının Birinci Kongresi) toplayan Mustafa Suphi ve yoldaşları, yeni Türkiye’nin kuruluşunun eşiğinde, o günlerde halk kesimlerinde, Meclis’te, silâhlı güçler arasında etkin, ancak birbirinden bağımsız gelişen sosyalist yapıların birliğini amaçlamakta ve bu şekilde Anadolu’ya dönmeyi hedeflemektedir. Bu Kongre 10/16 Eylül 1920’de Bakü’de toplanmıştır. Kongre’de o güne kadarki örgütsel gelişimler ele alınmış, birlik sağlanmış (TKP kurulmuş), ve en nihayetinde Anadolu’daki ayaklanmaya katılma kararına varılmıştır.
TKP, hemen Anadolu’ya dönme ve mücadeleye girme konusunda doğrusal bir politikayı tavizsiz yürütmeye başlamıştır. Bu politika, aktörleri ve yönelimi ile “bizdendir”. Suphilerin buluşmaya gittiği, Halk İştirakiyuncular’dan (Ankara Hükümeti’nin engellemeleri ile Kongreye delege yollayamamışlardır) Servet şeyhtir, Salih Baytardır; Yeşil Ordu’ya bağlanmış Ethem, Çerkes halkının liderlerindendir. Dönüş politikası kısmen de olsa başarılı olsaydı, Polonya sorunundansa örneğin Çerkes halk dinamiğinin; Alman sosyalistlerinin parlamenter siyasete yaklaşımlarındansa Halk Zümresi’nin tutumunun; Zinovyev ya da Dimitrov’dan ise Suphilerin, Baytar Salihlerin coğrafyamız insanında ve devrimci politikamızda daha kalıcı izler bırakacağı ortadadır. Dönemin kadroları “hayali ya da bu maksatla özel olarak teşkil ettiğimiz insan malzemesi değil, kendi toplumunun, tarihinin izlerini taşıyan eksiği ile fazlası ile Anadolu işçisine, köylüsüne ruhen bedenen en yakın kişilerdir. Bakü Kongresi, yerli aktör ve olguların devrimci bir politika çerçevesinde derlenmesi, ülkenin somut siyasetine müdahale hamlesidir. Somut siyaset diye bahsettiğimiz ise ülkenin kuruluş siyasetidir; bu siyaset düzenin genlerine işlemiştir. Kongre’nin dönüş politikası, bugünün sosyalistlerince bir iç mesele olarak idrak edilip su yüzüne çıkarılmayı beklemektedir.
Komintern’in 2. Kongresi, ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkelerde komünistlerin rolünü daraltıp bir nevi ulusal burjuvazilere, emperyalizm karşısında şimdilik destek olunması düzeyine indirmişti. Komintern’in politika belirlerken Sovyet Devrimi’nin bekası, Batı devriminin geleceğini göz önünde tuttuğu açıktır. Yukarıda alıntılar yaptığımız Sol Komünizm kitabı da bir nevi bu koşullarda sendikalarda, parlamentolarda komünistler açısından yürütülecek eylem tarzını belirlemektedir. Lenin, buralarda etkin olmayı o günün koşullarında yine Sovyet Devrimi’nin bekası, Batı devriminin geleceğini açısından yerinde görmektedir. Lenin’den alıntıladığımız metinlere bakmakla yetinsek dahi şu sonuca varabiliriz: Nesnel bir değerlendirme yapılmış, o günün parlamentolarının durumu, burjuvazinin iç çekişmeleri hesaba katılmış olmalı. Peki, bu politikanın Türkiye’ye uygulanmasında, aynı somutlukta yaklaşılmış diyebilir miyiz? Ankara dışında inisiyatifi pek zayıf parçalı Ankara Hükümeti ve 3-5 aylık Meclis, ülkenin batısındaki ayaklanmayı bastırmaya cesareti olmayan doğu ordusu, halk kesimlerinde yönetici kesimlere karşı birikmiş bir öfkenin yaşandığı gerçeklik karşısında; yüzlerce yıllık geçmişi olan ve o günlerde kriz içine giren Batı parlamentoları ve yüz yıllık sosyalizm geleneği baz alınarak sosyalistlere biçilen politika şaşmaz bir doğrulukla Türkiye’ye de uygulanmalı mıydı? Lenin’in tezleri, tam da Leninizm gereği, özelde Anadolu’ya genelde Doğu’ya dosdoğru uygulanmamalıydı. Siyasî eylem, Nevski Bulvarı’nın bir kaldırımı değildir, Petersburg'un dosdoğru geniş ana caddesinin sınırları belli bir kaldırımı değildir.” sözün sahibi Çernişevski’dir, Lenin, sözden övgüyle, bu söze uyulmamasından ise yergi ile bahsetmektedir.
Suphi ve yoldaşları da buna yakın bir tahlil yapmış olacaklar ki Sovyet yetkililerinin engelleme girişimlerine rağmen ısrarlı bir biçimde ülkeye dönüp sosyalizm mücadelesini yükseltme çabası içerisine girmişlerdir. Ancak dönemin TKP önderliğinin de ülke içerisindeki somut örgütsel durumu tahlil etmede, ortaya çıkacak antikomünist direncin gücünü ve yönünü kestirmede yetersiz kaldığı anlaşılmaktadır. Dönüş hareketi, Ankara ile yapılan bir dizi temas sonucunda başlamış, Ankara Hükümeti’nin estirmeye başladığı antikomünist havaya rağmen devam ettirilmiştir. Ankara merkezli burjuvazinin iç ilişkileri yeterince takip edilmiş midir, devrimci heyecan güncel durumun somut tahlili ile törpülenmiş midir, bu sorulara olumlu yanıt vermek mümkün görünmüyor. Dönüş politikası, Suphi ve yoldaşlarının katliamı ile son bulmuştur.
Suphilerin katli, Ankara Hükümeti açısından, devam ettirilen tasfiye hareketinin bir adımıdır, bunun hemen öncesinde ve sonrasında ülke içerisindeki komünistler tutuklanmış, partileri kapatılmış, yayınlar yasaklanmış, antidemokratik yasalar ile muhalif her türlü faaliyet kriminalize edilmiş, batı cephesinde işgale karşı etkin direniş gösteren bağımsız halk birlikleri orduya ilhak edilmiştir. Sovyetler tüm bu politikalar karşısında hemen hemen sessizdir.
Bu gelişmeleri takip eden iki yıl zarfında ülkedeki işgal durumu son bularak, iç savaştan galip çıkan ve iktidarda tekleşen burjuvazi tarafından düzenin kuruluşuna girişilmiştir. Örneğin biz bugün, tek parti düzenin kurumsallaşması aşamasında, “inkılâp” kanunlarına karşı halk yığınlarının tepkisi konusunda sosyalistlerin yürüttükleri politikaların ve sonuçlarının taşıyacağı siyasal deneyim ve kazanım mirasından yoksunuz. Bu ve benzeri yoksunluk, şablon tezleri sahiplenip, mutlaklaştırma eğilimimizin gelişmesinde, iç dinamiklerimizdense dış dinamikleri öne çıkartmamızda, devrimi ağırlıklı olarak bir strateji sorununa indirgememizde, insanımızla sınırlı bölgeler dışında kalıcı ve kopmaz bağlar kuramamamızda, ortaya koyduğumuz muazzam devrimci mücadeleye rağmen halk kitlelerinde fikirlerimizin silikleşmesinde etkili olmuş olmalı.
Bugün 94 yıl sonra, yanı başımızda Rojava’da devrim gelişirken, burjuvazi ülke içerisinde yönetme krizi yaşarken, Eylül Kongresi’ni daha da önemlisi onu yaratan koşulları, dönemi ve kuruluş dinamiklerimizi tarihe ilgi kabilinden değil de siyasal bir iç mesele olarak ele alıp ortak bir eylem kılavuzunun dersleri hanesine yazmalıyız.
Onur Şahinkaya
İştirakî Dergisi
Temmuz-Aralık 2014
Sayı: 3-4, s. 179-182
Devamını oku ...

Çocuklara Kıymayın, Mezarlara Dokunmayın Efendiler!

İnsanlıktan söz edildiğinde ilk konuşulanlardan biri de ölüm-ölü, ölü gömme törenleri, mezarlık… vb.dir. Tarih bunu, tarih-öncesinin ilk bulgu-belgelerinden günümüze kadar, işaretler. Bu olgu dinî ve dünyevî (devlet-yasa…) bütün yönlendirmelere karşın her toplumun kendi içerisinde bile çok farlılıklar gösterir ve toplumların dokunulmazıdır. Defteri kapanmış ölü beden iyiliğiyle ve kötülüğüyle yaşayanlara emanettir; bu emanetin ‘yer’ine ulaştırılmasından düşman bile muaf değildir.
“Kabil kardeşi Habil’e, ‘Haydi tarlaya gidelim’ dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü.’’ [Tevrat, Tekvin 4]
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil Kardeş Kabil) ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim.’ dedi ve yaptığına pişmanlık duyanlardan oldu.” [Kur’an, Maide 31]
Oidipus’un iki oğlu Eteokles ve Polyneikes kral olmak için yaptıkları savaşta birbirlerini öldürürler; dayıları Kreon kral olur. Kral Kreon, Eteokles’in ölüsünü törenle gömdürür. Polyneikes’in ölüsünü ise savaşta komşu krallıktan yardım aldığı (ihanet ettiği) için gömdürmez. Polyneikes’in ölüsünü, kurdun kuşun yemesine razı olmayan kız kardeşi Antigone gizlice gömer. Kral Kreon emrine karşı gelen Antigone’yi canlı canlı bir kaya mezara-mağaraya gömer; Antigone burada intihar eder. Nişanlısı Antigone’nin öldüğünü duyan Kral Kreon’un oğlu Haimon yaşamına son verir. Oğlunun öldüğünü duyan Kralın eşi Eurydike de canına kıyar. [Sophokles, Antigone]
Ksenophon'un Anabasis'inde (Onbinlerin Dönüşü) yurtlarına dönebilmek amacıyla sürekli batıya -Mezopotamya'dan Ege kıyılarına- giden savaşçılar yalnız birkaç kez geriye dönerler:
Ölülerini toplamak, güzel cenaze törenleri ile onları gömmek, bulamadıkları cesetlere mezar yapıp (anıtın) üstüne taçlar koymak için. [Sosyal Yay.,. s. 196]
Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmesi Fasıl II Madde 17 (12 Ağustos 1949)
“[…] bundan başka ölenlerin şerefli surette ve mümkün ise mensup bulundukları dinin merasimiyle gömülmesi ve mezarlarına hürmet edilmesi ve bunların mümkün olduğu takdirde milliyetlerine göre bir araya toplatılması ve tekrar bulunabilecek şekilde işaretlenmesi ve bakılması hususlarına dikkat edecekler ve bu maksatla, muhasamatın başında resmî olarak bir mezarlıklar servisi kuracaklardır. Bu servis mezarların yerleri ne olursa olsun cesetlerin tekrar mezardan çıkarılıp teşhis ve icabında memleketlerine sevk edilmelerini sağlayacaktır.”
Gencecik ölü bedenlerin sürüklenerek-bombalanarak parçalandığı, kurda-kuşa yem olsun diye dağ başlarına atıldığı; eline kına yakılan ölü kuzuların ana koyunlarında yatırıldığı, soğuk dondurucularda-konteynırlarda bekletildiği; ailelerin çocuklarına son görevlerini yapmalarına izin verilmediği; mezarların-mezarlıkların parçalanıp dağıtıldığı yerde…
(Bu durumu gerekçelendirmek-açıklamak için birçok toplumsal-ekonomik-siyasal neden sıralanabilir: vatan, millet, din, iktidar… Sayılsa ne olur, sayılmasa ne olur! Bu, bir cinnet halidir; insanla, insanlıkla, en küçük bir insanî değerle ilgisi yoktur! Deliliktir!)
…artık söylenecek söz kalmamıştır!
Cenazelerinizin ardından kimse yürümez; kimse mezarlarınızı ziyaret edip adınızı anmaz; soyunuz sizden utanır, kimliğini reddeder-değiştirir… Tıpkı sizden önceki muktedirler, pişmanlık duymayanlarda görüldüğü gibi.
Yaşarken size, hiç değilse, insanmışsınız gibi davranılmasını istiyorsanız: çocuklara kıymayın, ölülerle uğraşmayın, mezarlara dokunmayın efendiler!
Hasan Aslan
Devamını oku ...

Aman Uçuruma Dikkat

Mülteci krizi başladığından bu yana Suriye’deki iç savaşın en büyük destekçisi konumunda olan, Suriye Büyükelçiliğini herkesten önce kapatan, çoğu tekfirci yapılardan oluşan muhalif gruplara para ve silah yağdıran Körfez ülkeleri, şimdi kendilerinin bu sorumsuz siyaseti yüzünden evsiz barksız yurtsuz kalan Suriyelileri konuk etmeye yanaşmıyor.
Bu işler hep böyledir... Önce fitne ateşini körükleyenler, ateşi harlamaya çalışanlar işler sarpa sarıp olay çığırından çıkmaya başlayınca ortalıktan kaybolur, yaptıklarının sorumluluğunu üslenmeye yanaşmazlar. Sorumluluğun yerine getirilmesi bir kenara, yıllarca para akıttıkları ve silahlarla donattıkları müttefiklerini, jeopolitik koşullar, yeni dengelerin oluşması, siyasi koşulların değişmesi gibi bir takım mazeretlerle satarak yeri geldiğinde Esad’la kol kola bile girmekte beis görmezler. Olan büyük bir dava heyecanıyla olaylara kendini kaptıran ve uluslararası güçlerin oyuncağı haline gelenlere olur.
Şimdi ise savaştan kaçan, bin bir umutla geldikleri ülkelerde de insani yaşam koşullarını bir türlü yakalayamayan milyonlarca Suriyeli mülteci, Avrupa kapılarında perişan bir halde ancak kimsenin umurunda değil.
Şüphesiz, Türkiye gibi ülkeleri kışkırtan ABD, Avrupa ülkeleri Suriye meselesinde baş sorumlu ama meselenin bu noktaya gelmesinde en fazla kullanılan, istismar edilen ve başkalarının maşası haline gelen taraf Türkiye ve onun muhafazakâr iktidarı AK Parti... Nadide ülkemizin en maceraperest teorisyeni Davutoğlu, muhtemelen ABD ve Körfez ülkeleri tarafından yapılan vaadlerin de etkisiyle Suriye bataklığına girmemize ön ayak oldu. ABD’nin sırt sıvazlaması, “yürü koçum kim tutar seni” kabilinden sözler, anlaşılan bizimkileri oldukça cuş-u huruşa getirmiş olacak ki, büyük bir heyecanla Arap-İslam coğrafyasının içinde buldular kendilerini.
Tabi o dönemi de iyi hatırlamak gerekiyor, tam da Türkiye’nin başarı üzerine başarı kazandığı, dış politikasının ve sıfır sorun siyasetinin bütün taraflarca takdir edildiği, Türkiye’nin bütün Arap-İslam coğrafyasına model olarak sunulduğu bir süreçti o süreç.
Irak’ta iktidarla muhalefet arasında, Filistin’de el Fetih’le Hamas, el Fetih’le İsrail arasında, bölgede Suriye-İsrail arasında Lübnan’da belki de bütün taraflar arasında arabuluculuk yapan, bölgede çatışmaların azaltılmasını hedefleyen, ülke barışının ön koşulunun bölge barışı olduğuna inanan ve bu uğurda ciddi ciddi gayret gösteren, mekik diplomasisiyle gecesini gündüzüne katan bir ülkeydi Türkiye ve onun AK Partili yöneticileri... Türkiye’nin fiyakasının bozulduğu ve karizmasının çizildiği Arap isyanları süreci öncesi dönemde hava işte böyle iyimser, ortam oldukça teşvik edici ve koşullar oldukça elverişliydi.
Bölgede fırtına gibi esen Arap isyanları sürecine özgüveni zirvede, ekonomisi hızla büyüyen ve her açıdan göstergelerin en iyi durumda olduğu bir dönemde yakalandık. Belki bu kadar iyimser bir havanın hâkim olduğu koşullar yerine, gereksiz yere özgüven patlamasına neden olan süreç yaşanmasaydı belki de Türkiye, Suriye konusunda daha dengeli bir yaklaşım sergiler, iyi hesap edilmemiş politik atraksiyonlar ya da tehdit edici açıklamalar yerine daha itinalı ve ihtiyatlı bir dış politik tutum ortaya koyabilirdi. Bunu takdir-i ilahi olarak görmek yerine (ki yaşadığımız her şey takdiri ilahinin bir sonucudur) yapılan hataların tekerrür etmemesi için meselenin gerçek nedenlerine eğilinmesi gerekiyor. Hatalar gözden geçirilmediği sürece Arap-İslam coğrafyasında burnumuzun bundan sonra da sürtülme ihtimali oldukça yüksek.
Burada bir parantez açarak bizimkilerin bu kadar kolay tava gelişine değinmeli diye düşünüyorum, burası önemli bir nokta, şayet burası çözülürse belki çözümün ip ucunu yakalama şansımız olacak… Yöneticilerimizin bu kadar kolay gaza gelişleri neyle açıklanabilir bilmiyorum, saflıkla mı, övgüye mazhar olmanın dayanılmaz hafifliğiyle mi, iktidara ve güce aç bir ruh haliyle mi yoksa yıllarca baskıya maruz kalmış olmanın getirdiği ezik psikolojisiyle mi? Buna tarihçiler ve psikologlar yanıt arasın, biz konumuza dönelim.
Ne demiştik, günahın büyüğü Türkiye’nin...
Türkiye ateşle oynadı, tekfirci grupları destekledi, sınırını silahlı gruplara sonuna kadar açtı, bu konuda ABD ile iş tutma noktasında bir beis görmedi. Bu nedenle de muhalif grupları destekleyenler içerisinde en hamasi ve en maceraperest olan Türkiye’nin ödediği bedel çok büyük. Bu işe milyarlarca dolar harcayan Körfez ülkeleri sadece bir kaç milyar dolardan oldu. Başka da kaybettiği bir şey yok. Yarın yeni bir organizasyonla taraflar bir araya geldiğinde Körfez ülkeleri “bir hata yaptık” deyip işin içinden sıyrılabilirler. Ancak Türkiye’ne o kadar kolay sıyrılma şansı görünmüyor. Zira, Türkiye öylesine fütursuzca ve sonuçlarını düşünmeden Suriye işine daldı ki,  dışardan görenler devletin bir hesabı olduğunu ve bu eyleminin sonuçlarının iyi ölçülüp biçildiğini düşündü. Hâlbuki ne Türkiye’yi yönetenler ne de Suriye’deki istikrarı bozmaya yeminli olanlar, Beşşar Esat yönetiminin bu denli dayanıklı çıkacağını tahmin etmiyordu. Bunun nedeninin ise Suriye yönetiminin içinde bulunduğu ittifak yapısını küçümsemeleri ve bölgeyi iyi analiz edememeleri olduğu gayet açık.
Körfez ülkeleri, çöllerinde bol miktarda bulunan petrol gelirleriyle kolaylıkla telafi edebilecekleri bir kaç milyar dolarını kaybetti, peki bizim kaybettiklerimiz gerçekten telafi edilebilir mi? Ya da soruyu şöyle soralım, Türkiye’nin herhangi bir kazancı var mı?
Bakalım var mı?
1. Türkiye’nin silahlı tekfirci grupları desteklemesiyle Suriye’de ortaya çıkan de facto durumla birlikte Suriye’de birçok bölgede özellikle de Türkiye’nin sınırına yakın bölgelerde müthiş bir otorite boşluğu oluştu.
2. Bu bölgelerde yaşayan insanlar IŞID ve Nusra gibi grupların saldırılarına maruz kalınca son derece doğal ve spontane bir şekilde kendilerini savunmaya geçti.
3. AK Parti iktidarı, gerek Beşşar Esad’ı devirebilsinler gerekse yeni oluşmaya başlayan Kürt siyasi entitesini ortadan kaldırarak Türkiye’ye tehdit olmaktan çıkartsınlar diye IŞID’ı ve Nusra’yı destekledi.
4. Süreç Türkiye’nin hesaplarını alt üst ederek gelişti. Önce Kürt güçleri Nusra ve IŞID’a karşı oldukça başarılı bir savaş verdiler, ardından IŞID ve Nusra’ya karşı mücadele edebilecek potansiyele sahip olduklarını göstererek ABD’yi yanlarına çektiler. Bu durum stratejik dengeleri ve Türkiye’nin hayalperest çizgisinin bütün hesaplarını alt üst etti, YPG önderliğindeki Kürt hareketi uluslararası platformda büyük bir prestij kazanırken NATO müttefiki-ABD dostu Türkiye, İncirlik üslerini açması, ABD ile Suriye konusundaki işbirliğinin artması noktasında açığa çıkan bütün çabalara rağmen YPG-ABD yakınlaşmasına engel olamadı.
5. Kobani meselesiyle ortaya çıkan süreçte Türkiye güneyinde kendisine düşman, mevhum bir Kürt Devleti tehlikesi yarattı. Sonuçta Türkiye’miz, güzide iktidarımız sadece kendi sınırında yine kendi zoraki tehdit algısıyla kendisine düşman bir siyasal entite oluşmasına neden olurken öte taraftan bu vetire, barış sürecini örseleyen ve sonuçta ona öldürücü darbeyi indiren olaylar dizisinin işaret fişeği oldu.
6. Türkiye Beşşar Esad’ın devrilmesi noktasında bütünüyle komplekse dönüşen ısrarıyla uluslararası ölçekte sorunlara çözüm bulan değil, sorunları büyüten bir ülke konumuna geldi, dış politikasındaki hatalarıyla kendi tabanında bile bir tartışma yarattı.
7. Kobani meselesi, Kürt sorununda inkârcı yaklaşıma yeniden dönüş gibi hataların yanı sıra İran ve Şii düşmanlığıyla katmerleşmiş bir mezhepçilik sosu dış politika bulamacına katılmaya çalışılınca, taban da buna tepki gösterdi ve Suriye politikalarından memnun olmayan Türk ve Kürt seçmen AK Parti gemisini birer birer terk etmeye başladılar.
Evet hikâye bu… Burada bir kazanç görüyorsa bizim siyasi elitler, politikalarına aynen devam etsinler, aman uçuruma dikkat...
Devamını oku ...

Kalacaktır Sanma

Karışalım
Gecenin kıvılcımında laciverde
Ayaklanan çıplak paylaşımlarda
Gülümseyen kara-mavi-yeşil gizler
Ve
Karışmasın
Devletin eli silahlı
Kan emici, korkak güçleri
Milyon renkli
Küçücük masum kız çocuklarına
Ağlıyor
Sessiz-sedasız sesler
‘Sesler'im'iz’
Hakikaten kimin hakkıdır mavi atlas
On bin yıllık ihanet sofrasında
Gölgesinde ağaçsız kırıntılar
Ve kararsızlığı tanımayan
Yaratan, direnen, saklayan
Yaşamak sancısına serüveninde
Aşk'ı ve büyüyü çağıran eller
Bir radyo cızırtısı sonrası
Aralıksız kurşunlanıyor
Mezopotamya güneşinde yıkanan
İnci dişli çocuk gülüşler
Anne kucağına aç düş'ler
Topraktan ve çamurdan
Çok çok önce
Her taşında gizlenen çığlıklar
Ve gökyüzüne yakılan
Dibi çakıllı, afata tutulmuş ağıtlar
Namlunun ucunda gece
Tan kızılında kıyamet bela
Milyar çelişki
Dudakların kavisli çizgilerinde öpüşen
Işıklı kirpik uçları
Ve sürgün doruklara
Zehirdir umut
Olası inat ikliminde
Kırk bin yıllık zulmü toprağa gömen
Deli sancılarla yeşeren
Duvarda kan izleri
Post-allar, dipçikler, kahpe’ve'rengi
Tanık olduğu ışığın rahmindeki yedi kriz
Her zırhlıda bir cehennem zebanisi
Geçilen pürüzlü toz anonslar
Ana-avrat küfürler eşliğinde
Eylül yağmuru değil
Yağan yasal mermiler
Pusulada ‘doğu’m
Pusulasız ‘batı’m
Kalacaktır sanma kürd'e
Puşt mevsiminde ve uzlaşısında
Seviştiği o “kanlı ölüm”
Eylül 2015
Devamını oku ...

Hakikat ve Pratik

Maddenin, pratiğin ve olgunun görünen kısmıyla yetinmeyip onun derinliğine inmek ve hakikati aramak! Günümüzün modern bilimsel bakış açısı canlılığın özündeki hakikat arayışında yetersiz kalacaktır. İnsanı bilimsel yaklaşımla ifade etmek yavan kalacaktır.
Konuyu kavramlara izahata boğmak! İnsanı ve toplumu çözümlemek ve doğru olanı bulmak pratikten geçer. Bir makinenin çalışmasını bilimsel kavramlarla açıklayabiliriz. Eğer bir araba 10 litre benzinle 30 kilometre yol yapıyorsa 10 litre benzin koyduğumuzda bunun gerçekleşmesini kesinkes bekleyebiliriz. Ama canlı ve değişken bir varlıktan söz ediyorsak bunu beklemek mümkün değil. İnsanın şu anki durumu onun tarihsel olarak incelemesiyle mümkündür. Her insanın aynı tarihselliği veya belli bir süreç içerisinde aynı şeyi yaşaması mümkün değildir. Bu da aynı kavram üzerinde aynı söylem ve bilginin karşılık bulmamasının nedenidir.
İnsan bilgisi onun süreç içinde yaşadığı çelişkilerin sonucu olarak var olmuştur. İnsan bilgisi, aslında onun maddi üretim faaliyetlerine bağlıdır. Yaşamsal çelişkiler olmadan bilgi elde edilemez. Toplumsal bir varlık olan insan yaşamın her alanına katılır. Siyasi, kültürel yaşamıyla bir şeyler öğrenir. Bilginin amacı çevresel olguları algılamadır. Bizi çevreleyen toplumdaki olgularının özünü açıklaması ve bu bilginin toplumda karşılığını bulması o bilginin gerçekliğini kanıtlar.
Hakikati insanın özündendir. “Hakikat içindedir başka yerde arama” denir eski deyişlerde. Eğer hakikat kavramı insanın ve onun öznesi olduğu toplumun içindeyse yine aynı toplumda karşılık bulması gerekmektedir. Bilmek isteyen yola çıkar ve pratik içinde toplumdan öğrenir. Dünyayı değiştirme pratiğine bizzat atılmadan dünya gerçeği anlaşılmaz.
Bir toplumun sömürüden kurtulması için Marksizm külliyatını öğrenmesi gerekmez. Aydınlanmacı çevrelerin “ancak aydın bir halk ileriye gidebilir” tezi kökünden yanlıştır. Bilgi, hakikat toplumun özündedir.
İnce Memed feodalizmi tasfiye etmek için çıkmamıştı mesela dağlara. Ama ağaların korkusu ve köylünün umudu olmuştu. İnce Memed aydınlanmacılara göre gerçek olamaz. Bir bilginin doğruluğu toplumda ve pratikte bulduğu karşılık kadar doğrudur. Çelişkilerin ve soruların yok edilip hayatı anlamaya başlamak imkânsızdır. Çünkü canlılık var olduğu sürece, beynimizdeki canlılık korunduğu sürece sorularımız hiç bitmeyecek. Milyonlarca soru baloncuğu var kafamızın içinde, onlar patlamadan pratikte hata yapacağımızı düşünmek hatalıdır. Soru işaretleri yerine ünlem işaretleri kullanıp pratiğe geçip öğrenmektir hakikat arayışı.
İnsan bilgisi doğrudan ve dolaylı deneyimlerden oluşuyor. Bir bilgiyi özlü laflarla donatıp yazmak veya söylemek o bilgiyi bildiğimiz veya bilginin doğru olduğu anlamına gelmez. Bilgi hayata, pratiğe geçtiği ölçüde doğrudur. “İnsan nasıl yaşamalı?” üzerine kitaplar yazan bir insanın pratiğine bakılması lazım, o yazdıklarını bilip bilmediğini öğrenmek için. Ya da bir ideolojinin doğruluğu halktan aldığı toplumsal yanıtla ölçülmelidir. Yoksa ideolojimizin doğruluğunu bilimsel laflarla ifade edip halkın bunu anlamadığını söylersek yanlışızdır. Toplumun özündeki hakikati bulup yazdığımızı ifade ediyorsak o hakikatin tek ölçüsü içinden çıktığı halktaki toplumsal pratiktir.
Örneğin dışarıda milyonlarca insan var “sosyalizm iyidir” diyen, ancak pratiğe geçmediği sürece onu kavrayamaz. Bir bilgi kendi ile özdeşleştirmenin temeli onu pratikte uygulamaktır. Örneğin Mao bilginin iki aşaması olduğundan söz eder: algısal bilgi ve algısal bilginin derinleştirilmesi akla uygun bir şekilde deneyimleştirilmesi.(Teori Pratik s. 17) İlk olan algısal bilgiyi Mao idealist olarak değerlendirir. Yalnızca aklı güvenilir yere koyan, algısal deneyimleri yok sayan bir anlayışın yanlış olduğunu savunur. Mao bilginin pratik ile başlayacağını ve pratik yoluyla teori düzeyine ulaşacağını söyler. Ardından bu teorik bilginin gene pratiğe dönmek zorunda olduğunu söyler.
Hakikat insanın içindedir ve bunu ancak harekete geçerek öğrenebilir. Öğrendiğini toplumsallıkta yine test etmek zorundadır. Hakikate canlılık var olduğu sürece ulaşmaya çalışacağız. Çelişkiler var olduğu sürece hakikat arayışımız farklı yollara girecek ve deneyimlerle bilgiler edineceğiz. Bu bilgileri kavramamızın ölçüsü ise yaptığımız pratiktir.
Ali Eren
Devamını oku ...

Yol Hâli

Yağmurlar götürürken bu şehri
Dört duvarın sessizliğinden çoğalırdı yalnızlık
Yağmurlar götürürken bu şehri iklimler değişirdi
Bahara gebe bu Şubat akşamında
Ölü feryatlar yükselirdi, buğulanmış camların ardından
Ve bu şehri yağmurlar götürürdü
Doğmamış bedenlere ekilirken ayrılık tohumları
Bir şehirden başka bir şehre
Ölü bedenler taşırdı
Terazidere tramvayı
On-onbeş uçağı
Yağmurlar götürürdü bu şehri
Bir yolculuk başlardı
Şehr-i Istanbul'dan
Diyar-i Bekir'e
Hicret ederken bu şehirden
Bir beden daha büyürdü
Acı
Hüzün
Ve Yalnızlık
Ben terk ederken bu şehri
Geride
Öksüz kaldı bir çift göz
Ve bir dostun son elvedası...
Mir Serhedî
Devamını oku ...

Modernizm ve Dersim

Modernizmin aydınlık yüzüne meftun olanların modernizmin karanlık yüzünü gizlemesi oldukça normaldir. Modernizmi dünyada ilerleme ve çağdaşlaşma için tek yol olarak görmek gerçeği apaçık saklamaktır.
Modernizmin ve aydınlanmacılığın karşısında durmak bariz bir “gericilikle” suçlanmış ve devrimciliğin temeli olarak gösterilmiştir. Öyle ya devrim ileri gitmek ise aydınlanmacılıkta ileriye gitmeyi savunuyorsa modernizm devrimciliktir! Bu düz mantıkla bakılırsa pek haksız sayılmazlar! Modernizm kapitalizmin rahat bir şekilde tüm dünyada ortak bir pazar oluşturması için kullanılan bir araçtır. Örneğin eğer tüm dünyada Nescafe satmak istiyorlarsa yerel tüm kahveleri yok etmeleri lazım. Ve büyük bir sermeye hâkimiyeti kurmak istiyorlarsa yerel kültürlerle kaybedecek vakitleri yoktur, dünyanın her yerini batının medeniyet çizgisine göre şekillendirmeleri, “gerici” halkları dize getirilip modern dünya önünde diz çöktürmeleri ve sermayeyi halkları yok etme pahasına büyütmeleri gerekmektedir.
Modernizm yerel tüm değerleri, kültürleri hiçe sayarak homojen uluslar yaratmak istemiştir. Modernizm sapması olarak görünen Yahudi katliamı aslında modernizmin doğal bir sonucudur. Modernizmin önemli projelerinden biri olan ulus-devletler başta asimilasyon olmak üzere kültürel ve fiziksel bir yıkım yaratmıştır. Yerel değerleri hiçe sayan homojen ulus-devletler bulundukları yerlerde tekçi bir zihniyet inşa etmiştir. Homojen bir ulus yaratma pahasına diller yok edilmiş, kültürler baskı altına alınmış ve kitlesel bir sürgün ve imha projelerine imza atılmıştır.
Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçülük politikaları ete kemiğe büründürülmüş ve emperyalizmin ileri bir karakolu olma görevini üstlenmiştir. İzmir İktisad Kongresi ile ekonomik olarak tüm ipleri emperyalizmin eline veren yerel işbirlikçiler içte bir imha ve homojen bir ulus yaratma projesine koyulmuşlardır. 1915’te Ermeni Katliamı ile başlayan ulus-devlet projesi Dersim, Zilan ve Koçgiri ile devam etmiştir. “Modern” bir devlet olma yolundaki engeller bir bir ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.
Kurulan bu ulus-devlet kendisi için özel bir teşkil eden Dersim için kolları sıvamıştır. Dersim Kızılbaş-Kürt kimliği nedeni ile özgün bir yer tutar. Çok kimlikli yapısı ile çok sayıda Ermeni de barındıran bu coğrafya tarih boyunca kırımın hedefidir. Yavuz döneminde başlayan mezhepsel katliamlar 1938’e kadar kesintisiz sürmüştür. Devlete karşı hep bir aykırı tutumu olana Dersim vergi, asker ve merkezi emirlere karşı bir duruş sergilemiştir. Osmanlı-Rus savaşında istenen askerleri reddeden Dersim sadece kendi sınırlarını korumak için savaşmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Dersim çözümsüz bir sorun olarak kalmıştır.
Modern bir devlet için yerel feodal ağaların yok olması gerekiyordu! Devletin ulus-devlet inşa projesi çerçevesinde böyle düşünmesi normaldi ancak sosyalistlerin bu durumu iyi olarak karşılaması çok ilginçti. Gerici ve ilerici olarak halkları nitelendiren aydınlanmacı sosyalistler, gerici feodal (!) dersim halkından ve onun önderlerinden pek bir umudu yoktu. Bundadır ki modern cumhuriyetin bu icraatını alkışlamışlardır.
Seyit Rıza’nın devlete karşı devrimci duruşunu görmeyen çevreler âdeta tekçi devleti destekler hale geldi. Aydınlanmacı çevrelerin Dersim hakkında düşündüklerine bir göz atalım.
“Peki Seyit Rıza bir sosyalist açısından idealize edilip halk kahramanı noktasına getirilecek kadar ilerici, halkçı ve devrimci bir karakter midir? Kesinlikle hayır. Seyit Rıza Dersim İsyanı öncesinde de bölgede cinayetten, yağmacılığa ve nüfuzunu kullanıp yanlış fiillere sebep olmaya kadar birçok hatası olmuş yöresel nüfuz sahibi bir şahsiyettir. O zamanki tarihsel ve mekânsal nesnellik ve kendi bulunduğu öznel konum gereği de devrimci, halkçı ve sosyalizan bir karakter olması mümkün değildir.” [Çağlar Yiğit, “Bir Sosyalistin Gözünden: Dersim İsyanı/Katliamı”, haber.sol.org.tr]
Seyit Rıza’nın ve Dersim halkının o dönemki devrimci yönünü kavrayamamak bu olsa gerek. Ulusal işbirlikçi burjuvazinin pazarını genişletmesi ve emperyalistler için dikensiz bir gül bahçesi yaratmak istemesi devrimci bir tutum ama Seyit Rıza’nın halkını savunmak için savaşması veya tekçi düzene başkaldırması halkçı değil. Şeyh Sait’i “dinci ve gerici” olarak nitelendirenler tekçi devletin yanında saf tutup idamları alkışlamışlardır. Bunu meftunu oldukları modernizm ve aydınlanmacılığın bir parçası olarak görüyorlardı çünkü. Yerel değerleri hiçe sayarak başlanan bir sosyalizm mücadelesi bu anlayışla ete kemiğe bürünmüştür. Dersim halkının yerli işbirlikçilere karşı direnmesi devrimci bir tutumdur.
Dersim’in sürgün ve iskân yasaları ile insansızlaştırılması bugün hâlâ tüm yönleri ile ortaya çıkarılmamış bir durumdur. 1938’de dünyada faşizm rüzgârları eserken sorgulanmayan ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin yüceltilmesi nedeniyle üstü örtülen aydınlanmacı ulus-devlet anlayışı yapılan katliamların aydınlatılması ile sorgulanması bugün mümkündür.
Ali Eren
Devamını oku ...

Haccın Manası

Her sene yüz binlerce ziyaretçi ile dolan Kâbe’nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelmiyor. Bunun sebebi ne siyasi, ne iktisadi, ne de esasında ilmi ve fikridir; bu halin sebebi, İslam’ın temeli ve Kur’an’ın özü olan ahlakın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar, bir takım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan ilk çağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur’an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür.
Asırlardır milyonlarca Müslümanın yurtlarında aç ve sahipsiz inleyen mümin kardeşlerini çiğneye çiğneye ziyarete koştukları Kâbe’den dönüşte, onlar hakkında biraz merhamet, bir parça aşk ve muhabbet getirdikleri görülmüş müdür? Bu nasıl bir ibadettir ki, müminleri Allah’ın evinde birleştirdiği halde, aralarında birlik ve kardeşlik doğurmuyor? Hâlâ, İslam dünyası birbirine düşmandır ve Kâbe’nin bekçileri de, Müslüman kardeşlerini soymakla görevlidirler. Siz, Allah’a iftira ediyorsunuz. Allah, böyle bir ibadet emretmemiştir. Haccın manası, ruhsuz bedenlerin sırf mekân değiştirme şeklinde muayyen bir beldeye gitmeleri değildir. Hacılar, bedenlerini putlar gibi şekiller ve kütleler halinde kımıldatmakla Allah’a yaklaştıklarını sanan ölü ruhlar değildir.
Nurettin Topçu
[İslam ve İnsan]
Devamını oku ...

Kolombiya'da Engizisyon Adaleti

Kolombiya hükümeti kimi kanunlar çıkarttı ve Birleşmiş Milletler, Amerikalı Devletler Örgütü ve Uluslararası İşçi Örgütü gibi uluslararası kurumların anlaşmalarına imza attı.
Hükümetin bu çoktaraflı kurumlara verdiği taahhütlerle ülkemizde devletin insan haklarını koruduğu, işçilerin sendikada örgütlenme hakkını güvence altına aldığı düşünülebilir ama gerçek çok farklı.
Binlerce sendika liderinin suikasta kurban gitmesi, binlercesinin sürgün edilmesi veya hapse atılması devletin kendi politikalarına karşı çıkmaya cüret edenlere sistematik baskı uyguladığının birer kanıtı.
Ben, 25 Ağustos 2013’te, sendika hareketine yönelik baskıların yoğunlaştığı bir dönemde tutuklandım. O gün Bogota’daydım ve 19 Ağustos’tan beri ülke genelinde grevde olan tarım örgütlerinin taleplerini içeren bir listeyi sunmak için hükümet binasına gidiyordum.
O güne dek ülke genelinde grev sürecinde faal olan birçok yoldaşım suikasta kurban gitmişti ya da hapse atılmıştı.
O günden beri Vatansever Yürüyüş’ün yaklaşık yüz üyesi suikasta uğradı, 300 civarı insan hapse atıldı.
Bu durumun Kolombiya halkının barış talebiyle ve Havana’daki müzakere masasında Kolombiya hükümeti ile FARC-EP arasında kabul edilen anlaşmayla çeliştiği açık.
Toprak meselesi, yasadışı uyuşturuculara çözüm bulma ve politik katılım konusunda ön anlaşmalara varıldı.
Havana’da köylülerin yüzleştiği sorunlara çözümler sunulurken ve geçici anlaşmalar imza edilirken Kolombiya’da aynı köylülerin aynı sorunlarına yönelik olarak kendi taleplerini geliştirmeleri ardından katledilmelerini ve hapse atılmalarını uluslararası topluma nasıl izah edecekler?
Kolombiya hükümeti politik muhalefet üyelerine ve sendika liderlerine zulmedip onları katletmeye devam edecekse, Havana’daki anlaşmaları nasıl tatbik edecek?
Kolombiya rejiminin sürdürülebilir bir barışa ulaşılması için gerekli ekonomik ve politik değişiklikleri tatbik etmeyi reddedecek olması bizi endişelendiriyor.
Barışa dönük bir hamle yapılmış olsa bile, savaş dönemlerinde kullanılan “adalet” ile ilgili ifadelerin altının boş olması bizi hiç şaşırtmıyor.
Engizisyona has bu adalet, güçlülerin çıkarlarına hizmet etme noktasında bir tür baskı aracı olarak kullanılıyor.
Elbette bu, barış süreci konusunda iyimser olmadığımız anlamına gelmiyor, aksine, yaşanan ilerleme bize cesaret veriyor ama gene de sürecin yüzleştiği tehlikelerin de farkındayız.
Benim davam dâhilinde savcı beni “isyan” ve “finansal terörizm” suçlarıyla suçladı. Davada kendileri için çalışan, parayla satın alınmış kişilerin tanıklıklarına başvuruldu ve askerî istihbarat ile polisin askerî operasyonlar esnasında güya gerilla liderlerinin üzerinden çıkan bilgisayarlara yerleştirdiği “deliller” kullanıldı.
Savcının benimle ilgili olarak hâkime sunduğu suçlara dönük göstermelik soruşturmayı da içeren tüm hukukî süreç her türden usulsüzlükle maluldü.
Yürütme her şeyi açık biçimde planlayıp yönetti, yargı sistemi ise sendika faaliyetlerimin ve muhalefete açıktan iştirak etmemin cezalandırılması noktasında bir araç olarak kullanıldı.
Korkarız hâkim, köylülerin direnişini ve protestosunu akamete uğratma amacı güden bu yavan hukukî kurguyu yansıtan tüm delilleri dikkate alacak.
Karşımızda tümüyle politikleşmiş ve toplumsal gösterileri kriminalize etmeye dönük devlet politikasını dayatmaya çalışan bir hukuk sistemi var.
Politik bir tutsak olarak benim ve diğerleri için adalet talep ediyorum, ayrıca ulusal ve uluslararası standartlara bağlı bir hukukî sürecin ancak ulusal ve uluslararası düzeyde yürüyen sendikal ve toplumsal hareketin desteği ve dayanışması ile mümkün olduğunu düşünüyorum.
Umarız Havana’daki müzakere masasında adalet meselesiyle ilgili bir anlaşmaya varılır ve bu anlaşma toplum liderleri ile sendikacıların isyancı olmadıklarını, toplumsal mücadele ve eleştirel düşüncenin kendisini dünyaya demokrasi olarak takdim eden bir devlette suç olmadığını kabul eder.
Huber Ballesteros
La Picota Erkekler Hapishanesi
Bogota, Eylül 2015
[Huber Ballesteros, politik bir tutsaktır ve Kolombiya Sendikalar Kongresi yürütme komitesi, Tarım İşçileri Birliği FENSUAGRO’nun yürütme komitesi ve Vatansever Yürüyüş (muhalefet hareketi) liderliği üyesidir.]
Devamını oku ...

Görmezsen Duymazsan Yoktur

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş günlerinden bugüne değişmeyen egemen ulus anlayışı bugün ezilen azınlık milliyetten halkları “Düşünmezsen Yoktur” anlayışı ile yok saymaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında diğer tüm milletleri Türklüğe tabi tutma anlayışı geliştirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı’nın yıkılış dönemlerinde ortaya atılan akımlarından biridir Türkçülük. Ulus-devlet anlayışıyla temelden örülen Kemalist devlet anlayışı diğer milletleri yok sayarak işe başlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ittihatçı faşist yaklaşım azınlık tüm milletler üzerinde bir etki alanı oluşturmaya çalışmıştır. Başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere uygulanan tehcir politikaları ile istediği sonuca ulaşan tekçi zihniyet ulus-devlet yolunda önüne çıkan Kürtleri de aynı zihniyetle yok etmeye çalışmıştır. Egemenler Şark Islahatı dedikleri katliamlarla Kürdistan’da bir soykırım başlatmıştır.
Kürtleri Dersim Zilan Koçgiri de yok etmeye, sindirmeye çalışan Kemalist zihniyet işe Kürtlerin kültürünü yok etmekle başladı. İşin tuhafı o dönem sözde komünistlerin bu katliamları alkışlaması da ayrıca acı vericidir. Aydınlanmanın kirli kafası ile “Kemalist aydınlık orduları”nı alkışlarken şarka medeniyet götürdüğünü yazmışlardır. Feodalizmi çözdü diye orduya methiyeler dizmişlerdir.
Ezilen bir ulus konumundaki Kürtlerin dili, dini, kültürleri yok edilmeye ve bir zihniyet katliamı yapılmaya çalışılmıştır. Devşirme tarzı yatılı okullar açmış, işsizliği körükleyerek şehirlere göç zorlanmış ve askerî olarak Kürdistan’da bir yıkıma başlamıştır tekçi zihniyet.
Kendi dillerinde eğitimin yasaklanması Kürtlüğün yok edilmesi anlamına geldiğini biliyorlardı. Kışlalarda eli silahlı askerlerle okullarda zihniyet yıkımı için bekleyen asker kafalı öğretmenlerin hiçbir farkı yoktu.
Din hassasiyetleri kullanarak kirli politikalar yürütülmüştür. Aleviler arasında artık devletin dedeleri dolaşmaya başlamıştır. Aleviler Kemalist sistemin birer koruyucusu haline getirilmiştir. Alevi dedeler tarafından yıllarca “şeriat gelecek laik düzeni koruyalım” çığırtkanlığı Alevileri sistemin koruyuculuğuna itmiştir. Aleviler düzen partilerine ve devlete inanmaz ama başka güçlü bir alternatifi olmadıklarından sitem ederler. CHP’yi ve orduyu en azından din yönünde ezilmemek için sahiplenmişlerdir. Aleviler sistem içinde Kürtlüğünü rahatça unutmuştur. Türk devletinin modernliğine hayran kalmıştır. Toplumun ilerici bir kesimi olarak görünen Aleviler laik cumhuriyetin elbette destekçisi ve koruyucusu olmuşlardır. Dersim’de Koçgiri’de ve daha öncesindeki nice Alevi-Kürt ayaklanmasından yenilgiler ve katliamlarla çıkan Alevileri de barış ve sistem yanlısı olmalarını eleştirmek güçlü bir alternatif koymadan yanlış olur.
Aynı din politikasını devlet Kürdistan’da Sünniler arasında devletçi-işbirlikçi din görevlileri tarafından yapmıştır. Kürtlüğün olmadığını, Kürtlerin Türk kökenli olduğunu söylemiş ve toplum üzerinde bilinç çarpıtmasına gitmiştir devlet. Bu anlayış günümüzde de AKP’nin İslam perdesi altında devam etmektedir.
Kürt gençliğinin üzerine giden devlet oradaki enerjinin farkında. Kürt gençliğinin dinamizmini gören devlet gençliği sindirmeye ve baskı altına almaya çalışmaktadır. Aynı şekilde kadınlar üzerinde ruhta bir esir alma planı uygulanmıştır. “Analarından aldıkları yemeklerin tadını bile onlar unutturun” diyerek toplumu esaret altına almaya çalışmışlardır. Günümüzde bu esaret çalışmaları hız kesmeden devam etmektedir.
AKP Kemalizme Sevdalı Değil Ama Mecburdur
AKP hükümetin ve onun arkasındaki burjuvazi kliğinin Kürtleri yok saymasında Kemalizm yatmaktadır. AKP Kemalizme sevdalı değil ama mecburdur. AKP’nin tekçi zihniyetinin geçmişin bir kalıntısı olduğunu söylesek yanılmayız herhalde. Bugün ulus-devlet anlayışlarının yerini tekelleşen çok-uluslu büyük sermayeye bırakması milli bir burjuvazi anlayışını yok etmiştir. Buna rağmen hâlâ milli bir güçten bahsetmek isteyen AKP Kemalizmi devlet damarlarından sökememekte, sökecek gücü bulamamaktadır. Tamamen çok-uluslu tekellere bağlı komprador Türk burjuvazisi ve onun sözcüsü AKP’nin DAİŞ’i desteklememesinin ve YPG’ye saldırmasının mantıklı bir açıklaması yok uluslararası arenada. Çünkü ABD Ortadoğu’da daha uzlaşılabilir bir güç arıyor. Bunun DAİŞ çeteleri olmadığı çok açık. Ancak Türkiye’nin yıllardır mücadele verdiği bir Kürt gerçeğiyle bu kadar rahat işbirliğini kurması tekçi Kemalist zihniyete aykırı. Tüm dünyanın “insanlık” cephesinden tavır aldığı DAİŞ’i desteklemesi Türkiye’nin en büyük politik hatasıdır. Bunun ideolojik altyapısı ise Kemalizmdir.
Ahmet Davutoğlu’nun Diyarbakır’da söylediği “Varlığımız varlığınızdır” söylemi zihniyetlerinin bir göstergesidir. AKP’nin ve tüm devletin yok etme amaçlı saldırılarına karşı dik bir duruş sergileyen Kürt halkı bu saldırıları boşa çıkarmıştır.
Seçimlerde ağır bir darbe alarak yalpalayan AKP öncesindeki yanlış tekçi Ortadoğu politikaları ile sonunu hazırlamaktadır. AKP’nin bir darbe alması dolaylı yoldan bağlı olduğu sermaye kliklerinin aldığı bir darbe olacaktır.
Sözde demokratik hükümetlerle yönetilmeye çalışılan az gelişmiş kapitalist ülkelerde burjuvaziye bir istikrar sağlamaya çalışan hâkim güçler bunu Türkiye’de başaramadı. Dikensiz bir gül bahçesi isteyen hâkim güçler getirdikleri hükümetlerle halkın haklı öfkesini enselerinde hissediyorlardı. Kürt gerçekliğini yok sayarak savaşa devam eden kendi sonunu hazırlar.
Önce bir halkı duymayarak yok edeceklerini düşünürler, sonra küçümserler, ardından halkla savaşırlar ve sonunda kaybederler. Tarih bu tekrarlarla doludur. Hâkim güçlerin Türk halkına dönük olarak geliştirdiği “ben senin yerine düşünüyorum ve mücadele ediyorum” anlayışı hatalıdır. AKP Türk halkını, bu temelde faşizan milliyetçilikle körüklüyor. Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi olan demokratikleşme ve sosyalizm mücadelesini kırmaya çalışan devlet, Türkçülüğü ön plana çıkarıyor. “Türk ve Kürt halklarını savaştırmanın kime faydası oluyor?” dediğimizde ise cevabın pek uzak olmadığını görüyoruz. Egemen burjuvazi!
Kürt ulusunun ve tüm ezilen azınlık milletlerin ortak mücadelesi yaşanacak bir toplum düzeni yaratmaktır. Bu mücadelede devlet devrimci halka karşı kendi Kürt’ünü çıkaracak, kendi Alevi’sini çıkaracak, kendi Türk’ünü çıkaracak ve bu mücadeleye ket vurmak isteyecektir. “Eğer halklar hakkını alacaksa benim istediğim modelde alacaklar” diyecektir. Devletçi zihniyetin yüz yıllardır ortaya çıkardığı kişiliği silmektir ezilen halkların ortak mücadelesi.
Ali Eren
Devamını oku ...

Senin İsmail’in Kim?

Bu İbrahim’in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvanî arzularından kurtulmasının hikâyesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka; ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir. […]
Hikâye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah’ın tarihin en büyük insan trajedisi sonuna ilişkin dileğidir -birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.
Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina’ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı.
Senin özgürlüğünü çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense, meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmek gerek.
İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.
Ali Şeriati
Derleyen: Asım Gültekin
Devamını oku ...