Duyarcanlar

Ne kavrammış arkadaş 'duyar'. Bu kelime olmasa üzerine muhabbet edilebilecek tek konu bulamayacağımız, herkesin birbirini duyarsızlıkla suçladıktan sonra şiddetle duyarsızlığa devam ettiği, iktidar kalemli abla-abilerimizin hem mağdur edip hem de o mağduriyet üzerinden mağdur edebiyatı yapıp tonlarca para kazandığı günleri yaşıyoruz. “Bu günler ölsün” diyoruz ama dibine kadar yaşıyoruz. Hele medya, sağlıklı değil, hiç olmadı ki. Evcilik oynayan çocuklar gibi canı ne isterse onu yazan, gereksiz abartıp gereksiz susan pazarlama şirketleri hepsi. Sağlıklı birkaçı da, devletin angaje ettiği normlar adedince harcanıp kapatılmaya maruz kalıyor. Yıl olmuş 2015. “Doğruyu söyleyen kurumlar kapatılıyor.”
Hemen her gün acı bir haber alıyoruz. Kalbimiz de, gözlerimiz de ziyadesiyle alıştı kamyonun arka kasasının soğuk hava deposunda havasızlıktan ölen mülteciler başlıklı 3. sayfa haberlerden, asker kurşununa maruz kalıp ölen çocuk haberlerine. Sanalın hızına acılara tepki verememek eklenince artık duyarsız oluyor ismimiz zira öyleyiz de. “Bugün canım üzülmek istemiyor, nasılsa yarın yine birileri öl(dürüle)ecek ve ben bugünkü hüznümü ona saklayayım, azıcık da yarın üzülürüm” dercesine bakan göz yığınlarıyla dolu her yer. Yine Baudrillard'ın tabiriyle 'sessiz yığınlar'.
Baudrillard bunu simülasyon kavramıyla açıklamıştı yıllar önce. O bu kuramı ortaya koyarken de yine bir sürü çocuk ölüyordu. İroni olan ne biliyor musunuz? Acılardan popülizm devşiren yüzlerce köşe yazarı var bu ülkede. Geçen sene Soma faciasında göçüğün önünde rayban gözlüğüyle poz verip 'Tanrım, bir sürü çocuğu öldürdüler' temalı tivitleriyle 29.352 tane rt alan yazarlar bunlar. Acının da mağduriyetin de edebiyatı olmuyor be ablam. Her şeyi öğrendiniz bir bu kaldı. Ya da Roboski katliamından iki gün sonra yılbaşı kutlamalarına katılıp hunharca eğlenen beyaz Kürd abilerimizin duyduğu acılar da Berfo Ana’nın acısına eşdeğer değildi, bunu da biliyorduk.
Kan değil duyar akıtan bir silah yapmışlardı, adı siber silah'tı evet. En az bir kalaşnikof kadar basabiliyordu vicdanlara. İnstagramın zengin çocukları da havuz başındayken aniden duyarlaşıyorlardı ve acılarını yazarak vicdanlara seslenip bir güzel mastüre ediyorlardı. Artık istediği beğeni sayısına ulaşmıştı. Artık dayayabilirdi kafasını şezlonga.
Feysbuk’ta kolu parçalanmış bebek fotoğrafı paylaşınca da duyarlı olmuyorduk. Baydı bu söylemler evet, ama gün geçtikçe akıllanma oranımız daha bir azalıyor. Ve bence bıktırana kadar klişe cümle kurmak işe yarayabiliyor arada.
On sene önce polis kurşunuyla öldürülen çocuğun babası, bugün Cizre’de ölen çocuğun abisini teselli ediyor. Ya akraba çıkıyorlar, ya ahbab ya dost. Dünya çünkü bu.
Bizlere önce acı yaşatıp duyar diye bir kavram ortaya atan, sonra acı sayısı arttıkça duyarlılığımızı yitirmemize neden olan iktidardı, bürokratlardı. Armine Aker’li bakan eşleri ablalarımızdı. Zehre panzehir üreten doktorlar gibi, acıyı yeşertip duyarlaşmamızı bekleyen sizin çakma herkül yazarlığınız ilahiyatçılığınız, bürokratlığınız, sosyologluğunuzdu.
Amerika kadar sanaldan yarıştırılan acılar da büyük bir şaka sevgili Alfred. Peki buna ne kadar gülebiliriz.
Sümeyye Öztürk
Devamını oku ...

Tuhaf

Sosyal âlemde “erken seçimde oylarını artırmak için bu savaşı Erdoğan çıkarttı” cümlesi ile “savaş Erdoğan’ın oylarını düşürüyor” cümlesini birlikte paylaşanları görmek ne tuhaf. Bu tuhaflığa, “Erdoğan Kürdistan’da seçim yaptırmazsa, Brüksel ve Washington nezdinde seçimin meşruiyeti kalmaz.” diyen “Marksistlerin” yaklaşımlarını da eklemek gerek. Onca IŞİD güzellemesinin ardından bu “Marksistler” “ya aslında biz laikiz” dediklerinin ertesi günü İMC TV’ye çıkartılmışlardı.
İMC TV’nin ise sırtını nereye dayadığı belli (değil). Patronu olduğu söylenen Osman Kavala, geçmişte doğuda kullanılmış silâhları, uçakları modernize eden kişi. Erdoğan’ın tabiriyle, “kişi laik olmuyor, devlet oluyor” gibi, burada da kişi “sosyalist” oluyor ama icraatı olmayabiliyor. İMC’nin “aktivist-iş adamı” olarak takdim ettiği Osman Kavala’nın, siyaseti her telde oynadığı iktisadî yatırım alanlarından biri olarak gördüğü açık. Geçmişte ordu ihalelerinde ismi geçen bir sermayedarın özgürlük nutuklarına ve Kürd sevdasına aldananlar, ne tuhaf!
PKK’nin “ordu hedefimiz değil” deyip aslolarak jandarma ve polise saldırması, AKP binalarını hedef alması, özerklik ilân edip, “devleti tanıyoruz” demesi, bir başka tuhaflık. Vicdanî red hakkı, profesyonel ordu talepleri, jandarmanın ilga edilmesi, polisteki fethullahçılık hep sanki iç içe.
Dolayısıyla seçim hükümetinde başkasının “Alevi bakan” gördüğü yerde Avrupa Birliği’ni görmek, başkasının bilmem ne bakanını gördüğü yerde İsrail’i görmek mesele. Bir de buna eski devlet kalıntılarının merkeze çekilmesini de eklemek gerek. Seçim hükümetinin özeti bu değil mi?
Mursi’nin son konuşmasında “Mısır devrimi açların devrimi değildir.” [2 Temmuz 2013] demesi ile devrimin ilk günlerinde Haksöz’ün benzer bir laf etmesi, “bu devrim değil, inkılâp” demesi tesadüf mü? Haksöz’ün, 12 Mart darbesine her Müslüman karşı çıkarken, tek itiraz etmeyen örgütün devamcısı olması şaşırtıcı mı? Devletin İslamî hareketi maniple ve kontrol etmek için yerleştirdiği unsurların bugün AKP merkezinde olması tesadüf mü? O kendisini biricikmiş, vahiyle gelmiş gibi sunarken, solun aynı şekilde mukabele etmesi, belirli bir devlet geleneğinden onu tecrit etmesi ne tuhaf. Laik, din karşıtı, liberal özgürlükçü üç-beş kişiyi çıkınına atacağım diye bu siyasî körlük hiç hayra alamet değil oysa. Tabiatıyla bu siyaset, AKP’nin varlığına muhtaç. Onu “muktedir” kılan, söz konusu yaklaşım.
Ya da Mursi’nin kabinesine eski rejimden bir generali alması, toplumsal huzursuzluğu bastırma yönünde ordunun imkânlarını muhafaza edip güncellemesi ile Tayyip Erdoğan’ın Eylül 2011’de “laik olun” emri arasında bir bağ yok mu? İhvancıların, “bizi tüm güçlerimizle ortalığa çıkıp hükümet olmamız konusunda gazı Erdoğan verdi” demesinde bir gariplikten söz edilemez mi? 2010 referandumundaki yetmez ama evetçilerin, miting meydanlarında Erdoğan’ın teşekkürünü hakkedenlerin bugün Erdoğan düşmanlığının şampiyonluğunu yapması garip değil mi? Postal yerine ikame edilen konversler çarşı iznindeki askerlere denk düşmüyor mu? Askerî vesayet vasi askerler türetmedi mi? Neoliberal siyasetin ana aktörü olarak ordunun Mısır’daki tahakkümüne eklemlenip rejimin restorasyonuna hizmetkârlık etmek almadı mı Mursi’nin kellesini? Erdoğan’ın Rabia işaretini devletin kadîm ideolojisine malzeme kılması bir alamet değil mi? “Esma’yı görünce kızım aklıma geldi” diyen Erdoğan, tabanı tahkim etmiş olmuyor muydu? Gözünden dökülen bir damla yaşın bile Esma ile alakası yokken, buradan bölgedeki İslamcılaşmaya dair tezler üfürmek ne tuhaf.
Mezarlık evlerde oturanların çığlıklarını orta sınıf snoplara has bir biçimde küçümseyen Haksözcülerin Suriyeli mazlumları ağzına alması bir samimiyet terazisine muhtaç değil mi? Bugün “PKK düşmanlığı” ile neye hizmet ettiklerinin farkındalar mı?
Mağdurun, mazlumun, yoksulun müşterek çığlığı olarak İslam’ı, efendilerin sofrasında bir mezeye indirgeyenler utanmıyorlar mı?
Filmi geriye sarıp baktığımızda; AKP’nin iktidar değil ama hükümet olmasının ordudan cevaz almadan gerçekleşmesi mümkün mü? Erdoğan’ın 2011’de “laik olun” mesajı içeri verilmiş bir emir değil mi? Laik olmak orduya eklemlenmek, emir eri olmak demek değil midir? Erdoğan’ın ağzındaki Türkiye’nin doksan yıldır ordu ve uzantılarınca kurulan cümlelerdeki “Türkiye”den farkı ne?
Mısır’da yüzlerce ihvancının Rabia Meydanı’nda katledilmesinin altında Millî Selamet Cephesi’nin imzası var. Ordu dışı ve orduya karşı tüm halk dinamiklerinin öfkesini “gericilik” eksenine oturtma çabası, orduyu siyasî özne olarak belirginleştiriyor, Mübarek gidiyor, tüm yapı tekrar dirilip solcuların, liberallerin üflediği nefesle ayağa kalkıyor, tekrar siyasete hükmünü koyuyor, olan fukara Müslüman Mısırlılara oluyor.
Erdoğan Eylül 2011’de “laik olun” derken, kendi yönelimini de anlatmakta. Önemli bir kitle tabanının bulunduğu “doğu vilayetleri”ni bu eklemlenme ile boşaltıyor. Barış süreci Kürd ve Müslüman direncin tasfiyesi olarak tecessüm ediyor. Bunu yaparken Erdoğan, geçmişten çıkarttığı dersle, kalıcı, yerleşik, sağlam bir kitle tabanı oluşturmaya gayret ediyor. Doğalında, Mısır’daki liberallerin de alıcısı olduğu, “İslam faşisttir” tezleri ülkeye giriş yapıyor.
Dün Kürd hareketini destekleyen Diken, T24, Cumhuriyet gibi yapılar, bu faşizm tahlillerine PKK’yi de katacak şekilde bir hamle gerçekleştiriyorlar. Ordunun makul düzeye, kışlasına çekildiği bir “cennet Türkiye” hayallerinin esasında onların sivil askerler olarak siyaset arenasında arz-ı endam etme istekleriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. İşte bu yüzden, Osman Kavala İMC TV’de “PKK’nin silâhı bölge insanını irite ediyor” diyor. Seçim sürecinde söz hakkı elde eden işte bu liberallere dönük eleştirileri, “bizim müttefiklerimize saldırıdır bu, eleştiri yapanların tiz kelleleri vurula!” diyerek karşılayanlar, bu dönemi susarak geçirmeyi tercih ediyorlar. Ne tuhaf! Başlarını seçimden seçime çıkartanlara “devrimci” deniliyor bu ülkede, ne acayip!
Bebeği yıkadığımız suyu dökerken bebeği de atıyor olabilir miyiz? Osman Kavalaların nizamına halel gelmesin diye ileride Hz. Musa olacak o bebeği öldürüyor olabilir miyiz? AKP’yi, İslam’ı bu topraklara yabancı varlıklar olarak işaretlerken toprağın sahibi olduğunu iddia edenlere hizmet ediyor olabilir miyiz? Erdoğan 2011’de büyük projelerini aktarırken, Kartal’dan Şile’ye kadar uzanan bölgeyi ranta açacağını söylüyor. Oradaki askerî araziler konusunda ordudan gerekli izni aldığını da sözlerine ekliyor. Kim kime kimin toprağını veriyor, kim kime hizmet ediyor, ne tuhaf!
Analizler niyetleri de ele veriyor. “Mısır devrimi açların devrimi değildir” demek, “öyle olmasa keşke” anlamını taşıyor. Ve esas olarak karnı tok olanların şiş göbeklerindeki gazı almayı amaçlıyor. Erdoğan’ın da bu düzen nezdinde bundan gayrı bir işlevi bulunmuyor.
Türkçe mesaj yayınlayan IŞİD’li ile Yalçın Küçük’ün aynı şeyi söylemesi ne tuhaf. İkisi de “ülkenin batısını ABD, doğusunu PKK yönetiyor” diyor. Akıl, zihin bayırdan aşağı yuvarlandığında aynı yere düşüyor. Küçük cehepelileri, IŞİD Müslümanları galeyana getirmek istiyor. Bu galeyan emrini verenleri ise kimse sorgulamıyor.
Erdoğan ve çevresi bir “üst akıl” edebiyatına sarılmış görünüyor. Kimsenin alt aklı, bu ülkeyi kuran iradenin aklını görmemesi ne tuhaf. Kestaneleri yiyenler başkaları oysa, birilerinin maşa olmayı bu kadar sevmeleri ne garip.
Erdoğan’ın Atatürk arazisine saray inşa etmesi, basit kişisel bir hırsın ürünü olabilir mi? Buna tek başına karar verebilir mi? “Atatürk”ün izni olmaksızın o koca bina inşa edilebilir mi? Tek siyaseti Erdoğan’ı Çankaya’ya döndürmek olanların bunu “görmemeleri”, zaten elindeki yetkileri kullandığını “anlamamaları” ne tuhaf!
“Devrim açların devrimi değildir” demek, “ben devrimi açlarla birlikte toprağa gömeceğim” demek, efendilere işmar etmek, “emrinize amadeyim” demek. Tahrir’de mermilere siper olan onca ihvancının iradesini toprağa gömenlerin bugün “AKP İslamî tabanından uzaklaşıp muhafazakâr parti oluyor” demesinin ne anlamı var?
Başta belirttiğimiz “Marksistler” o Tahrir’de toplananları o günlerde “çapulcu ilân etmişti. Bir-iki sene sonra Taksim’de toplananlara Erdoğan “çapulcu” dedi. Devlet gibi düşünmeyi Marksistlik, devlet olduğunu zannetmeyi devrimcilik saymak, ne tuhaf!
Mısır’da bir fabrikada işçiler greve gidiyor, grevi kıranlar İhvan milletvekilleri oluyor. Ülkede eski rejimin kalıntılarını temizlemeye dönük yoğun bir kampanya var, bunu boğan, boşa düşüren gene İhvan. Ölçü, Mısır devletinden çekilince, her şey anlam kaymasına uğruyor. Garibim ihvancı işçi liderleri de selefî olmak durumunda kalıyorlar. Çünkü sol, özgürlük saplantısı yüzünden atalarını da redde tabi tuttuğu için “selefî” de olamıyor.
AKP düzenin krize verdiği cevabın ürünü. Krizi fırsat gören orta sınıf yatırımcıların aklıyla ona karşı mücadele etmek mümkün değil. Mursi’de dil bulduğu biçimiyle, mesele “açların devrimini yapmak, devrimi açlara ait kılmak.”
Faruk Serdengeçti
Devamını oku ...

Ebu Ali Mustafa: Filistinli Bir Devrimcinin Mirası

“Biz direnmek için buradayız, uzlaşmak için değil.”
[Ebu Ali Mustafa/1938-2001]
Ebu Ali Mustafa Filistinli bir lider, bir şehid ve Filistin devriminin tüm aşamalarında muhafaza edilen azim ve ısrarın sembolüdür. 27 Ağustos 2001’de ABD’nin imal edip İsrail’in işgal ordusunun ellerine teslim ettiği bir helikopterden atılan füze ile vurularak katledilen Ebu Ali Mustafa’nın bir devrimci olarak hayatı yeni yeni ayağa kalmaya başlayan El-Aksa İntifadası’nın orta yerinde sona ermiştir.
Ancak onun mirası ve kurduğu okul bugün hâlâ yaşamaktadır. Lübnan’daki Filistinli mülteci kamplarında düzenlenen Ebu Ali Mustafa futbol turnuvasından Cenin yakında bulunan ve kendisinin de memleketi olan Arraba’daki Ebu Ali Mustafa ilkokuluna ve oradan Halk Kurtuluş Cephesi silâhlı kanadına kadar birçok yerde ismi hâlâ capcanlıdır ve o, adil bir dava uğruna ölenlerin halkının hayatı dâhilinde ölümsüz olduğunun açık bir delilidir.
Bir Filistinli devrimci olarak Ebu Ali Mustafa’nın geride bıraktığı miras sadece isminden ibaret de değildir. O bir savaşçı, stratejist, mücadeleci ve FHKC’nin genel sekreteridir. Peki o neyi temsil etmektedir? Adaletsizlik ve zulüm karşısında sürdürülen uzlaşmaz mücadeleyi. Açık, devrimci ve enternasyonalist bir vizyonu. Kapitalizme, ırkçılığa ve emperyalizme karşı küresel mücadeleyi. Merkezine her daim işçi sınıfını, mazlumları ve mültecileri alan, geri dönüş ve kurtuluşa dair tüm mücadele biçimlerini. Her şeyden öte, özgürleşmiş bir Filistin’i.
Mücadele içerisindeki insanlara ilham vermeye devam eden bu vizyon üzerinden o insanlar yürüyüşlerde Ebu Ali Mustafa’nın resimlerini taşımaktadırlar. Onların yüklendiği, sadece Ebu Ali Mustafa’nın resimleri değil, onun vizyonu ve hedefidir. Bizim de paylaştığımız bu hedef geri dönme hakkı, kurtuluş, sosyalizm ve devrime dairdir.
Devamını oku ...

Medeniyet-Şehir ve Diğer Kavramlar

Türk düşüncesinde “medeniyet” kavramı önemli bir düşünsel parçalanmanın, kimlik çatlamasının tam ortasındadır. İstiklâl Marşı’nda “Medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar” diyen şair, Safahat’ta “Alınız ilmini garbın alınız san’atını; Veriniz hem de mesainize son süratini. Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyeti yok san’atın ilmin” diyerek reddettiği “medeniyet”in Müslüman topluma aktarılmasından bahseder.
Türkiye’de on yıllardır talebeler bir yandan İstiklal Marşı’nın “medeniyeti canavar gösteren” dizesine ve diğer yandan Onuncu Yıl Nutku’nun muasır medeniyet seviyesini hedef gösteren söylemine muhatap edilmiştir[1]. İki retorik birbiriyle çelişkilidir. Bu bir zihni çatlama oluşturmaktadır.
Bu kavram nedeniyle Türk düşüncesi bölünmüş ve farklı eğilimler ortaya çıkmıştır. Sezai Karakoç, “İslâm’da medeniyet vardır” diyerek Safahat ile ünsiyet kurmuş, İsmet Özel “Medeniyet dinin dondurulmasıdır” diyerek İstiklâl Marşı’na intisap etmiştir. Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Hilmi Yavuz ise maziden beslenen “estetik bir medeniyet tasavvuru” ile Batı arasında gerçekleşen karşılaşmanın “iki aradalığı”nı dile getirmiştir. Rasim Özdenören ise Hece Dergisi’nin Mehmet Akif Özel sayısında “İlhamı Kur’an’dan aldıktan sonra İslâm’ı asrın idrakine söyletmek, belirleyiciliği İslâm’dan uzaklaştırmak demektir […] asrın idraki denilen şey; o asra damgasını vuran insanların görüşleridir” (Özdenören, Hece, 133, 2008: 75) diyecek, Safahat ve İstiklâl Marşı’nda mündemiç iki Mehmet Akif’i birbirinden koparıp ayıracaktır. Rasim Özdenören bundan sonra Akif’e karşı Elmalılı Hamdi’nin “Gül Yetiştiren Adam”ına işaret etmiş ve Müslüman hassasiyeti korumak adına “kendine çekilişi” işlemiştir.
Sezai Karakoç Bey’in “Diriliş” düşüncesi Malik Bin Nebi’nin “Nahda” fikrinden ilham alarak inşa edilecektir. İsmet Özel ise “Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” sorusunu “Önce Müslüman topluma ulaşalım” şeklinde cevaplar ise de bunun nasıl gerçekleşeceğini ortaya koyamaz ve üst kimlik halinde bir “Türk” kimliği inşa eder. İsmet Özel, “Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” sorusunun cevabını eksen değiştirerek “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” şeklinde vermiştir. 04 Temmuz 2015 tarihli Konya konuşmasında “Önce Müslüman topluma ulaşalım sonra güçlü oluruz” yargısını “Türk Dünyaya Bedeldir” söyleminin içinden inşa eder:
“Türk neden dünyaya bedeldir meselesi bugün yaşadığımız hayatla alakalı bir şey. Dünyada eğer bir zulüm varsa, bir tahakküm varsa, bir yozlaşma varsa, bir lanet insanlığın üzerine çökmüş halde ise bunun def'i için elde Türk’ten başka bir eleman, unsur, mevcudiyet kalmamıştır. Bu yüzden ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir.’ Neden Türk bu kadar çok önemli? Çünkü Türk mücerred bir şeydir. ‘Dünyada çeşitli kavimler var, bunlardan bir tanesi de Türk’ böyle bir şey yok. Türklük tercih edilen bir şeydir. Küfürle çatışmayı göze almakla ilgili bir şeydir. Bu, yakın tarihte hepimizin anlayacağı bir şeydir. Türkleri tarihten silmek, Türk yurdunu ortadan kaldırmak için Birinci Cihan Harbi ile başlayan bir süreç var. Bu süreçte Türkler pek muvaffakiyet elde edemediler. Seferberlik dedik biz Birinci Cihan Harbi’ne. Tarihten silinmemek, yurdumuzu kâfirlere kaptırmamak için biz seferber olduk fakat bunda bir muvaffakiyet elde edemedik. Her ne kadar Çanakkale gibi, Kut’ül Amare gibi başarılarımız olsa dahi. Sonunda 1918 yılına gelindiği zaman Türk bayrağı can ve mal emniyeti bakımından en belalı yerdi. O yüzden bu topraklarda yaşayan insanlar Yunan, İtalyan, Fransız, İngiliz, Amerikan bayrakları altında selamet aradılar. Ama Allah bize nasip etti, bir İstiklâl Harbi verdik. Daha doğrusu bir Sakarya Meydan Muharebesi yaşadık ve topraklarımızı yağmalanmaktan kurtarabildik. Topraklarımızın yağmalanmaktan kurtulması meselesi dünya tarihiyle alakalı bir mesele. Biz ikinci kez dünya tarihinin istikametine tesir ettik. Birincisi Türkler olarak bu toprakları Darü’l İslâm kılarak vatan haline getirmemiz; ikincisi İstiklâl Harbi vererek bu vatanı elde tutmamız. Bu, duaların sonucunda doğmuş bir şeydir.”
İsmet Özel bu anlamda “medeniyet karşıtı” konumlanmış fikri mecraında tutarlı kalmıştır. Ancak İsmet Özel’in fikri cehdinin iktisadî-içtimaî nizâma açılmadığı da işaret edilmelidir. Hz. Peygamber (asv)’in Hicret ile Medine’ye gelişini de tarih perspektifine dâhil eden İsmet Özel, Medine’nin iktisadî-içtimaî-müessesevî inşası ile ilgili bir değinmede bulunmaz. Sadece “kâfirle çatışmayı göze alan bu Türk” nasıl geçinecek, eğitim, adalet, üretim, meslek, din-heteredoksi gibi sahalarda ne gibi siyasetler geliştirecektir?
Diğer taraftan Müslümanlar “medeniyet” terimini anlamlandırmakta ihtilaflarına rağmen “Önce ahlâklı sanayileşme” diyecekleri bir terkipte karar kıldılar. Fakat okullara gönderdikleri ilk mektep talebesi evlatlarının zihnine “Medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar” mısraını da kazıdılar. Türkiye’de aydın çevresi ve özellikle edebiyat mahfilleri şairler arasındaki fikir farklılıklarının nedenlerini kavramayı mümkün kılacak bir açıklama şeması, analiz metodu geliştirmemiştir. Bu nedenle gerek siyaset ve gerek fikir dünyası Mehmet Akif-Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Sezai Karakoç-İsmet Özel-Rasim Özdenören gibi isimlerin “medeniyet” terimine göre aldıkları konumu tanımlayamamıştır.
İsmet Özel, “medeniyetsizlik” fikri nedeniyle Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar-Sezai Karakoç-İsmet Özel-Rasim Özdenören’den ayrılmıştır. “Medeniyet fikrine tutunan” yazarların ise aslında Renan’a cevap olan “İslâm mâni-î terakkî değildir” cümlesini şerh ettikleri söylenmelidir. Böylece mesele “Batı’dan neyi ve ne kadar alalım” noktasında sıkışıp kalmış gözükmektedir. Müslümanlar da son tahlilde Batı’dan ithal ettikleri teknik-bilim ürünleri ile bir şekilde Batılılaştıklarının farkındadırlar. Bunun zarureti itiraf edilmiş ve “Müslüman zengin olmalı” denilmiştir. Zengin olmanın yolu kapitalist toplumla ilişki kurmaktır.
Böylece Türkiye’de Terakki, Refah, Kalkınma isimli partiler kurulmuştur. Bütün bu süreç, aydınların Renan’a cevaptan vazgeçmeyi mümkün kılacak başka bir perspektifi keşfedememelerinin neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Namık Kemâl’den beri aydınlar “İslâm ahlâkı & Batı’nın ilim ve medeniyeti” şeklinde oluşturdukları bir terkiple fikir üretmişlerdir.
Bu yaklaşım “Önce ahlâk ve maneviyat” diyerek ortaya çıkan bir “Sanayi Toplumu Partisi” tarafından da “sanayileşmeye niçin mecburuz?” sorusunun cevabında yeniden kendine yer bulmuştur. Söz konusu parti kapatılmış başka isimlerle yeniden açılmış ancak görüşü değiştirecek fikri hamle yapılamamıştır. Görülüyor ki “medeniyet” kavramının anlamlandırılması merkezî ve hayatî öneme sahiptir.
Bu kısa yazıda “medeniyet” ve bağlı kavramların tanımlanması oldukça zor ise de başlangıç sayılabilecek bazı kavramlara ve anlamlandırmalara yer verilecektir.
Uygarlık (Civilisation): İngilizcede civics olarak geçen kelimenin anlamı “yurt bilgisi” dediğimiz şeydir. Civil ve civics arasında bağlantı bulunuyor. Citizen-City de aynı kökten geliyor. Batı dillerinde bütün bunlar (civil ve civics) cityden geliyor. Civics, citizen-city’deki “t”nin “v”ye dönüşmesi; civil kelimesini türetince “civilisation” çıkıyor. Batılı anlamda “civilisation”, “burjuva kentli” demek. İslâm kenti bir “city” değil, zira İslâm toplumunda 1) Sınıf yoktur, 2) Burjuva yoktur, 3) Sermayeye bağlı bir iktisadî biçimlenme yoktur, 4) Sınıf savaşı yoktur, 5) Kent-city yoktur.
Dolayısıyla “Medine kent devletiydi” diyen Batılı ve yerli aydınların civilisation’u medeniyet terimi ile karşılamaları doğru değildir. Uygarlıkta yurttaşlar “sözleşme” ile birbirlerine bağlıdır. Bu borç doğurur. Medine kelimesinin de “deyn: borç” teriminden geldiğini işaret eden yazarlar citizen-city’deki “borçlu yurttaşlar” ile medine’deki borçlu mü’minlerin birbirine benzerliğini kurmaya çalıştılar. Oysa “Uygarlık (civilisation)” durumunun burjuvalar arası “contrat social-[toplumsal sözleşme]” niteliği ile insanın kâl û belâ’da Allah ile misakından gelen din/deynin borç niteliği birbirinden farklıdır. Medine’de bir ahd varsa bile bu ahd sınıflı toplum olan city’deki sözleşme ile aynı değildir. İki sözleşmenin ortaya çıkardığı organik toplumsallaşma da farklılaşacaktır. Bu nedenle burjuvalar arasında (bourg) akdedilen sözleşmelerle kurulan “kent- city- civic” ile İslam ahkâmının tatbiki için inşa edilen “medine-şehir” aynı dinamiklere haiz olmamıştır. Cemil Meriç Civilisation’u medeniyet diye kullanıyor. Bu problemlidir. Çünkü başka bir yerde civilisation’u Yunan “police” anlamında kullanır. Mehmet Ali Kılıçbay da diyor ki, “Batı dillerinde civitas’tan (kent) türeme civilis(z)ation kelimesi uygarlığı ifade etmektedir. Aynı zihinsel iklim Arapçada da vardır ve bu dilin medine’si (kent), medeniyet kelimesine can vermiştir.” Bu yaklaşım da yukardan beri yanlış olduğunu ifade etmeye çalıştığımız bir anlamlandırmadır.
Sezai Karakoç’ta da kent, medeniyet için başat bir kavramdır. “Diriliş Muştusu” kitabında yazdığına göre uygarlıkların mutlaka siteleri vardır. Kentler ve siteler uygarlıksız varolamaz. “Kent, site, medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir” (s: 185). Sezai Karakoç “İslâm medeniyeti” terimini kabul ettiği halde bu terimi “uygarlık” ve “site-city” terimlerinin baskısından kendisini kurtaramamıştır. Bunun nedeni Malik Bin Nebi’nin “nahda” fikrinin“mütehaddir-hadarat” kelimesine dayanmasından gelen kirliliktir. Uygarlık hadarat-umran gibi kelimelerle izah edilebilir ise de içinde “medine” barındırmaz. Müslümanların uygarlık kurmayacağı, medeniyet tesis edebileceği meselesi Karakoç’un yazı veriminde yeterince izah edilememiştir.
Medine-Şehir: Bir getto olmamak kaydıyla Müslüman şehirlerin “medeniyet” kavramı ile açıklanacağı düşüncesindeyiz. Eğer tüm zamanlar tarihi için İslam nebevî zincirle aynı ilkelerle insanlığa ulaştırılmışsa Hz. Âdem (as)’in medeniyeti ile modern zamanlarda ortaya çıkacak İslam Medeniyeti’nin tek bir medeniyet başlığında incelenmesi gerekeceği açıktır. Elmalılı Hamdi Yazır medeniyet kavramı bakımından değerlendirilebilecek bir izah getirir: “Medâin”; medeniyet kelimesinin aslı olan medinenin çoğuludur ki, büyük şehir demektir. Ve bu kelimenin iştikakında başlıca iki görüş vardır: Birincisi medine, başındaki mîm harfi kelimenin aslından olmak üzere “feîle” vezninde olup “medene, yemdinu, mudunen” maddesinden me’huzdur. Ve müdun bir mekânda mukim olmak demektir. Fakat dea ve zera kelimeleri gibi çekimi terk edilmiştir. Bu şekilde medine insan hayatına ilişkin her türlü ihtiyacın karşılanmasını içine alan yer veya böyle bu özellikteki bir yerde ikâmet eden sosyal topluluk kavramıyla büyük şehirlere isim olmuştur. İkincisi başındaki “mîm” harfi zâit ve “yâ” harfi asıl olmak üzere “dane, yedini, dinen” kökünden alınmış olup, “ma'îşet” gibi “mef'ile” vezninde veya medyûnenin muhaffefi olmakla aslında “mef’ûle” veznindedir. “Dine” maddesi ise mülk ve taat, ceza ve siyaset mânâsına olduğundan bu şekilde medîne, mülk ve taat yeri, memleket veya inzibat ve siyaset altında, memlûke anlamıyla büyük şehirlere isim olmuş olur” (Elmalılı Araf Suresi 111. Ayet tefsiri). Hz. Peygamber (asv) Yesrib’e geldiğinde üç meseleyi öncelikle temin etti: 1) Mescid inşası, 2) Müslüman pazarı, 3) Muahat-Kardeşlik. Önemli hususlardan biri müstakil pazar kurmaktı. Hz. Peygamber (sas) Nebit pazarına giderek bir göz attı ve “bu asla sizin pazarınız olamaz” buyurdu. Sonra ileride (Medine pazarı adını alan) bu pazara döndü, etrafını dolaştı ve “(İşte) sizin pazarınız budur; bu (Pazar) daraltılmayacak ve burada vergi alınmayacaktır” buyurdu. Bu nedenle İslâm şehir teorisinde “Cum’a kılınur, pazar kurulur” ilkesi hâkim olmuştur. Cami, şehrin merkezini oluşturmaktaydı ve birkaç mahalleyi birleştiriyordu. Camisi olmayan iskân bölgelerinde yaşayan insanlar Cuma namazı için buraya gelirdi. Cami ticari hayatla doğrudan ilgilidir. Kapitalist birikime uğratılmasına izin verilemez. Çünkü Cuma hür insanların kıldığı bir namaz olup, başkasına ömür boyu ücret karşılığı sözleşme ile bağlanan kişi hür değildir. Din-ticaret ilişkisi nedeniyle İslâm insanı küçük esnaf, köylü, çoban, zanaatkâr olarak “kendi elinin emeği” ile helal yoldan geçinir. Cami çevresinde bedesten, pazarlar, kapalı çarşılar bulunur ve bunlar vakıfların mülkiyetinde kalır. Cuma kılınan yer İslam toplumunda “şehir” hükmündedir. Medine / medeniyet algısının ed-din olan İslam’ın ve nebevî geleneğin bir yansıması olduğu söylenebilecektir. 
Diğer taraftan Yasin suresinde “Ve şehrin (medineti) en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. “Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!” dedi.” (36 Yasin 20) ifadesi yer alır. Bu ifade Mısır’da yaşayan İsrailoğullarına yönelik bir emirdir. Ancak Mısır, ayetin bahsettiği zamanda Firavun tarafından kontrol altındadır. Sadece risalet çağrısı ve bir paygamberin şehirde dolaşması bir beldeyi medîneti kılsa idi Mekke şehri hakkında da hakkında Zuhruf 31 ayeti medîneti diyecekti. Oysa Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkarılması sonrası Yesrib’e “Medine denilmiş olması gerçeği malumdur. Başka bir kriter olmalıdır:
Kur’an topluca namaz kılınan Musa zamanı Mısır’da Müslümanların yaşadığı beldeyi “medinetî” kavramı ile tavsif etmiştir. Musa (as), Mısır’da bir emirle muhatap ediliyor: “Ve Mûsa ile kardeşine vahyettik ki, Mısır’da kavminiz için evler ittihaz ediniz ve evlerinizi namazgâh kılınız ve namazı dosdoğru eda ediniz ve mü’minleri tebşir et” (10 Yunus 87). Bu emir nedeniyle Musa (as)’nın şartları Hz. Peygamber’in Mekke’deki şartlarından farklıdır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’e (asv) Mekke’de Cum’a emri verilmemiştir. Oysa Musa (as), Mısır’a geldiği ilk gün, halkının topluca namaz kılması için emr almıştır. Bunun nedeni Mısır toplumunun içinde İsrailoğullarının müstakil dinî bir topluluk halinde bulunmasıydı. Dolayısıyla “medeniyet” kavramını “Müslüman şehri”nin özelliği olarak Kur’an’î bir ıstılah olarak görmek gerekmektedir. Bu kavramın civilitycivilisation gibi kavramlarla bir ilintisi bulunmamaktadır.
Medeniyet, ed-din olan İslam’ın Âdem (as)’den beri gelen “şehir” telakkisidir. Ahkâmın uygulandığı, topluca namazın kılındığı bir belde olduğu için Medeniyet, yalnızca İslam’a ait bir olgudur. İslam dışı toplumsal yapıların kurumsal/ beledî/ içtimaî oluşumlarının “medeniyet” şeklinde tanımlanması kavramın Kur’an’daki beyan ediliş biçimi nedeniyle mümkün görünmemektedir.
Medeniyet Görüşümüz: Bizim çalışmalarımızda “medeniyet” çift anlam ağı oluşturmaktadır.
Bunlardan ilki şudur: medeniyet, Müslüman toplumun fıkıhla inşasıdır. Toplumun dindarlığıdır. Bu anlamıyla medeniyet, yol-köprü-baraj-teknik-bilim-silah malzemeleri değildir. Yani umran ya da hadaret kavramlarıyla ilgisi bulunmamaktadır. Toplumlar imar çalışmaları yapabilir ama medeni sayılmayabilirler. Kur’an önceki kavimlerin bazılarının dağları oydukları halde mücrim olduklarını beyan eder. Bu medeniyet değildir: “Hatırlayın ki; Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini anın da, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın” (7 Araf 74).
İkinci olarak: Farabi’nin yaklaşımından hareket ediyoruz. Farabi “Fusûlü’l Medenî- Tenbîh Alâ Sebîli’s- Sa’âde Farabi’nin İki Eseri” adlı eserinde diyor ki: “Eskiler ‘şehir (el-medîne)’ ve ‘ev (el-menzil)’ terimleriyle sadece meskeni kastetmediler. Fakat, her ne tür mesken olursa olsun, maddesi her ne şeyden olursa olsun, her nerede bulunursa bulunsun- yerin altında veya üstünde, ister tahtadan, ister çamurdan, ister yünden ve kıldan, isterse kendisinden, insanları içinde barındıran evlerin yapıldığı başka başka bir şeyden yapılmış olsun- insanları barındıran (yahvî) meskeni ve meskenlerin barındırdığı insanları kastettiler.” Demek ki ev-mesken kıldan olabilir. Bilindiği üzere kıl çadır, keçi ile ilgilidir. Demek ki şehir=medine çamur, kıl, yünden inşa edilebilir. Farabi’nin bu yaklaşımı Müslüman şehrinin beton-demir ile inşa edilme ezberini bozmaktadır.
Bu durumda “medeniyet yoldur” telakkisi için İslâm düşüncesinde bir delil yoktur. Medeni olmak için Batı tekniği-ilimi alınmak zorunda değildir. Tam aksine ahlâk-adalet-uhuvvet tesis eden bir toplum inşa etmek gereklidir. Bu yaklaşım kabul edildiğinde günümüzde “medeniyetin mimarisi” şeklinde kabul edilen bazı sembollerin aslında “kültür ürünü” olduğu ortaya çıkacaktır. Örneğin Süleymaniye Camii bir kültürdür. Yol, kültürdür. Baraj, Yüksek Hızlı Tren, savaş aletleri, betonarme yapılar kültürdür. O halde, Müslüman toplum, “medeni olacağız!” diyerek Batı ya da Doğu’dan kültür ürünlerini doğrudan ithal edemez. Öncelikle “medeni bir toplum olmalı”dır; bu da ahlâk-adalet-uhuvvet tesis ederek gerçekleşebilir. Her toplum ahlâk-adalet-uhuvvet tesis ettiğinde kendi ihtiyaçlarına münasip bir tekniği kullanarak kültür ürünleri verebilir. Buna göre Süleymaniye Camii, önceki Müslüman toplumun ahlâk-adalet-uhuvvet tesisi ile münasip tekniğinin ürettiği bir kültürdür.
Türkiye’de entelektüel zemin medeniyeti Batı’ya üstünlük sağlayan cihaz ve teknikleri ithal etmekle tanımladı. Biz bu yaklaşımdan artık vazgeçilmesi gerekliliğini vurguluyoruz. Müslümanlar medeniyet tesis edemeyebilir. Nitekim, İsa (as) dindar-ahlâklı-adil-uhuvvet içinde yaşayan bir toplum inşa edemediği için medeniyet tesis edememiştir. Kezâ, İbrahim (as) “tek başına ümmet” olması itibariyle medeniyet tesis edememiştir.
Medeniyet, Müslüman bir toplum ortaya çıkıp şehir=medine inşa ettiği anda husule gelecektir. Müslümanlar içinde yaşadıkları kentsel düzende “medeniyet” tesis edemezler. Kent toplumlar sınıflı yapıları nedeniyle isar ahlâkını, karz-ı hasen’i, muahat tesisini gerçekleştiremezler. Medeniyet fikri mutlaka hane-mahalle-şehir zinciri oluşturmalıdır. Mahalleler mahalleyi oluşturan tüm haneleri birbirine bağlayan bir idari sistemdir. Fertler zengin ya da fakir olmakla mahalle dışına çıkamaz / çıkarılamaz. Bilindiği gibi dört halife devrinde sahabelerin Medine’yi terk etmesine izin verilmemişti.
Medine “adalet yurdu” demektir. Medeniyet, Müslümanların adalet yaptığı toplum demektir. Kavramı böyle tanımlamak Türkiye’nin Batı’dan geri kalmışlığının verdiği ezikliği ortadan kaldıracağı gibi bu ülkenin insanlarının sanayi toplumuna uğratılmasına da mani olacaktır.
Dipnot
[1] Onuncu Yıl Nutku’nun ilgili kısmında şöyle deniyordu: Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.”
Devamını oku ...

Ey Bir Kısım Müslüman Aydın

Ey bir kısım Müslüman ya da Muhafaza”kâr” gazeteci, yazar, ilim ehli ya da akademisyen aydın! Sizi “rahatsız etmeye” geldim. Sizlere sesleniyorum! İktidar “siz”de değilken var olduğunu sandığımız az çok muhalifliğinize güvenerek, belki kırıntı düzeyinde “eleştirel aklı”nız kalmıştır umuduyla, sizlerin “kalb-i akıl” ve yüreklerinize seslenmek istiyorum. 17 Aralık 2013’ten önce neredeyse 12 yıldır sizlerin birçoğu, “Abant konsüllerinde vaftizlenirken” ya da “hizmet”in medya podyumlarında “raks” ederken, yaptığımız uyarılara rağmen “gaflet” ya da “çıkar” uykunuzdan uyanamamış, üstelik benim gibileri “fitne çıkarmakla”, “komplocu düşünüşle” ya da “hüsn-ü zan ile hareket etmemekle” suçlamıştınız. Sonraki süreçte uyandığını zanneden, güç ve iktidar adına adaletten yoksun bir şekilde bir yanlıştan öteki yanlışa sürüklenen ey “organik aydın”laşan gafiller ordusu! Şimdi söyleyeceklerimi ve soracaklarımı bana çok görmezsiniz umarım.
Siz Ey İslamcı, Müslüman ya da Muhafaza”kâr” aydınlar! Bu kadar mı güce ve iktidara susamıştınız ki, sizden olduğunu iddia ettiğiniz iktidarın her söylem ve eylemini meşrulaştırmaya çaba gösteriyorsunuz? Bu kadar mı sınıfsal açlığınız depreşti ki, ahlak, adalet ve hakkaniyetten yoksun bir kısım iktidar uygulamalarını eleştirmeyi bırakın, savunur hale geldiniz? İktidarda değilken, siz değil miydiniz tepeden inmeci, devletçi, otoriter ve tek adamlığa dayalı iktidar uygulamalarına karşı olan Ey Müslüman aydınlar! Şimdi ne oldu, değişen ne? İktidara gelenler sizinle aynı dünya görüşünden olunca ilkeler mi, değerler mi değişti? Demek ki ey Müslüman aydınlar! Siz devlet ve iktidarın bizatihi kendisine değil, bugüne kadar devlet iktidarını elinde tutan güçlere eleştirel yaklaşıyormuşsunuz. Bu ayan beyan ortaya çıktı. Biçimsel yönden olmasa da mahiyet itibariyle sizin jakoben Kemalist ideolog ve aydınlardan ne farkınız var, söyler misiniz bana ey İslamcı aydın ve ideologlar! Tabii Kemalizm’in kan suyunda yıkanan devlet aklının, post-Kemalist Ak Parti iktidarında, sizin gibi “devletleşen” Ak Parti iktidarını sistemin İslamcı kan suyunda yıkayacak ideologlara ihtiyacı vardı. Siz onun gereğini mükemmel bir biçimde yerine getiriyorsunuz ey bir kısım Müslüman aydınlar! İktidar “siz”den olanların eline geçince, devletin zihin kodları ile özdeşleştiniz ve devleti kutsallaştıran “saray âlimleri”ne dönüştünüz ey bir kısım Müslüman aydınlar, akademisyenler, âlimler, gazeteci ve yazarlar…
Ey bir kısım Müslüman aydın ve ideologlar! Geçmişte “hizmet” şebekesine methiyeler düzdünüz. “Hizmet”in “seküler ruhani” liderinin yepyeni bir medeniyet getirdiğini anlatan bilimsel makale ve köşe yazıları kaleme aldınız. 17 Aralık’tan sonra yanıldığınızı dahi itiraf edemediniz ey gafiller ordusu! Şimdi de Erdoğan liderliğinde Ak Parti’nin, dâhili ve harici düşmanlara rağmen destan yazdığını, ümmetin geleceği olduğunu, medeniyet kavramının içeriğini iğdiş edercesine “İslam medeniyeti”ni ihya ve inşa edildiğini, “Erdoğan’ın Allah’ın bir lütfu” ve “Türkiye’nin kaderinin Erdoğan’ın kaderi” olduğunu ifade eden yazılar yazmakta ve konuşmaktasınız. Haşa sümme haşa ama Erdoğan sanki bir “vahiy katibi” olarak algılanmakta, bir tür “mesiyanik” lider fetişizmi yaratılmakta ve onun her yaptığı ve söylediği göklere çıkartılırken, hiç mi hiç sorgulanmamakta ve kendisine karşı hakikatler söylenememektedir. Aslına bakılırsa bir lider için en korkuncu bu olsa gerektir. Susarak, “parende atarak”, “şakşakçılık” yaparak ya da en basitinden meşrulaştırarak bizatihi Erdoğan’a zarar verdiğinizin farkında mısınız ey organik İslamcı aydın taifesi! Ey İslamcı aydın ve ideologlar! Sizin hiç insafınız ve sınırınız yok mu? Ne oluyor size? Değişim ve dönüşümün tabandan, toplumun bizatihi kendisinden gelmesi gerektiğini, bunun Allah’ın bir vaadi olduğunu (Rad suresi, 11), devlet, lider ve iktidarı önceleyen tepeden dizayn hareketlerinin bizatihi değişimin doğasına aykırı olduğunu ne zaman unuttunuz ey gafiller ordusu!
Ey Müslüman aydınlar! Neden bilgi ve ilim ile iktidar arasında olması gereken mesafeyi korumuyor, eleştirel aklı kuşanmıyorsunuz? Hakikatin bilgisine vasıl olmak ve kuşanmak için yola çıkan bir Müslüman ilim ehli, asla ve kat’a iktidar, güç, ideoloji ya da başka nedenle “az bir değere” bilgisini satmaması gerektiğini bilmiyor musunuz ki ey Müslüman aydınlar, ey bir kısım Müslüman aydınlar, neden iktidara eklemlenmiş bir bilgi ve din anlayışı yaratıyorsunuz, sorarım size? İktidar sizden olunca ve nimetler akmaya başlayınca eleştiri yeteneğinizi mi kaybettiniz yoksa ey “saray dalkavuğu” haline gelen bir kısım İslamcı aydın ve ideolog! Neden ve hangi hakla, ilim ve akıl işi olan “iktidarı itikat ve iman meselesi” haline getirip kendinizden olan iktidarda olunca devleti kutsallaştırmaya başladınız? Ey Müslüman aydın ve ideologlar! Şu gerçeğin artık farkına varın ki Bizans ve Pers’in etkisi sonucu Muaviye ile birlikte devlet ve iktidar kutsallaştırılmış ve başta bulunan halifelerin kutsal yönetme hakları (kralların kutsal yönetme hakları teorisi) olduğu ifade edilerek, Müslüman zalim yönetimler meşrulaştırılmıştır. Artık iktidar ve devleti itikatlaştırma ve bir iman meselesi haline getirme alışkanlığından vazgeçin, ey saray âlimi olan Müslüman aydın ve ideologlar!
O kadar mı korkuyorsunuz ayaklarınız altından halıların çekilmesinden, makamlarınızın kayıp gitmesinden ya da bu kadar mı sizden olan lider ve iktidar aşkınız tavan yaptı ki, iktidar sahiplerine zaman zaman ahlak, adalet ve hakkaniyet adına sesinizi çıkarmıyorsunuz? Doğruları eğip bükmeden neden dile getirmiyorsunuz, ey Müslüman danışman, aydın ve ideologlar! Korkunun ecele faydası var mı ey organik aydın taifesi, bilmez misiniz! Neden ahlak, adalete ve hakkaniyeti ayaklar altına alan bir kısım uygulamalar karşısında suskun kalıyor ya da onları savunuyorsunuz ey bir kısım Müslüman aydınlar! Dün Ergenekon, Balyoz, KCK ve ÇHD davası gibi “at”ın izinin “it”in izine karıştığı, “hizmet”in tetikçiliği ve tezgâhında cadı avının yapıldığı bir arenada nasıl ki, birçoğunuz susmuş ve hatta yapılanların “savcı”sı olmuşsanız, bugün tasfiye yapan “hizmet”in tasfiyesi üzerinden yeni bir “bağırsak temizleme operasyonu” yapılırken, yine bir cadı avı sendromu üzerinden “at”ın izi “it”in izine karıştırılırken neden yapılanları onaylıyor ya da susuyorsunuz? “Bir kavme olan öfkeniz, velev ki onların yüzünden olsa bile, sizleri asla ve kat’a adaletten alıkoymasın” ayetine muhatap olan ey İslamcı aydınlar! Neden dün kol kola, gönül gönüle birlikte olduğunuz, masum “hizmetkâr” operasyonu üzerinden asıl suçluların ya da “ulakların” gizlendiği bir kısım hukuksuzluklara karşı duramıyorsunuz?
Ey bir kısım İslamcı aydınlar! Artık Sevilay Yükselir, Fatih Tezcan, Melih Altınok, Barlaslar ailesi ve Merve Şebnem Oruç gibi isimlerini burada sayamayacağım “lejyoner AKP’liler”in çizgi ve ardından gitmeyi bırakın artık. “Lejyoner AKP”liler, Kemalist aydın ve ideologlar ya da dinci-Kemalist (hizmet) aydın ya da ideologların sizin öğretmeniniz olamayacağını Ak Parti siyaseten bittiğinde ve “iktidar kafanız” duvara tosladığında mı idrak edeceksiniz sorarım size? Son olarak size şunu söylemek isterim ki statükoyu “aydın”latacak “aydın” ya da “organik aydın” olmak kolay, ancak statükoyu sorgulayacak “entelektüel” ya da “mütefekkir” olmak zordur. Siz siz olun ey Müslüman aydınlar! Zoru seçiniz yoksa iktidarın vebaline ortak olup, iktidara ve kendinize yazık etmeye devam edeceksiniz. Bizden söylemesi.
Devamını oku ...

Demirci Kawa ve Dehak

Başımız sıkışınca “Türk-Kürt kardeştir” deriz de, bir ‘dengbej’ dinlemişliği yoktur kahir çoğunluğumuzun. İngiliz’e ‘good morning’ diyebiliyoruz diye kendimizi mütercim sanırız da, Kürt’e ‘roj baş’ demeyi bilmeyiz. Ahmet Arif bir kısmımızın aklındadır, ama Ciğerhun’u pek azımız duymuştur. Erhan Çelik’ten Gülben Ergen’e romantik mesajı yalayıp yutarız da, Mem û Zîn’den haberimiz bile yoktur. Demirci Kawa efsanesini kaç kişi bilir acep? Oysa şu günlere acayip denk düşen bir öyküdür. Özetleyelim: Tanrıların beynine nefret ve kötülük zehri akıttıkları Kral Dehak’ın kafasında bu zehir bir ura dönüşür. Bildiği tek şey halkına zulmetmek olan Dehak, acılar içinde kıvranarak yataklara düşer. Hastalığına çare bulunamaz. Bir doktor, acılarının dinmesi ve yarasının kapanması için her gün 2 genç ya da çocuk beyni sürülmesini önerir. Yıllarca süren bir katliam başlar böylece. Her gün zorla anne babalarından alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür.
İktidarın Duvarında Kan İzi
Hikâyenin tam burasına Gezi’de katledilen Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, İrfan Tuna, Mustafa Sarı, Selim Önder ve Ali İsmail Korkmaz’ı yerleştirin. Annesi yuhalatılan Berkin Elvan’ı unutmayın. Lice’de vurulan Medeni Yıldırım’ı not düşün hemen. Cemevinin önünde polis kurşunuyla devrilen Uğur Kurt’u hatırlayın. Roboski’de savaş uçaklarıyla katledilen çoğu çocuk 34 canı ekleyin öyküye. Soma’da öldürülen 301 işçiyi isim, isim yazın. Torunlar şantiyesinin asansöründe paramparça olan 10 işçiyi de. Esenyurt’ta şantiye çadırında yanarak ölen 11 işçiyi unutmuş olamazsınız. Ermenek’te boğulan 18 madenci de deftere kaydedilsin. 6-7 Ekim Kobani olaylarındaki 50 ölü. Diyarbakır mitinginde bombayla öldürülen 3 insan. Suruç’ta katledilen çoğu genç 33 beden. Ağrı Diyadin’de bir odun deposunda kurşuna dizilen fırıncı çırakları 15 yaşındaki Emrah Aydemir ve 16 yaşındaki Orhan Aslan. Çıplak cesedi Varto sokaklarına atılan Ekin Wan (Kevser Eltürk). HES’lerle delik deşik edilen Hopa’da sele verdiğimiz 8 insan. 7 Haziran’dan bugüne teröre, savaşa, şiddete kurban verdiğimiz 400’e yakın asker, polis, gerilla. Daha yazayım mı?
Bin Yılların Özgürlük Öyküsü
Öykümüze dönelim. Zalim kral Dehak için gençler katledilirken, sıra, daha önce 17 oğlu elinden alınmış Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelir. Kawa, küçük oğlunu kendi elleriyle teslim edeceğini söyleyerek saraya girer. Dehak tahtında acı içinde kıvranmaktadır. Çekicini kaldırır ve Dehak’ın başını bir vuruşta paramparça eder. Ateşler yakılır dağlarda. Halk bu dev ateşlerin başında halaylar çeker. Doğu illerinde Nevruz diye kutlanan gün işte o gündür. Demirci Kawa efsanesi ile Nevruz ateşi iç içe geçmiştir Kürt geleneklerinde. Farklı versiyonları da olan Demirci Kawa efsanesi özetle böyledir. Fakat bütün versiyonlarında mazlumların zalime karşı verdiği mücadele esastır. Kawa’nın Dehak’ın zulmüne karşı yürüttüğü mücadele, direniş ve sonunda zalimi ortadan kaldırması insanlık tarihinin birçok başkaldırısıyla, özgürlük hareketiyle, demokrasi talebiyle ortaktır.
İnadına ve Israrla Barış
Bütün bunları anlattıktan sonra, efsaneden günümüze dönelim. 7 Haziran’da 13 yıllık tek parti iktidarı sona erdi. Daha da önemlisi Erdoğan’ın başkanlık hayali ağır bir darbe aldı. Bu darbenin baş aktörü HDP’dir. İşte o gün itibarıyla başta HDP olmak üzere, ülkenin demokrasi, eşitlik, özgürlük güçleri hedef haline getirildi. Suruç’ta düğmesine basılan operasyon, Anadolu’nun neredeyse her kentine asker ve polis cenazesi gönderilerek sürüyor. Doğu ve Güneydoğu’da 8-9 ilçede resmen sokak savaşları var. Bölge halkının evleri yakılıyor, dükkânları kurşunlanıyor. Parçalanmış ceset, kayıp sivil haberleri geliyor oralardan. İşte 1 Kasım’a böyle karanlık, kanlı ve kirli bir havada gidiyoruz. Bu havayı dağıtacak tek şey barıştır. 1995 doğumlu ana kuzularının bayrağa sarılı bedenleri Dehak’ın beynindeki ura merhem olmasın diye, memleketin doğusunda Kürt çocukları odunlukta kurşuna dizilmesin diye, polis üniformalı yoksul çocukları pusuya düşürülmesin, ülkesi için ölebilmeyi göze almış bir yüzbaşının isyan eden ağabeyi ‘Malatya Alevisi’ suikastına uğramasın diye barış. İnadına, ısrarla, bıkmadan, usanmadan barış.
Devamını oku ...

Duma’daki Pazar Yeri Saldırısı

Duma’daki Pazar Yeri Saldırısı: Müdahale İçin İmal Edilmiş Bir Bahane mi?
16 Ağustos 2015 günü Suriye'nin başkenti Şam'ın hemen dışında bulunan Duma kasabasında bir pazar yerine düzenlenen saldırı, uluslararası öfkeye yol açtı. Dünyanın her köşesinden Suriye hükümetine kınamalar yağarken, Esad ve Suriye ordusu saldırıdan sorumlu tutuldu ve medya kanaatinin mahkemesinde suçlu bulunup mahkûm edildi. İlginç bir şekilde bu tür açıklamalar, herhangi bir soruşturma yürütülmeden önce ve isyancıların sözcüleri ile hükümet karşıtı kaynakların iddiaları dışında herhangi bir somut kanıt olmaksızın yapıldı. Nitekim, son dört buçuk yıldır objektif olmaktan hayli uzak olan ve olguları uzun süredir var olan “Kasap Esad” anlatısına uyarlamada aceleci davranan şirket medyası, sorgulayıcı sorular dillendirmekten utandırıcı derecede uzakta.
Bu makalenin yazarı, zor sorular sorduğu zaman kendisine “müdafi”, “Esad propagandacısı” veya benzeri saçmalıkların söyleneceğini gayet iyi anlıyor. Dürüst olmak gerekirse bu tür adlandırmalar, Suriye halkının çektiği acılarla ve Batılı şirket medyası ile savaş baronlarının amaçlarına ulaşacağı “insanî müdahale” adı altında yeni bir emperyalist müdahale gerçekleştirmeleri halinde karşı karşıya kalacakları vahşetle karşılaştırıldığı zaman çok az şey ifade ediyor. Amacımız, hâlihazırda katılaşan ve şüphesiz daha fazla savaşı meşrulaştırmak için kullanılacak olan propaganda anlatısına şüphe düşürmek için doğru soruları sormak.
Barış için çalışanlar, medya makinesinin kabul edilen gerçeklerini sorgulamaya, rahatsızlık verici olanla yüzleşmeye ve bunu, kendi gerekçelerinin doğru olduğunu bilerek yapmaya hazırlanmalıdırlar. Bu savaşın hem geçmişteki hem de gelecekteki kurbanları, bundan daha azını hak etmiyor.
Duma Anlatısını Sorgulamak
Saldırıya dair belgesel kanıtlar titizlikle irdelendiğinde ve bunlar Batı medyasında ileri sürülen iddialarla karşılaştırıldığında, bazı rahatsız edici düzensizlikler ortaya çıkıyor. Bu iddialar abartılı göründüğü gibi, savaşın tarihsel bağlamına yerleştirildikleri zaman da, objektif haberlerden ziyade siyasi amaçlar için yayılmış çarpıtma ve yanlış bilgilendirme modeline uyuyor gibi görünüyor. Nitekim olayların yaşandığı sahneden gelen ham görüntüler, medyada sıklıkla alıntılar yapılan tanıklar ve “aktivistler” (ki bu kendi içinde de ilginç bir terim) tarafından ileri sürülen iddialardan bazılarıyla epey çelişiyor.
Öncelikle, Suriye ordusu tarafından düzenlenen bir hava saldırısında 100 sivilin öldüğü iddiası var. Bu iddiayı destekliyor gibi görünen, her yere dağılmış enkazların, yardım görevlilerinin kurbanları taşıdığının ve korku içindeki sivillerin yok edilmiş pazar yerinde koşuşturduğunun görüldüğü çok sayıda fotoğraf var. Ancak videolara, hatta yukarıda linki verilen haberde Guardian gibi kuruluşların gösterdiği videolarda bile, merak yaratan bir eksik var: bedenler.
Gerçekten de, Pazar günü kalabalık bir pazara düzenlenen ve yüzden fazla kişinin ölümüne yol açan bir hava saldırısında, patlama nedeniyle ölmüş insanların bedenlerini görmemek tuhaf değil mi? Bir kişi, ezilmiş cesetler, yerlere dağılmış kol-bacaklar, kan gölleri, vs. görmeyi bekler. Bunların hiçbiri görünmüyor.
Duma videolarını, İsrail'in korkunç savaşı sırasında 30 Temmuz 2014 günü Gazze'den gelen videolarla karşılaştırın. 15 kişinin ölümü, 150'den fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir İsrail hava saldırısı da kalabalık bir pazar yerini vurmuş ve korkunç bir yıkıma yol açmıştı. Videolarda kolları-bacakları olmayan kanlı bedenler, sokağa yayılan kan gölü ve başka içler acısı görüntüler görülüyor. Yahut Duma videolarını, Bağdat'taki kalabalık bir pazarda gerçekleşen 2013 Noel'indeki bombalı saldırı videolarıyla karşılaştırın. Bu saldırının videoları korkunç: kafaları gövdelerinden tamamen ayrılmış kurbanlar, bedenlere yalnızca deriyle bağlı kalan bacaklar, çocukların cansız bedenleri ve başka türden, gerçekten ürkütücü görüntüler.
Duma'daki hava saldırısına ait görüntülerde ise tüm bunlar, şüphe yaratıcı bir şekilde mevcut değil. Neden? Alandan gelen ve hem Esad karşıtı medya (bu linkte görüldüğü gibi), hem de ana akım Batı medyası (bu linkte görüldüğü gibi) tarafından tekrar edilen görüntülerde, bu tür şeyler yok. Saldırının hemen sonrasında çekilen videolarda da hiç beden yok (bu linkte ve bu linkte görüldüğü gibi).Bedenlerin görüldüğü bir video var, fakat onların hava saldırısının kurbanları olduğuna dair ayırt edici bir kanıt yok. İlginç bir şekilde, bu videoda gösterilen kurbanların hepsi, askerlik çağındaki erkekler; eğer bu gerçekten de kadınların ve çocukların da olması gereken kalabalık bir pazar yerine düzenlenen bir saldırıya ait olsaydı, bu durum oldukça tuhaf olurdu. Nitekim süregiden savaşın içinde her gün ölen savaşçılar oluyor ve burada kefenlenmiş olan bedenlerin, başka bir şekilde öldürülmüş olan ve kameraya sanki hava saldırısının kurbanlarıymış gibi gösterilen savaşçılar olması oldukça akla yatkın.
Adil olmak gerekirse, saatler süren araştırma sonucunda, patlamadan sonra çekilmiş ve bir avuç erkek kurbanın bedenlerini gösteren bir video bulduk. Ancak hava saldırısından kaynaklı ölüm izleri yok: bedenler tek parça, eksik kol-bacak yok ve (Gazze ve Bağdat videolarının aksine) çok az kan var. Mevcut kanıtlardan hareketle ulaşılabilecek mantıksal bir sonuç, videoda görülen adamların bir binanın, muhtemelen de arkalarında görülen yıkılmış binanın çökmesi sonucunda ölmüş olduğudur.
Tam olarak ne olduğunu söylemek imkânsız ise de, Batı medyasının ve onların bölgedeki Suudi ve Katar finansmanlı muadillerinin iddia ettiği gibi, “kasıtlı bir katliam” olarak bir hava saldırısına dair net bir kanıt kesinlikle yok. Eldeki kanıtların objektif bir şekilde incelenmesi, pazarın yakınındaki bir binaya bir hava saldırısı düzenlenmiş olabileceği ihtimaline açık kapı bırakıyor. Ancak saatler içinde, anlatı çoktan yazılmış gibi görünüyordu: Esad, masum sivillerden öç alıyor -açık bir savaş suçu.
Yakından irdelenmeyi hak eden bir diğer önemli soru ise, kurbanların kendisi hakkında. Doğal olarak kimse, bir savaşta öldürülmüş veya yaralanmış hiç kimseyi küçümsemek istemez, ancak gerçek olanla olmayanı ayırmaya çalışırken, bütün kanıtları yakından incelemek gerekir. Ve hem kurban listesi, hem de cenazelere yapılan muamele, verilen cevaplardan daha fazla soruyu gündeme getiriyor.
İsyancı yanlısı bir grup olan Duma Koordinasyon Komitesi tarafından Arapça olarak yayınlanan bir kurban listesine göre, hava saldırısının 102 kurbanı vardı. Çeviri yapıldıktan sonra, listedeki 102 kurbanın arasında sadece üç kadının olduğu ortaya çıktı. Pazar günü kalabalık bir pazarda, cinsiyetler arasında ayrım yapmayacak olan varsayımsal bir hava saldırısının sonucunda, ölenlerin arasında sadece üç kadının olması insanın zihnini zorluyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Liste, daha önce söylendiği gibi, başka şekillerde -çatışmada, Suriye ordusu tarafından hedef alınarak, vs.- ölmüş savaşçıları içeriyor olabilir ve bunlar pazar yerinde “katliam” olduğu iddiasını güçlendirmek için listeye eklenmiş olabilir gibi görünüyor.
İlave olarak, kurbanların toplu mezarlara defnedildiğini duyuyoruz ve bu da bir diğer kafa karıştırıcı gelişme. Reuters olaydan bir gün sonra şunları yazdı:
“İsyancıların kontrolündeki bölgelerde faaliyet yürüten bir kurtarma ekibi olan Suriye Sivil Savunma'nın Duma'daki bir sözcüsü, Pazar gecesi iki toplu mezara 60 kişinin gömüldüğünü söyledi. Pazartesi günü 35 kişinin daha toprağa verildiğini, toplam ölüm rakamının ise 100'ün üzerinde olduğunu belirtti. Güvenlik nedenlerden ötürü gerçek adını söylemeyen 28 yaşındaki sözcü, ‘Şehitlerin cenazelerini teşhis etmek gerçekten çok zordu. Bazıları kemiklerine kadar yanmıştı, bu yüzden onları belgelenmiş listeye ekleyemedik' şeklinde konuştu. Sözcü, bombalamada kendi evinin de yıkıldığını ekledi.”
Doğal olarak, haberde sunulan gri tasvir, güçlü bir duygusal ve içgüdüsel yanıtı ortaya çıkarıyor. Ancak sorulması gereken, rahatsızlık verici bir soru var: Eğer Duma Koordinasyon Komitesi bütün kurbanların listesini, isimleriyle birlikte çıkarabilmişse, neden bu kadar çok kişi törensiz olarak toplu mezarlara gömüldü? Öldürülen insan sayısının doğru olduğu varsayılsa bile, her ne kadar bazıları çok kötü şekilde yanmış olan cesetleri teşhis etmek zor olsa da, yine de bir biçimde teşhis etmeyi başarabilmişler. Eğer bunun doğru olduğunu kabul edersek, şu durumda cenazelerin defin için yereldeki ailelere verilmiş olması gerekirdi. Ama verilmedi. Neden?
Tipik olarak, toplu mezarların kullanılması, cenazeleri hızla saklama isteğini gösterir ki, eğer Duma hakkındaki medya anlatısı doğru olsaydı bu gereksiz görünürdü. En azından, bu olay hakkında yapılacak gerçek bir soruşturma, temel bilgilerin, yani öldürülenlerin kimliklerinin gizlenmesi amacıyla toplu mezarların kullanılmasını derinlemesine inceleyecektir.
Eldeki kanıtların desteklediği alternatif bir teori, Suriye ordusunun isyancıların kalelerinden olan Duma kasabasına bir hava saldırısı düzenlediği, saldırının da hedefini, yani uzun süredir şehirde var olduğu bilinen ve bir terörist gruba evsahipliği yapan bir binayı vurduğudur. Bu durum, ölülerin arasında erkeklerin neden büyük çoğunluğu teşkil ettiğini, neden cenazelerin gömülmesinde gizliliğe ihtiyaç duyulduğunu ve Suriye ordusunun neden bu hedefi vurduğunu açıklayacaktır.
Dahası, Duma'da tam olarak kimin faaliyet yürüttüğü ve neden hedef alındıkları da sır değildir. Carnegie Vakfı'nın 2013 yılında belirttiği gibi:
“Duma kasabası uzun zamandan beri isyanın kalelerinden biri ve bölgede, çoğu İslamî eğilimli olan çok sayıda silahlı grup var. Bunlardan biri olan, Alluş ailesinin yönettiği İslam Ordusu, özellikle 18 Temmuz 2012 tarihinde Şam'daki Ulusal Güvenlik Ofisi'ne düzenlenen ve çok sayıda önde gelen Suriyeli güvenlik figürünün ölümüyle sonuçlanan saldırıların sorumluluğunu üstlendikten sonra, zaman içinde ötekilerden biraz daha fazla güçlendi. Mart 2013'te bölgedeki ana gruplar güçlerini birleştirerek, Duma Mücahidin Konseyi isimli yerel bir yapı meydana getirdi. Bu yeni grup, İslam Ordusu, Duma Şehitleri Tugayı, Guta'nın Aslanları Tugayı, Doğu Guta Devrimciler Tugayı, Allah'ın Aslanları Tugayı, Tevhid el-İslam Tugayı, Faruk Tugayı [Liva el-Faruk], Şebab el-Hüda Tugayı, Seyf el-Umavi Müfrezeleri, Askeri Polis Müfrezesi, Rejim Koruma Müfrezesi ve El-İşara Müfrezesi'ni içine aldı.”
Bu temel bilgi, açık nedenlerden ötürü, Batı medyasının Duma'da olanlar hakkındaki anlatısında tamamen görmezden gelindi. Zira bu durum, Esad güçlerinin bir kolektif cezalandırma biçimi olan sivillere katliam yaptığı şeklindeki anlatının altını oyuyor. Bilakis, Suriye ordusu sözcüleri tarafından yapılan ve ordunun, yakın zamanda, Haziran 2015'te olduğu gibi, bir dizi önceki örnekte olanın aynısını yaparak, şehirdeki terörist unsurları hedef aldığı şeklindeki iddiayı güçlendiriyor. Bu nokta kritik, zira bu son olayın Duma'daki gruplarla süregiden mücadelenin bir parçası olduğunu gösteriyor -bu mücadele, Duma'dan ve civardaki başka banliyölerden Şam'a sayısız roket fırlatılmasına da tanık oldu.
Bu noktanın altını çizen bir diğer şey ise, Duma'daki bu saldırının kesinlikle o gün meydana gelen tek olay olmadığı. Gerçekte, olayın meydana geldiği 16 Ağustos Pazar günü Şam'ın banliyölerinde bir dizi çatışma meydana geldi. Askerî kaynaklara göre Doğu Guta'da hem Ceyşü'l-İslam, hem de Feylak el-Rahman'la şiddetli çatışmalar meydana geldi ve bu çatışmalar neticesinde 11 Suriye askeri ve 21 militan öldü. İlave olarak Duma'ya bitişik olan Harasta, ordu ve isyancılar arasında büyük çatışmalara sahne oldu.
Bu olgular açık bir şekilde sunulduğunda, Duma'da meydana gelen şey her ne ise, Suriye ordusu ile kasabayı kontrolünde tutan hükümet karşıtı “isyancılar” arasındaki süregiden savaşın bir parçası olduğu, kaçınılmaz hale geliyor. Fakat bu gerçek, savaş anlatısı için hiç uygun değil. Suriye'ye yönelik uluslararası kampanyanın genişletilmesi için bir gerekçe sunmuyor; ABD'nin ve müttefiklerinin, sefil ve tamamen itibarsız hale gelmiş “Koruma Sorumluluğu” doktrinin canlandırmak için bir bahane sağlamıyor. Son kertedeki amaç da bu.
“İnsanî” Savaş Baronlarını İfşa Etmek
Acı gerçek, Duma'daki ölümlerin, Ortadoğu'da ABD liderliğinde yeni bir savaşı organize etmeye çalışanlar için bir dayanaktan pek de fazlası olmaması. Bu görünürde insani çabalar, olayı, Suriye'de bugüne kadar gerçekleştirilemeyen rejim değişikliği arzusuna ulaşmak için, hâlihazırda kızışan savaşı genişletmek için sürdürülebilir bir geçer akçeye çevirmek isteyecektir.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) İcra Müdürü Kenneth Roth, insaniyet adına Suriye'ye tam kapsamlı bir savaş açılmasına destek vermekten çekinmedi. Defalarca Suriye'nin meşru hükümetine müdahale çağrısı yapan Roth, yakın zamanda “Saraybosna'da olduğu gibi, Duma'daki pazar yeri katliamı da nihayet Esad'ı sivilleri hedef almaya zorlayabilir mi?” gibi tweet'ler attı (@KenRoth, 16 Ağustos). Bu ifadenin içerdiği anlam açıktır: Sivillerin “katledilmesini” durdurmak için, Yugoslavya'ya ve daha sonra Sırbistan'a açılan ABD-NATO savaşı gibi bir askerî müdahale olmalıdır. Bu tweet'in, herhangi bir soruşturma olmaksızın, Duma'daki olayı takip eden birkaç saat içinde atıldığı belirtilmelidir.
Roth ve dolayısıyla yöneticisi olduğu İnsan Hakları İzleme Örgütü, şu tür budalaca tweet'lerle, sahip olabileceği tarafsızlıktan geriye ne kalmışsa onları da ortadan kaldırıyor: “Duma'daki pazar yeri katliamı, Esad'ın bu savaşı nasıl yürütmeyi seçtiğini gösteriyor: kasten ve sivillere karşı” (@KenRoth, 16 Ağustos). Bu, açıkça yanlı ve tamamen temelsiz bir iddiadır. Roth, bu tweet'i saldırının gerçekleştiği gün atarken, ölenlerin kimlikleri hakkında da, Suriye hükümetinin gerekçeleri konusunda kesinlikle hiçbir şey biliyor olamazdı. Burada, emperyalizmin bir dalkavuğundan, insan hakları savunucusu maskesi takmış bir savaş şahininden pek de fazlası olmadığını açığa çıkarıyor.
Ancak böyle bir dürüstlük yoksunluğu, Roth ve HRW için yeni değil. Bu makalenin yazarının daha önce de savunduğu gibi HRW, bir dizi vesileyle, ABD-NATO müdahalesini meşrulaştırmak için Suriye'deki savaş hakkında bariz sahte iddialar yayınlamış, açıkça itibarsız bir kuruluştur. Elbette, HRW'nin 2013'te yayınladığı, sahte bir şekilde Suriye hükümetinin 21 Ağustos 2013 tarihindeki kötü şöhretli kimyasal silah saldırısını gerçekleştirdiğini iddia eden, Guta'ya saldırılar: Suriye'deki kimyasal silah kullanımı iddiasının analizi başlıklı gülünç ve şimdi tamamen çürütülmüş halde olan rapor hatırlanmalıdır.
Suriye'ye müdahaleyi arzulayan çok sayıda önde gelen savaş baronu tarafından alıntılanan rapor, o tarihten sonra eski BM silah denetçisi Richard Lloyd ve MIT'den Prof. Theodore Postol tarafından kapsamlı bir şekilde çürütüldü. Lloyd ve Postol'un bulgularını yayınladığı 21 Ağustos 2013'te Şam'da gerçekleşen sinir gazı saldırısı hakkındaki hatalı “ABD teknik istihbaratının olası içerimleri” başlıklı rapor, tartışma götürmez bir şekilde, Suriye hükümetinin saldırıyı gerçekleştirmiş olamayacağını gösteriyordu.
İlave olarak, Roth ve HRW'nin sahte anlatıları, Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Kırmızı Çizgi ve Gizli Hat başlıklı yazısını yayınladığı zaman bir kez daha geçerliliğini yitirdi. Hersh bu yazısında güçlü bir şekilde, isyancıların Doğu Guta'daki saldırıyı gerçekleştirmesinin gayet mümkün olduğunu ve Türkiye'den, Suudi Arabistan'dan ve muhtemelen başka bölgesel aktörlerden yardım aldıklarını ortaya koydu. Bu kritik olgu, Roth, HRW ve yalnızca Esad'ın saldırıyı gerçekleştirebilir durumda olduğunu vurgulayan ötekilerin oluşturduğu koronun iddialarıyla tamamen çelişiyordu. Tüh, Üzgünüm Kenny, ama senin savaş bahanen daha o zaman güme gitti! Umarız ki yine öyle olur.
Fakat savaş gündeminin peşinden koşarak böyle yapay iddialarda bulunanlar yalnızca Roth ve HRW değil. Hiçbir trajedinin boşa gitmemesini, Nobel Barış Ödülü sahibi Başkan Obama'ya ve onun Beyaz Saray'ına bırakın. Saldırının ertesi gününde Başkan adına konuşan Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Ned Price resmi bir açıklama yayınladı ve açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Dün Esad rejiminin Şam'ın Duma banliyösündeki bir pazar yerine düzenlediği ve aralarında çok sayıda masum kadın ve çocuğun da olduğu, 100'den fazla kişinin öldüğü ve yüzlercesinin yaralandığı hava saldırılarını güçlü bir şekilde kınıyoruz… Bu menfur eylemler, Esad rejiminin meşruiyetini kaybettiğinin ve uluslararası toplumun gerçek bir siyasi geçiş için daha fazla şey yapması gerektiğinin altını çiziyor.”
Burada, Beyaz Saray'ın hâlihazırda “çok sayıda masum kadın ve çocuğun” öldüğünü ve yaralandığını tespit ettiğini belirtmek gerekir. Bu bilgi nereden gelmiştir? Elbette Esad karşıtı isyancıların yayınladığı ölüm listesi çok sayıda hayatını kaybetmiş olduğunu göstermediği gibi, olaya dair herhangi bir video da bunu göstermiyordu. Görünen o ki Beyaz Saray, olgulara dayanan bilgiler yayınlamak yerine, Şam'a karşı muhtemel bir askerî tırmanışı meşrulaştırabilmek için, propaganda amaçları doğrultusunda duygu yüklü “kadınlar ve çocuklar” ifadesini kullanmayı seçmiş.
Tıpkı Roth ve HRW gibi Beyaz Saray'ın da, 21 Ağustos 2013 tarihli kimyasal silah saldırısından benzer şekilde, ABD'yi Suriye'yle savaşa itmek için yararlanmaya çalıştığını hatırlamak da eşit derecede ilginç olabilir. Beyaz Saray, yine şimdi çürütülmüş olan ABD Hükümeti'nin 21 Ağustos'ta Suriye Hükümeti tarafından kimyasal silah kullanılması hakkındaki değerlendirmesi başlıklı beyanında, “Amerika Birleşik Devletleri, yüksek bir güvenilirlikle, Suriye hükümetinin 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam banliyölerinde bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiği değerlendirmesini yapıyor. Ayrıca, rejimin saldırıda sinir gazı kullandığı değerlendirmesini yapıyoruz” demişti. Bir kez daha, tüh!
Fakat neden bu makalenin yazarı, Duma'daki son saldırıyı eleştirel tarzda incelemek için 21 Ağustos 2013 tarihli kimyasal silah olayından bahsetme ihtiyacı duyuyor. Çünkü o tarihte, tam iki yıl önce, 2013 yazının sonlarında Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'ye ve Suriye halkına karşı topyekûn savaşın eşiğindeydi; çünkü yalanlar ve çarpıtmalar üzerine inşa edilen bir anlatı, bir kez daha, ABD'yi savaşa sokmak üzereydi. Çünkü bu yazar New York City'deki Times Meydanı'nda, o zaman da, başka zaman da Suriye'ye karşı savaş olmamasını isteyerek yürüdü. Ve çünkü bugün, Suriye'de kanlı dört buçuk yılın sonunda hâlihazırda bu kadar can kaybı yaşanmışken, barış yanlıları öylece oturup, ABD-NATO savaş makinesinin ve onun insan hakları dalkavuklarının bizi savaşa sürüklemesine izin veremez.
Duma olayının “resmi bir katliam” olarak resmedilmesinin, saldırının kendisinin herhangi bir unsurundan kaynaklı olmadığı açıktır. Bu şekilde sunulmasının nedeni, geçmişte defalarca çökmüş, ancak açgözlü savaş baronlarının ve stratejik planlamacıların vazgeçmek istemediği, önceden tasarlanmış bir savaş anlatısının meşrulaştırılmak isteniyor olmasıdır. Mesele ölümlerle ilgili değildir, hatta gerçekte Esad'la da ilgili değildir. Mesele Suriye'yi yok etmekle ve şu ana kadar Şam'ın ve ordusunun azmi sebebiyle erişilememiş olan jeopolitik hedeflere erişilmesiyle ilgilidir. Son kertede bu savaş, ne kadar can alırsa alsın Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesiyle ilgilidir. Acı bir şekilde, Duma'daki ölüler, Suriye'yi ve bölgeyi çaresizce ateşe vermek isteyenler için bir tutuşturucudan pek de fazlası değildir.
Eric Draitser
Çeviri: Selim Sezer
Devamını oku ...