Gök Gürültüsü

Suyun yüzeyindeki tüm köpük kenara itilir ve yok olur. Yeryüzünde geriye kalan, insanların yararına olan olacaktır.” [Kur’an: Ra’d: 17]
“Kadın Allah’ın emanetidir” sözünü Tayyip kendi sözüymüş gibi söyledi. Hapisten çıktığı vakit Hz. Yusuf mertebesinde görülen bu zat, şimdi kimilerince Hz. Muhammed mertebesinde görülüyor ve Tayyip de bu algıyı kendince yönettiğini düşünüyor. Hz. Yusuf benzetmesi kadınlara dair, onlara yönelik bir mesaj içeriyor. İkincisi ise egemen sistemin ürettiği erkek ideolojisine denk düşüyor. Buradaki terbiyesizlik, Peygamber’in sözünü doğrudan mülk edinmekte. Mülkün dinini İslam zannetmek, dini mülk edinenlerin ortalığa saldığı bir vesvese.
Allah, kadını ümmete emanet ediyor olmalı. Ümmetin iktidardaki erkeklerce mülk edinilmesi, Allah’ın inkârı. İslam öncesi erkek kibrini törpüleyen İslam, müstekbir erkeklerin elinde mızrağa dönüşünce, kadının sofradaki yeri öküzden sonra geliyor. Buna karşılık, “kadın kibri”ni örgütlemekse, sola düşüyor.
Burjuva kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü koşullarda söz konusu mülk edinme, Müslümanların belli bir bütünlüğe, tevhide ait olma bilincini de törpülüyor. Bugün Tayyip’e “hırsız” diyen Cehepeliler ve bilumum solcular, önce Rum ve Ermeni mallarının, sonra kentlere göç edildiğinde hazine arazilerinin üzerine konmuş bir millete de dolaylı olarak “hırsız” demiş oluyorlar, oysa bu millet, hırsızlığını doğallaştırdığı, onayladığı için Tayyip’e oy veriyor. Cehepelilerin ve solcuların “hırsız”dan kastettiği ise şu: “Bu devlet bizimdi, sizin gibi aşağılık insanlar bu devleti bizden çaldılar” “Hırsız” sloganlarının mealen yorumu bu. Doğalında millet, bu sloganda kendisine edilmiş bir küfür görüyor. AKP, milletin bu küfürden iman yoluyla arınması, tevbe etmesi imkânı karşısında iktidara getiriliyor. Esasında mülkiyet, AKP’yle kendisini koruyor. Buna Avrupa Sol Partisi ya da Avrupa sol enternasyonali ile cevap yetiştirmek mümkün değil. AKP tabanı, bu zillete karşı kendi iradesini ortaya koymak zorunda.
Eskiden bir ormancı ormandan odun kesmek için evinden çıktığında, “yaş ağaçları incitirim” hassasiyetiyle baltasını, nacağını bir bezle örtüyordu. Burada belirleyici olan, İslam’ın verdiği tevhid bilinciydi. Artık üç-beş patronun çıkarı için ağaçların pervasızca katledildiği bir momentte bu bilincin susması, öfkelenmemesi için var AKP.
Selahattin Demirtaş’ın geç de olsa, dile getirdiği gibi: “AKP'nin ana referansının İslam olduğunu da düşünmüyorum. Onu motive eden temel mesele, ekonomik çıkarlar, bu çıkarlar etrafında birleşiyorlar. Neoliberal ekonomiyi savunan, kapitalizmin nimetlerinden faydalanan bir koalisyon bu.” O koalisyonun liberal bir koalisyonla geriletilmesi çıkışsız ama. “Biz yenisini istemiyoruz, eskisi iyiydi” demenin bir anlamı yok bu koşullarda. Bir şeyi gizlemenin en iyi yolu, onu açıktan yapmak. Bu açıdan mesele, kendi liberalliğini aşikâr kılmak, herkesi bu liberal şemsiye altında toplamak olmamalı.
AKP, şer kadar hayra da vesile oluyor. Milletin bu denli politikleştiği momentte mazlumdan-sömürülenden yana siyasetin nefes kanalları bulması daha muhtemel. Ancak liberalizm, bu tehdidi gördüğü için “laiklik, ilericilik” vaveylasıyla çıkıyor sokağa. Hemen bu küfür düzenini kendince pekiştiriyor, örtü oluyor ona. Daha önce masada birlikte olduğu efendilerine işmar ediyor, sözler veriliyor, oluşacak boşlukta gene onların hizmetinde olunacağı söyleniyor. Efendilerden dilenilerek elde edilecek bir devrim, devrim vasfını, niteliğini asla taşımıyor.
AKP’nin sofrasında olmakla onunla aynı masada oturmak arasında niteliksel bir fark yok. Mazlumların-sömürülenlerin kendi iradelerini ortaya koyacakları kanallar burada tıkanıyor.
Ahmet Örs’ün dile getirdiği “kurucu hareket”, bu küfür düzeninin kenarından dolanıyor. Onu karşıya alamıyor. Aynı şekilde İhsan Eliaçık’ın “inşa” vurgusu da AKP şahsında oluşan “politik Müslüman”a sırtını yaslıyor. Taif’te taşlanmayı göze almadan “kuruculuk” mümkün değil. Aynı şekilde, mazlumları-sömürülenleri “kurtarılacak güruh” olarak görmek de aynı yanılsamanın ürünü. AKP gerçekliğine yaslanmak, ister istemez bu tür yanılsamalar üretiyor. Zira AKP devletle masaya oturacak, liberalleştirilmiş bir “Müslüman” kurgusunu temsil ediyor. Bu kurgunun İhsan Eliaçık eliyle CHP, başkaları eliyle AKP tabanına kaydırılması hiçbir sonuç vermeyecektir.
Eliaçık’ın siyasî hamlelerine bakıldığında, onun CHP’ye esasen AKP tabanını parçalamamak, ona dokunmamak amacıyla yöneldiği görülmektedir. Yıllar önce MÜSİAD başkanına “biz, siz zengin olasınız diye mücadele etmedik” diyen öfkenin adı olarak Eliaçık, ülke ekonomisinin ancak yüzde onunu elinde bulunduran bu derneğe kafa tuttuktan sonra TÜSİAD çizgisine kayıyor. Antikapitalist Müslümanlar hareketinin sekteye uğradığı moment de Mehmet Ali Birand’ın onları kendi burjuva sofrasında ağırladığı, TV’ye çıkarttığı gündür. Dolayısıyla hareket, kendinden menkul, kendisine özel bir odaya doğalında hapsedilmiştir.
AKP, bugün mevcut iktidarının her an tehlikede olduğunu söyleyerek tabanına yağmaya, kervana koş emri vermektedir. İleride en azından maddî açıdan ayakta durabilecekleri bir zemin örülmek istenmektedir. Kişilerin özel imanlarına çekilen İslam, toplumsal hayatı terk etmektedir.
Dolayısıyla bu terk edişe, İslam’ı, Kemalist bir kurgu olarak, kişiyle Allah arasındaki muhabbete kapatma girişimi eşlik etmektedir. Her iki isim de AKP tabanındaki sınıflar mücadelesinden kaçmanın imkânlarına bakmakta; oradaki mücadeleyi gene kendinden menkul belirli sıfatlar altına toplamaya çalışmaktadır. Esasen Metin Yüksel yürüyüşünde taşınan “Müslümanlar Birleşin” sloganı da bu mücadeleye karşı bir önlem almakla ilgilidir. Oysa bu küfür düzeninde Müslümanların görevi, kendi özel dünyalarında bir olmak değil, putlar şahsında paramparça edilmiş ümmeti birlemektir. Bu, doğalında AKP’yi de karşıya atmayı gerektirecektir. Müslümanlar, CHP çıktısı tüm Demokrat Parti ve türevlerini batılın safına atmadıkça haksöz kendisine dil bulamayacaktır. Kurtarıcılık veya kendini kurtarma, özgürleştirme girişimlerinin bir hayrı olmayacaktır.
Liberalizm devletle; sosyal demokrasi burjuvaziyle aynı masaya oturma iradesidir. Masayı parçalayacak müşterek iradeye bakmak zorunludur. Müslüman’ın liberalleştirilmesi, AKP şahsında Kemalist devletle masada bir olmayı sağlıyor. Sendika kurmak, böylelikle burjuvaziyle eşit bir masada buluşmak da benzer bir yanılgıya neden oluyor. İmralı’da kurulan masa da buraya dâhil.
Kuruculuk, ister İslamî, ister “adalet devleti”, isterse “demokratik halk iktidarı” başlığı altında olsun, bu masaya dönük güvenle dile getiriliyor. Birileri masada olma hâlini tüm zamana-mekâna teşmil ediyorlar. Ra’d suresi 11. ayette, “hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” buyruluyor. “Gök gürültüsü” anlamına gelen bu sure, suyun çözücülüğüne, yıkıcılığına vurgu yapıyor. Mesele demek ki o suya karışabilmekte. Suyun kıyısına kurulmuş masada olanlar, suyun fiziğinden, kimyasından azade oldukları yanılgısına kapılıyorlar ama onun şiddeti her şeyi yutacak güçte.
O hâlde kuruculuk vurgusu, rububiyete ve tevhide aykırı. Yani o masada olmak adına hareketi, mücadeleyi belirli kalıplara dökmek, sıfatlara hapsetmek, iç dünyayı dondurup onu efendilerin beğeneceği kıvama getirmek yanlış. “Müslüman mahalle”deki sınıfî yarılmaya karşı sigortalar döşemek, bu sistemin kendinden menkul Müslüman’ının birliği adına, o mahalleyi koruyup kollamak, döne dolaşa AKP’ye hizmet etmektedir. O Müslüman’ın iç dünyası dışarının kavgasıyla harlanmadığı, ümmetin kavgasından düşen alaz o diyarı yakmadıkça, hakiki bir İslamî kavga vermek de mümkün değildir. IŞİD yangını yangınla söndürmekse; bu türden teşebbüsler de sistemin köpüğüyle söz konusu yangını boğmaktadırlar.
Dağlarımızdaki kuşlar, “elâlem bizi fakir sanmasın” diye değil, onların açlığı bizim açlığımız, onların sefilliği bizim sefilliğimiz olduğu, biz “biz” olduğumuz için aç kalmamalı. Yem satanlarla ve kendilerini dağların mutlak sahibi zannedenlerle aynı masada oturmuş olmak kandırmasın bizi. Gırtlağımızdan aşağı inen iman, onların kursağına düşen aşa bağlı zira.
Ra’d suresinde Allah’ın kudreti gök gürültüsü mecazıyla anlatılıyor. Münkirlere ve müşriklere kendi sınırlı varlıklarının ötesi gösteriliyor. Sınırlı varlığımız mutlaklaştırıldığı ölçüde Allah’tan uzaklaşıyoruz. Bu sınırlılık köpük gibi birikiyor suyun yüzünde.
Bugün düşman, mazlum-sömürülen Müslüman’ı sınırlandırıyor. O sınırlarda AKP bir mevzi değil, mevki olarak varoluyor. Dolayısıyla AKP o köpüğün parçası. Demek ki halk mücadele ettikçe suya kavuşacak. Müslüman, köpüğe aldanan değil, suya susayandır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Patlama Cinayetin Habercisidir

3.02.2015 günü İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Nokta LPG Otogaz Dönüşüm Sistemleri Toptan Satış Servisi’nde meydana gelen bir patlama sonucunda işyerinin çatısı çökmüş, 5 işçi yaralanmıştır. Basına yansıyan bilgilerden patlamanın şiddetinin civarda yer alan arabaların camlarını kıracak kadar yüksek olduğu ve yaralıların bir kısmının 3. derecede yanıklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Görgü tanıkları patlamayı 10-15 adet başka patlamanın takip ettiğini aktarmaktadır. Daha önce OSTİM’de benzeri patlamaların meydana geldiği ve bu patlamalarda çok sayıda işçinin yaralandığı ve öldüğü bilinmektedir. Bu son patlama da bölgede yer alan sanayi tesislerinde iş güvenliği bakımından gerekli ve yeterli önlemlerin halen alınmadığını göstermektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre, Türkiye’de her yıl 1.000’i aşkın insan yaşanan iş kazaları sonucunda hayatını kaybetmektedir. Yine ILO’nun verilerine göre, Türkiye El Salvador ve Cezayir’in ardından ölümlü iş kazalarının nüfusa oranı bakımından dünyada üçüncü, Avrupa’da ise 1. sırada yer almaktadır.
Soma, Ermenek ve Torunlar isimleriyle simgeleşen ve 2014 yılını adeta kana bulayan ölümlü iş kazalarına rağmen konu hakkında oluşan hassasiyete karşılık olarak hazırlandığı iddia edilen “iş güvenliği tasarısı” halen meclise sunulmamıştır. Üstelik yapılan eklemeler sonucunda tanınmaz hale gelen tasarıda iş güvenliği ve sağlığı uzmanı çalıştırmayan işverenlere de af öngörülmektedir. Komisyonda yapılan son bir değişiklikle işverenlere ‘ödül’ mahiyetinde bir düzenleme daha yapılmış, işyerinde iş kazası yaşanan işverenlere getirilen ek ödeme yükümlülükleri de tasarıdan kaldırılmıştır.
Bu gelişmelerden de anlaşılabileceği üzere, söz konusu tasarı katliama dönüşen iş kazalarına yönelik gerçekçi bir çözüm öngörmemektedir. Meclis işçiden değil patrondan yana olan tarihsel ve sınıfsal tavrını sürdürmektedir. Oysa sosyal devlet ilkesi gereği ve bir bütün olarak ikinci kuşak insan haklarının temin edilebilmesi için çalışma koşullarının düzeltilmesi ve öncelikle çalışma esnasındaki can güvenliğinin sağlanması devletin asli sorumluluğudur. Elde edilen gelirin hakça bölüşümü, kula kulluğun engellenmesi ve sömürünün giderilmesi İslamî ve insanî bakımdan hepimizin görevidir.
Biz Mazlumder Ankara Şubesi olarak OSTİM’de meydana gelen söz konusu kaza gibi kazaların önüne geçebilmek ve iş kazalarından kaynaklanan ölümlerin ortadan kaldırılmasını sağlamak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve hükümeti emekten yana tavır almaya davet ediyoruz. Toplam gelirin adilce bölüşüldüğü ve hakça paylaşıldığı bir dünya için verdiğimiz mücadele çerçevesinde OSTİM başta olmak üzere Ankara’da ve Türkiye’de yaşanan iş kazalarının ve işçi haklarına yönelik ihlallerin takipçisi olmaya devam edeceğimizi bu vesileyle tüm kamuoyuna duyuruyoruz.
MAZLUMDER Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi
Devamını oku ...

Babam Malcolm X

Elli yıl önce bugün, babam Malcolm X, New York’ta Audubon Balo Salonu’nda konuştuğu esnada suikasta uğradı. Her gün aklıma düşüyor, ama son bir yıl içerisinde Staten Adası’nda, Ferguson’da ve ülkenin daha birçok yerinde yaşanan trajik olaylardan sonra, insan hakları aktivizmi ruhunun yenilendiği koşullarda, onu daha fazla hatırlıyorum. Bu yaşananlara o ne derdi acaba?
Üslubu sert bir aktivizm için o hâlâ bir model olarak görülüyor. İnsanlar, ırka dair modern bir diyalog dâhilinde, onun gibi önemli, sesi güçlü bir insanın yokluğunun acısını çekiyorlar hâlâ. Ama belki de bu insanlar, bugünün eylemcilerinin stratejileri hakkında dile getireceği eleştirel sözlerden pek hoşlanmayacaklardı.
Elbette kurumsal zorbalığa cevaben ülke genelinde ve ülke dışında gençliğin öncülüğünde yürütülen hareket babama can katacaktı. O, göstericilerin coşkusunu ve hızla örgütlenme, derhal harekete geçme ve eğitim amacıyla sosyal medyayı ehil bir biçimde kullanmalarını da takdir edecekti muhtemelen. Bu anlamda acı gerçekleri güçlü ifadeler dâhilinde özetleme ve akılda kalıcı ifadeler kullanma becerisi bugünkü etiket (hashtag) eylemciliğimizi önceden haber verir nitelikte.
Ancak belki de o, sloganların eylemin ta kendisi olmadığını söyleyen ilk kişidir. Sloganlar onları hiç mi hiç umursamayan bir sisteme karşı sunulmuş şikâyet dilekçelerinden başka bir şey değildir. Konuşmalarında o sadece “eşitsizlik var!” diye bağırmakla yetinmez, adalet talep eder ve onu elde etmek için gerekli adımları ortaya koyar.
Malcolm, sistemsel adaletsizliğin kaçınılmaz sonuçlarının üstesinden gelmek için gerekli olan, zekice geliştirilmiş eylemlerde bulunulmasını öğütler. O, “oy pusulası mı yoksa mermi mi?” dediğinde, Amerika doğrulup insanı yakan bu gerçekliği dile döken o adamı dinler. Burada eğer siyah yurttaşlara sisteme katılım hakkı verilmezse, onların hiçbir yere başvurmadan savaşma kararlılığında olduğuna dair bir anlam yatmaktadır. Uzun süredir siyah toplulukları içerisinde kaynayan öfke bu uyarıyı destekleyecek bir gerçekliktir. Oy kullanma hakları ve uygulamaları değiştiğinde bu katılımı gerçekleştirmedikleri takdirde beyaz Amerikalıları bir korku kaplamasının nedeni budur.
Malcolm, ayrıca eylemcilerin başvurdukları retoriği de eleştirir. Tahminim şu ki, eğer yaşasaydı muhtemelen bugün kullanılan “Eller Yukarı” hareketini alkışlardı ama aynı zamanda polis zulmünün güttüğü amaca ironik bir biçimde uyum sağlayan bir teslimiyet biçimi olduğu için de bu hareketi şiddetle eleştirirdi. Zira polis siyahlara “hayatta kalmak istiyorsanız, savunmasız bir durumda olun” diyor, onları yıldırıyor ve felç etmek istiyor. “Siyahların Hayatı Önemlidir” sloganına hayırhah bir tutum sergileyebilirdi ama buna ek olarak üniformalı polis memurlarının da bir hashtag’le ikna edilemeyeceğini de söylerdi.
Her şeyin ötesinde o sürdürülebilir, hedefi olan bir eylemciliğin eksikliğinden yakınırdı. Evet, Ferguson’dan sonra başlamış olan o zor işi sürdüren birçok insan mevcut ama daha gidilecek çok yolun olduğu belli. Bugün insanlar, ırkçılıkla nasıl mücadele etmemiz gerektiğinden bahsediyorlar, “tehditler” süreç içerisinde boşa düşüyor. Ama gene de öylesine yumuşadık ki belirli bir kayıtsızlık noktasına gelip dayandık, pop kültürü ve ileri teknoloji tüketimi aklımızı başımızdan aldı. Büyük jüriler ve bölge savcıları dâhil kimseden adaletin sağlanması konusunda hesap sorulamadığı koşullarda herhangi bir değişim yaşanabileceğini ummak mümkün mü?
Babam bir çözüm sunmaksızın eleştirilerde bulunan bir insan değildi. İlkin o, bugünün genç göstericilerine itiraz eder, onlardan ülkenin eylemcilik tarihini öğrenmelerini ve kendilerinden önce gelenlerin yaptıkları katkıları takdir etmelerini isterdi. Selma’da, Şikago’da, Watts’ta işe yarayan bugün neden işe yaramıyor? Bugün göstericiler sanki sıfırdan başlıyorlarmış gibi hareket ediyorlar. Bu bağlantısızlık gençliğin kibridir diye kenara atılamaz; bu, siyahların tarihini bu kuşağa öğretememiş olmamızın, ekonomik ve sosyal sistemlerin nasıl işlediğini anlatamamış olmamızın bir dışavurumu.
Aynı şekilde Malcolm, muhtemelen bugünün eylemcilerinden, eylemciliğin akıldışı, geçici ve amaçsız bir biçimde şiddete meyilli bir şey olmadığını beyaz Amerika’ya izah etmeleri ve haber kanallarındaki bu türden argümanlara karşılık vermeleri noktasında kendi irfanlarına başvurmalarını isterdi. Onun gününde Malcolm mikrofona yaklaşır ve tüm ırksal ayaklanmaların, başkaldırının ve şiddetin beyaz dünyada nefretle karşılandığını, bu olaylarınsa “tavukların eve gelip tünemesi” anlamına geldiğini söylerdi. Ferguson’dan sonra da birçok haber kanalı isyanları kınayan bir dizi tavır içerisine girdi, isyanın itici gücünün nereden kaynaklandığını izah etmek isteyen insanların sayısı ise çok azdı.
Ayrıca Malcolm, polis şiddeti gibi birçok şeyin elli yıl içerisinde değişmediğini kabul ederdi ama öte yandan birçok konunun da değiştiğini söylerdi. Azınlıkların bugün sisteme giriş imkânı daha fazla. Bizim savcı ya da hâkim olmamız mümkün. Kütüğe kaydolabiliyoruz, oy da kullanabiliyoruz. Muhtemelen o, eylemcileri bu giriş imkânlarından istifade etme, sistem içerisinde ve de dışında güç sahibi olma konusunda yüreklendirirdi.
Örneğin oy kullanmak hem bir eylem hem de hitap şekli. Bu sebeple eğitim alma imkânı, ekonomik fırsatlar ve politik katılıma vurgu yapan bir yerel örgütlenme zemini mevcut. Halk içerisinde yürütülen çalışma, ulusal medya düzeyinde pek bir karşılık bulmuyor ama gene de değişimin başlayacağı yer de orası.
Son olarak Malcolm, muhtemelen tek başına hareket eden birisi olmadığına vurgu yapardı. Malcolm, konuşmalarıyla siyahlar arasında öfkeyi yaratan kişi değildi; o söz konusu öfkeyi örgütleyip ona yön verendi. Tek başına bir modern kahraman bize sihirli çözümü getirmeyecek. Değişimi koşullamada önemli olan, haberlerin akışı ile azalıp geçmeyen bir tutkuya sahip hazır ve öfkeli bir halk kitlesinin olmasıdır.
Eric Garner, Michael Brown, Trayvon Martin ve Tamir Rice’ın ölümleri bizi çok sarstı ama bizde çözümsüzlük hissi de uyandırmadı. Onların kayıplarını belirli bir bağlam içerisine oturtmak, sistemi değiştirme konusunda ilham veren bu insanlar karşısında etrafımızdaki insanların derinlemesine rahatsız olmasını sağlamak zorundayız.
Eğer babam bugün yaşıyor olsaydı, ortaya çıkan bu yeni kuşakla onur duyardı ama kendi hayatı ve kelimeleriyle gene o coşku ve heyecana dâhil olurdu. Onları savunur, ama onları asgari direniş yolunu almamaları konusunda uyarır, kendi yürüdüğü yolu takip etmeleri hususunda bu kuşağa cesaret verirdi.
İlyasa Şabaz
Devamını oku ...

Abdülaziz Mecdî (Tolun) Efendi’nin Sosyalizmi

Kerim Sadi (A. Cerrahoğlu) “İslamiyet ve Osmanlı Sosyalistleri” başlıklı 1964 tarihli bir broşürde İştirak dergisinin dördüncü ve beşinci sayılarında (6 ve 13 Mart 1326), “Ulemadan bir zat tarafından gönderilmiş bir yazı yayınlanmıştı. “Düşün” başlıklı yazının altında Karesi Mebusu Mecdî imzası vardı” diyerek Abdülaziz Mecdî (Tolun) Efendi’nin yazısından bahseder. Kerim Sadi’nin aktardığı kadarıyla Abdülaziz Mecdî (Tolun) Efendi’nin yazısından bazı pasajları nakledeceğiz.
“Vaktiyle Arabistan cehalet içinde kıvranırken karanlık bulutların arasından parlak bir güneş doğmuştu. Dünyaya insanlığın feyzini saçmıştı. ‘Peygamber-i zişân-ı arabî, Nebiy-i akdes-i Kureyşî’nin, Mekke’den Medine’ye göç ederek insanlığı aydınlattığı sıralarda il işi şu olmuştu: Araplar arasında kardeşliği kurmak, yardımlaşmayı sağlamak ve yoksulluğun köklerini kazımak. Muhammed, Medine’de ihtirasın kökünü kazımış ve Mekke’den Medine’ye yalınayak sığınanlar yerli zenginlerle bir olmuşlardır. İslamiyet’in Medine’de diktiği insanlık bayrağı az zamanda dünyayı dolaşmışsa, bunun sebebi insanlığın birleşmesidir; gerçek ortaklaşma ve yardımlaşmadır.”
“İnsan aklı bin çeşit fennî bedialar, teknik harikalar, bin türlü yüksek buluşlar ortaya atmıştır. Elektrik ve buhar kuvvetini icat etmiştir. Öyle olduğu halde, teknik ve uygarlık yönünden en ileri memleketlerde bile binlerce can açlıktan yerlere serilip helâk olmakta, fakirliğin ve zaruretin amansız pençesinden yakasını kurtaramamaktadır. Fazla olarak, bereketli ve zengin toprakları olan Amerika gibi yerlere sermayesi olmayan zavallılar ayak bastırılmamaktadır. Bütün bu faciaların, bu acıklı hallerin kaynağı ise ihtiras ve daima ihtirastır.”
“Şeyh Sadi:
Beni âdem âzây-ı yekdigerent
Ki der âferineş zi yek gevherent
derken ve aynı cevherden yaratılan insanların birbirlerinin uzuvları olduğunu anlatırken gerçeği söylemiştir. Fakat Sadi gibi temiz ahlâklılar azdır. İnsanlık bağları çözülmüştür. Bu yüzden de terakki ve ilerleme dedikleri ‘mevhum alâyiş insanlığı haziz-i mezellete’ düşürmüştür. Ruh birliği, aslî unsur itibariyle insanlar birbirinin tıpkısı oldukları halde birbirlerine el uzatmıyor, birleşmiyor. Çağdaş uygarlığın, yani modern kapitalist sosyetesinin en büyük lekesi de budur.”
“Hazret-i Muhammed Mustafa, usul-ü İslamiyetten olan bir hadis-i hikemperveranesinde: ‘Kendi hoşuna giden şeyi kardeşine de hoş görmedikçe mü’min sayılmazsın’ buyurmuştur. Şimdi bu kavl-i celîl üzerinde Allah aşkına seninle beraber düşünelim. Birçok hademe ve işçi kullanan paralı ve güçlü bir kapitalist, çalıştırdığı insanların emeğinin her dakikasından faydalanmak için gözünü dört açar. İşçiye belli hesapla nefes aldırır. Böyle kazanç hırsiyle yanan bir kapitalist vereceği ücrette insafsız davranır; çalışmak zorunda olan işçi de, zaruret yüzünden onun her teklifine eyvallah derse, buna insanlık, akıl ve mantık razı olur mu, olmaz mı? Şüphe yoktur ki olmaz. Çünkü, o zengin kendisine yapılsa mutlaka hoşuna gitmeyeceği bir şeyi işçiye yaptırmış oluyor.”
“Bugün memleketin bazı önemli bölgelerinde emeğinin hakkını alamayan işçinin hukukunu korumak insanlık icabıdır.”
“Osmanlı sosyalistleri de idame-i hayatını bazıy-u mesaisine rapteden amele güruhunun müdafaa-i hukukuna, tenvir-i efkârına çalışırsa insaniyete karşı mühim bir vazife ifa etmiş olur.”
“Tam bir eşitlik mümkün değildir. İnsanlar olgun olmadığı için, tam bir eşitliği tatbike kalkışırsak ortalık allak bullak olur; noksanlık şaibeleriyle dolup taşan insanlığı nakiselerden tecrid ile yükselte yükselte melekûtiyete kadar çıkarmak bazı fertler için mümkün olmakla beraber umum için muhaldir. Beşeriyetin nakiseler ile beraber umumi tesviyeye kalkışmak ise umumi hercümerc sonucuna varır. Ahlâkı saflaştırma yoluna girenlerce (Şeriatta bu senin şu benim, tarikatta seninki benim benimki senin, hakikatte ne senin ne benim) diye meşhur bir söz vardır. Bunun üçüncü şıkkı, yani ne senin ne benim sözü izafatı selb etmeği gösterirse de, bu nevi kelimeler sırf kevnî alâkaları keserek ruhu mensup olduğu yüksek âlemleri seyr-ü temaşaya yöneltme maksadına dayanıp yoksa hukuku istihlâle matuf değildir.”
“Bizde tatbiki kabil olacak sosyalistlik bundan ileriye adım atamaz. Her şeyde ifrat ve tefrit vahameti mucip, itidal ise ayn-i savap ve mahz-ı fazilettir. Osmanlı sosyalistleri, elinin emeğiyle yaşayan işçi sınıfının haklarını koruyacak, fikirlerine ışık saçacak ve böylece, insanlığa önemli bir vazife yapacaktır. İşte buna mebnidir ki, memleketimizde sosyalistliğin kabil-i tatbik olan kısmını amelenin müdafaa-i hukukuna, onların intibaha davetine maksur görüyorum ve bundan ileriye adım atılmasını tecviz etmiyorum.”
Osmanlı İmparatorluğu içinde mutedil bir sosyalistlik gerçekleşebileceğini düşünen Mecdî Efendi “işçiyi korumalı, kapitalist Batı dünyasında işçinin uğradığı haksızlıklara engel olmalı ve işçilerin kafasını ışıklandırmalı, düşüncesindeydi. ‘Kendi hoşuna giden şeyi kardeşine de hoş görmedikçe mü’min sayılmazsın’ hadisinden hareketle “amele” sınıfının haklarını korumak fikrine bağlı ise de “insanlar birbirlerinin uzuvlarıdır” şeklinde bir beyanla işçi sınıfını aşan bir görüşü dillendirmektedir. Sosyalist hareketin ilkelerinin İslâm’da olduğunu belirtir. Mecdî Efendi’ye göre Hz. Muhammed (asv), Medine’de zengin-fakir zümrelerin arasında ihtirası kaldırmış ve bunları ortaklaşma/yardımlaşma ülküsünde birleştirmiştir. İslâm ona göre insanlığın birleşmesidir. Mecdi Efendi’nin düşüncesine göre fennî bedialar, teknik harikalar, bin türlü yüksek buluşlar, elektrik ve buhar kuvvetinin icadı insanlığı mutluluğa taşımamıştır. Teknik ve uygarlık yönünden ilerlemiş-kalkınmış memleketlerde açlık ve sefalet kol gezmekte, insanlık fakirliğin ve zaruretin amansız pençesinden yakasını kurtaramamaktadır. Mecdî Efendi, insanlığın içine düştüğü sefalet ve faciaların kaynağını insan nefsine yani ihtirasa bağlamaktadır. Buna göre Mecdî Efendi’nin sosyalizmini “ahlâkî sosyalizm”, “ruhçu sosyalizm” olarak kavramlaştırmak yanlış olmayacaktır.
-Sadi Kerim (A. Cerrahoğlu), İslamiyet ve Osmanlı Sosyalistleri, İstanbul, 1964.
Devamını oku ...

Kıvılcımlı'dan Perinçek'e Vatan Partisi

Kıvrak bir zekâsı vardır Doğu Perinçek'in.
Aklı ve hünerleri, kırk beş yıldır içinde türeme imkânı bulduğu politik ortamda daha da gelişmiştir. Bırakalım sol/sosyalist örgütsel yapıları; burjuva siyaset sahnesinde bile kırk beş yıldır benzer coşkuyu sürdüren ve bu coşkuya ortak olabilecek yeni isimler yaratabilen lider sayısı azdır. Uzun yıllar bir örgüte liderlik yapmış olmak değildir Perinçek'i farklı kılan, kendi gelgitlerini ve sürüklenmelerini teorize etme konusundaki başarısıdır.
Perinçek, ilkelerini ve pratik-politikasını birbirine uygun sürdürebilmektedir. Yapıp ettikleri, yazıp çizdikleriyle denk düşmektedir. Günlük politik meseleler üzerine her daim bir sözü, gizli bilgisi veya yapılacak eylemi vardır. Aydınlıkçılar, kâh Amerikan askerinin başına çuval geçirirken kâh Ermenilere karşı ırkçı mitinglerde dikkati çekmektedir. Sosyalistlerin halklaşmak için çırpındıkları dönemlerde takındıkları politika-dışı dilleri de yoktur. Doğrudan politik bir dil kullanmaktadırlar. Günlük olaylar analiz edilmektedir ve döneme uygun tavır alınmaktadır.
Kırk beş yıldır, Maoculuk'tan başlayıp Kemalizm uğrağından Tayyipçilik'e kadar giden politik hattın teorik zemini ilmek ilmek örülmüştür. Marksist devrimciliğin her sözüne karşılık bir cevapları mutlaka vardır!
Perinçek, özetle, verimli bir sahadadır. Hem ilkelerde hem de praksiste politika-içidir. Son yarım yüzyılın tüm önemli dönemeç noktalarında mutlaka Perinçek figürü vardır ve kalıcı izler bırakmıştır. 1968-71 ayaklanmaları, 78 süreci, 12 Eylül, Özalizm yılları, Kürt İsyanı, 19 Aralık, Ergenekon ve son olarak da paralel yapı. Hepsinde farklı konumlanışlar, farklı ilkeler ve farklı taktikler...
Sürekliliği sağlayan ortak ve ontolojik olarak sınırlayıcı bir etmen olmalı! Perinçek'i var eden ve başarılı kılan faktör, onun ezenlerin safını tutmasından kaynaklanmaktadır. Perinçek'in ezilenlerin çıkarını gözeten ve ezilenlerin davasını güden hiçbir emeli yoktur. Egemen bloklar arasında taraf tutmaktan veya onlardan birinin değirmenine su taşımaktan öteye gidemeyen bir hayatın artık yavaş yavaş sona ereceğini beklerken, trajik bir dönemeç ile karşılaştık: Fethullahçı yapılanmaya karşı Tayyip devletine övgü! “O halde Tayyip Erdoğan'la da beraber mi olacaksınız?” sorusuna Evet, o konuda beraber olacağız. Yani F Örgütü’nün kökünün kazınmasında kim varsa. Çünkü Türkiye’nin Türkiye’den yönetilmesi için, Türkiye’de bir halk yönetimi milli yönetim olması için bu şart.” cevabını vermiştir.[1]
Tarafını ezenler içinde belirleyen Perinçek, kırk beş yıldır kendisine iyi bir rant kapısı bulmuştur: Ezilenlerin devrimci dilinden rol çalmak. Perinçek, devrimcilerin dilini ve tarihini egemenler arası çelişmelerde kullanarak iğdiş etmektedir. Politikasını hâkim sınıfların rotasına göre çizen Perinçek, teorik alt yapısını devrimcilik ayracının rantı ile oluşturmaya çalışmaktadır.
Şefik Hüsnü'nün Aydınlık'ından, Behice Boran'ın Türkiye İşçi Partisi'nden sonra sıra nihayet Kıvılcımlı'nın Vatan Partisi'ne geldi. Kıvılcımlı'nın 1954 yılında kurduğu ve komünizm propagandası ile dini siyasete alet etmek suçundan kapatılan Vatan Partisi, Perinçek'in lideri olduğu İşçi Partisi'nin yeni ismi oldu.[2] 15 Şubat 2015 tarihinde, “Milli Hükümet için Birlik” sloganıyla toplanan olağanüstü kurultayda partinin ismi Vatan Partisi olarak değiştirildi. Logosu ise yıldız etrafında buğday başağı oldu.
Perinçek ve arkadaşlarının Aydınlık dergisiyle ya da TİP ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, politik ve örgütsel olarak Hikmet Kıvılcımlı ile de bağı yoktur.
Ergenekon operasyonları ile karakterize dönemin yavaş yavaş sonlandığı ve devlet içi kamplaşmanın Cemaat-AKP arasına sıkıştığı bir dönemde safını Tayyip devletinden yana belirlemiş bir fraksiyonun Vatan Partisi güncellemesi nereden çıktı?
Tayyip Erdoğan'ın şahsında, kurumsal Kemalizmin tüm genetik tarzının AKP'de simgeleştiği bir evredeyiz. Bu noktada ideolojik Kemalizmin soldan yeniden üretilmesi tam da Perinçek ekibine uygun düşen bir taktiktir.
Vatan Partisi'nin tarihine kısaca göz atmak gerek. Tek parti diktatörlüğünü adalet ve daha fazla özgürlük vaadiyle sona erdiren Demokrat Parti'nin gerçek yüzünü gösterdiği bir tarihte doğdu Vatan Partisi. Cumhuriyetin kuruluşundan beri tutuklamalarla, işkencelerle ve türlü engellemelerle karşılaşan TKP üyelerinin örgütsüz ve dağınık olduğu bir dönemdi. 1938 donanma davasından sonra başlayan sürek avı birçok öncü kadronun yurtdışına çıkmasına sebep olmuş; Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi isimler de uzun yıllar hapis yatmıştır.
1950'li yılların ikinci yarısına yaklaşıldığında, Türkiye halklarının Demokrat Parti'den beklentilerinin boşa çıktığının iyiden iyiye hissedildiği günlerde, eski TKP kadrolarını toparlamak ve işçi sınıfı partisi hazırlığı yapmak için kuruldu Vatan Partisi.
Taktik ve stratejinin bir “minima program” olduğunu açık yüreklilikle ifade eder Kıvılcımlı. Program ve tüzükte bir kez bile sosyalizm, marksizm, komünizm gibi kelimeler geçmez. Sonraları, 27 Mayısçılara göz kırparcasına, “İşte, Vatan Partisi o panik karanlıkları içinde her ne olursa olsun İşçi Sınıfı hak ve varlığının, yaşama savaşının bayrağını yere düşürtmemek için kurulmuştu.[…] 27 Mayıs gecesi İşçi Sınıfı İktidara gelse, 28 Mayıs sabahı, Türk Milletine hangi tekliflerle nasıl bir uygulama sunacağını çok kısa ve çok açık anlaşılır dille belirtmekti.” diyecektir.[3]
Program şemasında, özgürlüğün hedefinin fakirliği giderme, ruhunun oy davarlığını kaldırma, insanı tepeden tırnağa örgütleme, sağlıklı hoşgörülülük sağlama, gücünü halk ordusundan alma, ağır sanayi hamlesi ve namuslu sosyal istatistikler gibi amaçlar yer alır. Programın yarısından fazlası ekonomiye ayrılmıştır. İşsizlik, pahalılık, sanayileşme ve işçi problemleriyle cebelleşilmiştir. Köylüye toprak, öğrenciye örgüt vaad edilmiştir.
Genel seçimler öncesinde, 1957 yılında, dini siyasete alet etmekten ve komünizm propagandasından dolayı kapatılan Vatan Partisi'nin önder kadroları, yaklaşık iki yıl boyunca güneş görmeyen hapishanelerde en ağır işkencelerden geçmiştir. Kıvılcımlı, partinin amblemindeki VP harflerinin orak-çekice benzetilerek başlayan ağır yargılama-beraat ve darbe sürecini şöyle özetler: “2 yıl sonra Vatan Partililer iktidarın en güvendiği Ağır ceza'da beraat ettiler. Yalnız çoğunun lekesiz dişleri, sertçe ekmek kabuğunu ısırırken peynir gibi çatırdayıp dökülü dökülüverdi. "Dişli" İktidar tekme tokat Yassıada'ya gönderildi. 27 Mayıs, Türkiye'de de bir Sosyalist Partisi kurulmasını gerekli buldu. Ve Bayar affedildi. Kimi "Sosyalist"ler hâlâ Vatan Partisini affedemediler.”[4]
Böylesi politik altyapı ile kurulan Vatan Partisi'nin iki ciddi teorik yönelimi oldu.
1. Eyüp Sultan Konuşması: Müslüman halk kitleleri üzerinde etki kurmayı amaçlayan bu konuşma, aydınlanmacı Marksizmin sınırlarını zorlaması ve İslam devrimciliği arayışı üzerine kafa yorduğu için dikkat çekmektedir. Mülkiyet düzenini İslam cephesinden reddeden, mücadeleye çağıran, İslam'daki sosyalizan öze vurgu yapan ve kapitalizm öncesi toplumların ritüellerini önemseyen bu bakış açısı yerel Marksizm deneyimleri için önemlidir ve güncellenebilir.
2. II. Kuvvayimilliyecilik: Demokratik devrim parolasıyla, küçük burjuva halk kitleleri ile birlikte topyekûn bir ayaklanma planlanmaktaydı. Sosyalist devrim için zorunlu bir aşama olarak yaygın kabul gören bu program, toprak reformuna ve işçi sınıfının sendikal örgütlenmesine dayanıyordu. Her ne kadar II. Kuvayimilliyecilik ile ifade olan Kemalist Sosyalizm akımı 68 hareketine ruh vererek devrimci rolünü icra etmişse de Türkiyeli Marksistlerin Kürdistan devrimciliği ile ilişki kurması, Kemalizmin teorik ve politik reddiyesi ve hedefe devlet aygıtının oturtulması, bu programın gerici kimliğini açığa çıkarmıştır. II. Kuvayimilliyeciliğin güncellenmesi karşı-devrimcilikle itham edilebilir.
Perinçek, Vatan Partisi'nden, ezenlerin safından ezilen devrimciliğinin tarihî bir referansıyla bahsetmektedir. İtiraf etmek gerekir, Perinçek'in paradoksundan Kıvılcımlı da muaf değildir. Vatan Partisi deneyimi, ezilenlerin safında yer alan bir grubun politik varlığını sürdürebilmek ve kendini yeniden var edebilmek için ezenlerin dilinden rol çalma çabasının bir ifadesidir.
Ezenlerin safındaki Perinçek ezilenlerin dilini kullanmaya çalışıyor...
Ezilenlerin safındaki Kıvılcımlı, ezenlerin dilini kullanmaya çalışıyor...
Atmış yıl sonra Perinçek kendi paradoksunu Kıvılcımlı'nın paradoksuyla aşmaya çalışıyor. Bu paradoks, bir zamanlar Perinçek'in Kıvılcımlı'yı burjuva ordu-devlet teorisyeni[5] ilan etmesinden veya Kıvılcımlı'nın Perinçek'i “Mao kalpazanı, CIA sosyalisti”[6] olarak nitelemesinden kaynaklanan “kişisel” bir sorun değildir. Politik safların ve dillerin, kendi içinde ve birbirleri arasındaki çelişkiden kaynaklı bir meseledir.
Bahsettiğimiz çelişkilerin Aydınlıkçılara ne kadar zarar vereceği veya katkı sağlayacağı bilinmez ancak Perinçek'in son hamlesinden elbette ki rahatsız olduk. Kıvılcımlı'nın tarihi ve eyledikleri Marksistlere bırakılsa daha iyiydi. Marksistlerin güncellemediği, güncellenmesini istemediği ve aşarak reddettiği tarih de Marksistlerindir.
Kıvılcımlı dünyası bu hamleden çok etkilenmeyecektir. Birey olarak Kıvılcımlı'nın Kemalizmin zindanlarında geçen yirmi iki yıllık iz bırakıcı yaşamı değil yalnızca arda kalan... Bize miras kalan iki Yol vardır. Biri kâğıttan ve mürekkepten oluşan, ihtiyat kuvveti şark olarak belirtip Kürdistan devrimciliğini müjdeleyen Yol'dur. Diğeri ise Ramazan Ongan ve Orhan Yılmazkaya'ların feda ruhuyla bedenlerinin üzerine serili olduğu Yol'dur.
Her iki Yol da Perinçek'in sömüremeyeceği kadar berrak ve ışıklıdır. Ezilenlerin cephesinden ezilenlerin dilini konuşan iki Yol'un devrimciliği, suretinde değil, iliklerindedir!
Çağdaş Balcı
Dipnotlar
[1] “Cemaate Karşı Erdoğan’la Beraber Olacağız”, Odatv.
[2] “Perinçek’in Kurultay Konuşması”, aydınlıkgazete.
[3] Hikmet Kıvılcımlı, “İşçi Sınıfı Partisi’ne Giriş”, halkcephesi.
[4] A.g.e.
[5] Kıvılcımlı'nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, Doğu Perinçek, Aydınlık Yayınları.
[6] Hikmet Kıvılcımlı, “CIA Sosyalizmi Nasıl Yapılır?”, suvaridergi.
Devamını oku ...

Mevlana Başlar Cümlesine

Mevlana başlar cümlesine Bismillahirahmanırrahim diye...
Bende cümleme “selamın aleykum” diye başlamak istiyorum. Selam olsun işçiye, selam olsun öğrenciye, selam olsun köylüye, selam olsun Alevi’ye, selam olsun Kürd’e, Türk’e, siyaha, beyaza, erkeğe, kadına, selam olsun halkıma. Benim halkım bir bütün ve eşit olmalı. “Olmalı” diyorum, olmasını istiyorum ve inanıyorum. Uzak günler değil kastettiğim, çok yakın, çok yakın günler. Birleşen kalplerde çoğalan sevdayla coşan yürekler ulaşacak elbet doruklara ulaşacak elbet özgürlük denen o sevdaya.
Bugün kapitalist dünyanın birer kölesi durumundayken tanrıyı kapitalizm ilan etmiş, ona secde eder olmuşken, birilerinin bu durumu fark etmesi ve bir şeyleri değiştirmek için çaba sarf etmesi daha bugün bizler için büyük adımlardır. Asgari hedefimiz, eşitliğin, özgürlüğün, adaletin olduğu bir ülkedir. Bizler bastırılmaya, sindirilmeye çalışsak da, Kürt halkının haklı isteklerinin arkasında, her türlü dine sahip olup ibadet etmek isteyen her milletin yanında ve ten rengi fark etmeksizin kadın-erkek gözetmeksizin insanın mazlumun yanındayız, yanında olacağız. Bizler yokluğun ne demek olduğunu bildik, gördük ve tattık. Her gün bulgur çorbası da kaynattık, soğuktan uyuyamadığımız günler de oldu ama helal lokmayla nefes aldığımızı bilmek her zaman bizim vicdanımızı doyurdu. Babam eve geceleri geç gelirdi, yollarını beklerdik. Gözleri kan çanağına donmuş gelirdi, göstermezdi, saklamaya çalışır hatırımızı sorardı. Hz. Muhammed (sav) efendimizin dediği gibi, nasırlı ele ateş dokunmazdı. O emekçiydi. Emeğinin karşılığını hiçbir zaman alamadı. Ama dediği bir şey vardı, yanacak olan işçiler değil, patronlardı. Bu halk savaşında emperyalizme karşı durmak şarttır, bu kavgada faşizme boyun eğmemek farzdır, bu kavgada kapitalist güçlere karşı koymak zorunludur. Bu birlik nasıl sağlanacaktır? Belki de en büyük hatamız budur. Şimdiye kadar bir şeyleri elde edemediysek doğru yolda yanlış adımlar atıyoruzdur veya yanlış yolda doğru adımlarla ilerliyoruzdur.
Genel sol hareket, kendi içinde çatışırken, çelişkiye düşerken dini, mezhebi, rengi ayırmaya başlamışken hangi halklar bir olabilir -hangi fikir bu zulmü yıkabilir? Ermeni’nin de Alevi’nin de haklı olduğu davada bizler, Kürd’ü, Türk’ü ayırmazken, siyahı-beyazı görmezken, bu güçler bizlerin akıllarına bu fikirleri sokmuş ve bizi içten fethetmeyi başarmışlardır. Bizler Allah’ın diğer tüm canlılardan farklı yarattığı ve verdiği en büyük nimet olan akılla bunu göremez hale getirildiğimizi, nasıl da farkına varamıyoruz bir düşünün. Kapitalizm insanları öldürürken, faşizm insanları başlarından vururken, analar ağıtlar yakarken, çocuklar ağlarken, neden hâlâ farkında değiliz?
Gün bir olma günüdür, gün düşünme günüdür, gün farkında olmanın günüdür, gün, düşünmenin günüdür. Bizleri yetiştiğimiz yerden başlayıp sisteme boyun eğen insanlar hâline getirmeye çalışan iktidara susup oturmak mıdır çözüm? Düşünün, hadi söyleyin bana, kapitalizme boyun eğerek susup oturmak mıdır çözüm?
Ne demiş Mevlana, “gel gel gel ne olursan ol yine gel.” İstanbul’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Mezopotamya’dan Dünya’ya azınlığınla gel, sevdanla gel, yüreğinle gel, sen ne olursan ol gel. Eşitliğe, adalete, özgürlüğe yürüyelim el ele. Artarak yürüyelim kadınlarla, erkeklerle, çocuklarla, alkışlarla. Ekmeğimizi bölelim, ateşimizi paylaşalım. Ve değiştirelim dünyayı. Unutmayalım ki bizler tek kanatlı melekleriz ve ancak birbirimizi kucaklarsak uçabiliriz.
Devamını oku ...

Mürşid

İslam öncesi cahiliye döneminde insanların aslında Allah’a iman ettikleri ama bu iman gündelik hayattan çekilsin, belirli bir alana hapsedilsin diye, putların devreye sokulduğu söylenir. Çarşı-pazara karışmasın, insanlar arası ilişkilere değmesin diye, Allah, gene insanın iradesiyle ortaya koyduğu ürünlere kapatılır. Ezeli-ebedi olan Allah, fani, sonlu, sınırlı olana hapsedilir. Böylelikle insanlar O’nu kendi çıkarlarına mahkûm ederler.
Gene ağızda çiğnenen helvanın bile çıkartılıp şekil verilerek tapıldığı bir dönemdeyiz. Sözlerimiz, varlığımız, bugündeki cismimiz sonrayı, budünyanın ötesini geçersiz kılıyor. Yıllardır bunların ne denli baskıcı, ne kadar ezici olduğunu öğretiyorlar. Çiğnediğimiz helvaya bile tapar hâle geliyoruz.
Sonraya, budünyanın ötesine iman kalmayınca bugüne, bugünkü hâle tapınma başlıyor. Bu da efendilerin tayin ettikleri gerçeği tek gerçek kabul etmekle sonuçlanıyor. Yeniliyoruz, teslim oluyoruz, bu çıkışsızlık içerisinde bu yenilgi ve teslimiyet tek mutlak gerçekmiş gibi görünmeye başlıyor. Hayatta kalmak yaşamanın önüne geçiyor. O vakit gene ağzımızdan çıkarttığımız helvaya kendimizce şekil verip ondan medet umar hâle geliyoruz.
Önümüz gene seçim. Bu üçüncüsü. Her seferinde, “işte bu en önemlisi” denilen bir tercih aşaması. İnsanlar gene mücadelenin aşkınlığı, metafizikliği, sonraya uzanan hâlini, ezeli-ebedi niteliğini silip bir sandığın önünde, elde mühür sıralanacaklar. O mühür tek silâhımız olacak. Bir şey yaptığımızı zannedip evlerimize çekileceğiz.
Bugün insanlar “siyasete müdahale etme imkânını bir tek seçimler vesilesiyle bulabiliyor.” Bugünkü hâlimize yakışır olanı, en güzel kıyafeti reyondan seçeceğiz. “Tarz” olmak için doğrusunu gene efendilerden öğreneceğiz.
HDP, ilk çıkışında mahalle meclisleriyle örgütleneceğini, siyasetin dizginlerinin o meclislerde olacağını söylüyordu. Ama o da tarz partisi hâline gelmiş görünüyor; aday seçimleri gene vizyona, vitrine göre yapılıyor. Demek bir ülkenin özgürleşmesi batının liberalizme kul-köle edilmesi pahasına gerçekleştiriliyor.
Doğal olarak CHP’nin tabanına yönelik bir yarış içerisine giriliyor. “En azından Kürt-Alevi olanı alabilsek kârdır” diye bir değerlendirme yapılıyor. CHP ise bu tabanı kaptırmamak için türlü hileye, oyuna başvuruyor, yalanlar, provokatif hamleler devreye sokuluyor. İnsanların tecimsel ilişkilerinden, rantla kurdukları bağdan vazgeçmeleri kolay değil.
Özgecan’ın katlinin yarattığı kalkışma ile Gezi Parkı’nda sabahın köründe yapılan saldırının yarattığı kalkışma ortak bir şeyi paylaşıyor. Her ikisinde de insanlar yakılıyor. Belki de psikolojik kodlar açısından halkın bilinçaltında bir Sivas Katliamı travması var. Alevî, olayın mağduru; Sünnî, vicdan azabıyla sürece dâhil oluyor. Bu travmanın bir ülkenin dağlarını, kentlerini saran ateşi nasıl körüklediği biliniyor. Diyarbekir zindanlarından yükselen alevler bugün hâlâ sıcak.
Halk basit kodlarla bir araya geliyor. Genç kızın yakıldığının duyulduğu anla Gezi’de gençlerin çadırlarının yakıldığı haberinin alındığı an benzer bir dinamik tetikleniyor. İbrahim Peygamber’in atıldığı ateşten beri işleyen bir dinamik bu belki de.
Halk, demek ki tüm sınırların, nesnelerin silindiği, kaynaştığı yerde kaynaşma, alev olma imkânı buluyor. Ateş her yeri sarınca, sınırlar, duvarlar eriyor, kardeşlik, yoldaşlık kural hâlini alıyor. Soğuk, katı hâlde ise kendi gündelik dünyasının putları önünde dizilmeyi seviyor. İçeride bir ateş yanıyor aslında. Dert, onu dışarının ateşiyle buluşturmada.
En azından Gezi’den beri o ateşi söndürmek, olmadı, kontrol altına almak için devlet bir çalışma yürütüyor. “İç güvenlik paketi” denilen yangın söndürücü çok önceden düşünülüyor ama solun o ateşle bir ilişkisi kalmadığı için paketin ne amaçla hazırlandığını umursamıyor. Daha doğrusu, o ateş kendisini de yaktığından veya yakacağından, ateşin söndürülmesine ses etmiyor. Sokak eylemlerinin silinmesi gerekli, bu gereklilik, kravatlı, takım elbiseli siyasîlerin egemenliği ile ilgili.
Gezi’den sonra bu konudaki telaş daha da ayyuka çıktı. Gezi’nin ateşi seçim sandıklarıyla söndürüldü ve ayaklanan orta sınıf CHP kalıbına döküldü. Batı’ya esneyip bu alandaki rekabete dâhil olan HDP, CHP gibi görünme yarışına girdi. İç güvenlik paketi ile ilgili olarak, Lenin’in tabiriyle, “burjuvazinin ahırı” olan mecliste sergilenen müsamere bu yarışın bir sonucu. Paketin içeriği ve sonuçları kimsenin umurunda değil. Seçimlere yönelik bir alan kavgası bu. Meclis kürsüsü önünde yapılan slogan yarışı, gerçek eylemlilik ve mücadelenin olmamasıyla alakalı.
Halkın içinde yaşadığı ateşi ve halkın içindeki ateşi belirli bir gerilimde örgütlemek, ona örgütlenmek ve bir alev topu misali, seçim sandıklarını yakarak geleceğe ilerlemek mümkün. Burjuva sol partilerse bugüne, bugündeki insanların basit, zorunlu tercihlerine oynamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Tabandan öre öre, yıka yıka ilerleyerek, sandıkta somut bir sonuç üretemediklerinden, burjuva sağ partilere has hamlelere yöneliyorlar.
Sivas’ın ateşi içerisinden bir Alevî hareketi doğmadı. Buna mani olanlar, çeşitli şekillerde taltif edildiler, makam sahibi oldular. Bu kesimleri vekil tayin etmek, o hareketi örgütlemek anlamına gelmiyor. Nedense Alevî önderi hâline gelmiş bir isim olan Ali Yıldırım’ın Maraş Katliamı’nın faili Ökkeş Şendiller ile ticari ilişkileri olduğu söyleniyor. Bu tip ilişkilerin kurulduğu yerde politik bir Alevî hareketinden de söz etmek mümkün değil. Adaylıkların, siyasetin kitlelerin elinden alınıp kendinden menkul birkaç milletvekiline, danışmana, bürokrata, inşaatçı-tüccara teslim edildiği yerde, anlamlı bir sonuç oluşamayacağı kesin.
Gezi’nin şehit ailelerine ve onların acısına kapatılmasıyla, Sivas Katliamı’nın gene orada öldürülenlerin acısına kapatılması bir ve aynı şey. Başkalarının oradaki ateşe örgütlenmesine, ve ona katılmasına izin verilmiyor. Her şey bireyselleştiriliyor, bireyler arası ilişkilere mahkûm ediliyor, siyaset de giderek bireyin aklî tercihlerine kapanıyor. Laiklik kavgası verenlerin bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları bu: burjuva bireyin kolektif siyasete galebe çalması, aşkınlığın iptal edilmesi. Sonuçta bireyin verili dünyası övülünce, o ateşin örgütlenmesi, ona örgütlenmek de mümkün olmuyor. Nazım’ın ifadesiyle, gene tanık olduğumuz, “ateş ve ihanet”.
Başlangıç diye bir dergi çevresi var. Bunlar bir önceki seçimde herkesi sokağa çağırıyordu. Şimdi ise seçimin karşısına sokağı çıkartanları aptallıkla eleştiriyor. Bu solcuların derdi, soyut bir kitlesel hareketi gösterip kendilerinden oluşan “akıl merkezi”ne birilerini ikna etmek. Bu ise hiçbir şey yapmamak, yapmış olmamak. Siyaset bu örnekte de gene bireylerin tercihlerine, aklî yönelimlerine mahkûm ediliyor. Ateşin siyasetine yer yok burada. Bu insanlar zaten yanmamak için siyasetle ilgileniyorlar.
HDP, sınıflar mücadelesinden azade değil. Onun içerisindeki sınıflar mücadelesinde aklı-kalbi yoksul mazlum halktan yana olanların, yumruğu onun için sıkılanların safında olmak gerek. Seçim bahane; dert hangi safta olduğumuzu, yumruğumuzun kime ve neye savrulduğunu gösterme fırsatı.
Tek mürşidse hakikat. Ait olacağımız, savaşçılığını yapacağımız güç o.
Hüseyin Yusuf Kuzu
Devamını oku ...

Fuat Avni Bir Erdoğan Projesidir

Sürekli bir gerilim, komplo, darbe korkusu ile halkımız, paranoyak bir saplantı haline getirilerek kontrol altında tutulmaya devam ediliyor. Tarihte eşine ender rastlanılan bir strateji ile halklar üzerinde son derece başarılı bir algı ve gündem yönetimi yapılıyor. AK Parti artık kendisini ayakta tutabilecek tek faktörün kutuplaşma olduğunun farkında. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidarı boyunca bu alanlarda çok başarılı performans gösteren bir yönetici olarak tarihe geçeceği şüphesizdir. Kendisine dost olanların gündemini zaten o belirlerken, en sert muhalefeti gerçekleştirenlerin, düşmanlarının gündemini de belirlemede eşsiz bir USTA’dır. Ayran, kürtaj, yatak, yorgan, çocuk gibi hayatı, kişilerin özelini ilgilendiren her konuda başarılı gündemler oluşturmuş bir siyasetçidir. Yeri gelir farklı düşünen veya muhalif kadınları, feministleri hedef tahtasına koyar, gün gelir evladını kaybetmiş anneleri meydanlarda yuhalatır, yeri gelir ‘Her kürtaj bir Roboski’dir’ der gencecik yaşlarında bilerek katledilen gençlerin annelerinin yüreğine ateş düşürmekten kaçınmazken, doğmamış ceninlere ağıtlar haykırır...
Özgecan vahşetinin ardından uzun zamandır kadın cinayetleri ile büyük bir gerilim içinde olan kadınlar ve duyarlı halkın sokaklara dökülmesi, toplumda bir infial meydana gelmesinin ardından kaçırılmaması ve hemen müdahale edilmesi gereken bir gündem olarak gereken yapıldı. Kızları Özgecan’ın evine gönderildi. Kamuoyuna gerekli mesaj verildi. Gezi günlerinde, hatırlayacaksınız, yine bir Kabataş’ta saldırıya uğrayan kadın iddiası üzerinden oldukça polemik yaşanmıştı. Gerilim, nefret ve kamplaştırma ile kendisine muhalif olanları yanında tutabilme etkisini keşfettiğinden Kabataş’ta başörtülü bir kadının, yarı çıplak, siyah eldivenli 70- 100 kişilik bir grup tarafından saldırıya uğradığı haberleri yandaş gazeteciler tarafından medyaya servis edildiğinde toplum yapay bir korku paranoyasına sokulmaya çalışılmıştı. Bu tür yalanlarla istenen yine kamplaşma ve kolluk güçlerinin yıkamadığı ayaklanmayı halkı birbirine kırdırarak bastırmaktı. Son günlerde cinayetler üzerinden artan kadın duyarlılığı, dayanışmasının ardından yapay sosyal medya fenomeni Fuat Avni üzerinden Sümeyye Erdoğan’a suikast haberleri yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Erdoğan’ın şahsına yönelik suikast haberleri bayatlamıştı. Arınç’a yönelik olduğu iddia edilerek günlerce medyayı meşgul eden malum suikast komplosunun sahte bir komplo olduğu afişe olduğundan farklı bir malzeme gerekiyordu. Bütün yurt sathında yükselen kadın dayanışması, eylemleri, kadın hassasiyetine ve gündemine uygun bir malzeme olarak Sümeyye’ye yapılacak bir suikast haberi en uygun olanıydı. Böylece kendi kontrolü dışında gelişen bu kadın eylemselliğini kendi istediği gündeme yönlendirebilirdi. Ne oldu? Kimse yutmadı...
Fuat Avni bir projedir.
Cemaat içinden olduğu iddia edilen hatta zaman zaman bazı isimlerin olduğu iddia edilerek bir suçlama malzemesi olarak kullanılagelen Fuat Avni fenomenini hepiniz biliyorsunuz. Fuat Avni ne şuradan ne buradan biri değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizatihi kendi projesidir. Bir kişi değil, danışmanlarından oluşan bir ekip işidir. Hem de hükümet ve Cemaat arasında dışarıya yansıyan hiçbir problem yok iken, en iki yıl öncesinden oluşturulan bir projedir. “Neden olsun ki?” diyebilirsiniz. Tarihin ender algı yöneticisi diye üstüne basarak söylemem bundandır. Dostlarının gündemini belirleyen bir tek adam vardır evet ama öylesine boşluğa tahammülü yoktur ki düşmanlarının, muhaliflerinin gündemini de Fuat Avni üzerinden kendisi belirlemektedir. En korkunç yönü ise bu görünmez sanal fenomen ile istediği düşmanını kolayca hedef haline getirebilmesidir. İstediği mağduriyet malzemelerini yine bu sanal kahramanı ile ortaya sürebilmesidir.
Devamını oku ...

Yeni Bir Dönemeçte Kurucu Siyaset İmkânları

Şu an İslamcılığın büyük oranda AKP üzerinden sistemle bütünleştiği söyleniyor. Hakikaten İslamcılık şu an iktidarın dilinde, bazı pratiklerinde ortaya çıkabiliyor. Bunu iktidarın İslamcılığın yoğun bir saldırısı olarak da değerlendirebiliriz. Halk bir dindarlığın yükseldiğini gözlemliyor. Şu an yoğun bir dinî havanın yaşandığını da söyleyebiliriz. Tabii böyle bir ortamda bir İslamcı olarak İslamî söylemi hoyratça ve kendince faşizan bir sürece doğru evrilen iktidar karşısında kendinizi biraz zor bir durumda da bulabilirsiniz. Bugün Türkiyeli İslamcılarda yenilmişlik ve dağılmışlık havası hâkim.
AKP’nin içeride İslamcılığı köşeye sıkıştırdığını söyleyebiliriz. Dışarıda ise küresel bir siyasetin adım adım İslamcılığı kuşattığını söyleyebiliriz. Bu noktada elde kalanlardan hareketle nasıl bir İslamcılık nasıl yeni bir çıkış yapabiliriz, bunu söylemeniz gerekiyor.
“Bugüne kadar ıslah çizgisinde ilerleyen İslamcı çalışmalarda kurucu bir hareketi nasıl meydana getirebiliriz?” bunu düşünmemiz gerekiyor.
Bugün kimi kişi ya da grupların başka siyasetlere evrilebildiğini gözlemleyebiliyoruz. Sembolik düzeyde kalsa bile İslamcılığın içinden gelen kimi insanların neden CHP, HDP ya da AKP saflarında siyaset yapma çabasına girdiğini görüyoruz, bu niçin olmaktadır? Niçin kendi iddialarını örgütlemek yerine hazır yapıları tercih etmektedirler? Ben durduğum yer itibariyle bu tabloyu da dikkate almamız gerektiği kanaatindeyim.
Bugün milyarlarca insan asgari ücret ile çalışıyor. Filistin meselesi üzerinden oluşan bir hassasiyet var ama ülkedeki NATO varlığına, radar üslerine ses çıkmıyor. İşte son olarak eğit-donat gibi küresel bir projenin üssü olacağız. Tüm bu konularda ne yazık ki parça parça tepkilerin ötesinde derli toplu bir İslamcı muhalefet gerçekleşmiyor. Bir dönem “zalim düzen, adil düzen” söylemleriyle oluşan hassasiyetler bugün yaşana sorunlar karşısında toplumsal bir muhalefete dönüşmüyor. Oysa kitleler kendi sorunları karşısında aciz hale düşmüş olsalar da, itiraz etmekten çekiniyor, korkuyorsa da, aslında kurtarıcı bir siyasetin parçası olmak için hazır vaziyetteler. Oysa buna karşı İslamcı yapılar kendi sorumluluklarını yerine getirmek yerine mevcut iktidarı destekleme yolunu seçiyor.
“İyi şeyleri destekleyip kötü şeyleri eleştiririz” söylemiyle sunulan bu destek, tam bir eklemlenmeyle sonuçlanıyor. Ret ya da kabul seçeneklerinde birini açıkça seçmeyenler süreç içinde mevcudu kabullendiklerini görüyor.
Halkları, ezilenleri, yoksulları, emekçileri ilgilendiren hiçbir tarih, hiçbir gün, hiçbir olay sahada olan İslamcı hareketlerin gündemi dışında değilken, masa başında İslamcılık yapanlar, tüm bu durumları komedi düzeyinde argümanlarla tartışmaktan kurtulamıyor.
Toplumsal alanda boşluk bırakmayan bir siyasetin örneklerini ülkemizde, bölgemizde görebiliyor iken İslamcıların mevcut koşullarda kendi kuşatıcı siyasetlerini, siyasal araçlarını örgütleyememesi, kendi siyasal programını oluşturamaması, örneğin kendi alternatif parti modelini ortaya koyamaması gibi bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Oysa bunları gerçekleştirmek bizim tarihi sorumluluğumuzdur.
Dünya sistemi bizi ya şiddet ve vahşet politikaları izleyen hareketlerle bir tutmakla ya da tüm direniş biçimlerinden vazgeçmekle sıkıştırırken, bizim bu ikilemin dışına çıkan bir yola koyulmamız gerektiği kanaatindeyim.
Devamını oku ...

Müslüman Gençliğin Onuru Metin Yüksel ve İhanet Şebekeleri

Bunu yazmazsam vefasızlık, gerçeği bildiği halde saklamak, örtmek (küfür) olur:
Metin Yüksel Öncesi MTTB ve Müslüman Gençlik
İslamcı gençlik hareketlerinin kökeni, TC’den daha eski bir geçmişe sahip olan ve İttihat Terakki Fırkası tarafından kurulan MTTB’ye (Milli Türk Talebe Birliği) dayanmaktadır.
Pantürkist bir temele sahip olan İttihat Terakki, MTTB’nin de düşünsel altyapısını oluşturmuştur. İlk zamanlarında eylemlilik alanı çok kısıtlı olan MTTB milli mücadele döneminde kendi kabuğuna çekilmiş; cumhuriyetin ilk dönemleriyle birlikte yeniden kendine faaliyet alanı oluşturmuştur. Pantürkist ideolojinin etkisiyle Hatay’ın Misak-ıMilli sınırlarına katılması için yaptıkları bir eylemden sonra 1936’da kapatılmıştır. Bundan böyle çok partili hayata geçişle birlikte dernek faaliyetlerine olanak verilmiş; böylece 1946’da tekrar kurulmuştur. Ana omurgası dönemin etkin ideolojilerinden Turancılık olan MTTB, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyasının o dönemdeki yürütücüsüdür.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra komünist mücadelenin ülkemizde de yükselmesiyle birlikte MTTB, anti-komünist propagandanın yürütücüsü konumuna gelmiştir. Yoksul Müslüman halklardan komünizmi uzaklaştırmak için, komünizmin “din düşmanı” bir ideoloji olduğu üzerine kurulu bir propaganda yapmak adına, pantürkist MTTB Türk-İslam sentezini doğurmuştur. Paralelinde komünizmle mücadele dernekleri kurulmuş ve yoksul Müslüman halklar kapitalizmin ülkemizdeki görünümü olan piyasacı sağ siyasetlerin kucağına itilmiştir.
1968 Bağımsızlar Hareketi ve sonrasında Milli Görüş’ün partileşmesiyle birlikte Talebe Birliği, İslamcı gençlik hareketlerinin de ilk nüvelendiği alan haline gelmiştir. 1968’de Rasim Cinisli’nin Talebe Birliği başkanı seçilmesi ve akabinde Milli Görüş’ün Kudüs Günü’nü tertip etmesi Türk-İslam sentezini başka coğrafyalar üzerinden ümmet bilincine doğru evriltme adımlarıdır. Yalnız bu adımlar hiçbir zaman Türk-İslam sentezini tahrip etmemiş, aksine milliyetçi-mukaddesatçı gençlik oluşumuna katkı sunmuştur. Ta ki Metin Yüksel’e kadar…
AKP İktidarının Metin Yüksel’e İhaneti
Metin Yüksel, tam da Türk-İslam sentezciliğinin ortasında, Müslüman gençlerin bağımsız ve gerçek anlamda ümmet bilincini yeşertmesinin öncüsü olmuştur. Talebe Birliği’yle başlayıp sonrasında Akıncı Gençlik’in öncülüğünü yapan Metin Yüksel, kısa ömrü dâhilinde, bugüne değin uzanacak olan ufuk açıcı bir duruşun zeminini hazırlamıştır.
Maalesef bu zemin, 1979’da Türk-İslam sentezinin o dönemdeki milis güçleri olan ülkücüler tarafından yok edilmek istenmiştir. Metin Yüksel’i o gün şehit edenler, bugün MTTB döneminde kuluçka evresini yaşayan AKP iktidarıyla omuz omuzadırlar.
Malûm, Başbakan, Pınarhisar Cezaevi’nde, bilinen gerekçelerle aldığı ceza sebebi ile 4,5 ay gibi bir süre bulunmuştu. Başbakan yaklaşık 1 yıl önceki konuşmasında, o mahkûmiyet durumundan bahisle, “Pınarhisar Cezaevi bizim için adeta Mekteb-i Yusufiyye olmuştur” diyerek, Hz. Yusuf'un zindana atılışı ve zindan hayatına atıfla kendi durumunu Hz. Yusuf'un durumuyla özdeşleştirmek istemiştir.
Aslında her ikisinin bir tutsaklık gerçekliği çerçevesinde paralelliği var gibi görünse de, tutsaklık koşulları açısından önemli ve temelden bir farklılığı vardır ve bunun tutsaklık sürecinin en başından itibaren, tutsaklık aşaması da dâhil yeniden sorgulanmasını, hatta yakın tarihimizin yeniden değerlendirilmesini gerektirecek derecede hayatı bir öneme sahiptir kanaatindeyiz.
Şöyle ki: 1978 yılında Tayyip Erdoğan’ın da içerisinden yetiştiği o zamanın İslamcı gençliğin “en büyük ibadet Hakk’a hizmet etmektir” sloganıyla özdeşleşen, o zamana kadar süregelen alışılmış muhafazakâr İslamcı söylemin dışında, emek-eşitlik-adalet söylemlerini ısrarla vurgulayan İslamcı ekolün gençlik lideri Metin Yüksel, Fatih Camii’nin avlusunda derin devletle bağlantılı, zamanın ırkçı-faşist söylemlerini savunan “ülkücüler” tarafından şehid edilmişti.
Bu cinayeti işleyenler ve tetikçiler olarak yargılananlar ve hüküm giyenler arasında Hasan Yeşildağ isminde bir şahıs da vardı.
Meselenin püf noktası tam da buradadır zaten. Bu Hasan Yeşildağ denilen zat, Tayyip Erdoğan cezasını çekmek üzere Pınarhisar Cezaevi’ne girmeden bir hafta önce, basit bir suç gerekçe gösterilerek, aynı cezaevine giriş yapıyor ve Tayyip Erdoğan'ın talebi doğrultusunda kendi kalacağı koğuşa yerleştiriliyor ve Tayyip Erdoğan ile cezaevinde kaldığı süre içinde koğuş arkadaşlığı yapıyor. Hem de ne arkadaşlık! O hem koğuş arkadaşı hem de onu koruyup kollayan durumunda. Ne yaman çelişki değil mi? Çelişki bununla da kalmıyor. Hasan Yeşildağ tahliye sonrası İBB’nin en muteber müteahhitlerinden biri oluyor ve halen müteahhitliği en ballı işlerde (toprak döküm işi, belediyeye ait eğlence mekânlarının işletmeciliği vs.) devam ediyor.
Şimdi: Tayyip'in Pınarhisar Cezaevi serüvenini bu hakikatler ışığında hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan niçin, neden, nasıl sorularını sormadan, Hz. Yusuf’a atıfla,“Mekteb-i Yusufiyye” diye tanımlamasına seyirci kalmak doğru mudur? Her ne sebeple olursa olsun bu, tahammül edilebilecek bir durum mudur?
Ben ki rahmetli Metin Yüksel’i tanımış biri, onun yürüttüğü muazzez mücadelenin tanığı ve de yukarıda kısaca değindiğim hakikati bilen birisi olarak Başbakan’ın Pınarhisar Cezaevi’ni nasıl “Mekteb-i Yusufiyye” diye tanımlamasına seyirci kalabilirim? Allah'ın bunun hesabını soracağı bilinci ile bu konuya açıklık getirdim, getirmek istedim. Bu konu hakkında malumatı olan ve de konuyu, sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirebilecek birçok kişinin Rahmetli Metin Yüksel'in vefalı yol arkadaşları olduğunu biliyorum. Onların da, bu konuda bildiklerini açık etmeleri, imanî bir vecibedir. Hatırlatması ile beraber;
Benim açımdanTayyip Erdoğan özelinde “Pınarhisar olsa olsa MEKTEB-İ İHANETİYYE’dir” diyorum vesselam.
Bu mu Metin Yüksel?
Metin Yüksel, emperyalizme, kapitalizme ve faşizme karşı bağımsızlık, adalet ve eşitlik için kıyam edip yükselen vicdanın sesiydi.
Metin Yüksel, “en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir” diyebilen irfanlı bir idrak eriydi.
Metin Yüksel, “sınıfsız ve sınırsız İslam toplumuna doğru” şiarını yol edinen, hakikat yolunun yol eriydi.
Metin Yüksel, “ölüm bize ne uzak, ne yakın bize ölüm, olumsuzluğu tattık ne yapsın bize ölüm” diyerek, kendisine telkinde bulunanlara cevap verebilen bir inanmışlık eriydi.
Metin Yüksel, “semtteki yoksul aileleri tespit edip, onlar için yardım toplayıp, bizzat kendi elleri ile ulaştıran” bir yardım eriydi.
Metin Yüksel, “sağlık hizmeti ücretli olur mu?” diyerek, mütevazı bir muayenehane oluşturup yoksul halka hizmeti ibadet bilen bir takva eriydi.
Metin Yüksel, “özürlü, hasta ve yetimlere özel ilgi gösteren” merhametli bir şefkat eriydi.
Metin Yüksel, “bizimle kim görüşmek isterse, biz onunla mutlaka görüşürüz” diyebilen, mütevazı bir muhabbet eriydi. Ve,
Metin Yüksel, “şehadet bir çağrıdır, tüm nesillere ve çağlara” diyerek, kendi yaşamında bu çağrıya uymuş, çağına şahitlik edebilen, bedenini şehadete yatırabilen bir iman eriydi.
“Allah yolunda öldürülenlere sakin ölüler demeyin, tersine onlar diridirler ama siz farkında değilsiniz.” [Bakara-154]
“Eğer Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah'ın size lütfedeceği mağfiret ve rahman onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” [Ali-imran-157]
Allah, Metin’e rahmet, bizi de farkında olanlardan eylesin.
Abreg Togan
İştirakî Dergisi 3-4
Devamını oku ...

İç Güvenlik Paketi Tasarısı

Devlet, İç Güvenlik Paketi Tasarısı ile “ İnsanı Yaşatamaz, Ancak Öldürür”
Toplumsal olaylarda ortaya çıkan şiddetin gerekçe gösterilmesiyle gündeme getirilen ve kamuoyunda “İç Güvenlik Yasa Tasarısı” olarak bilinen düzenlemeler, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlamıştır.
MAZLUMDER olarak, tasarıda yer alan ve temel insan hakları ve özgürlüklerde geriye dönüş mahiyetindeki düzenlemelerle ilgili eleştiri ve önerilerimizi 17.12.2014 tarihli açıklamamızla kamuoyuyla paylaşmıştık. Ne yazık ki, toplumun farklı kesimlerinden gelen tüm itirazlara rağmen, özgürlük-güvenlik dengesini özgürlük aleyhine bozan ve İnsanlık Onuru ve İnsanlık Onurundan kaynaklanan hak’lara zarar verecek hususlar içeren tasarıda herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Tasarının, mevcut haliyle, muhatap olduğu bütün insanları hizmet edilmesi gereken bir “değer” kabul etmesi gereken idare ve bürokrasinin, toplumun iradesini ipotek altına alma, herkesi şüpheli şahıs ya da potansiyel esir görme isteğinin sonucu hazırlandığı anlaşılıyor.
Tasarı yasalaştığı takdirde; yargı görevi yapmayan ve idare adına taraf olan mülki idare amirlerinin ve güvenlik güçlerinin yetkisi daha da arttırılacak, böylece kendilerine insanları 48 saate kadar herhangi bir yargı kararı olmaksızın hürriyetlerinden mahrum bırakma-ki bu durum çok fazla istismara açıktır, işkencenin yaygınlaşmasının habercisidir-, üst ve arabalarını arama, telefonları dinleme yetkileri gibi, yargı makamlarının kılı kırk yararcasına gösterilmesi gereken bir titizlikle ancak verebilmeleri gereken kararları alma yetkisi verilecektir. Oysa kişi özgürlüğü ve güvenliği en temel insan haklarındandır. Bu hakkın hukukî gerekçelerle kısıtlanması yetkisini, yargının bir ayağı olan hukukçu savcılardan fiilen alarak, mülki amirin veya polis şefinin yetkisine hatta keyfine bırakmak bu hakkın özüne dokunmaktır. Bu durum, kişilerin, özellikle muhalif siyasi görüşte olanların kendilerini güvende hissedemeyeceği bir korku toplumuna doğru yol alındığı algısını güçlendirecek, telafisi mümkün olmayacak sosyal yaralara sebep olabilecektir.
Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’ndaki değişikliklerle, emniyet güçlerinin silah kullanma yetkisi genişletilmektedir. Artık polis; kendisi veya başkası için hayatî tehlikenin varlığını gösteren objektif durumla karşılaşmasa da; işyerleri, konutlar, kamu binaları, ibadethaneler, okullar, yurtlar (yani binalara) ve araçlara yapılacak saldırılara karşı da, silahını, kendi kişisel tecrübesine bağlı olarak tespit edeceği ne idüğü belirsiz makul şüphenin varlığı halinde kullanabilecektir.
Bilindiği üzere, 2007 yılında, PVSK’nun 16. maddesindeki değişiklikle; polise, “kendi öngörüsü ve takdiri ile zor ve silah kullanma yetkisi” verilmişti. Bu değişikliğin getirdiği uygulamalar sonucu, son 8 yıllık sürede, kendisi veya başkası için tehlike arz etmediği halde, “kaçtı, direndi, arabasını durdurmadı” gibi bahanelerle, tam 183 insanımız polis kurşununun kurbanı olmuştur. Bu nedenle, yetki kısıtlamasına ihtiyaç varken, güvenlik güçleri karşısında vatandaşların can güvenliğini daha tehlikeli bir duruma getirecek değişikliklerden vazgeçilmelidir. Aksi takdirde, bizzat güvenliğin sağlanması adına çıkarılan yasalarla, güvenlik kavramının kendisi tehlike arz edecektir. Siyasi irade, bu konuda MAZLUMDER’in ve Baran Tursun Vakfı’nın birlikte yürüttüğü “PVSK Değişsin Kampanyası” çerçevesinde sunduğu tekliflere kulak vermelidir.
Tasarının hazırlanmasında, yaşanan şiddet olaylarının ciddi etkileri söz konusuysa da, bu tür durumların dönemsel krizler olduğu nazara alınarak, yıllar önce kalkan OHAL’i, bütün Türkiye sathında uygulanması netice verecek nitelikteki düzenlemelerden vazgeçilmelidir.
Sosyal barış ve güven içerisinde yaşamanın temeli, siyasi iradenin ve bürokratik idarenin sürekli adalet arayışı ve uygulaması içerisinde olduğuna duyulan inançtır. Bu inancın kaybolmasına ve temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yol açacak kanunlar, beklenenin tam tersi bir sonuçla; hak ihlallerinin, toplumsal sorunların, adaletsizliklerin, suçların artmasına sebep olacaktır. Özgür bir toplumun ancak daha fazla özgürlükçü bir anlayışla tesis edilebileceği göz önüne alınmalıdır. Güvenlik derken, meramımızın devlet tarafından hizmetinde olduğu insanların güvenliğini sağlamak yükümlülüğü olduğunu, İnsanlara karşı Devletin Güvenliği gibi ucube bir düşünce olmadığını hatırlatırız. Sorunların kökenine inilerek sosyal yaralar için çözümler geliştirilmeli ve aciliyetle hayata geçirilmelidir.
MAZLUMDER olarak hâlâ vakit varken, adalet değil güvenlik devletine gidişin hukukî altyapısı mahiyetindeki bu tasarının Meclis gündeminden geri çekilmesini, yapılması gereken değişikliklerin, özgürlük-güvenlik dengesi bozulmadan, ortak akıl ve ortak vicdana başvurularak yapılmasını talep ediyoruz.
MAZLUMDER Genel Sekreteri
Devamını oku ...