Winstanley ve Marx

Hobbes, bilincin, politik geleneğin ve cumhuriyetçi erdemin dilinin yerine, iştahın, çıkarın ve rasyonalitenin dilini koyar. Bahsedilen ikinci dili, ilk dilin yol açtığı sorunlara dönük bilimsel bir çözüm olarak gören Hobbes, bu noktada püritenizme kayar. Marx ise kutsal kabul edilen yurttaşın politik “şiir”i ile onun yeni doğan burjuva sınıfı olarak sahip olduğu alelade çıkarlar arasındaki çelişkiyi tartışırken, bir tarih teorisine, sınıf mücadelesine ve ideolojiye başvurur. Bu sayede Marx, sadece püritenizmin şiirinin ötesine geçmekle kalmaz, ayrıca Hobbes ve liberalizmin kaleme aldığı düzyazının da ötesine geçer.
Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i’ne yazdığı o ünlü girişte Marx, orta sınıf devrimcilerinin kendi sözlerine (bir süreliğine) inandıklarını ama sözlerin sadece kendini aldatma, maskeleme ve harekete geçme noktasında birer araç olarak iş gördüğünü söyler. Fransa ve İngiltere’deki devrimciler, Roma cumhuriyetinin o sert klasik geleneğinde ve “Eski Ahit’in dili, tutkuları ve yanılsamalarında mücadelelerinin sınırlı burjuva içeriğini gizlemek ve büyük tarihsel trajedi için uygun düşen, yüksek düzey coşkularını muhafaza etmek için gerek duydukları idealleri, sanat biçimlerini ve kendini aldatma tarzlarını bulmuşlardır.” Burjuva devrimcilerinin “ölüyü nasıl dirilttiklerini” tarif ederken nadiren dile dökülen bir mecaza başvurur:
“Aynı yoldan, yeni bir dil öğrenmiş olan acemi öğrenci her zaman öğrendiği dili ana diline tercüme eder: onun sadece yeni dilin ruhunu kendine mal ettiğini ve kendisini o dil içinde özgürce ifade edebileceğini, bunu da yeni dili kullanırken özgün dilini unuttuğunda ve yeni dili eski dile hiçbir atıfta bulunmadan kullandığında yapabileceğini söylemek mümkündür.”
Devamında da şu tespiti yapar: “Sahip olduğu ölçülü gerçekliğinde burjuva toplumu kendi gerçek tercümanlarını yaratır; bu yorumcular, öngörülü Hobbes’u takip ederek, pratikte geçmişten ayrışırlar ve yarattıkları yeni dünyaya uygun bir düzyazıyı dile dökerler.”
Buna göre Marx “ana dil”i anlamlı bir şey olarak almaz ve tıpkı sınıfsal çıkarına dayalı kendi ölçülü düzyazısını dile döken burjuvazi gibi, proletaryanın da kendi sınıfsal çıkarlarına uygun düşen bir düzyazıyı dile dökmesini umar. Farklılaşan düzyazı formları için ortak bir politik zeminden veya kültürden asla söz edilemez; bu türden bir kültürden veya zeminden ancak gizemli kılınmış bir şiir üzerinden söz etmek mümkündür. Burada mesele, Winstanley’nin [19 Ekim 1609-10 Eylül 1676] “belirli bir çekinceyle, yeni bir dünya inşa etmek için geçmişin ruhlarını yardıma çağıran bir devrimci” olduğuna dair bir önermede bulunmak değildir. Aksine, Marx’ın teorisinin de işaret ettiği üzere, Winstanley’nin ağabeylerine ve dolayısıyla kendisine ait dilin üzerine doğru bir bakış açısı kurması mümkün değildir, çünkü o, bir tarih teorisinden ve sınıf mücadelesinden mahrumdur. Dahası, bir mülk sahibi sınıf var oldukça, Marx’tan çıkartılacak sonuç ancak şu olabilir: hiçbir diyalog türünün, yöneticilerin politik ifadeleri tüm insanları gerçek manada içerecek tarzda yorumlamaya itmesi mümkün değildir.
Marx, bir tür adaletsizlik anlayışı ve adalet kelimesine yüklenen belirli bir anlam üzerinden diriltilmeye çalışılsa da, o, bu tarz kavramları sadece ideolojik işlevi bakımından okumaya tabi tutulması gereken bir şiir olarak ele almaktadır. Kelimelerin ardındaki toplumsal içeriği ifşa etme tarzı, onun kelimelerde bir içerik veya anlam olabileceğini inkâr etmeye götürür. En iyi hâliyle, onun tahayyülündeki sınıf, evrensel çıkarının herkesin kendi hakkını almasını garantileyen bir sınıftır. Yani Marx’ın adaletsizliğe dönük öfkesi, gerçek bir adalet olmadığı, sadece peş peşe gelen (giderek evrenselleşen) bir sınıfsal hâkimiyet formları olduğu iddiası ile birlikte zuhur eden bir öfkedir.
Marx, ideolojiyle ilgili argümanını sınıf mücadelesinin tarihsel bilimi kılıfı içerisinde sunarken, Winstanley bir tür ihanet anlayışına sarılır. “Küçük kardeş” olarak Winstanley, ağabeylerinin öğrettikleri kavramları ciddiye almayı sürdürür ama onlara uymaz. Esasında Winstanley'nin kendi eleştirel sesini keşfetmesi, ana dilini reddetmesine değil, o dili kendisinin kılmasına ve onu mülk edinilebilecek bir yol dâhilinde dönüştürmesine bağlıdır. Dahası, azizin ve yurttaşın şiiri ona, tıpkı şiirin Marx’a sağladığı gibi, sınırlı bir “toplumsal içeriğe” sahip olan bir devrimi eleştirmek için gerekli ölçütleri verir. Zira Winstanley, ana diline olan borcunu asla inkâr etmez, ancak ideolojiyi, konuşmanın anlamlılığını açığa vurmak adına, ifşa eder. Bu nedenle o, sadece fakirlerle ilgili değildir, çünkü o, ağabeylerinin kelimelere ve diğerlerine ihanet ettiklerinde, en iyi haliyle kendilerine ihanet ettiklerine inanmaktadır.
Marx ile Winstanley arasındaki farkın arkasında, en azından Platon’un sofistlerle mücadelesinden beri süregelen politik teori geleneğindeki derin gerilim yatmaktadır: dildeki güç ve hak arasındaki ilişki. Bu noktada Platon’un Cumhuriyet’inin I. Kitap’ında yer verilen, Sokrates ile Thrasymachus arasındaki karşılaşmadan dem vurulabilir. Thrasymachus’un ilk sosyal bilimci olarak görülmesi mümkündür. O, adaletin güçlü olanın yönetimi olduğunu ilân eder: İnsanların adalet dediği şey, gerçekte güçlünün tarif ettiği adalettir, o, insanların kendi çıkarlarının bir işlevi olarak tarif edilir. İdeolojinin maskesini düşüren öfkeli bir isim olarak Thrasymachus, sadece ifadelerin arkasındaki içeriği ifşa etmekle kalmaz ayrıca adalet denilen kelimenin çıkarların veya eylemlerin adaletsiz olup olmadığı konusunda hüküm veren bir anlama sahip olduğu fikrine de karşı çıkar. Sokrates ise insanların adalet dediği şeyin güçlünün çıkarlarını yansıtmasının muhtemel olduğunu kabul eder ama adalet dediğimizde bizim güçlünün hâkimiyetini kastetmediğimizi söyler. Bizim kastettiğimiz, hakkaniyet ya da her bir kişinin hakkı olanı alması, hakkı olana sahip olması ve onu yapmasıdır.
Thrasymachus, adalet dediğimiz şeye sosyolojik terimlerle bakarken, Sokrates, kavramın ve onun yol açtığı eylemlerin anlamını ortaya koyar. Sokrates vakasını aptalca bir “idealizm”le Thrasymachus'un “realizm”inin kıyaslanmasına dair bir örnek olarak okuyanlar, Sokrates’in yerinde cevabını görmezden gelirler: eğer Thrasymachus tümüyle haklı olsaydı, o neden bu denli öfkeli birisiydi? O insanların adalet dediği şeyin sıklıkla adil bir şey olmadığını bildiği için öfkeli. Ama o bunu nasıl biliyor? İnsanların adalet dediği şey, kelimenin anlamını ihlal ediyor, Thrasymachus da bunu biliyor ama o, kendisinin de kabul ettiği bu “anlam”a karşı çıkıyor.
Tıpkı Thrasymachus’un argümanı gibi, Marx’ın sınıfın insanları hayal âleminden çıkartan bilimi de nihayetinde sınıfın önemsemediği ve açıklayamadığı belirli bir adalet anlayışından neşet ediyor (zira her şeyden önce, eğer adalet gerçekte güçlünün hâkimiyeti ise, o vakit Marx ona dönük öfkesini nasıl izah edebiliyor?). Marx gibi Winstanley de Thrasymachus’çu bir görüşe sahip ama Marx’tan farklı olarak Winstanley, bir de Sokrates’i takip eden ve insanların adalet dedikleri pratikleri eleştirme noktasında adalet kelimesinin anlamını kullanan bir isim. Bu nedenle o ağabeylerine hitap ediyorken, Marx o ağabeyleri analiz ediyor ve sadece proletaryaya hitap ediyor. Gene de Marx ve Thrasymachus’un Winstanley’nin ağabeylerin farklı eylem tarzlarını seçebileceklerine dair inancını sorgulamaları muhtemel.
Winstanley, ne güçlünün hâkimiyetini yaratan toplumsal çıkarlarla ilgili teoriden ne de içinde söz konusu çıkarların gelişme kaydettiği tarihin teorisinden mahrum, zira o, ağabeylerle küçük kardeşler arasındaki çelişkinin, öncelikle “evrensel cemaat”te son bulacak olan, tarihteki en önemli gerçek olduğunu söylüyor. Ama bu tarihsel şema, “evrensel inayet” fikrine dayalı, zira Tanrı, tüm insanları doğruluğu bilip onurlandırmaya “sevk etmiştir”. Bu nedenle Winstanley, Marx’ın imkânsız kıldığı diyalogun içerisine girer, çünkü onun bildiği tarihsel süreçte iman meselesi Marx’ın bildiğinden farklıdır. Winstanley, toplumsal çıkarlar konusunda çocuksu bir tavra sahip değildir, ayrıca ondaki tarih teorisi, insanların özgür ve rasyonel varlıklar olduklarını öğreten bir teoridir, zira insanlar, üretim tarzlarının değil, Tanrı’nın çocuklarıdır. Hepsinin de günahlarından “arındırılması” mümkündür, çünkü her bir insan, nihayetinde (tamahkârlık veya) toplumsal konum tarafından belirlenmeyen bir “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü” ile donatılmıştır.
Winstanley’de, ağabeylere erişilebileceğine dair bir inanç olmalı, çünkü aksi takdirde o, her ne kadar aksi yönde deliller ortaya koymuşsa da, kendisindeki konuşma ve yükümlülüğe dayalı siyasetini mümkün kılan canlandırıcı imana aykırı davranmış olurdu. Daha da kapsamlı bir ifadeyle, diyalog politikası, teolojik olarak türetilmemiş bile olsa, “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü”ne olan imana dayanıyor olmalı. Buna göre, Winstanley, çelişkili bir konumun tuzağına düşmüş olabilir ama bunun nedeni, onun güç ilişkilerine dair yanlış bir görüş geliştirmiş olması değildir: eğer üyelik, karşılıklılık ve tercih yapma konusunda ortaya konulan taahhütler, politik diyalogun esasını veya temel dayanağını oluşturuyorlarsa, o vakit insanlar, mevcut toplumsal ayrışmalarla her daim çatışma içerisine girecekler ve sınıf analiziyle ve bu analize dayanan, “güçlünün hâkimiyeti”yle ilgili ikna edici görüşlerle uyuşmayacaklardır.
Bu nedenle sonradan idrak etmenin avantajından yoksun ve binyılcı inançla diyalog siyasetine bağlı birisi olarak Winstanley, ahiti onayladıklarını söyleyen ama onun anlamını fakirleri dışarıda tutan bir yoldan yorumlayan ağabeyleri, ahite sadık olmaya ikna edebilmenin tarihsel açıdan mümkün olduğu iddiasındadır. Herkes için özgürlüğün yaratılmasını mümkün kılacak hakları ve yükümlülükleri öğreten bir peygamber gibi yazan Winstanley, ancak bugün keşfedilebilecek iki tür argüman koyar ortaya. İlk argüman dâhilinde Winstanley, toprağı kazmanın meşru olduğu, bunda kamusal özgürlük için tehlikeli veya kanun dışı bir şey olmadığı iddiasındadır. Ayrıca o, toprağı kazmanın iktidarda olanların yükümlülüklerini ortaya çıkardığını söyler. Buradan da ikinci argüman ortaya konulur: eğer Parlamento, en yüksek düzey makam olmayı hakkediyorsa ve meşru bir şey ise, onun yapması gereken işlerin belirlenmesi şarttır.
George M. Shulman
Devamını oku ...

Ernst Bloch’tan Stalin’e Eşzamansızlığın Eşzamanlılığı

Ernst Bloch’un bugünün “eşzamansızlığı”, bu aralar ilgimi çeken bir konu. “Eşzamansızlığın eşzamanlılığı”, başarılı sosyalist devrimlerin gerçekliğini felsefî manada anlamamızı mümkün kılıyor. Bu devrimler, tabii ki “gelişmiş” kapitalist ülkelerin dışında, “geri kalmış” ülkelerde, Doğu Avrupa, Rusya ve Asya’da meydana geldiler. Herkesin bildiği üzere, Bloch bu felsefî kategoriyi Bu Çağın Mirası isimli çalışmasında (bilhassa s. 97-116 arası bölüme bakınız.), Almanya’da faşizmin yükselişe geçişini izah ederken geliştiriyor. Bloch’a göre, kapitalizm gibi bir üretim tarzı, her zaman kapitalizm öncesi tarzların izlerini taşıyor ki bu tarzlar, bugünde eşzamanlı olarak farklı düzeylerde ve farklı modalitelerde var oluyor. Söz konusu tarzlar, yere de bağlı olarak, yüzeyin yakınında ya da uzağında olan “kültürel bir yer altı suyu”na benziyorlar. Aynı zamanda bunlar, bugüne karşı koyup direniyorlar; bu tarzlar Şimdi ile çatışıyorlar, üstelik alabildiğine tuhaf, kahpece ve ahlâksızca (97). Burada faşizm, ortaya çıkacak bir yer buluyor, zira o, kan ve toprağın, Sarı Çıyan’ın yalancı efsaneleri ve umutları ile bu tarz bir direnişi inşa edebiliyor.
Ama Bloch’un gerçek görüşü, sosyalist devrim ihtimalini de yaratanın bu tarz bir eşzamanlılık olduğu yönünde. Burada, esas olarak “ek devrimci gücünü geçmişin tamamlanmamış zenginliğinden alan önceki biçimlere ait henüz erişilememiş umutlar, “önlenmiş gelecek” ve bugünün gebe olduğu zincirlerinden boşanmış üretim güçlerinin beklentilerini karşılıyor. (s. 115-16). Söz konusu yaklaşım, Rusya ve Çin gibi kültürel, ekonomik ve politik açıdan “geri kalmış” ülkelerde sosyalist devrimlerin neden meydana gelme ihtimali bulunduğunu da izah ediyor. Bu noktada geçmişin tamamlanmamış zenginliği ile önlenmiş gelecek arasındaki buluşma, görece daha güçlü ve devrimci bir unsur.
Aynı zamanda, “eşzamansızlığın eşzamanlılığı”, abartılı bir biçimde olmamakla birlikte, bir yandan devrim sonrasına da tatbik etmek mümkün. Bu argümanı, tümüyle Çin ile bağlantısı dâhilinde geliştirdim (bu çalışma yakında yayınlanacak.). Ama Stalin de bu şekilde anlaşılabilecek kimi görüşlere sahip. Sadece proleter bir devrimin burjuva devrimini tamamlayabileceğini söyleyen o müstesna, diyalektik argüman, bunlardan biri. Burada Stalin, sadece Ekim Devrimi’nin 1917 Şubat Devrimi’ni tamamlayıp dönüştürdüğünü söylemiyor, ayrıca burjuva devriminin, öncelikle burjuvazi yenildiği noktada, Ekim sonrasında tamamlandığını söylüyor. O, mevzu diyalektik argümanlar olduğunda hiçbir biçimde tembellik nedir bilmeyen bir yaklaşım içerisine giriyor. Bir örnek olarak şu verilebilir:
“Aslına bakarsanız, Ekim’de ve Ekim sonrasında köylülüğün desteğini muhafaza etmeyi nasıl başardık? Bunun nedeni, burjuva devrimini tamama erdirme imkânımızdı.
Bu imkâna neden sahiptik? Çünkü biz, burjuvazinin iktidarını yıkmayı ve tek başına burjuva devrimini tamama erdirebilecek olan proletarya iktidarını onun yerine geçirmeyi başarmıştık.
Burjuvazinin iktidarını yıkıp proletarya iktidarını tesis etmeyi nasıl başardık? Çünkü biz proletarya diktatörlüğü ve fakir köylülük şiarının yazılı olduğu o bayrak altında hazırlanmıştık Ekim’e; çünkü, bu şiardan yola çıkarak, küçük burjuva partilerin uzlaşmacı siyasetine karşı sistematik bir mücadele yürütmüştük; çünkü bu şiardan yola çıkarak, biz, sovyetlerde geliri orta düzeyde olan köylülüğün kararsızlıklarına karşı mücadele yürüttük; çünkü ancak böylesi bir şiarla orta düzey köylülüğü alt edip, küçük burjuvazinin uzlaşmacı siyasetini yenebildik ve iktidarı proletaryaya devretmek için mücadele verebilme becerisine sahip politik bir partiye can verebildik.
Ekim Devrimi’nin kaderini tayin eden bu önkoşullar olmaksızın, ya Ekim’de ya da Ekim’den sonra, burjuva devriminin tamamlanması görevi için bir bütün olarak köylülüğün desteğini kazanamayacağımızın herhangi bir ispata ihtiyacı yoktur.
Proleter devrimle köylü savaşları arasındaki birleşim işte bu şekilde anlaşılmalıdır (Works, Cilt. 9, s. 284-85).
Roland Boer
Devamını oku ...

Petrol “Savaş”ı: Rusya, İran ve “Vekâlet Savaşları”

Petrol fiyatlarında düşüş küresel piyasaları alt üst etti. 2014 Yaz’ında varil fiyatı 115 dolar gibi bir zirveye ulaşmışken, kısa bir zamanda fiyatın 62 dolara düşmesi küresel piyasalarda büyük bir spekülatif hareketlenmeye yol açtı.
Özellikle ekonomileri petrol gelirlerine dayanan Venezüella, İran ve Rusya gibi ülkeler bu spekülatif dalgalanmadan şiddetle etkilendiler.
Rusya, Ukrayna-Kırım krizinden dolayı ekonomik yaptırımlar ve ambargo yaşıyordu. Zaten çok boyutlu bir ekonomik kırılganlık içinde olan Rusya, petrol “fiyat savaşları”nın başlamasıyla sarsıldı. Döviz şokları, kırılgan bir yapıya sahip ekonomiyi hızla çökme noktasına getirdi.
Ekonomi resesyon sürecine girdi. Rusya Merkez Bankası’nın aldığı önlemler sonuç alıcı olmadı. Rusya'nın ekonomik zafiyetleri arttı. Petrol fiyatlarında düşüşün devamı, ambargonun ve ekonomik blokajların derinleşmesi, Rusya'da, yıkıcı bir krizin önünü açabilir. Spekülatif sermayenin hızla Rusya'yı terk etmesi süreci hızlandırıcı faktördür.
Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan ve OPEC'in ikinci büyük petrol üreticisi olan İran'da, petrol fiyatlarının düşmesinden ciddi derecede etkilendi. Petrol ihracatının ekonomi açısından stratejik önem taşıdığı İran'da, ihracat geliri 2011 yılında 120 milyar dolardı, 2013'te ihracat geliri yarı yarıya düştü. İhracatın yüzde 90'ını petrol satışlarının oluşturduğu İran'da, 2013 yılında Hasan Ruhani iktidara geldi ve ekonomide hızlı bir yeniden yapılanma sözü verdi. Ülkede 2012 ve 2013'te devalüasyon yapılmıştı. 2014 yılının ortasından sonra, özellikle petrol fiyatlarında düşüşle ekonomik sorunlar derinleşti. 2015 yılı ihracatının son gelişmelerle (petrol fiyatının OPEC tarafından da 60 dolar bandında tutulmasıyla) 40 milyar dolara düşmesi bekleniyor. Bu durum ekonomide büyük çöküşlere yol açabilir.
Ağır ekonomik yaptırımlar altındaki İran, bölgesel bir hegomonik güç olarak Irak ve Suriye'deki savaşa müdahil oluyor. Bu müdahillik ekonomiye ciddi bir yük getiriyor.
Rusya ve İran'a Bölgede Etkin Blokaj
21 Aralık 2014 Abu Dabi, OPEC toplantısında “fiyat savaşları”na ilişkin tansiyon düşürücü bir karar çıkmadı. Hatta OPEC'in en önemli üyelerinden Suudi Arabistan, günlük üretim kapasitesini ısrarla sürdüreceğini açıkladı. Aleni fiyat savaşının süreceğinin ilanı olan bu açıklamayla, petrol fiyatın kritik eşiğe doğru düşmesi devam etti. Küresel borsalar anında ve sert reaksiyon verdi. Fiyatın 60 doların altına düşmesi ihtimaline yönelik senaryolar oluşturuldu.
Petrol fiyatlarının düşmesinde tartışılan bir başka faktör, sektörde yeni teknolojilerin kullanılmasıdır. ABD, hidrolik kırma tekniğiyle kendi enerji sorunun çözümünde önemli hamleler yaptı. ABD'nin hidrolik kırma tekniğini kullanması ve bu yöntemle kendi likit enerji tüketiminin ithalini yüzde 60'tan, 2013'te yüzde 21'e düşürmesi ve 2020'de ileri teknolojiyle petrol sıvıları üretimini iki kata (7.5 milyon varilden, 14.2 milyon varile) çıkarma olasılığı, petrol piyasalarını sarsması şaşırtıcı değildir. Yeni teknolojinin kullanılması, petrol piyasalarını etkileyecek önemli bir faktördür. Ne var ki teknolojinin kullanımı ve rantabl oluşu, mali genişleme ve stabilizasyon dönemlerine bağlıdır. Kolay kredilerin bulunduğu ve düşük faiz koşullarında rantabl olan kaya gazı ya da hidrolik kırma tekniği, mali problemlerin olduğu şartlarda bu özelliğini hızla kaydediyor.
Bu ve benzeri faktörlerin yanında, esas olarak Ortadoğu merkezli gelişmeler, ağırlıkta petrol fiyatlarındaki spekülatif dalgayı tetikliyor. Burada da ABD'yle, Suudi Arabistan'ın bölgeye ve özellikle Rusya ve İran'a yönelik stratejik yaklaşımları önem taşıyor. Bir nevi petrol fiyatları savaşı, vekâlet savaşının parçasına dönüştürülerek, biri küresel hegemon güç olma atağındaki, diğeri bölgesel hegemon güç olan Rusya ve İran'ın nüfuz alanları daraltmayı ve kırmayı amaçlıyor.
Ortadoğu'da Güçler Korelasyonu
Yeni konjonktürde ekonomik zafiyetlerinin artması, Rusya'yı yıkıcı bir krizle karşı karşıya bırakabilir. Bu durum Rusya'nın özellikle Ortadoğu'da gücünü ve manevra kabiliyetini azaltacaktır.
Ayrıca Ukrayna sorunuyla batıdan kuşatılan Rusya'nın uzun dönem iç sorunlarıyla uğraşması ve küresel politikalarda etkisizleşmesi amaçlanıyor.
Özellikle döviz şokları ve devalüasyonlarla fiyatların artması ve gıdada ithal bağımlılığı önümüzdeki dönemde Rusya'da temel gıda maddelerin bulunmamasına neden olabilir. Büyük sosyal patlamaların önünü açabilecek bu durum, Putin iktidarını sarsabilir. Böylesi bir süreç, Rusya'nın tam anlamıyla içe kapanmasını beraberinde getirir.
ABD'nin hegemonya restorasyonu ataklarına uygun düşen bu ve benzeri (petrol fiyat savaşları, ekonomik yaptırımlar gibi) operasyonların, 2015 yılında artması beklenmelidir. Bu gelişme, bir yanıyla da ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme şansı kazanması anlamına gelecektir.
Bu süreçte İran'ın da bölgede etkisizleştirilmesi ve hamle gücünün kırılması, ABD ve bölge gericiliğinin, başta mızrak ucu olan Suudi Arabistan'ın projelerine uygundur. (Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için Rusya'nın bölgede bir başka emperyal güç ve İran'ın yine bir başka gerici güç olduğu vurgulanmalıdır. Bahsedilen, bölgedeki güçler korelasyonuna ve olası değişikliklere ilişkin çözümlemelerdir).
Suriye ve Suriye'deki gelişmeler bu noktada ciddi önem taşıyor. Suriye, Ortadoğu'nun yeniden dizaynının kilitlendiği ülke olarak öne çıkıyor. Rusya ve İran'ın bölgede etkisini zayıflatacak ya da kıracak gelişmeler sistematik yıkım ve katliamlar üzerinden yürütülen “vekâlet savaşları”nda yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Sınırsız ve Sınıfsız Bir Barış Yurduna Doğru

Gençlik Şurası ve Üniversiteli Antikapitalist Müslümanlar’dan Ortak Açıklama
Yeryüzünde devlet ve iktidarlar, Allah’ın, insanlığın iradesini ve mutlaklığını inkâr edip halklar üzerinde zoraki hâkimiyet kuran tüm güçler, doğaları gereği kan, zulüm ve sömürü üretiyorlar.
Siyonizm Mescid-i Aksa’yı zaptetmeye çalışırken, Esad Hama’da, Işid Ezidiler ve Kürtler üzerinde, Çin Türkistan’da halkları katlederek veya yurtlarından sürmeye çalışarak iktidarlarını pekiştirmek istiyor. Ülkemizde de Roboskî’de ve kitlesel protestolarda insanlar katlediliyor.
Yoksulların, acizlerin, muhtaçların mağduriyetleri ortadayken; sömürüyü, açlığı, otoriteyi protesto edenlere devlet gaz fişeğiyle, tomalarıyla, kolluk kuvvetleriyle saldırıyor.
Yolsuzlar, hırsızlar, garibanlıktan patronlara köleleşmiş, bankalara borçlandırılmış halklarımızı mı temsil edebilir? İsrail’le milyarlarca dolarlık ticarî, askerî ilişkiler kuranlar, Amerika’yla bölgede stratejik ittifaklara devam edenler mi halklarımızı temsil edebilir?
Bakara-makaracı Egemen Bağışlar mı, rüşvetçi yolsuz Reza Zerrablar mı, din tüccarı Nihat Hatipoğulları mı, onlarca milyara kalemşorluk yapan gazeteciler mi...
Artık besmele çekmeli, “Ayağa Kalk” demeli ve ilişkilerimizde, ahlâkımızda Medine Vesikası’nda, Paris Komünü’nde, Şeyh Bedrettin isyanında olduğu gibi eşitler arası sorumluluğu ve eşitliği uygulamaya çalışmalıyız; eşitliği bozan, üstümüzde hâkimiyet kuranları, sınıf oluşturanları dışlamalıyız.
Fabrikamızda, okullarımızda, kandillerimizde, camilerimizde, cemevlerimizde, tüm ortak alanlarımızda halklarımızla buluşmalı, acımızı, derdimizi, sevincimizi, rızkımızı ortaklaştırmalıyız.
Din, ne vicdanlara ne zamanlara ne de dört duvara hapsedilebilir. Gerçek inancımız halâ canlı ve yüreklerimizdedir.
Rekabete sapmadan, özümüze dönmeli. Birbirimizin ihtiyaçlarını gidermeli, etrafımızla Rahmânî bir güven ilişkisi kurmaya çalışıp devrimci mücadele için Lehûlmülk zeminini inşa etmeliyiz.
Yıllarca işçileri asgarî ücrete çalıştırıp, işçilerin alınterinden kâr üstüne kâr koyanlardan, her hafta gündemimizi değiştirip esas meselelerden uzak tutmaya çalışan tefeci bezirganlardan hesap sormak için, üç yıldır adalet bekleyen Roboskîli analar için, Ali İsmail Korkmaz’lar için Hasan Ferit Gedik'ler için, iş cinayetlerinde katletilen çocuk işçiler için, azgınlardan, sapanlardan, şarlatanlardan hesap sormak, mülkiyeti tüm kainatla ortak kılmak için, Müslüman doğu halklarının ve tüm dünya emekçilerinin başlattığı bu kıvılcım, söndürülemez bir yangına dönüşsün.
Bu, bütün dünya halklarının kurtuluşu, insanlığın zalim ve mazlum halklar biçiminde ayrışmasına son verilmesi ve konuştuğu dil, sahip olduğu renk ve inandığı din ne olursa olsun, tüm halk ve ırklar arasında gerçekleşecek tam eşitlik için verilen bir mücadeledir.
Bu mücadele Hz. Ali’nin hak, Hz. Hüseyin’in adalet mücadelesidir.
Bu mücadele, Şeyh Bedrettin’in, “Yârin yanağından gayrı paylaşmak için her şeyi” şiarıyla başlattığı başkaldırmanın mücadelesidir, Baba İshak’ların, Somuncu Baba’ların şeref mücadelesidir.
Bu mücadele, 6. Filo’ya karşı yürüyenlerin emperyalizme karşı verdiği mücadeledir. Bu mücadele, Berkin Elvan’ın genç bedenine rağmen ekmek ve onurlu bir yaşam için verdiği mücadeledir.
Sınırsız ve sınıfsız bir barış yurduna doğru...
* ÜNİVERSİTELİ ANTİKAPİTALİST MÜSLÜMANLAR
Devamını oku ...

Alt Sınıf Düşmanlığının Politik Sosu Olarak "Gidin AKP'ye Dilenin"

Ankara GMK Bulvarı yolumun üstüdür. Her sabah servise yürürüm o yol üstünden. Bir parkın içinden geçerim, yaz kış demeden Suriyeli mültecileri konuk eder o park. Kışın orada yatmazlar, sadece gündüz bulunurlar, yazın ise sürekli parkta ikamet ederler. GMK Bulvarı üzerinde dilencilik yaparlar ya da civar marketlerden arta kalmış sebzeleri toplarlar. Bir seneyi aşkın bir süredir bu böyle. Gündelik hayatımızın yeni misafirleri var, fark ettiysek.
Bilerek uzaktan izlenen bir canlının belgesel diliyle anlatımına benzer bir anlatım kullanıyorum. Bir ceylan sürüsünü izleyen kameraman gibi anlatıyorum. Çünkü Suriyeliler, yeni bakış malzememiz, temas etmediklerimiz, birazdan avcı tarafından avlanacak olan ceylan sürüsüne karşı geliştirdiğimiz vicdanımızın yeni muhatapları. Uzun uzadıya bir şeyler anlatılacak, ahkâm kesilecek bir alan değil bu. Çünkü vicdan ile Suriyelinin yanından geçen ile onu görmeden ya da ondan nefret ederek geçenin ayakları arasında pek bir fark yok Suriyeliler için, ikisine de dilendiği seviyeden bakıyor ve gördüğü sadece ayak, vicdanlının vicdanını hissetse bile ne değişir pek bilinmez. Vicdanlının vicdanı sizin için ne değiştiriyor diye sormak gerek. Vicdanımızın yalnızca bize faydası var gibi geliyor bana. Neden yazıyorum o zaman? Her yazının altında yer alan “kendini iyi hissetme” ihtiyacını dışarıda tutarsak, onunla bütünleşmiş bir tarihe not düşme meselesi, tespitleri toplumsallaştırma hadisesi.
Geçip gitmeler, burada ele alacağım konu değil. Geçip gitmeler yalnızca bizi anlatır. Karşılaşmalar ise bir etkileşimdir, düşünceyle birlikte eylemi de barındırırlar içinde, eylem ise düşünceden başka bir gerçeklik kapısıdır. Gözlemlediğim birkaç karşılaşmayı anlatayım o nedenle.
Ana caddedeyim. Karşıdan karşıya geçeceğim, ışıklarda duran, Arapça konuşan, cam silen çocuklar takıldı gözüme. İlk kez o gün görüyordum orada. Önümdeki arabalar durdu. Ben karşıya geçmeye çalışırken bir yandan da geride bıraktığım olayı izliyorum. Çocuk camı silmek istedi. Arabanın sahibi direkt arabadan indi ve çocuğun üstüne yürüdü. Çocuk kaçmaya başladı ve o esnada elinde duran fısfıs yere düştü. Adam koştu çocuktan önce fısfısı aldı. İçinde küfürlerin ve Suriye’nin geçtiği bir şeyler bağırdı ve fısfıs ile arabaya bindi. Çocuk arabanın arkasından koştu ve el hareketlerinden fısfısı istediğini anladığım bir şeyler söyledi adama. Adam yeniden arabadan indi. Fısfısın içindeki suyu döküp şişeyi küfrederek çocukların üstüne attı ve gitti.
GMK çevresi ara sokakları, kâğıt toplayıcılarının en azından sanıyorum ki civarın kâğıt toplayıcılarının toplanma noktasıdır. Kâğıt toplayıcıları o civarda akşam saatlerinde yoğunlaşır ve kamyonlarına topladıkları kâğıtları, kartonları yüklerler. Yoksulun birbirinden mücadele etme stratejilerini kopya çektiği bilinen bir şeydir, bunun neticesinde Suriyeliler de bir süre sonra kâğıt toplamaya başladılar o yörede. Önünden arta kalan yiyecekleri aldıkları marketlerin karton kutularına da yöneldiler. Ta ki yörenin kökleşmiş sahipleri eski kâğıt toplayıcıları, örgütlenip Suriyelileri kovalayana kadar. Kendisine bir başka yerde yapılanı kendisinden zayıf olana ilk fırsatta uygulamak, öğrenilen bir şey olsa gerek. Eğer siyaset bilimci Hobbes gibi bunun insanın doğasından gelen bir şey olduğunu iddia etmiyorsak.
Eğer belediye görevlileri akşamdan Suriyelilerin oturdukları çimleri sulamış olurlarsa çimlere değil banklara otururlar Suriyeliler. Ya da yatarlar. “Sahipler” gelince ise yavaş yavaş kalkarlar, öğrenmişlerdir “kalkmaları gerektiğini” ya da kaldırılırlar kendilerini dürten polis memurları tarafından. İşte alt sınıflarla orta/üst sınıflar arasındaki fark bundan daha güzel özetlenemez. Yukarıda anlattığım olaydaki gibi alt sınıflar birbirleriyle dövüşür, orada doğa durumu vardır. Bu örnekte ise orta/üst sınıf kendi “elini kirletmez”, polis onun işini yapar, zaten yerinden edilmiş olanı, parkın banklarından kaldırarak bir kez daha yerinden eder, bankın “asıl sahipleri” banklara oturup, bir kısmında memleketlerinden edinmiş olan Suriyelilere acıdıkları uzun sohbetler ederler.
Uzun yıllardır Ankara’dayım, alt sınıflar ile diğer sınıfların karşılaştığı birçok mekânsal deneyimim olmuştur her büyükşehir insanı gibi. Fakat son bir sene içinde Suriyelilerin yer aldığı yukarıdakine benzer olayları daha öncesinde yaşamadım. Daha bugün kucağında çocukları ile genelde benim de diğer birçok insanla birlikte kırmızı ışıkta geçtiğim yaya yolunda üzerlerine bilerek kıran bir araba yüzünden ezilme tehlikesi yaşayan Suriyeli kadınları gördüm ve bu yazıya karar verdim.
Parktaki bankta konuşan teyzelere geri döneyim. Suriyelilere acıyorlar, ama bu nasıl bir acımaysa acımakla kalmıyorlar, çünkü politik olarak “bilinçlilerdir” de. AKP karşıtlığının örgütlü olduğu mekânlardır sözünü ettiğim bölgeler. Kendisine dilenerek gelen Suriyeli’ye “git seni AKP doyursun, seni bu memlekete madem o getirdi, git ona dilen” der, çevresindeki onaylar bakışlar arasında. Birçok kişiye bu serzenişin haklı geldiğinden eminim. Çok da politik bir duruş gibi gelir hatta söyleyenin söylerken ki rahatlığından, çevresindeki toplumsal onay halesinden de anlaşılır bu. Oysa alt sınıfa, “tehlikeli sınıfa” duyulan ve çağlardır süren kategorik orta/üst sınıf şiddetinin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir bu. Memleketin dilencisine kimi zaman “öff her taraf dilenci doldu”, kimi zaman ise “dilenmeyin çalışın” denilerek geçiştirilen “şiddet isteği” esasında milliyetçi bir refleksle de birleşen bir AKP karşıtlığı giyindirilerek açığa çıkar. Derdi yalnızca “Suriyeli” alt sınıf ile olduğunu iddia edenin “kendi” alt sınıfına nasıl davrandığına bakmak gerekir. Suriyeli’ye bağırmak, kovmak, dövmeye, ezmeye çalışmak içinde “milliyetçilik” ve “AKP-karşıtlığı” barındıran “tınısıyla”, Türkiyeli alt sınıfa uygulanmak istenen, ama kamusal alanda bir çeşit “vicdan” ile bastırılan şiddetin “politik olma” sosuna bulanmış halidir. Nedense geçen yüzyılın en “politik” akımlarından biri olan, Yahudi dükkânlarının “sıradan halk tarafından” yağmalanmasıyla başlayan ve sonra Hitler’e havale edilen Alman faşizmi geldi aklıma.
Fırat Konuşlu
Devamını oku ...

Borsada Değil Arsada

Futbol borsada değil, arsada güzeldir.
[Metin Kurt]
Egemenler, insanlar arasındaki her türden bağa düşman. Kitleler hâlinde belirli bir hedef ve dava ile yola koyulmak için gerçek bir bağlama ihtiyaç var. Egemenler ona da düşman. O nedenle, bağ ya da bağlam sözcüklerinin daha “b” harfini işitir işitmez tüyleri diken diken olan ruhsuz insanlar imal ediyorlar her gün. Sol ise din, millet, cinsiyet, kavim, sınıf gibi, bağa delalet eden oluşumların dışında olmakla yol alabileceğini zannediyor. Sonra da bağ kurmak ve bağlam oluşturmak için çabalıyor, bunu da gene egemenlerin sunduğu imkânlarla yapıyor.
Bugün artık Passolig var. Bir maça gitmenin, deplasmana çıkmanın günler öncesinden, hep birlikte yürütülen ortak bir faaliyete muhtaç olduğu düşünülürse, Passolig’in neden “faşolig” olduğu daha iyi anlaşılır. Artık maça gitmek, özel bireylerin özel uhdesine bırakılmış, özel bir eğlence derekesinde. Bağ yok, bağlam hak getire… Sevdiği kızla, toprakla ve hayatla arasındaki bağı kopardığı için o ağa “faşo”. Passolig de futbol ve futbol taraftarlığı ile aradaki bağı kesiyor. Lanetliyor. Mesele, basit bir kart meselesi değil.
Akıllı, seçici, özgür, iradeli ve karar sahibi özneler olmamızı isteyen bir kapitalizm var karşımızda. Kaba, kontrolsüz, ne idüğü belirsiz, zıvanadan çıkmış bir güruh yerine, metroya binmek, sinemaya gitmek gibi, maça gitmemizi istiyorlar. Ve bu yüzden bu sezon süperligde maçlarda seyirci sayılarının çok düştüğünden yakınıyorlar. Futbol taraftarı ise en azından mahalle, semt ve kent bağlamına dâhil olup, eskinin ikinci ve üçüncü lig maçlarına akın ediyorlar. Geçmişte on-on beş kişinin izlediği bu maçların artık on binlerce seyircisi oluyor. Taraftar nefes alacağı yeri biliyor, buluyor.
Ait olduğu takım taraftarlığının genel bağlamı içerisinde düşünen ve hareket eden insanların arasındaki bağı kopartmak gibi bir kastı var bu Passolig’in. Beşiktaş’ın sabit bir stat ayarlamamasının nedeni, belki de bununla ilgili. Çünkü orada Çarşı diye güçlü bir faktör var. Stat olsaydı, Passolig devreye girecekti, Çarşı da buna direnç geliştirecekti.
Belki de bu hikâye, doksanlarda çıkan ceza yasası ile başladı. Bu yasayla, yolda üç arkadaş olarak yürümek bile suç hâline getirildi; devlet, ikiden fazla kişinin bir aradalığını bile “örgüt” başlığı altına soktu, örgütü de şeytanlaştırdı. Devlet bizim aramızda, istemezlik, çekemezlik ve hasetle konuşmaya başladı sonra. Birbirimize “tahammül”ümüz azaldı, birlikte nefes almak imkânsızlaştı. Kimileri intihara, kimileri depresyona, kimileri de sistemin yoz hayatına yelken açtı.
Belki de hikâye, onlarca devrimcinin ortak koğuşta birbirlerini kolladıkları, eğittikleri, dik tuttukları, geleceğe taşıdıkları pratiğin bağını ve bağlamını dağıtmak için gerçekleştirilen F Tipi saldırısı ile başladı. 19 Aralık, bu bağ ve bağlamın direnciydi; onu tek bir özneye indirgemek, kapatmak, zulüm. O bağın ve bağlamın daha fazla özneyi koşulluyor olması gerekirdi. “Ben en verimli eserlerimi hücrede yazdım, bu itirazı anlamıyorum” diyen bir şefin olduğu ülkede bu imkânsızdı. O verimli eserler, sonra, onca sendikacılığa rağmen, Ülker işçilerinin direnişte olduğu günlerde, gazetesinde Ülker reklâmı yayınlanmasını öğretti.
Aralık’ın on dokuzunda direnen, her yerdeki bağlar ve bağlamlardı demek ki. İsimlerini birkaç gün sokaklarda bağırıp unuttuğumuz o güzel atlılar, ne için direndiklerini iyi biliyorlardı ve “asıl dışarıya, hayata saldırıyorlar” diyorlardı. Haklılardı.
Sonra kalın pik demirden turnikelerden geçirilip öğütüldük. Tel örgüler arasında biletimiz kesildi, seyirlik bir oyuna nesne kılındık. Hücrelere kapatıldık. Sonra bir hapishanede gardiyan gelip iki kişilik koğuşta bir yoldaşımıza az, diğerine çok yemek verdi. Ekmeği, kitabı, umudu kesti. Bize bu yaşananların, o özel şahısların özel maceraları, özel tercihleri olduğu öğretildi. Aramıza daha çok fesat, daha çok haset girdi. Herkes elindeki her türden imkâna put gibi sarıldı. Yüzünü bile görmediğimiz insanlar için dövüşmek ve savaşmak yalandı artık.
Sonra örgütlü kişilere şunların söylendiğini duyduk: “Sen o kaliteli üniversitenin mezunusun, önün açık, ne işin var bunlarla. Bunlar seni istemez, haset eder, senin iyi yerlere gelmene mani olurlar.” Çözüldüğümüz gibi çözüyorduk da. Belirli bir bağ ve bağlam içerisinde yaşamaya mecbur olan halka ve millete bizim gibi çözülmedikleri için kızıyorduk. Onların mecburiyetleri bizim için hayalden, fanteziden ibaretti.
Bir gün bir kadın, havalimanında, sırtında hakiki kürk bulunan bir başka kadına eleştiri yöneltir, tartışma alevlenir, kürk giymesini eleştiren kadına o kürklü kadın, “sen giyemiyorsun diye kıskanıyorsun beni” der. Tıpkı kendisini eleştirenlere “beni çekemiyorlar” refleksiyle tepki veren magazin müdavimi popçular gibi. Tuhaf olan, bu tepkinin sol dünyada da dile dökülüyor olması. Evli, paralı, maaşlı ve iş sahibi oluşunu illaki kıskananlar vardır ve kendisi bunlara karşı direnmek zorundadır. Tüm bu imkânların “solcu” olduğuna kendisini inandırması, solculuğun bu imkânların savunulmasına indirgenmesi gerekir. Mesele burada değildir; mesele, hareketin ve mücadelenin bu imkânların önünde diz çökmesinin istenmesidir. Hareket ve mücadele buna direnç geliştirdiğinde, lime lime edilecek, öznelleştirilecek, talileştirilecek, böylece direnç kırılmaya çalışılacaktır.
Bağ burada çözülür, bağlam burada kaybolur. Passolig’in maça giden isimsiz kalabalığı dağıtma işlevi varsa, bu Facebook-Twitter âleminin de benzer bir etkisi oldu. Eskiden örgütlüydük, ait olduğumuz mekânlarımız vardı, sohbet ettiğimiz taburelerimiz, sehpalarımız, panolarımız, duvarlarımız… Ertesi gün bir eylem olacaksa, oralarda haberdar olur, oralarda örgütlenir, oralardan dökülürdük sokağa. Polisin o çay ocaklarına, bürolara saldırdığı günler geride kaldı. Çay ocakları, solcuların elinde, lüks barlara ve kafelere dönüştürüldü. Eskiden on-yirmi kişinin oturup sohbet ettiği sehpaların yerini, ancak dört kişinin oturup akıllı telefonlarına gömüldüğü masalar aldı. Dağıldık. Kapitalizmin ilerleyişine en kolay ve en hassas şekilde uyum sağlama becerimizin bize başarı getireceğini zannettik, yanıldık.
Solun belirli bir bağ kurma ve bağlam oluşturma imkânı bulduğu, kitle örgütleri vardı. Sendikalar, dernekler, kitle örgütleri, platformlar vs. bu amaçla devreye sokuluyordu. Sonra bunların kendisini çürüttüğüne ikna oldu. Bu yapılarla politik örgütler arasındaki bağ koptu, bağlam dağıldı. Söz konusu yapılara üye olmak, politik olmanın yerini aldı. Güncel, öznel, maddî çıkarların peşinde koşmak, devrimin ve devrimciliği tasfiye etti. Güncel bilinç, teorik bilincin yerine geçirildi. Öznel algı, nesnel bilgiyi yendi. Maddî çıkarlar, kolektif hareketin iradesini ezdi. Bağ kopmuş, bağlam dağılmıştı bir kez.
Şimdi hapishane direnişinin devrimcileri, özel mahallelerinin özel mekânlarında yılbaşı kutluyorlar. On dokuzun yanına on yediyi getiren, “tombala” diyor. Nerede yaşıyoruz, unuttuk. Spekülatif sermayemizin, ismi bilinmez kişilerce taltif edildiği borsaya gömüldük, arsadan çekildik. Borsa bir kumar; arsa bir hamur meselesidir. Ham olan “ben oldum” dediğinde, arsada pişmek anlamsızlaşacaktır.
Sonra tweet’ler akmaya başladı: “İzmir’de Birleşik Haziran Hareketi’nin etkinliği için tutulan yer küçük geldi.” Oysa burada “az sayıda insan istiyorum ben” lafı vardı. Görülmeyen, duyulmayan buydu. Arsada yalınayak, parmaklarımızı kırarak oynadığımız futbol, yerini pleysiteyşına bıraktı. Başımızdaki âlimler de bunu istiyorlardı aslında, aksi gericilikti. Birilerine gerici görünen güruhun söz-yetki-karar sahibi olması, tehlikeliydi. Sol, önce bu marazı gidermeliydi. Söz, şirketleşmiş, hisse sahibi örgütlere ait olmalıydı sadece. Yetki, ancak o örgüte lâyık olana verilirdi. Karar vermekse, ondaki aklı biraz olsun taşıyana ait bir meziyetti.
İleri, laik, aydınlanmış vs. olmak gerekiyordu borsaya girmek için. Bağın koptuğu, bağlamın dağıldığı yerde, konuşan borsaydı. Arsalara kibir kulelerinin dikilmesini biz istedik. İstemiyor olsaydık, 19 Aralık’la 17 Ağustos’un rabıtasını kurardık. Hapishanelere saldırıyla kenar mahallelere yönelik istilayı belirli bir bağlama oturturduk. Bağsız-bağlamsız solculardık, bu bize yeterdi.
Passolig’in kafası örgütlenme düzeyinde de işliyor, neye kızıyoruz? İçimizde Çarşı’nın dolaşmasını istemiyoruz, niye hayıflanıyoruz yalnızız diye? Biz özel şehidlerimizi kendi müzemizde mumyalamaya bakalım. Önderlerimizi özel mülkümüz kılalım. Onların herkese ait devrimci bir çığlık olmasına mani olalım. Varsın kıymetlendiğimiz yer arsa değil, borsa olsun. Fukaranın tek, müşterek çığlığı, yürek yangısı, acılı sözü akacak bir yol illaki bulur.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Rusya Krizi, Ülke İflası Riski

Petrol fiyatlarında yılın başından beri yaşanan düşüş, yılın son çeyreğinde hızlandı. Adeta jeo-politik bir savaşa dönüşen bu gelişme, ekonomik ve politik dalgasal sonuçlar yarattı. Başta Rusya olmak üzere, Venezüella ve İran sarsıldı. Bir dizi çevre ülke de bu dalgasal etkinin içine girdi.
Suudi Arabistan'ın petrol arzında düşüşe gitmeyeceğini (günlük 9,7 milyon varillik üretimine devam edeceğini) açıklaması ve varil fiyatının 62 dolar seviyesine gerilemesi, hatta 60 doların altına düşme riski küresel finans piyasalarını alt üst etti.
Rusya Ukrayna-Kırım sorunundan dolayı ekonomik yaptırımlar ve ambargo altındaydı, aynı konjonktürde petrol “savaşlarının” yaşanması ülke ekonomisini sarstı.
Hızlı bir çöküşe doğru sürüklenmeye başladı. Ekonomide zaten varolan kırılganlık, kendini şiddetli döviz şokunda dışa vurdu. Ruble, Dolar karşısında önemli oranda değer kaybetti. Benzer değer kayıpları bir gün içinde Güney Afrika Rand'ında, Meksika Peso'sunda ( %6'ya yakın), Türk Lirası'da ( %3.6) ve Brezilya Real'inde de (% 2.6) yaşandı. 2014'ün başından beri  Ruble aşınmış, yüzde 28 oranında değer kaybetmişti, "kara Cuma" diye de tabir edilen son gelişmeyle Ruble'nin değer kaybı bir gün içinde yüzde 15'e ulaştı.
Resesyondan Borç Çevriminin Kırılışına
Küresel krizinin Rusya'ya yansıması yıkıcı oldu. 2008 yılında Rusya ekonomisi yüzde 8 oranında daralma yaşadı. 2010'da kısmî pozitif büyüme içine giren ekonomi, 2013'te tekrar problemler yaşamaya başladı. Resesyon kapıdaydı. Ukrayna krizi ve yaşanan finansal türbülans Rusya'yı resesyon sürecine soktu.
Yaşanan finansal anafor karşısında ülkeden sermaye çıkışları hızlandı. Rusya Merkez Bankası sermaye “kaçışlarını” engellemek ve Ruble'deki erimeyi önlemek amacıyla sert reaksiyon verdi. Hemen faizleri yüzde 6.5 oranında artırarak, yüzde 17 gibi oldukça yüksek bir seviyeye çekti.
419 milyar dolarlık rezervin 10 milyar dolarını kullanarak Ruble'deki ateşi soğutmaya çalıştı. Bu hamle etkili sonuçlar vermedi, Ruble'den kaçış devam etti. Küresel finans kapital, Rusya'da iflas riskini artmasına bağlı olarak güvenli alanlara yöneldi. Ülkeden sermaye çıkışları devam etti.
2015'te Rusya ekonomisi için riskler arttı. Sıfır büyümenin beklendiği 2015'te, petrol fiyatlarının düşmeye devam etmesiyle yıkıcı gelişmeler yaşanabilir. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, resesyonun derinleşmesine vurgu yaparak, GSYH'da %2.8'lik bir daralmanın yaşanabileceğini belirtti.
Yıllık enflasyonun iki haneli rakama yaklaştığı, işsizliğin %10'a ulaştığı, Ruble'de aşınmaların sürdüğü, dış ticaret açığının hızla arttığı Rusya'da ekonomik kırılganlık artıyor. Dış gelirlerinin yüzde 60'nı petrol ve doğal gaz gelirlerinden elde eden Rusya, petrolün varil fiyatlarında yaşanan 1 dolarlık düşüşten 2.2 milyar dolar döviz geliri kaybı yaşıyor.
Resesyon ve döviz krizi riskinin (her ne kadar merkez bankasında ciddi oranda rezerv bulunsa da, yaşanan döngü bu avantajı hızla etkisizleştirebilir) artığı koşullarda, Rusya'nın kısa vadeli borçlarının tutarı 140 milyar dolara ulaştı. Borçların çok büyük kısmının özel sektöre ait olması dikkat çekicidir. Döviz şoklarıyla olası ödemeler dengesinin sarsılması, seri şirket iflaslarının önünü açabilir.
Rusya'da Ukrayna-Kırım krizi sonrasında yaşanan ekonomik yaptırımlar ve ambargo, petrol “savaşlarının” yarattığı yıkıcı etkilerle birleşti. Ekonomi hızlı bir çöküş sürecine girdi. Bu sürecin derinleşmesi borç çevrimini kıracak boyutlara ulaşabilir. Ayrıca Rusya'da neo-liberal dönüşüm süreci tarım ve hayvancılık sektöründe yıkıcı sonuçlar yaratmıştı. Bu sektörlerde ithalata bağımlılık, yaşanan konjonktürle birleştiğinde yiyecek kıtlığını beraberinde getirebilir. Putin, bu durumun farkında olarak “ekonomide kötü gidişin iki yıl daha süreceğini” açıkladı.
Petrol fiyatlarındaki artışın hegemonya savaşının parçasına dönüşmesi, ekonomik yaptırımların olası yıkıcı sonuçları Rusya'nın resesyona girişi ve krizin derinleşmesi, Rusya'daki siyasal dengeleri alt üst edici sonuçlar doğurabilir.
1980'lerin ortasında yaşanan kriz, Sovyetlerin çöküşüne; 1998 krizi Rusya Federasyonu'nu iflasa sürüklemişti.
Yeni kriz dalgası Putin'in iktidarını sarsabilir.
Rusya Krizi: Küresel Krizin Yeni Evresi
Rusya krizi, küresel krizin yeni bir evresini işaretliyor. 2007 ve 2008'de ABD'de sarsan kriz, 2010'dan sonra Avrupa kıtasını etkiledi, kıta krizin odağına dönüştü, 2013 ve 2014'te kriz ikinci kuşak kapitalist ülkelere yayıldı. Kriz aynı zamanda bir derinleşme sürecine girdi.
Rusya krizi bu yeni evrenin ve çevre ülkelerde büyük kırılmaların ilk habercisi olarak değerlendirilebilir.
Kırılgan 5'li diye tanımlanan ülkeler (Brezilya, Endonezya, Hindistan, Türkiye, Güney Afrika) yaşanan gelişmelerden şiddetle etkileniyor. Ayrıca kırılgan “8'li” diye tanımlanan Rusya'nın da içinde bulunduğu Şili ve Arjantin'de finansal dalgalanmalara ya da spekülatif hareketlere ne derece dayanıksız olduğu ortaya çıktı. Rusya'yı kırılgan 8'li içinde yer alan herhangi bir ülke takip edebilir. 2015 konjonktürü çevre ülkelerde döviz, bankacılık, emlak krizlerine ve ekonomik çöküşlere gebedir.
Küresel krizin ya da kapitalizmin organik krizinin bir boyutu da emperyalist hegemonya savaşlarıdır. Rusya, Ukrayna kriziyle bir taraftan batıdan kuşatılmak ve etkisizleştirilmek, diğer boyutuyla spekülatif hamleler/operasyonlarla (petrol fiyatlarındaki hızlı düşüşler gibi) ekonomik olarak felç edilmek isteniyor. Ama böylesi süreçler hiçbir zaman tek boyutlu gelişmez. Rusya karşı hamlelerle sürece dâhil olacaktır (Çin'le ilişkilerin derinleştirilmesi, İran'a desteğin artırılması, özellikle Avrupa'da ciddi sorun yaratacak petrol ve doğalgaz kesintileri, Almanya'yla ekonomik ilişkilerin daraltılması gibi). Ayrıca Rusya'nın yaşanacağı bir ekonomik çöküşün sadece Rusya'yla sınırlı kalması mümkün değildir. Küresel düzeyde hem ekonomik hem de siyasi düzeyde alt üst edici sonuçları doğuracaktır.
2015'te küresel resesyon riskinin artması her gelişmeyi yıkıcı bir anafora dönüştürebilir.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

İsa: Mesih mi Yoksa Bolşevik mi?

İsa Devrimci miydi?
O’nun politik çevresi şüpheli isimlerden oluşuyordu. Çevresindeki isimlerden biri, Mutaassıp Simon idi. Mutaassıplar [Zealotlar], kendisini Romalıları Filistin’den çıkarmaya adamış, yeraltında faaliyet yürüten anti-emperyalist bir hareketti. Mutaassıplar, bugünün El-Kaide’sinden pek farklı olmayan bir ideoloji üzerinden, saf, gelenekselci ve teokratik bir Yahudi devleti istiyorlardı. Sebep-sonuç ilişkilerine bakan bir seyirci için İsa’nın öğretisi pekâlâ bu Mutaassıpların düşüncelerine benziyormuş gibi görünebilir. İsa’yı kuşatan kalabalıklar içerisinde Mutaassıpların ve diğer muhaliflerin olmasını doğal karşılamak mümkün, ama bunun politik açıdan ne denli doğru olduğuna da bir bakmak gerek.
İsa’nın imparatorluk karşıtı direnişin bir parçası olması pek muhtemel değil. Bunun bir nedeni, onun vergilerin ödenmesi gerektiğine inanması (“Sezar’ın hakkı Sezar’a”) ama Mutaassıpların bu fikre karşı çıkması. Diğer bir nedeni de O’nun Ferisîlerle kanlı bıçaklı olması; Ferisîler, bir yönüyle, Mutaassıpların teolojik kanadı.
İsa’nın bir Mutaassıp olmamasının diğer bir nedeni de havarilerinin O’nun idam edilmesi sonrası tutuklanmamış olması. İsyancı olarak biliniyor olsalardı, işgalci Roma güçleri muhtemelen onları dümdüz ederdi. Havariler arasında belki de az miktarda anti-emperyalist militan mevcut idi ama Romalı yetkililer, İsevî hareketin devleti yıkmayacağı hususunda netlerdi. Tabii bu, söz konusu hareketin liderinin çarmıha gerilmesinin sebebi değil.
Eğer İsa, Mesih olduğu iddiasında bulunmuş olsaydı, Romalılar teyakkuza geçerdi, zira Mesih, o dönemde İsrail’i yeniden ayakları üzerinde doğrultacak olan militan politik lideri ifade ediyordu. Ama İsa, Mesih olduğu iddiasında da bulunmadı. Bu konuda tarihsel planda iki olaydan bahsedilir ama ikisi de kuşkuludur. Ne olursa olsun, yanındaki silâhsız, hatırı sayılır ölçüde kalabalık ama o kadar da büyük rakamlarda olmayan bir insan topluluğu ile mabedi imha edebileceği ya da devleti yıkabileceği fikri çok saçma bir fikir, Yahudi ve Romalı yetkililer de bu kanaatte olmalı. Mabedin binlerce muhafızı var, ayrıca Roma garnizonundan bahsetmeye bile gerek yok.
Giderek tehlikeli bir biçimde küfre doğru yelken açan dövizcilerin mabedini temizlemeye dönük şiddete dayalı eylemi, İsa’nın düşmanlarınca bileklerinden çivilenmesi için yeterli sebeptir. Dövizcileri mabetten kovmadaki niyet, “anti-kapitalist” bir hamle değildi. İsa, dövizcilerin ve güvercin satıcılarının masalarını devirdi ve mekânın haramilerin ini olduğunu söyledi; ama bu ifadelerin bugün sonradan eklendiği düşünülmekte. Muhtemelen İsa, mabedin yıkılmasından sembolik manada dem vuruyor ama ticaretin hüküm sürdüğü, pespaye bir yer oluşuna dönük nefretini ifade etmiyordu.
İsa itaatsizliğinden ötürü kınanıyor ve kamu düzeni için bir tehlike olarak görülüyor. O dönemde Roma’nın Yahudiye valisi olan ve İsa’yı yargılayan Pontius Pilatus, muhtemelen O’nu Mesih olduğu iddiası üzerine ölüme gönderiyor, oysa İsa, Mesih olduğu iddiasında değil. Mesih (Elence: Hristo) Yahudilerce savaşçı-kral olarak kabul ediliyor, İsa’nın Kudüs’e bir eşeğin sırtında girmesini Mesih karşıtı bir hareket olarak okumak mümkün, burada O, askerî egemenliğe dair tüm benzeri anlayışlara alaycı bir tokat atıyor gibidir.
O halde İsa, politik bir liderden çok “ruhanî” bir lider midir?
İsa’ya göre, adaletin hâkimiyeti, Tanrı’nın hükümranlığı ile budünyanın iktidarları arasında herhangi bir müzakereye imkân yoktur. O nedenle İsa, mutlak bir kararla, etrafındaki insanlarla karşı karşıya gelmiştir. Bu insanlar ya O’nun yanındadır ya da O’na karşıdır; liberal bir orta nokta masalına yer yoktur. Mesele, eski köye yeni âdet getirmek türünden reformist bir mesele değil, İsa’nın görüşüne göre, hâlihazırda şiddetli bir biçimde dünyada zuhur eden ve kendisinin hem müjdecisi hem de tecessümü olarak gördüğü, tahayyül edilemeyen yeni bir rejimdir. Bu anlamda O, bir sosyal reformcu değil, bir öncüdür.
Marx’taki sosyalizmden farklı olarak, adalet alanı hem bugüne içkindir hem de ona doğru yürünmesi gereken bir hedeftir. Ama eskiden yeniye geçiş, evrimci sosyalizmin öngördüğü tarzda, yumuşak olmaz. İçinde yaşadığımız ve İnciller’in “dünyanın günahı” dediği koşulların aciliyeti ve şiddeti düşünüldüğünde, adil bir toplumsal düzene erişmek, ölüm, hiçlik, karışıklık ve mal-mülkten kurtulma gibi yollardan geçmeyi içerir.
İsa’nın ve müritlerinin krallığın kısa süre sonra kurulacağını ummalarının bir nedeni, onların o krallığın kurulmasına katkı sunma noktasında insan faaliyetinin belirli bir role sahip olabileceğine dair herhangi bir anlayışa sahip olmamalarıdır. İlk Hıristiyanlar için krallık, tarihin icra ettiği bir çalışma değil, Tanrı’nın bir hediyesidir. İnciller’deki dünya görüşü dâhilinde böylesi bir politik teolojiye rastlamak pek mümkün değildir, bu da, İsa’nın Lenin’in olduğu manada bir devrimci olmamasının ana sebebidir. İsa Leninist değildir çünkü O tarihsel özgür irade anlayışına sahip değildir. Onda tek bir tür tarih anlayışı vardır, o da Heilsgeschichte, yani selamet tarihidir.
Dolayısıyla Hıristiyanlık, seküler hümanizmden görece daha kötümserdir ama aynı şekilde alabildiğine daha iyimserdir. Bir yandan insanlık hâlinin itaatsizliği, insanî arzunun sapkınlığı, putperestlik ve vehmin yaygınlığı, ıstırap çekmedeki ayıp, zulüm ve adaletsizliğin insanın içini körelten sürekliliği, halktaki fazilet kıtlığı, gücün küstahlığı, iyiliğin kırılganlığı, şehvet ve bencilliğin korkunç gücü konusunda gerçekçidir.
Diğer yandan da bu din, berbat koşullardan kurtulmayı vaat eder ama şaşırtıcı bir biçimde bu kurtuluşun gerçekleştiğini de söyler. Bugünlerde sosyalizmin bizim fark etmediğimiz bir yoldan, hâlihazırda meydana geldiğini söylemek bir yana, Marksistler arasındaki mekanik bir yaklaşıma sahip kişiler bile sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu iddia edememektedirler. Oysa Hıristiyan imanında krallığın kurulması önceden sağlama alınmıştır, zira bu krallık, zaten İsa’nın O’nun ölü bedeninden göğe yükselişi sayesinde kurulmuştur. Yeni bir kent ancak başka bir şekle bürünmüş beden üzerinden mümkündür. Bu, geleneksel manada diriliş olarak bilinmektedir.
O hâlde İsa devrimci miydi? Lenin veya Troçki’nin kabul edebileceği türden bir devrimci olmadığı kesin. Peki, ama kabul etmemelerinin nedeni, O’nun Lenin ve Troçki’den daha az devrimci olması mı yoksa daha fazla devrimci olması mı? Şurası kesin: İsa, karşı çıktığı iktidar yapısının yıkılmasını hiç müdafaa etmemiş. Ama diğer nedenlere de bağlı olarak, bunun nedeni, O’nun bu iktidarın ruhun coşkunluğu, yoldaşlık, barış ve adaleti içerisinde, görece daha kusursuzlaştırılmış bir varoluş formu eliyle süpürülüp atılacağı beklentisi içerisinde olması. Üstelik böylesi bir ruh, Lenin ve Troçki’nin bile tahayyül edemeyeceği türden bir ruh. O vakit sorulan sorunun cevabı şu: İsa az çok bir devrimci ama o hem az devrimci hem de çok devrimciydi.
Terry Eagleton
Devamını oku ...

Filistin Burjuvazisi ve FKÖ

20 ve 21 Aralık’ta Lübnan’ın Ayn el-Helve ile Beddavi mülteci kamplarında verdiği derste Yoldaş Halid Bereket, mevcut Filistin’in resmî liderliğine ve “Filistin halkına sundukları, yanılsamalardan oluşan yola yönelik eleştiriler yöneltti.
“Tarihsel açıdan Filistinli kapitalistler ve Filistin burjuvazisi, Filistinlileri bir sefaletten diğerine sürükleyip durmuşlardır. Bu sınıf, Filistin davasını desteklememektedir, bundan sonra da desteklemeyecektir. Söz konusu sınıf, sadece kendi küçük çıkarlarını umursar, Filistin halkının başına neler geldiği, onların haklarının nasıl çiğnendiği onun umurunda değildir. Bu, 1936’da, 1948’de, 1967’de böyleydi, bugün de böyledir. Elbette Filistin halkının içinde bulunduğu durum konusunda en büyük sorumluluk, işgalciler ve sömürgecilerindir ama bu sınıfı temsil eden geleneksel gerici liderliğin de Filistinlilerin bugün maruz kaldıkları sefil koşullar konusunda önemli bir sorumluluğu vardır. Artık mülteci kamplarındaki fakir halk sınıflarından gelen devrimcilerin teşkil ettikleri yeni bir liderlik oluşturmanın vaktidir. Mevcut durumdan çıkışın yegâne yolu, anavatandaki ve sürgündeki halkına ve silâhlı mücadele yoluna bağlı sağlam bir liderlik oluşturmaktan geçmektedir.”
Konuşmasında Bereket, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan taslak kararın “Filistin davasının merkezini teşkil eden geri dönüş hakkını tehlikeye sokan ve Filistinlilerin haklarını riske atan bir ihanet metni” olduğunu söylemiştir. Ardından Bereket, dinleyicilere şu soruları sormuştur: “Bu konuda ne yapacaksınız? Sesinizi yükseltip davanıza kimsenin el koyamayacağını haykıracak mısınız? Bir zamanlar size ait olan, kendi kanınız, teriniz ve paranızla inşa ettiğiniz Filistin Kurtuluş Örgütü’nün içinde olduğu mevcut duruma karşı sesinizi yükseltecek misiniz? Sürgündeki Filistinli mültecilerin yürüdüğü yolu geri kazanacak mısınız, sizin sesiniz ve devrimci aydınlarınız Gassan Kanefani ile Naci Ali’yi yeniden onların elinden kurtaracak mısınız? Yoksa tüm bu olup biteni kabul mü edeceksiniz?”
Yoldaş Bereket, sözlerine şu şekilde devam etmiştir: “Filistin sahnesindeki en tehlikeli yozlaşma biçimi, mevcut liderliğin politik açıdan yozlaşmasıdır. Filistin devleti yozlaşmış bir kurumdur, o, hâlihazırda yaşanan yozlaşmayı idare eden bir kurumdan fazlası değildir. Bu kurumun işgalciyle güvenlik konusunda işbirliğine gitmesi tam bir ihanettir. Mali yozlaşma, idari yozlaşma ve toplumsal yozlaşma bu kaynaktan, politik yozlaşmadan beslenmektedir. Halkın yüzde biri, yani şu Filistinli kapitalistler, Filistin ile ilgili politik kararların yüzde yüzünü kendine göre vermektedir.”
Ayn el-Helve mülteci kampındaki gençlere hitap eden Bereket şunları söylemiştir: “Her gün direnişin ön saflarında olanlar, Filistinli gençlerdir, bu gençler hangi partiye bağlı olduklarına bakmaksızın, ne tür bir politik bağa sahip olursa olsun, mücadeledeki yerini almaktadırlar. Hapishanelerde, Gazze’deki silâhlı direnişte, öğrenci hareketinde, İsrail askerleriyle çatışmalarda şehidlerin ve yaralıların ekseriyeti gençtir. Peki, gençliğin politik karar alma süreçlerindeki payı nedir? Filistin gençliğine içinde yaşadıkları koşulları, maddi ilişkileri ve ne istediklerini kim sormaktadır? İçinden geçtiğimiz zaman değişim ve isyan zamanıdır, ona önderlik etmesi gereken de gençliktir.
İktidar tekelini elinde bulunduran Ramallah’taki Filistin Devleti sona yaklaşmıştır. Onun elinde Filistinlilere yanılsama, daha fazla yanılsamadan başka sunacak bir şey yoktur. Öte yandan Gazze’de iktidar tekelini elinde bulunduran Hamas da kendi örgütünün çıkarlarını Filistin halkının çıkarlarının ve davasının üzerinde tutmaktadır. Bu nedenle ‘ulusal birlik’ şiarı ulusal birlik anavatanda ve sürgündeki Filistinlilerin teşkil ettikleri halk sınıflarınca dayatılmadığı sürece, boştur, kıymetsizdir. Biz, Kahire, Doha ve Amman’daki Arap istihbarat servislerinin himayesinde ‘ulusal bir diyalog’ süreci içerisine girmek istemiyoruz. Biz, ulusal diyalogumuzu Filistin halkının himayesinde ve Filistinlilerin ellerindeki silâhların koruması altında, Ayn el-Helve mülteci kampında inşa etmek istiyoruz.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, yedinci ulusal konferansını topladıktan sonra yeni bir aşamaya geçmiştir. Örgütümüz bir yenilenme sürecine tanıklık etmekte, halkımız Cephe’nin ileri doğru yürüdüğünü hissetmektedir. Bizden kimse, halkın geri dönüş ve kurtuluş için verdiği mücadele ile halkımızın davasına dair muğlâk ifadeler veya ikircikli konumlar beklemesin. Cephe, fakir Filistin halkına ve tüm dünya halklarına aittir, o her zaman zafere dek onlar için varolacaktır.”
FHKC
Devamını oku ...

Cihan Tuğal Röportajı: Konsolidasyon, İrade ve Şuralar

14 Aralık’ı sizin nasıl okuduğunuzla başlayalım. Bu operasyonun ana hedefi neydi sizce?
Aslında bir çerçeve çizmek zor ama yine de yapmak gerekiyor. Nereye oturduğunu görmek gerekiyor çünkü bir sürü unutturduğu şey de oldu. Örneğin, Zaman Gazetesi çökertilmeye çalışılmadan önce, 24 Kasım’da Star Medya Grubu, Kanal 24 ve Türkmedya grubunu elinde bulunduran Ethem Sancak, Star Medya Yayıncılık Başkanı Mustafa Karaalioğlu, Star Gazetesi Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert ve Akşam Gazetesi Yayın Yönetmeni Mehmet Ocaktan’ı görevlerinden aldı. Bunları beraber değerlendirmek gerekiyor. Sadece medya operasyonları olduğu için değil, tam tersine daha büyük bir sıkıntının bir parçası olduğu için.
Nasıl bir sıkıntının?
Meseleye ‘80’lerden, 90’lardan bakarsanız, hükümetle Cemaat’in birbirine girmesi şaşırtıcı değil. Ama 2000’lerden bakarsanız çok şaşırtıcı... Çünkü sadece ideolojik olarak değil, kadro olarak da birbirinin içine geçme durumu vardı. Ve bunları ayırmak zorlaşmıştı artık. Bunu niye söylüyorum ve Ethem Sancak etrafında dönen olaylarla bunun bağlantısı ne? Şu; Mavi Marmara’dan sonra başlayan, 17 Aralık’ta hızlanan, 14 Aralık medya operasyonuyla doruğa ulaşan, belki daha da doruklara gidecek olan bu aşırı sert kapışma, burayla sınırlı kalmayacak. Yani Cemaatçiler ayıklandıktan sonra da daha çok ayıklanma yaşanacak.
Bunları söyleyerek, “bu savaş nereye evrilir, AKP/Erdoğan’ın sonraki adımı ne olacak” gibi sorulara da yanıt vermiş oluyorsunuz…
Evet. Şunu da söylemeye çalışıyorum, Cemaat dosyası kapansa bile -ki kolay kolay kapanmayacak- geriye kalan muhafazakârlar, İslamcılar da birbirine çok şey yapacaklar. Orada da büyük harcamalar, büyük operasyonlar yaşanacak...
Ne üzerinden olacak bu kapışma?
Pastadan pay kapma sıkıntısı. Aynen Cemaat’le olduğu gibi... İdeolojik şeyler de olabilir ama ben bunun ikinci plana düşeceğini düşünüyorum. Daha derinde yatan yapısal bir şey var bence. Onun için iki meseleyi, yani Star ve Akşam’daki atılmalarla Cemaat operasyonunu birleştirmeye çalışıyorum.
Nedir o yapısal sorun?
Şu; totaliterleşmeye giden rejimler sertleştikçe, kendi adamlarını da harcamaya mutlaka başlıyorlar. Bunun bir istisnası tarihte şu ana kadar yaşanmış değil. Bunu evrensel genellemeden çıkarıp, somut olarak “niye böyle oluyor” diye baktığımızda; mesela 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda Cemaat kendi tarihinde ilk defa “sol ve çevreci” bir söylemle teyakkuza geçiyor. Ve bu söylem Haziran 2013’ten itibaren kurulmaya başlıyor. Yani var olan toplumsal memnuniyetsizliği maniple etmeye çalışıyorlar. Ortada büyük bir kitle, büyük bir memnuniyetsizlik var ve bunu derleyip toparlayan bir irade yok. Ve hepsi demiyorum ama Cemaat’in bazı kurmayları belli ki böyle bir şeye karar veriyorlar. Bunun da ne kadar şizoid bir şey olarak yaşandığını yine Zaman’ın sayfalarında görebilirsiniz. Çünkü bir taraftan Gezi’ye hakaret düzeyinde ağır yüklenmeler, bir taraftan da arada bir Gezi’ye sahiplenme, Gezi’nin söyleminin ve ruhunun Zaman sayfalarında yeniden üretilmesiyle karşılaşıyoruz. Yeşil sayfalar vs. gibi. Ve bu, 17 Aralık’ta Cemaat’in resmi ideolojisi haline geliyor. 17 Aralık operasyonu -aslında operasyon demek istemiyorum, çok kirlendi çünkü bu kelime, hamle diyelim- siyasi, ideolojik bir hamleydi. Erdoğan’ı tasfiye edip, yeni bir AK Parti rejimi, daha çevreci, daha anti-kapitalist bir AK Parti kurmaya çalıştı ve bunun için bir sürü tasfiye yaşanması gerekiyordu. Tasfiye yapmadan, “bakın biz çevreciyiz” falan diyemezsiniz çünkü. O tasfiyeleri yapmanız gerekiyor ki, bunu söyleyebilesiniz. Tabii Cemaat sert çıkınca, karşı taraf da aynı şekilde sertleşti.
Meseleyi, Star ve Akşam’da yaşanan işten atılmalara bağlama açısından bir ekleme daha yapmak istiyorum. Çünkü orada yaşanan da Cemaat’le yaşananın çok benzeri. Yani şu anda da AK Parti’nin içindeki bazı kurmaylar benzer bir şey yapmayı deniyorlar. Onlar tabii Gezi’yi sahiplenerek değil de, başka bir kanaldan anti-kapitalizm kurmaya çalışıyorlar. Ama o anti-kapitalizmin birazcık ikna edici olabilmesi için, birkaç kapitalistin, birkaç yüksek düzey AK Parti bürokratının yakılması gerekiyor. Dolayısıyla, AK Parti içi kıyımın artarak süreceğini düşünüyorum.
17 Aralık sonrasında AKP içinde ayrışmalar, hesaplaşmalar olacağı söylendi ama çok bilinen Cemaatçi birkaç ismin dışında tasfiye olmadı. Tam tersine Erdoğan etrafında kenetlenen bir AKP görüntüsü söz konusu. Özetle, hangi işarete bakarak AKP içi kıyımın artarak süreceğini düşünüyorsunuz?
Bence işaretler var. Ama işareti şurada ararsak yanılırız; yani Gül’cüler vs. diye bölünmeler yaşanmayacak. Tam tersine, bir tür günah keçileri seçilip, bunlar yakılacak. Mustafa Karaalioğlu vs. üstünden yaşanan da buydu. Satır aralarında “bunlar ceplerini doldurup, gazeteleri finansal olarak batırdılar” mesajı verildi. Bu büyük bir skandal yaratmadı ama daha büyük şeyler yaşanacak.
Ama Karaalioğlu’nun, Cömert’in, Ocaktan’ın işten atılmalarıyla ilgili aynı gruplarda çalışan AKP yanlısı kalemlerden hükümete sert eleştiriler, hatta uyarılar gelmişti…
Kesinlikle. “Bizlerin değil, başkalarının yakılması gerekiyordu” dediler. Bu kısmı spekülasyon olacak ama belki de birilerini harcamaya hazırlanıyorlardı ama birileri onlardan önce davrandı.
14 Aralık “hamlesinin”, AKP-Cemaat işbirliğinin en az göründüğü yer olan Tahşiyeciler üzerinden yapılmasına da dikkat çekiliyor. “Koca darbe hikâyesinde bula bula iki tane dizi, üç tane yazı mı buldular” deniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu konuda çok köşeli bir şey söylemek istemiyorum çünkü ne olduğu belli olmayan bir grup. Aynen Ergenekon’un ilk çıktığı zamanlardaki gibi, bir iki sene beklemek gerek diye düşünüyorum. Nedir bu Taşhiyeciler, kolları bacakları nerededir, şu anda hiçbir şey anlaşılmıyor.
14 Aralık’ın medya ayağını hedeflemesi, Zaman gazetesindeki görüntüler tepki çekti. Ahmet Şık gibi birkaç yıl önce Zaman grubunun katkılarıyla benzer operasyonların hedefi olmuş isimler başta olmak üzere, “bu faşizmdir, operasyonu kınıyoruz” demeleri, “bu olay Gezi’deki gibi beş benzemezi bir araya getirdi, ne güzel oldu” yorumlarına yol açtı. Tabloyu siz nasıl değerlendirdiniz?
Ben “oh olsun” da diyemiyorum, “güzel bir şey” de diyemiyorum! Güzel bir şey niye diyemediğimi söyleyeyim; çünkü bu hükümetin işini bir taraftan çok kolaylaştıran bir şey. “A bakın, tüm düşmanlar yine bir arada” algısını besleyen, tabanını iyice paranoyaklığa iten, öte yandan hükümeti de iyice faşizanlığa iten bir şey “beş benzemez”in birleşmesi. Böyle ölçüsüz sahneler, bir muhalefet patlamasına yol açabilir, ama açmıyor. Zaman ve benzeri birkaç çevre insanları sokağa davet etti ama kimse çıkmıyor. Cemaat’e güven o kadar az ki, geçen yıl 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda Gezi cinsi bir patlama olmamasının bir nedeni de oydu. Gezi gibi büyük patlamalardan sonra zaten bir demoralizasyon olur, onun da etkisi vardı ama bu işin altında Cemaat’in yatması da etkendi. Yani başka şekilde o ayakkabı kutuları ortaya çıkmış olsaydı, yine Gezi kadar büyük bir şey olmazdı belki ama 17 Aralık’ta yaşananın en az beş katı yaşanırdı. Onun için Cemaat’in bulaştığı işlerden çok büyük öfke toparlanması çıkmıyor. Yani belki “beş benzemez” bir araya geliyor ama diplomatik kulvarlarda. Örneğin Meclis’te bir araya geliyorlar ya da Zaman gazetesinin önüne birkaç sembol isim gidiyor.
AKP’nin muhalefeti parçalamaktan da beslendiğini düşünürsek, 14 Aralık operasyonu “nasılsa Cemaat basınına sahip çıkılmaz” diye bir hesapla da yapılmış olabilir mi?
Ben çok hesaplı, çok rasyonel davrandıklarını düşünmüyorum artık. Muhalefeti bölme planı olduğunu düşünmüyorum. Daha içe dönük düşünüyorlar, yani içeriyi konsolide etmeyi her şeyden daha fazla düşünüyorlar. Ben hükümetin gidişini çok iyi görmüyorum. Herkesin neredeyse beş yıldır söylediği gibi “Hükümet yarın düşer” demiyorum! Şunu kastediyorum; hem kendilerini ama daha çok da Türkiye’yi -devleti demiyorum, Türkiye’de yaşayan insanları- zor durumda bırakacak, buradaki yaşamı iyice dayanılmaz kılacak hamleler yapacaklarını düşünüyorum. Rasyonel hesaplar yapan bir hükümet, muhalefeti bölmeye çalıştığı kadar, dış güçleri de bölmeye çalışır. Mesela Amerika’yı Rusya’ya karşı kullanır, AB’yi Çin’e karşı kullanır vs. Tam tersine yurtdışının duyabileceği şekilde sürekli “hepiniz düşmanımızsınız” diyorlar. Bu söylenir mi? Kendi istikbalini düşünen bir hükümet “hepiniz düşmansınız” demez sürekli.
Neden diyor peki?
Bu mesaj içeriyi konsolide etmeye yönelik. Çünkü muhalefet yaptığınız anda, kimin tarafında oluyorsunuz? Rusya’nın, Amerika’nın, Avrupa’nın ve de İsrail’in. Bu çok korkunç bir şey...
Bu hamleleri yaklaşan seçimlerden ne kadar bağımsız düşünebiliriz sizce? Ek olarak, sürekli Cemaat konuşuluyor ama örneğin 14 Aralık operasyonundan 48 saat önce ‘makul şüphe’ diye bir şey yasalaştı...
Evet, bence de gereksiz düzeyde Cemaat’e odaklanmış durumdayız. Bu yaşadıklarımız daha genel bir tablonun parçası. Ve dediğim gibi, şu anda kendi tabanlarında da ne kadar konsolidasyon yaşanıyor olursa olsun -inşallah uyananlar olur!- kendileri de iyi durumda değil. Çünkü bu şiddet sadece Cemaat’e ya da sadece AK Parti’ye muhalif olanlara değil, herkese yönelecek. AK Parti’nin içi de dâhil. Daha çok, daha çok yapacaklar bunu ve kim ne zaman yanacak belli olmaz. Yani şu anda şiddeti yükseltenlerin çoğu yanacak.
“Mağdurluk” söyleminin, hâlâ kullanışlı bir söylem olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Çünkü çerçeveyi artık değiştirdiler. Mağdurluğu artık “bu namussuz laikler bizi mahvediyor” üzerinden kurmuyorlar. Arada bir “1940’larda bizi korkunç ezdiler” vs. diyorlar ama artık mağduriyet söylemi, bin yıllık süreç üzerinden kuruluyor. Yani “Batı bizi bu duruma soktu, bu yaşadığımız parantez de ondan.” Artık o parantez bitti zaten. Artık hedef tahtasında laikler yok, artık hedef tahtasında Batı var.
Dolayısıyla “Amerika’yı ilk Müslümanlar keşfetti” gibi sözler öylesine söylenmiş sözler değil?
Bence değil. “Batı bizi mağdur etti” söyleminin dayanakları.
Aynı şey darbe retoriği için de söylenebilir mi peki? Malum, hâlâ her şey darbe, herkes darbeci…
Evet, kullanışlı ama onun da çerçevesi aynı şekilde değişti. Darbenin asıl örgütçüleri eskiden askerler, Ergenekoncular ya da laiklerdi. Şu an bunlara “taşeron” diyorlar. “Geziciler, paralelciler, Kobanêciler”, şu an düşmanları bu. Ama artık bunlar ana düşman değil, bunların hepsi taşeron.
Ana düşman kim?
İsrail, Amerika... Müslümanlar dışındaki bütün dünya. Ve bütün darbe planları vs. dışarıdan yapılıyor. Öyle bir hezeyan içindeler ki, Türkiye’de kendileri dışında birikim olduğunu reddeder duruma geldiler.
Peki, ama Gezi ve Kobanê, hükümeti sarsan olaylar olmadı mı aynı zamanda?
Haklısınız, mutlaka böyle bir şey de var. 6-8 Ekim ayaklanması, bir fren işlevi gördü. IŞİD’çilikteki arsızlığın biraz durulduğu kesin. Yine, “Kobanê düştü düşecek” coşkusunun da düştüğü açık.
Sizce çözüm süreci cephesinde ne yaşanıyor?
Ben çok rayında giden bir şey görmüyorum açıkçası. Daha çok “bekle gör, oyalayalım, oyalanalım” gibi bir şey var hükümet cephesinde.
Seçimlere kadar oyalayabileceği kadar oyalayacak mı hükümet?
Evet, şimdilik sınır seçimler olabilir ama ondan sonra da oyalamaya devam edebilirler. Çözüm süreci yine çözümsüzlüğün bir parçası haline gelmiş durumda. Bu, süreci önemsemediğim anlamına gelmesin. Ama ne cumhurbaşkanlığından önce, ne sonrasında “bir yere doğru gidiyoruz” hissi almadım.
KCK yönetiminin, keza 6-8 Ekim anımsatılarak Kürt halkının oyalamaya rıza göstermeyeceği söyleniyor. Dolayısıyla seçime kadar somut adım atmamakla büyük risk almıyor mu hükümet?
Riskin büyük olduğu yüzde yüz. Ama bence hükümet cephesinden olay şöyle kuruluyor; bir takım büyük tavizler vermek için, bizim büyük tavizler almamız gerekiyor diye düşünüyorlar ve kafalarındaki temel mesele, başkanlık meselesi. Ve hâlâ o konuda taviz alabileceklerini düşündükleri için sürdürebildikleri kadar sürdürüyorlar. Göründüğü kadarıyla HDP’de çok net bir itiraz var. Fakat HDP dışında kalan güçlerde, itirazın bu kadar güçlü olmadığını düşünüyorlar ki hâlâ bu noktada kalabiliyorlar.
Sizin Kobanê eylemleri için “Hem yenilgi, hem zafer oldu” değerlendirmenizi de anımsatıp soralım; Yenilgiyle kastettiğiniz, Türkiye’nin batısının “Kürt’ü anlama” pozisyonunun yeniden bozulması, bunun da AKP’nin çözüm sürecinde somut adım atmamasında elini kolaylaştırması mı?
Kesinlikle. Bu yenilgi dediğim kısım. Zafer dediğim kısım daha bölgesel boyutla ilgili. Kobanê’nin düşmesi, Rojava’nın üç temel ayağından birinin gitmesi demek. 6-8 Ekim onu kurtarmış oldu. Çünkü Kobanê düştüğü anda Türkiye’de iç savaş başlayacak. Ve hükümet şu anda iç savaş istemiyor. Bence hiçbir zaman istemeyecek diye bir şey yok. Çünkü gözleri çok kararmış durumda. Dolayısıyla bölgesel anlamda bir zafer ama Türkiye’nin içine yansıması konusunda olumlu bir şey söylemek zor.
Mehmet Altan, Cemaat operasyonunu değerlendirdiği son yazısında, “AKP, laikliği ortadan kaldırıp yeni bir din faşizmi kurabilir mi?” sorusunu sorarak özetle şu tespitte bulunuyor; ‘Bu ülkede demokrasi eksikliğinden iç savaş çıkmaz, ama laiklikten çıkar.’ Ne dersiniz, Türkiye sosyolojisi böyle bir reaksiyon gösterir mi?
Bu, belki Erdoğan ve kurmaylarının gözünü korkutmak için güzel bir uyarı olabilir ama teorik olarak katılmıyorum. Çünkü Gezi, tam da bir tarafta demokrasi, bir tarafta laiklik karşıtlığının erimeye başladığı bir yerdi. 2007’dir laik kalkışma. Faşizan da bir kalkışma ama bir taraftan da acı bir tecrübe; çünkü o insanlar çok yalnız olduklarını gördüler. Fakat Gezi bence o açıdan çok sağlıklı bir şey oldu. O kesimin daha genç kuşağı, laik ve demokratik sıkıntıları beraber yaşamaya başlayıp, demokratik bir tepki verdi. Yani 2007 faşizan bir kalkışmadır, 2013 Haziran’ı ise demokratik bir ayaklanmadır. Dolayısıyla kendi düşünce süreçlerimiz açısından Mehmet Altan’ın yaptığı analizi çok tehlikeli buluyorum.
Neden?
Çünkü buradan yola çıkarsak, Gezi’yi laikçi ayaklanma zannedip, muhalefetimizi oradan kurmaya çalışırız ki, bunu yapmaya kalkışanlar var Türkiye solunda ve bence yanlış yerden okuyorlar Gezi’yi. “Gezi’de laiklik yoktur” anlamında söylemiyorum ama orada aslolan demokrasiydi. Erdoğan’ın İslamîleşmeyi gayet gurur kırıcı biçimde yapıyor oluşuydu. Gezi’de temelde iki şey vardı bence; biri demokrasi, diğeri çevre ve kent meseleleri. Kapitalizmin sömürü boyutu değil ama metalaşma boyutu, her şeyi alması, satması, yıkması… O yıkıma karşı bir tepkiydi Gezi. Kapitalist yıkım boyutunu atlayıp, demokrasi meselesini de tamamen laikliğe bağlayıp oradan Gezi tahlili ve Türkiye sosyolojisi tahlili yapmak, solu bitirir. Solun kesinlikle böyle bir şeye düşmemesi lazım. Aslında Türkiye sosyolojisinde de büyük yankı bulacak bir şey bu. Çünkü bizim ana akım sosyolojimiz de buradan kuruldu; yani Türkiye’de asıl karşıtlık, sınıf karşıtlığı değildir, merkez-çevre karşıtlığıdır, işte merkez laiktir, çevre muhafazakârdır vs… Bence çürütülmeye çok açık bir sosyolojik anlayış bu. Tam da Gezi, Soma, Kobanê, sınırlı da olsa başka dinamikleri ön plana çıkararak, “bakın başka bir Türkiye de var, başka karşıtlıklar var” diyorken.
‘Başka karşıtlıklar’ı açar mısınız? Gezi, Soma, Kobanê neyi ortaya çıkardı?
Gezi’de ön plana çıkıp, sonra da kısa zamanda bilinçli-bilinçsiz şekillerde hasıraltı edilen iki karşıtlıktan biri demokrasi ve otoriterleşme karşıtlığıydı; ikinci karşıtlık kapitalist yıkım ile halk ve doğa arasındaki çelişkiydi. Onun karşısında bir şey oluştu Gezi’de. Ama buna siyasi adını koyan çevre olmadığı için de sönümlendi. Güçlü bir şekilde koyan olmadı, yoksa elbette bir sürü irili ufaklı siyasi çevre var, durumun farkında olan. Fakat diyelim HDP kadar büyük bir yapı, burada müdahil olup, bu bir “çevre ve kent ayaklanmasıdır” ya da “kapitalist yağma karşıtı ayaklanmadır” demediği için, bu olay söndü gitti. Bu hasıraltı edilmenin bilinçsiz kısmı. Bir de CHP ve AK Parti gibi, ayaklanmanın renginin oraya gitmemesi için ellerinden geleni yapanlar var. Yani iki parti de, “bu bir laik ayaklanmadır, İslamcılık karşıtı ayaklanmadır” dedi. Mehmet Altan ya da Gezi’yi -ağırlıklı olarak- buradan örgütlemeye çalışan sol, bugün yine buraya düşüyor. Yani CHP ve AK Parti’nin kurduğu karşıtlıklara ya da Türkiye akademisinin kurduğu karşıtlıklara düşüyorlar. Burada tam tersine yapılması gereken, bir iradenin ortaya çıkıp, “Gezi şunun ayaklanmasıydı” diyebilmesi. Bu iradenin örgütlenmesi gerekiyor. Bunun üzerinden siyasi dengeleri değiştirecek kadar güçlü bir çevre yok maalesef.
HDK/HDP, büyüyen tepkinin, altını çizdiğiniz alternatif siyasetin güçlü odaklarından biri olma pozisyonunda mı sizce?
HDP’deki oy oranındaki patlamayı bir anlamda Gezi’nin devamı olarak gördüm. Her anlamda değil ama. Türkiye’de bu kadim karşıtlıklara denk düşmeyen yeni bir his dünyası var. Ama bu his dünyasının, ne olacağı, nereye gideceği belli değil. Oy oranındaki yükselme kesinlikle çok önemli bir gelişmeydi. Ama HDP-HDK ona yön verebiliyor mu, ondan emin değilim. Ona yön verebilecek irade olsaydı, zaten Soma yaşandığında belki 1 milyon kişi sokağa çıkmazdı ama çok daha güçlü bir muhalefet olurdu. Gezi’deki kalabalıkların Soma’ya tepki göstermemesi, bir geri adımın ifadesiydi. Seçimlerde o geri adımın ileri adım haline geldiğini görüyoruz. Belki Soma’yla direk gönüldaşlık kurulamıyor ama itiraz devam ediyor. Yani zaten mesele bu bence… Bir itiraz var ama yön yok.
O halde, ‘itiraz ve yön’ meselesinden devam edelim. T24’teki son yazınızda, ‘yeni yüzyılın üç ana bileşeni; duvarlar, kitleler ve arınma nöbetleri’nden söz ediyorsunuz. Bizim için özetleyebilir misiniz, ne demektir bu?
Şunu söylemeye çalıştım; Batı’da duvarlar yükseltilip, zenginlerle yoksullar, fiili duvarlarla birbirinden ayrılıyor. Metafor falan değil yani. Hem de uluslararası çapta. Bilim kurgu filmleri on yıldır bunu anlatıyor; zenginler ya ayrı bir gezegene ya ayrı bir kıtaya gidiyorlar ya da işte duvar yükseltiyorlar. Bir şekilde birbirini görünmez kılma söz konusu. Duvarın bir tarafında demokrasi, özgürlükler; bir tarafında şiddet. Ama hal böyleyken Mısır, Türkiye gibi toplumlarda başka bir süreç yaşanıyor. Bunlara karşı sürekli kitle mobilizasyonu oluyor. Yani siz istediğiniz kadar o duvarları örün, kitleler o duvarları zorluyor. Bahsettiğim filmlerde de ayaklanmalar çıkıyor, ama bir birey çıkıyor ve Mesih gibi herkesi kurtarıyor. Gerçek dünyamızda öyle olmuyor. Türkiye’de, Mısır’da, Filistin’de aşırı bir politizasyon yaşanıyor ve Yeni Şafak gibi çevrelerde buna ilişkin farkındalık var. Yani “kitlesel bir politizasyon dönemi yaşanacak, biz de kendi kitlelerimizi mobilize edelim.” Yani, Türkiye’de yıkıma ve kutuplaşmaya karşı kitlesel tepki olacağını görüyorlar ve buna karşı kendi kitlelerini mobilize etme arayışındalar artık.
Kobanê eylemlerinde milliyetçi, dinci grupların hemen sokağa çıkması, bu söylediğinize denk düşüyor öyleyse?
Kesinlikle. 90’larda biraz bırakılan, 2000’lerde artık devreye sokulmayan sağ kitle hareketleri artık yukarıdan örgütlenmeye başlıyor. Bu da İsrail modelinin diğer veçhesi… İsrail bunu hep yapan bir devlet. Bu, Batı’da daha az yaşanıyor. Amerika’da duvarlar ön planda, sağcı milisler ancak bölgesel öneme sahip. Bizde sağcı ve/veya (gayri-ideolojik de olsa) politize olmuş kitleler ön planda. Bunların artarak yaşanacağını düşünüyorum. Liderleri ve ideolojisi olmadan politikleşen kitlelere karşı, yukardan ideolojik olarak daha bilinçli, daha liderli sokak hareketlerinin sık sık yaşanacağını düşünüyorum.
‘Daha liderli’ derken?
İşte Erdoğan var, Yeni Şafak var. Venezüella’da da bunun örneklerini görüyoruz; ciddi sağcı kitle mobilizasyonu yaşanıyor. İsrail her zaman her şeyin test alanı gibi zaten. Bu tür otoriter-totaliter yöntemler İsrail’de başlayıp dünyaya yayılıyor. Duvarlar ve kitleler dediğim bu.
Arınma nöbetleri derken de; ilk bölümde değindiğim hususlar; yani yönetenlerin, kitleyi razı edip sokağa çıkarabilmeleri için anti-kapitalist bir taraflarının olduğunu anlatmaları gerekiyor. Mesela, sırf “biz Kürtleri sevmiyoruz, çıkın sokağa, onları ezin” çok yetersiz bir şey. “Kürtlerin arkalarında İsrail var” ya da “kapitalistler var”a ikna etmeleri gerekiyor. Buna ikna edebilmeleri için İsrail’e sempati duyan, kapitalizmle iç içe olmuş insanları arada bir tasfiye etmeleri gerekiyor. Gülen tasfiyesi kısmen (tamamen demiyorum) bu. Gülen tasfiyesi üzerinden ne kadar İsrail karşıtı, ne kadar dünya sistemi karşıtı, ne kadar Amerikan düşmanı olduklarını anlatıyorlar.
Dolayısıyla araçsallaştırılmış da oluyor?
Kısmen. Çok işe yarıyor çünkü. Yani gerçekten anti-sistemik bir görüntü yaratıyor. Bu adamlar asılında devrimciymiş, radikal İslamcıymış gibi…
‘Duvar örmenin ve faşizanlaşmanın yaratacağı korkunç kâbustan kurtulmanın tek yolu, ortak bir yönü ve dili olmayan başkaldırının somut ve ikna edici alternatifini ortaya koymak’ diyorsunuz. Tamam, ama nasıl?
“Neler yapılabilir?” üzerine spekülasyon yapmadan önce, belki kısaca neler yapılmadı, onu hatırlatmakta fayda var. Mesela Soma’da bir şey çıkmaması hakikaten büyük bir handikap. Ama öngörülebilecek de bir handikap. Yani Gezi’ye bir sürü işçi katılmış olabilir ama sınıfın sınıf olarak yokluğunu görüyorsunuz. Zaten sınıf, sınıflığından çıkarılmak için her şey yapılmış. Küreselleşme, liberalleşme de somut durumlar olarak ortada. Ekonominin biraz daha sayısal, “objektif” süreçleri de o tarafa götürüyor dünyayı ama siyasi, ideolojik olarak da sınıfın bütün silahları elinden alınmış. Dolayısıyla sınıfsal ses çıkarmak çok zor hale getirilmiş.
Tekrar Kobanê eylemlerine dönersek, başka bir şey görüyoruz. Yani Gezi’de ırksal reflekslerinden görece arınmış insanların Kobanê’de buna ne kadar kolay dönebildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu kadar fokurdanma yaşanmasına rağmen, insanlar “benim diğer insanlarla çıkarlarım ortak, düşmanlarımız ortak, kuracağımız dünya da ortak olabilir” noktasında değiller.
Neden değiller?
Bunun hem o bahsettiğimiz reflekslerle alakası var, hem de doğru düzgün bir platform olmamasıyla. Onun için hep tarihsel paralelleri ve farkları hatırlatmak istiyorum. Mesela, 19. yüzyılın sonuna, 20. yüzyılın başına baktığımız zaman sosyalizm diye bir laf var ortada. Nasıl bir şeye benzeyeceğini kimse bilmiyor ama aşağı yukarı “kapitalizm gidecek, yerine sosyalizm gelecek” diye kitlelere yayılmış bir his var. Tabii bunu söylerken, Avrupa’dan, hatta Kuzey Amerika’dan söz ediyoruz, bütün dünyadan değil. Şu anda böyle bir hissin, etiketin yokluğu bir mesele zaten. İnsanların sınıf bilinci olmasa bile, böyle bir ufuk olsa, “şu gelince bu sorunları aşarız” gibi bir düşünce olur. Bunun olamaması da biraz sosyalist deneyimin yaşanmış olmasından kaynaklanıyor zaten. Yani bir şey yaşanmış ve vaat ettiklerinin bir kısmını gerçekleştirmiş, çoğunu gerçekleştirememiş. Böyle bir tecrübenin yaşanması da böyle bir umutsuzluğu körüklüyor. Ama bunlar aşılamayacak şeyler değil, aşılabilir.
Yine tarihsel bir paralel kurmak istiyorum. Yüzde yüz aynısını yaşayacağız anlamında söylemiyorum ama benzer bir şey yaşayabiliriz. Nedir o örnek? Lenin ve Bolşevik parti. 1917’ye gelindiğinde Lenin’in dünya çapında adını duymuş kimse yok. Rusya çapında da pek kimse yok ve ciddiye alınan bir güç değil Bolşevikler. Ama tarihin gidişatını değiştiriyorlar.
Nasıl?
Öncelikle, 1905 ayaklanmasının adını koyarak. Yani “sosyalizm” diye bir laf dolaşıyor ortalıkta. Yeni bir deneyim olarak 1905 yaşanıyor ve ona bir ad koyuluyor. O ayaklanmada ortaya çıkan şuralar için “işte sosyalizm budur” deniyor. O ad koymayı da ofisinde ya da kütüphanede oturan bir düşünürün değil, bir iradenin yaptığını görüyoruz. Ve bu fikir etrafında örgütlenilmesi gerekiyor; 1917’de şuralar tekrar ortaya çıktığında, örgütlü irade gerekli müdahaleyi yapıyor. Şimdi biz bir takım olaylar yaşıyoruz, işte Arap ayaklanmaları, Amerikan İşgal Et hareketi, İspanya’nın Öfkelileri ve Gezi. Birtakım deneyimler var ama bir özet çıkarmak şu anda mümkün değil. Mantıksal bir imkânsızlıktan söz etmiyorum. Mantıksal olarak mümkün ama bunların tarihsel bir “olay”a dönüşmesi siyasi iradeye bakıyor. Siyasi irade çıkacak ve “işin özeti budur, gelecek toplumun örgütsel formu da budur” diyecek. Bir yerden, bir gün, beklemediğimiz bir iradenin çıkacağını ve bunu yapacağını düşünüyorum, umut ediyorum.
Röportaj: Serpil İlgün
Devamını oku ...