Kişisel Bir Not: İslamcılık ve Kürtlük

Kişisel maceram iki toplumsallığın ortasında gelişti. Bugünden geriye dönüp bakınca bu iki toplumsallıktan bağımsız bir mecraya akmamın pek de mümkün olmadığını görebiliyorum. Hatta bağımsız bir mecraya akma niyetim olsaydı, muhtemelen her an bu geçmişe karşı kendimi konumlandırarak, ona karşıtlığımı belirginleştirerek, yeni yolumu çizerdim. Kopmaya çabaladığınız tarihimiz çünkü bizi hiç bırakmaz, onun bizde yerleştirdiği lügat ve kategoriler ile dünyaya bakarız, sürekli onunla hesaplaşmakla, ondan kopuşumuzu meşru kılmaya çalışmakla geçer hayatımız. Oysa ben bunu hiç tercih etmedim, bunun yerine iki toplumsallığın da bana öğrettiği şeyin kadim bir adalet arzusu ve kendilik haline çağrı olduğunu hep düşündüm.
Bu iki toplumsallık neydi, hep eleştirel bir pozisyonu korumaya çalışsam da hiç vazgeçemediğim bu toplumsallıklardan uzakta bir hayat niçin anlamlı gelmiyordu? Birinci sorunun cevabı basit: Kürtlük ve İslamcılık. Ama ikinci sorunun cevabı hiç basit değil ve koskoca bir külliyat, kimlik, hafıza vs. soruları etrafında gelişmiş durumda. Bu külliyattan herhangi bir cevap dizisini seçip onun etrafında bir karşılık üretebiliriz ama geçelim.
Bu iki toplumsallık - ve dolayısıyla tercihim nedeniyle aidiyet - birbiriyle çatıştığında ne olur? İnsan kendi varlığının konumlanışına, anlamına denk düşen bu sorunu nasıl çözebilir? Bu da zor bir soru, fakat hızlıca bir cevap verip, bir konumlanma ile kendini kayıtlamaktan korkarak, bu hızın çoğu zaman adaleti ıskaladığını düşünerek ve bir nefret ya da intikam arzusu etrafında kendini kurmadan konuşmaya çalışayım.
İslamcılığın muktedirleşmeye başlamasıyla beraber, birlikte yol yürüdüğümüz birçok dava arkadaşımın feci şekilde devletin diliyle konuşmaya başladığını gördüm. Yüzyıllık mağduriyet ve dava misyonu nasıl olduysa aniden değil ama aşama aşama gitti, devletin ideolojik bir aracına dönüştü. Ama maalesef devleti dönüştürme ve adil kılma etrafında üretilen meşrulaştırma söylemlerinin aksine, devletin maliki olmanın gerektirdiği mevzilenmenin savunmacılığıyla. Peki, basit bir soru soralım: devleti kaybetsek, mesela bir darbe olsa ne olur? Yeryüzünde mukim bulduğumuz varlığımızın anlamı, basitçe adil ve mümin bir hayatı yaşamaya çalışmak değil miydi? Devletsiz ve zulüm altında yaşadığımız hayat ile devletli ve muktedir iken yaşadığımız hayat arasına bir kıyas çektiğimizde, amelimizin aktığı mecra nereye götürüyor bizi? Devletsiz fakat mümin bir hayat niçin tercih edilebilir olmaktan çıktı? Bugün Türkiye İslamcılığının üzerine dayandığı miras, tam da 1923 sonrasında devleti değil mümin bir gündelik hayatı tercih edenlerin birikimine dayanırken ne oldu da devleti almak karşılığında bu kadar zalimleşmeyi tercih ettik? Adaleti önceleyen bir imana nasıl oldu da sırtımızı çevirdik?
Bu soruların analitik dıdıbıdısını yapmaya artık mecalim yok, rezalet dizboyu, üretilecek hiçbir cevabın alıcısı bu pazarda değil, onlar başka yerde. O yüzden geçiyorum. Ve kısa yoldan şuraya varmaya çalışıyorum. Nasıl oldu da İslamcılar bu kadar Kürt düşmanı oluverdiler? Her tarafından vıcık vıcık bir anti-Kürtlük hali akan söylemler nasıl bu insanların diline gelip oturdu? İnsanın imanı, komşusunun kimliğine düşman olmasına nasıl izin veriyor? Bu son soruyu yazılarken, üst paragrafla bir çelişki içerme bedelini göze alarak, kimsenin imanına söz etme hakkını kendinde göremeyen ilk terbiyemin izinde konuşmayı tercih ettiğimi fark ediyorum.
Bu ilk terbiye meselesinde bir duralım. Çünkü burası hem iki toplumsallığın kişisel tarihimde kaynaştığı noktayı aşikar eden hem de kısa yoldan bir tercih yapmamın zorluğunu fark ettiren bir şey. İnsanın lügati, davranış kodları, temel zihinsel kategorilerini falan oluşturan ilk terbiye, devam ettirilebilir ya da kopulabilir bir şeydir(gerçi kopsanız bile bir şekilde etkisi bitmez ama işte yukarda bir şey söyledim zaten buna dair). Ben kopmamayı tercih ettim. Önceleri Nakşi bir kültür evreninin Kürtlüğün otantik mekanında kurduğu bir dinsellik, sonraları bu Nakşilikle doğrudan ilişkili olduğunu hep zannettiğim Nurculuğun tedrisatı ilk terbiyemi kurdu. İyi de etti, beni birçok aptallıktan kurtarıveren kavramsal hazine, kimlik katline karşı kendini kurma imkânı hep buradan çıktı. Sonradan pozitivist kaynaklı olduğunu fark ettiğim İslamcılıklarla yol yürürken bile daha çok Nakşilik ve Nurculuktan edinilmiş ilk terbiyenin heybeme biriktirdiğinden yemişim meğer, iyi de etmişim, Allah borcumu ödemeye muvaffak kılsın. Yine de bütün çiğliklerine rağmen genç yaşlarda denk düştüğüm diğer İslamcılıklar, ilk terbiyeyi veren kaynağa kendiliklerinden atfolunuyor ve bir ahlak ve adalet arzusu olarak anlam kazanıyorlardı benim muhayyilemde.
Ama arada atlamayalım, bu ilk terbiyenin benim maceramda kürtlükle ilişkisi ne? Bir tarafta yeni bir zihni biçimlendirirken mukaddes bir metne ve fiili bir cemaate atıf yapan, Evladı Âdemî, Milleti İbrahimî, Ümmeti Muhammedî öğreten bu ilk terbiye, Kürdîliğin henüz bir sorguya maruz bırakılmamış doğrudanlığı içerisinde konuşuyordu (ya da şöyle diyeyim; ben, bir çocuk olarak, henüz o sorguların hiçbirini tanıyamayacak bir toylukta o kurucu konuşmaya muhataptım). Burada Kürdîliğin kendisine hiçbir yüceltme olmadığı halde, onun içinde mukim olmak, isteseniz de sizin varlığınızı ayrılamayacağınız bir toplumsallığa bağlar. Bunun aynı zamanda Allah’ın muradı olduğunu bilmek için bir yol yürümenize falan da artık gerek yoktur. Tamam bu böyle, ama Kürtlüğümü nasıl olur da ikinci mecburi toplumsallığım olarak tanımlıyorum, bunun vazgeçilmezliğini nasıl kuruyorum? Bu soru basit değildir, ama kısaca şöyle diyebilirim: büyüdükçe hem senin Kürtlüğünün hem başkalarının Kürtlüğünün maruz kaldığı, şahit olduğun ve onanamayacak yaralar bırakan saldırılar bir haysiyet başkaldırısına seni mecbur kılar; bu mecburiyet karşısında saldırganın, terk etmeni istediği mensubiyet artık ahlakî bir gereklilikle kendini vazgeçilmez olarak sana duyurur. Mensubiyeti terk edersen ahlakı terk etmişsindir, savunursan ahlakı savunmuş olursun. Bu kadar basit.
Sağolsun Nakşîlik ve Nurculuk, anti-devletçilikleriyle (bu cümle için bin tane soru sormayın, çünkü bu benim deneyimim) bu zincirin kuruluşunu kolaylaştırmıştı bir taraftan. Bir de zorluk vardı ama o çağdaş Kürt siyasetinin modernist hegemonyasından gelen bir şeydi, o da uzun mesele, sonra konuşuruz.
Peki bu meselenin muktedirleşen İslamcılıkla alakası ne? Alaka şu sorudan kurulabilir; İslamcılar mevzi ve konum aldıkça niye anti-Kürt siyasi aktörlere dönüştüler? Kürtlük, onlar için nasıl oldu da düşman bir siyasi aktörü tanımlar hale geldi? Bu insanlar, bir taraftan cumhuriyet tarihinin kötü ve büyük parantezini kapatıp yeniden kardeşlik ülkesi kurduklarını söylerken, “Kürt ile Kürtçüyü bak ne güzel ayırıyoruz” derken, Kemalist milliyetçiliğin, bu milliyetçilik vesilesiyle edinilen statünün ve Türk-Kürt hiyerarşisinin tekrarını niye bu kadar çok sevdiler? Olup olacağı bu muydu yoksa, Kemalist bir İslam Devleti mi? Nasıl oluyor da bütün kardeşlik sözleri, siyasi eşitlik meselesine gelince birdenbire hiyerarşiyi yeniden üreten kalıplara dönüveriyor. Otuz yıllık savaşın ardından, “tamam barışalım ama sakın fazla şey istemeyin, yoksa tekrar savaşmayı da biliriz” sözlerini nasıl olur da kolayca söyleyebiliyorlar? Din, hiç mi insanın ahlakını, söylemini, komşusuyla ilişkisini yapılandıran bir şey değildir? Komşusunun haysiyeti ile kendi gururu arasında tercih yapması gerektiğinde gururunu tercih eden bir Müslümanlık sahiden mümkün mü?
Bu arkadaşlar, İslamcılar, bir şekilde, İslamcılığın mirası, yoksulların direnci ve Kürt siyasetinin katkısıyla Kemalist siyaseti yenmeyi başardılar. Ama şimdi edindikleri mevzi, konum, statü onları ayrıcalıklı kılmışken bu hiyerarşiyi terk edip kardeşiyle eşit bir statüden konuşmayı göze alamıyorlar. Ayrıcalıklar onların nefsini esir almış. En ahlaklıları bile, barış sürecini yazdıklarında, aidiyet hissettikleri devletçi siyasetin en fazla reel-politikçi mecburiyetlerini işaret ediyorlar, oysa sıra çeşitli Kürt siyasetlerine gelince hooop ahlakî-politik eleştiri katına zıplıyorlar. Demek ki neymiş, devlet için ahlakî-politik bir eleştiri caiz değilmiş, yesinler sizin devletinizi, bari bu küstahlıkta İslamcılığı başkasına bırakın, yok o da onların malı. Ya kardeşim, her şeyi sahiplenmek iyi değildir, insanı firavunlaştırır, kendinizi mahvedecek yola inatla girmeyin Allah aşkına!
Baştan aşağı bütün İslamcılar, devlet mevzisinden anti-Kürt bir söylemin esiri oldular. Bundan teberri eylemek farzdır. Aksi takdirde İslam’ın mütevatir gelenek aracılığıyla Milleti İbrahim halkasına çağırdığı müminler arasına İslamcılar eliyle düşman fırkalar sokulacaktır. Medyada, bürokraside, derneklerde bir şekilde konum ve statü bulan veya bulma ümidi olan bütün İslamcılar ya da konum, statü işlerinden teberri etmesine rağmen dost halkaları aracılığıyla kaderini bu İslamcılara bağlamış, dostunun hatırını hakikatin ve adaletin hatırına önceleyen İslamcılar feci bir kirlenmenin yayıcısına dönüşmüş durumdalar. Maalesef İslamcılık, o ahlak ve adalet çağrısı olarak temayüz eden miras, bu yükleniciler ve sözcüler eliyle artık zalim bir tahakküm aracına dönüşmektedir. Bir zulme isyan eden ve haysiyet çığlığını yükselten hiçbir insan artık muktedirlerin kirli dilinden İslamı masum düşünemez noktaya gelmiştir.
Bu söylediğim genel bir meseleye atıf değil, belki biraz o, ama daha çok kendime dair bir not olarak burada önemli. Bu topraklarda Kürtlüğü bir haysiyet çırpınışına mecbur bırakan devlet siyasetine şahit olan İslamcılar, devletin zalimliğine dair o kadar laf ürettikten sonra devletin maliki oldular, fakat son kertede devletin anti-Kürt bütün lügatına da sahip çıktılar. Şu hale bakın, 2008’den beri yazılan çizilen sözlere bakın, Kürd’ün hakkını ne tür pazarlıklara bağladıklarına, hangi politik-uluslararası analizler ile komşusuna-kardeşine karşı ihanet suçlamaları yönelttiklerine, her katliam veya cinayet sonrasında ne gerekçeler ürettiklerine, kendileri ile komşularının gururu arasında kurdukları hiyerarşiye bakın. Buradan çıkacak şey insanın insana, bir topluluğun topluluğa denkliği olabilir mi? (Dikkat! Bir siyasetin bir siyasete denkliği demiyorum, çünkü her siyaset kendi toplumsallığı ölçüsünde güç biriktirir. Ama siyasî güç açısından denk olmamak, Müslüman bir nazardan bakıldığında, hak ve haysiyet denksizliğini getirmez, aksine güç asimetrisine rağmen hak ve haysiyet sabittir.) Bu sorunun kendilerine yöneltilmesini bile saldırı kabul ediyorlar.
En iyi niyetli okumayla bile meselenin kökünde şu var; kendi ağabeylikleri, yol göstericilikleri olmazsa kötü yola düşecek çocuklarız biz. Laf dinlemediğimiz zaman azarlama, kötek ile yola getirme hakları var. Bunu asla itiraf etmiyorlar ama bilinçaltı denen meret bu inançlarını sızdırıyor, bir şekilde açık ediyor. Eğer bu kadar endişeli olmakta haklı iseniz Allah’a güvenin kardeşim!Allah tarihin hâkimidir, insanın kalbine ve toplumun önüne hakkı serer, O’nun gücü olmadan kimse kimseyi zaten uyaramaz, Müslüman isek bunu biliyoruzdur. Kaldı ki siz önce kendinizi Rabbin çağrısına bi yönlendirin, sonra bıdıbıdıya hiç ihtiyaç kalmadan kimlerle kendiliğinden dost kılındığınızı göreceksiniz. Hidayete uyarıcı Allah’tır ve bu sıfat kimseye tevdi edilmiş değildir. Bunu da mı unuttunuz?
Daha orta yolcu bir okumaya dönersek, itibar görmek istiyorlar, herkesten itibar görmek istiyorlar ve en çok da Kürtlerden, çünkü o kadar zulme maruz kalan Kürtler de onları onaylarsa huzura erecekler, iddialarının gerçekliği teyid edilmiş olacak. Ama bugüne kadar Kürtlerin başına Kemalist devlet bin bir tür şey getirirken, bu zulme karşı gözle görülür boyutta bir karşı çıkış üretemediklerini unutarak. Tamam bunun anlaşılır bin türlü nedeni var ama insan hiç olmazsa biraz mütevazı olur. Oysa muteber kılınma arzusu, karşılık bulmayınca onları çıldırtıyor ve sonra kontrol edilememiş bir öfkeyle devletçi-kemalist lügate sarılıyorlar. Ayıptır ya ayıp!
Dikkat edin, mesele geliyor bir yerde tıkanıyor. Kürtlüğün kendi değerini tanımlamak üzere şu ya da bu siyasî aktör eliyle gelişen siyaseti kabul edilemez olarak kodlanıyor. Bu kadar zulüm ve dirençten sonra, Kürtler önce bir sussun isteniyor. Sonrası sanki cennet olacak.
Bu kötülükler olup biterken İslamcılıkların kirden teberri etmemesi, hiç nedamet getirmeden mülk üzerine eyleme girişmesi artık gına getirdi. Durmadan Kürtlüğümüze, varlığımıza, haysiyetimize saldırmaya devam ediyorlar. Şimdi ben ne yapmalıyım? Onları adalete çağırmak niyetinden vazgeçip, ciddiye almamaya çalışmak aynı zamanda içinde yetiştiğim bir geleneğin-toplumsallığın terki anlamına da gelebilecek iken ne yapmalıyım? İlk terbiyemi veren ve uzun yolda beni her türlü saldırıya karşı donatan geçmişim, mevziyi terk etmeyip ıslah için amel etmeyi emrederken ne yapmalıyım? Zor bir soru yine geldi, kapımıza dayandı.
Cevap her halükarda şu minvalde şekillenecek; İslamcılık ya topluluk olarak hak sahibi olanı açıkça tanıyacak ve kendi itibarını kazanacak ya da zulmün aracına dönüşerek kendine ihanet edecek. Şu soruya açıkça cevap vermeyi göze alamayanlar, yok bilmem 19. yüzyıl milliyetçiliğinin kirine, yok kemalizmin çamuruna, yok PKK marksistliğine atıf yaparak hakkın inkarına sabitlenecekse, o artık bir adalet arzusu ve ahlak çağrısını taşımaktan vazgeçmiştir ve yollarımız ayrılacaktır.
Hamdolsun ki, İslam edebini, ahlakını ve iman davasını o kalın ve kara kafalı Kürt mollalardan öğrenmişim. Yoksa bu İstanbul-Ankara İslamcılıkları insanı deli eder.
Devamını oku ...

Burjuva Partileri Ne Yapar?

Burjuva Partisi, adı üzerinde, burjuvanın, yani salt patron sınıfının çıkarlarıyla hareket eden ve dünyayı o sınıfın gözünden anlamlandıran politik partilerin sosyoloji literatüründeki ortak adıdır. Ancak tabii bunu tamamlayan başka özellikleri de vardır.
Ancak bir savaş çıksa ölecek kadar emekçinin iş cinayetlerinde kurban gitmesine rağmen her şey normalmiş gibi soğukkanlılık sergileyen partiler burjuva partilerdir. Çünkü burjuvaya bir şey olmadığı için onlar rahattırlar. Ne zaman ki burjuvanın kârları düşer; o zaman mevzunun adı ‘KRİZ’ olur. Ölenler istatistikî bir veri olmaktan öteye gitmez burjuva partileri için.
Ancak diplomatik bir ağız takınmayı da iyi bilirler. Toplumun hassasiyet ve eğilimlerini iyi tartarlar. Emekçiler sefillik içindeyken veya öldüğünde (çok derin ve kasvetli bir edayla) başsağlıkları dilerler, siyah arka planlı bilboardlara ‘BAŞIMIZ SAĞOLSUN’ yazdırırlar. Her zaman gerçekleri tersyüz etmek üzere hazır kıta bekleyen propaganda aygıtları, medyaları vardır. Emekçilerin iradelerini bu propagandalarla maniple edebildikleri yerde ederler, edememeye başlayınca gazı copu reva görürler ve gündemi başka bir yere kaydırmak için ellerinden geleni yaparlar. ‘İŞ KAZALARI KADER’ dediklerinde inanırsın; tevekkülün anlamını hafızandan siliverirler. Bir burjuvanın ekonomideki kıvraklığını siyasette gösterirler. Burjuva sınıfıyla olan anatomik bağlılıklarının bir hikmetidir belki de; bilinmez!
Bu yüzden ‘burjuva parti’ kavramını bilerek ve isteyerek kullanıyorum. Sosyolojinin insanlığa hediye ettiği, bu kadar hayatın gerçeklerine göbekten bağlı ve yalnızca iki kelimeden oluşan kelime az bulunur. Sadece burjuva sınıfının ekonomi-politik çıkarlarını gözeten ve toplumun emekçi katmanlarının halini takmayarak hayatın tozpembeliğinden dem vuran politikaların malikleri başka nasıl isimlendirilir? Bu kavram, bilimde günlük kullanım şeklinin dışında, somut bir gerçekliğin tespiti ve sınıflandırılması için kullanılır.
Elbette ki bir partinin burjuva partisi olup olmadığını anlayabilmek için daha başka ölçülerde vardır. Burjuva partiler, ekonomik büyüme ve gelişmekten söz etmeyi çok severler. Büyüme ve gelişmeden ne anladıkları ise sundukları büyüme manzarasından anlaşılır. Örneğin eğer bir parti, bir ülkenin gelişmesinden bahsederken, orada bölüşüm adil mi değil mi diye bakmıyorsa… Emekçi sınıflarının, ülkede üretilen servetten ne kadar pay aldığını umursamıyorsa... Emekçilerin hangi koşullarda, hangi koşullarda ve onların ortalama yaşam süresini dikkate almıyorsa gelişme ölçütü olarak dikkate almıyorsa?
Emekçilerin çocukları yeterli gıdayı alabiliyor mu?
Kendileri kazasız ve güvenlikli bir şekilde çalışabiliyor mu, patronların işten atma tehdidine maruz kalmadan ve hakarete uğramadan özgürce sendikalaşabiliyorlar mı?
Asgari yaşam olanaklarını sağlayacak sosyal politikalar devlet tarafından sağlanıyor mu?
Ailelere ‘kendi başının çaresine bak’ diyerek, piyasanın insafsızlığına mı terk ediliyor? Sokaklarda aç çocuklar var mı vb. bunların hiçbirisine bakmaksızın yalnızca maddi servetin şişmesini anlıyorsa ve bununla övünüyorsa, bu parti dört başı mağrur bir BURJUVA PARTİSİ’dir.
Çünkü emekçileri kaile bile almaksızın yalnızca burjuvanın (patron sınıfının) çıkarları doğrultusunda ekonomiyi, politikayı ve toplumu idare ediyordur. Ve medya eliyle de toplumun algısını maniple ederek bu apaçık gerçekliği insanların zihninden esirgiyordur!
Mesela şimdi Ali Ağaoğlu’nun milli gelirdeki payıyla bir maden işçisinin payını toplayalım. Eğer Ali Ağaoğlu’nun milli gelirdeki payı 1 milyon dolar arttıysa ancak maden emekçisinin aylık geliri 100 TL eksildiyse; bu bir burjuva politikacısı için ekonomik büyümedir. İşçinin daha yoksullaşmış olması onu ilgilendirmez, hatta politik çalkantılara sebep olmaması koşuluyla ölmesi bile ilgilendirmez. Her işçi (salt istatistikî bir veri olarak kalmak kaydıyla) her türlü ihmal ve kar hırsının sessiz sedasız kurbanı olabilir. Bunun adı KADERdir(!).
Burjuva partinin hayatı yorumlayış biçimi ekonomi politiktir. Çok muhafazakâr veya çok laik görünmesi, yalnızca onun bu ekonomi politik prestiji için önemlidir. Örneğin TÜSİAD laik, MÜSİAD muhafazakâr kabul edilir. Son 13 yıldaki iktidar partisi de muhafazakâr olarak anılan bir parti. Peki, acaba bu 13 yıllık zaman diliminde (laik veya muhafazakâr olsun) bir işçinin yaşam standardımı artmıştır yoksa TÜSİAD’ın temel lokomotifi laik Koç grubunun kârları mı? Aynı örneği tersinden de düşünsek aynı sonuca varırız. Kim zenginliğine zenginlik katarken öteki daha yoksulluğa sürüklendi? AKP’nin ilk on yıllık döneminde sadece Koç grubu, Tüpraş’ın da özelleştirilmesiyle, 3 katı kadar büyüdü, MÜSİAD zaten devasa kârları ve özelleştirme katladı sermayesini.. Yani burjuva sınıfı laik-muhafazakâr ayırt olmaksızın topyekün kazandı. İşçi sınıfı ise laik muhafazakâr ayrımı olmaksızın yerin altında topyekün öldü veya topyekün sefalete sürüklendi. Bu gerçeklik, hem bu topraklarda hem de dünya coğrafyasında burjuva partilerin egemen olduğu her yerde mevcuttur, ancak bazı coğrafyalarda emekçiler bazı tarihsel kazanımlar elde ederek bu umursamazlığın şiddetini azaltabilmişlerdir. Bizim coğrafyamızda da işçi ölümlerinin ve sefaletinin önünün alınamamasının tek sebebi, en yalın ifadeyle, onların emek gücü dışında hiçbir şeylerinin önemsenmemesidir. Emekçilerin burjuva partilerin bu umursamaz politikasını kıracak ekonomik, demokratik ve hukukî kazanımlara ihtiyacı vardır (ve elbette ki bu kazanımların yerleşmesi de gereklidir. Çünkü anayasal bir hak olan sendikalı olma hürriyeti bile, aşağıda istatistiklerde göreceğimiz gibi, yalnızca kâğıt üzerinde kalan bir haktır).
Son 12 yılda (iktidar partisi öncekilerden farklı olmasıyla övüne dururken) tam 13.168 işçi cinayet gibi kazalarla hayatını kaybetti. Devlet İstatistik Enstitüsü Hane Halkı Bütçe Anketi'ne göre (uluslararası standartlar baz alındığında) 13 milyon 925 bin kişi açlık sınırında, 28 milyon kişi ise yoksulluk sınırında yaşıyor. Kayıtlı 11 milyon işçinin ancak 700 bin civarı sendikalıdır. Bu sendikaların bir kısmının sadece adının sendika olduğunu varsayarsak ve daha sigortasız-kayıtsız çalışan işçinin olduğunu da varsayarsak, tablo daha da korkunçlaşır.
Bu yüzdendir ki durum anormalken, durum iyiymiş gibi davranan ve sürekli geliştiğimizi(!) söyleyen partiler, ancak durumu gerçekten iyi olanların çıkarlarını gözetiyor demektir. Gelir adaletsizliği ve işçi ölümlerinin en fazla olduğu ülkelerden birinde her şey iyiye gidiyormuş gibi davranan partiler, dünyayı burjuvanın gözlüğünden görmekten başka bir şey yapmıyorlar. Dünya nasıl tozpembe gözükür yoksa?
İyiki sosyoloji literatüründe ‘burjuva partisi’ diye bir kavram var, yoksa onu icat etmek gerekirdi!
Devamını oku ...

Ferguson Mücadelesi Ulusal Zulmün Simgesidir

Michael Brown’un 9 Ağustos tarihinde Ferguson polisi Darren Wilson tarafından vurulduğu, St. Louis’in dışındaki, nüfusunun çoğunluğu siyah olan Ferguson’daki gelişmeler üzerine kitaplar dolusu analiz kaleme almak mümkün.
Ortada bir cinayet ve 18 yaşındaki Michael Brown’un duygusuzca öldürülüp güneşin altında ölüme terk edilişi var. Yaşanan bu travma, insanlarda büyük bir yara açmış durumda, ayrıca siyahların hayatının değersiz olduğuna dair bir kanaat kaldı geride. Artık nasır tutmuş bu saygısızlık, insan hakları/siyahların kurtuluş mücadelesi öncesi gerçekleşen linç eylemlerini, bu eylemlerin siyahları terörize edip onlara mesaj vermek için kullanıldığı günleri anımsatıyor.
Bugünse daha kibar bir üslupla, soylulaştırma adı altında, St. Louis’deki mahallelerde etnik temizlik yapılıyor ve neoliberal bir model uygulamaya sokuluyor. Yirmi yıl önce nüfusun çoğunluğunu beyaz orta sınıfın teşkil ettiği Ferguson, bugün yüksek işsizlik oranına sahip olan ve fakir siyahların yaşadığı bir kasabaya dönüşmüş. Polis ordusu ve siyasetçilerin işbirliğiyle, halk, St. Louis mahallelerinden kovulmuş ve bu kasabaya gelmiş.
Tüm ülke genelinde benzer bir senaryo işliyor. Ülkede kaliteli hayat kuralları, sıfır tolerans politikaları, okul kapatmalar, sosyal hizmetlerin kesilmesi, kamu konutlarının yıkılması yüzünden ailelerin dağılması, onlarca yıl önce kentlerin iç kesimlerine kaçan beyaz orta sınıfın yıllarca yatırım yapılmayan bölgelere taşınmasına ve mülkün fakir siyahların elinden ucuza alınmasına neden oluyor.
Elbette Ferguson ve St. Louis Kasabası’ndaki halk arasında belirli bir öfke ve isyan hâli mevcuttu. Bu durum, polis baskısına karşı filizlenen hareket ve siyah kurtuluş hareketinin dirilişi ile destekleniyordu.
Ancak silâhsız ve teslim olmuş bir siyah gencin polis tarafından göz göre göre katledilmesi onun siyahlığına bağlandı ve bu, konuyla ilgili uygun bir analiz geliştirmeyi güçleştirdi.
Siyahlığın öne çıkartılması da ulusal zulmün başka bir semptomudur. Hâkim burjuva medyası, burjuva hükümet ve devlet, bu sayede siyahları suçlu ilân etme, onları kötüleme ve toplum dışına itme imkânı buldu.
Ferguson’dan “sızan” haberler, Michael Brown’un hatırasının bile bile zehirlenmeye çalışıldığı bir sürece işaret ediyorlar. Söz konusu haberler, büyük jüri kararını verdiğinde, St. Louis Kasabası’ndaki polis güçlerinden gelecek yeni bir ağır ve baskıcı cevabın meşrulaştırılması için gerekli zemini oluşturuyorlar. Genel beklentiye göre, karar, polis Darren Wilson’ın suçlanmaması yönünde olacak.
Michael Brown’u Lekeleme Gayretleri
Michael Brown’u lekelemek için yığınla çalışma yürütülüyor. İlki bir mahalle bakkalından alınan video kaydı. Bu kayıt, polis tarafından, Brown’u vuran polisin ifşa edilmesine dönük talebi etkisizleştirmek için ortaya çıkartıldı.
Sonra da otopsi raporları açık edildi. Bu raporlar, büyük jüriye delil olarak sunuldular. Burada da amaç, katledilen siyah genci lekelemek ve Darren Wilson’ı sadece işini yapan ve kendisini koruyan bir polis olarak resmetmek. Oysa polis, elleri havada olan, silâhı bulunmayan bir gence birkaç kez, öldürmek amaçlı ateş ediyor.
Otopsi sonuçlarının ortaya çıkartılmasının nedeni, olayı yanlış açıdan bakma ve iftira meselesine dayandırmak. Tabii burada insanın aklına şu soru geliyor: bir kişinin elinde kurşun yarası nasıl açılabilir? Elleri havadayken vurulan Brown’un otopsi sonuçları bu soruya cevap vermiyor. Bu konuyla ilgili bir açıklama, ancak siyahların hayatının önem arz ettiği, siyah gençlerin yaşama hakkına sahip bulunduğu, Trayvon Martin vakasında görüldüğü üzere, suçlu ilân edilmeme hakkına sahip olduğu bir toplumda mümkün.
Bu senaryo dâhilinde, sadece Darren Wilson’ın değerlendirmesi önemli, sayısız tanığın, Brown’un silâhsız oluşunun, sokakta yürüyen iki siyah genç gördüğü için olayı Wilson’ın başlatıp şiddetlendirmesinin bir önemi yok.
Öfkeyi katmerlendiren diğer bir husus da ABD toplumundaki beyazlara verilen imtiyazın mükemmel bir örneğinin gerçekleşmiş olması. Michael Brown ve göstericiler, ülke genelinde çeteler olarak etiketlendiler. Onlar, Keane’deki bir balkabağı festivaline saldıran beyaz kolejli gençlerden ve West Virginia’daki bir futbol maçında olayları çıkartan beyazlardan daha kötü bir yere kondular. O öfkeli beyaz gençlere alabildiğine yumuşak davranıldı. Onlar için, “kabadayılık yapan eğlence düşkünü gençler” ya da “bozguncu” denildi, o kadar. Kimse genç bir siyahın ırkçı niyetlerle öldürülmesine tepki veren Ferguson halkına yağdırılan ırkçı ve tahrik edici dili kullanmadı.
Larry Hales
Devamını oku ...

Küresel Kapitalizmin “Orta Gelir Tuzağı”

Son yıllarda zaman zaman gündeme gelen “orta gelir tuzağı” söylemi, özellikle son haftalarda iktisatçılar arasında sıklıkla dile getirilmeye başlandı. Bu nedenle meseleye farklı bir bakış açısı kazandırmak ve asıl tuzağın nerede olduğunu anlatmak açısından bu yazıyı kaleme aldım.
Aslında orta gelir tuzağı, iktisat literatüründe yeni bir kavram değil. Ayrıntıya geçmeden önce, bu kavram ile ne anlatılmak isteniyor, çok net olarak bunu söyleyelim. Bu kavram, düşük gelirli ülkelerin orta gelirli ülke durumuna geldikten sonra uzun süre bu durumda kalarak yüksek gelirli ülke seviyesine yükselememeleri ile ilgilidir. Veya kişi başına düşen geliri belli bir düzeye ulaşan ülkenin bundan daha ileriye gidememesi durumu olarak da ifade edilebilir. Burada iki temel sorunun cevabı önemlidir. Birincisi bir ülke, düşük gelirli ülke seviyesinden orta gelirli ülke seviyesine nasıl çıkmaktadır? İkincisi ise orta gelirli ülke seviyesinde olan bir ülke, neden yüksek gelirli ülke olamamaktadır?
Soruların cevabına geçmeden önce, belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm bir husus daha var. Bir ülkenin düşük, orta veya yüksek gelirli ülke grubunda olduğu nasıl belirlenmektedir? Önceleri ABD'nin kişi başına düşen gelirinin % 20'sine tekabül eden gelir düzeyi orta gelirli ülkeleri belirliyordu. Örneğin ABD'de kişi başına düşen gelir 50.000 $ ise bunun % 20'si olan 10.000 $ diğer ülkeler için orta gelir düzeyini belirleyen rakam olmaktadır. Ancak sonraları ölçüt ABD olmaktan çıkmış ve Dünya Bankası olmaya başlamıştır. Dünya Bankası'nın yapmış olduğu sınıflandırma şöyle:
Ekonomiler
Kişi başına yıllık ortalama gelir
Düşük gelirli ekonomiler
1,005 doların altı
Orta gelirli ekonomiler
1,006 – 12,275 dolar arası
Alt orta gelirli ekonomiler
1,006 – 3.975 dolar arası
Üst orta gelirli ekonomiler
3.976 – 12.275 dolar arası
Yüksek gelirli ekonomiler
12,276 dolar ve üzeri
Kaynak: Mahfi Eğilmez.
Türkiye alt orta gelir düzeyine 1950'lerde ulaşmıştır. Dünya Bankası'nın yapmış olduğu sınıflandırmaya göre, Türkiye 2013 yılı için 10.744$'lık yıllık kişi başına düşen milli gelir rakamı ile üst orta gelir düzeyine sahip ülke kategorisinde yer almaktadır. Bu arada IMF 2014 yılında Türkiye için kişi başına düşen gelirin 11.000$'ı geçeceğini tahmin etmiştir. Seçim kampanyalarından anladığımız kadarıyla, Türkiye'nin 2023 yılı için hedefi ise kişi başına 25.000$'ın gerçekleştirilmesidir. Bu durumda Türkiye, 2023 yılında yüksek gelirli ekonomiler sınıfında yer almayı hedeflemektedir. Bunun için her sene 2023'e kadar %8,48'lik büyüme gerekmektedir.
Yazımızın başında sorduğumuz sorulardan ikisini birlikte cevaplayalım. Bir ülkenin düşük gelirli ülke kategorisinden orta gelirli ülke düzeyine çıkması, orta gelirli ülke sınıfından yüksek gelirli ülke sınıfına yükselmesinden daha kolaydır. Neden? Çünkü düşük gelirli ülkeler, başlangıçta bol ve ucuz işgücüne sahip olduklarından daha yoğun işgücünün gerektiği, örneğin tekstil sektöründe avantaj yakalayarak büyümekte ve orta gelir seviyelerine çıkmaları daha kolay olmaktadır. Bol ve ucuz işgücünün yanı sıra büyümeyi önceleyen bir ülkenin çevre tahribatını dikkate almaması da milli gelirini hızlı yükseltmektedir. Ancak orta gelirli bir ülke konumuna yükseldikten sonra ücretler eskiye oranla yükseldiğinden söz konusu ülke, ücretlerin daha düşük olduğu, örneğin Çin gibi ülkeler ile rekabet edememeye başlamakta ve yüksek gelirli ülke kategorisine ilerleyememektedir. Uzun süre bu durumda olduğunda ise “orta gelir tuzağına yakalanmış ülke” olarak adlandırılmaktadır.
Peki, orta gelirli bir ülke, yüksek gelirli ülke düzeyine yükselmek için ne yapmalıdır? Yüksek katma değerli ürünler üretmelidir. Yani teknoloji yoğun ürünlerin üretimine geçmelidir. Ancak bunu yapmak da zordur. Çünkü mevcut sanayileşmesini tamamlamış ve teknoloji yoğun üretimde dünya pazarlarını çoktan ele geçirmiş ülkeler ile rekabet edebilmek bu aşamada mümkün olamamaktadır. Bu durumda ülke, ne geri ne de ileri gidememekte ve orta gelir tuzağına düşmüş olmaktadır. Katma değeri yüksek ürünler üretebilmek ve uzun vadede rekabet gücünü yükseltebilmek için ise iyi eğitilmiş vasıflı bir işgücüne ve ağırlıklı olarak mühendislere ihtiyaç vardır. Önerilen çözümler arasında inovasyon, markalaşma ve araştırma-geliştirmeye (ARGE) daha fazla kaynak ayrılması ile girişimcilerin artması da var.
Şunu da belirtmekte yarar görüyorum. “Orta gelir tuzağı” diye tamlama şeklinde kullanılan ve zihinlerde böyle yer eden kavram, aslında her gelir düzeyinde olabilir. Yani düşük gelir tuzağı veya yüksek gelir tuzağına düşmüş ülke örnekleri de vardır. Mesela pek çok Asya ve Afrika ülkesi, fakirlik kısır döngüsünden kurtulamayıp düşük gelir tuzağına yakalanmışken, Japonya gibi kişi başına düşen milli geliri yüksek ve orta gelir ülke sınıfından kurtulmuş, ancak durağan büyümeye sahip ülkeler de yüksek gelir tuzağında bulunmaktadır. Bazı ülkeler ise, geçmişte Türkiye ile benzer sosyo-ekonomik göstergelere sahip olmakla birlikte, orta gelir tuzağına yakalanmadan sınıf atlamayı başarmıştır. Örneğin Güney Kore 1995'te satın alma gücü paritesine göre yaklaşık 10.000$ olan kişi başına düşen milli geliri ile orta gelir düzeyinde bir ülke iken, istikrarlı büyümesini devam ettirerek orta gelir tuzağına yakalanmadan, 2008 yılında yüksek gelirli ülke konumuna yükselmeyi başarmıştır.
Buraya kadar yazdıklarım iktisat literatüründe genel olarak konuşulan ve teorik olarak bilinmesi gereken bilgilerdi. Orta gelir tuzağı ile ilgili Türkiye'ye çözüm olarak gerek sol görüşlü kesimlerden gerekse de muhafazakâr kesimlerden tasarruf oranlarını artırmak, imalat sanayinde gelişme yakalamak veya sanayide çeşitlilik oluşturmak, işgücü piyasalarında esneklik çerçevesinde özetlenebilecek öneriler sunulmaktadır. Anlaşıldığı gibi, bu öneriler yeni bir ekonomi paradigmasından uzak, taklitçi, özgün olmayan, kalıcı olmaktan uzak, sığ yapıda ve eklektik özelliktedir. Hâlbuki Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı sosyo-ekonomik problemler, ancak yeni bir anlayışla ve zihniyet dönüşümü ile aşılabilecek niteliktedir.
Türkiye'nin düştüğü tuzak, küresel kapitalist üretim tarzını benimsemesi ve bu algıyı bir türlü kıramamış olmasıdır. Türkiye sanayileşmek için esnaf-çiftçi-zanaatkâr üçlemesine dayalı örgütlenmesini tasfiye etmiş, ancak yine de sanayileşememiş bir ülke olarak, küresel kapitalizme pazar olmuş ve sistematik sömürüye uğramış bir ülkedir. Türkiye, Batı tipi kalkınma anlayışı ile yemlenmiş ve insanını endüstriyel kapitalizm için proleter yapmış olan bir ülkedir. Türkiye, toprağa dayalı, hür emek anlayışı ile üretime dayalı bir ekonomiden; rant, faiz ve sermayeye bağımlı, üretimden kopuk bir ekonomi anlayışı benimsemiş tuzaktaki ülkedir.
Kendisini endüstri ile tanımlamış ve endüstride kendilerine yetişememiş ülkeleri öteki olarak gören Batı düşüncesine göre, Batı dışı toplumların yüksek gelirli veya gelişmiş ülke konumuna yükselebilmeleri için kapitalist toplum aşamasını yaşamaları gerekmektedir. Çizgisel tarih anlayışının iktisattaki yansıması olan bu felsefî görüş nedeniyle Batı dışı toplumların hep daha iyiye ulaşmak için önüne hedefler konulmakta ve bu yolda sömürülmeleri de tarihsel bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Türkiye'nin temel problemi, Batı tipi bir kalkınma anlayışı ile Anadolu insanını kentlere göç ettirip madende veya rezidans inşaatlarında çalışmaya mecbur bırakan sosyo-ekonomik düzenidir. Türkiye, mevcut sanayileşme ve kalkınma politikaları ve kentleşme süreci ile tuzaktan çıkamayan bir ülke olacaktır. Tuzaktaki ülke Türkiye için mevcut kentleşme politikalarından vazgeçmekten, Anadolu topraklarını üretime açmaktan, tarım ve hayvancılığı desteklemekten, esnaf-çiftçi-zanaatkâr örgütlenmesine gitmekten ve Anadolu'nun bin yıllık iktisadî nizamına dönmekten başka çare yoktur.
Kaan Yiğenoğlu
Devamını oku ...

Uzun Ortaçağ

Belki sıkıldınız bu mevzudan ama, ben sıkılmamayı öneririm. Çünkü buna takılmamın nedeni, “PYD ÖSO'ya ‘he’ dedi, davayı sattı” herzesi değil. Hiç değil. Bu konuda bir hayal kırıklığı yaşamış değilim. Takılmamın nedeni, şimdi hareket eden bu şeylerin, çatışan, yan yana gelen, gün gün, saat saat yer değiştiren tüm bu grupların, devletlerin bir ortak yanı olup olamayacağını merak ediyor olmam. Hem gruplarda hem devletlerde tekrar eden ve görünürde karşıt ya da yandaş olsunlar, birbirine oldukça benzeyen bazı ortak karakteristik çizgiler belirmeye başladı çünkü.
“Albay Akidi'nin Kobani'ye girdiğini/gireceğini söylediği ÖSO güçleri...” yalanlandı, kısmen yalanlandı, öyle değil böyle dendi vs vs...
Şimdi, bugünün 2 adet haberi; Peşpeşe okuyalım:
1) Fehim Taştekin, bugün Al-Monitor'e yaptığı değerlendirmede özetle; Erdoğan'ın Kobani'ye karşı önce peşmerge kartını, şimdi de Arap kartını oynadığını; Abdulcabbar Akidi'nin İD’e karşı Kobani'ye 1.300 asker gönderme teklifinin PYD tarafından kabul edildiğini öne sürdüğünü; Akidi'nin 2013’te ÖSO Halep Askerî Yüksek Konseyi Komutanlığı’ndan ayrıldığını ; ÖSO adına konuşamayacağını; kimin adına konuştuğunun da belirsiz olduğunu; haberin hem SUK hem PYD yetkililerince yalanlandığını; Akidi üzerinden gündem oluşturmasının kötü çağrışımlar yaptığını; (şöyle ki) Akidi'nin, ÖSO içinde PYD ve YPG’ye en net tutum sergilemiş bir isim olduğunu; Ağustos 2013’te Halep’te bir toplantıda ‘PKK’ diye andığı YPG’yi “Acıma olmayacak. Eğer imkânımız olursa köklerini kurutacağız” diye tehdit ettiğini; Amerikan yardımlarına mazhar olan YPG’nin yanında durmanın silah ve para getireceği hesabıyla hareket etmiyorsa, Akidi’nin Kobani için heveslenmesinin İD ile savaştan daha öte anlamlar taşıdığını; Bunu Erdoğan'ın iki yıldır dillendirdiği “PYD'nin tek taraflı orada özerklik ilan etmesi kabul edilemez” çıkışıyla birlikte düşünmek gerektiğini söylemiş. Diğer linkteki yazıda ise, özetle; zaten Suriye'de ÖSO diye bir şey kalmadığını yazmış (haklı olarak).
2) Kobane Komutanı Polat Can’ın Gazeteci Mutlu Civiroğlu’na verdiği mülakatta bilhassa şu iki paragraf;
Uzun bir süredir ÖSO ile birlikte savaşıyorsunuz. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları vardı '1.300 ÖSO üyesi Kobanê’yi gidecek' diye. Nedir bu olayın aslı?
Polat Can: Birkaç noktada belirtmek istiyorum: Biz, YPG ve ÖSO olarak, Suriye’nin birer parçasıyız. Aramızda ittifak oluşturup beraber çalışıyoruz, bu bizim kendi işimiz, yani Suriye halklarının işi bu, Erdoğan’ın meselesi değil. Onun ÖSO adına konuşması doğru değil. Çünkü ÖSO'nun kendi sistemi, kendi komutanları var, onlar konuşabilir kendi adlarına. Hukuki olarak da yabancı bir ülkenin cumhurbaşkanının kendi ülkesindeki rejime karşı savaşan bir ordu hakkında açıklamalar yapması, kararlar alması doğru değil. İkinci bir nokta, Kürt halkını kabul eden, Suriye’de insan hakları ve demokrasi için savaşan bir ordunun destekçisiyiz biz. Efrin’de, Halep’te, Kobanê’de ve daha birçok yerde müttefikliğimiz devam ediyor. Bildiğiniz gibi, bundan iki ay önce Fırat Volkanı’nı kurmuştuk. ÖSO’nun bu grupları hâlâ Fırat Volkanı adı altında Kobanê’deler ve şehit verdiler, yaralıları var. Beraber direnmeye devam ediyoruz. Fakat Erdoğan’ın açıklamalarından sonra Halep Askerî Konseyi Başkanı Zahir Es Sakid böyle bir kuvvetlerinin olmadığını açıkladı. Hatta rejime karşı çok kuvvetli iken cephelerini, Halep’i terk edip de Kobanê’ye savaşmaya gelmeyeceklerini söylediler. ÖSO onlardan haberlerinin olmadığını söyledi.
Evet, açıklamasını bizler de okuduk.
Polat Can: Yine bahsedilen bu kişilerin hepsi bir-iki yıldan uzun bir süredir Türkiye’deler. ÖSO ile hiçbir resmî, hukukî ilişkileri yok. Kimdir ÖSO üyeleri? Suriye’de olup da rejime karşı savaşanlar. ÖSO'dan olup da Türkiye’de olacaksın ve rejime karşı tek kurşun sıkmamış olacaksın, böyle olur mu? Bunu açık bir şekilde ifade ediyoruz: ÖSO ile hiçbir sorunumuz yok, kardeşiz ve demokratik bir Suriye için de mücadelemiz devam ediyor. Sadece Rojava’da değil, Suriye’nin tamamında çalışmalarımıza devam edeceğiz. ÖSO’dan olup Kobanê’nin yükünü hafifletmek isteyenler varsa da Efrîn’de, Halep’te onlarla beraber cepheler açmaya hazırız. Kobanê’nin batısında, yani Minbic, Bab ve Cerablus mıntıkasındaki cephelerde savaşırsak, IŞİD’in Kobanê’deki kuvvetinin yarısı ortadan kaldırılmış oluyor. Bu şekilde Kobanê’deki YPG ve ÖSO daha iyi bir mücadele sergilerler. Zaten Serêkaniyê’de de YPG ve ÖSO grupları var, onlar da doğudan bir cephe açıp Tilebyed’e doğru gelebilirler. O zaman yükümüz hafiflemiş olur ve beraber daha iyi bir şekilde çalışabiliriz. Truva atı meselesi gibi, herkes ÖSO adı altında kendi emellerini gerçekleştirmek isteyebilir fakat ‘ben ÖSO’yum’ diyen herkes ÖSO değil. Bu da iyi bilinsin istiyoruz, Nusra Cephesi de uzun bir süre 'biz ÖSO’yuz' diyordu, yine bugün IŞİD’e katılan birçok grup da aynı şeyi ifade ediyordu. Fakat sonradan ÖSO olmadıkları ortaya çıktı.”
Özetle, Komutan Polat Can, her adımda “ÖSO” ifadesini kullanmış. Kastettiği her kimler ise hepsine birden “ÖSO” adını vermiş. “İki yıldan beri zaten beraberiz, Suriye'nin birer parçasıyız” demiş. Akidi'nin ise bu dezenformasyona dayalı hamlesiyle kendi birliğini truva atı gibi Kobane'ye sokmak istediğinden, bunun kabul edilemeyeceğinden söz etmiş. “Aslında geldiler de”, demiş. “Kabul etmiyoruz” demiş. Akidi kim? Onun birliği “ÖSO” değilse hangisi, bunları belirtmemiş.
Ben de bu iki açıklamaya (ve tabii buraya uzamasın diye almadığım, son 1 haftanın erişebildiğim bütün karşılıklı açıklamalarına) bakıp, bazı sorular sormak istedim. Sorularım ve ulaşabildiğim cevaplar şöyle;
1) Soru: Kimdir bu Abdulcabbar Akidi?
Cevap: (Eski) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Halep Askerî Devrim Konseyi komutanlarından Albay Abdulcabbar Akidi.
2) Soru: Halep! Peki Halep'te 2011 den itibaren yapılandırılan Halep merkezli en güçlü cihadist grubun adı ne?
Cevap: Liva el Tevhid (Liwa el-Tevhid ya da el-Tevhid Tugayı ya da Türkiye de yaygın adıyla Tevhid Sancağı). 2011’den beri bütün sol gazetelerde MİT'in kurdurduğu yazılıp söylenen, hafızanızı biraz çalkalarsanız, Türkiye'den Suriye'ye giden cihadistlerin sık sık beraber fotoğraf çektirip Facebook’ta paylaştığı grup yani. Tabii “MİT kurdurdu” dediysek, dünya basınını falanı filanı geriden bugüne doğru taradığınızda, belli ki CIA’e rağmen değil, CIA ile beraber. Neticede bu bir işbölümü, kimi grupları CIA eğitip donattı, kimilerini Türkiye, kimilerini de öte beri... mevzunun izini sürebileceğiniz 2 temel link şunlar (Link1 ve Link2).
Burada Tevhid grubuyla ilgili altını çizmek istediğim temel birkaç nokta:
i) Bütün kaynaklar, Tevhid Tugayı’nın Türkiye finanslı olduğunu yazmakta.Tevhid Tugayı’nı en yakından izleyen yerli ajansımız, Haksöz Haber.
ii) Tevhid Tugayı Komutanı Abdulkadir Salihi “2013 Kasım” ayının başında öldürülmüş. Bu haberi Haksöz ekibine doğrulayan isim, o tarihte yine, o zamanki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Halep Askerî Devrim Konseyi komutanlarından Albay Abdulcabbar Akidi'dir.
iii) Abdulkadir Salihi öldürüldükten hemen sonra, yerine Abdulaziz Selami geçmiş. Abdulaziz Selami, Salihi ile birlikteyken yaralanmış, Kilis'teki üste Türk Devleti tarafından tedavi edilmiş ve cepheye geri dönmüş.
iv) Bu tarihten sonra Tevhid Tugayı, aşağıda takip eden maddelerde de görüleceği üzere, Abdulcabbar Akidi ile birlikte hareket etmeye devam etmiş. Lakin, yine aynı tarihlerden itibaren (2013 ortaları) esaslı şekilde İhvan'ın uzantısı sayılan bu grup, İhvan'la (siz bunu Türkiye ile diye okuyun) birlikte Ortadoğu sahasında gözle görülür biçimde güç kaybetmeye de başlamış. Çünkü bu tarihler, hatırlanacak olursa, Mısır'da Sisi ile başlamak üzere, İhvan'ın sistematik tasfiyesinin ve İhvan liderlerine karşı "cadı avının" başladığı tarihlerdir. En sonunda Katar'dan da kovuldular. Böylece Tevhid Tugayı alabildiğine güçten düştü.
4) Bu geniş Tevhid parantezinden sonra, Abdulcabbar Akidi hikâyesine kaldığımız yerden devam edelim.
Soru: Peki, Akidi, hangi tarihe kadar ÖSO Halep Askerî Devrim Konseyi komutanı olarak kalmıştı?
Cevap: 4 Kasım 2013.
Neden? Çünkü bu tarihte “görevinden” istifa etti.
Hangi gerekçeyle istifa etti?
Şu: “Akidi, internet sitesi YouTube'da yayınladığı konuşmasında, istifasının başlıca sebebinin, ‘ÖSO'ya bağlı birlik komutanlarından bazılarının, Es-Sefira bölgesinde Suriye ordusuyla çatışmaya giren diğer birliklere yardım etme çağrısına kayıtsız kalması ve bölgenin kontrolünün kaybedilmesi’ olduğunu bildirdi. Ülke dışında muhalefeti temsil eden kişi ve heyetlere ağır suçlamalar yönelten Akidi, ‘Ülke dışındaki temsilcilerimiz, bağlı oldukları odakların özel gündemlerini icra etmek için makam peşinde koşuyor ve Suriye'de akan kanı gözardı ediyorlar. İçerideki devrime yabancılaştılar’ değerlendirmesinde bulundu. Suriye'deki iç savaşın başlamasının ardından ‘prenslerin koruması altına girdiğini’ iddia ettiği İslamî eğilimli hareketleri de eleştiren Akidi, söz konusu hareketlere, ‘Liderlik yarışından vazgeçme ve savaş meydanlarına geri dönme’ çağrısı yaptı.”
5) Peki istifa ettikten sonra ne yaptı?
Zaten birkaç aydır hazırlandıkları şekilde, şunu:
Eylül tarihli linkteki haberde sözü edilen bu bölünme, 27 Kasım 2013 tarihinde, Türkiyeli cihadist forumlarda da büyük heyecan yaratan 13 imzacılı İslami Cephe'nin kuruluşuna denk geliyor. Yani bu imzacı gruplar, içinde Tevhid Tugayı da yer alacak şekilde, o tarihte SUK’tan (ÖSO) ayrıldılar. “SUK’un, ÖSO'nun içini boşalttılar” desek daha doğru olur tabii. Ve de elbette asıl neden, İran Hizbullah’ının sahaya dalıp hepsini, ÖSO denilen şeyi 2 senede duman etmesi. Örgütlerin dağılması ve yerelde daha küçük parçalar halinde mafyalaşması, cepheden uzaklaşması. Buna bağlı olarak da Esed’in yeniden güçlenmesi.
Habere göre, Akidi ile birlikte hareket eden bu imzacı gruplar şunlar; Nusra Cephesi, Ahrar Şam Tugayları, Tevhid Tugayı, İslam Tugayı, Şam Şahinleri Tugayları, İslami Fecr Hareketi, İslami Nur Hareketi, Nureddin Zengi Tugayları, Hak Tugayı (Hums), Furkan Tugayı, Emrolunduğu Gibi Dosdoğru Ol Birliği, 19. Alay ve Ensar Tugayı.
6) Bu durum, iç ve dış basında, “Batı'nın ılımlı İslamî projesi ÖSO'ya büyük darbe, 13 imzacı grup SUK’tan ayrılarak El Nusra'ya yaklaştı” ya da “ÖSO ve El Nusra şeriatta birleşti!” şeklinde haberleştirildi. Gerçekten de Mayıs 2013’te, kuruluş bildirgeleri olan “Misak Belgesi”ni yayınladılar.
Zaten bu tarihten sonra, anımsarsanız, ABD’nin Suriye politikasında ciddi bir dalgalanma oluştu ve Türkiye o günden itibaren düzenli olarak, Suriye konusunda, yandan yemeye başladı.
7) Peki, Akidi ve Tevhid, SUK ve SMDK'dan (kısaca, ÖSO’nun 2011’den bu yana ABD, Türkiye, Katar ve diğer müttefik Körfez devletlerince çeşitli düzeylerde yapılandırılan üst birliklerinden) ayrılmakla, gerçekten de, ABD ve Türk Devleti’nin mihmandarlığından da ayrılmış mı oldu ? Yolunu bu ikisiyle de ayırdı mı ?
Öncelikle bu işlerin ne ABD, ne Türkiye, ne de bu cinsten hibrit gruplar açısından, siyah-beyaz hattında yürümediğini görmek gerekiyor sanırım. Anahtar sözcük, her biri için daima; süreçlerin sürprizlerin yönetilmesi. Yani kimse kimseye ne tam sırtını veriyor, ne de tam dönüyor. Tek amaç, yapının hayatta kalması; surviving. Öte yandan, Türkiye dâhil, Koalisyon’un adı geçen her bir gruba 4 yıldır yaptığı milyon dolar yatırım var. Bu nedenle, sorunun cevabı hayır, Albay Akidi "misyonsuz" kalmamış, ABD, Türkiye ve Katar hattında mekik dokumaya devam etmiş. Hareketliliği, basında hakkında çıkan haberlerden dahi izleyebiliyoruz.
8) Bu tarihten, yani 2014 ün Ocak ayından itibaren, ABD medyası, Suriye'de çözüm için yeni bir ittifakın adını parlatmaya başlıyor; Hazm Hareketi. Grup, dağılan “ılımlı” ÖSO parçalarını yeniden birleştirmek, canlandırmak için kurulmuş ama bugün gelinen noktada diğer gruplardan sadece biri olarak kalakaldı. Hiçbir grubu otoritesi altında toplayamadığı gibi, Akidi'nin El-Cezire'ye verdiği o ilk demeçte, Kobani'ye destek gönderme kararının altına imza atan gruplardan sadece biriydi. Akid'nin beyanında sıraladığı gruplar şöyle: İslam Ordusu, Şam Tugayı, Suriye Devrimciler Cephesi, Beşinci Tugay, Hazm Hareketi, Mücahidin Ordusu. (Link1 ve Link2)
(WP Ortadoğu muhabiri David Ignatius, 2. linkteki haberi Reyhanlı'dan yazmış, Hazm Hareketi lideri ile mülakat yaparak yani, hem de Reyhanlı'daki CIA-MİT üssünden bizzat)
9) Yine Akidi'nin Ocak 2014’ten itibaren sık sık ABD’ye gidip geldiğini, Türkiye'nin poposundan hemen hiç ayrılmadığını da haber linklerinden rahatça izleyebiliyoruz. Belli ki kendisinin halen bir takım ciddi görevleri var, her ne kadar bu görevler artık “İhvan” çerçevesinde değilse de... Zaten başka türlüsü mümkün değil, zira bu iş öyle yerele yabancı, köylerde Amerikancı diye damgalanmış Hazm Hareketi’yle yürüyecek gibi değil (anlaşılan, herkesin yazdığı bu). Ortada 2013 Kasım'ından bu yana güçlenen bir İslamî Cephe gerçeği var ve bu İslamî Cephe, görünen o ki, aklımızın ermeyeceği çeşitli nedenlerle, şu anda IŞİD’le (bazı cephelerde) savaşıyor, savaştırılıyor. İçinde El-Nusra olsa bile) İşte bu yerellerden en önemlisi, 2013 sonundan bu yana düzenli bir biçimde Kobani çevresindeki çeşitli tepeler, köyler vs. Belli ki 1 senedir, IŞİD’e karşı Kobani yerelinde ve kantonların çevresinde fiilen İslamî Cephe kullanılıyor, konuşlandırılıyor. Çünkü başka kullanacak bir şey yok. ÖSO diye bir şey artık fiilen yok. Bitmiş. Zaten bu durumu Özgür Gündem vs. gazeteler de son bir haftadır sıkça işlediler. Fakat öte yandan Bugün YPG komutanı Polat Can, “ÖSO” olarak adlandırdığı bir takım gruplarla işbirliği yaptıklarını ifade etmiş oldu. “Seçtiğimiz gruplar zaten Burkan El Fırat Kumanda Merkezi’nin içindedir” dedi. Hatta Radikal’deki bu haberin altındaki yorumlara göz atacak olursanız, Kürt okurlardaki hayal kırıklığını yakından gözleyebilirsiniz. İki okurdan biri haberin gerçek olamayacağını, komutan Polat Can’ın böyle şeyler söylemeyeceğini sayıklıyordu. Ama söyledi. Demek ki PYD Komutanı Polat Can’ın; “Kobani'de 2 yıldır IŞİD’e karşı bizim seçtiğimiz laik gruplarla birlikte savaşıyoruz, Suriye muhalefetinin ortak unsurlarıyız” dediği gruplar, (ÖSO kalmadığına göre) aslında bunlar idi; İslamî Cephe’nin bir takım unsurları.
Zaten dün (28 Ekim’de) yazdığım “Acayip" başlıklı Bayan Psaki notu da, ABD'nin artık ÖSO adlandırmasını fiilen neyin yerine kullanmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Brifingde ne demişti Bayan Psaki? “Evet” demişti, “evet, biz ÖSO’nun Kobani'ye gelişin destekleriz.” ÖSO sözcüğü, anlaşılan artık bütün tarafların, kendi tabanlarında tepki çekebilecek bazı bulaşık durumları örtmek için kullandığı bir anahtar sözcüğe dönüşmüş.
“Hangi ÖSO, Bayan Psaki?” diye sormak lazım herhalde, mesela sizin desteklediğiniz (seküler) Hazm Hareketi mi? Hazm Hareketi’nin adı bugüne kadar PYD’nin saydığı ittifakları arasında bile (Burkan El Fırat ya da Fırat Volkanı) hiç mi hiç geçmedi. Sahi neredeyse Suriye'nin tek “ılımlı” (ABD denetiminde olduğundan nisbeten seküler) muhalifi olan Hazm Hareketi, neden Kobani Komuta Merkezi'nin üyesi değil de, onun yerine İslamî Cephe bileşeni 3 grup var? Tevhid Tugayı (Doğu Kolu?), El-Nusra’dan kopan Rakka Devrimcileri Ordusu ve İslamî Cephe'ci El-Fecir??
10) Peki, şimdi 8 numaralı notuma dönecek olursam, en kritik soruya yani, Akidi'nin “Kobani imzacıları” diye saydığı bu listede Tevhid Tugayı neden yok? Bu listeyi kafadan atıyorsa, artık hiçbir misyonu yoksa, misal, ABD’nin bilgisi dışında hareket ediyorsa, önce karındaşı Abdulaziz Selame'yi listeye alıp, mevzuyu köpürtmesi beklenmez miydi?
Yoksa, Akidi’nin en sevgili Tugayı, eski Halepdaşı, Tevhid Tugayı buharlaştı mı?
13.1.2014 tarihli bir haber: “Türkiye’ye açılan Suriye sınır kapılarının büyük bir kısmı, IŞİD’in kontrolü altında bulunuyor. Çatışmalar, sınır kapılarının bulunduğu şehirlerde yoğunlaşmış durumda. IŞİD, Karkamış sınır kapısını ele geçirmek isteyen Tevhid Tugayı Komutanı Ebu Cuma Abdulaziz Selame’yi, PYD’ye bağlı YPG’yle işbirliğine girmekle suçluyor.”
Bakın taa Ocak ayı...
Demek ki buharlaşmamış.
Çünkü zaten Kobani'de.
IŞID, bundan neredeyse 1 yıl önce, Tevhid Tugayı’nı PYD safına geçmiş olmakla suçlamış.
Hatta, Haksöz Haber Tevhid Tugayı’nı övücü yazılarına devam etmekle birlikte, artık hiç cepheden haber vermemiş. Tugay'ın tam olarak nerede savaştığını anlayamıyoruz, bir yerlerde IŞİD’e karşı savaştığını anlıyoruz ama.
11) Hemen ardından, Eylül başından itibaren PYD kaynaklarının Kobani ittihadı, Burkan El Fırat bileşenleriyle ilgili olarak verdiği listede bir isim dikkatimizi iyice çekiyor; Liva El Tevhid Doğu Kolu!
“YPG, geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklamayla, Liva El Tevhid Doğu Kolu, Liva El Siwar El Raka, Fecir El Huriye tugaylarına bağlı Şems El Şemal taburları, Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ), Seraya Cerablus, Liva Cephet El-Ekrad, Siwar Umunaa El Raka, El Kasas Ordusu, Liva El Cihad Fi Sebilillah örgütleriyle, IŞİD'e karşı Ortak Eylem Merkezi olarak adlandırılan 'Burkan El-Fırat'ı kurduklarını açıkladı.” (Etha)
Gerçekler ve Yalanlar?
Kim bu Kobani Komuta Merkezi'nin içindeki Liva El Tevhid Doğu Kolu?
“Doğu kolu” derken? Bildiğimiz Liva El Tevhid mi? Başka yok zaten... Ne kadar kurcalarsanız kurcalayın, bu ad altında başka bir örgüt yok. MİT tarafından kurulan var. Peki şimdi Doğu Kolu deyince şöyle mi oluyor? MİT’in kurduğu Tevhid örgütü bölündü ve doğu kolu Kürt tarafına geçti. Böyle mi? Bu konuda daha fazla konuşmasam en iyisi.
Ama en azından şunu söylemek isterim; Burada, her şeyden önce, devlet denilen şeyin, falan filan hükümetten bahsetmiyorum, bizatihi devlet denilen aygıtın, ne denli "insansız", gerçekte görünen ideolojisinden dahi azade, ne denli soğuk bir rasyo olduğunu umarım bir parça hissedebilmişizdir. Onların görünürdeki “ideolojileri” için “tarz yapmak” deyimi bir parça daha uygun. Hitler'in bir dünya görüşü yoktu, TSK’nın da yok, RTE’nin de. Onlar dünya görüşü falan değil, dünyayı istiyorlar. Hoffman'ın 21. yy'ın “örgüt devletleri” dediği, misal Ortadoğulu örgütlere de böyle bakmanızı öneririm. Onlar da “küçük dünyaları” istiyorlar. Kendi kitlelerine gösterdikleri millî ya da dinî istikametler, sadece bu yeni nesil hareketlerin tek cihazı olan “çılgın kitleleri”, “çokluk'u” seferber edebilmek için orada tutulan düğmelere dönüşmüş. Gerçekte sahip oldukları kitlelerin de, bu melezleşmiş organizmaya ne kadar uygun, ne kadar esnek olduğunu, ne denli hızlı şekil ve amaç değiştirebildiğini de görebilmek gerekiyor. Bunlara, bu insansız yapılara, insana ait duyusal özellikler yüklemek meğer ne saçma! Hele ki artık bundan sonra. Tersinden, şöyle düşünüyorum, bütün bu satıhı harekete geçiren mekanizma "ülkü" ya da dava" olmadığı için, biz (??) evdeyiz onlar sokakta.
Aklınız duracak gibi oluyor değil mi ? Ama durmasın. Çünkü bu mevzulara 30 yıl öncesinin 2. nesil, gayet de arkaik, siyah-beyaz “doktriner örgüt” mantığıyla bakarsanız; Suriye'de şu anda sayısı 600’e yaklaşan örgüt enflasyonunun (2011 tarihli bir listesi) altında kalırsınız.
Çünkü artık, geçmişin ideal politik savaş düzeninin, karşılıklı kamplara ayrılmış geleneksel "düşman" ya da "dost-müttefik" kavramları içinde düzenli biçimde hareket eden örgütleri, devletleri değil bunlar var. Onlara “1., 2., 3. nesil savaşlar” deniyordu. Şimdi ise 4. nesilden yepyeni bir hareket zemini ile karşı karşıyayız. Hem devletler tarafından hibritleştirilmiş (melezleştirilmiş), hem de bizzat devletlerin hibritleştiği, bir bakıma eski “governmental” sınırların söndüğü, imparatorluğun bu kez kendi altını “öngördüğü” biçimler altında baştan çözerek esneklik kazandığı, kastettiği bu çözülmeyi çok çok uzun bir zamana yaymaktan başka çare de bulamadığı, yeni bir derebeylikler, beylik örgütler, örgüt devletler, Ortaçağ şehir, kasaba, köy, hatta tepe savaşları düzenine girildiğini ufaktan anlamamız gerekiyor. Wikipedia'nın yukarıdaki listesinde gördüğünüz bütün bu örgütler, başlarındaki şeyhler kumandanlar, her biri birer lordluk, birer derebeylik olan bu yapılar sık sık birleşecekler, sık sık dağılacaklar, yön ve saf değiştirecekler, çünkü konu artık gerçekten de “politik istikamet”, “ülkü” ya da “dava” değil, saf surviving. Ortaçağ’daki “dinsel misyon görünümlü savaşlar”ın yerini “politik misyon görünümlü savaşlar” aldı diyebiliriz. Bu durumda aktörlerin altını üstünü sarıp sarmalayan aşırı dinsellik kaçınılmaz. Çünkü bir bakıma, en esnek, en kolay şekil değiştirebilecek, en kullanışlı kılıf. Aralarından bazıları yok olup gidecek, yerine yenileri gelecek, sonra ölen bir şey ertesi hafta tekrar dirilecek... Buna bir çözülme, bitme, tükenme, falanın filanın sonu, imparatorluğun dağılması gibi adlar takmak içinse, acele etmenizi önermem. Ergin Yıldızoğlu yerine, bugünlerde, Umberto Eco'nun Ortaçağ adlı eserini alıp okumanızı daha çok öneririm. “Uzunnn Ortaçağğ”.
Bir de hibrit savaşların karakteriyle ilgili ABD Savunma Bakanlığı’nın sırf bu amaçla kurduğu dev bütçeli Potomac Institute’ü takip edin derim.
Ve de son olarak Potomac Enstitüsü Başkanı Hofmann'ın konuyla ilgili şu makalesi: Hibrit Savaş.
Velhasıl; bu sefer cidden, çok ciddiyetle, çok okumamız, bakmamız, çok kurcalamamız lazım da derim. “Hibrit savaş” dedikleri, görünen yüzüyle baştan aşağı “tiyatro” demek çünkü. Oldukça entrik, alışılmadık biçimde. Bunu hissetmemiş olmak mümkün mü? Üstelik sıkça yapıldığı üzere, metafizik bir “Neden?” sorusuna değil, bu kez doğrudan “Nasıl?” sorusuna; hareketin, hareket eden her şeyin davranışına, izlediği yola odaklanarak bakmak. Bu defa Marx kesinlikle haklı değil çünkü. Yeni bir durum var ortada, eşya başka türlü bir yol izliyor. Filozofların yeterince anladığını ileri sürdüğü eski dünyadan öyle görünüyor ki, çıktık. Yeniden hareket edebilmemiz için, şimdi orada ne olduğunu, biraz durup, yani cidden durup, anlamamız gerekiyor.
Sibel Danende
Devamını oku ...

Akdevlet ve Kürdistan

Çözüm Hakkında Yayılan Düşünce
Ne diyor bu düşüncenin sahipleri? Diyorlar ki; “Maalesef bugün halkımız zalim Türk Devleti’nin elinde rehin kalmıştır, tamam orada, güneyde, bir Kürdistan doğuyor ve olağan koşullarda ortak hayalimizin düşmanı olan Türk Devleti’yle işbirliği yapmamamız beklenir, ama biz burada, Türkiye Kürdistan’ında olağan koşullarda yaşamıyoruz, bizim koşullarımız farklıdır, halkımızın sorumluluğu omuzlarımızda, bugün eğer bu masaya tekmeyi basarsak, halkımızı Türk Devleti’nin yakıcı gazabına terk etmiş oluruz, ateşe atmış oluruz, uyuyan hücreler devletin tek bir işaretiyle uyanır. Sırtında küfe taşımayanlar, bizi anlayamazlar.”
Hafızası içine işlemiş bir halkın üzerinde geçmişin korkunç hayaletlerini her sabah yeniden gezdiriyorlar. Bir korku toplumunu böyle yönetiyorlar. Kimi doğrudan “darbe mekaniği” diyor, kimi de biraz alttan alıp “90’lar mekaniği”.
Söylenen özetle bu, değil mi?
Şimdi, adım adım düşünelim, gerçekten de durum böyle mi?
Kürt Sorunu
Yani gerçekten de, Kürt sorunu diye, 90’ların, 2000’lerin, 2014’lerin, velhasıl tüm zamanların kanatları üzerine taşınarak, içi adına “90’lar” denen standart malzemeyle doldurulabilecek bir şey mi var? Aktörlerin aniden hunharca ya da anlayışlılıkla davranmaya karar verdikleri, zamanın kendine has yüklerinden kurtulmuş bir canavar masalı mı bu?
Msela, iki Erdoğan; melek ve şeytan?? Çiller mi Erdoğan mı?..
Herhalde böyle düşünmek, 2009’dan itibaren ufak ufak, 2011’de ise resmen Oslo masasını kurarak dümeni içeride Kürtlere doğru kırmış olan Akdevlet’e fazladan bir iyi/niyet ihsanı olurdu. Daha da ötesi, oturup Yeşilçam filmi seyretmek olurdu. İç barışa ehemmiyet veren milli takıntılardan asude bir takım müslüman demokratlıklar!.. (Vaziyetin Kürt basınınca uzun bir süre böyle telaffuz edildiğini anımsarsınız herhalde)
İdealizm
Tarihi, maddî güçlerin o anda ellerine geçirdikleri nispeten en uygun çeşitli hukukî biçimler altında cereyan eden bir çatışma değil de, görüşlerin, düşüncelerin karşılıklı efelenmelerinden ibaret sayan matrak idealizm. Oysa aslında hepimiz için için biliriz ki, düşünce tarihi, düşüncenin tarihi değildir.
Peki o zaman bu “açılım” lafı, neden 2009’a tarihlendi? Neden 1995’e değil mesela? Neden 2002 değil? Neden Çiller döneminde değil?
Çünkü dönemlerin adını yanlış koyuyoruz da ondan; 90’ların adı “Çiller dönemi” değil, “Kuzey’de Kürt Otonomisine Doğru Giden Süreci Engelle Dönemi” idi. Adına “önleyici tedbirler” diyebileceğimiz bir dönem yani. (De facto bağımsızlık Ekim 1991 - Bölgesel hükümetin kuruluşu 4 Temmuz 1992)
2005’te ise çok çok önemli bir şey oldu; nihayet Kürdistan Bölgesel hükümeti resmen ilan edildi.
2006’da, ABD, KBY’yi resmen tanıdı ve sırasıyla şimdiki koalisyon güçlerinin hepsi.
Ve Türkiye’de “Açılım” başladı.
Çünkü “önleyici tedbirler” dönemi sonuç vermemiş, bölgesel yönetim uluslararası toplum tarafından tanınarak resmen ilan edilmişti. Ortada önlenebilecek bir şey kalmadığına göre, şimdi yapılacak olan, bu süreci Türk Devleti açısından avantaja çevirebilecek performansı sergilemekti. Böylece “önleyici tedbirler” dönemi kapandı ve “süreci yönetici tedbirler” dönemi açıldı. Açılım!..
Üstelik bu ilanlar, bu uluslararası tanımalar, açılımlar da, tıpkı zaman ve saat arasındaki dramatik ilişki gibi, neden değil birer neticeydi. Öğlenin nedeni, saat 12’yi vurduğunda tahta kuşun zemberekten fırlaması değildir.
Neydi peki? Elbette Erbil bir günde bu hale gelmedi. Yüzlerce Çok Uluslu Şirket ve 40 adet petrol şirketi, daha 2000’lerin başından itibaren hızla Erbil'e üşüşmeye başlamışlardı. Yani Erbil’in güneşi, 2006’ya gelindiğinde, zaten tam tepedeydi ve biz aniden tahta kuşun sesini duyduk.
Çözüm
Ya “çözüm masası” lafı? O, neden 2011’e tarihlendi?
Açılımın ete kemiğe bürünmesi olarak “ÇÖZÜM”, ya da “The Süreç”. Çünkü bu tarih, herkesin ağzına birer meme verir gibi (“meme” diyorum çünkü Rice, “yaratıcı kaos” demekten asla vazgeçmedi), Körfez devletlerinin, Kürtlerin ve Türkiye’nin (vekillerin) eline “üç koridorlu” planını tutuşturulduğu tarihti. Meşhur Şii Arap, Sünni Arap ve Sünni Kürt koridorları.
Böylece Türk Devleti, acıyı bal eylemeye karar verdi. Eğer yeterince dikkatli davranırsa, İhvan’ın Türkiye şubesi olan AKP ile yapacağı bir koçbaşı harekâtı ona bu kapıyı açabilirdi. Ergenekon budur, Dolmabahçe mutabakatı budur. Problemli olanlar ayıklandı. TSK ve AKP, yüzyılın seferi için, büyük doğu harekâtı için birbirine en lazım olan iki şey olarak, iç içe geçti, bütünleşti.
Hedef belli; Suriye’nin kuzeyinden, Irak’ın kuzeyine, oradan da Türkiye Kürtlerine kadar uzanan bir coğrafyada, ama bu kez dışarıdan içeriye doğru bir basınçla, içeriyi dışarıyla kuşatarak, milli kimliğin elden geldiğince silikleştirildiği, Sünnilikle (dinle) seyreltilmiş bir “ılımlı” Kürt koridoruna toptan hamilik. Kâhyalık. Neyse ki, koridor boyunca, Kürtlerin dinle arası zaten daima çok iyiydi. Sırrı Süreyya gibi Said-i Nursî talebelerinin yıldızının parladığı tarihlerdir.
Şahsen hiç şüphem yok ki, bu dindar Kürtlük bahsinde, Kürtlüğün dinle seyreltilmesinde, Kerry ile Davudoğlu, daima hemfikirdi. Şimdi bile öyle. Onların şimdiki kavgası hamilik bahsinden.
Öyleyse bu harekât için en temelde şu 3’ü gerekliydi;
1) İçeride, bilhassa Kürtleri de kapsayacak çok genel bir Sünnici/İslamcı iklimlendirme hamlesi. Öyle ya, laik bir devlet, Sünnileştirilmiş bir coğrafyanın nasıl hamisi olacak? Misal, Çiller’in toplumunun… Katar şeyhleriyle, ÖSO tugaylarıyla ortak bir savaş dili kurması mümkün mü? (Böylece AKP, 2011 yılından itibaren “birden” değişti. Biz buna “fabrika ayarlarına geri dönmek” deyip geçtik.)
2) İç Kürtlerle çatışmasızlık, genel stabilizasyon ve PKK tabanının “HDP” ile iklimlendirilerek, ara kademe yöneticilerin yeni doğrultuya entegrasyonu- entegrasyona müsait olmayanların elenmesi (KCK operasyonları- burada o tarihlerde yüzlerce BDP yöneticisinin adliye önlerinde kuyruğa girip rızaen teslim olduğu fotoğrafları hatırlatırım. Bir önceki dönemin şartlarında, serhıldan sebebi sayılacak bu denli çaplı bir operasyon, Öcalan’ın ve Kandil’in talimatıyla gönüllü tutuklamalara dönüşmüştü. PKK’nin ne denli katı bir biçimde yukarıdan aşağı askerî komuta zinciri içinde örgütlenmiş olduğunun en dramatik örneklerinden biridir kanımca. Adliye önlerinde sıraya girip teslim oldular.)
Elbette PKK’nin bütün bunlara neden “evet” dediğini araştırmamız gerekiyor. Zayıf istihbarat ya da “yanıltılma” diyemeyecek kadar PKK ile birlikte büyüdüm. O, Türk Devleti’nin bu planına “evet” dedi, çünkü net bir biçimde görüyordu ki, ABD ve bölgedeki petrol şirketlerinin izlediği yol haritasında onun geçmişteki “isyankâr” dünyasına yer yoktu. Bu, aynı zamanda büyük bir barzanîleştirme, erbilleştirme operasyonu olarak da yürüyordu çünkü. Bulunduğu güzergâhlarda yer alan kuyular, petrol şirketlerinin kontraktörü oldukları özel güvenlik şirketlerinin baş edilemeyecek kadar donatılı silahlı ordularınca korunuyordu. Sadece bu şirketlerin bölgede konuşlandırdığı “mercenary” (paralı asker) sayısı 2 milyona ulaşmıştı, Türk ordusunun yaklaşık 2 katı. Bağımsızlıkçı bir hareket, zaten hayaldi. Öte yandan, içinde bulunduğu coğrafya, artık ne Kandil, ne Diyarbakır, 1980’lerin politik referanslarına sahip değildi. Bütün aktörlerin düşüncesi, hızla hareketini sağlayan maddenin diline kavuşuyordu. Barzani tabanı ile kendi tabanı arasındaki ayrımlar oldukça silikleşmişti. Ya ABD çığının altında bunca yılın semeresi, siyasî cisimciği yok olup gidecekti ya da bir aktör olarak varlığını Türk Devleti’nin (o günlerde ABD ile ortak) sağlam görünen planına emanet edip, hiç olmazsa fizikî mevcudiyetini başka biçimler altında sürdürmeyi deneyecekti. Budünya tarafından düşmanıyla aynı mindere itildi. Zaten bizim gördüğümüz öcülerle, yöneticilerin gördüğü öcüler her zaman başka olmuştur. Böylece PKK de, radikal demokrasi- Murray Bookchin-sufîler dönemi başladı. “Ilımlı” sözcüğünün bir anahtara dönüştüğü coğrafyada, bu da PKK’nin ılımlı’sı idi. Bu sürecin başlangıcında, ortasında ve sonunda, planla birlikte doğrudan Türk Devleti’ne eklemlenen aktörler dahi var. Kanımca, başta Öcalan. (Bütün bu yazdıklarıma kanıt olarak ileri sürebileceğim, onlarca röportaj, yazı, olgu, kayıt, PKK yöneticileri tarafından sarf edilen cümleler de var arşivimde. Fakat hepsine ayrı bir link verebilir miyim ? Böyle bir yazı biter mi ? Kuru bir anlatı olarak kalmasına razıyım.
Ayak izlerinin daima taze olduğu asıl yer şurası ki; Türk Devleti şakacıktan değil, sahiden kapitalist bir devlet. Kapitalist devlet ne demek?
İktisadî Arka Plan
Sermayenin yedi düvelde izini süren, koklayan, arayan, bulan, yolunu açan öncü devlet demek. Ve de eğer küresel sermaye hareketi lafından bir parça bir şey anlamış idiysek, Türk Devleti’nin, tıpkı emsalleri gibi 2000’lerin ortasından itibaren dümeni neden bu coğrafyaya kırmakla mükellef olduğunu da ıskalamamış oluruz.
Böylece zaten 2000’lerin başında mırıldama düzeyinde başlayan sermaye akışı, 2000’lerin ortasına gelindiğinde, Erbil merkezi yoğunluklu olmak üzere, adeta atak yaptı. Bugün ise, gözden çıkarılamayacak denli büyük rakamlarla, rekor seviyesinde. Olan oldu ve bu masaya ülkenin cebinde ne varsa yatırıldı.
Yatırılan bu kalemlere sırayla göz atmakta fayda var aslında, neden gözden çıkarılamayacağını anlamak için;
1) 2014 tarihi itibarıyla, Erbil şehir merkezinde ofisi bulunan Türk petrol şirketlerinin listesi şöyle; Genel Energy, Petoil, Doğan;
2) İstanbul Sanayi Odası’nın, büyük planın boşa çıkmasıyla birlikte duyduğu büyük tedirginliği ve Kuzey Irak’taki yatırımların merkezî önemine işaret ederek, “yeni şartlara uyumun gerekliliğinin” altını çizdiği Haziran 2014 tarihli rapor; Türkiye’nin Almanya’dan sonra ikinci büyük ihracat pazarı olan Irak’ın tamamında bin 550 civarında Türk firmasının faaliyet gösterdiğine ve yatırımların Kuzey Irak Kürt Bölgesel yönetiminin elinde bulunan Erbil’de yoğunlaştığına dikkat çeken Bahçıvan’ın sözleri şurada.
3) Ceyhan’dan dağıtımı yapılan kaçak Kürt petrolü ve Barzani ile yapılan anlaşma ve Türk Devleti’nin bu kalemden sağladığı gelir; Konuyla ilgili Temmuz 2014 tarihli notum aşağıda.
FED kararları sonrasında, Mayıs-Eylül ayından sonraki beş aylık dönemde Türkiye 24 milyar doların üzerinde cari açık verdi, 10.7 milyar dolarlık sermaye girişi oldu, geriye kalan 13 milyar dolarlık cari açık finansmanı, ödemeler dengesi literatüründe “BORÇLANMA VE NET HATA” dedikleri enteresan bir bütçe kaleminden karşılandı, buna “nereden geldiği açıklanmayan döviz girişi” diyorlar. “Net hata ve noksan kalemi” nedir diye sorulacak olursa da, en genel planda bütçe muhasebesine dâhil edilen “kayıt dışı unsurlar” diyebiliriz. Bazı gelirlerin kayda girmemesi ya da finansmanın kayıt dışı olarak gerçekleştirilmesi gibi... Ve de Erdoğan devleti dillere pelesenk olan cari açığı epeydir ülkeye giren kaynağı belirsiz gelirlerle karşılıyor. Mesela en son şu Barzani ile yapılan anlaşmayla Kerkük-Yumurtalık hattına çekilen kaçak borudan Ceyhan terminaline hırsızladıkları petrol paraları gibi, Halk Bankası’nda bir hesaba aktarılıyordu paralar, hatta ki Haziran ayı başında Türkiye üzerinden yabancı alıcılara satılmak üzere sevkiyatı yapılan bu ilk kaçak Kürt petrolüne alıcı bulunmadıydı da, petrolü taşıyan United Leadership tankeri yükünü boşaltamayıp okyanuslarda kaldıydı, konu Irak Devleti tarafından tahkime taşınmıştı, fakat sonradan bir Amerikan firmasının bu petrolü satın aldığı yazıldı.
Neticede linkte yer alan Mahfi Eğilmez çalışmasından anlıyoruz ki, Türkiye, bu net hata ve noksan dedikleri “kaynağı açıklanamayan gelirler” kaleminden epey bir ekmek yiyor, oransal büyüklüğü itibariyle örnek ülkeler arasında 5. sırada, 2011 yılında 11,4 milyar dolarla rekor kırmış hatta, neyse ki 2012 yılında 4 milyar dolara (ve şimdi TÜİK’in turizm sektörü tahminlerine ilişkin yaptığı düzeltmeyle 1,8 milyar dolara) düşmüş... Ama her halükarda şu bir gerçek; Irak petrolleri arenasında at koşturan Doğan Holding'e kadar sektörlerde belirgin biçimde kâr oranları hızla düşerken, üstelik TSK’nın mevzuya yatırımı bu kadar büyükken, öyle muhtaçlar ki dış talana ganimete, dereyi geçerken asla at değiştirmek istemeyeceklerdir. 4) Suriye ve Ortadoğu hamlesine tahsis edilen Örtülü Ödenek rakamları;
5) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütçedeki payı (2014 de 21,8 milyara ulaşarak, %57 arttı);
Alt açılımları bir yana, belli başlı bu 5 ana kalemin Türk Devleti için ne ifade ettiğini iyi anlamak gerekiyor. Çeşmesine deresine kadar satılıp savılmış ve sürdürülebilir olmadığı aşikar bir morgıç ekonomisinin sübvanse edileceği nefes borularıdır bunlar; Dış talan. Bunlar olmadan içerisi, içerisi olmadan da bunlar olmaz. Türk Devleti’nin, “tamam plan yürümedi, şimdi başa dönüyoruz, hopp 90’lara” diyecek durumu yoktur. Zaten bunun ne iktisadî ne politik koşulları mevcuttur.
ABD ensesinde, üsleri aldı, koridoru açtırdı. Biraz daha karikatürleştirirsem, şöyle dedi sanırım; “Gerzek gibi davranmayı bırak Türkiya, unut o Kürtlere hamilik mamilik hayalini, ben Kürtlerle kendi işimi görürüm. Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler tıpkı kararlaştırdığımız gibi barzanileştirilecek, seyrelteceğiz şimdiki vaziyetlerini, renklerini açacağız. Millici, bağımsızlıkçı, içe kapanmacı, korporatist, anti-emperyalist vırt zırt baasvari sekt yönelimlere biz de izin vermeyiz, lakin bunu senin hamiliğin olmadan halledeceğiz, Barzani neyse sen de osun, kendi Kürtlerinin hamisi olarak geliyorsan gel, fakat Barzani’nin kâhyası sen değilsin, senin boyun fazla uzadı, havalandın, benden gizli işlere bile dolandın, hadleri aştın, ben buradan atıyorum makası, işine gelirse, Suriye’den güle güle.”
Kobani

Ve Salih Müslim dize gelinceye kadar, uçaklar öylece bekledi. ABD Kobani’yi ölümün elinde rehin etti. Gerisini biliyoruz. Ve şunu açıkça artık söyleyebilmeliyiz ki; bu son girişimiyle ABD, PYD’yi PKK’den koparmış ve Barzani’ye iri bir düğümle bağlamıştır. Her şeyden önce, artık bir ruhsal figür olarak kullanmamız gereken Erbil olgusuna bağlamıştır. Daha da ötesi, Suriye’nin ılımlı İslamcı güçlerine. Blackwater’la birlikte resim tamamlanmıştır. Yeni sürece adapte olanlar olacak, olmayanlar, tıpkı Felluce’deki gibi, faili meçhuller mezarlığına.
İşte şimdi, tam da bu şartlar altında, PKK tamamen yalnızdır, Rojava kozunu o da kaybetti ve konumunu Barzani’ye kaptırdı. Yanında yöresinde, bir tek aynı coğrafyayı paylaşmak nedeniyle kaçınılmaz olarak bitiştiği Türk Devleti kaldı. Evet plan boşa çıktı, Türk Devleti Barzani’nin hamisi olamadı belki, belki bu yüzden gelecekte Kuzey Irak parlamentosunda ona vadettiği ayrıcalıklı yeri sağlayamayacak. Hatta ki, bu Kürt meselesinde, dışarıdan içeri doğru, Türk Devleti fena halde köşeye sıkıştı. PKK de pekâlâ biliyor ki, şu an çözüm masasına tekmeyi bassa bile, Türk Devleti silahlarını eski kudretiyle kendisine doğru ateşleyemez. İç Kürtleri, dolayısıyla dış Kürtleri cepheden karşısına alamaz. Çünkü böyle bir hamle, yukarıdaki 5 kalemin kesin olarak kaybedilmesidir.
Lakin yine de, 90’lar riski olmasa bile, o masaya tekmeyi savuramaz PKK, çünkü kurulacak yeni bir devlette ya da güçlü bir otonomide bir gıdım siyasî cismi olsun istiyorsa, esamisi için bile, bunu artık sadece Türk Devleti aracılığıyla yapabilir. Onun oradaki temsilcisi olarak. Neticede Diyarbakır sermayesi, KURSİAD dediğin de, Erbil’e Suriye’ye ihracatını TC bandırasıyla yapıyor öyle değil mi? KURSİAD, “aman ha çözüm” diyor, ha keza altını çize çize MÜSİAD da, hele ki TÜSİAD da… Ve de… “Diyelim gelecekte başkent Erbil'de kurulacak yeni bir Kürt parlamentosuna gidip vekil olarak Davudoğlu oturacak değil ya! Türkiye'nin çıkarlarını kim temsil edecek orada? Öcalan kurulacak, yahut da Kandil’den birileri” diye konuşup duruyorlar aralarında, kozmik odalarda şurada burda. Zaten Kandil bir askerî üs olarak cılız, aylardır İran ablukasında. Bu yazdıklarımın izini, Barzani gazetelerinde veya Rızgarî gibi daha mesafeli yayın organlarında, PKK’yi bu nedenle hainlikle suçlayan millici Kürt kalemlerin açıklamalarında sürebilirsiniz. Bütün satır aralarıyla. Böyle bir külliyatı linklendirmekse imkânsız, öyle dağınık ki, her biri ayrı bir pasajda.Belki bir ara, sırf database veren bir metin hazırlamalıyım.
İşte böylece iki güçsüz, şutlandıkları yerlerden kuyruğu kıstırıp aynı mindere sıkıştı yeniden. Çözüm minderine.
Ama tabii siyaset bu, mümkün mertebe renk vermeyecekler, kendi aralarında başka, tabanlarına başka konuşmaya devam edecekler. Çakallıkların, örtmecelerin, bugün “beyaz” dediğine yarın “siyah” demelerin ardı arkası kesilmeyecek. Biri Kürtlere veryansın edecek, genel seçime millici harçlar karacak, öteki; 90’lar hayaletiyle, maddesinden koparılmış muhayyel bir “ırkçılık” öcüsüyle, şununla bununla yolunu bulacak. 2 milyon Kürt inşaat işçisine iki el kanda olsa bulaşmayacak.
Çünkü “çözüm” denilen, PKK açısından, artık bir “çatışmasızlık” vaadi değil. Zaten çatışamazlar, isteseler de yapamazlar.
Çözüm dedikleri, sonuçları atide derlenecek bir siyasi destek vaadidir.
Akdevleti düştüğü yerden kaldırma, ayakta tutma işidir.
Sibel Danende
Devamını oku ...