Yeni Finansal Tsunami Riski

2007/2008 krizi, finansal bir kriz olarak başladı, hızla küresel bir krize dönüştü. Kriz, sistemik bir karakter taşıyarak, multi bir kriz şeklinde gelişti. Farklı evreler geçirdi, kriz kendini “uzun” ve “büyük durgunluk” şeklinde dışavuruyor. Giderek, yıkıcı etkisi yayılıyor.
Kapitalizmin (yıkıcı rekabete, sürekli ve maksimum kar arzusu dayanan) doğası kesintisiz işliyor. Krizin en önemli tetikleyicisi olan spekülatif amaçlı kullanılan türev ürünler, 7 yıllık süreçte yine inanılmaz boyuta yükseldi. 2007/2008 krizine yol açan aşamayı geçti.
Kapitalist Mimarinin Ana Ekseni: Finanslaşma
2008 sonrası krizin yarattığı yıkıcı sonuçlar, türev ürünlerin azalmasını beraberinde getirmişti. Küresel düzeyde reel sektörde önemli problemler yaşanmasına karşın, birkaç yıl içinde yeni bir finansal tsunamiye yol açacak gelişmeler yaşanmaya başladı. Kapitalizmin işleyiş yasalarını hükmünü göstererek, finansal inovasyonlara (yeniliklere) hızlı geri dönüşler görüldü.
2008 yılında 55 trilyon dolara bulan dünya GSYH'ye karşı, türev ürünler (spekülatif amaçlı finansal araçlar) dünya hasılasının 10 katına ulaşmıştı.
Son veriler, durumun yine çok kritik bir noktaya geldiğini gösteriyor. 2013 yılı sonunda dünya GSYH'sı 74 trilyon dolara buldu. Buna karşı türev ürünler 710 trilyon dolara çıktı.
Kapitalist- emperyalist sistemin bugün ulaştığı entegrasyon düzeyi ve derinliği, küresel finans piyasaların herhangi bir yerindeki başgösteren finansal bir dalgalanmanın, sistemik bir risk yaratmasına yol açmaktadır. Türev ürün piyasalarında oluşan balon, finansal bir tsunami riskini artırıyor. Kapitalizmin organik krizi yeni evrelere girerek sürüyor. Olası bir finansal tsunami “büyük durgunluğu”, yıkıcı faza dönüştürebilir. Şartlar ve gelişmeler bu olasılığı artırıyor.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Şerhe Cevap

Öncelikle yazımda daha yapısal ve sisteme yönelik yeterli eleştiri olmadığı belirtilmiş. Yazımın amacı, sistemin evlilikleri ileri yaşlara ertelemesi ve bunun Müslüman toplumun temeli olan ailenin kurulmasını geciktirmesi, bireyselleşmeye yönelik gidişat ile ilgiliydi. Önerdiğim çözüm, Müslüman bir toplumun kapitalist yaşama imkân vermeyecek düzeydeki medeniyet düzeyinin kadınlarla ilgili olan kısmıydı. Dolayısıyla bu süreçte “kadın hakları” diyerek bu sistemde yedek işgücü, ucuz istihdam, reklâm figürü, müşteri çeken cinsellik objesi gibi sistem tarafından kullanılması karşısında kadın çalışmama hakkını kullanarak, İslam’dan kaynaklanan haklarını hatırlayarak, erkekten bazı hak taleplerinde bulunduğunda sistemi kilitleyebilir. Kadın böylece hem mahremiyetini bozan bu sistemde “kullanılan” olmaktan çıkacak hem de piyasadan çekildiğinde erkek işgücünün ücretlerinin artmasını sağlayacaktır. Kapitalist sistemin ve modern yaşam tarzının aile üzerindeki İslamî açıdan en tehlikeli etkisi, kadını evinden-avlusundan-bahçesinden çıkarmaya teşvik ederek kadının mahremiyetini bozması ve ailenin dağılarak bireyselleşmenin önünün açılmasıdır. Kadının piyasaya girmesi kapitalist sisteme yol açmadı, bu sistem kadını piyasaya çekti. Kadın üretmek için çalışmak istiyorsa bu ihtiyacı İslam medeniyetinde karşılanmıştır. (Osmanlı’da kadın yazarların, şairlerin olması, avlusunda, evinde, bahçesinde üretim yapabilmesi buna örnektir). Ancak bu, kadının mahremiyetini bozarak ve aile kurmasına engel teşkil ederek olmamıştır. Dolayısıyla yazımda modernleşmenin bir tezahürü olarak başörtülü kadınların iş hayatında görünürlüklerinin artmasının onların hayrına bir gelişme olmadığını ve İslamî değerlerin (kadının ve örtüsünün) kapitalizmin Batı dışı toplumlarda yayılması için araçsallaştırıldığını belirterek sistemi baştan hedefe koyduğum açıktır.
“Bahsettiğiniz şeyler insanların gerçekliğine, somut durumlara pek tekabül ediyormuş gibi durmuyor.” (Şerh)
Meseleye Müslüman toplumun Batı tipi modernleşme ve kalkınma ideolojisine hevesle girme çabasının sonucu olarak bakılmalıdır. Elbette günümüzde toplumun çoğunluğu tarafından kabul edilen ve yaşanılan yerden bakarsanız bu fikirler ütopik gelebilir. Günümüzdeki toplum tasavvurunu, gelişmişlik algısını, refah ideolojisini, kalkınma çabalarını desteklemeyen birisi olarak modern toplumun düzelmesi için sunduğum öneriler de modern insanın zihnine uygun gelmeyecektir. Mümkün görünmeyen ancak imkânsız olmayan bir fikirden bahsediyorum. Kur’an ve Hadis kaynaklı bir fikir üzerinden ve kısmen Osmanlı toplumundaki yaşantıdan örneklerle desteklediğim fikirlerin bugünkü düzen içerisinde tuhaf karşılanması ve anlaşılabilir olmaması gayet normaldir. Ancak bize ezberletildiği gibi değil de kendi özümüze dönerek, kendi medeniyetimizi, kendi değerlerimizi yaşamaya niyet ettiğimizde o zaman pek çok şey anlaşılabilir olacaktır. Eğer ki cami sayısının ve İmam Hatip liselerinin artmasını, Kur’an kurslarının çoğalmasını, başörtülü kadının mahremiyetini koruyamayacak bir düzende çalışmaya başlamasını dindarlaşma olarak görüyorsak, benim fikirlerim “uçuk” gelebilir. Aynı şekilde Batı tipi kentleşme politikalarını, AVM’leri, rezidansları, gökdelenleri, otoyolları, havalimanlarını, köprüleri, tekno-endüstriyel ne varsa tüm bunları kalkınma, gelişme, ilerleme olarak görenler de benim yazılarımı tuhaf karşılar.
“Acaba kapitalist düzende çalışan erkek nesneleşmiyor mu?” (a.g.m.)
İslam medeniyetinden bahsetmekteyim. Elbette ki bu düzende herkes nesneleşiyor. Ancak kadın bizim medeniyetimizde önemlidir, kadın mahremdir. Evlilik yaşının ilerlemesinden ve bunun aile kurmaya engel teşkil ettiğinden bahsettim. Genç bir kız evlenmeden önce üniversite okumak zorunda hissediyor kendisini artık. Üniversite mezunu olduğunda 22-23 yaşlarında oluyor. Evliliği düşünmemeye başladık. İşe girmek için 2-3 yıl KPSS’ye girmek için uğraşıyor (sınav-kurs vs.)Toplum bu şekilde kurgulandığında herkes eğitilecek denildiğinde ve başka seçenek bırakılmadığında, erkekler meslek sahibi yapılmadığında ve üniversite mezunu işsizlerin sayısı arttığında kadın evden çıkmak zorunda kalıyor. Buna ekonomik özgürlüğünü kazandı olarak bakamayız, toplumdaki bozukluğun sonucu olarak görebiliriz. Tüm bunların sebebi olarak da modernleşme arzusu ve kapitalist sistemin olduğunu söyledim. Toplumu kim doğuracak? Ailenin nafaka yükümlülüğü erkektedir. Kadının mehir ve miras hakkı vardır. Kadın bunu talep ettiğinde, konumunu buna göre belirlediğinde erkeğin de talepleri değişecektir. Erkek de bu sistemle ailenin kurulamayacağını anlayacaktır. Yıllardır sürdürülen başörtüsü mücadelesinin, başörtüsü ile çalışma hakkının kapitalizmin yayılmasında araçsallaştırılmasına itiraz etmekteyim. Bu nedenle kadını önceledim. Tekrar söylüyorum buradaki eleştirilerim yıllardır başörtüsü mücadelesi verip bu hakkı elde ettikten sonra mevcut gidişattan gayet memnun olan, sisteme yönelik eleştirisi olmayan başörtülü kadınlara yöneliktir. Bu mücadelenin yanlış yerde sonuçlandığını ifade ediyorum. Mesele erkeğin de nesnelleştiğini söylemekse onu zaten mevut kentleşme politikalarını ifade ederken söylediğimiz gibi Batı’nın pozitivist anlayışına karşı medeniyet tasavvuru geliştirmedikçe Doğu toplumları olarak sömürülmeye devam edeceğiz fikrini işlerken de belirtiyorum. Şu anda bu ilerleyişin kadını en az etkilemesi için önerilerde bulunmaya çalışıyoruz. Bu süreci Doğu-Batı çatışması olarak görüyor, cihat olduğunu düşünüyor ve işgal altında olduğumuzu söylüyorum. Çatışmadan kadını, çocukları ve yaşlıları korumaya çalışmak erkeğe aittir.
Yazımın başlığı kadının “başörtülü” olmasına vurgu yapmaktaydı. Bu boşuna değildi. Oysa şerh düşülen yazının içeriğinde başörtülü kadın mesele yapılmamış. Genel olarak kadının çalışma yaşamına girmesini kastetmedim. Başörtüsünün modernleşme sürecinde sekülerleşmenin aracı olduğu ve başörtü mücadelesinin burjuva ideolojisi için kullanıldığına yönelik eleştirim vardı. Dolayısıyla Müslüman kadının başörtüsü için gösterdiği hassasiyeti, mahremiyetini korumak için göstermediğini (vücut örtüleri buna uygun değil çünkü) ve bunun dindarlaşma alameti olarak görülmemesi gerektiğini ifade ettim. Başörtüsü için bu kadar mücadeleci olan, İslamî hassasiyete sahip olan kadının bunu mehir hakkı için neden göstermediğini sorguladım. Başörtüsü için hassas olan kadın neden kendisini daha fazla “görünür kılan” bu süreci eleştirmemektedir? Hz. Peygamberin mütevazı yaşamıyla övünen başörtülü kadının 15. kattaki rezidansta, evini eşya ile donatması, jeep’e binerek çalışma hayatında “iş” bağlamasından söz ediyorum. Arkadan gelen genç kuşağın da bunu örnek alarak aynı taleplerle piyasaya girdiğini görüyorum.
Kadından başlamamızın diğer sebebi, kadının öncelikle “anne” olarak bebeği ile kurduğu mükemmel bağdır. Kadının bebeği ile 2 yıl devam edecek olan kritik bir ilişkisi vardır ki bebeğin fiziksel ve ahlaki olarak gelişmesinde bu süre çok önemlidir. Kadını nesneleştirdiğinizde kadın bu rolünü nasıl layıkıyla yerine getirebilecektir? Anne geçim sıkıntısı çekmesin ve bebeğini en mükemmel şekilde büyütsün diye evin geçim görevi erkeğe verilmiştir. Bu, İslam’ın kadına ve çocuğa verdiği değeri gösterir. Şimdi medeniyet olarak ifade ettiğimiz İslam’ın yaşanması meselesi ailede olmayınca çocuğa ahlâkî değerleri kim öğretecektir? Bugün kadın ve erkek çalışıyor, çocuk kreşte büyüyor. Bu aile düzeninden yeni bir toplum inşası mümkün mü?
“Bir de Allah'ın bazınıza, diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. İsteklerinizi Allah'ın fazlından ve kereminden isteyin. Gerçekten Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nisâ Suresi -32. Ayet)
Paylaşılan bu ayet ile ilgili Hamdi Yazır şunları söyler:
“Bu âyetin inmesi, miras âyetlerinden dolayı kadınlar tarafından ortaya konan bazı temenniler ile ilgilidir. Bu cümleden olarak Hz. Peygamberin hanımlarından Hz. Ümmü Seleme'nin, "Ey Allah'ın elçisi! Erkekler, din uğruna savaşıyorlar, biz savaşmıyoruz ve bizim mirastan hakkımız erkeğin yarısı oluyor. Ne olurdu biz de erkek olsaydık." diye bir temennide bulunduğu ve bunun üzerine bu âyetin indirildiği rivâyet edilmiştir. Bunun için yukarıda "Erkeğe, iki kadının payı kadar miras verilir." (Nisa, 4/11) kuralının hikmetlerine bağlı olmak üzere; yaratılıştan var olan, hukukî ve iktisadî açılardan zikredilmiş olan açıklamaların kaynaklarını burada ve bundan sonraki bir iki âyette bir ahlâkî kuralı telkin etmek ve erkek, kadın çekememezliğinin düzeltilmesi ve ortadan kaldırılması ve aile hayatının takviye ve düzenlenmesi mahiyetinde tamamen göstermiş bulunuyoruz ki; üstün kılmak ve fazilet ve keremde yarışma, yaratılıştan var olan kabiliyetlere; kazanma ve kazanma payı, çalışma ve iktisatla ilgili değerlere; aşağıda gelecek olan harcama eşitliğine işaret etmiştir.”
“Şehirlerde yaşıyoruz ve gerçekten hep birlikte öfkeyle doluyoruz.”
Uygarlık Batı’ya aittir, medeniyet İslam’ındır; kent Batı’dır, şehir İslam’dır; mahalle, aile, cemaat bunlar bize aittir. Şehirlerde değil kentte yaşamaktayız. Kentten çıkışı mümkün kılacak zihinsel dönüşümü sağlamadan kapitalizmin yıkılamayacağını söylüyorum. Kadın kentte çalışmaya hevesli, toprağa dönmeyi pis iş olarak kabul ediyor. Kadın bu sisteme çalıştığında özgürleşmiş olmuyor, metalaşıyor. Ekonomik özgürlük gibi laflar kapitalist sistemin kadını evinden çıkarmak için kullandığı yaldızlı sözlerdir. İslam’ın kadına mehir ve miras hakkı verdiğinden bahsettim, evin geçimini sağlamak zorunda değildir kadın, bundan iyi hakkı var mı şu an kadının. Üstelik kadın çalışmasın, sürekli evde otursun diye bir meseleden de bahsetmiyorum. Kadın geçmişte üretime de katıldı, fikri hareketlerin de içinde oldu. Ama şimdiki gibi bir düzende çalışmayı arzulamadı. Başörtüsü mücadelesi vererek hakkını alabilen kadının sisteme yönelik bir eleştirisi olmaması beni endişelendiriyor. Başörtüsü ile çalışmayı modern dindarlık olarak tanımlayarak kapitalizme yönelik eleştiri yapamıyor. Dolayısıyla burada sisteme yönelik yeterli eleştiriyi yapmayan kadının da eleştirilmesi gerekiyor. Modern yaşam peşinde koşan başörtülü kadın, kadınlığını yitirmektedir.
Tabii ki bu söylediklerimi günümüz toplumuna uyarlamak zor olabilir. Ancak başörtülü kadının mevcut sistemin ve bu sistemin kendisine sağladığı maaş, iş, araba, ayakkabı, çanta, marka başörtüsü gibi eşya-malların kendisi için hayırlı olmadığını ve zihnini sisteme karşı her zaman tetikte tutması gerektiğini belirtmek için paylaştım. “Başörtülü kadının çalışma hakkı” diyerek her yerde dile getirilen düşünce ne yazık ki sistem tarafından iç edildi. Medeni bir toplumda (İslam Medeniyeti – Toplumsal Dindarlık) kadının konumu ile kapitalist sistemin kendisine verdiklerini ayrıcalık sanan kadının konumu arasında çok fark var. İslam kadına bu hakları sağladı. Kadının bu şekilde çalışmak zorunda olması sosyolojik bir zorunluluk değil, geçmişte yaşandıysa şimdi de yaşatılabilir.
Kaan Yiğenoğlu
Devamını oku ...

Nasrallah'ın Konuşması ve Direniş'in Konumu

Nasrallah’ın geçen akşam Suriye’deki IŞİD mevzilerine yönelik ABD baskınlarını kınaması, onun on yıl önce ABD’nin Irak işgalini kınamasını andırıyor. Nasrallah, tıpkı Mayıs 2004’teki ABD öncülüğünde kurulan terör karşıtı koalisyonun ahlâkî yetkesini ve meşruiyetini sorguladığı konuşmasında olduğu gibi, bu konuşmasında da ABD’nin Suriye müdahalesinin Irak işgalinin niteliksel ve kimliksel açıdan bir taklidi olduğunu, bu noktada İsrail’in işgaline benzediğini, hegemonya kurma, gaddarlık, yıkım, suç işleme ve katliam yapma bağlamında, gene insan hakları, demokrasi ve uygarlık gibi sloganlara sarıldığını söylüyor.
İran ve Hizbullah, bugün ABD saldırılarının hedefi olan noktaların yıkılışından istifade edecek bir yerde duruyor öte yandan da bu saldırılara ilkesel olarak itiraz ediyor. Bugün İran da söz konusu saldırıları kınadı ama Suriye hükümeti örtük olarak bu saldırılara destek verdi (Bunun özel bir nedeni, Suriyelilerin ve İranlıların ABD planları konusunda önceden bilgilendirilmiş olması.). Suriye’nin örtük kabulünün bir sebebi, onun Batı tarafından tanınmaya muhtaç olması ve belli bir intikam siyasetiyle hareket etmesi. Direniş Ekseni adına bu yaklaşım, politik ve entelektüel açıdan tutarsız bir siyasetmiş gibi görünüyor, ama öte yandan bu yaklaşım, IŞİD’in hem emperyalistler hem de anti-emperyalistler için tehdit teşkil ettiği noktada, söz konusu yeni aşamada ortaya çıkan stratejik karışıklıkların bir yansıması. Bu da IŞİD’in emperyalizm ötesi bir nitelik arz ediyor oluşuyla ilgili, yani bu örgüt ilkesel düzeyde ne küresel kapitalizmle ne de emperyalizmle ilgileniyor. Emperyalist güçler IŞİD için hilafete engel teşkil ettiği aşamada düşman hâline geliyorlar, bu noktada söz konusu güçlerin adaletsiz ve zalim siyasetleri asla göz önünde bulundurulmuyor. Aynı şekilde ABD de IŞİD’in mezhepçi dinî ideolojisine ya da barbarlığına değil, onun bölgedeki çıkarları için teşkil ettiği politik tehdide karşı çıkıyor.
Dolayısıyla Direniş Ekseni ve emperyalistler savaş öncesi duruma geri dönme konusunda hevesli, aynı zamanda her iki taraf, bugün içine düştüğümüz, politik açıdan kafa karıştıran ve görece daha az yönetilebilir olan emperyalist ötesi bataklığa karşı olduklarından, emperyalist-antiemperyalist fay hattı boyunca yaşadıkları rutin çatışma düzlemini muhafaza ediyor.
Nasrallah’ın konuşması, bu emperyalist ötesi aşamada bile, emperyalizmin baş düşmanımız olarak varlığını sürdüreceğini tüm dünyaya hatırlattığı için çok önemli. Direniş Ekseni’nin yürüttüğü siyaset, yaşanan saldırılara şiddetle karşı çıkan ama öte yandan da tekfirciler arasındaki kayıplar için damla gözyaşı dökmeyen bir siyaset.
Emel Saed Gureyb
Devamını oku ...

Emperyalist Müdahaleye Hayır

Amerika ve müttefikleri düğmeye bastı ve Irak ile Suriye’de IŞİD’e ait olduğu iddia edilen mevzileri bombalamaya başladı. Bombalamalarda çok sayıda sivilin de öldüğü belirtiliyor. Ölenler arasında çocuklar ve kadınlar var.
İki hafta önceki basın açıklamamızda da ifade etmiştik: Amerika, Saddam Hüseyin’i destekleyip güçlendirerek önce İran’a saldırtmış, akabinde Kuveyt’e girmesine göz yummuştu. Sonra da haddi aştığı iddiasıyla Irak’ı işgal etmiş ve Saddam Hüseyin’i öldürmüştü. Bugün Amerika benzer bir uygulamayı IŞİD’e reva görüyor.
IŞİD’i destekleyip güçlendiren faktörleri doğru analiz etmek gerekiyor. IŞİD’in ideolojik kaynağı Suudi Arabistan kökenli Vahhabilik’tir. Vahhabilik, siyasî bir ekoldür. İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu coğrafyasında çöküşüne hizmet eden bu ekol, bugün Amerikalılarla işbirliği yaparak tüm İslam coğrafyasının mezhepçilik ve buna bağlı tekfircilik bataklığına gömülmesine hizmet etmektedir.
Ezilmiş, dışlanmış Müslüman kitleleri ve özellikle de genç Müslümanları kışkırtarak birçok Müslüman’ın cihad amacıyla İslam coğrafyasının sorunlu bölgelerine götürülmesine ve El-Kaide, IŞİD gibi örgütlerin organize edilmesine Vahhabi Suudi Arabistan yönetimi siyasî ve ekonomik destek sağlamıştır, sağlamaya da devam etmektedir. Suudi Arabistan ve Körfez iktidarlarından ve zenginlerinden beslenen El-Kaide/IŞİD gibi örgütlerin militanları her nedense bu rejimlerin Amerika’nın bölgedeki en güvenilir müttefiklerinden olduğunu ve halklarına zulmeden diktatöryal yapıda olduğunu hiç umursamamakta ya da görmezden gelmektedir. Amerika ile işbirliği noktasında ümmete ihanetin zirvesinde olan Suudi ve Körfez rejimlerinin değiştirilmesinin tüm Müslümanların birincil görevi olarak addedilmesi gerekirken, söz konusu örgütler bu gerçeği görmeye hiç yanaşmamışlar, bu konuda kıllarını dahi kıpırdatmamışlardır.
Suudi Arabistan menşeli bu garip ilişki zincirinin tüm İslam ülkelerinde sorgulanması gerekmektedir. IŞİD’e veya El-Kaide’ye sempati duyan tüm gençlere yukarıda belirtilen çelişkilerin anlatılmasının ve onları içinde bulundukları algı dünyasından kurtararak hakikat ile yüzleşmelerini sağlamanın önemli bir görev olduğunu düşünüyoruz.
Ülkemizde de son yıllarda Suudi ve Körfez sermayesinin bazı fikir adamlarını etkisi altına aldığını, Vahhabiliğin halkımız nezdinde meşrulaştırılmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. Bu tehlikeli gidiş ile ilgili olarak tüm halkımızı uyarıyoruz.
Biz Kur’an’ın esaslarına iman eden her kişinin mezhebi ne olursa olsun Müslüman olduğuna inanıyoruz. Biz Sünnilik, Şiilik, Selefilik gibi tüm mezheplerin İslam’ın bir zenginliği olduğuna inanıyoruz. Ümmetin birliğinin mezhepçilik yapılarak zedelenmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Vahhabiliğe olan karşıtlığımız, bu ekolün Selefiliği önceleri İngiliz işbirlikçiliği, şimdilerde ise Amerikan işbirlikçiliği için kullanarak tefrikacı ve tekfirci bir zihniyetin tohumlarını ümmetin içine ekmesinden kaynaklanmaktadır.
Evet, IŞİD tehlikeli bir örgüttür ve yaptıkları asla İslam’a mal edilemez. Ancak bu örgütün Amerika’nın bölgesel planları dâhilinde Suudi Arabistan tarafından kurulduğu, desteklendiği ve güçlendirildiği asla unutulmamalıdır. Dolayısıyla asıl hedefe konulması gereken, Amerika ve onun sadık taşeronu Suudi Arabistan’dır.
Amerika ve Suudi Arabistan başta olmak üzere müttefikleri bazı kırmızı çizgileri aştığı için kendi yarattıkları IŞİD canavarını ortadan kaldırmaya ya da etkisiz hale getirmeye karar vermişlerdir.
Amerika, son operasyonlarla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışmaktadır. Bu operasyonlarla hem IŞİD’in devre dışı bırakılması, hem de Irak ve Suriye’nin yeniden dizayn edilmesi hedeflenmektedir. Yakın bir gelecekte sınırların yeniden çizildiği, bölünmelerin yaşandığı bir Irak ve Suriye ile karşılaşacağımızı söylemek kehanet olmaz.
Amerika İslam coğrafyasında ateşle oynamaktadır. Mezhebî ve etnik ayrışmayı körükleyerek bölünmüş ve zayıflatılmış bir İslam coğrafyası oluşturma peşindedir. Böylece hem İsrail’in güvenliği hem de petrolün ve doğalgazın geleceği garanti altına alınmış olacaktır.
Amerika için bölgede akan kanın ve gözyaşının önemi yoktur. Öyle olsa idi Gazze’de devreye girer, tavır alırdı. Amerika ve Batılı müttefikleri için sadece çıkarlarının önemi vardır. Son IŞİD operasyonunun nedeni de bölge halkının yaşadığı sefalet ve zulüm değil, sadece ve sadece Amerika ve Batılı müttefiklerinin çıkarlarının zarar görmesidir.
Amerika’nın ve müttefiklerinin Irak ile Suriye’ye müdahalesine karşı olduğumuzu bir kez daha deklare ediyoruz. Bataklığı oluşturanların bataklığı kurutma rolüne soyunmalarını kabul etmiyoruz. Oyunun farkındayız ve tüm halkımızı bu oyunu fark etmeye, müdahaleye karşı çıkmaya davet ediyoruz.
Buradan hükümete sesleniyoruz: IŞİD canavarının oluşmasında sizin de dolaylı katkınızın olduğu açık bir gerçek… Yanlışlarınıza bir yanlış daha ekleyerek bu müdahaleye katılmak gibi bir gaflete düşmemeniz gerekir. Cumhurbaşkanının son Amerika demeçleri müdahalede ön safta yer alacağımız izlenimi veriyor. Bu tür bir pozisyon almak, tarihi bir hatayı beraberinde getirir. Kardeş Arap halkları nezdinde onlarca yıl silinemeyecek kötü bir sicil oluşturmamızı sağlar. Türkiye bu müdahalenin tarafı olmamalıdır. Aksi takdirde Amerika’nın oyununa gelerek operasyonun içinde yer almanın hesabını hem bu dünyada hem de ahirette veremezsiniz.

Devamını oku ...

IŞİD: Emperyalizm, Savaş ve Distopya

Bir insan aynı anda kaç hissi birlikte yaşayabilir? Kamera karşısında konuşurken gırtlağa dayanmış bıçağın soğukluğu ve yere diz çöktürülmüş halde kurak toprağın ve güneşin sıcaklığı aynı anda neye yol açar? Bu his karmaşasını anlayabilmemiz çok zor ancak bu ve bundan misliyle ağır ve acı yüklü olanını her gün her saat yaşayan milyonlarca kadın, erkek ve çocuk var. En kötüsü de korkunun sürekli dirilik hali; kaygı içinde ruhun derinlerine sinen hayatta kalma duygusu. Çünkü uzuvlarını ve başını kaybetmeyenler topraklarını kaybediyor; canlarını kurtaranlar anılarını yitiriyor. Ortadoğu’da Kürtler, Araplar, Ezidiler, Hıristiyanlar, Türkmenler için katliam habitatını yaratan IŞİD’ten bahsediyoruz. Peki, IŞİD’i yaratan ne?
Kronoloji
IŞİD, tek başına, ne 21. yüzyılda kapitalist demokrasinin ölü doğumu türünden bir “anomali” ne de İslam dini başta olmak üzere belli bir ideolojik formun “yanlış kavranılmasının” sonucu. IŞİD, emperyalist stratejilerin ve hegemon gücünü korumak isteyen devletlerin tetiklediği zincirleme reaksiyonun şimdiki zamana ait ifadesi. IŞİD’i dün yaratan, emperyalist devletlerin değer transferi ve enerji ihtiyacı için Irak’ı işgal etmesiydi. ABD’nin Irak işgali sırasında 2000’li yılların başında kurulan IŞİD’in o zamanki ismi “Tevhid ve Cihat” idi. El-Kaide’nin güçlendiği dönemde bu örgüte dâhil olarak “Irak el-Kaidesi” ismini aldı. Daha sonra Irak’taki işgale karşı direniş halindeki İslamcı ve seküler grupları toparlamak için “Mücahidin Şûra Konseyi” adı altında şemsiye bir organizasyonda yer aldı. IŞİD, bu süre zarfında İslamcı cihatçı bir örgüt olarak ama “anti-emperyalist” siluetini de koruyarak varlığını sürdürdü. Emperyalist stratejilerin hesaplayamadığı, belirli bir alana sıkıştırılmış olarak düşünülen IŞİD’in sembolik mahiyetini aşarak devlet formu kazanması ve hilafet ilanıyla emperyal bir niteliğe bürünmesiydi.
Evet, IŞİD’i yaratan onlarca neden sayılabilir. Ancak bir öncelik sıralaması yaptığımızda bölgesel ve emperyal iki faktörün ağır bastığı göze çarpar: İlki, köktenci İslamî yönetim mantığının bölge halklarına sunduğu anlamlar dizgesidir. Bu IŞİD’i bizler için distopik kılarken, ona katılanlar ve destek verenler için ütopik kılar. İkinci faktör ise, emperyalistlerin IŞİD’i araçsallaştırma biçimidir. IŞİD’i besleyen ve büyüten emperyalizm, IŞİD olgusunu jeo-siyasî güç dengeleri ve askerî-savaş endüstrisi için kobaylaştırır.
Faktör 1: Proto-Devlet
İlk faktör, CIA kaynaklarına göre 30 bin civarında militanı olmasına karşın 30 milyonluk Irak’ın büyük kesiminde nasıl hükümranlık kurduğunu anlamamıza yardımcı olur. İsminde “devlet” sözcüğü geçmesine rağmen modern kapitalist bir devlet gibi devletleşememiş, daha çok “ön” yani “proto-devlet” dediğimiz türden yapıya sahip olması, IŞİD’e sunulan kitlesel desteğin kökenleri açısından kritiktir. Belki burada Antonio Gramsci’den hareketle, rızanın aktif ve pasif versiyonlarını düşünebiliriz. Aktif rıza, doğrudan hegemonik önderlikle işleyerek öz-örgütlenmeye dayalı yayılmacı niteliktedir. Pasif rıza ise baskıyla, örgütlü zor ve tahakküm üzerinden sağlanır. Bunların üretilmesi esnasında militanların inzibat gücü dışında sokaktaki propaganda çalışmaları, okullardaki dinî eğitim sistemi ve geçimlik ihtiyaçları karşılayan sosyal yardım mekanizmaları oldukça etkilidir. İslam’ın Selefi yorumunun doktrinasyonu kadar örgüte katılan militanları ve destek veren yerel halkı besleyen maddî koşullar IŞİD’i şimdilik proto-devlet olarak var eder.
Aktif ve pasif rızanın sağlandığı durumlar başka başka da olabilir. Kafa kol kesen, öldürdüklerinin iç organlarını çiğ çiğ ısıran IŞİD militanları zor ve zordan üretilen rızanın çıplak halini coğrafyaya yayar. Bu tip görüntülerin kaydedilip propaganda amaçlı yayıldığını unutmadan şunu da ekleyebiliriz: Boğazı kesilen Amerikalı gazetecilere Guantanamo mahkûmları gibi turuncu kıyafet giydirilmesi ve diğer en vahşi işkence ve katletme teknikleri Batı’ya verilen birer mesajdır. İleri teknoloji ve teçhizat ile Irak işgaline karşı koyacak şiddet kapasitesinin ve gerekli kısasın tek adresinin IŞİD olduğu resmedilmeye çalışılır. Ayrıca düşmanın bazı organlarını yeme (exocannibalism), öldürdüklerinin kestikleri uzuvlarını sıradan nesne olarak kanıksama, düşmanı yani kâfirleri itibarsızlaştırmanın ve değersizleştirmenin kadim usullerinden bir tanesidir.
Proto-devlet olarak bilhassa rızanın kalıcılaştırıldığı başka bir uygulama ekonomik aygıtların işletilmesidir. Koalisyon Güçleri’nin de hava saldırılarında ilk olarak hedef aldığı, IŞİD’e günde 2 milyon dolar gelir getiren rafineler ve örgütün el koyduğu Irak Merkez Bankası’ndan gasp edilen 400 milyon dolar, sosyal yardım mekanizmasına gerekli finansmanı sağlamıştır. Böylelikle IŞİD, bir tür performansa dayalı ödeme sistemi ile militan başına 400 dolar, çatışmaya giren militana 1200 dolar, eş başına 100 dolar gibi ayda ortalama 2000 dolara tekabül eden bir aylık bağlamaktadır. Daha önce Ergin Yıldızoğlu’nun da belirttiği üzere, Avrupa bölgesindeki ve Ortadoğu’daki kapitalizmden kaynaklı işsizlik ve entegrasyon gibi ekonomik ve kültürel problemlere karşı bazı kesimler için IŞİD bir “alternatif” olarak belirir (“Bilmece, Gizem ve Enigma Olarak IŞİD”, 20.08.2014, Cumhuriyet). Dahası IŞİD, sınıf kininin ekonomi-dışı zor yoluyla alınması ve pornografik şiddetin yarattığı hazzın tatmin edilmesi için uygun koşulları hazırlamasıyla kapitalizme karşı kara ütopik bir görüntüye de bürünür. Hatırlayalım Karl Marx, intihar üzerine söz ederken, bir kişinin söyleyecek sözü kalmadığında ve kapitalizmin kara gerçekliğinden kaçmak istediğinde intiharı tercih ettiğini söylemiştir. Burada da bir benzerlik söz konusudur; kapitalist gündelik yaşamda söyleyecek sözü tükenenlerin çoğu IŞİD içinde toplumsallaşmış “intiharlarını” gerçekleştirmektedirler.
Faktör 2: Savaş Yönetişimi
IŞİD, aynı zamanda emperyal ve alt-emperyal devletler için taktiksel deneme alanıdır da. Bu ikinci faktör, IŞİD’i ortaya çıkaran emperyalist hamlelerin zorunlu momentidir. Çünkü Irak İşgali’nden bu yana, başta en büyük hegemon ABD olmak üzere diğer Batı ülkeleri artan savaş maliyetlerini kısmak ve kamuoyundaki tepkileri soğurmak için ya kolektif müdahalelere yönelmiş ya da yönetişim mantığını savaşa uygulamışlardır. “Savaş yönetişimi” olarak adlandırılabilecek bu mantık, savaşlara katılma gerekçelerinin meşrulaştırılması, lojistik güçlerin ve askerî bütçenin “etkin” ve “hesaplı” kullanılması, riskleri bölüşebilecek “paydaşların” bulunmasıyla işler. Bilhassa Suriye’den bildiğimiz muhalif güçlere sağlanan lojistik ve ideolojik destek, IŞİD’i büyüten en önemli maddî koşulu yaratmıştır. Savaş yönetişiminde “muhalif unsurlara” insansız hava araçları ile sağlanan periyodik istihbarat, lojistik sevkiyatının sıklaştırılması ve silahlı İslamcı gruplardan militanlarla oluşturulan “özgür orduların” arttırılması gibi operasyonel destekler emperyalistlere başka bir “avantaj” da sağlar. Artık yukarıdan demokrasi bahşetmenin dünya halkları nezdinde söylemsel geçerliliği kalmadığından hegemon devletler, riskleri paylaştırabilecekleri yerel ortaklar sayesinde zayiatlarını azaltırlar…
Yerel ortaklar, öngörülebilir ve hesaplanabilir olmaktan çıktığındaysa, geri dönüşüme gönderilerek bu sefer kobay olarak kullanılır. IŞİD’in silah envanterinde konvansiyonel kara silahlarının ağırlıklı olması, askerî-savaş endüstrisinin yeni oyuncaklarının denenmesi için ideal gerçek zamanlı simülasyondur. Dikkat edersek Koalisyon Güçleri’nin kara harekâtından uzak durmasının en büyük nedenlerinden birisi, muhtemel asker kayıplarının eleştirilere yol açması ise, diğeri hava saldırılarının yeni askerî teknolojileri denemek için uygun zaman olmasıdır. IŞİD’in elinde karadan havaya güdümlü savunma sistemlerin bulunmaması bunu kuvvetlendiren başka bir etkendir. Bu duruma güncel kanıtsa, ABD’nin kompozit gövdesi ile radara yakalanmayan 150 milyon dolarlık F-22 savaş jetlerini kullanmasıdır. İlk kez gerçek muharebede görev alan bu jetlerin radarda iz bırakmama özelliği böylelikle test edilmiştir. Pentagon Sözcüsü John Kirby’nin “IŞİD’le savaş yıllar sürebilir” açıklaması, savaş yönetişiminin devam edeceğinin bir göstergesidir. Kara harekâtı seçeneğini desteklediği yerel ortaklara bırakmak konusunda ısrarcı olan ABD’nin hava saldırı teknolojilerini IŞİD üzerinde uzun süre deneyeceği muhtemeldir.
IŞİD’e karşı “insanî müdahale” bayrağını açan emperyalist güçler ve alt-emperyal arzuları kaynayan Türkiye, IŞİD aracılığıyla iki “avantajı” yakalamıştır: İlki, bölgeyi yeniden düzenleme ve coğrafyayı sınırlandırma avantajıdır. İkincisi, yeni askerî teknolojilerin risksiz denendiği savaş mantığının sağlamlaştırılmasıdır. Böyle bir konjonktürde IŞİD emperyalistler için defedilmesi gereken bir “distopya” değil, sömürünün ve savaşın yeniden üretildiği “ütopya”dır! IŞİD’in varlığını sona erdirecek şey, bölge halklarının öz-örgütlülüğü, dinamizmi ve direnişidir.
Devamını oku ...

"Başörtüsü İle Çalışmama Hakkı"na Şerh

Başörtüsü İle Çalışmama Hakkı başlıklı yazıyı sonuna kadar dikkatle okudum, iyi niyetle yazıldığına şüphem yok. Ancak müslüman bir kadın olarak şerh düşmem gereken bazı noktalar var, bunları soru olarak da alabiliriz esasen.
Yazıda biraz daha yapısal, daha sisteme yönelik eleştiri görmeyi beklerdim açıkçası. Mesela en başta evlilik yaşının bu kadar yukarılara tırmanmasıyla ilgili şunu söylemek mümkün sanırım. "evlenmek" için okulların bitirilmesinin, düzgün iş bulunmasının gerekliliği. Neden evlilik bu kadar "büyük", her şey halledildikten (lisans, yüksek lisans, iyi iş, iyi bir kariyerin garantilenmesi vs) sonra yapılacak bir şey olarak görülüyor, onu deşmek lazım. Evliliği insanlara bu kadar tumturaklı, zor, dertli bir şey gibi gösteren, herhalde kadınların çalışmaya başlaması değildir. Ama işin daha acıklı bir yanı var bence: "ekonomik özgürlüğüne" kavuşan kadının evlenmeyi düşünmemesi ya da tersten "ekonomik özgürlüğü" olmayan bir kadının sırf bu muhtaçlığından ötürü evliliğini sürdürmeye devam etmesi. Normatif ve teorik bir düzeyde konuşmaktan ziyade, var olan duruma baktığımda bunu görüyorum. Elinde biraz imkânı olsa çekip gidecek bu kadın. Şimdi burada biz hangi "aileden" bahsediyoruz? Sırf mecbur olduğu için zorla durduğu bir yere hangi insan "yuva" veya "sıcak aile" olarak bakabilir? Ve neden gitmek istiyor mesela? Neden iş bulmak istiyor, neden o cendereden kurtulmak istiyor? Ya da erkek bu mecburiyeti görüp de nasıl bundan yararlandığı halde bir aileye sahip olduğu yanılgısına düşebiliyor? Ailenin bu duruma gelmesinden tek başına kadın veya kadının çalışması mı sorumludur? Mesela mehr meselesini erkeğe soramama, hakkını erkekten isteyememe gibi bir şeyden bahsedilmiş yazıda. Bu mesela kadınların cesaretsizliğinden mi, erkeklerin hakkıyla müslüman olamamasından mı kaynaklanıyor?
Bahsettiğiniz şeyler insanların gerçekliğine, somut durumlara pek tekabül ediyormuş gibi durmuyor. Mesela kadının sadece kendisinin belirleyebileceği ve kendisinin kullanabileceği bir hak olan mehri müslüman kadınların çoğu mevzu bahis etmiyor. Bu, çünkü modern hukukla beraber başka formlara evrilmiş durumda ve dahası iş oraya varana dek kadının ailesi erkek tarafından evlilik aşamasında bin türlü şey istiyor. Erkek de bunların karşılığında ömür boyu sözünden çıkmayacak bir şeye sahip olduğunu düşünüyor. Mehri kim ne ara konuşacak? Aileler her konuya ziyadesiyle burnunu sokuyor. Mesela evlilik biraz da bu yüzden korkunç bir şey olarak görülüyor. O gençlere kalsa nikah kıyıp bir arada yaşamaya başlayacaklar belki ama aile çekiştirip duruyor. “Okulu bitir, iş bul vs.” çünkü orada da ekonomi üzerinden bir düzen dönüyor. Aile sıcaklığı filan bayağı hikâye aslında ki erkeklerin de zaten işine geliyor mehir diye bir şey konuşmamak. Çünkü müslüman olduğunu iddia eden erkek bir yandan kadının çalışmasından yakınır gibi yaparken bir yandan da o kadının parası üzerinden hesap yapıyor. Hâlbuki ikisini de yapamaz. Ama zaten bu iş buralara varmadan dışarıda çalışmak zorunda olan milyon tane başörtülü kadın var. Ve "şimdi de kapitalist sisteme eklemleneyim" diye yapmıyorlar bunu. Gerçekten çalışmak zorundalar. Kocaları iş batırıyor, yıllarca çalışmayan kadın kalkıp çalışmak zorunda kalabiliyor. Bu koca mesela gayet "İslamî nedenlerle" zamanında çalışma demişken, işleri batırınca da aynı kadını dışarıda çalışmaya zorluyor. Mesele içinde mesele var yani. İnsanların, müslüman halkın, çoğunluğunun böyle seçenekleri olmayabilir bile zaten. Bu bahsettiğiniz çalışmama hakkı, orta sınıfa/üst-orta sınıfa özgü filan bir şey bile olabilir. Çalışıp aile bütçesine katkı sağlamasa ortada bir ailesi kalmayabilir pek çok kadının.
Yazıda kadının kapitalist düzende "nesneleştiğinden" bahsediliyor. Acaba kapitalist düzende çalışan erkek nesneleşmiyor mu? Acaba erkeğin toplumdaki itibarını kaybetmesi patronunun, tez profesörünün, işvereninin, genel müdürünün karşısında (ekmek parası yüzünden) gayet omurgasızca durup evde masa sandalye fırlatması olabilir mi? Bu sistem herkesin haysiyetini elinden alan bir sistem değil mi de biz bilhassa kadının nesneleşmesinden söz ediyoruz? Ya bu kadın, hane içerisinde sadece belirli görevleri yürütecek bir "şey" olarak görülüp duyguları, düşünceleri, ilişkileri düzene sokmak için harcadığı emek vb. göz önünde bulundurulmadığında ev içinde de nesneleştirilmiş olmuyor mu, derdimiz kadının nesneleştirilmesiyse? Erkeğin kavvam konumunu sarsan, tek başına kadının para getirecek işlerde çalışması olsa bu alenen men edilirdi sanırım, hâlbuki her ikisine de "çalışıp kazandıklarından bir pay vardır". Ben de burada canhıraş bir şekilde "kadın çalışsın" gibi bir şey demiyorum. Ama kapitalist düzeni, neo-liberalizmi hep birlikte tutup altını oymak, çökertmeye çalışmak, herkes için şartların ne kadar kötü olduğunu göstermek, İslamî bir bakış açısıyla önce böyle bir ekonomik sistemin uyumsuz olabileceğini söylemek yerine (ya bu arada kadın ev içinde epey çalışıyor ve bunun da takdir gördüğünü söylemek zor) neden ısrarla kadının metalaşması, kadının çalışma-çalışmama hakkı filan diyebildiğimizi anlamıyorum. Zaten piyasa, akademi, el ele bütün zihnimiz, zamanımız sömürgeleştirilmiş durumda. Şehirlerde yaşıyoruz ve gerçekten hep birlikte öfkeyle doluyoruz. Kadınlar eve girdiğinde ya da piyasadan çekildiğinde bu iş daha ahlaklı bir yere doğru gitmeyecek. Müslümanı da diğer herkesi de metalaştıran ve birer tüketim canavarına dönüştüren bu pratiklere söyleyecek bir sözümüz olmalı. İnsanların zorunluluklarını, sorumluluklarını, koşullarını da hesaba katmalıyız, bunu yaparken, derdimiz yarayı göstermek ve ona dokunmaksa tabii.
Fatma Büşra Helvacıoğlu
Devamını oku ...

Başörtüsü İle Çalışmama Hakkı

Evet, “başlık acaba yanlış mı yazıldı?” diye düşünebilirsiniz, ancak yazının amacı Müslüman kadına başörtüsü ile çalışmama hakkının da olduğunu hatırlatmak. Yazıya başlamadan önce konu ile ilgili iki önemli habere değinmek istiyorum ki yazının içeriği ile bağlantılı meselelerdir.
İlki bir araştırma sonucu ile ilgili. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre ülkede kadınların ortalama ilk evlilik yaşının 27; erkeklerin ortalama ilk evlilik yaşının ise 29 olduğu tespit edilmiş. 1960 yılında ABD’de ilk evlenme yaşı kadınlarda ortalama 20; erkeklerde ortalama 23’müş[1]. Yani ABD’de yaklaşık 55 yılda ilk evlilik yaşı kadın ve erkelerde ortalama 7 yaş kadar artmış. Bu araştırma ile yazımın bağlantısı ise Türkiye’deki evlenme yaşının da ABD’dekine benzer eğilime girmeye başlamasıdır.
İkinci haber ise Ortaöğretim kurumlarında başörtüsünün serbest bırakılması ile ilgili. Kararı Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında şu sözlerle açıkladı: "Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okul öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmelikte değişiklik yapılması hakkındaki yönetmelik gözden geçirilmiş ve bu yönetmeliğin 3. ve 4. maddelerinde bir değişiklik yapılarak, 4. maddesinin birinci fıkrasının e bendinde yer alan 'baş açık' ibaresi ve aynı bendin son cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla ortaöğretim kurumlarında başörtülü olarak eğitime devam etmek isteyen kız öğrenciler için bir zaruret, 30 Eylül'den sonraki demokratikleşme paketimizde bazı hususlar yerine getirildiği için, bugün böyle bir yönetmelik değişikliğinin de yapılması zarureti görülmüştür.”
Söz konusu yönetmelikte “Başı açık” ifadesinin kaldırıldığı e bendi şöyle: Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve boyasız olarak bulunur, makyaj yapamaz, bıyık ve sakal bırakamaz.[2]
Açıklamanın ardından, başörtüsünün sadece liselerde mi, yoksa okul öncesi, ilk ve ortaokullarda da mı serbest kalacağı tartışılmaya başlandı. Ancak konuyla ilgili Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı: “Daha önce yapılan bir uygulama genişletildi. Ortaokul ve liselerde uygulanıyor. Uygulama daha çok lise öğrencilerini ilgilendiriyor. Başörtüsünün ortaöğretimde serbestliği konusunda provokasyon yapanlar olacaktır. Böyle provokasyon olur mu? Olabilir bugünlerde, fotoğraf çekmek için mizansenler kurgulayabilirler. Anaokullarına bile çarşaflı öğrenci sokarak fotoğraf çektirenler olabilir. Başörtüsünü arzu eden öğrenciler için bu uygulamayı getirdik. Ortaokullarda zaten uygulama vardı. Beşinci sınıftan itibaren isteyen uygulamadan yararlanacak.” diyerek soru işaretlerini gidermiş oldu. Daha fazla kızın başörtülü olarak eğitilmesi ileride daha fazla başörtülü kadının çalışma potansiyeli olduğunu gösteriyor ki artık eğitimin amacı da daha iyi, daha yüksek ücretli işlerde çalışmayı mümkün kılmaktır günümüzde.
İki haberi birbiri ile ilişkilendiren ve yazımın konusu yapan ise başörtülü kadınların çalışması ve bunun Müslüman aile yaşamı ile İslam medeniyeti üzerindeki etkileridir. Yazının başında ABD ile ilgili rakamlara benzer bir örnek de Türkiye’den verelim. TÜİK’e göre 2013 yılı itibariyle erkeklerin (damat) ilk evlenme yaşı ortalama 26,8; kadınların (gelin) ilk evlenme yaşı ortalama 23,6 olarak hesaplanmış. Aynı rakamlar 2001 yılında erkekler için 25,5; kadınlar için 22,2 olarak gerçekleşmiş. [3] Türkiye’de yaklaşık 12 yılda evlilik yaşı kadın ve erkeklerde ortalama 1 yaş kadar ileri erteleniyor. Eğilim devam ederse yaklaşık 25 yıl sonra şimdiki ABD’nin ortalama ilk evlenme yaşı istatistiklerine ulaşmış oluyoruz.
Bu istatistikler Türkiye için tehlike sinyali anlamına gelmelidir. İlk olarak evlilik yaşının ertelenmesindeki eğilimi tersine çevirecek bir toplumsal talep ve iradenin olmaması bir problemdir. Çünkü böyle bir talep olmadığında toplumun çoğunluğu gidişattan memnun anlamına gelir ve bu durumun aile yaşamı üzerindeki olumsuz etkileri görmezden gelinir. İkincisi ve daha önemli tehlike de şudur ki bu gidişatın Müslümanca olduğunun ilan edilmesi ve buna yönelik desteklerin her geçen gün artarak devam etmesi. Yani modern yaşam tarzının Müslüman toplumlarda İslami hassasiyetlere uygun olarak yürüdüğünü ve Türkiye’nin bu sayede son yıllarda daha hızlı kalkındığını söyleyenlerin varlığı. Mustafa Kutlu ne diyor “Türkiye son otuz yılda bir yandan modernleşiyor, bir yandan dindarlaşıyor” [4] Acaba? Dindarlaşmadan kastedilen daha çok cami yapmak, daha çok imam hatip lisesi açmak, daha çok başörtülü kadının çalışmasını sağlamak mıdır? Modernleşme de tüm bunları yaparken Batı’nın kalkınma-sanayileşme çabalarına en iyi derecede uyum sağlamak o halde. Öyle mi? Yani kadının çalışma yaşamına fütursuzca akması Batı değerleri ile uyumlu ve bizi daha modern gösteriyor ancak kadının başörtülü olarak işgücü piyasasına girmesi başörtüsü kadına İslamî görünüm verdiğinden bu gidişat hem dindarlaşma hem modernleşme oluyor.
Yukarıdaki istatistiklerde evlilik yaşının ilerlemesi, eğitimin tüm topluma bir zorunlulukmuş gibi dayatılmasından kaynaklanıyor. 18 yaşında üniversiteye gitme zorunluluğu hisseden bir öğrenci 22-23 yaşlarında üniversiteden mezun olmaktadır. Bundan sonra bir iş bulana kadar evliliği düşünmemekte ve sürekli ertelemektedir. Üstelik daha iyi bir iş sahibi olmak için sürekli sınava girmekte yeterli puanı alamayınca bir diğer seneyi beklemektedir. Böylece bu gençlerin mezun olup işe girip evlenmeleri ancak 26-27 yaşlarında olmaktadır. İleride istedikleri iş için yüksek lisans ve doktora yapma zorunluluğu duyanların oranı artınca evlilik yaşının daha ileriye taşınması muhtemeldir ki rakamlar da bunu gösteriyor. Liseyi okuyan bir gencin üniversite okumak zorunda olması neden kaynaklanır? Çünkü toplumda üniversite okumak daha yüksek zekâ göstergesi, daha yüksek statü, makam-mevki, daha fazla para, daha çok eşya satın alma gücü, “kaliteli” yaşam şeklinde algılanıyor. “Masa başı iş” dışındaki çalışmalar basit olarak görülmektedir. Çünkü toplum buna göre düzenleniyor. Hiçbir çocuk büyüyünce çiftçi olacağını söylemiyor, çıraklık, kalfalık hor görülüyor, köylülük zaten terkedilmiş, hayvancılık desen çobanlık mesleği kurban bayramı olmasa akla gelmeyecek ki bazıları kurbana dokunmadan çobana temas etmeden en “temiz” şekilde kurbanını kesme peşinde – bu da ayrı bir problem-. İşin ilginç yanı da şu ki daha iyi iş ümidiyle üniversite okuyanlar da istediği işlerde çalışamıyor. Her 5 işsizden birinin üniversite mezunu olduğu ve üniversite mezunu işsiz sayısının 600 bin kişi olduğu bir sistemden bahsediyorum.[5]
Şimdi böyle bir toplumsal kurgunun ve sistemin aile yaşamı üzerindeki etkisi nasıl olur tahmin etmek zor değil. Birisine yaklaşık 15 yıl boyunca eğitim veriyorsunuz ve sonunda bu kişi işsiz kalıyor, aile kuracak güce erişemiyor, meslek sahibi olamıyor. Bu arada evlenme imkânı bulanların da kredi ile bankalara borçlanarak bunu yaptığını söyleyelim. Böyle bir düzenin içine bir de kadınların çalışması meselesi girince işler daha da karışıyor. Özellikle başörtülü kadının çalışma hakkı denildiğinde İslam ile modern yaşamı, İslam ile kapitalizmin üretim ve tüketim ilişkilerini uyumlaştırma çabaları artıyor. Müslüman aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin kadının çalışma hayatında mahremiyet meselesini ve işgücü piyasasında emeğinin metalaşmasını, sömürülmesini dert etmedikleri görülmektedir.
“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer onlar gönül rızasıyla size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.” (Nisâ Suresi-4) Bugün Müslüman kadın, İslam’ın kendisine verdiği mehir hakkını unutmuş görünüyor. Hz. Ömer bir gün Peygamber Efendimiz’in minberine çıktı:
“–Mehrin 400 dirhemden fazla olduğunu hiç bilmiyorum” dedi ve indi. Kureyş’ten bir kadın Hz. Ömer’e itiraz ederek:
“–Ey Mü’minlerin Emîri, 400 dirhemden fazla mehir vermeyi insanlara yasakladın mı?” deyince, Hz. Ömer:
“–Evet” dedi. Bu cevap karşısında kadın:
“–Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de: «Siz onlardan birine kantar kantar mehir vermiş olsanız bile verdiğinizden bir şey almayın!..»(Nisâ Suresi-20) buyurduğunu duymadın mı?” dedi. Durumu anlamakta gecikmeyen Hz. Ömer:
“–Allah’ım, beni bağışla! Bütün insanlar Ömer’den daha fakih” dedikten sonra tekrar minbere çıkarak:
“–Ey insanlar! Ben size 400 dirhemin üzerindeki mehri yasaklamıştım. Artık kim ne kadar isterse malından o kadar mehir versin” buyurdu.[6] Bugün bunu diyebilen kadın var mı? Ya da bunu dedirtecek bir medeniyet, sosyo-ekonomik düzen var mı?
İslam fıkhını çiğneyerek, tersine çevirerek kadınları, “eşitlik” adı altında her türlü şartlarda sınırsızca çalıştıran, reklam vâsıtası olarak kullanan ülkelerde kadınlar ezilmiş, âile müesseseleri dağılmış, nüfusları günden güne azalmaya başlamıştır. Onların gözünde “annelik” küçük düşürülmüştür. Satış, mankenlik, mürebbiyelik, sekreterlik, temizlik işleri gibi meslekleri annelik vazifesine tercih etmişlerdir. Kadın, âilesinden ve çocuklarından koparılmıştır.[7]
İslam, kadını üzerinden para kazanılacak bir nesne olmaktan çıkarmıştır. Başörtülü kadınlar çalışma hakkı talepleri ile modern yaşamın cazibesine kapılıp kapitalist sistem içinde nesne olmaya razı olmuşlardır. Bu sistem içerisinde çalışmaya hevesli kadınlar başörtüleri ile mahremiyetlerini koruyacaklarını düşünseler de “gözetlenen” olmaktan kurtulamayacaklardır. Kadın artık sekreterdir, işçidir. Bu çalışma hayatında kadına bir anne olarak bakılması zordur ki öyle bakıldığı da pek söylenemez. Kadın iş hayatına girerek bir bütün olarak mahremiyetini sağlayan alanı terketmiş, başörtüsü ile kendisini koruduğunu zannetmektedir. Bu anlamda başörtüsü kapitalist üretim sisteminde bir araç olarak da kullanılmış oluyor.
Bu noktada Osmanlı’da kadınların çalışması ve üretime katkıları hakkında soru işaretleri oluşmuş olabilir. Öncelikle başörtülü kadınların çalışmasına yönelik eleştirilerim kadınlar sürekli evde otursun şeklinde anlaşılmamalıdır. Ki Osmanlı’da kadın pasif değildir aksine aktif şekilde üretime katkısı olmuştur. Ama nasıl?
Osmanlı’da kadının çalışmasını örnek gösterenler Osmanlı iktisadi ve sosyal yapısını göz ardı etmektedir. Osmanlı’da kadın mahrem bir varlık olarak her daim koruma altındadır. Bu koruma fiziksel, sözlü iletişim ve görsel olarak da sağlanmaktadır. Prof. Dr. İsmail Doğan bir makalesinde bu durumu şöyle anlatır: “Çıkmaz sokakta belirginleşen mahremiyet kültürü aslında evin konumunda ve yapısında başlayan bu duyarlılığın sokak ve mahalleye yansıtılmasından ibarettir. Bu aslında evin şahsında ailevî bir duyarlılıktır. Bunun İslâm’ın bu yolda algılanmasından kaynaklandığı ise son derece açıktır. İslâm, “kadın mahremiyetini yalnızca fiziksel veya sözlü iletişimle değil, görme yoluyla dahi bozabilme olasılığını en aza indirgeyen katı ayırımcı kurallar getirir. Evlerin yapısı, kapı ve pencerelerin yerleri ve şekilleri, evler arasındaki uzaklık, bütün bunlar belli ölçüde ayırımcı yasalar ve normlardan kaynaklanırlar”.[8] Dolayısıyla Osmanlı’daki mahalle anlayışı ve kadına mahrem alan sağlayan ev ile avlunun birlikteliği günümüzdeki kadının sadece örtü ile mahremiyetinin korunacağı düşüncesinden çok uzaktır.
Günümüzde başörtülü kadının çalışmasının mahremiyet problemi yanında emeğinin kapitalist sistem içinde sömürülmesi ve erkeğin toplumdaki pozisyonunu geriletmesi gibi mahzurları da olmaktadır. “Erkekler, kadın üzerine idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır.” (Nisâ Suresi – 34. Ayet).
Müfessir Hamdi Yazır, ayette geçen ve yöneticiler olarak da çevrilen “kavvâmûn” kelimesinin “kadının işine bakan ve onu korumaya ihtimam edenler” anlamına geldiğini belirtir. [9] Günümüzde kadının çalışma hayatına girmesi ve çalışma şevki karşısında erkeğin bu konumu (kavvâm) tehlikeye girmiş ve hatta yok olmuştur. Modern ailede erkek ve kadının yükümlülükleri belirsizleşmiş, aile kurmak “şirket evlilikleri” benzeri görünüme bürünmüştür.
Hamdi Yazır, aynı ayetteki erkeklerin "kadınlar üzerine hâkimler" olması hakkında şunu söylemektedir: “(Erkeklerin) ailede başkanlık hakkına sahip olmalarının bir sebebi, bu yaratılıştan olan üstünlük; biri de erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.”[10]
Kadının girişimci olarak toplumda olmasının bir örneği olarak Osmanlı’da kadınların kurduğu vakıflar gösterilmektedir. Ancak bu örnek günümüzdeki başörtülü kadının kapitalist düzenin yaygınlaşmasında bir araç olarak kullanılmasında ve tüketim öğesi olmasına örnek teşkil edemez. Bu konuda Lütfi Bergen şunları kaydeder: “Osmanlı’da kadınların vakıf kurmasından bahsedilmektedir. Üretmeyen ve üretmesi gerekmeyen bir kadından bahsediyoruz. Buna rağmen vakıf sahibi kadınların vakıfları tüm vakfiyelerin üçte birini oluşturuyor. Mehir hakkı ve miras hakkı nedeniyle kadına [bankaya para koyamayacağına göre - banka yoktur çünkü- ] çok büyük bir imkân verilmiştir, servetini vakfeder. İslâm dininin getirdiği “Mehir hakkı” olan bir kadından bahsediyoruz. Toplumsal alandaki vakfiyelerin üçte birinin kurucusu [üretmeyen – emekçi olmayan] kadınsa bu, paranın [mehir-miras] bir şekilde topluma hayır olarak döndüğü anlamına gelir.”[11]
İslam'ın kendisine verdiği hakları erkekten isteyemeyen kadın, modernizmin “kadın haklarına” vuruldu. Kapitalizmin toplumları kitleselleştirdiği ve aileyi bireye indirgediği süreçte Müslüman kadın modernizmin cafcaflı, ışıltılı, maaşlı yaşamına kapıldı, aile olmaya ne vakit ne de cesaret buldu, birey olmayı yeğledi. Şunu söyleyelim. Kadının başörtüsü ile bir sorunumuz yok. Kadının kapitalist sistem içerisinde ezilmesinin İslami kılıflar ile hoş gösterilmesine itirazım var. Kadının başörtüsü ile kâr için üretim aracı olarak görülmesine, sermaye birikimi için tüketim kölesi yapılmasına, toplumun devlet politikaları ile buna göre kurgulanmasının aileyi bitireceğine yönelik endişelerim var. Toprakta çalışan kadının mevcut sistemin üretim modeli sonucunda toprakta çalışması “kötü” gösterilip hizmet sektöründe çalışmaya teşvik edilmesinin masum bir süreç olmadığını düşünüyorum.
İslamî değerlerin kapitalist amaçlar doğrultusunda araçsallaştırıldığı günümüzde başörtülü kadının çalışmama hakkını kullanması kadının “yedek işgücü”, “ucuz istihdam” ve “tüketim aracı” olarak görülmesini ve “görüntülenmesini” engelleyeceği gibi erkek işgücünün daha değerli olmasını sağlayacağından kapitalizmin Anadolu coğrafyasında bütün olarak çöküşüne fırsat sağlayacaktır.
Kaan Yiğenoğlu
Dipnotlar
[5] Milliyet.
[6] Heysemî, IV, 284; İbn-i Hacer, Metâlib, II, 4, 5
[7] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, trc. Salih Şaban, İstanbul 1993, s. 211.
[9] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1348.
[11] Lutfibergen.blogspot.
Devamını oku ...

Katran

Parmaklarımla yardım tabiatın rahmini
Çatlayan beynimden öfke fışkırdı
Önümde diz çöken zalim krallar
Ölüleri dar mezarlara sıkıştırırdı
Bardaklara kandı dökülen
Ucuz fiyatlara satılırdı pazarda canlar
'Namus et fiyatınadır' etiketi vardı
Doğmayacak çocukların analarının alnında
İnsanlar farklı rollerde oynardı
Kimileri cumhura reis
Kimileri artist olurdu
Bana ise en çok kendim olmak yakışırdı
Bir Şubat sabahının soğuğu vardı
Gazetelerde iğrenç suratlar
Meydanlarda liderler atışırdı
Annemin dizlerinin dibinde otururdum
Öylesine soğuktu ve şaşardım
Bir kaç delikanlı fahişelere sataşırdı
Hiç tanımadığım kelimeler vardı ağızlarında
Sakallı amcalar sırıtarak alkışlardı
Din, iman, peygamber deyince sahtekârlar
Nice insan nice bin yıl başka biri olarak yaşadı
Ben, o ufacık çocuk
Bana en çok kendim olmak yakışırdı
‘Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur’[1]
Gecenin içinde bir gizem var. Çok derin şeyler hissediyorsun. Her taraftan anlam dalgaları suratına suratına çarpıyor. Durup durup düşüncelere dalıyorsun. Herkese oluyor biliyorum. Belki de olmuyordur. Belki sadece ben gecenin derinliklerinde kaybolup gidiyorum. İçimde bir mahzen var. Sesler yankılanıyor duvarlarında. Çıldıracak gibi oluyorum ara sıra. Sanki yaşamıyorum. Damarlarımın içinde kan akmıyor. Fakat derin ve sabit bir acı var. Acılar çınlıyor kulaklarımda. Bin yılların hüznünü duyumsuyorum. Yer kürenin hüznünü hissediyorum kalbimde. Ne acılar. Ne kadar yalnızız, ne kadar da acı çekmeye yatkın yaratılmışız. Gülesim gelmiyor. Gülmek istiyor hâlbuki bir tarafım. İçimde binlerce insan barınak kurmuş. Her gün başka birinin acıları ile uyanıyorum güne. Sakallarım varken de yokken de aynı acılar tanımlıyor beni. Hiç değişmiyor ruhumun kimlik numarası. Ne tarafa baksam bir donuk bir solgun bir renksiz hüzün. Benim gözlerim belki de hüzünle filtrelenmiş. Benzer bir gerçekliği solukluyoruz hepimiz. Yer küre hep aynı insanlara tanıklık ediyor. Belki isimleri farklı belki tenleri farklı ama özünde hep aynı insanlar. Aynı sevdalar, aynı ayrılıklar, aynı hüzünler. Gözyaşları bile aynı bu insanların. Asırlık sorunlara kendilerine ait olmayan kavgalara karışmaları ve bir vahşi hayvan gibi birbirlerini parçalamaları. Bunlar tarihin şahit olduğu ilk hadiseler değil. İnsanlık kendini tekrarlayan bir canlı mekanizma. Ne acı. Her yarım yüzyılda bir aynı sorunlardan doğan kanla besleniyor toprak ana.
Sonra bir çocuk vuruluyor şehrin sokaklarında…
Bir Ermeni kadın dinliyorum. Anlamıyorum dediklerini. Ama ağlayasım geliyor. Ağlayabildiğimden anlayabiliyorum. Evet, ağlayabilince anlıyor insan. Hem de daha asil bir anlam ile anlıyor. Kendi acılarını, dertlerini ve hüzünlerini ekleyerek anlıyor. Bir resimden, bir karikatürden anlamak gibi. Kelimelerin ve dillerin ötesinde bir anlaşma aracı gözyaşları. Ne kadar hüzün varsa yaşanmış bu topraklarda, sanki miras edinmişim gibi, derinlerden ağlayasım geliyor. Bazen ne kadar acı varsa yaşanmış ve yaşanacak olan, sanki faili benim gibi hissediyorum. Herkesin hüznünü soluyorum. Takatim yetmiyor. Gün geçtikçe omuzlarımı aşındırıyor acı. Sonra küfrediyorum, kahrediyorum. Kayıtsızlaşıyorum. Kaçıyorum insan yüzlerinden. Duymak, duyumsamak istemiyorum. Kendi yalnızlığıma gömülüyorum. Kendi içime doğru hudutsuz ve zamansız bir göçe başlıyorum. Üzülüyor insan. Üzülmemek elde mi? Zaman geçip gidiyor umarsızca. Aşındırıyor insanı zaman. Üstelik farkında değil insanlar. Farkında olmamak ne büyük bir nimet. Farkındalık insanı çıldırtıyor. Bilmek, anlamak ve farkına varmak Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük azaplardan birkaçı. Neden bilmiyorum, içimden uzaklara gitmek geliyor. Sonra gerçekle temas edince düşler, vazgeçiyorum. Gerçeğin gölgesinden sıyrılınca yine gitme isteği. Kendinden bir türlü kaçamıyor insan. Yoksa uzaklara gitsem ne olacak ki. Kendimi aynı yalnızlığa aynı mahzene hapsettikten sonra. Gün geçtikçe biraz daha benimsiyorum bu insan seslerinin yankılandığı mahzendeki yalnızlığı. Bir gölge gibiyim. Yokum diyemiyorum. Varlığım ise bir şey ifade etmiyor. Kendimi arıyorum karanlıklar içinde. Kaybettiğim tüm güzel duyguları arıyorum. Çocukluğumu arıyorum. Koşuştuğum günleri anımsıyorum, koşmak istiyorum. Fakat odamdan çıkıp yürüyesim bile gelmiyor. Ölsem sevgilim, hayat bir eksikliğimi duymayacak biliyorum. Sanki hiç yaşamamışım gibi geçiyor günler.
Sonra kanlı ekmek kırıntıları kuşların gagasında...
Tam göğsünden vurulmuş gibi bir kuş uçuyor bu donuk şehrin semalarında. Ruhumuza sirayet etmiş bir tatsızlık var. Kulakları sağır ve vicdanları paslanmış bir güruhla her gün göz göze geliyoruz. Değildir muradımız insanların hürriyetlerine ipotek koymak. Fakat yaralıyor bizi sağır kalmış kulaklar, görmeyen gözler, sızlamayan sineler. Anlamak istiyoruz bu kayıtsızlığı. Anlamak istiyoruz Hak namına haksızlığa göz yumar gibi yapanları. Anlamak istiyoruz niçin Dicle kıyısında bir kurdun bir koyunu aşırmasının bu kadar kolay olduğunu. Ne Babil’in kulelerine kurulmak, ne sultanların payitahtlarına oturmak gibi bir sevdamız var. Buna zaman şahit, tarih şahit, tabiat şahit. Bir su kenarında, bir söğüt altında oturmayı yeğliyoruz. Fakat görünen o ki bu kadim zenginliğimiz de rahatsız ediyor paranın kendine ram eylediği ham ervahı. Ne ağaç kalıyor gölgesinde soluklanacak, ne su kalıyor kıyısında dem tutulacak.
Sonra bir damla gözyaşına ekleniyor sonsuzca keder…
Bir ilahi sağanak uğramaz mı bu topraklara ey var eden! Öyle bir sağanak ki samimiyetten yoksun, ikiden artık yüzlü herkesi önüne katıp götürecek bir sele gebe olan. Kendisine dokunmayan yılanları komşusunun bahçesine atmaktan imtina etmeyen acayip adamlar türedi tanıklık ettiğimiz bu çağda. Bir yaraya merhem olunmasından ziyade kendisinin o yaraya merhem olmasını isteyen türden adamlar. Mevzunun derde deva olmaktan öteye geçip bir popularité davası olduğuna hiçbir şüphe kalmamıştır. Kürt sorununu Erdoğan’ın çözmesi istenilmektedir, Kürt sorununun çözülmesi değil. Zira anlaşılmıştır ki kardeş edebiyatı ile en temel haklarla ilgili sorunlar çözülemez. Kabil’in de bir kardeş olduğunu beynimize vura vura anlatmıştır ilahi metin. Her tarafından yolsuzluk, usulsüzlük kokuları gelen mevcut düzenin, yedi kocalı Hürmüz misali önüne gelenle halvet olmaktan çekinmeyen bir toplulukla girdiği kavga, milletin alın teri ile çarkını döndüren devletin stratejik pozisyonlarının nasıl peşkeş çekildiğinin bir tezahürüdür. Bizden olsun, bize benzer olsun, alnı secdeye varsın diye yapılan haksızlıklar ve adaletsizlikler damarlarımızda biriken öfkenin nedenidir. Hâlbuki liyakat marifete tabi diye öğrenmiştik biz bu kadîm medeniyetin kaynaklarından.
Kelimeler ki tank gibi geçiyor yüreğimden…[2]
Geçtiğimiz 10 yıllarda toplumu mevcut iktidarın tek çare olduğuna inandıran düzen şimdi aynı mevcut iktidar ile karşısında kümelenen çarpık ittifak arasında seçim yapmaya mecbur bırakmaya çalışıyor bizleri. Kendi düşünsel köklerine ihanet içine giren, “mevcut olanı yıktıktan sonra kendi aramızda taksimatı yaparız” diyen bir çarpık ittifak var ortada. “Ortak düşman üzerinden kurulan birliktelikler bizi mevcut olanın ötesinde nereye götürecektir?” sorusu ister istemez beliriyor aklımızda. Yavaş yavaş gözümüzün içine sokulan Mansurların, “Ne örümcek ne füsun, Kâbe Arap’ın olsun, Bize Çankaya yeter” diyen bir zihniyet ile niçin kol kola ilerliyor olduğu bizce manidardır. Diğer taraftan sosyal medya ortamlarında “Anti-AKP” sloganları ve söylemleri ile savaşa hazır bir nefer konumundaki şakirt uşşağın, bildiklerine artık adımız gibi emin olduğumuz iktidar yolsuzluklarına ve soysuzluklarına evvelce sessiz kalmaları da bizce manidardır. Bunların hepsinin yanında, hükümetin başındaki zatın Pennsylvania’da konaklayan zatı ülkemi karıştıran adam olarak niteleyerek 90’lı yıllardaki kasetleri ve görüntüleri üzerinden konuşması, “siyasete karışma” demesi fakat referandum zamanlarında “mezarlardan çıkarak gidip oy vermek lazım” demesine teşekkürle cevap vermesi de bizce manidardır. Bu kadar kokuşmuşluğun içinde sokaklarda toplanan kalabalığı ülkenin düzenini ve huzurunu bozmakla nitelemek en hafif tabirle bir hadsizliktir.
Velhasıl, muhatabımız gücün ve sermayenin soysuzlaştırdığı suretler değildir. Sözümüz cümle cihana da değildir. Biliriz ki kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler.[3] Sözümüz yüreğinin güzelliğine inandığımız, ehl-i dil bildiğimiz şu kadîm toprağın insanlarınadır. Zira biliriz ki “Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil.”[4] Adaletin terazisinin bu denli bozulduğu şu katran rengi karanlık zamanlarda sesi çıkan son adam kalana kadar haykırmak, yanlış olana müdahale etmek, hırsızın da suçu olduğunu mimlemek gerekir. Bunu amentü bellemişizdir ve böyle sesleniriz o ehl-i dile. Ve bir dua misali tekrarlar dururuz,
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten[5]
Ahmet Çınar
İştirakî Dergisi
Sayı: 2
Dipnotlar
[1] Amentü, İsmet Özel.
[2] Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair, Erdem Bayazıt.
[3] A’râf 179.
[4] Nef’i.
[5] Hürriyet Kasidesi, Namık Kemal.
Devamını oku ...

Antikapitalist Müslümanların Tarihsel Kökenleri

Toplumda Antikapitalist Müslümanlar hareketinin Müslümanların neo-liberal politikalarla iktidar düzeyinde tanışmasıyla birlikte buna tepki olarak ortaya çıktığına dönük genel bir algı var. Bu algı, hareketin konjonktürel olduğu ve Ali Şeriati’nin deyimi olan “abdestli kapitalizm”e karşı reaksiyoner bir hal aldığı üzerine. Salt muhafazakâr iktidara yönelik bu algı, muhalif olan ama aynı tarihsel kökleri referans almayan geniş sol-sosyalist ya da seküler anlayışların da mücadelelerinde araçsal bir vaziyete dönüşmekte.
Antikapitalist Müslümanlar, ilk çıkış manifestolarında, Müslümanlığın ezelî ve ebedî sıfatları, kapitalizmin ise yaşadığımız çağın sömürü sistemi olması sebebiyle, “antikapitalist” tanımlamasının tarihsel olduğunu açıklamışlardı.
Kur’an, Müslümanlığı sadece Hz. Muhammed ile başlayan bir tarihsel süreç olarak görmez. Müslümanlık, Ortadoğu’dan başlayarak tüm dünya halklarının geçmişten günümüze kadar getirdiği adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin kadîm sıfatını kapsayacak kadar geniştir.
İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanîf bir müslümandı/Allah'a teslim olandı[…]” (Ali İmran:67)
Elbette bu mücadeleyi Hz. Âdem ile Havva’nın sonsuz biriktirme iştahını sembolize eden ağaca yönelmeleriyle başlatabiliriz. Ama Hz. İbrahim’i insanla özdeş kılınan mutlak tanrı-kral anlayışına karşı örgütlü mücadeleyi başlatan ve onun devamında Hz. Muhammed’e kadar süren bir halk hareketinin öncüsü olarak okumamız gerekir.
Nasıl 5.000 yıl önce Hz. İbrahim Hanîf, dosdoğru yol üzere ise bugün de Antikapitalist Müslümanlar aynı yol üzere yürüme azametindedirler. Hanîflik, “evrenin tek hâkimi olan Allah’a duru olarak inanıp güvenen” anlamındadır. Hem Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarının anlam dünyasına hem de insanlık tarihine baktığımızda, Nemrut’un kendisini bütüncül bir tanrı olarak tasvir ettiği görülmektedir.
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrâhim ona: 'Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır.' deyince O: 'Ben de yaşatır ve öldürürüm.' dedi. Bunun üzerine İbrâhim: 'İşte Allah güneşi doğudan döğdürüyor, haydi sen de batıdan döğdür bakalım!' der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.” (Bakara:2/258).
Nemrut, iktidar alanlarını hükmettiği insanların bütün yaşamsal koşullarını kapsayacak kadar geniş tutmuş ve hükümdarlığında hiçbir boşluk bırakmamıştır. Hz. İbrahim, tanrı-kralın hükümdarlığındaki boşluklara yüklenmiş ve o yüzden de güneş üzerinden Nemrut’u sorgulamıştır. Hz. İbrahim, yaşadığı çağın tanrısını sorgulayarak tevhidî mücadelenin temellerini atmıştır. Bu sorgulamanın karşılığı “ateş” olmuştur. Ateş sembolü de aslında cehenneme bir atıftır ki Nemrut hükmetme alanlarını bu kadar geniş çizmektedir. İşte Hz. İbrahim bu ateş sarmalından kurtularak sınırsız hükmedici tanrı-kral anlayışına ilk darbeyi vurmuştur.
Bu darbeyle birlikte mülkü ve otoriteyi elinde bulunduran yeryüzü tanrılarına karşılık, mutlak güç ve otorite sahibi olarak Allah tasavvurunu hâkim kılmaya çalışan sınıflar arasındaki mücadele kadîm bir geleneğe dönüşmüştür.
Hz. Musa bu gelenekte sonsuz tanrı-krallara ikinci büyük darbeyi vurmuştur:
Firavun dedi ki: ‘Âlemlerin Rabbi nedir?’ Dedi ki: ‘Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir). Çevresindekilere dedi ki: ‘Isıtıyor musunuz?’ (Musa:) Dedi ki: ‘O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir.’ […]" (Şuarâ:23-26)
Hz. Musa ile birlikte yaratıcı Allah göklerin de bütün varlık âleminin rabbi olarak tasvir edilerek, yeryüzü tanrılarının yaşam alanlarını ortadan kaldırıyordu. Kızıldeniz’de açığa çıkan firavunun boğulma metaforunun en temel anlam dünyasını da burada aramalıyız.
Hz. Davut ve Hz. Süleyman demirin keşfiyle birlikte tunç metalurjisini kullanan egemen sınıflara karşılık ezilen halkların devrimci mücadelesini yürüttü ve egemenlerin savaş araçlarına karşılık demirden savaş âletleri üreterek ezilenlerin eşitlikçi ve paylaşımcı dünyalarını inşa ettiler.
Yemin olsun, biz, resullerimizi açık seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitap'ı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî'dir, Azîz'dir.” (Hadid:25)
O Yüzdendir ki Hz. Süleyman dönemi bir krallığı değil, krallığın ölümünü tasvir eder:
Nihayet Süleyman’ın ölümüne karar verdiğimizde asasını kemiren bir güve olmasaydı kimse olduğunu anlamayacaktı. […]” (Sebe:14)
İşte böylelikle o döneme değin kralların olumsuz olduğunu düşünen halklar Hz. Süleyman ile birlikte yeryüzünde hiçbir canlının olumsuz olamayacağını, her şeyin ve herkesin geçici olduğunu anlayınca fani olanın mülk ve otorite sahibi olamayacağını da idrak etti. Hz. Süleyman ile birlikte “mülk ve otorite sahibi yalnızca Allah’tır” inanışı tüm ezilenlerin dünyasında da karşılık buluyorlardı.
Yeryüzü tanrıları boğuldukları yerden bu sefer yeryüzü eşitliğini esas alan tevhid inancına sızarak çıktılar. Ümran ailesi, yani Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Meryem ve Hz. İsa bu süreçten sonra din kisvesine bürünen yeryüzü tanrılarıyla mücadele etmeye başladılar. Yahudilik içerisinde bilginin tekelini eline alan farisîler ve sadukîler Yahudi ilahiyatını Roma İmparatorluğu’nun çıkarlarıyla bütünleştirdi. Ve nihayetinde Roma İmparatorluğu ile birlikte Hz. İsa’ya karşı dinî referanslar doğrultusunda bir mücadele de başlatmış oldu.
Tevhid yürüyüşü Hz. İbrahim’le başlamıştı. Mutlak otoriteye darbeyi vurup Kâbe’nin inşasıyla birlikte yeryüzü ezilenlerine eşit, âdil, özgür dünyanın yolunu çizdi. Göğe yükselen çok katlı Babil Kulesi’ne karşılık yatay mimarisiyle bütün insanlığı çevresinde toplayan, kimseyi kimseden üstün görmeyen siyah-beyaz, kadın-erkek, yaşlı-çocuk herkesi bir hakikat çevresinde bütünleştiren hiyerarşinin olmadığı bir gelenek bıraktı bizlere… Kurumsal din godomanlar ve krallar eliyle çarmıha gerilen tevhid inancı Hz. Muhammed ile birlikte Hz. İbrahim’in sunduğu perspektif doğrultusunda yeniden mazlumların, mustazafların, ezilenlerin umudu oldu.
Hz. İbrahim’in tevhid anlayışını Hz. Muhammed Medine'de ete kemiğe büründürdü. Birçok kabile, dinî inanç sahibi topluluklar bir araya geldiler ve Hz. Muhammed’in hakemliğinde ortak bir toplum sözleşmesi oluşturdular. Bu sözleşme, yaşadığımız çağın araçları doğrultusunda yeni bir dünyanın nasıl kurulacağına dair Antikapitalist Müslümanlar’a da yol göstermektedir.
Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke’de boykota uğramışlar, Habeşistan’a, Taif’e gidip dertlerini anlatmışlar ama en sonunda Medine’den bir ses onları yeni bir toplum oluşturmak için çağırmıştı. Hz. Peygamber bu çağrıya kulak verdi ve Mekke’den huruc ederken bu hurucun ricatını da düşündü ve bu çıkışa Hicret adını verdi.
Medine’ye gelişinden 5 ay sonra yaptığı ilk çalışma Mekkeli Müslümanlar ile Medineli Müslümanlar arasında mülkiyeti ortaklaştırmak oldu:
Medine’ye varışından yaklaşık beş ay kadar sonra (bkz.: Samhûdî, 2. baskı, s. 267), Resulallah (s.a.v.) Mekkeli ve Medineli bütün ailelerin başkanlarının katıldığı bir toplantı düzenledi ve kendilerine somut, basit ve etkili bir çözüm önermek suretiyle, Muhacirlerin uyumlarını kolaylaştırmak için, kendilerini samimi bir işbirliğine teşvik etti. Medineli her bir aile reisi, en azından durumu elverişli olanlar, Mekkeli bir Muhacir ailesini yanına alacaktı. Böylece ortaya çıkan karşılıklı kardeşlik ilişkisi içerisinde her ikisi de birlikte çalışıp kazançlarını bölüşecekler, hatta birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Herkes bu konuda anlaştı ve Resulallah (s.a.v.) derhal belli sayıda Mekkeli Muhaciri (Makrizî’ye göre 186 aileyi) aynı sayıda Medineli Ensar’ın yanına yerleştirdi. Bunlardan bir bölümünün kardeşlik anlaşması kur’a çekerek belirlenmiştir (Osman ibn Maz’ûn örneğinde olduğu gibi. Bkz.: Buhârî, Şahîh, 23/3,/2/, 63/46/6, 91/27).
Hz. Peygamber yaklaşık 6 ay sonra da, hepimize ışık tutacak olan toplum sözleşmesinin temellerini attı. Çokkültürlü, çok hukuklu, eşitler arası toplum anayasası…
Söz konusu belgenin ilk maddesi, siyasî olduğu kadar dinsel anlamda da bir İslam toplumunun kurulmasını ve bu topluluğun Mekke’den hicret eden Muhacirlerle Medineli Müslümanlardan, ayrıca sivil iktidarın merkezîleştirilmesini ve bir savaş ihtimali karşısında Müslümanların yanında çarpışmayı kabul eden gayrimüslimlerden oluşmasını öngörmektedir. Bu topluluğun (ümmet) tüm insanlar içerisinde seçkin bir yeri olup (§ 2), özellikle savaş zamanında kendisini meydana getiren öğelerin her birinin eşit haklara sahip olduğunu kabul etmektedir (§ 15, 18, 19). Özel bir madde ile (§ 16), karşılıklı yardım ve herkes için adalet ilkesi doğrultusunda, Yahudilerin de bu siyasal örgüte girebilmesine açık kapı bırakılmıştır. Sözleşme belgesi, adaletin dağıtım ve uygulanması konusunda da gerçek bir devrim niteliği taşımaktadır. Zira bu konuda alınacak önlem ve gösterilecek özen bundan böyle artık bireylere değil, tamamen topluma bırakılmıştır. Her vatandaşın, kendi kabilesi, ailesi ya da akrabalarının aleyhine de olsa, sözleşmeye destek olması gerekmektedir (§ 13). Asla bir caniye sığınma hakkı tanınmayacaktır (§ 22). Herhangi bir ihtilaf halinde Allah yasaları ve adaleti sağlama hususunda yegâne başvuru kaynağı, “Allah’ın Elçisi Muhammed” de en yüksek hakem konumundadır (§ 23). Anayasa metninde geçen, “geçmişte olduğu gibi (ma’âkileheme’l-ûlâ)” deyiminden de anlaşılacağı gibi, bir takım eski töre ve âdetlerde bazı değişikliklere gidilerek, savaş esirleri için kurtulmalık (fidye), öldürme ve yaralama olaylarında da kısas yerine kan diyeti ödeyebilmek için bir sosyal sigorta kurumu meydana getirilmişti. Çünkü Müslümanların yakınlarından hiçbir kimseyi ağır yükümlülükler altında bırakmamaları ve bunu kendi aralarında ödemeleri gerekiyordu (§ 12). Bu sosyal güvenlik sisteminde her kabile özerk bir yapıya ve yeni bir düşünce yapısına sahip olmakta (§ 4-11) ve artık eskiden olduğu gibi doğum ve katılma esasına dayalı, akrabalar arası ve dışa kapalı bir nitelik taşıyan fosilleşmiş kabile özelliğinden çıkarak, kişinin rıza ve iradesine dayanan dinamik bir yapıya kavuşmaktaydı. Örneğin, aralarında sayısız Arap kabilesinin yanı sıra Habeşliler gibi Arap olmayan kişilerin de bulunduğu Mekkeli Muhacirlerin birlikte yeni bir “kabile” anlayışı içinde yeniden yapılandıklarını (§ 3) görmekteyiz. Araplar öteden beri az sayıda bir takım yabancıların kuşkusuz asıl kabile üyeleri ile aynı haklara sahip olmaksızın kendi kabile topluluklarına katılmaları usulünü (mevlalık) biliyor ve uyguluyorlardı. Ancak en ince ayrıntısına varıncaya kadar tüm parçalarının yeni baştan oluşturulduğu bir kabile anlayışı o güne kadar duyulmamış bir şeydi. Hiç kuşkusuz “İslam milliyeti” (ümmet) ağacı, işte bu küçük fideden yetişerek boy atmıştır; ve, gerçekten diğer toplumlarda gördüğümüz, ırk, ten rengi, dil ya da doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve tamamen insanın irade ve seçimi dışındaki bir takım kavramlar yerine, İslam, kendi milliyetçilik anlayışına temel olarak Weltanschauung (dünya ve kainat anlayışı), toplumsal sözleşme, bireyin kendi hür iradesine dayalı seçim birliğini esas kabul etmiştir. Savunma ve güvenlik konularında ise anayasa, barışın bölünüp parçalanamaz bir şey olduğunu beyan etmekte (§ 17), askerlik hizmetinin tam bir eşitlik anlayışı ile herkes için zorunlu olduğunu (§ 18) belirterek, o sırada yegâne düşman olan Kureyşlilerin mallarına ve canlarına gayrimüslim tebanın -ve öncelikle de Müslümanların- herhangi bir himaye ve eman hakkı vermelerini yasaklamaktadır (§ 20). (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 1. Bölüm)
İşte bu yönetim anlayışı Mekke’deki oligarşilere karşı cihadın örgütlenmesini ve mazlum Mekke halkının gönlünün kazanılmasını sağladı. Böylelikle Hicret’in ikinci ayağı olan ricat gerçekleşti.
Mekke fethedilmedi. Mekke halkı el-emin olan peygamberini geri çağırdı. Marşlar okudu. Medine’ye girerken okunan Taleal Bedru Aleyna neşidinin ruhuyla, O’na “gel, barış yurdunu Medine’de tesis ettiğin gibi burada da tesis edelim” dedi. Peygamber Mekke’ye geldi Kureyş oligarşisinden Kâbe’nin anahtarlarını aldı ve Kâbe’nin 10 yıldır emekçiliğini-temizliğini yapan, Müslüman dahi olmamış yoksul adama teslim etti.
İşte o zaman şu mânâ çıktı açığa: ezilenlerin darüsselamı (barış yurdu) emekçilerin ellerinde yükselecek!
Bu yüzdendir ki Antikapitalist Müslümanlar, devrimci peygamberlerin ortak yönetim, ortak üretim ve ortak paylaşım adına verdikleri mücadeleleri selamlar ve yolunu bu doğrultuda belirler. İçinden çıktığı sosyolojiyi tekmelemez. Onların inançlarına, değer yargılarına tepeden bakmaz. Devrimci mücadeleyi iktidarlara karşı yapar, şu an var olan iktidarı destekliyor olsa dahi yoksul Müslümanlara karşı değil.
Eğer Gezi sürecinde bir nebze de olsa yaşayabildiğimiz ortak paylaşım kültürünü daha kalıcı hale getirebilseydik, kandillerle, Cuma namazlarıyla, yeryüzü sofralarıyla inanan-inanmayan bütün halkları kuşatan eylemliliklerimizi daha sürekli kılabilseydik, belki de heyecana kapılarak, gaza gelerek çıktığımız mahallenin kadîm değerlerine salvolarda bulunmasaydık, kimbilir, belki de bu sefer Taleal Bedru Fatih Camii’nden yükselebilirdi.
Biz devrimci mücadelenin bu toplumun kadîm değerleriyle buluştuğu oranda başarılı olabileceğini düşünüyoruz. Bütün halklarıyla bu coğrafyanın belleğinde yüzlerce yıldır mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğu inancı var. Meselemiz bu inancı gün yüzüne çıkarabilecek mücadele alanlarını yaşadığımız çağın içerisinde yeniden açığa çıkarmaktır.
Bizler siyasal İslamcılığı bıraktık ve tekrar Müslüman olduk. Bizden kimse kamplaştırıcı dil ile yoksul halkları ötekileştirmeyi beklemesin.
Mülkiyet ve Otorite Allah’ın oluncaya kadar…
ALLAH EKMEK ÖZGÜRLÜK.
Sedat Doğan
İştirakî Dergisi
Sayı: 2
Devamını oku ...