Filistin’in Yerlileri: Gilles Deleuze’ün İlyas Sanber ile Mülâkatı

1982’de Fransız felsefeci Gilles Deleuze, Filistin Çalışmaları Dergisi’nin (La Revue d'Études Palestiniennes) kurucusu, Filistinli yazar İlyas Sanber ile bir mülâkat yaptı. İkili, derginin önemini, halkın varoluşunu ve Filistin ülkesini inceledi. (La Revue d'Études Palestiniennes). Otuz yılı aşkın bir süredir buradaki tartışmaların bugünün iklimi için hâlâ ümitsiz biçimde geçerli oluşu gerçekten utanç verici.
“Fransızca yayın yapacak bir Arap dergisini uzun bir süredir bekliyorduk, ama beklentilerimizin aksine dergi, Kuzey Afrika’da değil, Filistin’de çıktı. La Revue d'Études Palestiniennes isimli derginin, aynı zamanda tüm Arap dünyası ile ilgili olan Filistin merkezli sorunlara odaklanan iki özelliği var. Bir yandan dergi, ustalıklı ama sakin bir tonda kapsamlı bir sosyo-politik analiz sunuyor. Diğer yandan da, özel olarak, oldukça zengin ve çok az bilinen tarihsel ve sosyolojik bir “külliyat” ile birlikte, Arap yazınını seferber ediyor.” -Gilles Deleuze, 1982
Deleuze: Filistin tarafında bir şeylerin olgunlaşmış olduğu görülüyor. Sanki Filistinliler ilk kriz hâlini aşmışlar, sanki yeni bir bilince tanıklık eden bir belirlilik ve dinginlik bölgesi, bir “hak” (hukuk) yurdu hâline gelmiş gibi, yeni bir sese sahip olmuşlar. Bu hâl, onların saldırgan ya da savunmacı olmayan, “herkesle birebir eşit” olduklarına işaret eden yeni bir tarzda konuşmalarına imkân veriyor. Filistinliler, henüz amaçlarına ulaşmamışlarken, bu durumu nasıl izah edersiniz?
Sanber: İlk meselenin zuhur etmesinden beri bu tepkiyi hissediyoruz. Kendilerine, “bak, Filistinliler de bu tarz dergiler çıkartıyor” diyen kimi isimler var ve bunlar, kafalarının içerisinde gayet iyi kurulmuş bir imajı yansıttılar. Birçok insan için, sorumluluk dediğimiz şey adına dövüşen Filistinli savaşçı imajı epey soyut kalmıştı. Bunu izah edeyim. Varlığımızın gerçekliğini kurmazdan önce biz mülteciler olarak algılanırdık. Direniş hareketimiz, ne zamanki hesaba katılmak zorunda kalınan bir mücadeleyi kurdu, biz de bir kez daha indirgemeci bir imajın mevcut tuzağına düştük.
Çoğaltılmış ve sonsuzluk içinde tecrit edilmiş olan bu imajımız saf militaristlere aitti, bizler de sadece bunun gereğini yapanlar olarak algılanıyorduk. Bizler, bu imajı geride bırakmak amacıyla, en katı manada, mevcut savaşçı imajımızı milis imajına tercih ediyoruz.
Ben bu derginin ortaya çıkışının yol açtığı şaşkınlığın, aynı zamanda bazı insanların bugün kendilerine Filistinlilerin varolduğunu ve soyut ilkeleri hatırlatmanın yeterli olmadığını kabul etmek zorunda kalmalarına dair gerçekten kaynaklandığını düşünüyorum. Eğer bu dergi Filistin’den çıkıyorsa, o, birçok zihni meşgul eden bir bölgeyi inşa ediyordur, bu bölgede sadece Filistinliler değil, Araplar, Avrupalılar, Yahudiler vb. de yaşamaktadır.
Her şeyin ötesinde, bu insanların söz konusu derginin, varlıklarını değerlendirmeye tabi tuttuğu, Filistin’in diğer düzeylerindeki, ressamları, heykeltıraşları, işçileri, köylüleri, bankacıları, romancıları, aktörleri, işadamlarını, profesörleri, kısacası gerçek bir toplumu içermek zorunda olan bir ufuk çeşitliliğini anlamaya başlamaları gerek.
Filistin sadece bir halk değil, bir ülkedir de. O, bu halkla, halktan yağmalanmış ülke arasındaki bağdır, Filistin, geri dönmeye dair arzunun ve hasretin derin olduğu bir yerdir. Bu yer biriciktir, halkımızın 1948’den beri tecrübe ettiği tüm sınır dışı edilmelerden müteşekkildir. Bir insanın gözünde Filistin tüttüğünde, onu incelediğinde, ondaki hareketleri takip ettiğinde, bu insan, ülkeyi bekleyen her bir değişikliği not eder, eski imajlarını yığar üst üste, kısacası, bu insan, hiçbir zaman kaçırmaz gözünü ondan.
Deleuze: Dergideki birçok makale, Filistinlilerin ülkeden sürülme usullerini yeni bir tarzda anımsatıp analiz ediyor. Bu, çok önemli, zira Filistinliler sömürgeleştirilmiş değil, tahliye edilmiş, sürülmüş halklarla aynı durumda. Yazmakta olduğunuz kitabınızda siz Amerikan Yerlileriyle kıyaslıyorsunuz Filistinlileri. Kapitalizmde iki farklı hareket söz konusu. Eskiden mesele, artığı biriktirmek için, bir halkı kendi ülkesine götürüp çalıştırmak ve sömürmekti: buna da sömürge deniliyordu. Bugünse aksine mesele, halkı başka bir yerde işgücüne dönüştürmek anlamına gelse bile, ileri doğru sıçramak için, bir halka ait araziyi boşaltmak. Siyonizmin ve İsrail’in tarihi, tıpkı Amerika gibi, ikinci yolu izliyor: boş bir uzam nasıl yaratabiliriz, bir halkı nasıl söküp atabiliriz, mesele bu.
Bir mülâkatında, Yaser Arafat, bu kıyaslamanın sınırına işaret ediyor ve sınır da Revue d’Etudes Palestiniennes’in ufkunu tayin ediyor: Bir Arap dünyası söz konusu iken, Amerikan Yerlileri, kovuldukları bölgenin dışında kendi hesaplarına olan bir temele ya da güce sahip değillerdi.
Sanber: Bizler kendine has sürgünleriz, çünkü biz “yabancı ülkelere değil, kendi yerimiz”in sürekliliğine kovulduk. Bizler, yerimizden yurdumuzdan edildik ve Arap coğrafyasına dağıldık, burada ise kimse bizi parçalamak istemedi ki bu fikir esasen bir sapmaydı. Bu noktada aklıma, İsrail’in, diğer Araplara yönelik, bizi “bütünleştirmedikleri” için serzenişte bulunan ikiyüzlü iddiaları geliyor. Bu iddialar, aslında İsrail’in dilinde, onun “bizim ortadan kaybolmamız”a dönük arzusuna denk düşüyorlar. Bizi ülkemizden kovanlar, nedense birden Arapların bize yönelik ırkçılığını kafaya takıyorlar. Bu, kimi Arap ülkelerinde bizim belirli çatışmalar yaşamadığımız anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır, ama bu çatışmaların nedeni, bizim Arap olmamız değil; bu çatışmalar, kimi zaman kaçınılmaz, zira bizler, geçmişte olduğu gibi bugün de silâhlı bir devrimiz. Ayrıca Filistin’deki Yahudi yerleşimcilerin “Amerikan Yerlileriyiz”. Onların gözünde bizim oynamamız gereken tek rol, ortadan kaybolmak. İsrail’i kuran tarihin, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğmasına yol açan süreci yeniden ürettiğini söylemek gerek bu noktada.
Bu, belki de ulusların karşılıklı dayanışmasını anlamanın temel unsurlarından birisidir. Manda dönemi boyunca bizim “klasik” sömürgeleştirmeye, yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olanın birlikte yaşamasına dair işlere tanık olmadığımızı gösteren kimi unsurlar da var. Fransızlar, İngilizler vs. belirli yerleşim alanları açmak istediler ki bu alanların varoluşunun koşulu, yerli halkın varlığı idi. Hâkimiyetin uygulanabilmesi için hâkimiyet altına alınmış olanın orada olması bir gereklilikti. Bu, birileri istesin ya da istemesin, ortak alanlar yarattı, yani şebekeler, sektörler, toplumsal hayata ait düzeyler oluşturuldu, buralarda yerleşimcilerle sömürgeleştirilmiş olan “karşı karşıya” geldi. Karşılaşmanın hoşgörülemez, yıkıcı, patlamaya hazır bir bomba olduğu, hâkim olma sürecinin bu gerçeği değiştiremeyeceğinin anlaşılması üzerine, “yerel halk”a hâkim olmak için “yabancı”, “yerel”le “temas” kurmaya başlamak zorunda kaldı. Sonrasında sahneye Siyonizm çıktı ve bizim buradaki varlığımızın gerekliliğine itiraz etti. Üyelerindeki özgüllükten ötürü (üyelerini Yahudi cemaatlerinden devşiriyordu) Siyonizm, bizim itirazımızın, yurdumuzdan kovulmamızın, “başka yere nakledilmemizin” ve İlan Halevî’nin çok güzel tarif ettiği üzere, başkalarıyla ikame edilmemizin temelini oluşturdu. Böylelikle bize göre “bilinmeyen yerleşimciler” olarak anılması gereken bir kesim doğdu, bunlar, “yabancı yerleşimciler” dediğim kesimlerle aynı dönemde geldiler. “Bilinmeyen yerleşimciler”in ana yaklaşımı, kendi özelliklerini Öteki’nin bütün itirazının temeli kılmaktı.
Dahası bana kalırsa, 1948’de ülkemiz sadece işgal edilmekle kalmadı, ayrıca bir biçimde “ortadan kayboldu”. Bu, söz konusu dönemde “İsrailli” olmuş olan Yahudi yerleşimcilerin meseleyi tecrübe etme noktasında zorunlu olarak girdiği bir yoldu.
Siyonist hareket, Yahudi cemaatini sadece Filistinlilerin bir gün gidecekleri fikri ile değil, ayrıca ülkenin “boş” olduğu fikriyle seferber ettiler. Elbette ülkeye gelenler, orada bir halkın yaşadığını gördüler ve bunu yazmaya başladılar! Ama cemaatin önemli bir bölümü her gün fiziken temas kurduğu halka yokmuş gibi davrandı. Bu körlük fizikî bir körlük değildi, kimse aldatılmamıştı, herkes bu halkın bugün burada olduğunu ama “ileride ortadan kaybolacağını” biliyordu, herkes ayrıca bu ortadan kaybolma sürecinin başarıyla sonuçlandırılabilmesi için ilgili sürecin ta başından beri işliyormuş gibi davranılması, yani tartışmasız orada olan ötekinin varoluşunu kesinlikle “görmemek” gerektiğini anladı. Başarı için, ülkenin boş olması gerekliydi ve bu, “öteki”nin yerleşimcilerin kafalarından silinmesine bağlıydı.
Bu sonuca ulaşmak için Siyonist hareket sürekli, Yahudiliği ötekini reddetmenin, onu ülkeden kovmanın temeli hâline getiren ırkçı bir vizyonu devreye soktu. Söz konusu işleme, Avrupa’da başka ırkçıların yol açtığı zulümler katkı sundu ve Siyonistlerin kendi yaklaşımlarını onaylatmalarına yardım etti.
Ayrıca biz, Siyonizmin Yahudileri tutsak ettiğini, onları yukarıda tarif ettiğim vizyonun tutsağı hâline getirdiğini düşünüyoruz. Ama bu tutsaklık belirli bir zamanda gerçekleşmedi. Bence bunun için holokostun geçmesi ve söz konusu yaklaşımın evrim geçirip Yahudilerin her zaman ve her yerde, içinde yaşadıkları toplumların “Öteki”si olduklarını söyleyen sahte “ebedî ilke”ye dönüşmesi gerekiyordu.
Ama reddedilmiş ve lanetlenmiş bir “öteki” konumunu sürekli işgal etme iddiasında olan ve bu hususu mutlulukla karşılayan hiçbir halk ya da toplum yoktur.
Bugün Ortadoğu’da öteki, Arap’tır, Filistinli’dir. Batılı güçlerin bu ötekiden ortadan kaybolmasını istemesindeki ikiyüzlülük ve kinizm, bugünün emridir ve eldeki güvenceler içindir. Ancak İsrailli ordu liderlerinin deliliklerine karşı asıl güvencelere muhtaç olan, bizleriz.
Buna karşın bizim tek ve yegâne temsilcimiz olan FKÖ, söz konusu çatışmaya dair çözümünü sundu: Kim olursa olsun, ülkede yaşayan herkesi birbirinden ayıran mevcut duvarları paramparça edecek olan Demokratik Filistin devleti.
Deleuze: La Revue d'Études Palestiniennes kendi manifestosunu 1. sayısının ilk iki sayfasında yayınladı: Bizler “diğer halklar gibi bir halkız.” Bu, birçok anlama sahip bir çığlık aslında. İlk planda, bir andaç ya da bir çağrı.
Filistinlilere İsrail’i tanımayı reddettikleri için sürekli sitemde bulunuldu. Bakın, İsrailliler bizi yok etmek istediklerini söylüyorlar. Ama Filistinliler, tanınmak için elli yıldan fazla bir süredir mücadele ediyorlar.
İkinci olarak, bizim manifestomuz, İsrail’in aşkınlıkları ve çektikleri zulüm yüzünden, “biz diğer halklar gibi bir halk değiliz” diyen manifestosunun karşısında duruyor. Bu nedenle Dergi’nin 2. sayısında holokostla, Siyonistlerin holokosta yönelik tepkileriyle ve bu olayın Filistin ve tüm Arap dünyası ile ilişkisi içinde sahip olduğu anlamla ilgili, İsrailli yazarlarca kaleme alınmış iki makalenin bulunması önemli. “Mevcut normun dışında, bir halk olarak muamele görmek” isteyen İsrail devleti, kendi varlığını bütünüyle, başka bir devletin hiç bilmediği, Batı’ya dönük ekonomik ve mali bağımlılık durumu dâhilinde muhafaza ediyor (Boaz Evron). Filistinlilerin karşıt iddiayı hızla ortaya atmalarının nedeni bu: onlar neyse o, yani tümüyle “normal” bir halk olmak istiyorlar.
Apokaliptik tarihe karşı bir de her andaki bolluk, imkânların çokluğu ve sadece mümkün olanla yapılan başka bir tarih anlayışı daha var. Revue’nün de, mevcut olayların analizinde her şeyden önce göstermek istediği bu değil mi?
Sanber: Kesinlikle. Varoluşumuzun dünyasını anımsatma meselesi, kesinlikle belirli bir anlama sahip ama bu mesele aynı ölçüde aşırı basit. O, dosdoğru kabul edildiğinde, Filistin halkının ortadan kaybolmasını dört gözle bekleyenler için işi zorlaştıracak türden bir hakikattir. Çünkü nihayetinde, onun söylediği şudur: tüm insanların haklara sahip olma hakkı vardır. Bu, apaçık bir ifadedir, ancak böylesi bir güç, tüm politik mücadelenin hem çıkış noktasını hem de varış noktasını verir. Bu konuyla ilgili olarak Siyonistlerin söylediklerine bir bakalım. Onların, “Filistin halkının hiçbir şeye hakkı yoktur” dediğini duymazsınız, hiçbir güç böylesi bir konumu destekleyemez, bunu onlar da iyi biliyorlar. Aksine onlardan sürekli duyduğunuz cümle şudur: “Filistin halkı diye bir halk yoktur.”
Tam da bu nedenle, Filistin halkının varlığına dair ifademiz, ilk bakışta göründüğünden daha güçlü bir ifadedir.
[İlk olarak “Filistin’in Yerlileri” başlığıyla Libération’da, 8-9 Mayıs 1982 tarihinde yayınlanmıştır.]
Devamını oku ...

Antisemitizm ve Beyaz Üstünlükçülüğü

Filistin’deki Ölümleri Toronto’da Kutlamak
Toronto’da yüzlerce insanın katıldığı antisemitizme karşı gösteri, neden ırkçılık karşıtı bir yürüyüşten çok, beyaz üstüncülüğü için yapılan bir yürüyüşe benzer?
Kanada’daki Jewish News’in haberine göre, 20 Ağustos’ta binlerce insan Bathurst Caddesi’nde yürüyerek, “Susmayacağız. Küresel Antisemitizme Karşı Yürüyün” diye bağırdı. Gösteri, Büyük Toronto Birleşik Yahudi Çağrı Federasyonu, İsrail ve Yahudi İşleri Merkezi, B’nai Brith Kanada, Kanada İsrail Deneyimi, Yaşayan Kanada Yürüyüşü ve Kanada Yahudi Ulusal Fonu (JNF) tarafından organize edildi. Eğer örgütçülerin sloganını ciddiye alacak olursak, bu gösteri, Kanada’nın yakın tarihinde yapılan, ırkçılık karşıtı en büyük eylemlerden biri. Ama maalesef gösteride “esmer” insanların boyun eğmesini isteyen bir grup “beyaz” insandan başka bir yoktu.
Fotoğrafların ve makalelerin anlattığı kadarıyla, ırkî açıdan homojen olan kalabalığın içerisinde birçok insan İsrail bayrağı taşıdı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik son askerî saldırısını kutladılar. Times of Israel’in haberine göre: “Yürüyüşün amacı, Bill Glied’in kapanış konuşmasında özetleniyordu aslında: “İsrail Savunma Güçleri için Tanrı’ya şükürler olsun. İsrail için Tanrı’ya şükürler olsun. Birlikte durmamız gerektiğini sakın unutmayın. Bir daha asla!”
Aksi yönde iddialar bulunsa da, ortada antisemitizmin diğer zulmün bir gölgesi olduğunu gösteren çokça delil var (“Eğer daha çok bağırırsam, herkes bana inanır” taktiğinin bir örneği de Torontolu işadamı ve İsrail Yahudi İşleri Merkezi yönetim kurulu üyesi Michael Diamond’ın geçen ay Jewish News’e yazdığı yazıda ettiği laftı: “Biz Yahudiler, bugün kampüste, İsrail’de, medyada, hatta liselerimizde ve sokakta kuşatma altındayız.”)
Peki bu durumu yetmiş yıl önce Ottawa’da “sıfır bile çoktur” denildiği, Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudi mültecilerin reddedildiği günlerdeki durumla nasıl kıyaslayacağız? Bu düşmanlık yüklü antisemitik iklim ellilere kadar devam etti, o dönem, Yahudilerin toprak anlaşmaları ve çeşitli kurumlar üzerinden kimi mahallelerden kovulduğu günlerdi. Örneğin Montreal’daki McGill Üniversitesi, Yahudi öğrencilere kota uyguluyordu.
Şükür ki Hristiyanlığın zayıflaması, bununla birlikte ırkçılık karşıtı politikanın yükselişi, Kanada’daki bir toplumsal güç olarak antisemitizmin altını oydu. Bugün Yahudiler, büyük ölçüde “beyaz” insanlar olarak görülüyorlar. Kanada’daki Yahudi cemaati, bu ülkedeki etkili kurumlarda temsil ediliyorlar ve bugün onlara karşı uygulanan yapısal ırkçılık çok düşük düzeylerde (bu, tabii, mücadele edilmesi gereken, önemli kültürel klişeler olmadığı anlamına gelmiyor.). Esasında seçkin iş adamları arasında, politika ve meslek kuruluşlarında Yahudilerin temsiliyeti, Kanada nüfusunun %1,3’ünü teşkil eden cemaati epey aşan düzeylerde.
Kanadalı Yahudiler, genel nüfus içerisinde üniversite mezunu bakımından önemli bir orana sahip, ayrıca ciddi bir kısmı 75.000 dolar üstü gelire sahip. Yahudi Diasporası Ansiklopedisi: Kökenler, Deneyimler ve Kültür isimli çalışmasında Mark Avrum Ehrlich, en zengin Kanadalıların beşte birinin Yahudi olduğunu söylüyor, ayrıca Toronto’da çıkan Shalom Life isimli gazetenin haberine göre, Forbes 2011 listesine giren 24 Kanadalı zenginin altısı Yahudi.
Bu ülkedeki yapısal antisemitizmin hüzünlü hikâyesi uygun bir bağlam içerisine yerleştirilmeli. O dönemde, birçok Avrupalı olmayan halkta görüldüğü üzere, Yahudi göçmenlerin Kanada’ya girmeleri engellendi. Aynı şekilde, Yahudilerin mülk sahibi olmasına engel çıkartan toprak anlaşmaları genelde aynı amaçla diğer gruplara da uygulandı ve üniversiteye girişte uygulanan kota yükseköğrenim imkânı bulamayan Güney Asyalılar ve siyahlar için de geçerliydi. Yahudilere karşı kurumsal ayrımcılığın uygulandığı söz konusu dönemde Yerli statüsündeki insanların oy kullanma hakkı yoktu ve Yerli Kanunu Kanada’daki muhtelif Aborjin halkları içeren Birinci Uluslar’ın (potlaç (festival), toplantı, arınma töreni ve güneş dansları gibi) dinî/kültürel törenlerini yapma hakları bile bulunmuyordu.
Dolayısıyla antisemitizmin Kanada’nın herhangi bir yerinde, Birinci Uluslar ya da beyaz olmayan diğer halklara uygulanan ırkçılığa yakın bir ırkçılığa maruz kaldıklarını iddia etmek, en iyi ihtimalle, ikiyüzlülük olacaktır.
Kendi “kabile”sini şevkle savunmak belki affedilebilir ama bugün İsrail toplumunu kendisine bağlamış ırkçı bir militarizmin desteklenmesi anlaşılır bir şey değil. Son iki ay içerisinde İsrail ordusu Gazze’de 1.700 sivil katletti, bu sebeple devletin Yahudi niteliğine yönelik bir tehdit olarak görülen, ırkçı infiallerde önemli bir artış yaşandı (bu süreç, önemli ölçüde İsrail’deki Filistinli yurttaşlarda ama ayrıca antisiyonist Yahudiler ve Afrikalı mülteciler arasında işledi.). Toronto’daki gösteriyi örgütleyen gruplardan biri, uzun süredir Ortadoğu’da Yahudi/beyaz üstünlüğünün hâkim gelmesi fikrini destekleyen bir örgüt. Yahudi Ulusal Fonu isimli bu örgüt, Kanada’da faaliyet yürüten ve belki de ırkçılığını açıktan ilân eden tek kayıtlı yardım kuruluşu.
Elli yıl önce Kanada’da belirli etnik ya da dinî gruplara mülk satışını sınırlandırmak kanun dışı ilân edilirken, Yahudi Ulusal Fonu (JNF) aynı şeyi bugün İsrail’de yapıyor. JNF’in yönetmelikleri ve kira sözleşmeleri, Yahudi olmayanlara mülk kiralanmayacağını söyleyen sınırlandırıcı kimi maddeler içeriyorlar. 1998 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi raporunun tespitine göre JNF, ülkenin yüzde yirmisini teşkil eden, İsrail’deki Filistinli yurttaşlara sistematik biçimde ayrımcılık uyguluyor. BM raporuna göre, JNF’in elindeki araziler “sadece Yahudilere kiralanıyor” ki bu da, “kurumsal bir ayrımcılık biçiminin oluşmasına yol açıyor.”
Kısa süre önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 tarihli İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporları, İsrail’deki “kurumsal ve toplumsal ayrımcılığı” detaylandırıyor. Rapora göre, “toprağın yaklaşık yüzde 93’ü kamu arazisi, bunun yaklaşık yüzde 12,5’i, bir STK olan Yahudi Ulusal Fonu’na ait. JNF, toprağın Yahudi olmayanlara satılmasına ya da kiralanmasına asla izin vermiyor.”
Kanada’da olduğu gibi, İsrail’de de imtiyazların Yahudi’nin/beyazların elinde olması, antisemitizmden daha büyük bir toplumsal sorun. Artık bu imtiyazı bir miktar kontrol etme vakti gelmiştir.
Yves Engler
Devamını oku ...

Hakikatin Üstü Örtülemeyecektir

Gazze’de ateşkes ilan edildi. Bu ateşkesin süresiz olduğu ifade edilse de, Filistin yarası kanadığı sürece, bu bölgede sürekli bir ateşkesin mümkün olamayacağı hepimizin malumu…
Filistin topraklarını işgal eden, milyonlarca Filistinliyi vatanından çıkararak mülteci konumuna getiren ve toprak işgali ile katliamları devam ettirmeyi temel strateji olarak benimseyen zalim ve paranoyak bir terör devleti ile karşı karşıyayız. Bu noktada doğru bir teşhis koymak zorundayız. Hiçbir insanî vasıf taşımayan Siyonist işgal rejimi, Ortadoğu’nun kalbine saplanmış zehirli bir hançerdir ve tek çözüm Siyonist İsrail’in Ortadoğu’dan sökülüp atılmasıdır.
Gazze direnişi, tüm dünya mazlum halklarınca Amerika’nın başını çektiği küresel güçlere karşı verilen onurlu bir varoluş mücadelesi olarak nitelendirilerek desteklendi. Zalimlere karşı mücadelede direnişin yegâne yol olduğu bir kez daha tescil edildi. Kan ve gözyaşını sıradanlaştıran küresel zalimlere karşı teslimiyetçi ve uzlaşmacı yaklaşımların sadece küresel güçlerin ekmeğine yağ sürdüğü bir kez daha teyit edildi. Dünya mazlumları, Gazze direnişinin bereketiyle zalimlere karşı daha dik ve daha cesur durma kararlılıklarını haykırdılar.
Amerika, İsrail, Batı Avrupa ve bazı Arap rejimlerinin içinde olduğu şer cephesinin karşısında Gazze’ye destek veren ve bu desteği; İsrail ile tüm diplomatik, askerî, ekonomik ilişkilerini kesme noktasına taşıyan ülkelerin iktidarlarını selamlıyoruz. Ak Parti iktidarının da Gazze halkına destek veren söylemini İsrail ile tüm ilişkilerin kesilmesi noktasına getirmesini umutla beklediğimizi ifade etmek istiyoruz.
IŞİD’in Irak ve Suriye’deki katliamları devam ediyor. Amerika ve Suudi Arabistan’ın birlikte büyüttükleri, Türkiye ve Avrupa’nın dolaylı destek sağladığı bu hareket canavara dönüşerek sahiplerine zarar vermeye başladı. Şimdilerde Ortadoğu’da bu canavarı nasıl kontrol altına alabiliriz senaryoları tartışılıyor.
IŞİD konusunda Türkiye’nin de açık bir özeleştiriye ihtiyacı var. Amerika ile beraber Esad’ı ne pahasına olursa olsun devirmek için her yolu mubah gören Ak Parti Hükümeti’nin bir dönem IŞİD, Nusra Cephesi gibi El-Kaide türevi örgütlere çeşitli şekillerde yardım ettiği artık gizlenemeyecek ölçüde açık bir gerçek… Şimdi yapılması gereken, gerek Suriye politikası ile ilgili gerekse IŞİD ile ilgili doğru ve âdil bir özeleştiri… Bu yapılmadığı sürece, Türkiye’nin dış politikasının samimiyet testinden geçmesi mümkün değildir.
Benzer bir samimiyet problemini hükümetin paralel yapıyla ilgili değerlendirmelerinde de görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında, “Paralel yapının kimin için çalıştığını biliyoruz” vurgusunu yaparken, paralel yapının Amerika ve CIA için çalıştığını bir türlü ifade edemiyor. Mademki Amerika Türkiye’de operasyon yapıyor, niçin bu şer güç deşifre edilemiyor? Eğer Amerika’nın gücü ve Amerika ile olan ilişkilerimiz buna mani ise, o takdirde “Zorlandığımızda gerçekler karartılabilir” gibi yanlış bir önerme savunulmuş olmaz mı? Bu durum ciddi bir samimiyet sorgulamasını da beraberinde getirmez mi?
Milli Eğitim Bakanlığı bir yanlışa daha imza attı. Dünyanın dört bir tarafından topladığı zeki ve başarılı çocukları küresel egemenlerin beklentileri doğrultusunda geleceğe hazırlamak için kurulan Young Guru Academy (YGA) ile Milli Eğitim Bakanlığı anlaşma imzaladı. Anlaşma gereğince ülkemizin zeki çocuklarının özel eğitiminde Young Guru Academy ile işbirliği yapılacak…
Dünya siyonizminin etkili kurum ve isimlerinin Young Guru Academy’yi destekledikleri ve bu desteklerini de aleni bir şekilde yaptıkları biliniyor. Dindar nesil yetiştirmekten bahseden iktidar, zeki çocuklarımız için Siyonistlerin güdümündeki kuruluş ile işbirliği yapma projesini nasıl izah edebilir? Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bu konuda acilen açıklama bekliyoruz.
Halkımızı algı yönetimi ile yanlış yönlendirmek isteyenler başarılı olamayacaklardır. Halkımızın feraseti sayesinde hakikatin üstünün örtülemeyeceğine inanıyoruz.
Adalet ve Özgürlükler Platformu Adına Diriliş Saati Dergisi
Devamını oku ...

Önce Barış Sonra Yağma: Belfast ve Diyarbakır

Halk savaşı uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreci kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Deneyimli gözler yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye döner.
 Diyarbakır eski Belediye Başkanı Baydemir ile TÜSİAD eski Başkanı Boyner “Yatırım Halayı”nda.
Uzun bir savaşın ardından sermaye düzeniyle barışan şehirlere ne olur?
Merkezde elbette pahalı mağazaların bulunduğu AVM’ler olur. Fakat merak edip de şehrin eteklerine doğru ilerlerseniz, duvarlarında artık tarih olmuş gibi duran çatık kaşlı –kahrolsun!– sloganlar yazılı gecekondular görülür.
Merak ederseniz diyorum, çünkü barıştan sonra yoksulluğa yönelik ilgi ve merak bıçak gibi kesilir. Zenginlik esas tartışma konusudur. Şehir savaştayken, çatışmanın karargâhı yoksul mahallelerdir. Ama barış zamanı yöneticilerinin ilk yaptığı şey, niyeyse rezidanslara taşınmak olur.
Bu yazı, bir bakıma bu taşınmanın öyküsü.
Kürdistan’a Hücum: Yatırım Halayı
Kürt hareketinin son dönemde tekelci medyadan en çok övgü alan politikacılarından biri olan Selahattin Demirtaş, 2010 yılının Ekim ayında bir heyetle TÜSİAD’ı ziyaret etmişti. Çok istenen “barış süreci” başladığından, buna uygun davranmak gerekiyordu. Faşist rejimin ortağı, oligarşinin elzem unsuru olan bir kuruluşla yapılan bu görüşme, karşılıklı iyi niyet mesajlarıyla sonlandı.
Demirtaş toplantı çıkışında konuştu:
“TÜSİAD ile bugün son derece verimli bir görüşme gerçekleştirdik, son derece canlı bir tartışma ortamımız oldu… Aynı zamanda sayın başkan ve yönetim kurulu üyelerini de iki Diyarbakır milletvekili olarak Diyarbakır’a davet ettik. Umut ediyorum, kendileri en kısa zamanda bir toplantılarını belki Diyarbakır’da yapacaklar.
Bu vesileyle biz aslında başta bölge kökenli olmak üzere, bölgeye yatırım yapmak isteyen yurt içindeki ve yurt dışındaki bütün işadamları ve işverenlerini de TÜSİAD’ın Diyarbakır’da olacağı gün Diyarbakır’a davet edeceğiz. Oradaki sanayi odalarımız, yerel yönetimlerimizin hepsi çağrı yapmalıdır. Bölgede yatırımın motivasyonunu, heyecanını yaratacak bir çalışmayı belki de hep birlikte yapabilmeliyiz (Cumhuriyet, 27 Ekim 2010).
Çok geçmeden TÜSİAD başkanı Ümit Boyner Diyarbakır’a geldi. 14. Girişim ve İş Dünyası Zirvesi’ndeki konuşmasına Kürtçe “Diyarbakır bizim de evimizdir” diyerek başladığını okuduğumda, biraz endişelendim. Fakat haberin altına yerleştirilen BDP’li Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Boyner’in birlikte halay çektiği fotoğraf yüreğime su serpti: İnsanlar mutluydu.
Tekelci kapitalizmin temsilcileriyle çekilen halayı böylesine coşkulu kılan şey, Demirtaş’ın “yatırımın motivasyonu, heyecanı” dediği şey olsa gerekti. Çok geçmeden Kürt illerinden gelen yeni haberler bu “yatırım halayı”nın tam gaz devam ettiğini gösterdi.
Yağma Hızlı Başladı
Terörle mücadelede entegre strateji. Uzlaşma süreci başlayınca Amed’de yapılması planlanan,
fakat gelen tepkiler üzerine iptal edilen güzellik yarışmasını hatırlıyor musunuz?
2012 yılında hükümet yatırımcılar için bir teşvik paketi açıkladı. Kürt halkına ait olan topraklar devletin planına göre yatırım yapmak isteyenlere parsel parsel verilmeye başlanacaktı.
Paket açıklandıktan kısa bir süre sonra, haberi alan sermaye, kendinden geçip Kürt illerine taarruza başladı. Telefonlar çaldı, araya adamlar sokuldu. Adeta kapitalist bir toprak reformu görüyorduk. Diyarbakırlı bir sanayici “Milletvekili devreye sokup Organize Sanayi Bölgesi’nden arsa isteyen bile var. Diyarbakır’daki girişimcilerin yanı sıra İzmir ve İstanbul’dan dahi talep alıyoruz. Diyarbakır OSB’de yatırım için yaklaşık 200 girişimci arsa tahsisi bekliyor” diyordu (Hürriyet, 17 Nisan 2012).
“Kimin toprağını kime veriyorsunuz” denilmedi.
Kürt şehirlerinde kapitalizm daha önce hiç olmadığı kadar büyüyor. Tekelci sermayenin buraya yaptığı yatırımlar çoğalıyor; bazı firmalar, fabrikalarını savaş yorgunu bu coğrafyaya kaydırıp, sendikasız ve ucuz işgücünü sömürme peşinde. Şimdilik adını “kalkınma” koydukları bu kapitalist saldırı, yer yer Kürt halkının direnişiyle karşılansa da, Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edenler, bu direnişi kırmak, sermayeye yol açmak için elinden geleni yapıyor.
Araştırmacı Ayşe Seda Yüksel, bir söyleşide “2007’de Diyarbakır’da, Kürt hareketinin siyasî elitleriyle şehirdeki işadamları arasında çok gergin bir ilişki olduğunu gözlemlemiştim. Sadece siyasî elit değil, Diyarbakırlılar genel olarak işadamlarını soyguncu, rantçı, güvenilmez olarak tanımlıyordu” diyordu (Yüksel, Nisan 2014).
On Gözlü Köprü’nün altından çok sular aktı. Intercontinental, Rixos ve Divan gibi otel tekellerinin yatırım yapmaya hazırlandığı Kürt şehirlerinin “siyasi elitleri” de çok değişti. Bunu fark eden bir araştırmacı,
“Kürdistan’da yükselen ve yayılan kapitalizmden devleti ve sistemin kendisini sorumlu tutmamıza gerek yok. Suçlu bizzat kendi partimiz. Zira devlet … onca yıldır savaş ve zulümle ele geçiremediği coğrafyayı; işsizlikle, açlıkla terbiye edemediği ve mücadelesini kıramadığı Kürt halkını kapitalizmin mekanizmalarıyla ele geçirmeye çalışıyor. Üstelik son birkaç yılda, 30 yıldır tankıyla tüfeğiyle kat ettiğinden daha fazla yol kat etti.”
diye yazıyor (Aslan, 22 Haziran 2014).
Kürt şehirleri bir daha asla aynı olmayacak. Peki, tam olarak ne değişecek?
Düzene teslim edilen diğer şehirlerin aynasına bir bakarsak, belki kendi geleceğimizi okuyabiliriz.
Belfast, İrlanda: “Bu Kavga Yatırım Kavgası”
Haziran 2013. Şehirde yapılacak G8 zirvesi için İngiliz polisi Belfast’ı kuşatmışken.
Kuzey İrlandalı örgüt IRA, yaklaşık 20 yıllık bir silahlı mücadelenin ardından 1990’ların başında silah bırakmaya karar verdiğinde Sovyetler Birliği dağılmış, uluslararası devrimci mücadele gerilemişti. Mücadeleyi kavramayıp ucundan tutanların umutsuzluğu daha da büyüktü.
Sosyalist eğilimleri olan IRA ile İngiltere devleti arasındaki “müzakereler” 1994 yılında başladı. Örgütün içindeki uzlaşma yanlısı olmayan kesimlerin tasfiye edilmesi, bedel ödemiş olan halkın uzlaşmaya ikna edilmesi filan derken, 1998 yılı Nisan’ında karar aşamasına gelindi.
ABD Başkanı Clinton’un bizzat arayarak tarafları cesaretlendirdiği müzakerelerin ardından bir Cuma günü anlaşmaya varıldı: IRA bundan sonra İngiltere devletine kurşun sıkmayacak, Sinn Fein isimli bir siyasal partiyle seçimlere girecek, Mehmet Ağar’ın kulakları çınlasın, “düz ovada siyaset” yapacaktı.
Anlaşmanın adı “Hayırlı Cuma” konuldu.
Tesadüf o ki, Kuzey İrlanda uzlaşma süreci, tekelci sermayenin yüzyılın büyük saldırısını yaptığı 2000’li yıllara denk geldi. Kamu harcamalarının kesilerek sağlığın ve eğitimin özelleştirildiği, sendikaların dağıtıldığı, işsizliğin çoğaldığı 2000’ler. Üstelik Kuzey İrlanda halkı artık silahsız ve tehlikesizdi, kalkındırılmayı bekliyordu.
Belfast şehrinin kaderi işte böyle bir ortamda çizildi.
Hayırlı Cuma’dan “Hayırlı İşler”e
Halk kurtuluş savaşları uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreçleri kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Önce boyun eğdirdikleri halkın temsilcileriyle çekilmiş samimiyetsiz fotoğraflar verir, ardından deneyimli gözleriyle yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye dönerler. Şehir merkezleri için imar planları yapılır.
Dönüşüm İrlanda’da da hızlıydı, öyle ki eski IRA komutanı, (eski) sosyalist Martin McGuinnes, uzlaşmadan birkaç sene sonra “Kuzey İrlanda yatırıma açıktır ve önündeki zorlukları göğüslemeye hazırdır” diyecektir. Artık İngiltere emperyalizminin dostu, medyanın gözbebeği bir milletvekili ve bakandır o (Nagle, 2009).
ABD Başkanı Obama ve en sağda eski solcu, anti-emperyalist McGuinness. Eski döneklerle egemenler bir araya geldiklerinde yüzlerinde hep bir gülümseme oluyor, nedendir bilinmez.
Çok geçmeden ABD’li sermayedarlar, Kuzey İrlanda’ya dönük 800 milyon dolarlık bir yatırımın haberini verdiler. 2008 yılında New York belediye başkanı Michael Bloomberg’in öncülüğünde 100 kişilik bir ABD’li yatırım heyeti Belfast’a geldi. Bloomberg ziyaretin amacını Belfast’ı “dünyadaki en rekabetçi finansal merkezlerden birine” dönüştürmek olarak açıklıyordu (Kelly, 2012).
Sinn Fein’in liderlerinden Gerry Adams, Bloomberg’in bu sözlerini memnuniyetle karşıladı, partisinin ülkeye yapılan yatırımları güvence altına almak için uğraştığını söyleyerek, ABD sermayesine kısaca “hayırlı işler” demiş oldu. İrlanda’da “yatırım halayı” çekmek olmayacağına göre, o gece başka bir eğlence bulmuş olmalılar (Nagle, 2009).
Kavramlar büyük bir hızla yenileniyordu.
Normalleşme = Alışveriş Merkezi
Aynı yıl Belfast’ta Victoria Square isimli bir alışveriş merkezi açıldı. Yapımı için 300 milyon dolar harcanan bu alışveriş merkezinde “Creme de la Mer yüz kremleri, Joseph pantolonlu takımlar ve son derece pahalı çantalar” satılıyordu.
Kapitalizmin “normalleşme”den anladığı buydu: Pahalı alışveriş merkezleri.
ABD’li sermayedarların ziyaretinin ardından şehir merkezi hızlı bir dönüşüm geçirmeye başladı. 2009 yılında başlatılan bir kentsel dönüşüm projesiyle yine milyon dolarlar harcanarak perakende satış mağazalarının, ofis alanlarının ve rezidansların bulunduğu yeni bir çevre düzenlemesi yapıldı.
“Şehir merkezindeki birkaç blokta yoğunlaşan lüks mağazalar ve restoranlar ile otobüs hattının diğer ucunda yaşayan işçi sınıfına mensup şehir sakinlerinin vahim koşulları arasındaki uçurum çarpıcıdır,” diyor bir araştırmacı (Kelly, 2012).
Bir başkası ise bu yapılan düzenlemelerle şehrin sokaklarının ve meydanlarının kamusal alan olmaktan çıktığını söylüyor:
İnsanlar fanustan mekânlarda yaşıyor, arabalarına binip korunaklı yollardan diğer fanuslara ulaşıyorlar. Bir fanustan diğerine. Ortam oldukça steril, yoksulları görmüyorlar, bayrakları ya da duvar yazılarını görmüyorlar. (akt.: Mitchell, 2011)
Bir uzman, Belfast’taki kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Lagenside projesiyle ilgili şöyle diyor:
İyi bir iş çıkardılar. [Oradaki] toplulukları dışladıkları, marjinalleştirdikleri ya da yerlerinden ettikleri gibi eleştiriler geliyor. Ama mesele mülkiyet meselesi ve bu da bir mülkiyet ekonomisi. (McAlister, 2009)
İşte o kadar.
Belfast’ta şehir merkezindeki ve zengin mahallelerindeki etrafı korunaklı duvarlar, dikenli tellerle çevrili rezidanslar var. 2002 yılından beri şehre 44 güvenlik kamerasıyerleştirmiş.
“Barış süreci” dedikleri, silahlı yoksullardan korkan zenginlerin kendini garantiye alma süreci olmasın?
Tuzu Kurular
Belfast’taki uzlaşma süreci ve yatırımlar yalnızca şehrin manzarasını değil, insan profilini de değiştirdi.
Artık zengin mahallelerde yaşayan Nobel ödüllü “barış kahramanı” politikacılar ve kapitalistler dışında, gençliğini özgürlük mücadelesiyle değil de, alışveriş merkezlerinde dolaşarak geçiren yeni bir küçük-burjuva sınıf da doğdu Belfast’ta.
Bu sınıfa mensup insanların bir kısmı şehir merkezinde mağazalar, restoranlar ya da marketler açıyor. Bir kısmı yoksul bir aileden gelmesine rağmen, aldığı eğitim ve derinleşen kapitalist üretim ilişkileri sayesinde, daha yüksek maaşlı işler bulabiliyor.
Örneğin dünyaca ünlü Game of Thrones [Taht Oyunları] isimli dizinin setlerinden biri Belfast’ta. Bu dizinin şehre 65 milyon sterlinlik bir para getirdiği söyleniyor. Bu para tüm Belfastlılara eşit olarak dağılmıyor elbette ama yine de üst sınıfları memnun ettiği kesin.
İrlanda’daki mücadelenin gerilediği, eski değerlerin bir kenara atıldığı bu aşamada geçmişin kavgaya çağıran sloganlarına inançsız, uzlaşma yanlısı bir tavır bu sınıflar arasında çok yaygın. Şehirdeki turistleri rahatsız ederek kaçıran gösteriler, şehrin “imajını” zedeleyecek çatışmalar değil, gelirlerini arttıracak bir istikrar istiyorlar.
Bu düşünce bir kere hâkim hale gelince, şehirdeki gösterilerin “kaba, modası geçmiş, boş işler” olarak görülmesi, emekçi sınıfa mensup insanların hak arama eylemlerinin istikrarı bozan istenmeyen provokasyonlar olarak değerlendirilmesi işten bile değil (Baker, 2013).
Yoksulluk Arttı, Ulusal Sorun Çözülmeden Kaldı
İşbirlikçileşme sürecinin meyvesini yiyenlerden bu kadar söz ettiğimiz yeter. Asıl soru: Belfast’ın emekçilerine, yoksullarına ne oldu? Uzlaşma sürecinden beş yıl sonra, 2003 yılında bir grup araştırmacı “Kuzey İrlanda’da Yoksulluk ve Toplumsal Dışlanma” başlıklı bir araştırma yayımlayarak ülkede neler olup bittiğini göstermiş.
Araştırma sonuçlarına göre, “Kuzey İrlanda’daki yoksulluk oranları Büyük Britanya ve Güney İrlanda’dan daha yüksektir. Hangi yoksulluk ölçeği kullanılırsa kullanılsın, hanelerin ve insanların kayda değer bir kesimi yoksulluk içinde yaşamaktadır.” “Veriler Kuzey İrlanda’da eşitsizliğin çoğalmakta olduğunu gösteriyor” diyen rapora göre, bu eşitsizlik Britanya’nın herhangi bir yerindeki gelir eşitsizliklerinden çok daha fazladır (Hillyard, vd. 2003).
2005 yılında yapılan bir başka araştırmanın sonuçları çok daha çarpıcı:
16 ile 60 yaş arasındaki insanların %30’unun maaşlı bir işi yok; işgücünün %22’si yeterli para kazanmıyor; hanelerin %25’i evini doğru düzgün ısıtabilecek parayı bulamıyor; 100.000 çocuk ve 50.000 emekli yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyor; her yıl kimi yetersizliklerden ve yoksulluktan ötürü 3.000 erken ölüm gerçekleşiyor. (akt. Nagle, 2009)
2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizi, Kuzey İrlanda halkının yaşam savaşının koşullarını daha da zorlaştırdı. İşsizlik ve yoksulluk arttı.
2013 yılında yapılan bir araştırma, Kuzey İrlanda’daki çocuk yoksulluğu oranının Birleşik Krallık’taki en yüksek ikinci oran olduğunu gösteriyordu. “Batı Belfast’taki çocukların %43’ü yoksulluk içinde büyüyor” diyen BBC’nin haberine göre, yoksul ailelerin yarıdan fazlası (%61) yemekten kıstıklarını ve %26’sı geçen yıl bazı öğünleri es geçtiklerini söylüyordu (BBC, 20 Şubat 2013).
Yine 2013 yılında çıkan bir başka haber, Kuzey İrlanda’daki yoksulluğun son 10 yılın en yüksek yoksulluk oranına ulaştığını söylüyor: “2010/11 döneminde mutlak yoksulluk içinde olduğu düşünülen toplam nüfus 232 bin iken, bu sayı geçen yıl 422 bine çıktı. Bunların 79 bini emekli, 109 bini çocuk.” (Belfast Telegraph, 30 Ağustos 2013)
Uzlaşma sürecinin tüm vaatlerine rağmen, Kuzey İrlanda’da ulusal sorun da çözülmüş değil. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin ülke içerisindeki ekonomik ve siyasal kontrolü devam ediyor. Ulusal sorun bir devrimle çözümlenemediği için, İrlanda halkı yalnızca sınıfsal olarak değil, inançları itibariyle de daha fazla bölünmüş ve kutuplaşmış durumda.
Belki inanması zor gelebilir ama, bugün Belfast’ın içinden 40 tane “barış duvarı” geçiyor. Toplam uzunlukları 20 kilometreyi bulan bu duvarlar, Protestan İrlanda mahallelerini Katolik İrlanda mahallelerinden ayırarak “barışı” sağlıyor. Bence bu kavramsal çarpıtmanın kendisi bile uzlaşma sürecinin özünü göstermeye yeter:
Koca bir yalan.
Yeniden Diyarbakır: Süreç Dersleri
Kuzey İrlanda’daki teslimiyet deneyimi bize uzlaşma sürecinin emekçi halka karşı ilan edilen bir savaşla birlikte yürüdüğünü gösteriyor. Bu bakımdan Türkiye’de yaşayan bütün halklardan devrimcilerin buradan öğrenebileceği şeyler var.
Bunlardan en önemlisi, uzlaşma süreçlerinin söylenenin aksine halklar içindeki uçurumları derinleştirdiği. Zaten böylesi uçurumların nedeni olan emperyalist düzene teslim olmak, bu uçurumların daha da çoğalmasını, yeni sömürü ve ezilme biçimlerinin yaygınlaştırılmasını getiriyor.
Dolayısıyla Türkiye’deki uzlaşma sürecinin kentsel mekânlardan başlayarak Kürt ulusu içinde yeni yeni bölünmeler, yeni ezilenler ve yeni ezenler doğuracağını söylemek abartı olmaz. Bugün Amed’deki Big Chefs restoranıyla gördüğümüz bu ayrışma, rezidansların, AVM’lerin ve hapishanelerin gelişiyle boyutlanacak.
Ama uzlaşma süreci demek, aynı zamanda bir halkın ulus olmaktan kaynaklanan en temel haklarının bile kabul edilmeden, silah, müzakere ve demagoji yoluyla boyun eğmeye zorlanması demektir. Çözülmeden bırakılan bir ulusal sorun, Türkiye halkları içerisindeki çelişkileri de yatıştıracak yerde tırmandıran bir işlev görür.
Uzlaşma sürecinin ilk heyecanı geçip, sermayenin ve faşizmin saldırısı başlayınca; sınıfsal ve ulusal ayrımların ortadan kalkmak yerine derinleştiği, önceki ayrımcılık örüntülerinin devam ettiği anlaşılınca; Kürt emekçileri ve gençleri arasında oluşacak tepkinin nasıl biçimler alacağı ve faşizmin buna nasıl yanıt vereceğini kestirmek zor.
Bir başka ders, her uzlaşma sürecinde mücadelenin içinden çıkarak egemen sistemle pazarlığa oturan “temsilcilerin” süreç içerisinde halkı düzene entegre etmenin bir aracı haline gelmeleri, deyim yerindeyse işbirlikçileşmeleri. Başlangıçta şüpheyle yaklaşılan bu kişiler, Gerry Adams ya da McGuiness örneğinde olduğu gibi zamanla düzenin güvenini kazanıyorlar. Ezilen halk üzerindeki otoritelerini kullanarak bir yandan rejimin politikalarının daha rahat yürütülmesini sağlarken, bir yandan da halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratmayı başarıyorlar.
Bunun ödülüyse büyük. Çeşitli ödüller, uluslararası görüşmeler ve toplantılarla taltif edilmenin yanı sıra, bu işbirlikçilerden bazıları içinden çıktıkları toplumun egemen sınıfları haline gelecek kadar zenginleşiyorlar. Bu burjuvalaşmanın nasıl gerçekleştiği ise ayrı bir araştırmanın konusu.
Yine de Türkiye Kuzey İrlanda değil
Ama tüm bu dersleri çıkarırken akılda tutulması gereken önemli bir ayrım bulunuyor: Kuzey İrlanda’daki yoksulluk ve baskı ile Türkiye ve Kürdistan’dakiler bir değil. İngiliz emperyalizmi hemen yanı başında bulunan Belfast’a bazı tavizler verebiliyor, Mahir’in deyişiyle buradaki “nispi refahı” arttırarak çelişkileri yumuşatabiliyor. Güçlü bir sosyalist alternatifin yokluğunda demokrasicilik oyununu ya da “hukukun üstünlüğü” masalını daha rahat sürdürebiliyor.
Oysa biz Türkiye’de faşizmle yönetilen bir rejimde yaşıyoruz. Devlet iktidarı giderek daha fazla alanı kendi kontrolü altına alıyor. Bu ülkenin mahallelerinde yoksulluk ve açlık, halka çevik kuvvet polisleriyle birlikte saldırıyor. En ufak bir hak arama eylemi için büyük bedeller ödemek gerekiyor. Bu yüzden bir yandan “barış süreci” derken, bir yandan da Kürt topraklarına yapılacak 280 yeni kalekol için ihaleye çıkıyorlar. Adalet Bakanlığı Diyarbakır’a yapılacak 5 bin kapasiteli 9 yeni hapishanenin “müjdesini” veriyorsa bu yüzden.
Bu hazırlıkların ya da sürecin Türkiye halklarına huzurlu bir yaşam sunmak için olduğunu düşünmüyorum. Bunlar savaş hazırlıkları.
Türkiye’nin Kuzey İrlanda’dan bir farkı daha var: Güçlü devrimci mücadele geleneği. Tüm faşizan uygulamalara, katliamlara ve imha saldırılarına rağmen ayakta kalmayı başarmış olan bu gelenek, halk düşmanı politikaların hedefine ulaşmasının önündeki en büyük engel.
Faşizmin sonunu ve Türkiye halklarının kurtuluşunu da bu gelenek getirecek.
Devamını oku ...

Neşe Özgen'in Agos Röportajı

‘Gömü Hikâyeleri Yağmayı Meşrulaştırma Yöntemidir’
Prof. Neşe Özgen, Türkiye’nin tüm kara sınırlarında etnografik çalışmalar yapmış bir akademisyen. 2000 yılında Suriye sınırında başlayan çalışmaları, Van Özalp ve Ağrı Doğubeyazıt’ta devam etti ve Doğu sınırını Iğdır ve Ardahan’da noktaladı. İki yıldır Yunanistan ve Bulgaristan sınırında benzer çalışmalarını sürdüren Özgen’le, sınırların o bölgede yaşayan insanları nasıl etkilediğini, Iğdır ve Ardahan’daki kimlik inşasını, bu kimlik inşasında Ermeniliğin yerini ve Ermenistan sınırının durumunu konuştuk.
Sınır bölgelerindeki ‘vatandaşlık inşası’ farklılaşır mı iç bölgelerden?
Hep şöyle sanılır, devletler tüm sınırlarında aynı politikaları sürdürüyor gibidir. Elbette ki her devletin temel bir politikası olmakla birlikte, değişen politikalardır bunlar. Örneğin Türkiye’nin Ermenistan sınırı şu anda kapalı ve bu, bir yandan Azerbaycan politikalarına da bağlı. Dolayısıyla sınırlar, sadece karşısındaki devlete göre değil, üçüncü bir devletin dahliyle de değişir. Yani uluslararası bir platformdur, sınır politikaları. Aslında sınırlar, ulus aşırı taahhütleri ortaya koyar. Bir milletin bir yapının kendini yeniden var etme çabası, dönemine göre ileri bir durum olarak okunmalıdır. Yani sınır, karşımızdakinin ve bizim kendi alanımızı bilmekle ilgili bir durumdur. Ancak duvarın varlığı, yani sınırların sertleştirilmesi, sınırın milliyetleştirilmesi ve geçirgensizleştirilmesi, dışarıya bir tehdit olarak algılanmasına rağmen, içeriye yönelik bir baskıdır. Sanıldığı gibi sınırlar, içerideki vatandaşı dışarıya karşı korumak için değildir. İçerideki vatandaşa dışarıya karşı bir gözdağı vermek amacındadır.
Ne gibi farklılıklar vardır?
Türkiye’nin tüm sınırlarında aynı politikalar yok elbette ki. Tek kapalı sınır Ermenistan’la olan sınır örneğin. Fakat burada kapalı olan sadece kapısı, sınırın geçişkenliği kapalı değildir. Sınırların içinden neyi geçireceği, neyi geçirmeyeceği, her zaman iç pazarlıklar, yerel pazarlıklar, karşı devletle pazarlıklar ve uluslararası pazarlıklar üzerinden belirlenir. Sınır, son derece kaygan, irrasyonel ve değişkendir. Zaten sınırı tekinsiz ve güvensiz kılan da, onun üzerine yüklenen bu irrasyonelitesidir. Bu yüzden sınırların kendine ait bir kültürü vardır ve sınır insanları, iç bölgede yaşayanlardan belirgin anlamda farklıdır. En önemlisi, sınır bölgelerindeki insanların devletle pazarlık güçlerinin iç bölgedeki insanlardan farklı olmasıdır. Sınır bölgesindekiler, karşıdaki ülkenin iç vatandaşlık hukukunu çok iyi bilirler. Pasaport kanunlarını ve geçiş kategorilerini çok iyi bilirler. Kendilerine doğrudan yüklenen illegal davranma, hainlik, karşı devletle işbirliği gibi yükler, sınır bölgelerindeki insanların kendi mevcudiyetlerini korumak için nasıl pazarlık etmeleri gerektiğini onlara öğretir. Türkiye’de bu sınır politikalarını, zaman zaman gevşetip zaman zaman sıkılaştırsa da, başından beri bu şekilde kullanmıştır. Örneğin her sınır vatandaşı en az üç dil bilir. İçinde doğduğu ailenin dilini, içinde doğduğu ülkenin dilini ve karşı devletin dilini… Eğer biraz turistik bir bölgeyse burası, en az bir uluslararası dili de konuşurlar. Doğubeyazıt’taki çocukların tamamı veya Iğdır’dakiler de öyledir. Sınır bölgelerinde oraya mahsus olanların yanı sıra, ülke politikaları da temeldedir. Karşı devletle bir günde karşılıklı politika değişebilir ve siz de sınırda öylece kalakalırsınız.
Türkiye sınırları için ne gibi farklılıklar var?
Türkiye’nin özellikle Ermenistan ve Azerbaycan sınır politikaları farklıdır. Uluslararası sistemin Kafkas politikaları, bu sınırları diğer sınırların hepsinden daha fazla etkiler. Suriye sınırında son dönemdeki gelişmeleri bir yana bırakalım, örneğin İran sınırı politikaları, yerel, ulusal, uluslararası ve ulusaşırı politikalarla belirlenir. Fakat Kafkas sınırında uluslararası sistemin dahli daha fazladır ve bununla birlikte bu politikalar çok daha hızlı değişir. Ermenistan sınırında, bu pazarlıkların içine Azerbaycan, Gürcistan ve farklı diasporalar girer. Diğer bir farklılık, bu sınırda Türk olma ispatının çok daha yoğun biçimde yapılması gerekmesidir. Örneğin Iğdır’a gittiğimde bu tabloya çok şaşırmıştım. Tenekeden kesilerek acemi bir biçimde lehimletilmiş ay-yıldızlar her yerdeydi. Çeşitli renklerdeki bu simge, atların alınlarından ineklerin ahırlarına, mezarlıklardan evlerin girişlerine her yerdelerdi. Milliyetçiliğin bu kadar yoğun olması beni çok şaşırtmıştı. Tabii, kendi orta sınıf steril akademisyen kimliğimle bu tablo beni irkiltti açıkçası. Sonra şunu fark ettim: Bu coğrafya, halkların birbirlerine boğazlatıldığı çok kanlı ve acı dolu, çok uzun bir geçmişe sahip. Devletler oluşmaya başladıktan sonra, sınırdaki insanlar, kendilerini koruyabilecek büyük bir kardeşlik sofrası bulduklarını düşünmüşler ve fark etmişler ki, bu sofradan sadece kırıntıları alabilmek için dahi Türk olduklarını ispatlamaları gerekiyor. İşte bu ay-yıldızlar, o Türklüğün ispatı. Hıristiyanların şeytana karşı sürekli haç çıkarmaları gibi… ‘Gelme devlet, Türk’üz, vallahi Türk’üz, işte ay-yıldızlar’ diyorlardı âdeta.
Peki, ne olmadıklarını ispatlamaya çalışıyorlar?
Devlet söylemiyle ‘Ermeni dölü’, ‘Gürcü soyu’ ve ‘Azeri kalıntısı’ olmadıklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Bu büyük gayretleri çok üzüntü verici gerçekten. Milliyetçiliği seçmek zorundalar çünkü.
Temel olarak karşı öteki, ‘Ermeniler’ mi?
Bu sorunun cevabı her zaman değişir. İnsanlar, uzak ve yakın geçmişi yeniden tarihlendirirken, bütünüyle devletin tarihlendirmesine uymazlar. Bu sebeple, halkın devletle yaptığı ‘sadakat pazarlığı’nın onu nasıl yeniden biçimlendirdiğini görmek çok önemli. Bu yüzden, hangi köylerde, hangi grupların, hangi dönemlerde Ermeni olmadıklarını ispatlamaya çalışmaları beni şaşırtmadı. Aynı şekilde, Gürcü olmadıklarını kendi hikâyelerine yerleştirme çabaları da beni şaşırtmadı. Devletle pazarlıklar dâhilinde değişen ve öne çıkan yeni hikâye parçaları oluyor bu anlamda. Örneğin, son dönemde, Hopa üzerinde yoğunlaştırılan ‘Ermeni dölü’ oldukları iddiası, bu yüzden muhalif ve devlet karşıtı oldukları iddiasıyla birleşiyor. Bu sebeple, onlar kendi hikâyelerine Ermeni olmadıklarını yerleştirmeye çalışıyorlar.
Bu pazarlıklar sırasında etnisitelerini açıklama şansları olmuyor mu?
Ülkede kendi etnik grubunu söyleyebilme şansı, ancak ölü olabildiklerinde ya da ruhen ölü olabildiklerinde var. Hele ki doğuştan getirdiği özelliğini, ideolojik yönelimini veya siyasi duruşunu açıklamanın iyice zorlaştığı bu zamanlarda, etnik kökeni kişiye bu meseleler üzerinden suçlama yapmak için hatırlatılıyor. Her zaman böyle olmadı elbette ki. Demokrasi hareketiyle halklar bunu geriletmeyi başardılar zaman zaman.
Güneydoğu sınırında olduğu gibi mi?
Herkes sanıyor ki, güneydoğu sınırı en kanlı sınırımızdır. Evet, öyledir belki ama oradaki etnik kimliğin kendisinin pazarlık şansı olmuştur. Oradaki halklar, savaşma üzerinden bu pazarlığı yürütebilmiş ve baskıyı geriletebilmişlerdir. İllegalite ve irrasyonaliteyi savunamayan halklar ezilir. Bunları meşrulaştırabilen halklarsa pazarlık edebilir. Bu yüzden Kafkasya sınırındaki halklar ezilmiştir. Oradaki pazarlık süreci, daha çok sinme, sessizce katledilme, yok sayılma, büyük sürgünler ve sessizleştirme üzerinden yürümüştür. Dolayısıyla bu bölgede çok acı çekmiş halklardan bahsediyoruz.
Sessizce katledilmeden kastınız nedir?
1938’den başlayarak 1960’a kadar Kars sınırındaki her köyde, köylerin beslemek zorunda bırakıldığı birkaç tane korucu görevlendirilmiş ve bu korucular, o bölgenin halkına korkunç işkenceler uygulamışlar. Akıl almaz yöntemlerle, oradaki insanların Türkiye ve Sovyetler arasında bir balon gibi sıkıştırıldığını görüyoruz. Sonuçta, bu bölgede iki büyük devletin değil, iki dünya sisteminin karşı karşıya gelmesinden söz ediyoruz. NATO güçleriyle Sovyet Ordusu arasında kalmış ve bu arada kalmışlıktan dolayı zihinleri son derece bozulmuş, ancak biat edilirse orada kalabilen insanlardan bahsediyorum. Örneğin, bu köylerden birinde bir adam, sadece transistörlü radyosu var diye, Sovyet casusu ilan edilerek astırılmıştır. Bu yüzden, 40’lardan başlayarak bu bölgeden dışarıya fazla sayıda göç olmuştur.
Her sınır bölgesinde Türk dışında bir şey olmadığını ispatlamaya çalışmak bu kadar yoğun mu?
Elbette ki bu, sınırın karşısındaki devletin tehdit seviyesi algısına göre değişiyor, ancak bu durumun bir diğer parametresi, sınırdaki grupların karşıdaki devlete biat etme olasılığı algısı. Örneğin, Yunanistan sınırındaki Enez kasabasında, daha önce hiçbir sınır bölgesinde karşılaşmadığım bir durumla karşılaştım. 1974’ten 2004’e kadar, ikameti ilçede olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının mülk alması yasaklanmış kasabada. Bunun nedenini sordum kendilerine. Çok normalleşmişlerdi, ‘Biz sınır bekçisiyiz’ dediler. Sonradan fark ettik ki, o kasabadaki insanlar, Mübadele sonrası sınırın hemen yanına yerleştirilmiş insanlar. Yakın bölgedeki insanlar, daha içeri göç ettirilmişler, ancak Enez’dekiler olduğu gibi kalmışlar. Sadece bu şüphe, buradakilerin Yunanistan’a biat edeceğine dair duyulan akıldışı korku, onları bir açık hava hapishanesine mahkûm etmiş. Tıpkı Hopa’daki Sarp köyü gibi…
Yazılarınızda ‘Ermeni gömüleri’ hikâyelerinin bu bölgedeki kimlik inşasındaki yerinden bahsediyorsunuz. Bu hikâyelerin kimlik inşasındaki rolü büyük müdür?
Bu anlatı, aslında tüm Anadolu’da dolaşır. Boşaltılmış, terk edilmek zorunda bırakılmış her yerde konuşulur bunlar. Bir anlamda, zenginliğin reddi, yoksulluğa mahkûm edilmenin meşrulaştırılma hikâyeleridir. “Gidenler zenginlerdi ve kalanlar o dönemde ezilenlerdi, dolayısıyla gidenlerin malları ve sakladıklarını almak meşrudur” deme yöntemidir. Katliamların arkasından her zaman yağma gelir. Bölgede de yağma hikâyeleri, bir tür kahramanlık hikâyeleridir. Fakat yağma hikâyelerinin arkasında bir de korku görürsünüz. Çünkü tarihi, bu yağmadan esas payı alanlar yazar ve coğrafyanın ‘vatanlaştırılması’ için mitler üretilir. Orada her zaman onların olduğuna ve başka kimsenin olmadığına dair mitler… Aynı zamanda, bu mitlerle gerçekleşen insanlık dışı katliamlar ve yağmaların gizlenmesi gerekir. Bu gizin sürdürülebilmesi için de çoğunluğun bunu paylaşması gerekir. Gömü hikâyeleri de, çoğunluğun paylaştığı bir hayaldir. Orada bir zenginlik var, bulabilen herkesindir bu.
Diğer bölgelerde ne kadar yoğun bu hikâyeler?
Güneydoğu’da yakın zamanda boşaltılan köylerde dahi çok yoğundur bu hikâyeler. Örneğin, Edirne’nin bir önceki belediye başkanı, iki yıl önce şehrin ortasında 1,5 km’lik bir çukur açtı. Yahudilerden kalan altınları bulacağını iddia etti. Her yerde mevcut bu anlatı. Bu ülkede en çok satılan malzemelerden birisinin altın dedektörü olması tesadüf değil.
Bu gömülere dair uğursuzluk hikâyeleri için ne dersiniz?
İnsanlar, aslında hayatlarının kan pazarlığı üzerine kurulamayacağını, insan olmanın ahlâkî ve vicdanî ağırlığını varlık olarak bilirler. İnsan kendi seçimiyle baş başa bırakılsa, varlığını bir süre sonra toparlar zaten. Zaten bu gömülerin kime ait olduğunun hiçbir zaman bilinmemesi, oradan haksızca faydalananın mutlaka cezalandırılacağına inanılması veya bu gömü hikâyelerinin bir sır perdesiyle kuşatılması, insanın içindeki samimi varlıkla yüzleşildiğinde ortaya çıkar. Devlet cezalandırmasa da, mutlaka cezalandırılacağına inanılır ve bu çok kadim bir inançtır. “Çalmayacaksın” öğüdü gerçekten insana yerleşmiştir. Bunu bir uğursuzluk mitiyle taşıması bile insanlık için bir umuttur aslında.
Peki, azınlıklardan kalan gayrimenkullerin durumu nedir? Hafızayı yok etmek için yok olmaya mı bırakılıyor, yoksa gündelik hayatın içine alınıp kullanılıyor mu?
Kafkasya sınırı özelinde cevap vereyim. Gittiğim her yerde toprağın kime ait olduğu, ortada tapu olmasa da belliydi. Neresinin Ermeniler, Gürcüler, Malakanlar, Nemsiler, Rumlar, Megreller veya Türkmen Alevilere ait olduğu belliydi. Herkesin aidiyetlik ve sahiplikleri biliniyordu. Devletle pazarlık anlamında, eğer devlet, bu geriye kalan mülklerin şimdiki sahiplerine daha çok gelir ve değer getireceğini düşünüyorsa, onları korur ve sahiplenir. Yok eğer, bunların yok edilmesi daha kıymetlisiyse, o zaman yok edilir. Bir kilisenin restore edilmesi, bir ören yerinin turizme açılması veya bir evin mülke verilmesi, devletle vatandaşlık arasındaki bu ince pazarlığa bağlıdır. Hangisi daha karlıysa o yapılır. Örneğin Edirne’deki kilise restorasyonları çabucak yapılırken, sinagog restorasyonu uzun süre gerçekleşemedi. Sonra bu yerler daha kıymetli olduklarından, bunlar harap edilerek yok edileceklerdir. Aynısı Ermeni kiliseleri veya Malakanların evleri için de geçerli.
‘Ticaret, halkların barışmasını kendiliğinden sağlamaz’
Ermenistan sınırının açılması, bölgedeki insanlar için bir şeyleri değiştirir mi?
Ticarî kapitalizmin günümüzdeki tek demokrasi biçimi olduğunu düşünmek sığlığına düşmeyeceğim. Sınırlar kapalı olsa da, insanlar alışveriş etmenin yolunu bir şekilde buluyor zaten ve ticaret yapmaya başladıklarını birbirlerini severler diye bir şey yok. Dağlık-Karabağ krizi doruk noktasına ulaştığında, Ermenistan, Nahcivan ve Gürcistan arasındaki Sadarak Kapısı, bir ortak pazardı ve insanlar, ticaret yapmaya devam etti. Fakat bu, halkların barışmasına yol açmadı. Temasın her durumu işe yarar diye bir şey yok. Konuşmak lazım. Pazarlıktan bahsetmiyorum, karşılıklı konuşmak lazım. Önce insanlar helalleşsin ki, devletlerinden hesap sorsunlar.
Iğdır’da kılıçlardan oluşan bir ‘Ermeni mezalimi’ anıtı var. Bu anıt, oradaki insanların hafızasına ne katıyor?
Benzer bir anıt, sınırın karşısında da var. Devletler böyle fallik sembollere ihtiyaç duyar elbette ki. Bu iki kötü sembol, yeni pazarlıkların yeni devletlerin kurulmasıyla ilgili. Zira ikisinin yapılması da bu pazarlıkların kızıştığı döneme denk geliyor.
Peki neden Iğdır?
Devlet, bazı coğrafyaları tekrar tekrar vatanlaştırır, bazı sınırlar tekrar çizilir. Iğdır da verimli ovasıyla ünlüyken, birden bire yeni devletlerin kurulmasıyla petrol ve mazot kaçakçılığının merkezi haline geldi. Orada yaşayan iki büyük halkın birbirine karşı kışkırtan bir retorik yükseldi ve devlete daha yakın grup, mazot kaçakçılığıyla payelendirildi. Bu büyük rant getiren illegalitenin milliyetçilikle örtülmesi gerekiyordu.
‘Kız alınmayan’ Miras A.’ların ‘ilginç’ hikâyesi
2007’de Ardahan’ın bir köyünde dinlediğim hikâye çok ilginçti. Köyde ‘Miras A.’lar adı verilen bir sülale ile evlenilmiyor, aile içine alınmıyorlardı. Nedenini sordum: “Bak şimdi sana bir Hacı H.’ın hikâyesini anlatalım: Hacı H.’nın oğlu S. beş yaşına geldiğinde karısı ölmüş. Hacı H. da gitmiş Revan’dan [Yerevan] bir karı getirmiş. Karıdan bir oğlu olmuş: A. A., iki yaşına geldiğinde, H. Ağa da ölmüş. Karı da oğlanı alıp, Revan’a geri dönmüş…” Devamında S.’nin yaşı gelince kardeşini almaya Revan’a gidişini ve kardeşini getirişini çok büyülü bir şekilde hep bir ağızdan bir maniyle anlattılar. “İşte bu yüzden bizde onlara, Miras A.’lar denir. Babadan miras kalanlar anlamında yani” diyerek bitirdiler. Hikâyenin burasında belki de hiç sorulmaması gereken tek soruyu sordum: “Peki bu ikisi neçe dânışmışlar? [anlaşmışlar]”. “Nasıl neçe?” diye şaştılar. Yirmi dakika, birisi beş, diğeri iki yaşında ayrılmış ve ayrı dillerde büyümüş olan iki kardeşin, 15 yıl sonra karşılaştıklarında ortak hangi dili konuşacağı üzerine tartışıldı. Bu sorunun, kendi kökenlerine dair bir tartışmayı da açabileceğini, bilinçle olmasa da, biliyorlardı. “O zaman herkes herkesin dilini bilirdi” diyerek, Babil’e bile döndüler. Yirmi dakika sonra, “Hadi hadi acıktı misafir, çay dökün, peynir çıkarın” diyerek, konuyu kapattılar. Hâlbuki onlar da biliyordu ki, Hacı H.’nın kendisi de Ermeni’ydi ve kardeşler Ermenice konuşmuşlardı. Hacı H.’nın ve oğlu A.’nın kökeni Türk olduğunu iddia edemeyecek şekilde açık olduğu için, o aileden kız almıyorlardı zira.
‘Kemiklerin yanına tespih veya Kuran koyarız’
Boşalan araziler, bir yandan kazanç kapısı haline dönüşürken, diğer yandan da ulusal kimliğin merkezi bir unsuru haline gelebiliyor. Böylece özellikle de sınırdaki zorla boşaltılmış arazilerin bir kazanç kapısı olabilmesi için gizemleştirmeye uğradığını görüyoruz. Bu gizem hikâyelerinin kuruluşuna bazen devletin kendisi de katılıyor. Örneğin, Ardahan’daki bir görüşmemde, bir köyde bulunan toplu mezarları açtırmak isteyen birisinde şöyle bir hikâye dinledim:
“Bir de şey vardı, şimdi E.’de Profesör E. K., birçok toplantımıza katıldı, yakından tanışıyoruz. Birçok toplu mezar belirlendi, biri Ur dediğimiz orada, galiba 70 küsur civarında toplu mezar var. Bir de Kirman diyorlar, o köyde okul bahçesi içerisinde 14–15 mezar var. Biz, dernek olarak bunların açılması için çalışma başlattık. Dedik burası, Ermenilerin katliam yaptıkları yer. Açma aşamasında bir şeye takıldık; dedik ki, bu mezar Müslüman mı, Türk mü, nereden bileceğiz. E. bey dedi ki, o bakımdan hiç kaygılanmayın, hatta bir MİT’çi dedi ki, yanına bir şey koyarız. Yani tespih gibi, Kuran gibi. Bu bakımdan E. bey dedi ki, kaygılanmayın. Yani bizim acımızı biliyordu, anlıyor musun?”
Devamını oku ...