Silezyalı Dokumacıların Şarkısı

Bugün Heinrich Heine, muhtemelen, şu kehanetinden ötürü iyi bilinen bir isimdir: “Onlar nerede kitapları yaksalar, sonunda insanları da yakalarlar.” Şahsen ben her zaman şu esprili yorumunu tercih etmişimdir: “Düşmanlarımızı affetmeliyiz ama onları astıktan sonra.”
Yaşadığı günlerde Heine, Prusya’daki en ünlü şairlerden biridir, Silezyalı Dokumacılar ise muhtemelen en ünlü eseridir. Dokumacılar oldukça düşük ücretlere çalışmaktadırlar, sanayi devriminin ilerlemesiyle işsizlerin sayısı giderek artmıştır. İşçilerin ücretlerine el koyan diğer bir kesim de toprak sahipleridir ve işçiler zamanla köle emeği olarak kullanılmaya başlanır. Sonuçta işçiler 1844’te devlete karşı ayaklanırlar. Ayaklanma ezilir ama örgütlü işçiler, birlikte çalışarak, hayatlarını önemli ölçüde ilerletmeye çalıştıkları ilk müdahaleyi gerçekleştirmiş olurlar. Sonuçta bu ayaklanma, hâlâ dünya genelinde sosyalist hareketler arasında sembolik manada muazzam bir anlama sahiptir. Dokumacılar, hem aşağıdaki şiiri yazması konusunda Heine’ye hem de yukarıdaki resmi çizmesi için Carl Wilhelm Huebner’e ilham verir.
Şiir, doğrudan işçilerin haklarına dair meselelerle ve zenginlerin işçileri nasıl sömürüp onlara nasıl zulmettikleriyle ilgilidir. Heine’nin tespitine göre, hesaplaşma günü asla uzak bir güne ertelenemeyecektir, er ya da geç zenginler değişiklik yapmaya zorlanacaklardır. Şiirde monarşi, din ve milliyetçilik, aile açlıktan ölüp haklar ayaklar altında çiğnenirken, çok az teselli sunduğu için, reddedilir. Heine, Karl Marx’ı tanıyan, onun meslektaşı Engels’in dostu olan bir isimdir. Bu şiiri İngilizceye çeviren de Engels’tir.
Marx’ın gözünü liberal burjuvaziden proletaryaya çevirdiği momentte, 1844 Haziran’ında cereyan eden bu ayaklanma, onun yeni yönelimini teyid eder. Devletle çatışma içine giren işçilerin ayaklanmasını sakıncalı ve beyhude bulan, Marx’ın Genç Hegelciler ve Alman-Fransız Yıllıkları çalışmasından dostu olan Arnold Ruge, ayaklanma sonrası iki haftalık Vorwärts gazetesinde bir makale kaleme alır. O sıralar Paris’te bulunan Marx, oradaki Alman mülteciler arasında popüler olan bu gazeteye Ruge'yi eleştiren iki ayrı makale yazar:
“Heinrich Heine’nin kaleme aldığı bu ilk Dokumacılar Şarkısı’nı hatırlayın, bu gözü pek savaş çağrısı, ocaktan, fabrikadan ya da mahalleden bile bahsetmiyor ama proletaryanın en kararlı, en kavgacı, en amansız ve en güçlü tarzda özel mülkiyet toplumuna yönelik düşmanlığını hep bir ağızdan ilân ediyor. Silezya ayaklanması, Fransız ve İngiliz işçilerinin ulaştıkları noktadan, yani proletaryanın doğasının anlaşılmasından başlıyorlar işe. Bu üstünlük tüm hikâyeye damgasını vuruyor. Sadece işçilerin rakipleri olan makineler parçalanmakla kalmıyor ayrıca muhasebe defterleri de yırtılıyor, mülkiyete ait tüm unvanlar çiğneniyor, tüm diğer hareketler saldırılarını esas olarak görünmez düşmana, sanayicilere yöneltiyor, ayrıca Silezyalı işçiler bankacılara da gösteriyorlar düşmanlıklarını. Velhasıl, bu tarz bir cesaret, basiret ve sabırla gerçekleştirilmiş tek bir İngiliz işçi ayaklanmasına rastlanmıyor (Karl Marx, “Bir Prusyalının Yazdığı ‘Prusya Kralı ve Sosyal Reform’ Makalesine Eleştirel Notlar, Vorwarts! (İleri!), Sayı: 64, 10 Ağustos 1844)
Matthew Ashton
 
Silezyalı Dokumacıların Şarkısı
Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
Soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
Yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
Komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o krala, zenginlerin adamına,
Halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
Bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
Kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
Yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, anide,
Solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
İnleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
Sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Şiir: Heinrich Heine
Çeviri: A. Kadir – Selâhattin Yıldırım
Devamını oku ...

Devrimci Tevhid

Mücadele eden her öznenin özcülüğe meyletmesi, tabiîdir. Bu özcülük, özünde, kendiliğinden, bir vakitler muzaffer olup her zaferin özüne kendisini yerleştirmiş olan burjuvazi ile ortaklaşacaktır. “İnsan” denilen öz, her zaferin doğal şartı gibi sunulacak, mücadelenin öznesi, zamanla bu putun önünde diz çökecektir. Diz çökülen bu putun kırılması, sömürü ve burjuvazi eleştirisi, eleştirinin eylemli sürece sokulması ile mümkündür.
Mücadelenin salahiyeti için merkeze konulan “Kürd”, “İslam”, “Alevî”, “devrim” vb., süreç içerisinde başkalarına toparlanmayı, birlenmeyi emreder. Bu birlik, gerçek, hakikî bir birliktir. Masa başında kotarılmış birlikler ise IŞİD’in ipe astığı kesik başları arzular. IŞİD, bir açıdan, bölgede İslamî hareketin bir intihar etme biçimidir. IŞİD’e küfrederken, sömürülenlere-mazlumlara kurtuluş yolu olacak bir İslamî harekete küfretmek manasızdır. IŞİD’in panzehiri, mazlumların muktedir olma kavgasını çoğaltmak, kolektivize etmektir.
Çoğalamayan, kolektivize olamayan Kürd’ün öze oturtulması, Kürdistan’ın özgürleştirilmesi meselesi, geçmişe ait iki imge arasında sıkışmış durumdadır. Emperyalizmin bölgeye dayattığı bu iki imgenin biri Türkiye, diğeri İsrail’dir. Kürdistan’a işaret eden her iradenin karşısında bu iki örnek durmaktadır. Dolayısıyla, son dönemdeki yönelimlerin iki örneğin peşinden giden gayretler olarak görülmesi mümkündür. Soru, “Kürdistan, Türkiye gibi mi yoksa İsrail gibi mi kurulacak?”tır. Bir başka soru daha eklenmelidir: “Bu iki imge dışında, Kürdlerin önünde başka bir kurucu imge var mıdır?”
Özün çevresine dayattığı belirli bir tekleşme, birlenme biçimi mevcuttur. Eğer kurulan masada taraflar, dipten derinden bir dönüşümün ketlenmesini öngörmüşler, bu noktada uzlaşmışlarsa, diyelim, “Kürd” denilen özden etrafa saçılan birlik edebiyatı, özünde, kelleleri toplayan, gövdeleri ve iradeleri körleştiren bir edebiyat olacaktır. Bu aşamada, birlik vurgusunun “demokrasi” ve “hukuk” sözcüklerine abanmaları, esasen bu sözcüklerin anlattığı gerçekliği yok etmeye dönüktür. Kim demokrasi ve hukuktan söz edip duruyorsa, orada alttakilerin kolektif iradeleri katlediliyordur.
Eğer “Kürd” denilen öz, zaferini Türkiye ve İsrail olmak suretiyle kutlayacaksa, alttakilerin katli, dolayısıyla, vaciptir. Konferanslarla önerilen şey, konferanslara çağrılan insanların, temsiliyetlerine bakılması ve o salondan içeri girenlerin başlarının toplanmasıdır. Bu, o başların gövdeden ayrılmasını, gövdenin toprağa kök salmış kısımlarının budanmasını ifade eder.
Budanmaya direnen bir isim olarak Kadrican Mendi’nin Demokratik İslam Konferansı eleştirisi önemlidir. Burada, AKP şahsında yeniden kurulan Türkiye’nin ve onun içindeki İsrail’in karşı tarafa alınması vardır. Toplam Kürd hareketi içinde, son dönemdeki Gazze saldırıları sonrası, yükselen sevinç naralarına, Güney’in petrolünün İsrail’e satılmasına yönelik alkışa ve eskiden Barzanici olmasına karşın, İsrailci yaklaşımlara öfkelenen Adnan Fırat’ın ait olduğu hareketten kopuşuna bir de buradan bakmak gerekir. Bir de buna, HDP merkezli olarak yükselen “Yahudi düşmanlığı” eleştirileri eklenebilir. Yıllar önce İsrail’de bir grup anarşistin havalimanında yaptığı eylemi bugün yapılmış gibi gösteren ETHA bu kervana dâhil edilebilir. İsrail’i makul gösterme gayretlerinin okuması buradan yapılabilir. “Cellâdına âşık” Alevî’nin ana Kürd parantezine alınmasına bakılabilir. Bunlar hep, özcü Kürd’ün kendisi için belki anlamlı, ama “Kürdöz” yapılar için anlamsız girişimlerdir. Zira Kürd’deki ulus-devlet eleştirisi, aradaki “tire” işaretinin çözüldüğü, ulusal dinamiklerin verili devlete diş bilediği gerçeğe karşı kördür. Ulus-devlet eleştirisi, hem Kürd ulusunun hem de AKP devletinin savunma tarzı olarak ortaya koyduğu bir tür liberalizmin ürünüdür.
Burada eleştirilmeye gayret edilen, özcülüğün dayattığı birlikçiliktir. Aşiret reisleri, meleler, Müslüman kesimler, Türk sosyalistleri vd. kesimlere takdim edilen birlikçilik, her türlü husumeti çekme pahasına, eleştirilmeyi beklemektedir. Esasta söylenen şudur: öze hapsedilen, diyelim, Kürd, başka mazlum milletlerle her türden rabıtasını yitirmekte, her türden özcülüğün özü olan liberalizme, oradan da burjuvaziye kul olmaktadır. Dolayısıyla, devlete diş bileyen Türk’se, o Kürd’ün onunla ilişki kurması da imkânsızdır.
Liberalizm, temelde dışlayıcıdır. O, “her insan özgürdür” diyen köle sahiplerinin ideolojisidir. Burjuvazi, gerekli dersi onlardan almıştır. Öze yerleştirilen “Kürd”, her şeyi kendisi yapan, her şeye muktedir, her şeyi kendisine hak gören, bir burjuva özne kurgusudur artık. Bu da onun ağzından çıkan özgürlük ve eşitliğin başka halkları ve milletleri kucaklamamasını beraberinde getirmektedir. Kucaklaşma, ancak sadece onda müşahhas olan bir “demokrasi” ve “cumhuriyet”te gerçekleşebilmektedir. Bugün Kürdistan’ı İsrail imgesine göre kurmak niyetinde olanlar, “köy komünleri kurduk” derlerken, İsrail’in birer köy komünü olan kibbutzlar üzerine bina edildiğini, o kibbutzların önceleri Arapları reddettiğini, sonrasında ancak köle olarak çalıştırabildiğini biliyor olmalıdırlar.  
Söz konusu dışlayıcılık, toparlanma, birleme işlemi ile birlikte gerçekleşmektedir. Tüm Alevîleri, meleleri, solcuları birleştirmek, bu özcülük nezdinde, onların toplumsal-tarihsel bağlarını kesmek demektir. Burada birlik, nicelik ve sayıyla ilgilidir. Yani konferansa ve birliğe gelenlerin kim oldukları, sayıları, nicelikleri önemlidir. Kim sorusu “ne” sorusunu; sayılar, kitlenin kolektif tarihsel iradesini; nicelik de hareketin niteliğini ezer, ezmek zorundadır. Esasen demokrasi tam da bu yüzden vardır. Sonuçta eldeki Kürd’ü, özellikle seçimler dolayımıyla, “Kürd” denilen özün etrafında toparlama girişimi, kendince fazlalık gördüğü şeyleri budamak zorundadır.
Geçmişte AKP dışı ya da ona muhalif İslamî kesimlerin birleştirilmesi girişimlerinde de benzer bir sorun mevcuttur. Yaklaşık iki yıl önce Ayhan Bilgen’in öncülüğünde, İstanbul’da bir toplantı yapılmış, toplantıya katılan kimi isimler, önceden belirli konuların konuşulup netleştirildiğini gördüklerinden, girişime soğuk yaklaşmışlardır. Aynı niyetle toplanan başka bir toplantıda ise, bu İslamî grupların şeflerinden oluşan, üst ve genel bir sekreterya oluşturulmasını öneren Ayhan Bilgen, sonrasında, bir konferans örgütlemiştir. O konferansa dair sözümüz o dönemde şu şekilde olmuştur: “Kendi alanlarımızı, geçmiş birikimlerimizi, gelecek tasavvurlarımızı mülk edinmemiz temel günahımızdır. Bu kadar mülkiyet, rekabeti tetiklemekte, rekabet solcu ya da İslamcı öznelerin hem kendi aralarında hem de kendi içlerinde mevcut olan parçalanmayı derinleştirmektedir. Bu kafa, bu zihniyet üzerinden yan yana gelmiş bir sol ile İslam, birbirine ancak kötü yanlarını, günahlarını öğretebilir. Zira temel günahımız, onca sömürü ve onca zulüm varken hiçbir şey yapmayacak düzeyde kendi bencil irademizin kölesi olmamızdır.” (Yan Yana ya da Yana Yana) “Bencil irade” tabiri, özcülüğe işaret eder.
Ayhan Bilgen’in iyi niyetli yaklaşımı, HDP merkezli yürüyen birlikçilik çabalarının bir tezahürü olmaktan kurtulamamaktadır. HDP, herkesi, muhatap alınmaya, muhatap alınmak için de birleşmeye zorlamaktadır. Önce sol ile yan yana gelebilecek İslamî kesimlerin görülmesi, sonra bunlarla basit diplomatik bir ilişki kurulması, ardından ilgili İslamî kesimlerin gençlerine çağrıda bulunulması, hayırlı bir yöntem olmasa gerektir. Ağustos ortasında yapılacak konferansın niyeti de aynı özcülükten mülhem bir tekleşmedir. İyi niyetli bir sohbet ve piknik olarak örgütlenen bu çalışmada, IŞİD gösterilip varolan liberal İslam sevdirilecektir. Sonrasında da “her şey nafile” denilip, genel demokrasi mücadelesine dâhil olmak önerilecektir.
Özcülük, dolayısıyla, belirgin bir ben-merkezciliği de üretmektedir. Mücadele içinde olan ve zulme uğrayan öznenin özcülük yapması doğaldır. Mesele, bu özcülüğün bir tür yenilgi biçimi olduğunun görülememesidir. Esasında özcülük, uğruna mücadele edilen şeyin merkeze alınması, basit bir göndermeyle, çevrenin tehditlerinden kaçmayı anlatır. Bu, işten kaçanın, ellerini fazlalık gibi görmesine benzer. Özcülük “tamam, ben oldum” demektir, bu da işten el ayak çekmeyi ifade eder.
Özcülük, birlikçiliği dayatmakta, birlikçilik de olası ve verili hasımlarını, rakiplerini ezmeyi getirmektedir. Zamanında heteredoks (mülhid-sapkın) kabul edilenin belirli bir ortodoksi üretmesi, sorunludur. Tek kitaba bağlanmayı emretmek, diğer kitapların tarihî mirasını toprağa gömecektir.
Ayhan Bilgen, parti tarafından kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Ama buradaki eksiklik, İslamî hareketlerin bu ortodoksiye diz çöktürülmesi, bunun için de onların İslamî ve/veya hareket olan yanlarının budanmak istenmesidir. Liberal siyasetin dayattığı budur. “İslamî hareket” teriminde “İslamî” Kürd’ün; “hareket” ise AKP’nin hasmıdır. Budanmak istenene önce liberalizmin kabul ettirilmesi gerekir.
Ama liberalizm şimşek gibidir; ardından gelecek gökgürültüsünün, zulmün habercisidir.
Kimi iddialara göre, Sivil Cuma’lar ile AKP’nin alanını Kürdistan’da daraltan PKK, sonrasında yapılan görüşmelerle bu faaliyetinden vazgeçmiş, İslam konferansı düzenlemiş, buna bağlı olarak da batıya HDP projesi sunulmuştur. Aslında bu Sivil Cuma’ların gerçekleşmesini sağlayan hamle nezdinde anlamlı olan Altan Tan gibi isimler, boşa düştükleri için HDP projesine ateş püskürmüşlerdir. Eğer bu iddia doğru ise, Altan Tan yerini Ayhan Bilgen’e bırakmak zorundadır.
Ama mesele şahısların ötesindedir. Öcalan, Osmanlı’nın yıkılmasında rol oynadığını iddia ettiği Arap İslam’ına ve İran’a kılıç sallayınca, geriye bir tek Türkiyeli ve AKP’li İslam kalmaktadır.
İştirakî dolayımı ile temas kurduğumuz Müslüman bireylerin belirgin bir kısmının “AKP ajanı” olması şaşırtıcı değildir. AKP, olası tehditleri savuşturacak her türlü hamleyi yapmak zorundadır. Savuşturma işleminde liberalizm en uygun yöntemdir. Yılların İslamcısı şahıslar, karşımızda birden liberalizmi savunur bir konuma düşmektedirler. Bu liberalizm, AKP’ye ait bir savunma biçimidir. O şahıs, özünde hâlâ İslamcıdır ama iş pratik siyasete geldiğinde liberalizm savunusu tek çare olmaktadır.
Ayhan Bilgen’in de bizimle ilk görüşmesinde, “güncel siyasetten uzak durun, Bedrettin, Karmatîler falan yazın” deyip, iki gün sonra güncel siyaset üzerine yazıların yazılacağı bir internet sitesi kurması da aynı savunma biçimidir. O son yazılarında, “Alevî temsilcilerinin Alevîliği güncellemeleri gerektiğinden”, “toplumsal hassasiyetlerin yok sayılmamasından” bahsetmektedir. Ayhan Bilgen’in sözü dinlenseydi, demek ki son günlerde İstanbul’da yaşanan çatışma olmaz, seçim çalışması yapılacak başka mahalleler bulunur, HDP, Cephe’yle geçmişe dayanan husumetleri olan örgütlerin paravanı olarak kullanılmaz, Demirtaş kampanyası, hem devrimcileri hem de onların temsil ettikleri kitleleri kazanabilirdi. Ama maalesef burada mülhid olanın kafası kesilmek zorundadır.
Ulusal birlik konusunda bir derdi olan ve özcü refleksler taşıyan öznenin dışarı sunduğu liberalizmden ve birlikçilikten hayır gelmez. “Bunun da yolu ulusal birlikten geçer. Bunun zemini var. Kürt halkında büyük bir arzu var. Bunu daha çok geliştirmeleri gerekiyor. Gerekirse yürüyüşler düzenlemeli. Halk artık ‘bir araya gelin, güçlerinizi birleştirin’ demeli. Kim gelmiyorsa ona yönelmelidir.” (Sabri Ok) sözlerinin sarfedildiği ortamda, başkalarına, “ulusunuzdan ve devletinizden vazgeçin” diyen bir liberalizm düşmektedir.
Bu, maalesef, İsrail’in de sık sık kullandığı bir yöntemdir. İsrail, gayet açık bir dinî ve millî devlet iken, onun Yigael Gluckstein (Tony Cliff) gibi muhipleri kibbutzlarda yetiştikleri günleri unutmayıp, başka dinlere mensup kişilere dinsizliği, başka milletlere devletsizliği, devletlere de milletsizliği öğütlemektedir.
İslamî hareketin vahdeti, bu türden bir liberalizme karşı şerbetlenmek suretiyle mümkün olacaktır. Çözüm masası politik açıdan kıymetlidir ama hareketin oradan neşet etmesi mümkün değildir. Kürd’ün ve tüm mazlumların muhtaç olduğu güç, sömürü ve zulme karşı devrimci bir tevhid mücadelesidir. Orada bir özcülük ve bu özcülüğün verdiği bir bitmişlik, tamamlanmışlık hissi vardır. Bu anlayış ve hissiyatla herhangi bir yaraya merhem olmak mümkün değildir. Türkiye ve İsrail bitmiş, tamamlanmış birer imgedir. Mücadelenin daha tam olmadığını, eksik olduğunu, eksikliğiyle başkalarını görmesi, örgütlemesi gerektiğini anlayacağı yer de bu tevhidî mücadeledir. Türkiye ve İsrail’den değil, sömürülen-mazlum halkların kolektif mücadelesinden öğrenilen bir inşa süreci, Müslüman âlemi devrimci şuralarla tanıştıracaktır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Hamas'ın Hizbullah'a Daveti

İsrail medyası, Halid Meşal’in vekili Musa Ebu Merzuk’un (Rus haber ajansı) Ria Novosti’ye ilettiği sözleri alıntılıyor: “İnşallah Lübnan cephesi açılacak ve birlikte bu oluşuma (İsrail’e) karşı savaşacağız… Lübnan direnişinin büyük bir anlama sahip olduğunu tartışmak bile gereksiz.”
Hamas ve Hizbullah arasındaki ilişkilerin ısındığı, Hizbullah’ın askerî yardımının ve Hamas ve diğer gruplarla ile kurduğu (Usame Hamdan’ın da kabul ettiği) işbirliğinin sürdüğü şu günlerde, Musa Ebu Marzuk’un yorumu ara katıcı ya da Filistin’e hiçbir vakit askerî manada müdahele etmemiş olan Hizbullah’ı utandırmayı amaçlayan bir yorum değil. Bu yorum daha çok İsrail’in kuzey cephesi ve sonrasında harekete geçecek olan Golan cephesi üzerinden tehdit edilmesine dair. Söz konusu yorum, Nasrallah’ın Kudüs Günü’ndeki beyanına paralel: “Gazze’deki kardeşlerimize onlarla birlikte olduğumuzu, yanlarında durduğumuzu, tüm cephelerde elimizden geleni yapmanın bir görev olduğunu söylüyoruz. Siyonistlere de zayıf bir örümcek ağının içine düştüklerini, intihar etmemeleri için daha fazla kıpırdamamaları gerektiğini söylüyoruz.” Nasrallah’ın sözleri, ihtiyaç duyulduğunda askerî bir müdahale gerçekleşeceğine dair Filistinlilere edilmiş bir yemin, “daha ileri” gittikleri takdirde İsrail’e savrulmuş bir tehdit. İsrail, önceden belirlenmiş eşiğin ötesine geçerse, Hizbullah’ın savaşa girmesi ve İsrail’in eli kulağında olan intiharının gerçekleşmesi muhtemel. 2009 yılında ben, Hizbullah’ın Hamas’ın askerî kapasitesinin önemli ölçüde zayıflaması, direnişin zayıflatılması ve Filistin halkının korumasız kalması durumunda askerî müdahale gerçekleştirebileceğini yazmıştım. Görünüşe göre, henüz o aşamada değiliz, ama eğer Hamas kuşatmanın kaldırılmasını güvence altına alamaz, Sisi rejimi ile onun Suudî destekçileri örgütün roket arzını ikmal etmesini imkânsız kılarsa, o vakit Hizbullah devreye girer. Hamas silâhsız bırakılamaz. Eğer silâh tükenirse, o vakit geniş bir bölgesel savaş heyulasıyla yüzleşiriz. Böylesi bir savaşta Hizbullah üç cephede eşzamanlı savaşmak zorunda kalacaktır. Bu aşamada Direniş’e ve destekçilerine vurmak suretiyle, Siyonistlerle dolaylı işbirliği kuran IŞİD ve Nusret Cephesi özel olarak öne çıkacaktır. Fakat Lübnan’dan ziyade Filistin’in kurtarılması, Hizbullah’ın sadece bir önceliği değil, varoluş sebebidir de…
Emel Saed Gureyb
Devamını oku ...

Nasrallah'ın Kudüs Günü Konuşması

“Şimdi hayal kırıklıklarından ve geçmişten konuşmanın vakti değildir. Direniş (Mukavemet) için daha da önemli olan, Filistin’de zafer kazanmaktır, zira onun elde edeceği zafer, İsrail’i koruyan öteki eksenin temellerini ortadan kaldırmaya dönük yeni bir adımdır. Öteki eksen, sadece Birleşik Devletler’i ve Batı’nın önemli bir kısmını içermemekte, önemli sayıda Arap rejimini de içermektedir.”
Hizbullah Sekreteri General Hasan Nasrallah’ın dün Uluslararası Kudüs Günü’nde yaptığı konuşmanın özü buydu. Önemli olan, Hamas’ın Nasrallah’ın ifadelerini, özellikle bu çok önemli momentte, benimsemesidir, zira o, birçok Arap rejiminin, İsrail ve onun Batılı müttefiklerinin örgütü imha etme arzusunu paylaştığını herkesten daha fazla bilmektedir. Bu güçler, savaşı uzatıp Hamas’ın altyapısını çökertmek, roketler konusunda sahip olduğu yetenekleri sıfırlamak, haberleşme şebekesini yok etmek ve liderlerini öldürmek niyetindedirler. Onların amacı, savaş sonrası örgütü kuşatmak, yaşanan katliam ve yıkım konusunda onu suçlamak ve örgütün yardım almasına mani olmaktır. Hamas’ın düşmanları, bu hamlelerin halktaki desteği kesip halkın örgüte öfkelenmesini sağlayacağını düşünmektedir. Burada amaç, halkın desteğini kesmektir. Bu sebeple, Hamas dışarıdan, Müslüman Kardeşler içindeki müttefiklerini alt eden devletlerden gelecek bir kurtuluşu bekleyemez. Hamas, Nasrallah’ın konuşmasını nasıl benimsedi?
İlk önce bu konuşmada yeni olana bir bakalım.
Her şeyden önce Nasrallah’ın ifadeleri, Lübnan sınırlarının ötesine hitap etmiştir. Nasrallah, dürüst bir yaklaşımla, Hizbullah’ın istisnasız tüm direniş gruplarını desteklediğini söylemiştir. “İstisnasız” demekle Nasrallah’ın kastettiği, Hamas’tır. Hizbullah, sadece Hamas’ı desteklemekle kalmamakta, ayrıca destek vermek için elinden geleni yapmaya dönük bir arzu duymaktadır. Bu, İsrail’in çok iyi dinlemesi gereken önemli bir taahhüttür, zira bu söz, her ne kadar herkes cephe açmanın bugün beyhude olduğuna ikna olmuş olsa da, İsrail’e karşı yeni bir cephenin açılmasına yönelik açık bir istemi ifade etmektedir. Yeni bir cephe açmak, Hizbullah tarafından alınacak, ama Suriye ile İran ile kurulan bir koordinasyon dâhilinde yürürlüğe konulacak bir karardır. Bu mesaj gayet açıktır.
Nasrallah, İsrail’in yürüttüğü savaşı bölgedeki diğer eksenin büyük fesadı ile ilişkilendirmiştir: “ABD savaş için gerekli kılıfı temin etmektedir. (…) kimi Arap rejimlerinin elindeki tahtlar İsrail’in müdafaasına bağlıdırlar. (…) Biz Filistin’in sömürgeleştirilmesinden beri tanık olduğumuz en tehlikeli döneme girmiş bulunuyoruz. (…) Biz devletlerin, orduların, halkların ve toplumların vb. sistematik biçimde ortadan kaldırılıp parçalanmasına tanık oluyoruz. (…)” Tam da bu bağlam dâhilinde Nasrallah şunları söylemektedir: “Biz Filistin Direnişi’nin gerçek ortaklarıyız, onun zaferi hepimizin zaferidir.” Burada kaderin ortaklaştığı gayet açıktır.
Nasrallah’ın Gazze’deki savaşla, İsrail’in sekiz yıl önce Lübnan’a karşı yürüttüğü savaş arasında yaptığı kıyaslama çok büyük bir anlama sahiptir, bu kıyaslama, Hizbullah’ın Lübnan içindeki ve dışındaki düşmanları için çok önemli ve tehlikeli kimi mesajlar içermektedir. İsrail’in geçmişte yaptığı hata, yeni bir Ortadoğu’nun oluşturulmasına mani olmuştur, bugün de Gazze savaşı başka bir yıkım projesini alt üst etmiştir. Belki de Nasrallah şu sözleri sarfederken, aklında kimi Lübnanlı siyasetçilerin ve Arap yöneticilerin 2006 savaşında yaptıkları vardır: “Ben kimi Arap yöneticilerin Netanyahu’ya çağrıda bulunduklarından ve ondan savaşa devam etmesini istediklerinden eminim. (…) Ama Direniş, Temmuz 2006’da olduğu gibi, İsrail’e bir karar dayatacaktır.” Burada da iki savaş arasında çok önemli bir bağ kurulmaktadır. İki savaş arasında yapılan anıştırma belki de kastîdir, zira Hizbullah ile Gelecek Hareketi arasındaki ilişki neredeyse kopma noktasına gelmiştir, dolayısıyla iki savaş arasında kurulan bağ üzerinden Nasrallah, Suudî Arabistan ve onun Suriye ile Irak’ta oynadığı role atıfta bulunmaktadır.
Nasrallah, Hamas’ın Direniş eksenine geri dönmesi için gerekli yolu açmıştır. O açık biçimde, “Filistin halkı, Direniş ve dava söz konusu olduğunda, farklılıkları ve fikir ayrılıklarını bir kenara koyma çağrısı” yapmıştır. Nasrallah, fikir ve politik hüküm konusunda belirli farklılıkların olduğunu inkâr etmemiş, en önemli hususun Direniş’in zaferi olduğunu ifade etmiştir. Burada öncelikli olan konu, Nasrallah’ın Filistin’deki Direniş’e politik, mali ve askerî destek sağlanması noktasında Suriye, İran ve Hizbullah’ın oynadığı rolü hatırlatmasıdır. Bu hatırlatma, Hamas’ın tekrar doğru yola girmesi ve yürünecek yolun tamiri için oldukça önemlidir.
Yapılan konuşma, Nasrallah, Hizbullah ve onun ait olduğu eksen için de çok önemlidir. Pusulanın yönünü değiştirmek için altın bir fırsattır. Yaşanan, Gazze ve Direniş’e fiiliyatta sempati duyan Arap kitleleri harekete geçirmek için anlaşılması gereken tarihî bir momenttir. Hizbullah’ın genel sekreteri, Gazze ve Direniş’e doğrudan destek vermek niyetindedir, o farklılıkların üzerine çıkmakta, Arap halkının rejimlerine yönelik hissettiği terk edilme hissine tam zıt yönde bir tavır sergilemektedir. “Sizin zaferiniz bizim zaferimiz, siz kazanacaksınız ve o örümcek ağı (İsrail) sonsuza dek dağılacak” diyen bir liderle, Filistin Direnişi’ni imha etmek için bir bahane kollayan ve İsrail’in suçlarının örtbas edilmesi noktasında politik ve diplomatik kılıflar temin eden bir lider arasında büyük bir fark vardır.
Arap dünyasının tehlikeli ve kanlı bir mezhep çatışmasının içinden geçtiği bir dönemde Lübnan Direnişi’nin Şii liderinin Sünni Filistin Direnişi ile birlik içinde olduğunu ifade etmesi çok önemlidir. Düşmanına karşı yürüttüğü savaşta milletin mezhepsel ve inançsal hassasiyetlerin kaşınmasına karşı ayağa kalkması zorunludur.
Nasrallah, IŞİD ve diğer gruplar tarafından kutsal mabetlerin yıkılması ile El-Aksa Camii’nin yıkılması ihtimali arasında bir bağlantı olduğunu söylemiştir. Bu türden bir bağ kurma, oldukça kapsamlı ve idrak açısından güçlü bir yaklaşımın ürünüdür. Burada Nasrallah, İslamî tevhidi ve Direniş’e destek verilmesini öne çıkartmaktadır. Bu bağlamda o, bölgeyi kuşatan tehlikeli projelerle İsrail’in Gazze’ye yönelik yürüttüğü savaş arasında bağ kurmaktadır.
Konuşmanın son ve belki de en önemli mesajı ise Batı ve Arap dünyasındaki muhalif eksene mensup liderlere verilmektedir. Bu mesajla, Hizbullah’ın Filistin’deki Direniş’i yalnız bırakmayacağı bir kez daha teyid edilmektedir. Genelde İsrail, Batı ve Arap rejimleri Nasrallah’ın sözlerini ciddiye almaktadırlar. Belki de bugün daha fazla ciddiye alacaklardır, almak zorunda kalacaklardır. Bölge ayrışma ve anlaşma arasında salındığı bir dönemde, Nasrallah’ın ait olduğu eksen, güçlü olduğuna dair mesajlar göndermeye devam etmektedir, zira bu eksen caydırıcı bir güç olarak anlaşmaların gerçekleşeceği bir zamanda onurlu bir dizi anlaşmanın gerçekleşmesi için gerekli yolu açmaktadır.
Nasrallah’ın konuşması sonrası Filistin’in daha güçlü, Nasrallah’ın daha belagatli olduğunu anlamak için, konuşmadan hemen sonra sosyal ağ ortamlarında binlerce insanın yazdığı yorumları okumak yeterli olacaktır.
Sami Kleib
Devamını oku ...

Domenico Losurdo Mülâkatı

Liberalizm: Sefaletten Azade Yaşama Hakkımızın En Azılı Düşmanı
Domenico Losurdo Mülâkatı
İtalyan felsefeci, tarihçi ve militan komünist Domenico Losurdo, özgürleşme sürecine dair yeni düşünceler geliştirmek amacıyla, birkaç yıldır liberalizm tarihi çalışan bir isim.
“Bir komünist ayrıca bir felsefeci ve tarihçi olarak amacım, zamanımızın hâkim ideolojisiyle mücadele etmek. Bunun nedeni, hâkim ideolojinin tarihi maniple etmesi ve özgürleşme süreci önünde engel teşkil ediyor olması. Aynı ölçüde bizim, bir de özgürleşme mücadelesini yeniden düşünmemiz gerekiyor.” İtalya Urbino Üniversitesi’nde profesör olan Domenico Losurdo, Hegel felsefesi uzmanı, bu konu üzerine kaleme alınmış iki kitabı mevcut (Hegel ve Liberaller, PUF, Paris, 1992 ve Hegel ve Alman Felâketi, Albin Michel, Paris, 1994), diğer çalışması ise Gramsci üzerine (Gramsci. Liberalizmden Eleştirel Komünizme, Syllepse, Paris, 2006). Losurdo medyada boy gösteren bir aydın değil, esas olarak liberalizm meselesi, onun komünizm ve özgürlük mücadelesi ile ilişkisi üzerine çalışan önemli bir akademisyen. Heidegger ile Nietzsche’yi kesen, Kant’tan Marx’a uzanan klasik Alman felsefesinin politik tarihine yoğunlaşmış olan Losurdo, uzun süredir liberalizmin politik tarihi üzerine çalışıyor (Liberalizm: Karşı-Tarih, la Découverte, 2003). Ayrıca bir çalışması Fransızcada da yayınlandı: “Tarihte Revizyonizm” (Albin Michel 2006), “20. Yüzyılın İlk Günahı” (Aden, 2007), “Tarihten Kaçış” (Delga, 2007), ve “Stalin: Karanlık Bir Efsanenin Tarihi ve Eleştirisi” (Aden 2011).
Julian Jones: Liberalizm: Karşı Tarih isimli kitabınızda neo-liberal ideolojiyi ve onun “totaliteryanizm”e yönelik muhalefet dâhilinde demokrasi ve özgürlük ile eşitlenme tarzını yapısöküme uğratıyorsunuz. Liberalizme yönelik bu yaklaşımı analiz edip ifşa etmeyi neden acil bir görev olarak belirlediniz?
Domenico Losurdo: Her bir imparatorluk, kendi genişlemesini yüceltmek için kendi kökenlerini ve tarihini övüp başkalaştıran, düşmanlarını (veya muhtemel düşmanlarını) ahlâkî bir güç ve politik bir üstünlük önünde diz çöktüren soykütüksel bir efsaneye ihtiyaç duyar. Roma İmparatorluğu tarafından gayet akıllı bir biçimde icat edilmiş efsaneye göre, Roma sadece asil değil, kutsal köklere de sahiptir: epik tarihi uyarınca Roma Truva Kralı’nın kuzeni Anchises ile Tanrıça Venüs’ün oğlu olan, Truva’yı alevler içerisinde terk eden dindar Aeneas tarafından kurulmuştur. Modern ABD imparatorluğunun soykütüksel efsanesi de bundan pek farklı değildir: hoşgörüsüz ve despotik Avrupa’dan kaçıp Yeni Dünya’ya gelen kurucu babalar, burada, Birleşik Devletler ve güya yaşayan en eski demokrasi şeklini alan ebedî bir özgürlük anıtı inşa ederler. Benim kitapsa tümüyle farklı bir tarihin yaşandığını gösteriyor: Müteakip süreçte Birleşik Devletler’in kuruluşuna tanık olan İngiliz kolonileri en yoğun kölelik biçimini ve kölelerin tümüyle insanlıktan çıkartılması sürecini koşulluyorlar. Kurulduğu sürecin ilk birkaç on yılında ülkede başkanlık koltuğuna hep köle sahipleri oturuyor. Bu isimler, Santa Domingo ve Haiti’de kölelerin özgürleşme sürecine mani oluyorlar, ayrıca Teksas ile Meksika’ya köle ihraç ediyorlar. Buna başka suçlar da ekleniyor. Bu, epey uzun süre devam etmiş utanç verici bir tarih. Birçok ABD’li akademisyenin otuzlarda güneydeki siyahlara yönelik zulme dair anlattıklarına bakılabilir ve bu yapılanlar, Nazi Almanya’sında Yahudilere uygulanan zulümle kıyaslanabilir. Tabii bir de buna, batı sömürgeciliğinin sahip olduğu bütünlüğe ana niteliğini veren, Kızılderililere yönelik imha operasyonu ve soykırım faaliyetlerini de eklemek gerekir.
JJ: Tarih boyunca farklı zulüm biçimlerini liberal ideoloji nasıl meşrulaştırmıştır? Sizin ifadenizle, liberalizm sadece yönetici sınıfa uyan demokrasi midir?
DL: Bugünlerde durum farklı. Jakoben Devrimi ile başlayıp Bolşevik Devrim ile tamamlanan çevrim, sömürge kökenli halklar aleyhine işleyen sömürgeci zulüm meselesini ön plana çıkarttı. Gene de hâlâ Ortadoğu’da yegâne “gerçek” demokrasinin İsrail olduğuna dair sözler sarf ediliyor. Madalyonun diğer yüzünde ise tutuklanan, işkence gören ve yargısız infazlara kurban giden Filistinliler duruyor. Yönetici sınıfa tam uyan demokrasi işte bu! Küresel düzeyde ise batı, BM Güvenlik Konseyi’nin iznini bile almaksızın, savaş açma hakkını kendi üstüne alıyor; ABD başkanları, kendi ülkelerini hep dünyaya rehberlik etme hakkına sahip “Tanrı’nın seçilmiş milleti” olarak tarif ediyorlar. Yönetici sınıfa uyan bu demokrasi, maalesef tozpembe bir geleceğe sahip.
Burada şunu eklemek gerek: liberalizm, Hegel ve Rousseau gibi felsefecilerin gayet açık biçimde farkında oldukları, ekonomi ile politika arasındaki bağlantıyı gözardı ediyor. Örneğin Hegel bize açlıktan ölme riski bulunan bir insanın gerçekte kölenin sosyal statüsüyle kıyaslanabilecek bir statüye nasıl tabi olduğunu gösteriyor.
JJ: Bazı insanlar Nazizm ile Komünizm arasında kıyaslama yapmaktan büyük zevk duyuyorlar… Bu totaliteryanizm kavramını siz nasıl tarif ediyorsunuz?
DL: Totaliteryanizmin kökleri, büyük kapitalist güçlerin ve onların sömürgelerin ele geçirilmesi ve küresel hegemonya için gerçekleştirdikleri rekabet üzerinden kışkırtılan savaşta tüm halkın askere alındığı “bütünsel savaş” ve “bütünsel seferberlik” teorilerine dayanıyor. Hitler’in arzusu Almanya’nın intikamını almak, yaşam (sömürge) alanını yeniden ele geçirip genişletmektir. O, kendisinin sömürgecilik geleneğinin varisi olduğuna inanıyordu. Bu sebeple ilgili geleneği radikalleştirmek istedi, öncelikle ABD örneğine başvurdu ve Slav halkını “üstün ırk”a hizmet eden köleler seviyesine indirgeyerek, Doğu Avrupa’da kendi “Uzak Batı”sını kurmaya çalıştı. Bu projenin Stalingrad’da büyük bir yenilgi almış olması tesadüf değil. Sonrasında söz konusu yenilgi, sömürgecilik karşıtı devrimlerin başlangıcını teşkil etti.
Hâkim ideolojinin keyfî niteliğini göstermek için şu kıyaslamayı yapmak mümkün: on dokuzuncu yüzyılın başında Napolyon, Santa Domingo’ya güçlü bir ordu gönderir. Burada amacı, Toussaint Louverture liderliğindeki büyük siyah devrimini ilga etmek, ardından da köleliği yeniden hâkim kılmaktır. Burada güvenle şunu söyleyebiliriz: sonrasında yaşanan korkunç savaşta saldırıya maruz kalanlar, artık saldıranlardan daha az “yabanî”dir, ancak tarafları “yabanîlik” ya da lanet bir “totaliteryanizm” kategorisine sokup suçlamak saçmalık olacaktır.
JJ: Sınıf Savaşı: Politik Tarih ve Felsefe isimli en son kitabınızda[2], Marx-Engels felsefesinin merkezî kavramı olan sınıf savaşı kavramına odaklanıyorsunuz. Bu kavram, toplumun nasıl analiz edileceği, onun nasıl anlaşılacağı ve onun içinde nasıl eyleme geçileceği meselelerinin kavranmasına ne şekilde katkı sunabilir?
DL: Marx ve Engels’e göre, sınıf savaşı, uluslararası düzeyde işbölümü, ulusal düzeyde ve aile kurumu içinde işler. O, sömürgeci düzeni kızdıran insanlara, kapitalist sömürüye karşı mücadele eden alt sınıflar ve ataerkil ailenin dayattığı “ev köleleri” oluşa itiraz eden kadınlara işaret eder. Japon İmparatorluğu’na karşı Çin halkının, Nazilere karşı Sovyet halklarının verdikleri kurtuluş savaşları ve gerçekleştirdikleri ulusal direnişler, köle olmaya karşı koymanın somut ifadeleridir. Bu savaşlar ve direnişler, sınıf savaşının elde ettiği muazzam zaferlerdir. Dahası, yüksek teknolojinin batı nezdinde tekelleşmesine son vermek isteyen (örneğin Çin gibi) ülkeler ile uluslararası emek piyasasının alt kısımlarına kapatılmaya karşı çıkanların verdiği mücadele de sınıf savaşı olarak değerlendirilmelidir.
JJ: Bir felsefeci ve bir komünist tarihçi olarak siz hâkim ideolojinin tarihi maniple ettiğini, onun özgürleşme mücadelesini engellediğini söylüyorsunuz. Bugün söz konusu özgürleşme mücadelesini nasıl yeniden ele almalıyız? Sizin görüşünüze göre, Avrupa’da ve dünyanın geri kalan kısmında komünist perspektif ne durumdadır?
DL: Sınıf savaşının üç ana ayağına bakmak gerek. Bu noktada sıklıkla gözardı edilen bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Uluslararası ilişkiler bağlamında demokrasi için mücadele etmedikçe, bizim ne bir sosyalist ne de demokrat olmamız mümkündür. Küçük bir grup ülkenin kendisini seçilmiş milletler olarak takdim etmesi ve BM Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir yetki almaksızın savaş açma ya da bu yönde tehditler savurması, sömürgeciliğin veya yeni sömürgeciliğin bir tezahürüdür, bu duruma her yönden karşı çıkmak gerekir. Stratejiye dair bir perspektif olarak bizim komünizmi sadece sınıfsal uzlaşmazlıkların değil, ayrıca devlet ve politik iktidarın tümüyle ilga edilmesi olarak takdim etmemiz gerekir. Burada din, millet, işbölümü, piyasalar gibi her türlü olası çatışma kaynağından ayrıca bahsetmeye gerek bile yok. Devletin ilgası efsanesini yeniden inceleyen Gramsci, sivil toplumun kendi içinde bir tür devlet olduğunu söyler. O, ayrıca enternasyonalizmin, kapitalizmin çöküşü sonrası varlığını sürdürecek kimi kimlikler türünden, ulusal kimliklerin yanlış anlaşılması noktasında, elinden bir şey gelmeyeceğini de iddia eder. Piyasa ile ilgili olarak Gramsci, soyut bir form olarak piyasa yerine, “kararlı piyasa”dan dem vurmanın daha akıllıca olacağını düşünür. Gramsci, kapitalizm sonrasında devletin inşa edilmesine ciddi zarar verecek olan mesihçiliğin ötesine geçmemize katkı sunar.
JJ: Piyasa ekonomisiyle sosyalist perspektifi harmanlayan Çin toplum modelini nasıl analiz ediyorsunuz?
DL: Çin Halk Cumhuriyeti, tarihimizin en büyük sömürgecilik karşıtı devrimine dayanır; Çin Devrimi, politik bağımsızlıkla başarılı bir ekonomik bağımsızlığı gerçek manada birleştirmeyi başardığı takdirde, yegâne sömürgecilik karşıtı devrim olacaktır. Bu bağlamda Mao ile Deng Xiaoping arasında belirli bir süreklilik vardır. Deng, yeni planını iki ana görüş temelinde takdim etmiştir. İlk olarak o, sadece devrimci bir feda ruhunun özel politik coşku momentlerinde başarılı olabileceğine inanmıştır. Uzun vadede özendirici ekonomik önlemler, dolayısıyla rekabet ve piyasalar olmaksızın üretici güçleri geliştirmek (ve dolayısıyla sefaletle mücadele etmek) imkânsızdır. Üstelik Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından yaşanan krizler süresince batı yüksek teknolojiyi tekeline almış, Çin’in uluslararası piyasalara açılmadan bu yüksek teknolojiye erişmesi imkânsızlaşmıştır. Maoist dönem (o dönemde eğitimin teşvik edilmesi, salgın hastalıkların yok edilmesi vb.) üzerinden elde edilen başarılar sayesinde yeni plan, açıktan yaşanan çatışmalara rağmen, muazzam bir başarı elde edebilir: 600 (kimi tahminlere göre 660) milyon insan sefaletten kurtulmuş, altyapı imkânları birinci dünya ekonomisine uygun hâle getirilmiş, sahil şeridinden iç kesimlere doğru ciddi bir endüstrileşme süreci yaşanmış, birkaç yılda maaşlar hızla artmış, çevre meseleleriyle ilgili endişeler çoğalmıştır. Bağımsızlığın muhafaza edilmesinde gösterdiği başarıyla ve ulusal egemenliğe odaklanarak, ayrıca eski sömürgeleri kendi ekonomik bağımsızlıkları peşinde koşmaya teşvik etmesiyle, Çin bugün, yirminci yüzyılda başlamış olan ve günümüze dek farklı kılıflar altında süren sömürgecilik devriminin merkezi olarak görülebilir. Kamusal alanın her türden ekonomide oynaması gereken öncü rolü bize hatırlatmak suretiyle Çin, ekonomik liberalizme ve Washington’un dayattığı uzlaşmaya karşıt bir alternatif teşkil etmektedir.
JJ: Avrupa’da görülen tasarruf tedbirleri üzerinden, özgürleşmemiz için bize lazım gelen alternatifleri ve yolları siz nasıl anlıyorsunuz?
DL: Merkezî rolü sadece sosyal devletin parçalanması ve savaş yanlısı siyasete karşı verilen mücadeleler oynayabilir. İkinci Dünya Savaşı süresince Demokrat Partili F. D. Roosevelt “korku ve sefaletten azade” yaşama hakkını teorize etti, bunun yanında liberal gelenek geleneksel özgürlükleri bahşetti. Washington’daki uzlaşmaya dayanan ekonomik liberalizm, sefaletten azade yaşama hakkımızın en azılı düşmanıdır. Korkudan azade yaşama hakkı da Obama’nın insansız hava araçlarına başvurma yöntemi, savaş tehditleri ve savaş çığırtkanlığına dayalı siyaset eliyle günbegün inkâr edilmektedir.
Dipnotlar
[1] Contre-histoire du libéralisme, Éditions la Découverte, 2013, Liberalism: A Counter-History, Verso Publisher, 2011.
[2] La Lotta di classe. Una storia politica e filosofica, Éditions Laterza, Italie, 2013.
Devamını oku ...

Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası

Fuhşa yönelik görüşlerin tarihinin, sınıf mücadelesinin tarihine ne kadar bağlı olduğunu görmek öğretici.
1970’lerin sonlarına kadar, dünyadaki ilerici mücadeleler için fuhuş derhal ortadan kaldırılması gereken bir insanlık ayıbıydı. Fuhuş, emperyalist sistemin kadını giysileriyle birlikte öznelliğinden, duygularından da soyup cinselliğine indirgemesinin doruğuydu. İkinci sınıf insan sayılan kadın, bu burjuva ataerkil mekanizma sayesinde cinsel organını, ağzını ve diğer uzuvlarını erkeklere para karşılığı kiralayabiliyordu.
Bu yıllarda kadınların fuhşa itilmesine ilişkin ekonomik ağlar çözümleniyor, bunun yapısal bir sorun olduğu ve sınıflı ataerkil toplumla sıkı bir ilişki içinde bulunduğu ortaya konuluyordu. Yapılan saha çalışmaları, para karşılığı cinsel ilişkide bulunan kişilerin ezici çoğunluğunun bunu isteyerek değil, doğrudan ya da dolaylı zorla yaptığını gösteriyordu.
Fuhşa sürüklenen kadınların deneyimleri kayıt altına alınıyor; buradan, fahişeliğin mesleklerden bir meslek değil, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün ve şiddetinin kurumsallaşması olduğu sonucu çıkarılıyordu.
Özetle fuhuş, emperyalist düzenin ondan önceki sınıflı toplumlardan alıp, yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle güncellediği bir kanserdi.
Emperyalizmin yeni-sömürgesi olan Filipinler’deki fuhşa itilen kadınlar, Amerikan askerlerinin yaptıklarını anlatıyor. Lita, ön dört yaşında:
“Gerçekten istemiyordum, ama beni zorladı. Çok canım acıdı. Beni soymaya çalıştı ama soyunmadım. Elbiselerime kan sıçramıştı… Zaten benimle cinsel ilişkide bulunmuştu. Penisi çok büyük olduğu için giremedi. Ağladım. Başımı yastığa bastırdı ki bağıramayayım. Her türlü şeyi yaptı bana. Ağladım.”
Bir başkası: “Beni yüzüstü çevirdi, arkamdan giriyordu. Kendimi kaybetmişim.”
Diğeri: “İlk kez sakso çektiğimde kustum. Yasakmış, bilmiyordum. Ondan sonra yanımda küçük bir havlu taşımaya başladım.” (Jeffreys, s. 343)
1980’lere kadar fuhşun insanlık onurunu ayaklar altına alan bir şey olduğunun yaygın kabul görmesi, dünyanın değişebileceğine duyulan inancın yaygın bir şey olmasıyla doğrudan ilintiliydi. Emperyalizmin yarattığı pek çok kanser gibi, onun da devası devrim olarak görülüyordu.
Peki, sonra ne oldu?
“Seks İşçisi” Doğuyor
1980’lerle birlikte emperyalizmin karşı saldırısı başladı. Sosyalist ülkeler izlenen yanlış politikalar sonucu çökerken, burjuva ideolojisi yavaş yavaş kana karışmaya, kafalar “güzelleşmeye” başladı.
Emperyalizm “yeni dünya düzeni” adı altında, emek örgütlerinin dağıtılmasını, ülkelerin işgal edilmesini, sosyalistlerin katledilip tutuklanmasını meşrulaştırıyordu. Bu gerici dalga genel anlamda temel hak ve özgürlükleri nasıl etkilediyse, fuhşa yönelik bakışı da etkisi altına aldı.
Fuhşun meşrulaştırılması için öncelikle “işlerden bir iş” gibi gösterilmesi gerekiyordu. Feminist bir yazarın da dediği gibi, yozlaşmış, paralı erkeklerin penisleri kadınların içinde ve üzerinde kalmaya devam edecek, ama kadınlar ve tüm dünya bunun normal bir şey olduğuna alıştırılacaktı.
“Seks işçisi” kavramı böyle doğdu. Kadını köleleştiren, para karşılığı şiddet uygulama hakkı kazanan iğrençliğin adı da “müşteri” konuldu. Sıra bunun allanıp pullanıp, bir ilerlemeymiş gibi sunulmasına geldi.
Bu kavramın gelişiminde postmodernizm akımının rolü de büyüktür. Akademisyenler, fahişeliğin deneyimlerden bir deneyim olduğu, her kültürde farklı bir anlamının bulunduğunu ileri sürmeye başlamıştı. Bu bakımdan fahişeliği toptan yanlış görerek kötülemek olmazdı. Esas olan öznel deneyimlere odaklanmaktı: Kadın eğer şiddete uğruyormuş gibi hissetmiyor, bundan zevk bile alıyorsa, para karşılığı cinsel ilişkinin kötü bir şey olduğunu söylemek bir dayatma olurdu. İnsanlar baskıcı yapıların kurbanı olan nesneler değil, kendi hayatlarını şekillendiren öznelerdi.
“Seks işçiliği” kavramı, liberal teoriler olan “özgür seçim” ve kişinin bedeninin kendi mülkü olduğu mantığına yaslanır. Buna göre, arz-talep ilişkisinin doğduğu ve pazarlamanın yapıldığı tüm alışverişler meşru bir iş alanıdır. Fabrikada emeğini satan işçiyle, cinsel ilişki karşılığı bedenini satan insan arasında fark yoktur. Dolayısıyla, nasıl ki öğretmenlik işini ortadan kaldırmak ve onu okul batağından kurtarmak gerekmiyorsa, “seks işçiliğinin” de ortadan kaldırılması ya da kadının kurtarılması gerekli değildi.
Bu tanımın içinde kapitalizmin temel varsayımlarını bulmak zor değil.
Buna göre, özgür işçi ve sermayedarlar, serbest piyasanın arz-talep dengesi içinde “eşdeğeri eşdeğerle”, emek gücünü maaşla değişirler. Liberal düşünce, fuhuş konusunda da liberaldir: Fuhuş otoritenin sırtında bir yük, önlenmesi gereken bir ayıp değil; bir arz-talep meselesidir artık.
Emperyalizm, büyük ideolojik saldırısıyla beyinleri bir kere buraya kilitledikten sonra, meşru mücadelenin sınırlarını da çizmiş oldu. Eğer illa ki bir şey yapacaksanız, “seks işçileri”nin koşullarını iyileştirmek için gayret edebilirsiniz. Mücadele, burjuva hukukunun çizdiği meşru sınırlar dâhilinde onlar için hak talep etmekten ibarettir, bir kurum olarak fahişeliğin ortadan kaldırılması mücadelesi ise tartışma dışında tutulur. Devrim ile olan bağ kopartılır.
Bu yeni formül, ellerini eski sosyalist ülkelerin kadınlarının bacaklarında gezdirmeye başlamış fuhuş patronlarıyla, emperyalist ülkelerin metropollerindeki üst sınıf fahişeler için bulunmaz nimetti. Patronlar cinsel sömürünün üzerindeki kara lekeden, yasadışılıktan kurtuluyor; sektörün düzenle iyice bütünleşmiş hali vakti yerinde fahişeleri de işlerini daha güvenli, polisten kaçma gereği hissetmedikleri, sosyal güvenceli bir ortamda yapma fırsatı buluyordu.
Türkiye’de ve dünyada kimi sol ve feminist çevrelerin tüm bu ideolojik çarpıtmaları aç balık gibi yutmaya başlamasının sırrı da burada. 1990’larla birlikte sol, devrim iddiasını bir kenara bırakıp düzenle bütünleşme yolları ararken, emperyalist düzenin ona çizdiği sınırları tek tek kabullendi. Modası geçen sınıf savaşının yerine “barış” en sevilen, en özlenen şeydi artık.
Eski militanlar, gecekondu mahallelerindeki Leninist derneklerini kapatıp, başkentte parlamentonun eteklerindeki STK’lara doğru taşındıkça, fuhşa itilmiş kadınların yerini de “seks işçileri” almaya başladı.
Fuhuş Karşıtı Olmak, Fuhşa İtilenleri Aşağılamayı Gerektirmez
Geçen yıllar içinde fuhuş karmaşık, uluslararası bir sektör haline geldi. Bu alan da kendi sömürücülerini ve sömürülenlerini yaratmış. Ekonomik ilişkiler siyasi ilişkilerle iç içe geçmiş.
Araştırmalar, hali vakti yerinde bir avuç kadın dışında, fuhşa itilen insanların ezici çoğunluğunun düzenin kendilerine dayattığı alternatifsizlik nedeniyle bu işte olduğunu gösteriyor. Yani fuhşa itilenlerin çoğunluğu ahlâkî bir tercih yapmış ve kolay yoldan para kazanmayı seçmiş değil; hayatları oldukça zor. Ölümleriyse bir o kadar kolay, zira fuhuş, kadın ölümlerinin en fazla olduğu sektör. Sesleri en az duyulanlar da onlar.
Buna rağmen erkek egemen kültür, kendi yapısal sorunlarını gizlemek için bu kadınların yaptığı işi bir küfür haline getirmiş. Orospu, “kurban” değil, “kötü, ahlâksız kadın” demek olmuş.
Liberal “seks işçisi” teorisi işte bırakılmasına izin verdiğimiz bu boşluğu dolduruyor, fuhşa itilmiş kişileri yüzyıllardır maruz kaldıkları baskı ve aşağılanmadan kurtarmayı vaat ediyor. “Onlar da sıradan bir işçi.” Pek çok insan fuhşun sıradan bir iş olduğunu içine sine sine kabullenmese bile, kendini “bu insanları niye hor görüyorsunuz?” diyen liberallere daha yakın hissediyor.
Oysa fahişeliği gayri meşru bir meslek olarak görmek ile fuhşa itilmiş kişileri aşağılamak arasında kurulan bağlantı gerekli değil. Ne liberallerin bizi itmeye çalıştığı “özgür seçim” tuzağına, ne de gerici burjuva ahlakının gerçeği gizleyen hakaretlerinin tuzağına düşmek zorundayız.
İnsanları buna iten koşulları pekâlâ anlayabilir, bu işi yapmanın kişiyi saldırılması gereken aşağılık bir varlığa dönüştürmeyeceğini bilebiliriz. Fuhşa itilen kadınların sorunlarına çözüm bulmak için uğraşabilir, ama yine de fuhuş karşısında net bir tavır sahibi olabiliriz.
Unutulmaması gereken şey, bu konuda da düzenin tek alternatifinin devrimciler olduğu. Fuhşa itilenler, aşağılanıp dövülenler tekelci burjuvaların kadınları değil; onlar ezilen halkların, en yoksul kesimlerin kadınları, yani devrimci sınıfların saflarından çıkıyorlar, devrimci alternatifin yokluğunda bu yola giriyorlar.
İşlerden Bir İş Değil, Kadına Yönelik Dolaysız Şiddet
“Masaj sırasında bacaklarını açıp kalçasını kaldırıyor. Bu seferki zor olacak. Cinsel organından ve anüsünden bir koku geliyor. Sırtüstü çeviriyorum, beni ellemeye başlıyor. Keyifli olmam çok zor. Nefesinin kokusunu alıyorum… Sonra ellerini göğsümde dolaştırmaya başlıyor. Hayır diyorum, devam ediyor… Gözlerini arada bir yatağın üzerindeki porno filme çeviriyor.” (s. 347).
Çalışma koşullarının gerçekten çok ağır olduğu, sömürünün yoğun yaşandığı çok sayıda iş var. Soma, Şırnak madenlerini biliyor, inşaat işçilerinin koşullarını, bankaların çağrı merkezlerinde yaşananları duyuyoruz. Peki, böylesi işleri fuhuştan ayıran bir şey var mı? Bir işçi de Soma’daki madene inerek kendi bedenini, verdiği hizmeti metalaştırmış olmuyor mu?
Liberal ideolojinin dediğinin aksine, yeryüzündeki insan hayatının yeniden üretilmesini sağlayan işlerle, fahişelik arasında bir ayrım vardır.
Büro emekçiliği ve fırıncılık gibi işler, patron-işçi ilişkisi dışında da var olabilir; devrimden sonra da bir süre var olmaya devam edecekler. Çünkü kapitalizm, yani sermayedar-işçi ilişkisi ekmek üretmek için bir ön koşul değil. Üretimin özünde, bir grup insanın koordineli şekilde emek harcayarak ortaya bir ürün çıkarması var ve evrensel olan bu. Yani böylesi meslekler, farklı üretim ilişkileri içinde de olsa sürmeli.
Olası bir devrimin ardından halk meclisleri bunları düzenleyen yasalar çıkaracak, insanlara eğitim verilmesini sağlayacak. Çalışma koşullarını iyileştirecek kararlar verilecek. Hayatın üretilmesi sürecek.
Ama kritik soru, erkeklerin kadınların bedenini satın almaya devam edip edemeyeceği. Fuhuş ile kurulan eşitsiz kadın-erkek ilişkileri yaşamın yeniden üretilmesinde temel bir rol oynuyor mu? Öyleyse halk meclisleri kadınlar bu “hizmeti” daha iyi verebilsin diye okullar kuracak mı örneğin?
Hayır, fuhuş gıda gibi biyolojik, doktorluk gibi tıbbi yahut da bilgisayar gibi medenî bir ihtiyaca yanıt vermiyor. Fuhuş, kadın ve erkek arasında sağlıklı bir toplumsal ilişki olmamasını, bu ilişkilerin ataerkil ideoloji aracılığıyla çarpıtılmış bir halde yaşanmasını varlığının önşartı olarak koyuyor. Cinsellik bastırılmış, erkek kadına hâkim olmuş, yoksul kadınlar ve zengin erkekler yaratılmış olmalı ki, fuhuş mümkün olsun.
Demek ki fuhşun varlığı basitçe bir ihtiyaca değil, kadınla erkek, yoksulla zengin arasında kurulan eşitsiz, yozlaşmış bir ilişkiye dayanıyor. Hem kadının erkek karşısındaki ezilmişliğine son verip, hem de fuhşu sürdürmek mümkün değil. Bu ataerkil ilişkileri yok edip, fuhşu da ortadan kaldırmak devrimin amaçlarından biri.
Kölelik çağında halinden çok memnun ev köleleri bulunmuş olabilir. Ama nasıl bunu köleliği meşrulaştırmakta bir argüman olarak kullanmıyorsak, fuhuş sektöründeki küçük bir azınlığın “müşterileriyle” iyi ilişkiler geliştirmiş olmasını, kendini ezilmiş hissetmiyor olmasını da fuhşun meşrulaştırılması için kullanamayız.
İşin başka boyutları da var. Sheila Joeffrey, The Idea of Prostitution kitabında fahişelik yapmak zorunda bırakılmış kadınların deneyimlerini inceliyor. Fuhşa itilen kadınların çoğunluğunun para karşılığı cinsel ilişkide bulunduktan sonra yaşadıklarının tecavüze uğrayan kadınların duygularıyla benzer olduğunu ortaya koyuyor:
“Bu etkiler arasında küçük düşürülme, aşağılanma, kirletilme ve kirlilik hisleri var. Fuhşa itilen kadınlar, erkeklerle yakın duygusal ilişki kurmakta benzer zorluklar yaşıyorlar. Erkeklere karşı bir horgörü ve öfke deneyimliyorlar. Cinsellikleri üzerinde olumsuz etkileri oluyor, flaşbekler, kâbuslar görüyor, geçmeyen korkular, ıstıraba benzer derin duygusal acılar hissediyorlar” (s. 268).
Üstelik yapılan araştırmalar, fuhşa itilmiş kadınların ezici çoğunluğunun ilişki sırasında türlü şiddet biçimlerine maruz kaldığını gösteriyor. Fuhşun kadını ittiği savunmasız durumda onu öldürmek, dövmek, tecavüz etmek, girmek istemediği ilişki biçimlerine zorlamak, hakaret etmek kolay. Kadınların deneyimleri bu tür şiddet biçimlerinin artık fuhşun ayrılmaz bir parçası haline geldiğini, onların da bunu içselleştirerek benimsediklerini gösteriyor.
Bu olgular karşısında, Evelina Giobbe isimli araştırmacı ,“Erkeğin bir kadına ya da bir çocuğa söz konusu eylemlere boyun eğmesi için para veriyor oluşu, onun çocuk tacizi, tecavüz ya da darp eylemini gerçekleştirmediği anlamına gelmez; tüm bu eylemlerin fuhuş diye yeniden isimlendirildiği anlamına gelir” diyor (akt.: Jeffreys, s. 260).
Gerçekten de böyle. Fuhuş sırasında ödenen paranın kadının rızasını (“özgür seçimini”) sağladığı söylenebilirse de, kadını bu eylemleri belirli bir miktar para karşılığında sineye çekmeye zorlayan karmaşık toplumsal, ekonomik, ideolojik ve psikolojik yapıların geri planda işlediğini görmemiz gerekir.
Fuhşa Bulaşan Herkes Çürür
Dahası fuhuşla kurulan ilişki biçimi yalnızca buna mecbur bırakılanları değil, cinselliği parayla satın alanları da çürütüyor.
Tıpkı emek sömürüsü yapan burjuvazinin ahlaken yozlaşmış olması gibi, fuhuş yapan erkek de paranın kadın bedenini seyredebilmek, ona dokunmak ve bir kadına para karşılığında tecavüz edebilmek imkânını sağladığını görerek yozlaşıyor. Fuhuş, sömürü toplumunu ve ataerkil ideolojiyi onaylıyor; patronun işçi, erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetini pekiştiriyor.
Fuhuşla üretilen şey, sadece cinsel açıdan tatmine ulaşmış, biyolojik ihtiyaçlarını gidermiş bir erkek değil. Cinsel organına indirgenmiş kadını satın alarak, ona istediğini yapabileceğini bir kere daha görmüş bir erkek, bir tecavüzcü. (Az sayıda erkek fahişe için de durum değişmiyor.) Kendini bir kere daha onaylamış bir kurumdur yeniden üretilen.
İşin bu farklı boyutları göz önünde bulundurulduğunda, fuhşu “seks işçiliği” biçiminde savunmayı, bunu kabul edilebilir sınırlara çekmek için mücadele etmeyi önermenin kendisi kabul edilemez. Reformist bile değil, gerici bir öneridir bu.
Paranın varlığının kadına yönelik şiddeti kabul edilebilir kıldığını söylemek, onun makul sınırlara çekilmesini savunmak devrimcilerin işi olamaz. Kadın-erkek arasındaki tahakküm ilişkisini yok etmek, fuhşun güvenli, sigortalı bir meslek haline getirilmesini değil, bütünüyle ortadan kaldırılmasını savunmayı gerektiriyor. Sınıf bilinçli bir işçi, fuhşun koşullarının iyileştirilmesini değil, kadın ve erkek arasındaki bu onursuz ilişkinin bitmesini arzulamalı.
Fuhuş emperyalizmle iç içe geçmiş bir halde var olduğundan, onun yokluğu için verilen mücadele de devrimle iç içe geçmeli.
Bir Suç Olarak Fuhuş
Sözde kadına uygulanan şiddete karşı olduğunu söyleyen emperyalist ülkelerin hiçbiri fuhşu yasadışı olarak görmüyor. İngiltere, Almanya ve Fransa’da fuhuş serbest. ABD fuhşu yalnızca kâğıt üzerinde yasaklıyor. Tüm bu ülkeler uluslararası kadın ticaretinin başını çeken ülkeler aynı zamanda.
Sosyalistler açısından ise mesele net olmalı: Fuhuş, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık, yozlaşma boyutlarıyla, halka karşı işlenmiş bir suç. Bu suçu en sistematik olarak işleyenler de her yıl insan bedenleri üzerinden milyonlarca dolar kâr eden emperyalizm ve onun işbirlikçisi olan iktidarlar. “Seks işçiliği” kavramını savunanlar buna bilerek ya da bilmeyerek destek oluyorlar.
Kabul etmek gereken noktalardan biri, devrimci hareketlerin henüz iktidara gelmediği, ancak halkı örgütleyerek alternatif bir düzen yaratmaya çalıştığı yerlerde, fuhşa karşı verilecek mücadelenin bir hayli karmaşık bir süreç olduğu. Zira devrimcilerin örgütlü olduğu yoksul mahallelerdeki fuhşun siyasal boyutları da var.
Halinden memnun, fahişeliği hayatını kazanmanın kolay yolu haline getirmiş, “pretty woman” imgesi, yoksul mahallelere uymuyor. Ne de olan biteni aç biilâç, çocuğuna bakmak için tek başına bedenini satan kadına duyulan acımayla açıklamak mümkün.
Fuhuş, devletin yoksul mahallelerdeki planlı yozlaştırma politikasının bir parçası. Fuhuş ağları çoğu zaman kontrgerilla ve uyuşturucu ağlarıyla iç içe geçmiş bir halde duruyor. Fuhuş ve uyuşturucu mekânları korunuyor, teşvik ediliyor.
Halkı sınıf mücadelesinden uzaklaştırmanın ötesinde, bu kazançlar etrafında oluşturulan çeteler, mahalle halkının gençlerini devletin kontrolünde birer karşı-devrimciye dönüştürüyor. Bunlar Hasan Ferit Gedik’in öldürülmesinde de gördüğümüz üzere, cinayet işliyorlar.
Önceden bahsettiğim boyutları yanında, yoksul mahallelerde böyle bir siyasal boyut da kazanan fuhuş, devrimcilerin halkı örgütlediği mahallelerde bir suç olarak ilân edilmiş durumda. Bunun yaygın propagandası yapılıyor, halkın içinden çıkan milisler bu yasa temelinde asayişi sağlıyor. Zira devrimciler, güçlerinin olduğu her yerde, kendi ideolojileri doğrultusunda adaletsizlik, insan onuruna karşı yapılan saldırı ve şiddet olduğunu tespit ettikleri eylemlere karşı durur, bunu engelleyebildikleri kadar engellerler.
Her yasa, ihlali durumunda uygulanması gereken çeşitli cezaları öngörür. Eğer bu mahallelerde yaşıyor, halkın ödediği tüm bedellere, devrimcilerin “fuhuş yapmayın, geçim sıkıntınız varsa birlikte çözelim” çağrılarına kulak tıkayarak fuhuş yapmaya devam ediyorsanız, bu da sizin bir şeyleri göze aldığınızı gösteriyor.
Ezilen sınıfın, ulusun ya da cinsiyetin bir üyesi olmanız, bunu polisle işbirliği içinde değil de tek başına yapıyor olmanız, hayatta kalmak için başka bir yol bilmiyor olmanız size verilecek cezanın boyutunun belirlenmesinde kesinlikle rol oynar, ancak sizin cezasız kalmanızı sağlamaz. Fuhuş yapanla yaptıranın bir olduğunu savunmak mümkün değil. Fakat uzatılan yardım eline rağmen fuhuş yapmaya devam etmek, düzenin devamında ısrar etmek demektir.
Tıpkı suçla orantısız sertlikte verilen bir ceza gibi, suçun cezasız bırakılması da bir adaletsizliktir ve koyduğu yasayı adaletle uygulayamayan bir halk hareketini kimse ciddiye almaz. Bunun tek bir vakanın ötesine geçen, çok daha kapsamlı sonuçları olur. Devrimci mahalle düzenin küçük bir kopyasına dönüşmeye başlar.
Sarıgazi’de gerçekleşen cezalandırma olayının ardından, sosyal medyada Halk Cephesi’ne yönelik olarak başlayan linç kampanyası, 19 Aralık 2000 Katliamı’ndan bu yana Türkiye solunda pek bir şey değişmediğini gösterdi bana. İlk fırsatta kuyu kazmaya, “kadın düşmanı” hatta “faşist” ilân etmeye varan, 19 Aralık’ta omuz omuza kan döktükleri dostlarını IŞİD’e benzetmeye varan devrimci düşmanı bir anlayış hâlâ çok yaygın.
Bunlar bana Malcolm X’in o sözünü hatırlatıyor: “Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!
Sahiden, eğer dikkat etmezseniz bir halkın, emekçi kadınların onuruna sahip çıkan bir hareketten nefret eder, “seks işçiliği” ve özgür seçim diyerek vesikalı tecavüzü savunanları alkışlarken bulursunuz kendinizi.
Devamını oku ...