Elbit

Zulmü Filistin’den Latin Amerika’ya İhraç Etmek
Gözetim. Gazete manşetlerinde ve dillerinin ucunda hep bu kelime var. Teknoloji, bağlantı kurmaya dair yeni imkânlar sunuyor, bir yandan da insanları gözetleme noktasında yeni araçlar temin ediyor. Görünen o ki gözetim epey yaygınlık arz eden bir gerçeklik; insanların epostalarını okuyan Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi’nin faaliyetleri ve semada dolaşan insansız hava araçları bunun birer ispatı. Halkı 66 yıldır baskı ve zorla yöneten İsrail, gözetim uygulamalarını pratiğe döken başlıca ülkelerden biri. İsrail savunma sanayi, Filistin halkının gözetlenmesi ve zulme maruz bırakılmasından büyük kârlar elde ediyor.
İsrail’de, ilgili alanda en fazla kârı toplayan, Elbit Systems isimli savunma şirketi. Ülkedeki en büyük özel savunma şirketi olan Elbit’in 2010 yılındaki geliri 2.83 milyar dolardı. Filistin’in işgal sürecine katkı sunma noktasında elde ettiği uzmanlığı ve bilgiyi kullanan Elbit, dünya geneline milyonlarca doları bulan gözetim ve savunma ihracatı gerçekleştirmiş. Bu alanda Latin Amerika’ya yapılan ihracat son dönemde epey artmış durumda. İsrail’in geçen yüzyıl süresince Latin Amerika’daki diktatörlerin ve zalim rejimlerin silâhlandırılmasında oynadığı rol, herkesçe bilinen bir gerçeklik. Elbit, bölgedeki ülkelere yönelik İsrail silâh sanayinin girişi sürecinde tanık olunan yeni dalganın en önündeki isim. Şirket, en az beş Latin Amerika ülkesinde varlığını sürdürüyor, öte yandan da ABD-Meksika sınırında da faaliyette bulunuyor. Tehlikeli olan bu pratik üzerinden mevcut teknolojisinin bölgede devreye sokulması, insan hakları alanında çalışan insanları endişelendiriyor.
Elbit Latin Amerika’da
2008’de, Meksika 25 milyon dolara, ikisi Elbit Hermes 450, biri Skylark marka üç adet insansız hava aracı satın aldı. 2012’de ise devlet 50 milyon dolar harcayarak iki adet Hermes 900 marka insansız hava aracı daha aldı. Hermes marka insansız hava araçları silâhlı ya da silâhsız kullanılabiliyor ve muhtemelen Meksika Federal Polisi’ne tahsis edildi. Görünüşte bu araçlar uyuşturucu mafyasına karşı kullanılacaktı ama Enrique Peña Nieto’nun iktidara gelmesinden itibaren Meksika devleti sosyal hareketlere ve Güney’den ya da Orta Amerika’dan ABD’ye göç eden göçmenlere karşı uyguladığı baskıyı artırmaya başladı. Bu insansız hava araçlarının Zapatistaların araştırılması noktasında Chiapas ormanlarının gözetlenmesinde ve Mexico City’deki gösterilerin izlenmesinde kullanıldığı açık.
Kolombiya Hava Kuvvetleri, 2013’te bir adet Hermes 900, bir adet de Hermes 450 marka insansız hava aracı aldığını kabul etti. Kolombiya’nın asıl savaşının içeride yaşandığı düşünülürse, bu araçların Kolombiya Devrimci Güçleri (FARC) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu’na (ELN) karşı yürütülen kontrgerilla faaliyetlerinde kullanılacağı kesin. Barış müzakereleri başarılı olmaz ise Hermes’ler girecek devreye.
Şili de 2011’de Elbit’ten bir adet Hermes 900 marka insansız hava aracı satın aldı. Şili hükümetinin ifadesiyle, bu araç “deniz devriyesi” için kullanılacaktı ama bugün “stratejik keşif görevleri”ne tahsis edilmiş durumda. Şili’deki insansız hava araçları Mapuche halkının gözetlenmesinde kullanılıyor. Dolayısıyla bu aracın, ülkedeki faal öğrenci olayları ile toplumsal hareketlerde devreye sokulması asla şaşırtıcı olmayacak.
Latin Amerika’da Elbit teknolojisinin en büyük tüketicisi Brezilya. Bu ülkede Elbit’in Aeroelectronica Industria de Componentes Avionicos SA., kısaca AEL olarak bilinen bir şirketi de var. Ayrıca şirket, Brezilya ile F-5 uçaklarının modernizasyonu ve AL-X uçaklarının geliştirilmesi amacıyla bir sözleşme imzalamış durumda. Ayrıca bir de AMX filosunun bir üst modele taşınması ile ilgili olarak 187 milyon dolarlık bir anlaşma daha imzalandı. 2010’da Brezilya, AEL şirketinden iki adet Hermes 450 marka insansız hava aracı, bir de yer istasyonu satın aldı. Dünya Kupası’na doğru, Mart 2014’te, hava gözetleme imkânlarını genişleten Brezilya ayrıca Elbit’ten Hermes 900 üniteleri aldı. Dünya Kupası’na karşı yapılan gösterilerin büyük bir güçle bastırılması da gösteriyor ki bu insansız hava araçları söz konusu operasyonlarda kullanılmış. Son olarak Brezilya, 2011’de Elbit’ten 250 milyon dolara insansız kuleler aldı. İsrail’in elindeki Merkava tanklarında kullanılan bu tanklar “30 mm’lik otomatik bir toptan, 7.62 mm’lik kule makineli tüfeğinden, bir lazer uyarı sisteminden, komuta amaçlı panoramik dürbünden ve sis havanlarından oluşuyor. (…) asimetrik savaşta uygun bir çözüm olarak devreye giriyor.” Asimetrik savaş derken, gecekondu mahallerine zorla girmek veya Dünya Kupası karşıtı gösterileri bastırmak kastediliyor.
Elbit’in Ördüğü Duvarlar
ABD’nin güneyindeki rejimlere ekipman sağlamanın yanında Elbit ayrıca ABD-Meksika sınırını geçmek niyetinde olan insanların tanımlanması, tutuklanması ya da bu konuda caydırılması için geliştirilmiş altyapı hizmetleri alanında da önemli bir rol oynuyor. 2006’da Gümrük ve Sınır Muhafazası Elbit’ten Hermes 450 marka insansız hava araçları aldı ve bunları Arizona Sınır Kontrolü İnisiyatifi’nin bir parçası olarak sınıra konuşlandırdı. Aynı yıl İç Güvenlik Bakanlığı Elbit’in ABD’deki şirketi Kollsman Şirketi’yle, Güvenli Sınır İnisiyatifi üzerinden 2 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Boeing ile birlikte çalışan Elbit, sınır boyunca konuşlandırılmış, kameralarla ve hareketli detektörlerle donatılmış 1.800 kule inşa etti. Son olarak da bu yıl Elbit, kendisine bağlı EFW şirketi üzerinden 145 milyon dolarlık bir anlaşma daha imzaladı. Şirket, “gündüz ve gece koşullarında 5 ilâ 7,5 mil arasında değişen bir aralıkta bulunan yetişkin bir insanın yüksek çözünürlükte videosunu çekebilen, ortalama cüsseye sahip, tek başına yürüyen bir insanı tespit edebilen sensörlere sahip Entegre Sabit Kuleler kuracak.”
ABD-Meksika sınırı boyunca uzanan “Ölüm Duvarı”ndan kâr elde etmesine imkân veren teknoloji, ilkin İsrail’in ırk ayrımcılığının nişanesi olan duvar boyunca kullanımıştı. Duvar bittiğinde ilgili teknoloji, 700 kilometreden fazlasını kapsamı alanına alıyordu. Duvar, Filistinlilerin çiftliklerini ve köylerini böldü, insanları ailelerinden ve dostlarından ayırdı, sağlık, eğitim, tarlalar ve işlerden uzaklaştırdı. Söz konusu duvar, işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail’in yürürlüğe koyduğu yerleşim projesinin önemli bir bileşeniydi. Elbit, duvar için “izinsiz giriş tespit sistemleri” kurdu. Bu faaliyeti insansız hava araçlarının, silâhlı insansız kara vasıtaları ve LORROS gözetim kameralarının kullanımını içeriyor. Elbit ürünleri Ariel’deki meskûn alanda ve Kudüs ile Rem civarında kullanılıyor.
2004’te Uluslararası Adalet Divanı, Filistin’de inşa edilen ırk ayrımcısı duvarın kanundışı olduğuna ve yıkılması gerektiğine, İsrail’in inşaat esnasında doğan zararları tazmin etmesine hükmetti ve uluslararası toplumun da İsrail’in bu hükme uymasını sağlamasını karara bağladı. Bu hükme karşın Elbit duvarın bakım sürecine devam etti, bunun yanında uluslararası hukuku çiğneyerek bir savaş suçu işledi.
Elbit’e Vurmak Zarurî
9 Temmuz’da Uluslararası Adalet Divanı’nın hükmünün üzerinden on yıl geçmiş olacak. Uluslararası toplum eyleme geçmedi, Elbit hâlâ ceza almış değil. Filistinli örgütler ve koalisyonlar bu sebeple Temmuz ayını “Irk Ayrımcısı Duvara Karşı Ay” ilân etmek için bir çağrı kaleme aldılar. Çağrıda, tüm dünya genelinde insanlardan ve örgütlerden duvarla ilgili bilinci artırmaları, duvarın inşasına dâhil olan şirketlere karşı boykot-tecrit-yaptırım kampanyasına başlamaları veya kampanyayı güçlendirmeleri, ayrıca Uluslararası Adalet Divanı tarafından çerçevesi çizilen yükümlülükleri yerine getirmeleri konusunda hükümetlerine baskı uygulamaları isteniyor.
İşgal sürecinden en fazla kâr elde eden şirketlerden biri olan Elbit’in bu kampanyaya odaklanması tabii ki şaşırtıcı değil. Geçmişte de Elbit’e karşı başarılı kimi kampanyalar yürütülmüştü. Norveç Devleti Emeklilik Fonu, Kommunal Landspensjonkasse isimli Norveç’in en büyük hayat sigortası şirketi, Danimarka’daki en büyük banka olan Danske Bank, Danimarka’nın en büyük emeklilik fonlarından biri olan PKA Ltd. ve gene Danimarka’daki devlete ait emeklilik fonu ABP gibi çeşitli fonlardan ve kurumlardan Elbit’in tecridi noktasında yardımlar alınabildi.
Şili’den ABD-Meksika sınırına, oradan Filistin’e dek uzanan bir hat üzerinden Elbit Systems isimli bu şirket insan haklarını ihlal etmekle suç işliyor. Irk ayrımcılığı karşıtlığı için belirlenen Temmuz ayı Elbit’e ve dünya genelinde zulme karşı koymak için mükemmel bir fırsat. Filistinliler, mücadelelerinin başkalarının vereceği mücadeleye bağlı olduğunu söylüyorlar: “İsrail, bir halkı diğer halklardan ayırma, o halkı tecrit etme, ayrıştırma, marjinalleştirme, mahrum bırakma ve dışlama noktasında, duvarları devletler için kabul edilebilir bir model olarak resmetmede başarılı olmuştur.” Bu noktada bize düşen, Filistinlilerin ve ilgili grupların sesine ve eylemine iştirak etmek, onların dünya genelinde yürüttükleri, şirketin cezasız kalmasına son vermeyi amaçlayan mücadelelerine, küçük de olsa, bir katkı sunmaktır.
Scott Campbell
Devamını oku ...

Castro'dan Maradona'ya Mektup

Unutulmaz Dostum:
Muhteşem Dünya Kupası’na dair TeleSur’da yaptığın programını her gün zevkle izliyorum, bu evrensel sporun olağanüstü bir düzeye sahip olduğunu programın sayesinde görebiliyorum.
Spor olmaksızın herhangi bir ülkede genç insanların düzgün bir eğitime sahip olabileceklerini düşünmüyorum, özellikle erkek çocuklar için futbolun eğitime dâhil edilmesi gerek.
Bugün ben bir siyasetçiyim ama çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemimde ben de bir sporcuydum, boş zamanımın önemli bir bölümünü bu asil pratiğe ayırıyordum.
Benimle temas kurmuş olman birçok sebepten ötürü hayranlık uyandırdı bende. Halkımızın adalete dair fikirlerinin önemli bir kısmının muzaffer olduğu, hiçbir gücün bu halkı ezemediği bir dönemde ben seninle buluşma imtiyazına sahip oldum.
Latin Amerikalılar olarak bizim aramızdaki ilişkileri başka hiçbir şey bu denli güçlendiremezdi. Mütevazı bir kökene sahip bir genç ve sporcu olarak sen birçok zorlu testin üstesinden gelmeyi bildin.
Seni selamladığım gibi, asil Arjantin halkına şeref veren o müthiş sporcu Messi’yi de selamlıyorum. Düzenbazların küçük gayretlerine rağmen, ikinizin sahip olduğu şerefi ve itibarı hiçbir şey parçalayamaz, azaltamaz.
Bu sıcak Yaz’ı süsleyen TeleSur’u da tebrik ediyorum, senin gibi ben de elbette erdemlerinizi göz önüne seren ve sporun asil değerlerini her yana yaymış olan o muhteşem ve hayalperest Victor Hugo Morales’i unutmaksızın, Amerika’mızın mükemmel ve saygın futbolcularını ve hepinizin onurla temsil ettiği Arjantin halkını da dostane duygularla selamlıyorum.
Diego, Latin Amerika’da ve dünyanın boyun eğdirilmiş halkları arasında devrimin ve sporların destekçisi olan, Bolivarcı lider Hugo Chávez’e her daim vermiş olduğun desteği ve onunla kurduğun dostluk ilişkisini unutmam elbette asla mümkün değil.
Kardeşlik duygularımla,
Fidel Castro Ruz
23 Haziran 2014
17: 36
Devamını oku ...

Kitle Çizgisi

Kitle çizgisinin yürütülmesine dair iki yöntem arasında kavramsal bir ayrıma gitmek mümkün.
Elimizde iki formül var:
1. İleri kesimi birleştir, ara kesimi kazan, geri kesimi tecrit et.
2. İleri kesimi birleştir, ara kesimi yetiştir, geri kesimi kazan.
Kanaatimce bu ayrım önemli ve incelenmeyi hakkediyor. Bu noktada ikinci formülün oportünist olarak yaftalanıp terk edildiğini belirtmek gerek.
Deja vu: Kimdir kitleler?
Eğer kitle çizgisinden bahsediyorsak, bizim öncelikle kitleler hakkında konuşmamız gerekir. Kitleler, egemen sınıfsal yapının hükmü altında olan ve dışarıda tutulan, belirli bir toplumdaki insanları ifade eder. O, baskı ve üretim araçları, kültür üretimi, bilgi araçları vb. üzerinden, finans kapitalin çok yönlü egemenliğinin altında yaşayan insanlardır. Bir açıdan kitlelerin, emperyalist devletin baskıcı ve ideolojik aygıtları dâhilinde faaliyet yürütmeyen herkesi içerdiğini söylemek mümkündür.
Kitlenin sırf işçilerden müteşekkil olduğunu söyleyen bir eğilim mevcuttur ve bu yaklaşım sınıfı onu devrimci yapan şeyle belirleme hatasından kaynaklanır. Gerçekte işçi sınıfı herhangi bir devrimci “öz”e sahip değildir, o, ancak mücadele aracılığıyla devrimci olur. Bu tespit, kitleler içindeki diğer kesimler için de geçerlidir. O hâlde kitleler içindeki kesimler arasında belirli bir ayrıma gitmek faydalı olacaktır: maoistler, sınıflı toplum bağlamında sahip oldukları stratejik yönelimleri uyarınca, kitleleri bölmeyi daha faydalı bulurlar.
Kavramsal Ayrımlar: İleri, Ara, Geri
Kitleler dağınık olduklarından, onların devrimci faaliyetle kurdukları ilişki temelinde ayrıştırılması gerekir. İnsanların denk düştükleri yer, onların toplam politik bilinç düzeyi ile birlikte değişir. Bu aşamada ileri, ara ve geri arasında ayrım yapmak, genel manada faydalı olacaktır.
İleri kesim, mücadeleye aktif biçimde katılan insanları, kitle mücadelelerinin liderlerini, devrimci örgütlerdeki örgütçüleri vb.’yi ifade eder. İleri kesim, öncülük vasfı olan, eldeki somut malzemedir, bunların öncü örgütler ve bu örgütlerin teşkil ettikleri şebekeler oluşturmaları için birleşmeleri gerekir.
Ara kesim, çelişkili fikirlere ve pratiklere sahip kararsız kesimdir. Bu kesimin davaya kazanılması ve ileri kesimin politik liderliği altında mücadeleye sevk edilmesi gerekir.
Geri kesim, devrimci ve kurtuluşçu bir tutuma, dolayısıyla devrimci örgütlere karşı olan kesimdir. İhtilafın doğrudan konusu olan da işte bu kesimdir. Geri kesim davaya kazanılmalı mıdır yoksa tecrit mi edilmelidir?
Mao, geri kesimin kazanılmasına dair ikinci yaklaşımı şu şekilde ele alır:
“Kitleler genel manada üç kısımdan oluşurlar: görece aktif kesimler, ara kesimler ve görece geri kesimler. Dolayısıyla liderlerin liderlik etrafında küçük sayıda aktif unsuru birleştirme becerisine sahip olmaları, onlara dayanarak ara kesimin düzeyini yükseltmeleri ve geri unsurları kazanmaları gerekir.” (Mao Zedung, “Liderlik Yöntemleri İle İlgili Kimi Sorular”)
Diğer yandan, Filipinler Komünist Partisi ilk formülü tercih ediyor görünmektedir:
“Devrimci sınıf çizgisi, devrimin gerçek dostlarını gerçek düşmanlarından ayrıştırır. O, en temel sınıflara ve güçlere dönük güveni tesis ederek, iflah olmaz düşmanlarını tecrit etmek maksadıyla orta kademe güçleri ikna edip birleştirir. Bu ilke, partinin kitle çizgisi ve politik çizgisi ile uyum içerisindedir.” (Filipinler Komünist Partisi, “Kitle Çalışması”)
İlk formül, devrimci durumlar için daha uygun görünmektedir: genel manada devrimlere aktif ve militan bir azınlık (ileri kesim) liderlik eder; bu ileri kesimin, seferber edilmiş veya tarafsız kalmış halk (ara kesim) ile tarafsız ya da dostane bir ilişkisi mevcuttur, ancak bu aşamada liderliğin (kitle içindeki kesimi değil) devleti ezmesi için gerici kısımların (geri kesim) tarafsızlaştırılması/tasfiye edilmesi gerekir. İkinci formül ise düşmanların varlığına dair vuzuhtan bizi mahrum eden bir yaklaşım olsa da gerici kesimlerin kazanılmasına dair bir tartışma yürütmektedir.
Ara ve Geri Kesimler: Aralarındaki Fark Ne?
İkinci formül, bizim geri kesim ile ara kesim arasında faydalı bir ayrım yapmamıza imkân vermez: eğer her iki kesim de kazanılabiliyorsa, o vakit bu kesimlerin arasındaki fark nedir? Geri kesimi görece daha az iyi insanlardan oluşan bir ara kesim olarak mı görmek gerekir? Bunun yetersiz olduğunu ifade etmek lâzım.
Diğer yandan, ilk formül anlamlı bir ayrıma izin vermektedir: geri kesim kazanılamaz çünkü bu kesim hâlihazırda düşman tarafından kazanılmış durumdadır; ara kesimse hâlâ kararsız olduğu için kazanılabilir niteliktedir. Eğer her ikisinin de kazanılması mümkünse, ayrımın da bir anlamı kalmaz.
Geri kesimdeki insanların ara ya da ileri kesime sıçramaları imkânsız değildir; aynı şekilde, ileri kesimdeki bir insan da gerici olabilir. Bunlar akışkan kategorilerdir. Ancak stratejiden dem vuruyorsak eğer, istisnaların kural hâline gelmesine asla izin verilemez.
Ara kesimle ilgili formüller arasındaki farklılık, ara kesimin yetiştirilmesi ile kazanılması arasındaki farka dairdir. Ara kesimlerin yetiştirilmesi, bu kesimlerin politik eğitim aracılığıyla ileri kesime dâhil edilmesini anlatır. Herhangi bir devrimci durumda bu, hiçbir zaman genel bir eğilim hâline gelmemiştir. Halkın büyük bir kısmı ara kesim dâhilinde kalmıştır. O hâlde uzun vadede görev, ara kesimi ileriye taşımak için onu yetiştirmek değil, onu tarafsız kılarak veya dostane bir konuma taşıyarak kazanmaktır.
Mikropolitika (kampanya yöntemi) ve makropolitika (tüm kampanyaların birleştiği düzeyde yürütülen kitle çizgisi) ile ilişkilenildiği durumlarda kitle çizgisi dâhilinde belirli bir ayrıma gitmek faydalı olabilir. Her bir kampanyada, mikropolitika yürütülürken, stratejik yönelim, ileri kesimin nüfusunu çoğaltmak amacıyla, ara kesimin yetiştirilmesi olmalıdır. Tüm kampanyaların birleştirildiği momentlerde ise hedef, mümkün olan en çok sayıda insanı seferber etmek ve politik hedeflere ulaşmak için kampanyaların uzun ömürlü kılınmasını sağlamak gerekir. Bu aşamada ara kesimlerin ileri kesime kazandırılması talileşir, öte yandan daha çok sayıda insanı mücadeleye kazanmak başatlaşır.
Tecrit Nedir?
Geri kesim, örgütlenme ve seferberlikle ilgili gayretleri bloke etmeye çalışacağından, bu kesimin kampanyaların ve örgütlerin güvenliği için tecrit edilmesi zorunludur. Geri kesimin faaliyeti, bir konferansın sabote edilmesi, birleşik cephe faaliyetinin dağıtılması gibi hususları içerir; söz konusu girişimlerin buna göre ele alınması zorunludur.
Tecrit işlemi iki uçludur: geri unsurların örgüt içerisinde ve örgüt dışında tecrit edilmesi. Örgüt içindeki unsurlar, resmî ya da gayriresmî yoldan ihraç edilmek suretiyle tecrit edilebilir. Örgüt dışında ise gerici tavır ile gerici politik hat ifşa edilmeli, birleşik cephe o unsuru gerici olarak tanımalıdır.
Tecrit işlemi, hem pasif hem de aktif olabilir: pasif tecrit, büyük ölçüde politik eğitimle ilgilidir. İleri unsurlar arasındaki politik eğitim, bu unsurların geri unsurları tanımalarını ve yanlış politik çizgiyi ve örgütsel yöntemleri terk etmelerini sağlarken, aktif tecrit, gerici unsurların ihracını, ifşasını, onlarla yüzleşilmesini vb. içerir.
Komünist politik çalışmada gerici unsurların tecridi ve ifşası, komünist hattın sürdürülmesi için mutlak bir zorunluluktur. İlk formül (ileri kesimi birleştir, ara kesimi kazan, geri kesimi tecrit et) komünist politik çalışmanın somut ihtiyaçlarına denk düşerken, ikinci formül ise az çok uzlaşmaz olan karşıtlıkları uzlaşmaz değilmiş gibi sunması sebebiyle, oportünist bir formüldür.
Klaas Velija
Devamını oku ...

Mısır ve İsrail: Emperyalizmin Piyonları

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, 22 Haziran’da, Mısır darbesinin lideri olan ve bugün cumhurbaşkanlığı yapan General Abdulfettah Sisi ile buluştuğu vakit, Mısır’da her şeyin “normal” seyirde olduğunu, bu sebeple ülkenin ABD hükümetinin resmî planda sunacağı nimetlerden istifade edebileceğini ifade etti. Bu, ABD’nin Mısır ordusuna ilk elden 575 milyon dolar yardım yapacağı anlamına geliyor. Bilindiği üzere, bu yardım bir süre buzdolabına kaldırılmıştı. Söz konusu yardımın dillendirilmiş olması, daha fazla paranın Mısır’a akıtılacağı anlamına geliyor. Önemli bir bölümü Müslüman Kardeşler üyesi olan 183 kişiye daha rejim tarafından ölüm cezası verilmiş olması, Kerry ve onun ABD yönetici sınıf içindeki efendilerinin tabii ki umurunda değil anlaşılan.
Pentagon’a göre bu yardımın yapılması, ABD’de şirketlerin avcundaki yönetici sınıf için, Ortadoğu’yu ve oradaki petrol zenginliğini kontrol altında tutmaya katkı sunacak en ucuz yol. Suriye, Libya ve öncesinde Afganistan ve Irak gibi, ulusal egemenliğini muhafaza etmek için mücadele eden bir ülkeyi fethetmek amacıyla kendi birliklerini göndermek zorunda kaldıklarında, söz konusu yol daha fazlasına maloluyor oysa.
ABD, aynı şekilde İsrail’e de para veriyor. Kongre Araştırma Servisi’nce yapılan bir araştırmanın gösterdiği üzere, İsrail, enflasyona göre ayarlanmamış dolar cinsinden 121 milyarlık bir tutarla, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’den en çok yardım alan ülke konumunda. Bu yardımın büyük bölümü askerî harcamalar için yapılmış. (“ABD’nin İsrail’e Yaptığı Dış Yardımlar”, Jeremy M. Sharp, 11 Nisan)
Hayır, burada bir “Yahudi komplosu”ndan değil, kapitalist komplosundan söz ediliyor. Kapitalistler, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’deki oligarklar için en faydalı müttefikler. Üstelik bunların önemli bir bölümü, ABD hükümetini ellerinde tutan Beyaz Anglosakson Protestan (WASP) kesimden insanlar.
Bugün söz konusu oligarklar ve kontrollerinde hareket eden, dış politika alanında uzman “düşünce kuruluşları”, iki yıldır, Suudilerin ve ABD’nin parasal açıdan destekledikleri askerî saldırılara başarıyla direnen Suriye devletine yönelik saldırıyı nasıl yeniden ihya edebileceklerini anlamaya çalışıyorlar.
Bu sebeple İsrail ABD’nin görevini üstlendi ve herhangi bir gerekçe öne sürmeksizin, ABD’li yöneticileri mutlu etmek maksadıyla, 22 Haziran’da Suriye’yi bombaladı. İsrail, bu saldırının üç İsrailli gencin ortadan kaybolmasına dair bir misilleme olarak gerçekleştiğini iddia etti. Ama bu üç gencin başına ne geldiğini bilen yok. Hiçbir grup, gençlerin elinde olduğuna dair bir açıklamada bulunmadı. Üstelik eğer üç gencin yakalanması için belirli bir gerekçe mevcutsa, Suriye herhalde listenin en sonunda yer alır, hatta listeye bile giremez.
Ama bu gerçek, ABD’deki şirket medyasına mensup kuklaları Suriye’deki saldırının kayıp üç gençle ilişkilendirmeye çalışmaktan alıkoymadı. 11 Eylül saldırısı ile Saddam Hüseyin’in bağlantısı olduğunu gösteren, gene bu kuklalar değil miydi? Oysa Saddam ve El-Kaide can düşmanlarıydı. Ama bu gerçek, Pentagon’un Irak’taki enerji santrallerini, hükümet binalarını imha etmesine, Bağdat’ın en güzel yerlerini ani ve acımasız bir hava bombardımanıyla dümdüz etmesine mani olmadı.
ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi tam anlamıyla bir felâkettir: bu felâketin bedelini öncelikle tüm bölge halkları kanlarıyla ödemiş, bu halkların ödedikleri vergilere petrol-Pentagon-endüstri kompleksinin milyarder sahiplerinin çıkarlarına hizmet etmek için el konulmuştur.
ABD Ortadoğu’dan defol! ABD’nin Irak’a yeni bir savaş açmasına hayır! Para, işler ve insanî ihtiyaçlar için harcansın, Pentagon için değil!
Workers World
[İşçilerin Dünyası]
Devamını oku ...

Yüzünü Ümmete Dönmek

“Öfkeli Müslümanlar” Kimlerdir ve Neden Öfkeliler?
Durban, Güney Afrika’da, ders verdiğim amfiyi hızla terk ederken bir genç “kardeş, kardeş!” diyerek seslenerek yanıma geldi. Bu olay, ABD-Batı ordusunun Afganistan’a ve Irak’a karşı acımasız saldırısının durdurulmasına dönük tüm girişimlerin başarısız olduğu, iki ülkede savaşın zirveye ulaştığı bir momentte gerçekleşmişti.
Söz konusu gencin üzerinde Afgan Peştunlarının kıyafeti vardı. Yanındaki arkadaşının yanında duran gencin sinirli hâli ilk elden hissediliyordu. Bana bir model olarak Filistin’e başvurduğum, uzun süren tarihsel olguların kavranması noktasında bir halkın tarihinin nasıl kullanılabileceğine dair verdiğim dersin tümüyle dışında bir soru yöneltti.
“Kardeş, İslam Ümmeti için bir umut olduğuna inanıyor musun?” Bu genç aslında, kendince ikimizin de tartışmasız biçimde ait olduğumuza inandığı bir milletin geleceğini sorguluyor, vereceğim cevap sanki belirli ağırlığa sahip olacakmış gibi, kaygıyla ne diyeceğimi bekliyor, cevabımın endişelerini giderecek bir kanıt sunacağını düşünüyordu.
Belki de onun sorusundan daha ürkütücü olan, benim hiç şaşırmamış olmamdı. Sorduğu soru, Birinci Dünya Savaşı bitiminde Osmanlı İmparatorluğu’nun ve ayakta kalan son hilafetin çöktüğü günlerden, hatta daha da öncesinden beri nesiller boyu sorulan bir soruydu.
Büyük tarihsel karışıklıklara rağmen hilafet, Hz. Muhammed’in vefatını takiben, Ebubekir ile MS 632’de başlamış olan Hilafet-i Raşidûn’dan beri tutarlı bir varoluş sergilemişti.
Genç adamın soruları, daha çok tarihe ve bir anlamlar çokluğuna sesleniyordu. Ancak birkaç batılı tarihçinin ve uzmanın, o da politik ve askerî amaçlar doğrultusunda kendi bilgilerini tatbik etmek amacıyla İslam’ı anlamaya gayret edenlerinin anlamını ve ağırlığını idrak edeceği bir soruydu bu.
Genç adamın sorusundaki “ümmet” sözcüğü, modern milliyetçi manada “millet” anlamına gelmiyor. Müslümanlar bir ırk değil, birçok ırktan müteşekkiller. Ortak bir deri rengini ya da hayat tarzını paylaşmıyorlar, Kur’an-ı Kerim’in özgün dili Arapça olsa da ortak bir dilleri de yok. Ümmet, Hz. Muhammed’in Sünnet’i üzerinden örneklenen, Kur’an ve Sünnet’e bağlı olarak Müslüman ulemanın bağımsız tefekkürü şeklinde tarif edilen içtihadın rehberliğinde hareket eder ve Kur’an kaynaklı eskimeyen bir ahlâkî değerler kümesine sırtını yaslar.
Doğalında hilafetin çöküşü, birçok boyuta sahip bir krize neden oldu. İslam Ümmeti, her şeye ağır basan, değer temelli politik ve sosyal çerçevelere sahipti hep. Ama ümmet, muhtelif gruplar arasında belirli bir kültürel ve dilsel teklik söz konusu olmasına karşın, coğrafî açıdan dağıldı. Eski ama sürekli ihya edilen mirasa (dolayısıyla içtihada) dayanan Müslümanlar, yaklaşık on dört yüzyıl öncesinden çıkış alan, İnsan Hakları Beyannamesi, Cenova Konvansiyonları, medenî hukuklara denk, hatta onları da aşan hukukî düzenlemelere zaten sahiplerdi.
Ümmetin coğrafî manada çöküşünden daha önemli olan bir husus da toplumsal yapının çökmesi, her bireysel ya da kolektif ilişkiye, her ticarî işleme ve çevre, hayır işleri, savaş hukuku vb. ile ilgili kurallara hükmeden kanunların devredışı kalması idi. Bir başka çözülme süreci de, birçok imparatorluk başarısız olurken ve başkaları çürüme yaşarken, ümmetin güçlenmesine ve ayakta kalmasına imkân veren otantik ve organik ahlâkî değerlerde yaşandı. Organik ve öz itime sahip sistem, yerini, tümüyle çürümeye yüz tutmuş bir dizi alternatife bıraktı.
İşte “öfkeli Müslümanlar”ın yaşadığı öfkenin kökenleri tam da buraya dayanıyor.
Ümmet, zamanı ve mekânı aşan bir ülkü olarak yaşamayı sürdürüyor. O, geçen yüzyıl istisnasız tüm Müslümanlara büyük zararlar vermiş olmasına karşın, varlığını muhafaza ediyor. Hilafeti yıkan sömürgeci güçlerden birçok milletin bağımsızlıklarını elde etme başarısı göstermesi de bir zamanlar hâkim ve her şeyi kuşatıcı bir güç olan İslam Ümmeti’nin ilk krizini çözmedi. Sömürgeleştirilmiş Müslüman toplumlar, sonuçta, eski sömürgecilerinin kural ve kanunlarını benimsediler ve onların etki alanı dâhilinde sendelemeye devam ettiler.
Bağımsızlık sonrası Müslüman milletler, kavmiyetçiliğin ve kayırmacılığın berbat bir karışımının hükmü altına girdiler. Bu ülkelerde İslam, iktidardakilerin hizmetine uygun şekilde yorumlanıyor, batı menşeli kanunlar ve medenî hukuk, nihayetinde mevcut yozlaşmış statükonun bekasına hizmet edecek şekilde ayarlanıyor, yöneticiler mağlupların, yoldan çıkmış kolektiflerin üzerinde hâkimiyet kuruyor, batılı güçler de gerekli tüm araçlar üzerinden çıkarlarını muhafaza ediyorlardı.
Beklenebileceği üzere, bu tarz bir statükonun ayakta kalması mümkün değildi. Güçlü ve birlik olmuş bir sivil toplumun zalim rejimler altında hayatta kalmasının hiçbir imkânı yoktu. Müslümanlar, eğitim ve fırsat eksikliği ile büyük bir ümitsizlik içerisinde yaşamaya çalışıyorlardı.
Hâlihazırda yaşadıkları acılardan kaçmak için birçok Müslüman, gerekli ilhamı başka bir yerde buldu. Filistin’de kendileri için gerekli şiarı duydular; yabancı işgaline karşı süregiden direniş, kolektif bir itkiye dair sembolik bir emareydi adeta. Şii hareketi olmasına karşın Hizbullah’a Sünni Müslümanlar geniş destek verdiler. Desteğin sebebi, Hizbullah’ın İsrail’e karşı yürüttüğü direnişti. Bu direniş, geçmişin ihtişamı karşısında önemsizmiş gibi dursa da, adalet gibi ilkeler etrafında İslam Ümmeti’nin yeniden toplaşmasına dönük ihtiyaçla kıyaslandığında, mezhepçi ayrışmaların gölgede kalıyor olduğunun deliliydi.
Ancak Afganistan ve Irak’ın ABD öncülüğündeki batılı güçlerce işgal edilmesi, savaş hattını bugüne dek hiç olmadığı bir yere taşıdı. Bağdat Nisan 2003’te düştüğünde ve Amerikan askerleri kendini beğenmiş bir tavır içerisinde, bir zamanlar Abbasi Halifeliği’nin başkenti olan şehri bayraklarıyla boğduğunda, birçok Müslüman, Ümmet’in aşağılanmanın en ağır biçimini yaşadığı sonucuna vardı. Iraklı erkek ve kadınlara işkence ve tecavüz edilirken, pis pis sırıtan ABD askerleri Bağdat hapishanelerinde Iraklıların ölü veya çıplak bedenlerini filme alırken, öfkeli Müslümanların teşkil ettikleri yeni millet doğal olarak ayağa kalktı.
Afganistan ve Irak’ta Batılıların çıkarttığı savaşlar, Suriye, Irak ve diğer Müslüman ülkelerde sürmekte olan mevcut şiddetin, aşağılanmanın kendisi, öfkeli Müslüman gençliğin müjdecisi değildi aslında. Bu savaşlar, sadece sürecin katalizörü görevi gördüler. Irak’ın kuzeyine yakın bir yerde, iki çatışma arasında yemeğini bölüşen ve kendilerine “yabancı mücahidler” diyen bir grubun resmiyle yüzleştiğimizde, aralarındaki ortak konunun ne olduğunu tahmin etmek de mümkün oluyor: Biri, Umm Kasr’daki ABD ordusuna ait askerî hapishanenin bulunduğu Bucca Kampı’nda işkence görmüş, diğeri güney Lübnan’da İsrail’e karşı savaşmış bir Lübnanlı, bir diğeri ise ailesi Halep’te öldürülmüş bir Suriyeli. Ama bu, sadece bir Ortadoğu meselesi de değil. Fransa ve İngiltere’de Müslüman göçmenlerin topluma yabancılaştırılması, bu insanların, camilerinin, kültürlerinin, dillerinin ve kimliklerinin hedef alınmasının, dünyanın her yerinde Müslümanların mevcut durumlarının giderek daha da kötüleşmesinin şiddete dayalı bir karşılığının olması tabii ki doğal.
İngiltere Başbakanı David Cameron, IŞİD’in Irak’ta kimi bölgeleri ele geçirmesiyle ülkede yaşanan çatışma sürecinin bir sonucu olarak, İngiltere’nin ulusal güvenliğinin tehdit altında olmasından endişeleniyormuş. Görünüşe göre, Cameron ülkesinin yaşanan şiddet sürecindeki rolünü hiç anlamıyor ya da bu, umurunda bile değil.
ABD Başkanı Barack Obama, Beyaz Saray’dan, sanki Müslüman gençlerce tecrübe edilen ümitsizlik ve aşağılanma hâlinden Ortadoğu’nun tümüyle kurtarılması noktasında Washington yıkıcı ve öncü bir rol oynamışçasına, kendi ülkesinin ahlâkî sorumluluğu ile yaşanan şiddete dair vaazlar vermeye devam ediyor. Sanki birçok Müslüman’ın hâlâ ümmet kabul ettiği tüm bir medeniyetin yabancı güçlerce işgal edilmesinin, sistematik biçimde yıkıma uğratılmasının ve sürdürülen savaşın petrol fiyatlarındaki dalgalanmanın yanında, hiçbir bedelinin olmayacağı zannediliyor.
Kim bu mücahidler? Birçok kişi bu soruyu soruyor ve sürekli belirli bir cevap bulmaya çalışıyor. Bu mücahidler CIA ajanları mı? Körfez ülkelerinin parayla besledikleri terörist gruplar mı? Bölgesel hegemonyaya dönük açlığını meşrulaştırmak için İranlıların yürürlüğe koyduğu bir fesadın oyuncağı olan gençler mi? Suriye’de Esad rejimine karşı savaşan yabancı cihadcılar mı? Yoksa kendi muhalefetine karşı Esad rejiminin yanında savaşan bir grup mu? Fesat teorileri, zaman içerisinde, mevcut büyük sırlar içerisinde büyüyüp serpiliyorlar.
Oysa “öfkeli” Müslüman gençlik bir sır değil, tümüyle anlaşılabilir tarihsel bir kaçınılmazlık. Birçoğu aksini iddia etse de, bu gençlik için ümmet ve hilafet fiilî coğrafî sınırlardan görece daha manevî mekânlar. Ümmet, bu gençlik için sefaletten, yabancılaşmadan, zulümden ve dış güçlerin gerçekleştirdikleri işgallerden tarihe kaçmayı ifade ediyor. Bu gerçeği kavramak, şiddetin kökenleriyle layıkıyla uğraşmak demek. Ümmete dair gerçeği gözardı etmenin bir seçenek olarak görülmesi ise asla mümkün değil.
Remzi Barud
Devamını oku ...

Ekonomide Artan Kırılganlık

Emlak Balonu Şişti: Krize Doğru
Türkiye ekonomisi çok vektörlü bir kırılganlık yaşıyor. 2014 yılı kritik bir yıl olarak dikkat çekiyor. Artan dışsal şoklar ve yaşanan rejim krizi, cumhurbaşkanlığı seçim süreci, izlenen ekonomik politikalar sarsıcı sonuçlar yaratıyor.
2013 yılı, bir dönemin sonu oldu. Kapitalizm, küresel sermaye hareketlerine parazit bir şekilde kendini konumlandıran Türkiye ekonomisi, hızla yıkıcı bir anaforun içine sürükleniyor.
Cari açık oranı kritik eşiğe yükseldi. Dış borçların çevrimi zorlaşıyor. Dış kaynağa "narkotik" bir bağımlılığı olan ekonominin, dış kaynak hareketlerinde daralmalar yaşanıyor. Ayrıca spekülatif (sıcak) paranın ve fonların bu hareketlerde yüksekliği risk faktörünü artırıyor. 2002-2007 arasında yabancı sermaye içindeki sıcak para ve fonların oranı %23'tü. Bu oran 2008- 2013 arasında %47'ye yükseldi. Benzer durum sıcak para stoklarında da yaşanıyor. Bu faktörler ekonominin, FED'in aldığı kararlar gibi ya da farklı finansal türbülanslar karşısında zafiyetine yol açıyor, dışsal kırılganlığını tetikliyor.
Dış borçların oranı ve düzeyi bir başka kırılganlık faktörü olarak dikkat çekiyor. Dış borçların birleşimi, borçların çevrimini zorluyor. Sermaye hareketlerinin daraldığı ya da sert bir şekilde yön değiştirdiği koşullarda küresel finans kuruluşları (başta bankalar) alacakları faizin yanında, vadesi dolmuş anaparalarını da isteyebilirler. Bu noktada kısa vadeli borçlar ve bu borçların toplam dış borç içinde oranı önem taşır.
Türkiye ekonomisi bu açıdan da ciddi bir risk altında. Ayrıca bu borçların güvencesi olan kurum, TC Merkez Bankası'nın rezervi ise tehlike sınırında (merkez bankasının döviz borçları çıkarıldığında net döviz pozisyonu 33 milyar dolardır. 2013 Mayıs ve son aylarında yaşanan döviz şokları, bu orandaki bir rezervin yetersizliğini çıplak bir biçimde gösterdi ).
Saadet Zinciri Koptu
Kapitalizmin genel krizi yeni bir evreye girdi. FED'in yeni para politikalarından sonra yükselen piyasalar diye tanımlanan, bol likiditeye bağımlı bir gelişme trendi gösteren, yüksek cari açıkları bulunan ülkeler hızla kriz anaforuna sürüklendi.
Faiz-kur-enflasyon kıskacındaki bu ülkeler içinde Türkiye artan kırılganlığıyla öne çıktı. Önce “5'li kırılgan ülke” diye bir tanımlama yapıldı. Daha sonra bu kırılgan ekonomilerin sayısı hızla yükseldi. Aslında gelişmeler, genel krizin yeni bir aşamasını ifade ediyordu. Kriz, bu evrede (2013 Mayıs ayı sonrasında) emperyalist-kapitalist sistemin ikinci kuşağında yer alan ülkeleri, yani bir dizi çevre ülkeyi sarsmaya başladı.
Türkiye, IMF ve Dünya Bankası raporlarında “en kırılgan” ülke olarak ilân edildi. IMF, bir dizi kırılganlık parametresi üzerinden, 18 yükselen piyasa ekonomisini incelediği son araştırmasında da Türkiye ekonomisini “en kırılgan” ekonomi olarak açıkladı.
Türkiye ekonomisi daralma sürecine girdi. 2014 yılında %4 oranındaki büyüme beklentileri hızla geri çekildi. Büyüme oranı %2-2,5 düşürüldü. IMF ve Dünya Bankası'nın 2014-2015 büyüme beklentisi de aynı düzeyde.
Enflasyon oranı %10-11'e yükseldi. Küçülen ve daralan ekonominin yanında enflasyonun yüksek olması stagflasyonu yaratır. İç talepte daralmalara yol açan bu süreç fiyatları düşürmeyeceği gibi, döviz kurlarının yükselişinden dolayı yeni zamların yaşanılması kaçınılmaz gözüküyor.
Küresel likidite darlığından dolayı, faizlerin diğer yükselen piyasalardan daha yüksek olması gerekiyor.
Ekonominin dış kaynak bağımlılığı, sorunları içinden çıkılmaz bir hâle sokuyor.
Bu konjonktürde merkez bankasıyla başbakan arasında faizlerin düşürülmesi ya da aynı konumda tutulması üzerinden yürütülen "tartışma" son derece sahte bir tartışmadır ve imaj oluşturma çabasıdır. Merkez bankasının siyasal bağımsızlığına yapılan vurguyla, aslında ülkedeki radikal otoriter düzenlemelere rağmen, TC'ye bir hukuk devleti ve demokratiklik görüntüsü verilerek, küresel piyasalardan nakit akışı sağlanması hedeflenmektedir.
Emlak Krizi Kapıda
Türkiye ekonomisi, küçülme, durgunluk ve stagflasyondan hızla bir kriz senkronu içine girebilir. Özellikle emlak balonunun oluşması ve balonun patlama olasılığı alt üst edici sonuçlara yol açacaktır.
AKP iktidarının bütün yaldızlı büyüme tanımlamalarına karşın, bu zamana kadar TC'nin genel büyüme trendinin yakalandığı ve bunun da olağanüstü dış borçlanma ve cari açıkla, “sanal” bir biçimde gerçekleştiği biliniyor.
Büyüme, küresel sermaye hareketlerine bağlı bir şekilde, rantiye ekonomisine dayandı. Büyüme, tarım ve sanayi gibi üretken alanlarda olmayıp; inşaat, hizmetler ve enerji sektörü gibi alanlarda gerçekleşti. Türkiye, (özellikle başta İstanbul, Ankara, İzmir gibi bazı metropoller) bir inşaat alanına döndü. Ve bu süreç tam bir rantiye ekonomisi yarattı. Ama artık yolun sonuna gelindi.
Genel krizin yeni evresi ve sermaye hareketlerinde farklılaşma, ekonominin bugüne kadar ki dengelerini alt üst etti.
Özellikle büyümenin motoru olan inşaat sektörü teklemeye ve kriz potansiyeli taşımaya başladı. Sektör, ağırlıklı olarak, konut yapımı (kentsel dönüşüm adıyla ve TOKİ operasyonlarıyla olağanüstü hamleler yapıldı ve rant alanları açıldı), kentsel altyapı yatırımları, duble yol, hava meydanları, kamusal altyapı inşaatlarını kapsadı. Sektör, iç pazar eksenli muazzam bir gelişme gösterdi. Döviz yutan bir makineye dönüştü. Dış kaynağın ağırlıklı olarak bu alanlarda kullanılması döviz açığını besledi. Bu da cari açığı (kritik eşiğe) yükselten temel faktör oldu.
Medyanın şiddetli manipülasyonuyla fiyatlar afaki noktalara ulaştı. 2013-2014 arasında konut fiyatları %20’i oranında arttı. 2013 yılı sektör için bir kırılmayı işaretledi. Kapitalizmin genel krizinin yeni seyri, bağlantılı olarak FED'in yeni para politikaları, yaşanan döviz şokları, 17 Aralık operasyonu, politik tansiyonun yüksekliği gibi faktörler sektörü şiddetle sarsmaya başladı.
2014 yılının ilk 4 ayında (TÜİK verilerine göre) toplam konut satışlarında %7.5, kredili konut satışlarında %34'e yakın düşme görüldü.
Konut stokları büyüdü. Bu büyüme anormal bir noktaya ulaştı. Sektörde oluşan balonun patlama noktasına gelmesi uzun sürmeyebilir. Merkez Bankası istatistiklerine göre, arz fazlasından dolayı, sektörde 400 bine yakını İstanbul'da olmak kaydıyla, 1 milyonun üzerinde stok bulunuyor.
Başta konut olmak üzere inşaat sektörü, ekonomide kilit bir role sahip. Oluşan emlak balonunun patlama olasılığı iç ve dış streslerin çoğalmasıyla artıyor. Bu durum zincirleme bir reaksiyonun önünü açacaktır.
Türkiye'nin birbirini besleyen ve tetikleyen bir kriz senkronu içine girme olasılığı yükseliyor.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Liberal Müslüman

Swarovski kristalleriyle süslenen musluklarla donatılmış banyosu, yatak odasında havuz ve namaz sırasında uzaktan kumandayla tavana kadar yükseltilen kanepe… (NYT’den Türkiye’de yükselen dindar zengin sınıf analizi)
Elbette 12 yıllık AKP iktidarı sosyal, siyasal, ekonomik, dış politika, bölgesel gelişmeler vs. gibi çeşitli yönleriyle analiz edilebilir, edilmelidir de. Ama bütün analizlerin ana ekseni, giriş cümlesinde alıntıladığım sonucun da sebebi olan dünyevîleşmedir.
Rakamlarla 12 yıllık iktidarın dünyevîleşme karnesi:
AVM sayısı 62’den 310’a çıktı.
İçki tüketimi 4 kat arttı, başlama yaşı 16’dan 11’e düştü.
Bankalardaki mevduat 129 milyardan 870 milyara yükseldi.
Kredi kartı %261 arttı.
Kredi kartı borcu 4,3 milyardan 92 milyara çıktı.
Bankalara borçlanma 6,6 milyardan 322 milyara çıktı.
Taşeron işçi sayısı 300.000 kişi iken 2.500.000 kişi oldu.
İş kazaları sonucu ölüm, yılda yaklaşık 1.200 kişi.
Artış sadece kapitalist düzenin ekonomik parametreleri olmadı AKP iktidarında. Dindarları, muhafazakârları, İslamcıları ilgilendiren bir diğer artış da STK’lara, vakıflara yapılan bağış miktarı. Tam olarak 100 kat artış göstermiş.
Ebuzer, Muaviye’nin altın tabaklarda yemek yemesini, saraylar yapmasını eleştirirken Muaviye’nin din adamı Ka’b-ül Ahbâr, “zekâtı verilen malın harcanmasında herhangi bir sorun yoktur” fetvasıyla, israfı, şatafatı, sınırsız tüketimi meşrulaştırıyordu. Belki de o zamana kadar utana sıkıla sınırsız ihtiyaçlarını gidermede sınır tanımayan zümre, bu fetvayla doyumsuzluğuna, dünyevîleşmesine dinî bir elbise giydirerek rahatça sokaklarda dolaşmaya başladı.
Esasen en son Soma’da meydana gelen kaza (cinayet) da insanın doyumsuzluğunun sonucu değil mi?
Bu açıdan bakıldığında 12 yıllık AKP iktidarının ekonomik göstergeleri dindarların, İslamcıların dünyevîleşmelerinin sebepleri değil, aslında sonucudur.
Amacı inanç, ahlâk, erdem’den dünyanın maddî zevklerinden olabildiğince fazla yararlanmaya doğru evrilen İslamî camia için süreç; borçlanma, kredi kartı, banka mevduatlarındaki anormal artışı, bakanın kendi ifadesiyle kölelik düzeni olan taşeronlaşmanın neredeyse 10 kat artması, işçi ölümlerinin dikkate değer oranda artması, dünyanın en büyük projeleri denilerek putlaştırılan yatırımların tabiat, canlı katliamına dönüşmesi sonucunu doğursa bile, amaç dünya olunca ve de bunu meşrulaştıracak Ka’b-ül Ahbâr’ın çağdaşları oldukça sorun yok.
Nasılsa derneklere, camilere, vakıflara bağış da yapan liberal Müslüman’ın bu kadarcık dünyevî lezzetleri görmezden gelinebilir.
Kur’an’da müminlere vaat edilen altlarından ırmaklar akan, sınırsız nimetlerin olduğu cennetlerle motive olan dindar için artık daha yakın, daha garanti yeryüzü cennetleri var ulaşılmak istenen hedef olarak:
Swarovski kristalleriyle süslenen musluklarla donatılmış banyosu, yatak odasında havuz ve namaz sırasında uzaktan kumandayla tavana kadar yükseltilen kanepe…
Devamını oku ...

Bisikletsiz Çocuklar

Sol bir dergi, Somalı madencilerin çocukları için bisiklet alanları kurulması amacıyla kampanya başlatıyor. Başka bir sol ekipse, Soma’ya madenci evi kuracağını, madenci çocuklarına, “bilimsel, sanatsal, kültürel eğitim” vereceğini ilân ediyor. İkisi de işçilerin muğlâk geleceğinde söz sahibi olmak istiyor. Bugünün acısı ise, ölen işçilerle birlikte yerin yedi kat altına gömülüyor. Dolaylı olarak işçilere, “çocuklarınıza bisiklet alabilmek, onları üniversiteye sokmak istiyorsanız, bize gelin” denmiş oluyor. Soma dışındaki orta sınıfa da, tek ihtiyacı olan, vicdan satılmış oluyor böylece.
Parmakları olmayan birine piyano öğretmek… Solun dayanışmadan anladığı bu. Bisiklet alacak parası olmayan babaya, bisiklet alacak babası olmayan çocuğa bisiklet alanları kurmak. “Geri kalmış” babanın ve evladının eğitime muhtaç görülmesi. İşte, ilişki kurulan düzey.
Zaten hepsi de AKP'ye oy vermemişler miydi?
“İşçi” ya da “ezilen” dediğinde, “geri” kesimlerden destek göreceği vehmine kapılmak. Hele bir de “insan” kategorisinden bakıldığında, kitle o kadar genişliyor ki! “İşçi”, “ezilen” ve “insan”, geriliği anlatıyor demek ki. Öyle ya, onca teorik bilgi, ileri olmanın delili nasılsa.
Bir sol ekip, işçilerle panel düzenliyor, Somalı işçiler dertlerini dile döküyorlar, Türk-İş’ten DİSK’e geçtiklerini anlatıyorlar ama DİSK’in kifayetsizliğini eleştirmekten de geri durmuyorlar. O sol ekibin bir üyesi, derhal ikna gayretine başlayıveriyor: “Sendikaya gerek yok ki, bir dayanışma derneği de mi kuramıyorsunuz?”
“Dayanışma”, tılsımlı sözcük. Bir açıdan, sağ siyasetin boş bıraktığı yerlere, gene sağa özgü bir ilişki biçimiyle, sızma yöntemini ifade ediyor. “Karşılıklı sorumluluk, sağlamlık, bütünlük” gibi alt anlamları var. Hesap vermeyenin ve sormayanın dayanışmacılığı nafile o hâlde. Hesap vermeden ve sormadan, sağlam ve bütünlüklü bir yapıya kavuşmak da mümkün değil. Halka yalan söyle, sonra hiçbir şey olmamış gibi, eski ezberlerinle yola devam et; halka vaatte bulun, o vaadi yerine getirme; halkı ilgilendiren bir meseleden halkı olabildiğince uzak tut. O yürünen yol yol mudur artık, o yalan hakikatin elinde ezilmez mi?
Dayanışma, sırtını başkasına yaslamakla ilgili. Herkesin kendisine has, özel bir yolu varken yürüdüğü, dayanışmak nasıl mümkün olsun? Bir işçinin altılı ganyan bayiine gitmesiyle, örgüte gitmesi arasındaki ayrım/fark nerede? Bir işçi kütlesinin yıllardır bağlı olduğu sağ bir sendikadan ayrışması nasıl önemsiz olabilir? Destek ve dayanışma burada lazım değil midir? “Ben küçük bir örgütüm. Ey işçi, sen de küçük bir dernek/örgüt kur da aramız bozulmasın” denilebilir mi?
“Şimdi bisiklet alanlarını kuruyoruz, bizi desteklerseniz, bisikletler de bizden” diye oyun çevirmek, siyaset midir? Somalı çocukların bugün ve yarın mecbur edildikleri o madene acil ihtiyaçlarla gitmek lazım belki de. Halkın katılımıyla pekiştirilmiş “teftiş kurulları” oluşturmak bir yöntem mesela. Rakı masasında sol kurtarılır da maden şirketi kurtarılmaz mı? O masaları dağıtacak irade ise Somalı’da.
Ana kitle damarını elinde tutan örgütler, cılız sol örgütleri o damara sokmamak için uğraşıyorlar bugün. İşçi panelinde, “siz de dayanışma derneği kurun” diyen solcunun sancısı bu. Soma’daki madenci sendikasına giremiyor, orayı ele geçiremiyor. Başka bir derdi de yok anlaşılan. Bu gerilim yüzünden, Gezi’de sokağa dökülen kitleyle, hâlihazırda kitle örgütlerinde faal olan kitle karşı karşıya getiriliyor. Küçük örgütler, büyük örgütlerin elindeki kitle örgütleriyle bu Gezi kitlesi üzerinden kavga ve pazarlık yürütüyorlar. Oynanan bilek güreşinin mücadeleye zerre katkısı yok oysaki.
Ana kitleyi elinde tuttuğunu zanneden sol ekibin “bisiklet alanı” ve “madenci evi” önerisindeki elitizmin halkın duvarına çarpması kaçınılmaz. Kitle avcunda olduğundan, oradaki halkın ağzına ballı parmaklar gösteriliyor. Soma’daki verili öfke, mevcut kitle ilişkilerini ve yapıyı bozmasın diye gözler bisiklete ve eğitime çevriliyor. Oysa halk, söz, yetki ve kararın kentli orta sınıflarda olduğu hiçbir faaliyeti içine sindirmez, sindirmiyor. Avuçta ya da hedefte olan kitle, kendi öfkeli eylemine iştirak edecek yoldaşlar arıyor.
Halk, karşısına geçip, “hadi bakalım, işçi ve/veya ezilen olanlarınız benim arkama dizilsin” diyeni de sevmiyor. “İşçi” ve “ezilen” demenin, başka oluşlar ve eyleyişler dâhilinde ortaya konulan kolektif tepkilerin tasfiyesini ifade ettiğini sezgileriyle anlıyor. Yani o lafızdaki “işçi” ve “ezilen”in gerçek işçiyle veya ezilenle hiçbir rabıtası yok. Sol, dişine uygun işçi ve ezilen istiyor; kavramlar buna göre dolanıyor dilde. O diş çürüdüğü için, dil o çürük dişe gidiyor hep.
Laftaki işçi ve ezilen, sırf aritmetik bir kitle hesabının ürünü. Kitlelerin fizikî, biyolojik ve kimyevî hakikatini düzlüyor. Onlara asla değmiyor. “Bu kadar kadın var, bir kadın çalışması yürütürüz, hatta kadın partisi kurarız, kitleyi avcumuza alırız” deniliyor ama kadının havada asılı, kendinden menkul, soyut bir kavram olduğunu, kitle içinden, o kitleden kaçmak isteyenleri çağırdığını görmüyor. Demokrasi dedikçe, aritmetik yüceliyor. Zihin buna göre kuruluyor. Kadın da işçi de ezilen de rakam olarak değerli sadece.
“İşçi”, sıfattan isme kapatılıyor. Dolayısıyla sol özneler, işçileşmiş bir hareketten çok, kendinden menkul işçi’lerden oluşan bir yapıya işaret ediyorlar. Sol, işçi çalışması yapıyor, ama aslında işçileşmiş ya da işçileşen kolektif-nesnel hareketi tasfiye etmeyi amaçlıyor. Bu da işçileşmeden kaçanlara ve işçinin hiçbir şeyi tanımlamayan soyut bir olgu olmasını isteyenlere sesleniyor. Zanaatkâr ve meslek örgütlerindeki tarihsel zihin, işçi faaliyetine dayatılıyor. Localar kuruluyor, herkes mason olma yarışına girişiyor. Sol, kendisine uygun işçilerin olduğu harekete “işçi hareketi” diyor, hareketin niteliğinden kaçmayı iş zannediyor.
Bu ülkede sendikaların çıktığı yerle, CHP’nin çıktığı rahim aynı. Oradan kopan, orayı dönüştüren, orayla kavgalı bir işçi hareketine asla izin verilmiyor. Döne dolaşa, CHP’ye gidilmesinin sebebi burada. İşçi sendikalarının başına, sanki, CHP milletvekili olmak için geçiliyor. 28 Şubat sürecinde genelkurmay, sol eğitim sendikasından dişine uygun, gericiliğe düşman öğretmenlerin listesini istiyor. Sendika, yapısı gereği, bu listeyi vermek zorunda. Her şey hayatta kalmak (beka) için değil miydi?
Evet, kimileri de CHP’ye gitmemenin gerekliliğini teorik olarak tespit ediyor ama bu sefer de “işçi” diyene küfredebilmek için “ezilen” kategorisini çıkartıyor sahneye. Ama bu ezilen de ancak öteki-CHP’yi çağırıyor en fazla. “İşçi”nin karşısına çıkartılan “ezilen”, burjuvasız bir devlete işaret ediyor. “Ezilen”in karşısına çıkartılan “işçi” ise devletsiz bir burjuvaya. İşçi ve ezileni karşı karşıya koyanlar, dolayısıyla, burjuvaziye ve devlete hizmet ediyorlar.
“Ezilen, eskiden bir sıfattı, onu isim yapan bizleriz” diye caka satılıyor sonra. Yani gerçek ezilenlere, “bizim sayemizde adam yurduna konuldunuz, bize biat edin” deniliyor özünde. Yani “ayağı çarıklı köylüyü siyaset sahnesine taşıyan benim” diyen Süleyman Demirel gibi konuşuluyor; ezilenler başka bir devlete bağlanmaya çağrılıyor. Devletleşmiş örgütler, “bozulmayalım, değişmeyelim” diye, “ezilen” denilen simide sarılıyorlar.
Bir kesim de ezilen kesimlerin sesini taklit ettiğinde, o kesimlerin içine sızabileceğini zannediyor. “Transların katili patron-ağa devleti” sloganının translarla mı yoksa Kaypakkaya geleneği ile mi dalga geçtiği hiç anlaşılamıyor.
Açıktan söyleniyor: “Biz devleti yüce görenlerin değil, ezilenlerin devleti yönetmesini istiyoruz.” Bu cümlede devrime yer yok. İngiliz geleneğindeki işçi partisi pratiğinin ezilenci versiyonunun bu ülkede yol alabileceğini düşünmek ciddi bir yanılsama. En azından ilkinde, iyi-kötü, işçiliğe dair bir nitelik mevcut; ikincisi tümüyle orta sınıfların hükmü altında. Orta sınıfların devrimle ilişkisi hep tali.
Artık neyse ki HDP var!
Aynı site sayfasında, “SoL Gazetesi kapandı, dergi oldu, tüm yoğunluğuyla kitle içinde satışı yapılıyor” haberinin yanında, “SoL Dergisi yayın hayatına son verdi” haberinin durduğu bir ülke burası.
Bu ülkede bir sol özne, “bizim örgüt partidir, HDP de cephedir” derken, son kongreden sonra, “ülkeye parti gibi parti lazım” demeye başladı. Eskiden HDP’nin başındayken başka şeyler söyleyen bir yapı da bugün HDP’nin cephe olması gerektiği üzerinde duruyor.
“İşçi hareketi” tabirinde “işçi”, hareketi nitelemiyor. Hareket, solun dişine uygun işçilerin toplamını ifade ediyor. HDP şahsında da “sosyalist hareket”ten değil, sosyalist hareketi’nden bahsetmek gerekiyor. İşçi hareketi, gerçek, proleter dinamiğin tasfiyesine denk düşüyorsa, HDP’nin de ne tür bir rizikolu alanda durduğunu, varsın bileşenleri düşünsün!
Biz, hiç bisikleti olmamış, olamayacak çocuklarız. Onlarla, onlar için savaşacağız!
Eren Balkır
Devamını oku ...

Fikrin İzlediği Seyir: Arap Baharı

AHİR ZAMANLARDA DEVRİM: ALT-ÜST OLUŞ'TAN DİRLİĞE
Fikrin İzlediği Seyir: Arap Baharı
Arap Baharı'nın öngörülemez bir şekilde ortaya çıkışı, olayları farklı veçhelerden sorgulamaya ve ele almaya teşebbüs eden birçok çalışmaya, zirveye, yayına ve de köşe yazısına zemin hazırladı. Öte yandan, bu olayları izleyen açıklamalar nihai olarak tasfiyeci ve mutedil bir etkiye sahipti. Mezkûr cihetten hareketle, bu makalenin birinci kısmı bütün açıklamaların ve toplumsal hareketlerin üretkenliğinin ircası üzerinedir.
İlk olarak; Arap dünyasını isyana iten dalgalanma etkisinin müktesebatını koruyan, şedit bir sorgulama sahasını açan bu teşekküllerle farklı vaziyetleri ele alabiliriz. Tunus, Mısır, Fas, Yemen gibi ülkelerdeki isyan dalgasından sonra şöyle denilebilir: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu söylem; olayların küreselleştirici ve teferruatlı açıklamalarıyla sebeplerini bulup bulmamanın kaygısını aşan, etkili kimi sorular yöneltmemize yardımcı olmaktadır. Arap Baharı, zihniyetleri ve siyasî talepleri nasıl değiştirdi? İktidarla bağımız ve toplumsal hareketleri değerlendirmemiz açısından hangi etkilere sahip? İsyan dalgası olayların gidişatını nasıl değiştirdi? Gösteriler hangi yeni dinamikleri inşa etti?
Bu düşünceyle, ilk aşamada işbu meseleye yazılı olarak ileri sürülen açıklama türlerini ele alıp, ikinci aşamada dünyayı sarsan bu "kaos dalgası"na müteakip sudur eden değişimlerin mekânını ve izlerini inceleyeceğiz.
I– Arap Baharı: Üretim Yapılarına İlişkin Taslaklar
Bu konudaki alt başlıklar sosyal ağlar ve komplo teorisi üzerinedir.
A: Yeni Bilgi Teknolojisinin Başat İşlevi
Birçok yazı, gösterilerin başarısının temel sebebi olarak yeni bilgi teknolojileri ve sosyal ağlar üzerinde durdu. Yapılan çağrılar başarısızlığa uğramadığı gibi bilakis manidardı: Facebook Devrimleri, Twitter Devrimleri, Devrim 2.0, Wikileaks Devrimi… -Devrimlerin yılmaz yoldaşı, teknolojiden müteşekkildir.-
Biz; bilginin intikalinde, demokratikleşmesinde ve de nüfuzunda yeni bilgi teknolojilerin önemini es geçmiyoruz. Tam tersine, Arap düzen-karşıtlığının çıkışında ve ihyasında başat sebebin bu olduğunu söylüyoruz. Bu tezi savunanlara kulak kesilirsek; teknoloji ağları olmasaydı, Arap devrimi olmazdı. Velhasılıkelam, böylesine bir infial tek bir sebeple ilişkilendirilemez. Mevcut çalışmalar sosyal değişimlerin çok unsurlu yönüne dikkat çekmektedir. Mesela; M. Dobry, Siyasî Krizlerin Sosyolojisi'nde -siyasî değişkenlikten ve çok, katmanlı bir seferberlikten bahseder.
Medyanın büyük bir kısmı bu sosyal ağların gücünü ve mübalağalı, dönüşümsel niteliklerini putlaştırarak hataya düştü. Oysaki açıklayıcı unsur olarak bu tabloyu genişletmek, acı ve baskı içinde tüm sosyal değişimlerin üstünü örtmek demektir. Bunun dışında, iktidarı da muhalefeti de sosyal ağları kullandı. Mevcut iktidarlar olası gösterilere karşı koymak, onları engellemek ve zımnen olayları ıslah etmek için kullandılar.
B: ABD Menşeli Turuncu Devrim Kuramı
Bu kuramın öncülleri şu şekilde sıralanır:
● George W. Bush hükümeti tarafından 2003'te Büyük Ortadoğu adıyla duyurulan, müttefik Arap ülkelerinden ve Arap olmayan Türkiye, İsrail, İran, Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerden oluşup amacı "özgürlük ve demokrasi" olan kuram ve ilgili açıklamalar.
● ABD ile olan ilişkiler:
● Müttefik olarak bilinip reformların gayet kararlı, tahribatınsa az olduğu ülkeler: Körfez Ülkeleri, Suudi Arabistan, Ürdün, Fas.
● Tablonun Amerikalıların niyetlerine göre şekillendiği ülkeler: Mısır, Yemen, Tunus.
● Yaptırımın sert ve acımasız olduğu azılı düşmanlar: Libya, Suriye.
● Arap dünyasında Batı tarafından düzenlenen isyanlarda yapılan yardım ve yataklık.
Bu açıklamanın yeterince indirgemeci olduğunu ve gösteri kültürünü, tarihini ortadan kaldırdığını düşünebiliriz. Kuşkusuz; ABD'nin niyeti, stratejik çıkarlarına yönelik dengelerini korumayı sağlamak ve de "selamet"ini muhafaza etmektir. Her şeyin Makyavelci bir anlayışa göre önceden planlandığını söylemek, Amerikalıların Irak ve Afganistan'daki başarısızlıklarını unutmak olur. "Kaçınılmaz bir şeydir…" der Max Weber, ilk niyet ile son sonuç arasındaki ilişki.
Bu iki alt başlıkla yetiniyoruz; zira ekonomik, siyasî ve sosyolojik sebeplere nazaran bu kuramlar daha yeni. Ekonomik sebeplere yönelik açıklamalar; küresel kriz ve merkez-çevre arasındaki düzensiz ilişkiye yönelik... Siyasî sebeplerse hali hazırdaki hükümetlerin diktatörcü yapısı ve demokratik sisteme geçmeyi başaramamalarına… Sosyolojik sebeplerin savunucularının öteki gençlik'in kitle iletişim araçlarını kullanışındaki marifetini, beynelmilel bir eşiğe adım atmalarını ayrıcalık olarak görmeleriyse bir başka muhkem nokta olmaktadır.
II – Arap İsyanlarının Gelişiminin Etkileri
Neden kavramının ihlali; toplumun farklı kesimlerinde, -hâl-i pürmelâl sessizliklerinde- Arap Baharı'nın etkilerini anlamımıza yardımcı olmaktadır. Bu bakışın; gücünü ve menzilini ortaya koydukça bizi daha da sorgulamaya ittiğini söylememiz gerekir.
A) Korku
İktidar ilişkisi, mevcut iktidar için tehlike sinyallerini algılama ve durumu algılama diye iki başat aygıta sahiptir. İlki: vatandaşların gereksinimlerini karşılayabilecek bir sistemin meşrulaştırılmasıdır; nihai amaç: üretim koşullarını temin eden sembolik iktidar için sembolik sermaye toplamaktır. Bu tarz bir sistem daha ziyade "demokratik" ülkelere matuftur.
İkincisi: gösterileri durdurmak ya da olası bir gösteriyi engellemek amacıyla fizikî şiddet kullanarak vatandaşta korku oluşturmak. Bu tür bir tahakküm; iktidarın başına buyruk, yönlendirici olduğu ülkelerin metaıdır. Bu noktada, söz konusu olaylardan sonra insanlar artık özgür bir şekilde kendilerini ifade etmekte ve hayır diyebilmektedir. Fas’tan iki örnek: çalışma şartlarını herkesin gözü önünde protesto eden Polisler; Adalet Bakanı’nın tutumunu eleştiren Hâkimler.
Korkunun defi, hakiki demokrasinin ihyasına bir prelüd'dür.
B) Yeis
Önceki gösterilerin muvaffakiyetten uzak oluşu savaş stratejilerinin etkisi üzerinde kimi algılara yol açtı. Suların durulması, elit kesimde yeisi tırmandırdı ve mevcut iktidarlara çelimsizleri, it-kopuk takımını silahlandırma teşebbüsünü bahşetti. Gösterilerin seyri, umutları tazeledi ve de dirilişin her zaman mümkün olduğunu gösterdi. Siyasî kolektiflerin içtimaı bu yeniden-doğuşa şahadet ediyordu. Umudu yeniden kazanımıysa, Sovyet Bloğu'nun çöküşüyle zarara uğrayan Arap Solu’nun direnişine adeta ab-ı hayat oluyordu.
C) Ayrışma
Modernistler ile gelenekçiler, laikler ile dindarlar, muhafazakârlar ile yenilikçiler… Mevcut iktidarlar her zaman ayrışma, bölünme üzerinden bir dil geliştirmişler ve bu ayrımlarda zorbalığa duçar olmuşlardır.
Tunus, Kahire, Kazablanka; geçmişinde daha önce görmediği bir halk kitlesini meydanlarında gördü.
Tüm bu olanlar, -geçici olsa bile-değişimi gerçekleştirmeye imkân sağlamıştır; biri ya da öteki olmaktan ziyade "birlikte olmaya" çalışılmıştır. Fas'ta şu anda Komünistler ve İslâmcılar arasında ortak bir temele dayalı bir koalisyon hükümeti vardır.
D) Alt-üst oluş
Gösteriler, iletişimin her türlü seçeneğini haizdi. Siyasî ve ideolojik söylemler ekonomik analizlerin, halel gelmiş makamların etrafında eklemleniyor, gelgelelim sosyal birliğin şahs-ı manevisine tesir edemiyordu; yalnızca aynı düşünceleri paylaşan ya da en azından kültürel bir birikimi olan elit kesim tarafından bir anlam veriliyordu. Bu durumun nihayetiyse: alt ve üst tabaka arasındaki uçurumdur. Bu hercümerçlik’in tersine, Arap isyanlarının söylemi daha ziyade basitti: bir terane değil, insanların hakikatiydi. 20 Şubat Hareketi, "onur" ve "adalet" içindi; "yıkım" için değil. Bu 3 ay büyük bir nüfuza sahipti, zira insanların hıncı pusuya yatmıştı ve sonra da bir olup yürüdüler.
E) Kavramsal Zincirler ve Yöntem Üzerine
Araştırmacıların çoğu siyasî krizler ve toplumsal ayaklanmalar üzerine klasik kuramları ve de olayların ehemmiyetini incelemek için çalışmalar yaptı yapmasına ama araştırmaların büyük bir kısmı değişimsel dinamiğin işlevinin gerçek mekanizmalarına değinmeden geniş çaplı açıklamalarına bir yenisini ekleyemedi, aynı söylemler defaatle tekerrür etti. Bu da genç araştırmacılara -öznenin eylemine itibar ederek- yeni yöntemleri açtı.
Arap Baharı'nın çıkışının epistemolojik etkileri:
● Geçerli açıklamaların temelini oluşturan epistemolojik zincirin yapıbozumu.
● Tarihsel ve sosyolojik determinizm üzerine tartışmaların canlanması.
● Eski görüşleri saf dışı bırakan ve sosyal dinamikleri farklı bir şekilde aksettiren soruların yeniden düzenlenmesi.
● Dönüşümlü eyleme geçişi sağlayan müteessir gücün telakkisi.
● Yapısal ve varsayımsal bağlamlarında kolektif ve bireysel özne çeşitliliği karışıklılığının yeniden topluma kazandırılması.
● Makineleşmemiş bir toplumun inşasının ve öngörülemezliğinin ıslahı.
● Tek tip düşünceden azade oluş.
Bu düşüncelerimin nihai amacı, Arap Baharı'nı tarihe gömenlere birkaç kelam edebilmektir. İsyan dalgasının dönüşünü -tarih de tekerrür edecektir- açıkçası bekliyorum. "Arap Baharı" Sonbahar dönemine girdi, kış kapıda! Ortadoğu’da çok daha büyük kışların yaşanacağı muhakkak… Bu durumu, toplumların yapısından, isyanların ortaya çıkış sebeplerinden ve şu anda gelinen noktada ekonomik iflaslardan, siyasî oyunlardan ve demokratikleşme adımlarında yaşanan sıkıntılardan anlayabiliyoruz. Yakın gelecekte "Arap Baharı" kavramıyla ortaya çıkarılan bu süreci Ortadoğu'da daha doğru analiz edeceğiz ve hem Batı'da hem Amerika'daki etkilerini de daha yakından gözlemleyeceğiz.
Ahmed Motamassik
Sosyolog ― Fas
Fransızcadan çev.: Ali Hasar
[Ayraç Dergisi 56. sayısında -Haziran 2014- yayımlanmıştır.]
Devamını oku ...