Aşırı Kırılganlık ve Kriz Riski

Yerel seçimler, AKP'yi "rahatlatacak" bir sonuçla bitse de politik kriz yeni bir evreye girdi.
Burjuva klikler arasında kutuplaşma derinleşiyor. Toplumsal gerilim yükseliyor. AKP'nin "yeni rejim" inşasına hız kesmeden devam edeceği anlaşılıyor. Suriye'yle sıcak savaş olasılığı arttı.
Politik belirsizliğin yanında ekonomik belirsizlik yoğunlaşıyor. Türkiye ekonomisi şiddetli iç ve dış stres altında sıkışıyor. Seçim atmosferinde üzerinde çok durulmayan ekonomik gelişmeler, krizi olgunlaştırıyor, patlama olasılığını artırıyor.
OECD ve IMF'nin Türkiye'yi en kırılgan ülke ilan etmesi boşuna değil.
Türkiye ekonomisi küresel jeopolitik tansiyonun yüksekliği, küresel piyasalarda aşırı oynaklık, büyümede sert düşüş, döviz şokları ve emlak balonu gibi risk faktörleri altındadır. Bu faktörler zaten kırılgan olan ekonomiyi daha zorluyor.
TC 2013'ü 388 milyar dolar dış borçla ve 65 milyar dolara ulaşan cari açıkla kapadı. Cari açık milli gelirin % 8.2'sine ulaştı. Bu yüksek negatif gösterge, ekonominin yaşadığı yıkıcı zafiyeti ortaya koyuyor.
"Narkotik Bağımlılık" ve Rant Ekonomisi
Türkiye ekonomisinin dış kaynak ve sıcak para girişlerine "narkotik" bir bağımlılığı var. Bu yapısal sorun, her finansal dalgalanma ve türbülansta kendini şiddetle dışa vuruyor.
FED'in izlediği yeni parasal iklim (parasal sıkılaştırma adımları), özellikle Türkiye de (diğer 5'li kırılgan ülkeler içinde yer alanlar dâhil) sarsıcı sonuçlar yarattı. Sermayenin anayurtlarına dönme eğilimi, sorunları büyütüyor.
Merkez bankasında döviz rezervinin azlığı, şiddetli finansal türbülanslara hazırlıksızlığı beraberinde getiriyor. Ayrıca Türkiye ekonomisinin küresel piyasalarda sanayi ve ticarette rekabet gücünün olmaması, üretimden öte rant ekonomisine dayanması ve bu özelliğini pazarlayarak (en riskli) dış kaynak ve sıcak para bulması ekonomiyi çıkışsız bir sarmalın içine sokuyor. Ekonomi en ufak strese sert yanıt veriyor. Kırılganlığı yükseliyor. Politik krizin derinleşmesi bu süreci daha da besliyor.
Önümüzdeki süreçte ekonomide şiddetli daralma ve sert resesyon yaşanabilir. Dış kaynak yetersizliği, yeni döviz şokları, özel sektörde (kısa vadeli döviz bazında yüksek borçlardan dolayı) yaygın iflaslar görülebilir.
Türkiye ekonomisi, döviz krizi, emlak krizi ve bankacılık krizi şeklinde bir kriz senkronunun bütün emarelerini göstermeye başladı. Fay hatlarında enerji birikiyor. Kriz olgunlaşıyor.
Kriz, AKP'nin kendini "zirvede" hissettiği, seçilmiş otoriteryanizm yarattığı pervasızlıkla "yeni rejim" inşasının sürdüğü koşullarda en yumuşak karnını oluşturuyor.
Gelmekte olan kriz, AKP'nin hegemonyasını parçalaması yanında, siyasal İslam’ın kitleler üzerinde yarattığı "büyüyü" ve illüzyonu hızla dağıtacaktır.
Hayatın hakikati, "büyünün" ve illüzyonun gücünü param parça yapar. Sorun, hakikatin yani sınıflar mücadelesinin içinde ve kalbinde olmaktır.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Devrim İran'ında 1 Mayıs Afişleri

[Demokratik Öğrenci Örgütü’nün 1 Mayıs afişi]
1 Mayıs 1979’da yüz binlerce İranlı, Uluslararası İşçi Günü’nü kutlamak için sokaklara döküldü. Şikago’da 1886’da meydana gelen Haymarket ayaklanmasını kutlamak amacıyla İkinci Enternasyonal tarafından başlatılan bir halk festivali olarak 1 Mayıs, tüm dünya genelinde solcu örgütlerce benimsenen bir tatil hâline geldi.
[Halkın Mücahidleri’nin 1 Mayıs afişi]
İranlı solcu gruplar, 1 Mayıs İşçi Günü’nü 1920’ler gibi erken bir tarihte kutlamaya başlarlar. 1941’de Rıza Şah’ın iktidardan indirilmesi sonrası yasaklanmayan 1 Mayıs için 1944’te Şuraye Mutehediye Merkezî’yi (Birleşik Sendikalar Merkez Şurası) teşkil etmek amacıyla birçok işçi sendikası biraraya gelir. Sonraki yıllarda işçi hareketi büyümeye devam eder ve 1 Mayıs törenleri birleşen işçi sınıfının artan gücünü ortaya koyar. Tude’nin etkisinin zirvede olduğu kırklı yıllar boyunca Tahran’da tertiplenen 1 Mayıs gösterilerine seksen binden fazla insan katılır. Ancak işçi hareketinin hâkimiyeti kısa ömürlü olur. 1953 darbesi sonrası sendikacılık, yasaklamalar ve kitlesel tutuklamalar üzerinden imha edilir. 1 Mayıs törenleri, ancak Pehlevi döneminin son yıllarında izinli hâle gelir.
Pehlevi’nin tatbik ettiği devlet baskısının ortadan kalktığı ve iktidarın Humeynîci güçlerin eline geçtiği 1979-1981 döneminde somutluk kazanan devrimci dönem, halkın kütlesel manada seferber edildiği bir dönemdir. Uluslararası İşçi Günü, işçilerle dayanışma içinde olan ve taraftarlarını örgütleme imkânı bulan seküler ya da dinî tüm politik örgütlerin rekabet ettiği ideolojik bir savaş alanı hâline gelir. Afişler gibi görsel malzemeler, devrimin ilk yıllarındaki çoğulcu yapıyı yansıtmaktadır. Dönemin örgütlerince dağıtıma sokulan muhtelif afişlere bakıldığında, politik hiziplerin benzer motifleri ve ikonaları nasıl kullandığı görülebilir.
İranlı solcu örgütler, işçinin yüceltilmesi üzerinden, İran’daki mücadeleleri uluslararası toplumun geri kalan kısmıyla ilişkilendirmeye çalışırlar. Bu afişlerde Marksizme özgü simgeler ön plana çıkar: ağır makineler, işçi kasketi ve fabrika bacaları sanayileşmiş toplumun geleneksel marksizmini kutlamak amacıyla resmedilir. Solcu 1 Mayıs afişleri, Avrupa ve Latin Amerikalı sosyalist hareketlerce kullanılan afişlere özenen, sosyalist gerçekçi bir tarza sahiptir. Enternasyonalist semboller, solcu örgütlerin kapitalist ve emperyalist güçlere karşı kitlelerin kolektif manada seferber edilmesi fikrine sarılmalarına imkân verir.
                 [Yumruk ve kızıl laleli bir 1 Mayıs afişi]                 [“Dünyanın İşçileri, Birleşin!”]
İlk iki afiş, Pehlevi devletine karşı faaliyetlerine 1971’de başlamış Marksist-Leninist bir gerilla grubu olan Halkın Fedaileri’ne aittir. Soldaki afiş, büyük bir çarkın önünde bir demet lale tutan kızıl bir yumruğu resmeder. Fabrikalar ve fabrika bacaları gibi endüstriyel altyapı unsurları ile petrol kuyuları arka plana yerleştirilmiştir. Endüstriyel teknolojinin temel bir bileşeni olan çark, tüm makinelerin bir delili ve rasyonalizm, doğruluk ve standardizasyon ilkelerinin bir amblemi olarak iş görür.
Aynı şekilde, sağdaki afişse sosyalist gerçekçi estetiğe başvurur. Bir grup kadın ve erkek hep birlikte kızıl bir bayrağı yukarı kaldırmaktadır. Bu afişte, özel bir görevi yerine getirmek için işbirliği kurmanın ve kolektif bir hareket içine girmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Afişte, Komünist Manifesto’ya atıfla (“Proletarier aller Länder vereinigt Euch”), “Dünya işçileri, birleşin!” yazmaktadır. Yazı bir anlığına görmezden gelinecek olursa, afişin 1979 yılında Berlin, Moskova ya da 1 Mayıs’ın kutlandığı herhangi bir şehrin sokaklarına asılması pekâlâ mümkündür.
[Tude’nin 1 Mayıs afişleri]
İki afiş de Tude’ye aittir. 1941’de Rıza Şah’ın tahttan indirilmesinden hemen sonra hazırlanmıştır. Tude, İran Devrimi esnasında mevcut sol muhalif örgütlerin en eskisi ve en oturmuş örgütüdür. Ancak yetmişlerde Tude, Şah’ın istihbarat örgütünün baskıları sebebiyle, gücünü önemli ölçüde yitirir. Soldaki afiş, yitirilen yoldaşlarının yasını tutan gözü yaşlı bir işçiyi resmetmektedir. İşçiyi temsil eden bir karanfil kalbinin üzerine iliştirilmiştir.
Sağdaki afiş ise Avrupa’daki sosyalist geleneğin ortak mecazına atıfla, endüstri ve tarımın birliğini resmetmektedir. Uluslararası sosyalizme yönelik bu anıştırmalarla İran işçi hareketi en geniş manada dünya devrimi ve işçi dayanışması bağlamına yerleştirmek istenmiştir. Ancak aşina olmayan insanlara bu tarz biçimsel yaklaşımlar yabancı gelecektir, zira biçimsel unsurlar burada İran’ın kültürel bağlamına uyarlanmamıştır.
[“İslam İşçinin Yegâne Destekçisidir.” İslamî Cumhuriyet Partisi’nin 1 Mayıs afişi]

[İslamî Cumhuriyet Partisi’nin dağıttığı, fabrika ve işçi resimleri bulunan 1 Mayıs afişi]
Humeynîcilerin 1 Mayıs’ı “İslamîleştirmek” için sol akımlara, solun retoriğine ve imgelerine kendilerini uyarlaması gerçekten şaşırtıcı bir durumdur. 1 Mayıs’ın devrimci potansiyeline ait sembolik gücü seküler solculara terk etmeye karşı çıkan Humeynîciler, kitleleri merkeze koyan sembolleri benimseyerek, İslamî tarz dâhilinde, bu sembolik gücü yeniden tanımlamaya çalışmışlardır. Sıkılı yumruklar ve endüstriyel ürünler gibi uluslararası kaynaklardan türeyen görsel devrimci retorikten yola çıkan İslamî Cumhuriyet Partisi, dinî söylemini geleneksel sola ait görsel motiflerle pekiştirmiştir.
Kur’an ayetleri İslamî 1 Mayıs afişlerine eklenir. Suret ve nakış gibi hat sanatı örnekleri 1 Mayıs afişlerinin ilahi kesinliğini teşkil eden unsurlardır. Solculara ait ikonaların kutsal metne özgü mesajlarla birleştirilmesi suretiyle dinî örgütler, dinî kozmolojiye işçilerin dayanışması meselesini dâhil etme imkânı bulmuşlardır. Muhtelif ideolojilerin karıştırılması, bu örgütlerin esnekliğinin ve heterojenliğinin delili gibidir. Söz konusu örgütler, kapsamlı bir devrimci (hatta kimi zaman çatışmalı) bir mesaj ortaya koymak için dinî, ulusal kurtuluşçu, anti-emperyalist, hatta Marksist ikonografiden istifade etmişlerdir.
[“İslam Cumhuriyeti: Ferdiyetin ve işçinin değerlerinin yetiştiricisi”
İslamî Cumhuriyet Partisi tarafından dağıtılan bir afiş]

[Üzerinde çiçek ve el bulunan 1 Mayıs afişi. İCP afişi]
1981’de Ayetullah Humeynî ile ittifak kuran politik örgütler, diğer muhalif gruplara siyaseten üstünlük kurarlar. Ulusal Cephe ve Halkın Fedaileri (Çoğunluk) gibi ulusalcı ve solcu partiler yasaklanır ve kitlesel tutuklamalar gerçekleşir. Ayrıca 1 Mayıs’ın devrimci potansiyeli, yerleşik kimi kutlamalarla, üniversite kampusları ve stadyumlar gibi sınırlı alanlara sıkıştırılır. Tatil günü, Ayetullah Mutehari’nin ölümünün anıldığı “İşçiler ve Öğretmenler Günü” kapsamına alınır. Uluslararası İşçi Günü, eskiden olduğu gibi bugün de yaygın bir biçimde kutlanmamaktadır ve İran işçi hareketi değişim için gerekli itici güç olmayı hâlâ sürdürmektedir.
Rustin Zarkar
Devamını oku ...

Tuğla

“Halk hata yapmakta serbest bırakılmalıdır” diyor Lamartine. Bir ân neredeyse alıp/aldanıp amentümün içine ekleyeceğim. Bir ahlâkî bunalımın her gün soframıza kusulduğu çağımızda doğruların ve yanlışların endüstriyel bir tezgâhtan seri üretilerek adreslerimize postalandığını görmemek bir basiret bağlanması olarak geçiştirilemez. Gücü elinde bulunduran, hakkın ve halkın en parlak bilincinde hudutsuz zemin parsellemek ister. Bu istikamette kendine engel teşkil edecek hiçbir yapılanmanın değil nefes alması, var olmasına bile tahammül edemez. Yer yasalarını ve gök yasalarını kendi varlığının ve varsıllığının teminatı olarak sunar kitlenin iletişim organlarında. Tanrı’nın gölgesidir, mukaddes emanetin koruyucusudur, namus bekçisidir, vicdan yargıcıdır ve daha ne değildir ki. İslam’ın hâkim olduğu bir toprak parçasını ele geçirir, buna “fetih” demekten imtina etmez. Bir çağda var olan gerçeğin başka çağlarda izdüşümünü gözlemler dururuz. Ve tarih-i kadim böyle alınır kaleme.
Bir çağ! Anne emzirirken verdiği sütün, hoca tedris ettiği ilmin ve nihayet devleti yöneten yaptığı hizmetin hesabını sorar ve bir kişilik diyeti bekler. Var olmanın bireyi sorumlu kıldığı ödevler bir lütufmuş gibi zerk edilir damarlarımıza. Yapılması gerekenler bir nimetmiş gibi sunulur ve pranga vurulur aklımıza, kalbimize… Tam düşecekken tutunduğumuz tuğla(1), secde bekler vatanın coğrafyasına dönmüş alınlarımızdan.
Bir hak varsa takılmadan geçip giden arsızın kursağına, demirin toprağın bağrını deldiği gibi delecek tırnaklarımız haksızlığın pervasızlığını. Okşanmıyor diye yumuşak yerleri beylerin, beyzadelerin, ne ihanet damgası yedirtiriz özümüze, ne eser gideriz uzak diyarlara. Ferman varsın sahibinin olsun. Dağlar da bizimdir, sokaklar da bizimdir, ovalar da bizimdir. Bir çiçeğe aldanası olsak o da bizimdir. Var ederiz, bin yılların hüznünü soluruz bu topraklarda. Fırat damarlarımızın içinde akar. Toprak bizimdir, her karışında ölülerimiz vardır. Diplomatik cellâtların çizdiği tarihî sınırlarla ayrılmayız. Yüreğimize emir aldırtmayız. Her ne yazılmış, her ne söylenmiş ise bilcümle bizimdir.
Bir çağ! Fikri ideolojisini şimdi Piyer Loti’nin ebedî yolcularından olan bir zattan alan günümüz muktedirleri, onun “Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum; / Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum” mısralarından neler anladılar bilmiyorum, fakat neler anlamadıklarına dair kanaatlerime tarih ve tabiat kefil olacaktır. Haziran hareketi, neler anlamadıklarını ve bu aymazlıkta ne denli yüzsüz olduklarını ispat etti. Kamu malını kamu canından aziz kılan kalemşorların kedi hırıltısını andıran vicdan gıcırtıları hâlâ yankılanıyor. Bilmiyorlar ki yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil(2). Fakat bir romantik kaygı da değildir elbet güttüğümüz. Nice yaşamaklar ve nice yaşamlar görmek ister gözlerimiz. Varlığımızı ve düşün dünyamızı düşmanlar yaratarak oluşturmayız. Bir doğal su kaynağı gibi kendinden besleniriz. İnanmamız ve inanan kardeşlerimiz ile bir yürek birliği yakalamamız için düşman algısına ihtiyacımız yoktur. Koşmak için bitiş noktalarına gerek duymayız. Koşu bittikten sonra da koşan atlarız biz(3). Birliktelik hayal ederiz, liderlikte gözümüz yoktur. Barışı ve erdemi her kim getirirse, onun sancağının altında otağ kurarız. Bir hürriyet türküsüdür şehrin sokaklarında seslendirdiğimiz. Ve her gün yatmadan önce bir kere;
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten(4)
diyerek dem tutarız.
Ahmet Çınar
Dipnotlar
1. Of Not Being a Jew, İsmet Özel.
2. Yıkılma Sakın, İsmet Özel.
3. Şahdamar, Sezai Karakoç.
4. Hürriyet Kasidesi, Namık Kemal.
Devamını oku ...

Cezayirli Siyasî Tutsaklara Mesaj

Özgürlük ve kardeşlik fikrine bağlılığından dolayı hayatının 13 yılını Türk hapishanelerinde geçirmiş büyük Türk şairi Nazım Hikmet, Cezayirli siyasî tutsaklara ulaşması niyetiyle aşağıdaki mesajı bize iletti.
Kardeşler,
Ne yüzünüzü gördüm ne de sesinizi duydum, hiçbirinizin elini sıkmadım ve aranızdan çoğunun ismini bilmem.
Ama sizi, sizinle aynı yoldaymışız gibi, aynı okula gitmişiz gibi, aynı işte çalışıyormuşuz gibi tanıyorum çünkü siz de, insanlık davasının en güzeli ve en haklısı için, ulusal kurtuluş için, özgürlük için, mutlu yarınlar için ve barış için omuz omuza mücadelede saflardaki yerinizi aldınız.
Yiğit liman işçileriniz(1) gibi siz de Cezayir halkının onurlu evlatlarısınız.
Adlarınızı bilmediğimi söyledim; ama dünyanın dürüst insanları birbirlerine sizin kahramanca kavganızı anlatıyor.
Aynı sizin gibi ben de tutsak düşmüştüm ve orada insanların aklına bazen neler geldiğini bilirim. Elleri bağlı bir şekilde bu işkenceyi çekmektense, darağacında bir özgürlük bayrağı gibi sallanmayı ya da düşmanın kurşunları altında yok olmayı istersiniz. Eğer aranızda bazıları böyle düşünüyorsa, onlar hiç de haklı değiller.
Cellâdlarımıza rağmen yaşamalıyız.
Mücadele için, bu yaşama iradesine birçoklarımız sahiptir. Burada sevgi ve saygı ile Abane’ın(2) adını anıyorum.
Hapishaneler Cezayir halkıyla, bu halkın dünyanın geri kalanındaki kardeşleri arasındaki dayanışmayı engelleyemez. Bizimlesiniz. Bana itimat ediniz ki halkınız ve milyonlarca insan, mücadele çığlıklarıyla, umutlarıyla, zaferleriyle hücrelerinizdedir.
Cezayir’in kurtuluşu için, Cezayir halkının özgürlüğü için, daha iyi günler için kavga ve bütün dünyada barış için mücadele, hem hapishanelerin içinde hem de dışında devam etmektedir.
Sizi bütün kalbimle kucaklıyorum.
Gözlerinizden öperim kardeşler
[Arapça: Yaşasın barış ve istiklâl]
[İMZA: NAZIM HİKMET]
1952, Pekin
Alger républicain(3), 30 Kasım 1952
Dipnotlar
1. Cezayir işçi sınıfının en örgütlü ve en militan öncülerinden olan Cezayir limanı işçileri kastediliyor.
2. Bu kişi büyük ihtimalle Cezayirli devrimci Abane Ramdane’dır (10 Haziran 1910-27 Aralık 1957). Abane Ramdane Cezayir’in kurtuluşu için yürütülen mücadelenin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır ve bu nedenle ‘devrimin mimarı’ olarak anılır. Modern Cezayir devletinin kurulmasını sağlayan Soummam Konferansı’nın (20 Ağustos 1956) toplanmasına önayak olmuştur. Frantz Fanon’un yakın dostudur.
3. Cezayir Komünist Partisi’nin gayri resmî yayın organıdır. 1938’de kurulmuştur, Fransızların sansür ve kapatmalarına rağmen Houari Boumédiène liderliğindeki Devrimci Konsey tarafından yasaklandığı 1965’e kadar sömürge karşıtı ve komünist Henri Alleg tarafından yayımlanmıştır. Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962 yılında en çok okunan günlük gazete olduğu tahmin edilmektedir.
Devamını oku ...

Finans Kapitalin Sınıfa Stratejik Saldırısı: Esneklik

Esneklik ve taşeronlaştırma, küresel finans kapitalin işçi sınıfına çok boyutlu ve son derece kompleks özelliklere sahip bir saldırı stratejisidir.
İşçi sınıfının bilinç ve kimliğinde yıkıcı sonuçlar yaratan, örgütlenme ve eylem kapasitesini parçalayan bu karşı devrimci saldırılar, sınıfı enkazlaştırmayı hedefliyor. Sınıfın ontolojik temellerini sarsıyor.
Yeni Sermaye Birikim Rejimi
1970’lerin başında kapitalizmin içine girdiği genel bunalım, sermayenin yeniden yapılanmasını koşulladı.
1960’ların ikinci yarısından sonra, başta OECD ülkelerinde çıplak bir biçimde görülen kâr oranlarındaki düşüş, 1970’lerde temel bir olgu/sorun hâline geldi.
Finans kapital, kâr oranlarındaki düşüşü engellemek ve talebi canlandırmak yönünde yeni bir sermaye birikim rejimi inşa etti. Bu süreç, her sermaye birikim rejiminde olduğu gibi, sınıf mücadelesinde yeni bir momenti simgeledi. Çok boyutlu sonuçları olan bu gelişmenin merkez ve çevre ülkelerde somut yansıması neoliberal karşı devrimci politikalar oldu. Aslında neoliberal politikalar özünde bir kriz politikasıydı. Genel krize karşı finans kapitalin konsantre bir atağını simgeliyordu.
Her sermaye birikim rejimi, bir anlamda yeni artı-değer yaratma ve sömürüyü yeniden sistematize etme stratejisidir. Ve kapitalizmin yeniden yapılanmasının bir yansımasıdır. Bu süreç, yeni üretim ve emek rejimlerini beraberinde getirir.
Bu yönde kapitalist üretim sisteminde önemli dönüşümlere yol açan adımlar atıldı. Sınıfa karşı sınıf politikalarıyla birlikte yürütülen bu adımlar, "modern" bir barbarlığın inşası anlamına geldi.
Sınıfın kuşatılması, boğun eğdirilmesi, köleleştirilmesi ve tarihsel kazanımlarının gaspı hedeflendi.
Kapitalizmin yeniden yapılanmasının, üretim sürecindeki somut yansıması post- fordist düzenlemeler oldu. Finans kapital, bu düzenlemelerle kar ve sömürüyü maksimize etmeyi amaçladı.
Düzenlemelerle model üretiminde israfın ortadan kaldırılması, 0 hatalı üretime geçilmesi, işçinin kapasitesinin, üretim deneyimlerinin ve zihinsel potansiyelinin sonuna kadar kullanması hedeflendi. Çok uluslu şirketler, zamandan tasarruf etmeyi ve işin akışkanlığını sağlamayı önüne koydu. Emek yoğunluğunu artıracak uygulamalar başlattı. Ayrıca pazara ve tüketici tercihlerine göre hareket etmeyi, aşırı stokları engelleyerek atıl kapasiteden kurtulmayı, makineleşmeden ve aşırı uzmanlaşmadan kaynaklı verim kayıplarını ortadan kaldırmayı amaçladı. Kapitalizmin ontolojik özelliklerinden biri olan hız, üretim sürecinin bütününde en etkin biçimde kullanılmaya başlandı. Teslimatta, model ve yeni dizayn oluşturmada, dağıtımda, finansal transferlerde hızlılık temel hedef oldu.
Kâr oranlarının düşme eğilimine karşı üretim ve dolaşım süreci hızlandırılarak kârın maksimize edilmesi ve her düzeydeki maliyetin düşürülmesi amaçlandı.
Maksimum sömürü ve kölece itaati hedefleyen post-fordist üretim sistemleri ya da esnek üretim biçimleri, sermayenin egemenliğini stratejik olarak derinleştirdi.
Esnek Üretim Modelleri
Finans kapital, kâr oranlarını artırmak için son derece soğukkanlı tasarlanmış, iyi hesaplanmış esneklik modellerini devreye soktu.
Sınıfın tarihsel kazanımlarını yok etmeyi ve sömürüyü derinleştirmeyi amaçlayan bu modeller, çalışma yaşamını "modern" cehenneme dönüştürüyor.
Bu modellerin başında ücret esnekliği geliyor. Ücret esnekliği, "performans ücret sistemi" gibi yaldızlı tanımlamalarla sunulabiliyor. Finans kapital, bu modelle işçi sınıfının reel kazanımlarını ve parasal sosyal haklarını (yakacak, yiyecek, tatil parası, öğrenim yardımı gibi ) kaldırmayı hedefliyor. Ayrıca fazla mesai, tatil ücreti gibi haklar ücretin dışına atılıyor. Ücret yalnızca çalışılan saatlere indirgeniyor. Türkiye'de gündemde tutulan asgari ücretin bölgeselleştirilmesi gibi adımlar da bu modelin bir yansımasıdır. Modelle, aynı zamanda işe giriş ücretinin düşürülmesi hesaplanıyor.
Finans kapitalin esneklik modellerinden bir başkası, çalışma saatlerindeki esnekliktir. Bu model "zaman esnekliği" olarak da tanımlanıyor. Modelde günlük çalışma saati sabit kalsa da, işe giriş çıkış saatlerinin esnek tutuluyor. Ayrıca aylık çalışma süresi sabit tutularak bazı günlerde az çalışma, bazı günlerde yoğunlaştırılmış iş haftası uygulanıyor. Çalışma saatlerinin yükseltilmesi bu model dâhilinde devreye sokuluyor. Çevre ülkelerde (dünyanın atölyelerinde) haftalık çalışma saatleri 60 saate ve daha üstüne çıkabiliyor.
Diğer bir esneklik modeli ise esnek istihdamdır. Küresel düzeyde hızla yayılan bu modelle istihdam, tele çalışma, kısmî çalışma, evde çalışma, taşeron çalışma, part-time çalışma gibi biçimler alabiliyor. Standart çalışma biçimi terk ediliyor. Bu yöntem finans kapitale, işgücünün sosyal maliyetinden büyük oranda kurtulma şansı veriyor.
Özelde taşeronlaşma ise sınıfın hem bugünün çalınması hem de geleceğinin gasp edilmesi anlamına geliyor.
Taşeronlaşma sınıfa taammüden bir saldırıdır. Sınıfı açlıkla terbiye etmenin aktüel biçimidir. Sınıfın en zor çalışma şartlarında, en az ücretle, hiçbir güvenceye sahip olmadan çalışmasıdır. Taşeronlaşma, küresel düzeyde temel istihdam biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Taşeronlaşma, sınıfı atomize ederken, kimliğinde ve karakterinde şiddetli aşınmalara yol açıyor. Sermayeye sınırsız bir sömürü şansı veren taşeronlaşma, aynı zamanda sermayeye olağanüstü bir biçimde "saklanma" ve "gizlenme" olanağı sağlıyor. Çeşitli alt işveren uygulamaları ve patronaj ilişkileri bu yönü pekiştiriyor.
Esnekliğin bir başka biçimi ise esnek üretim sistemleridir. Sistemler, "sıfır hatalı üretim", "stoksuz üretim", "tam zamanında üretim" gibi adlarla uygulanıyor. Kâr oranlarını artırma stratejisinin yansıması olan bu uygulamalar "toplam kalite yönetimi", " kalite çemberleri", " insan kaynakları yönetimi" gibi yeni emek yönetimi modellerinin altyapısını meydana getiriyor.
İşletme örgüt modelleri, personel politikaları, yönetim stratejileri buna göre belirleniyor. Yeni emek yönetim modelleriyle sermayenin sınıf üzerindeki tam tahakkümü amaçlanıyor.
Sınıfın Yıkımı ve Enkazlaştırılması
Üretim ve emek sürecinin parçalanması, bir taraftan sömürüyü maksimize ediyor, diğer taraftan sınıfın atomizasyonuna yol açıyor. Ayrıca sınıfının kendi içinde bölünmesini, farklılaşmasını, sınıf içinde katı bir hiyerarşinin oluşmasını beraberinde getiriyor.
Emeğin toplumsal zeminlerini aşındıran esneklik uygulamaları, sınıf bilincinin deformasyonuna yol açtığı gibi sınıfın kolektif aksiyon yeteneğini de zayıflatıyor.
Bu sürecin doğal yansımalarından biri, sınıf bilincinin aşınmasına karşılık, meslek bilincinin öne çıkarılmasıdır.
Esneklik uygulamalarıyla sınıf içinde rekabet, hırs ve kariyerist eğilimler körüklenerek, dayanışma ve paylaşma ilişkilerinin parçalanması hedeflendi. Sınıfının heterojenleşmesi yönünde ciddi adımlar atıldı. Firma ve firmayla bütünleşmiş bir işçi tipi yaratılmak istendi. "Şirketleşmiş işçi" diye de tabir edilen uygulamalarla, sınıfın kadavralaşması amaçlandı. Japonya'da işçilerin çalıştıkları fabrikanın marşını söyleyerek işe başlaması, Çin'de askerî düzenle işe gidip gelinmesi, metropollerde işçileri çalıştıkları işyerinin markasıyla bütünleştiren soft uygulamalar bu yöndeki operasyonlara örnektir. Bu sürecin doğal sonucu, sınıfın kolektif aksiyon yeteneğinin zayıflaması ve sınıfın hızla enkazlaşmasıdır.
Sınıfın Yeni Kompozisyonu
Finans kapitalin esneklik uygulamalarının sınıfa etkisi çok boyutlu oldu. İşçi sınıfının içyapısında farklılaşma, kapsamında genişleme ve organik bütünlüğünde dağılmalar yaşandı.
Bu süreç, metropollerde çıplak bir görünüm kazandı.
Karşımıza çekirdek ve çevre işgücü diye tanımlanan bir işçi profili çıktı. Ayrıca işsizlerinde bu iç içe olan halkaları tamamlayan üçüncü bir halka olarak, sınıfın organik parçası olduğu unutulmamalıdır.
Çekirdek işgücü teknisyen veya "mühendis" formasyonunda olan, kalifiye nitelikli işçilerden oluşuyor ve bu işçiler ağırlıkta ana fabrikalarda çalışıyor. Avrupa'da metal, metalurji ve otomotiv sektörünün ana fabrikalarında bu işçileri görüyoruz.
Çevre işgücü ise dünyanın küresel fabrikaya, ülkelerin ise küresel atölyelere dönüşmesine bağlı olarak, ağırlıkla emek yoğun sektörlerde çalışıyor. Emek yoğun sektörlerin periferiye kaydırılmasıyla ve ana fabrikaların ihtiyacını karşılayan ara ürünlerin bu ülkelerde üretilmesi sonucu, periferi bir nevi çevre işgücünün merkezi hâline geldi. Organize sanayi bölgelerinin çoğalması bu gelişmenin bir yansımasıdır. Benzer durum, daha küçük ölçekte metropollerde de yaşanıyor. Ana fabrikanın ihtiyaçlarına cevap veren yan sanayi, ya ülke içinde ya da ucuz işgücü merkezlerinde (Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi) faaliyet yürütüyor. Bazen de ana fabrika kendi içinde hızlı taşeronlaşmaya giderek, çekirdek işgücünü iyice daraltacak taktikler geliştiriyor. Çevre işgücünün yaygın olduğu başka bir alan ise hizmet sektörüdür.
Taşeronlaşmanın artması, çevre işgücünü tetikleyen temel faktördür. Taşeronlaşma, üretimin aşama ve bölgesel olarak parçalanmasına yol açıyor. Emeğin düşük maliyetle kullanımına olanak sağlıyor. Taşeron işçilerin güvencesiz olması sermayeye olağanüstü fırsatlar yaratıyor.
En başta istihdamın dağınık yapısı örgütlenmeyi güçlendiriyor. Standart olmayan istihdam yapısı sorunları derinleştiriyor. Taşeron işçilerin sınıfsal bilinç ve kimliklerinde görülen deformasyon, örgütlenmeyi son derece zafiyete uğratıyor.
İşçi sınıfının yapısındaki farklılaşmada dikkat çeken en önemli gelişme, kadınların, çocukların, gençlerin ve kafa emekçilerinin işçi sınıfı içinde ağırlıklarının artmasıdır. Bir anlamda işçilik gençleşiyor, gençler işçileşiyor. Benzer tanımlamayı kadınlar içinde yapabiliriz.
Bilginin metalaşmasına bağlı beyin emeğinin hızla proleterleşmesi, işçi sınıfının kapsamını genişleten bir başka faktör olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca aktif işgücü olmayan ama sınıfın organik parçası olan işsizlerin sayısı da küresel düzeyde artıyor.
Finans kapitalin esnek üretim gibi sınıfı bölen, parçalayan, enkazlaştıran politikaları ve sömürüyü derinleştiren uygulamaları paradoksal gelişmelerin ve olanakların önünü açıyor.
Sorun, sınıflar mücadelesinin yeni momentine uygun, yeni mücadele ve örgütlenme biçimleri yaratmaktır (mesela sınıfın enformalleşmesine karşı, enformel örgütlenmelerle cevap vermek gibi). Sınıfın organik birliğini sağlamak ve enerjisini kristalize etmektir. Sınıfın otonomisinin muhteşem zenginliği bize bu imkânları sunuyor. Sınıflar mücadelesi, sınıfın otonomisinin beslendiği yerdir. Orada olacağız, orada öğreneceğiz, orada kendimizi var edeceğiz.
Volkan Yaraşır
[Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu’nun (ATİK) 5-6 Nisan 2014'te Frankfurt'ta düzenlediği II. Avrupa İşçi Konferansı'nda yapılan panelin deşifre edilen konuşma metni.]
Devamını oku ...

Parti-Devlet vs. Cemaat Demokrasisi

Ülke, sermayenin bölgesel ve dönemsel çıkarları uyarınca yeniden kuruluyor. Kuruluş doğudan gerçekleşiyor. Kuruluşun doğudan gerçekleşmesi, kuruluşta Kürd’ü ve Müslüman’ı öne çıkartıyor. Hangi Kürd’ün ve hangi Müslüman’ın eleğin altında kalacağını, mücadele tayin ediyor. Kürd’ün belirli bir gücü var ve kendisini oradan teşkil ediyor. Ama Müslüman âlemin elinde, yıllarca antikomünist hareketin içinde ajanlık ifa etmekten başka bir iş yapmamış kadrolar mevcut. Bunlar kendilerine geçmişte emirler yağdırmış, DP geleneğinden gelen ağabeyleriyle iktidar koltuğuna yapışmışlar, olan bu. Dolayısıyla kuruluş momentinde eskinin koltuk sahipleri ön planda. Bu anlamda ilgili momentte bir tür İslam’dan söz etmek mümkün değil. İslam, sadece kurucu bir devlet ideolojisi olarak yeniden formüle ediliyor. İslam karşıtlığı ile kendi öznelliğini, failliğini bu momentte kurmak isteyenleri, demek ki, hüsran bekliyor. Sola yeniden böylesi bir kuruluş düşüyor. Son operasyonlar bahanesiyle, İslam ve Kürd karşıtlığı solda toplanıyor.
AKP, ülkenin yeniden kuruluşuna, doğudan gerçekleşen inşa faaliyetine “parti-devlet” olarak cevap vermek demek. O, esasında devletin eteğinin dibindeki tarikatları, grupları ve cemaatleri devlete ram ediyor. Onları dize getirmek gibi bir role, misyona sahip. Bugün “rol”den ve “misyon”dan bahsedenlerin AKP’ye işaret etmesi bu yüzden. Parti, fukara Müslüman halkı mevcut Kemalist iktidar ilişkilerine kul etmeye çalışıyor, onun için var. Yani AKP, İslamcılığın tüm tartışmalarının stabilize edilmesi, tüketilmesi ve ezilmesi demek. Kuruluş sürecinin iktisadî yapısını tabiî ki neoliberalizm tayin ediyor ama buradan bir ekonomizm türetmemek elzem. Zira ekonomizm üstyapısal unsurları dokunulmaz kılıyor. “Ekonomi-politik” formülünde politik özne iktisadî olan üzerinden tesis ediliyor. Bu da AKP’nin siyasetine eklemlenmekle sonuçlanıyor. İktisadî özneler, politikaya düşman olan kısmıyla ele alınıyorlar. Ulus-devlet türünden kurguları ezdiği için iktisadî öznelerin varlığını alkışlamak, politiklik zannediliyor. Tam da bu nedenle, “Tayyip Erdoğan’ın 2050 ufku”ndan dem vuruluyor. Müslüman halk, ancak egemenlerin ideolojisi uyarınca “ümmet” denilen cennete erişebileceklerine inandırılıyor. Buna, saf politik öznellikle karşı çıkıp, iktisadî olanı nesneleştirerek cevap vermek bir sonuç üretmiyor. Faşizan ya da totaliter, iktidarın ideolojik argümanlarına karşı tam boy cepheden bir karşıtlık üretmek gerekiyor. Belki de ümmetin bugünün mazlumlarının-sömürülenlerinin boynunun borcu olduğunu dillendirmek gerekiyor.
Bugün AKP ile Fethullah arasında cereyan eden kavgada AKP tetikçileri, açıktan cemaate parmak sallayıp, “CHP’yi desteklerseniz, bu ülkede devrimcilere yol açarsınız” diyorlar.(1) İşareti buradan almak gerekiyor. İlgili ideolojik balonun patlayacağı yerin işareti, devrimcilerin bizatihi varlığı oluyor. Zira cemaat, ABD-İsrail eliyle edindiği özerklik imkânı sayesinde, alternatif bir hattı temsil ediyor. O, ancak antikomünistlik yapmak kaydıyla hapisten çıkartılmış Said-i Nursi’yi takip ederek, devletin girmediği yerlere giriyor, devletin ajanı olarak. Özal’dan bugüne iktidarın hep bir yerinde var oluyor ve bu varoluş emperyalizmin sopası olmaya yazgılı. Dilipak’ın tespitiyle(2), köksüz bir hareket, balon misali şişiriliyor. Cemaat bu tartışmada AKP’ye diyor ki(3), “sen de doğuya doğru büyürken, içine İran giriyor, farkında değilsin.” Bu aşamada “İdris-i Bitlisî’nin ülkesi yıkılıyor” yaygarası kopartılıyor ve özünde “İran’a karşı oluşmuş varlığımız boşa düşüyor sizin yüzünüzden” denilmiş oluyor. Batı ajanlığı ve batılı ajanlık, alan kavgası veriyor. İran’a uzanan el, ona karşı olan kafanın kendisi kadar tehlikeli. Ülkenin doğudan kurulması, doğunun da yıkılmasını şart koşuyor. “Ümmet” denilen cennet için buranın cehenneme çevrilmesi gerektiği, millete inandırılmak zorunda. Bunun için herkesin ekmeğe, suya kul edilmesi gerekiyor. Suyun başına geçip herkesi yönetmenin yolları aranıyor. Ama tersten, meselenin dolarlara, avrolara indirgenmesi, kitlelerin paraya kulluğa devam etmesini anlatıyor.
Kavga İran hattından kopuyor. İran düşmanlığı Fethullah çizgisinde esasen İran Devrimi düşmanlığı ile tanımlı. O, İslamî devrimin önünü almak için görevlendirilmiş bir dalgakıran. İdris-i Bitlisî türünden tarihsel referansların bulunması, zarftan ibaret. Cemaat, temelde efendilerine, “bu topraklarda yeni bir devrim olmasın istiyorsanız, ben size lâzımım” mesajı vermiş oluyor. AKP de “ben varken sana iş düşmez” diye restleşiyor ve karşı-devrimci pratiğine alan açmak için uğraşıyor, zira Marx’ın tespitiyle, “karşı-devrim de sonuçta bir devrim”. Bu “devrim”in ilerlemesi, Fethullah’ın sinir uçlarına dokunuyor. Mesele, suyun başını tutmak ve herkesi susuz bırakıp bu suya mecbur etmek. Bu noktada mevcut gerilimin ne sebeple açığa çıktığının analiz edilmesi zorunlu. İlk elden verilerle, gerilim ve çatışmanın devletin parti nezdinde toplaşması ve milletin “kontrol dışı” unsurlarının törpülenmesinden kaynaklı yaşandığını söylemek mümkün. Ama verili hâlde Fethullah’a kontrol dışılık tespiti üzerinden, “solculuk” atfetmek büyük yanılsama.
Bir komplo teorisine göre, AKP devlet ideolojisinin bir kanadıyla anlaşıyor. Deniz Baykal’ın da içinde olduğu bir mekanizma sayesinde Tayyip başbakan yapılıyor. Burada bir şey verildiğine göre, bir şey de istenmiş olmalı. Burada istenenin, “Fethullah’ın kellesi” olduğu iddia ediliyor. Zira Fethullah yeni konsolidasyon momentinde ıskartaya çıkartılmış bir isim. Tayyip, özünde CHP’nin iç ve dış siyasetinin taşıyıcılığını yapıyor. Dış siyasette İsmail Cem, iç siyasette Kemal Derviş politikaları İslamî kılıfla sunuluyor. Bu kurguda Fethullah, Öcalan’ın ifadesiyle, merkeze çekilen polis şefi. Bu noktada Ergenekon yargılamaları üzerinden Fethullah’a bir alan açılıyor. Ordu, kendi artıklarından kurtuluyor. Yollar temizleniyor. Süreç içerisinde devlet mekanizması muhtaç olduğu parti-devletine kavuşuyor. Bu kurguda artık cemaat demokrasisinin terbiye ediciliğine ihtiyaç kalmıyor. Disiplin ve terbiye tek elde toplaşıyor.
Parti-devlet olarak AKP, kendi demokrasisini kurmak için kontrol dışı unsurları bertaraf ediyor ya da onu hizaya sokuyor dolayısıyla. “Paralel devlet” terennümlerinin dile dolanması buna işaret ediyor. Bu kavramı dillendiren ilk kişinin Öcalan olduğunu hatırda tutmak gerek. Demek ki doğudan kuruluş batılı ajanlarını vuruyor, doğunun faillerini öne çıkartıyor.
AKP, Mısırlı şehide Esma’yı anlatmak için kullanılan “4” işaretini ideolojik bir müdahale ile tek devlet, tek millet vs. yalanına dönüştürüyor. Müslüman halk, bu kâfir devletin kulu olmaya zorlanıyor. Onu sorgulama ihtimalleri bir bir siliniyor. Açık kapılar hızla kapatılıyor. Devletin partisinden parti-devlete evrilen bir oluşum, kaotik, belirsiz her türlü unsuru dışarıda bırakıyor. Nusaybin’de dikilen duvar ne ise, polise ve savcıya getirilen yetki sınırı da o. Sınırların çekilmesi için önce kılıçların çekilmesi gerekiyor. Bu kılıçlar ve sınırlar çekilince, AKP’nin kitle kaybedeceğini düşünmek yanılsamalı. Zira AKP, tam da kitlesine olan güveni için ve bu güven üzerinden ilgili hamleleri yapıyor. Eskiden Fethullah’ın yüzde sekizlik oyundan bahsedilirken, bu kitlenin yüzde bire gerilediği iddia ediliyor. Tam da bu nedenle Fethullah’a parti kurması söyleniyor. “Her partiye eşit mesafedeyiz” diyen bir hareketin parti-devlet için tehlike arz ettiği açık. Kontrol edilmesi gereken bu hareketin verdiği terbiye, devlet disiplinine sokulmak zorunda. Disiplin, yağma, talan, sömürü ve zulüm için önşart. İkinci şart olarak terbiyenin de imkânlarının devletin eline geçmesi mecburi. Yani AKP’yi her şeyden yalıtık, basit bir özne olarak okumak çıkışsız. Onun ardına, mazrufuna, derûnuna bakmak gerekli.
Konsolidasyon sürecinin en önemli tehdidi, esasında Kürd hareketi. Kavganın fitilini ateşleyen de, bir ölçüde, Öcalan’ın hamleleri olsa gerek. Çünkü AKP ile yaşanan geçici yakınlaşma, Cemaat’in bölgesel planlarda boşa düşmesine neden oluyor. Karşı-devrimci süreç Cemaat’i ıskartaya çıkartıyor. Kürdistan’da dershanelerle gençliği devlete ve sermayeye hizmet eri yapma projesi, Kürdlerin manevralarıyla değersizleşiyor. Kürd’e uzanan el, diğer el ile cemaatin iteklendiğini anlatıyor. Doğudan batıya doğru kuruluş, doğunun stabilize edilmesini, kontrol altına alınmasını dayatıyor. Doğuya sefer oluyor, zafer olmuyor. Bir yanıyla doğuda zafer olamadığından, Fethullah’ın “batı ajanı” olduğuna dair sözler işitiliyor. Doğudan kuruluş, Fethullah’ın mevcudiyetini tehlikeli ya da faydasız kılıyor. Yaşananı bir “iç” temizlik olarak okumak mümkün bu açıdan. Fethullah, “tam da bize hizmet ettiği için Özal öldürüldü” diyerek esasında “bize hizmet etmeyen de ölür” demiş oluyor ve bir yerlere işmar ediyor. Onun tasfiyesinin de belirli yerlere atıfta bulunuyor olması gerek. “Faşizm emperyalizmin içe dönük olan hâlidir” tespiti doğru ise, Türkiye alt-emperyalist olduğu değil, olamadığı için AKP merkeze çekilmiş olmalı. Biri içteki, diğeri dıştaki “İsrail”e bağlı. İçteki İsrail’in bugün Ortadoğu’ya kama niyetine sokulmuş gerçek, dışta olan İsrail’le bir tür rekabet içine girdiği momentler var. Demokrat Parti’nin ve Menderes’in tam da “ümmetin birliği” gibi şişirme bir hedefle öne çıktığı durumda tasfiye edildiği biliniyor. İç siyonizm dış siyonizmi kimi zaman hasım, kimi zaman rakip kimi zaman da düşman olarak görüyor. Bu durum yanıltıcı olmamalı.
Bugün AKP tetikçileri, açıktan “kurtuluş savaşı” yaşandığını ilân ediyorlar. Bu savaşın “yerli, güçlü, bu toprakların bağrından çıkmış, özgün ve dik duran bir halk önderi” şahsında gerçekleştiğine inanıyorlar. İlk kurtuluş savaşı savaşlardan yılmış halka rağmen, birkaç siyonistin, sabetayistin ve masonun tetiklediği bir hareket. Bu da öyle olmalı. Aynı jargona başvuruluyorsa, başka bir seçenek mümkün değil.
Tayyip, bir imge olarak parti-devlete işaret ediyor. İttihatçıların kurduğu devlet, yeni Kemal’ini buluyor. Dolayısıyla ülke, efendiler için yeniden koruma altına alınmış oluyor. Yıkılma ihtimali zamansal olarak ötelenmiş oluyor. Bu kurtuluş savaşında kurtulan şeyin işgalciler ve hainler olması gerek. Bir ânda Fethullah’ın işgalci ve hain seviyesine çekilmesi bu açıdan manidar. Mevcut momentte birden Yunan, İtalyan ve İngiliz sermayesiyle ilişkili olan batı Anadolu toprak ağalarına ve tefecilerine dönüşüveriyor. Eski gerilim, yeni bir biçim altında, tekrar su yüzüne çıkıyor. Batı Anadolu hattına çekilmek, onu bugün CHP-MHP hattına doğalında zorluyor. AKP ise alt sınıfsal katmanlara doğru evrilerek, gücünü oradan konsolide etme imkânı buluyor. Yolsuzluk operasyonlarının tersten, halkta aksi bir tepkiye yol açtığı biliniyor. Üç beş orta sınıf bond çantalı safları terk ediyor ama mütedeyyin fukara kesim çeşitli gerekçelerle AKP’ye bağlanıyor. Esasında devlet mekanizması AKP şahsında, bu kesimlerle kopan ya da esneyen ilişkilerini tamir etme şansına kavuşuyor. Fethullah cemaatten camiaya evrilerek, o fukaranın dininin dışına çıkacağını söylemiş oluyor. Bir fikir etrafında görece daha esnek ve liberal bir yapıya işaret ediyor. Ama düne kadar hizmet ettiği devlet onu içerip aşarak farklı kompozisyona evriliyor.
Solda da bu sürecin benzer bir seyri var: orada da parti-devlet anlayışına karşı anarşizmden rol çalan tuhaf demokratik cemaat ilişkileri çıkartılıyor. Benzer bir süreci, cemaat ile AKP arasındaki gerilimde de görmek mümkün. Parti-devlet anlayışına karşı bir tür cemaat demokrasisi savunusu yapılıyor. Bu noktada parti-devletin de cemaat demokrasisinin de efendilerin elindeki kılıcın iki keskin tarafı olduğunu bilmekte fayda var. Son operasyonla cemaat vurucu gücünden, AKP de hegemonik gücünden ödün vermeye zorlanıyor.(4) Aynı operasyon sola da çekiliyor esasında. Camialaşma partileşmenin karşısına çıkartılıyor. Bu türden sosyologlar eliyle sol iktidar mücadelesinden alıkonulmak isteniyor, yedeğe çekiliyor.
Kıyamet, İran’la gizli yapılan doğalgaz ithalatı yüzünden kopuyor. Bu kanalda Fethullahçıların suyun başına geçmeleri mümkün değil. Bugün AKP tetikçileri(5), tam da bu meseleyle bağlantılı olarak, “İran’ın Türkî cumhuriyetlerdeki etkisinin kırılmasına mani olmak için Fethullah okullarının desteklendiğini” ikrar ediyorlar. Türkiye “büyüyorsa” ve bu büyüme doğudan batıya doğru bir kuruluş üzerinden gerçekleşiyorsa, esasen İran’ın meselenin merkezine yerleştirildiği iddia edilebilir. İsrail ve ABD’nin yapılan “operasyon”un arkasında olması, AKP’lilerin gördüğü biçimiyle, tam da İran’ın ağırlığı ile ilgili. Muhtemelen yeni dönemde Tayyip’ten yerli ve Müslüman bir “Mustafa Kemal” karikatürü çıkartacaklar. Bu karikatürün eskinin Rıza Şah’ıyla ilişkilendirilmesi daha bir mümkün.
Mustafa Kemal’in bektaşî ya da mevlevî fetvacıları vardı, bugünkü karikatürse Hayrettin Karaman(6) türünden hocalara ihtiyaç duyuyor. Her ikisini de mutlak iktidar sahibi olarak görmek hatalı. Ana ittihatçı gelenek, parti-devlet ve cemaat demokrasisi arasında belirli bir gerilimde ifadesini buluyor. Biri içi konsolide etmeye, diğeri dışı düzlemeye mecbur. Dönemin “mazlum halkların önderi” olarak lanse edilen Mustafa Kemal ve Türkiye’nin yerini Tayyip ve “Yeni Türkiye”(7) masalları alıyor. Yeni savaş kabinesinde bir jitemcinin olması tesadüf değil.
Demokrasi, aslında devletin parçaladığı bireylere devletin dolaylı olarak yedirilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla cemaat demokrasisinin açtığı kanala girmek, buna sevinmek, devletin mikro alana nasıl yerleştiğini görmezden geliyor. Emniyet ve yargı alanındaki tüm çatlakların kapatılması ile bu sürecin kapanacağı açık. “Amerikan polisi” eleştirisi, polisin Amerikanlaşmasını gizliyor.(8) Taktiklerin İsrail askerlerinden aşırma olduğunu örtbas ediyor. Silâhların menşesi unutuluyor.
Cemaat demokrasisinin açtığı yarıktan ilerlemek, sadece huzuru ve rahatı örgütlüyor. Huzursuzluk ve rahatsızlık terörize ediliyor. Sol, bu kanala girmekle kendi topuğunu nişanlıyor. “Hükümet istifa” söylemi, Gezi sürecini lime lime etmiş solun ağzında yalana dönüşüyor. Zira gerekli güç odakları ve ocakları oluşmadığı için bu slogan en fazla erken seçime ve CHP-MHP koalisyonuna işaret etmiş oluyor. Kitlelere “paranızın peşine düşün” demek, onları paraya kul ediyor; kitleleri hükümet karşıtlığında cisimleştirmekse, kitlelerin politik varlığını soyut kabul etmekten ileri geliyor. Dolayısıyla somut, elle tutulur güç ilişkileri ya görülmüyor ya da bu yönde bir ihtiyaç zuhur etmiyor.
Parti-devlet eleştirisi, devletin partileşmesini; cemaat demokrasisi eleştirisi, demokrasinin cemaatleşmesini görmüyor. Bir tür “cambaza bak” oyunu oynanıyor. Bu eleştiriler, esasında birer koruma biçimi. AKP, kendisini devletin partisi olarak inşa ediyor oluşunu gizliyor. Fethullah ise, demokrasiyi cemaatleştirme niyetlerini saklıyor.
Eleştiriler bu minvalde tek taraflıdır ve suyun başına geçenlerin çıkarları uyarınca biçimlenmektedir. Fethullah, devletin partileşmesi sürecinde kadrolarının tasfiye oluşuna karşı direnç geliştirmiştir. Muhtemelen demokrasinin cemaatleşmesi karşısında Tayyip, altının oyulduğunu düşünmüştür. Direnen de altının oyulduğunu düşünen de aynı güçlerdir. Tartışma yöntemseldir. Özetle AKP devletleşmiştir. Ama bu süreç, devletin de partileşmesine doğru evrilmiştir, demokrasi de cemaatleşmiştir.
Fethullah Gülen cemaat ve camia(9) arasında ayrım yapmaktadır ve kendi hareketini “camia” olarak tarif etmektedir. İlki bitmiş tamamlanmış olana, ikincisi bir iradeye, toplama iradesine işaret eder. Demek ki itiraz, “tek parti” ya da “diktatör” eleştirileri, devletin partileşip demokrasinin cemaatleşmesine izin verilmemesiyle ilgilidir.
Camia hareketi, Gezi’den, hatta Hakan Fidan krizinden beri ortaklık teklif etmektedir. Bir tür Selçuklu sultanının yanıbaşında onu ikaz eden Nizamülmülk olma hevesindedir. Bu, “bu kadar böbürlenme padişahım, halkın içinde yaptıklarının bir karşılığının olmasını istiyorsan bana muhtaçsın” demektir. AKP ise yeni kuruluşta bu türden bir ortaklığa kapalıdır. Bu devletin “serseri” ya da “alt-emperyalist” olmasından değil, tam aksine neoliberal hegemonyanın basit ve aktif bir aktörü olma gayretiyle ilgilidir. Devletin serseri ya da alt-emperyalist olma imkânı, şansı yoktur. Yapılanlar, olanlar, piyasaların, paranın akış hattının, emperyal projelerin, bölgesel tasarımın dışında asla gerçekleşmez. Sol özneler açısından meseleyi soyut bir kapitalizm eleştirisine indirgeyenlerin devleti olandan büyük göstermeleri zaruridir. Böylelikle kitleler devlete karşı mücadelenin nafileliğine ikna edilmiş olurlar.
AKP mülkün, metanın iktidarı, Fethullah paranın demokrasisi peşindedir. AKP devletin şirket gibi, Fethullah, şirketin devlet gibi yönetilmesidir. Demokrasi çığırtkanlığı yapmak, kitleleri o mülkün iktidarına bağlamak demektir. İktidar üzerinden siyaset yapmak, kitlelerin iradesini iğdiş etmektir. Bu çürümeyi kökünden söküp atacak, it dalaşına son verecek olan, mülksüz, parasız pulsuz kitlelerdir.
Tayyip Erdoğan Samsun mitinginde, “biz sistemdeki bozuk çarkları düzeltmek için geldik” demekte, bir yerlere mesaj vermektedir. Halkın kadîm mesajı ve tokadı ise şudur: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.”
Siyonist-emperyalist şebekenin tetikçisi olarak Fethullah milletin birliğine kastetmiştir. Millet bu saldırıyı savuşturacaktır.
Siyonist-emperyalist şebekenin faili olarak AKP hak-batıl ayrımına küfretmiş, halkın ikiliğine kastetmiştir. Halk bu cerahati içinden söküp atacaktır.
Cidal Haksoy
Dipnotlar
1. “Fatih Tezcan: Asıl Hedef Erdoğan”, Yeni Akit, 1 Aralık 2013.
2. “Tetikçileri de Vururlar”, Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 19 Aralık 2013.
3. “Şah Diyen Şah İsmail Olmasın!”, Kerim Balcı, Zaman, 20 Aralık 2013.
4. “(…) bu sürecin bu denli ağır geçmesinin temel nedeni, yukarıda bahsedilen üç sosyalleşme mecrasını tamamlaması gereken bir dördüncü mecranın son otuz yıldır Türkiye’de baskı altına alınmış olmasıdır. Bu sosyalleşme mecrası, cemaat ya da cemiyet değil ‘camia’dır.” (“Camia Cemaate Karşı: Halk Meclisleri Neyi Hedeflemeli?”, Utku Balaban, Bianet, 23.06.2013.)
5. İsmail Nacar’dan aktaran: a.g.m., Abdurrahman Dilipak.
6. “Türkiye’nin Dostları ve Düşmanları”, Hayrettin Karaman, Star Gazetesi, 19.12.2013.
7. “Bu, Çokuluslu Bir Operasyondur”, İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 20.12.2013.
8. “Affedersiniz, Siz ABD Polisi misiniz?”, Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 19.12.2013.
9. “Cemaat Değil, Camia”, Ekrem Dumanlı, Zaman, 20.02.2012.
Devamını oku ...

Bahar – Çiçek – Böcek

Meşhur bir afiş var: Patron portakal sıkma makinasında işçiyi sıkar ve alttan dolar çıkar. “Teknik” bir dille söyleyecek olursak, durum şöyledir: emek gücü + yaşam sermaye.
1886 Amerika’sında da durum bugünkün­den farklı değildi pek. Günde 14-16 saatlere varan işgününe ve akıl almaz çalışma koşullarına karşı işçilerin-emekçilerin Chicago’da greve çıkması ve kanla bastı­rılmasıyla kayıtlara geçer 1 Mayıs.
İşçilerin talepleri 8 saatlik işgünüdür ve grev kararı alırlar. Grev kararını alan Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun bildirisinde şöyle denilmektedir: “1 Mayıs; işçi sınıfının kendi yasalarını yaptığı ve bunları uygulama gücünü ortaya koyduğu gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün, dünyanın tüm halklarının kaderlerini elinde tutanlara karşı çevrildiği gün…”
Grev ve gösteriler 1 Mayıs’tan sonra da sürdü. Mücadele ateşi bir kez tüm fabrikaları, madenleri, tersaneleri sarınca, kazanıncaya kadar durmak olmazdı. 3 Mayıs’ta McCormick’e ait fabrikada işten atılan işçiler, işyerlerinin önünde bir miting düzenlediler. Gösteri sona ermek üzereydi ki, patron, fabrika düdüğünü çalarak içerideki eli sopalı grev kırıcıları dışarı çıkardı. Bu eli silâhlı patron uşaklarının tahrikleri sonucu, patronu protesto etmek için bir grup işçi fabrikaya yöneldi. Polis, bu grevci işçilerin üzerine ateş açtı. Yaşam hakkını ve ekmeğini korumaktan başka suçu olmayan dört işçi öldü, onlarcası yaralandı.
Ertesi gün tüm Chicago işçileri, bu saldırıyı kınamak için Haymarket meydanında toplandı. Miting tam dağılmak üzereydi ki, kürsünün önüne bir bomba atıldı. Orada toplanmış olan yedi polis öldü, 66 polis yaralandı. Bombayı atan belli değildi, hatta bugün bile o bombayı atanın hükümet adına çalışan kışkırtıcılar olduğu iddia edilir. Buna rağmen, Illinois Mahkemeleri suçluyu çoktan ilân etmişti. Sekiz saatlik işgünü için mücadelenin ön saflarında yer alan 8 işçi lideri tutuklandı.
Bu sekiz işçinin yedisi, o gün miting alanında hiç bulunmamıştı. Birçoğu grev komiteleri ile ilgili bir toplantı için şehrin başka bir semtinde bulunuyordu. Bunu sadece işçi arkadaşları değil, farklı tanıklar da doğruluyordu. Sekizincisi ise, olay anında miting meydanındaki kürsüde konuşma yapmaktaydı. Ancak işçi sınıfına bir ders vermek isteyen yetkililer, bu sekiz işçiyi asmakta kararlıydılar. Avrupa ve ABD’de serbest bırakılmaları için yürütülen kampanyalar sonuç vermedi ve “Chicago Sekizleri” diye adlandırılan bu işçiler, “yalnızca” sermayeye kararlılıkla kafa tuttukları için ölüme mahkûm edildiler.
Mahkemeden yaklaşık bir yıl sonra işçilerin dördü asıldı. Biri ise cezaevindeki hücresinde ölü bulundu. İntihar mı yoksa cinayet mi olduğu açıklığa kavuşmadı. İşçi sınıfı, bu yiğit evlatlarına inanılmaz bir cenaze töreni düzenledi. Onların cenazesinde yüz binlerce işçi sermayeye öfkesini dile getirdi. İdam edilen işçilerden birinin, Spiers’in şu sözleri tarihe geçti:
“Bizi asarak işçi hareketini, milyonları, yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca işçiyi kendine çeken bir hareketi yok edeceğinizi sanıyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz... Burada bizim ölümümüzle çakacak olan kıvılcım, orada, önünüzde ve arkanızda, dünyanın her tarafında devasa yangınlara dönüşecek. Bu içten içe yanan bir ateş, bu yangını söndüremezsiniz. […]”
Türkiye’de ve Dünya’nın birçok ülkesinde de durum hâlâ 1886 Amerika’sından birkaç şey dışında pek farklı değil. Zaman ilerledikçe işçi sınıfı daha da bir “özgürleşti.” 15-16 saatlik iş günü birçok atölyede ve fabrikada yok, ancak mesaiye kalma “özgürlüğü” var işçilerin. Aynı zamanda aç kalma özgürlüğü de... Her şey kâğıt üzerinde mükemmel, tabii bu durum yaptığımız okumalara göre değişkenlik gösteriyor. Özgürlük denilen şeye bir de buradan baksak iyi olur sanki.
Her geçen gün tersanelerde işçiler ölürken, hiçbir emekçinin-çalışanın lehine olmayan yasa tasarıları bir bir meclisten geçerken, Türkiye’nin de gidişattan bağımsız olmadığını görmek pek de zor bir mesele değil. Onca basın açıklamasına, kitlesel mitinglere rağmen hükümetin SSGSS (Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası) için söylediği tek şey “bir daha düşüneceğiz” gibi ucu açık bir önerme oldu ve 17 Nisan 2008 de yasa mecliste kabul edildi örneğin.
Mezarda emeklilik, sağlık sigortası, sosyal güvence ve birçok konuda bizleri yakından etkileyecek bu yasa Ekim 2008’de yürürlüğe girdi. Sadece bu yasayla da kalmayacak, çalışanların birçok hakkını törpüleyecek yasalar da hükümetin eylem planı arasında.
Peki, biz bu işin neresinde olacağız ya da olmalıyız?
Mühendislik ya da mimarlık okuyan öğrenciler için mecliste ayrı yasa tasarıları görüşülmedi. İşçilerinkinden çok farklı kurumlar tarafından sigortalanan bir makina mühendisi belki vardır ama ben duymadım. “İşçileri sömüreyim. Portakal sıkma makinasında sıkayım, alttan para alayım ama mühendislere kıyamam, onları kâr ortağım yapayım” diyen patron görmedim. Demek istediğim, baretlerimizin rengi ait olduğumuz sınıfı bize unutturmamalı. Mühendisliğin işçilikle uzaktan yakından alakası olmayan elit bir meslek olduğunu düşünenler varsa, elit olmaktan ne anladıklarını gerçekten merak ediyorum. Bize neye aday olduğumuzu atlayarak diyorlar ki: “ Ne işi var öğrencinin 1 Mayıs’ta?”
Söylüyoruz:
İnsanlık dışı çalışma koşullarına karşı, geleceksizleştirilmeye karşı, haklarımızın törpülenmesine karşı, emekten-insandan yana olmayan hükümet politikalarına karşı 1 Mayıs’ta 1 Mayıs alanlarında olacağız. Sömürüldüğünün ve sömürüleceğinin farkında olan herkesi 1 Mayıs’ta alanlarda olmaya davet ediyoruz. Unutmamak gerekir ki: 1 Mayıs solcu bayramı değildir ayrıca bahar ve çiçek bayramı hiç değildir. Belki bayram da değildir.
Yaşasın işçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs.
Uğur Şahinkaya
Devamını oku ...

Lenin ve Şark

Birinci Enternasyonal, komünist enternasyonalin esaslarını ortaya çıkarmıştı ama enternasyonalin kısa ömrü temel rotanın belirlenmesinden fazlasına izin vermedi ve sömürgecilik sorunu derinlemesine ele alınamadı.
İkinci Enternasyonal’e gelince, orada MacDonald(1), Vandervelde(2), Henderson(3), Blum(4) gibi ve bu tipdeki delegelerle ne kadar da ilgi gösterilmişti bu konuya! Bu liderler en ufak fırsatı, kapitalistlerinin sahip oldukları sömürgelerde uyguladıkları emperyalist siyasete kayıtsız şartsız eklemlendiklerinin altını çizmek için kullanıyorlardı. Bu baylar, sömürülen halkların bağımsızlık için verdiği mücadeleyi desteklemediler. Bir kere iktidara geldiğinde, başta Hint ve Sudan halkları olmak üzere, sömürgelerdeki halkların yabancı zalimlere karşı cesaret dolu mücadelelerinin bastırılmasında, Baldwin(5) ve Chamberlain’e(6) hiçbir yönden karşı koymayan MacDonald’dan başkası mıydı?
Bu bayların emirleriyle yerlilerin köylerine bombalar yağıyor, görülmemiş zalimlikte ve vahşilikte baskı uygulanıyordu. Bu oportunistlerin uyguladıkları siyasetle işçileri, beyaz ırktan olanlar ve beyaz olmayanlar olarak ayrıştırmaya çalıştıkları; bu aldatıcıların etkisindeki sendikaların da beyaz olmayan işçileri bünyelerine katmayı reddettikleri herkes tarafından bilinir. Başka diğer konular yanında, sömürgecilik konusundaki siyaseti söz konusu olduğunda, gerçek bir küçük burjuva örgütü olan İkinci Enternasyonal’in maskesi düşer. İşte bu nedenle sömürge ülkelerde, Ekim Devrimi gerçekleşene kadar sosyalizm, sömürü ve aldatmanın yeni bir enstrümanı ve beyazlara ayrılmış bir öğreti olarak algılanıyordu.
Sömürülen halklar için gerçekten devrimci bir çağın açılmasının müsebbibi Lenin’dir.
O, ilk olarak, Avrupalı ve Amerikalı emekçiler arasında sömürülen halklara yönelmiş olan kemikleşmiş önyargıları mahkûm etmiştir. Onun, Komünist Enternasyonal tarafından da kabul edilen ulusal sorun hakkındaki tezleri dünyanın ezilen halkları arasında büyük bir devrimi tetiklemiştir.
Lenin, ilk olarak, dünya devrimi için sömürge meselesinde doğru çözümün önemini kavramış ve bunun altını çizmiştir. Hem Komünist Enternasyonal’in, hem Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun hem de Komünist Gençlik Enternasyonali’nin(7) kongrelerinde bu sorun, her daim en önemli konular arasındadır.
Lenin, ilk olarak, mesaisini sömürülen halkları devrimci harekete kazanmanın önemine hasretmiştir. Sosyalist devrimin sömürülen halklar olmadan başarılamayacağının altını ilk çizen de odur.
Ayırt edici özelliği olan öngörüsüyle Lenin, sömürgelere devrim konusunda yol göstermek için, bu topraklarda yükselen ulusal kurtuluş hareketlerinden sonuna kadar yararlanmayı bilmenin önemini kavramıştı. Sömürülen halkların mücadelesinin desteklenmesiyle, dünya emekçilerinin sosyalist devrime çok sayıda yeni ve güçlü müttefik kazandığını görmüştü.
Sömürge halkların Komünist Enternasyonal’e katılan delegeleri, önderimiz ve yoldaşımız Lenin’in ilgisini hiçbir zaman unutmayacaklar. Lenin’in, kendi ülkelerindeki devrimci çalışmaların son derece karmaşık şartlarını ve özgünlüklerini nasıl da derinleştirdiği, sömürge halklar tarafından her zaman hatırlanacaktır. Hiçbirimiz Lenin’in öngörülerinin hangi noktalarda haklı olduğunu ve öğretilerinin ne kadar dakik olduğunu takdir edemedik.
Sömürge ülkelerin en geri kalmış kitlelerini seferber edebilmeyi onun bilgeliğine borçluyuz. Dünyanın her tarafındaki komünist partiler tarafından uygulamaya konan taktikleri, sömürge ülkelerin en iyi ve en faal unsurlarını, her zaman bu ülkelerdeki komünist harekete kazanmamızı sağlamıştır.
Ulusal soruna Lenin’in Sovyet Rusya’da ileri sürdüğü çözüm ve bunun Komünist Parti tarafından gerçekleştirilen uygulamaları, sömürge ülkeler için en etkili propaganda silâhları olmuştur.
Ezilen ve köleleştirilen halklar için Lenin, esaret altındaki sefil hayatların tarihsel miladının kahramanı ve aydınlık geleceğinin sembolü olarak kalacaktır.
Ho Chi Minh(*)
La Sirène, 21 Ocak 1926
Dipnotlar
1. James Ramsay MacDonald (1866-1937): Bağımsız İşçi Partisi ve İşçi Partisi’nin önderidir. Sınıfların işbirliği tezinin ve “kapitalizm içinde sosyalizmin ilerici entegrasyonu” programının taraftarıdır. 1924’te ve 1929-1935 arasında Birleşik Krallık Başbakanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1931'de Liberaller ile Muhafazakârları da kapsayan bir Millî Hükümet kurulması çağrısında bulundu (Süreci gerçekte yönlendiren muhafazakâr Baldwin’di). Bunun üzerine MacDonald, bakanları Snowden ve Thomas ile birlikte İşçi Partisi'nden ihraç edildi. MacDonald, Britanya emperyalizmini ateşli bir şekilde savunmuş ve İngiliz işçi sınıfı içinde reformizm yanılsamasının yayılmasına katkıda bulunmuştur.
2. Emile Vandervelde (1866-1938): Belçika İşçi Partisi lideri ve İkinci Enternasyonal’in önderlerindendir. Sovyetler Birliği’ne silâhlı bir şekilde müdahale edilmesi gerektiğini savunmuştur ve işçi hareketinin bölünmesi için çaba göstermiştir.
3. Arthur Henderson (1863-1935): İşçi Partisi’nin (İngiltere) liderlerindendir. İçişleri Bakanlığı (1924) yapmıştır. İkinci MacDonald Hükümeti’nde, 1929-1931 arasında Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Ulusal ve uluslararası meselelerde gerici bir politika izlemiştir.
4. André Léon Blum (1872-1950): Fransız Sosyalist Partisi’nin lideridir. Uzun yıllar boyunca partinin merkezî yayın organı olan Populaire’in yayın yönetmenliğini yapmıştır. Halk Cephesi’nin (Front Populaire) 1936 seçimlerindeki başarısından sonra Başbakanlık yapmıştır. Gerçekte ise Cephe’yi baltalamaya ve eylem planını sabote etmeye uğraşmıştır. Blum’un bütün çabası marksizmi “aşmak” ve “sosyal-demokrasi”yi yaymaktır.
5. Stanley Baldwin (1867-1947): Britanya muhafazakârlarının önderidir. 1923-24, 1924-29 ve 1935-37 tarihleri arasında başbakanlık yapmıştır. Aşırı derecede sömürgeci bir politika izlemiştir. 1924-27 Çin Devrimi’ne karşı silâhlı müdahalenin kışkırtıcılığını yapmıştır. 1926’daki genel grevin ve madenciler grevinin bastırılmasını yürütmüş ve Moskova ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini (1927) sağlamıştır. İtalyan ve Alman faşizmlerini teşvik etmiş ve Alman militarizminin SSCB’ye yönelmesi beklentisiyle faşist rejimlere yaklaşmıştır.
6. Austin Chamberlain (1863-1937): İngiliz siyaset adamı. Muhafazakâr Parti hükümetlerinde Maliye ve Dışişleri Bakanlığı yapmıştır. Uyguladığı siyasetle SSCB’yi yalnız bırakmaya ve büyük kapitalist güçleri SSCB’ye karşı bir blok hâline getirmeye çalışmıştır. Almanya’nın yeniden silahlanmasını desteklemiş ve Alman militarizminin SSCB’ye yönelmesine çabalamıştır.
7. Komünist Enternasyonal’in gençlik örgütlenmesidir. 1919’da başlayan faaliyetlerine 1943’te son vermiştir.
* Ho Chi Minh (1967). œuvres Choisies. Paris: François Maspero, s. 30-32.
Devamını oku ...