Gezi ve Kürt Dinamiği Sandığa Sığmadı

Sandık: Burjuva Lejitimasyon Aracı
Yerel seçimler, her şeyin aynı kaldığını ama her şeyin değişme potansiyeli taşıdığını gösteren sonuçlarla bitti. Rejim krizinin derinleşeceği bir sürecin içine girildi. Rejim içindeki yarılma sürüyor. Türkiye, seçilmiş bir otoriteryanizmin yaratacağı politik anafora hızla sürükleniyor.
AKP, aldığı oyla meşruluk kazandığını iddia ederek, ganimet, yağma ve talanlarına devam edecek. Siyasal gerilimi artıracak ve baskıyı yoğunlaştıracak.
Gerilim stratejisi, AKP'nin seçimlerde konumunu (nispi azalmaya rağmen) korumasını sağladı. AKP'nin aynı yöntemleri sürdürerek cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere hazırlanması beklenmelidir.
Seçimler, AKP'nin kendi orta sınıfını yarattığını ve bu kesimin konformist eğilimlerinin gücünü ortaya koydu. Öte yandan "hayırsever" kapitalizmin[*] kitleler içinde olağanüstü nüfuzunu açığa çıkardı. Kitlelerin çürüme süreci olarak da okunabilecek bu durum, kitle sosyolojisi üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor.
"Hayırsever" kapitalizmin bir karşı devrim stratejisi olarak hayata geçirdiği sistematik güvencesizleştirme, yoksullaştırma, geleceksizleştirme, işsizleştirme yöntemleri, kitleleri enkazlaştırdığı gibi onları muhtaçlar yığınına dönüştürüyor. Bu noktada devreye giren hayırseverlik uygulamaları yaşamsal rol oynuyor. Siyasal İslam’ın ve geleneklerin beslediği tabi olma, biat etme hâli şiddetli ötekileştirme politikalarıyla ve sadaka kültürüyle pekiştiriliyor.
Sistem çok geniş bir ağ kurarak kitle mobilizasyonu ve eğilimi yaratabiliyor. Medya burada muazzam bir manipülasyon aracı ve zihniyet inşa etme aygıtı olarak işlev görüyor. Ayrıca vahşi bir tüketim toplumunun yaratılması bu süreci besliyor. Yoğun borçlandırma operasyonları kitlelerin felç edilmesi ve tabi kılınmasının önünü açıyor.
Kitleler yağma sofrasından ya da yaratılan saadet zincirinden pay almaya itiliyor. Ya da pay alabileceği umudu canlı tutuluyor. Kolektif suç ortaklığının önü açılıyor. AKP bu operasyonlarla varlığını üretti ve finans kapitalin en militan aktörü konumuna geldi.
AKP "hayırsever" kapitalizm uygulamalarıyla kitlelere hayaller sundu, onlara kendilerini manalı hissettirdi ve onların içine sızabilmeyi ve nüfuz etmeyi başardı. Gustave Le Bon'un belirttiği gibi, kitleleri bir nevi bu esarete ihtiyaç duyar duruma getirdi. Seçim sonuçları böylesi bir sosyolojinin ifadesidir.
Sokak, Gezi, Kürdistan
Seçimler diğer burjuva partilerin kudretsizliğini açığa çıkardı. Kasetlerle ve tapelerle pozisyon arayanların politik sınırını ortaya koydu. Aynı zamanda politik krizin, yeni konjonktürde derinleşerek süreceğini gösterdi.
Seçimlerin "öldüren cazibesi", parlamentarist ve legalist solun hezimetini sergiledi. Mevcut sistemin çatlaklarından yararlanma çabası, çatlakların arasında kaybolmayı beraberinde getirdi.
Seçimler, Taksim ayaklanmasının sandığa sığmayacağını ve bu ruhun ve pratiğin yıkıcı gücünü ortaya koydu. Ayaklanmanın ikinci dalgası olarak da değerlendirebileceğimiz Berkin'in cenazesi ve Taksim ayaklanması izlenmesi gereken yolu işaretliyor. Sistemden kopuş hamlelerinin devamının ancak sokakta, kavgada ve burjuva lejitimasyonunun aşıldığı noktalarda gerçekleşebileceğini ortaya koyuyor.
Kürdistan pratiği de bu tespiti doğruluyor.
Örgütlü bir halkın çok boyutlu mücadeleyle sandığı nasıl kullanabileceği, legaliteyi nasıl istismar edeceği ve fiilî durumlar yaratarak geleceğe nasıl yürüyebileceğini gösteriyor. Kürt halkı, sandığı sermayeye ve devlete bela ediyor. Sistemin lejitimasyonunu kırıyor. Anlaşılan, fiilî kantonlaşma süreciyle sistem iyice sıkışacak.
Kürt halkı ayrıca alternatif toplumsal oluşumlarla seçimleri etkin bir platforma çevirdi. Kazanılan büyük şehir, ilçe ve beldelerde alternatif toplumsal ilişkilerin örülmesi bekleniyor. Özellikle kadın komünalitesi ve ekolojik komünal örgütlenmeler dikkat çekecek. Başka bir yaşamın örülmesi için ciddi olanaklar doğuyor.
Batı da HDP pratiğinin programatik, örgütsel ve pratik sorunları üzerinde düşünmekte yarar var.
Taksim ayaklanması ve Berkin'in cenazesi, işçi sınıfının yaygınlaşan işgal pratikleri ve eylemleri bize yol gösteriyor. Sokağın, mücadelenin ve kavganın yıkıcı gücünü ortaya koyuyor. Bu güç, hiç bir sandığa sığmaz.
Politik krizin derinleştiği, ekonomik krizin her an senkronize bir şekilde patlayabileceği koşullarda, burjuva lejitimasyonu aşan, kitlelerin ve işçi sınıfının yaratıcı yıkıcılığının önünü açacak çalışmalar ve örgütlenmeler yaşamsaldır.
Leviathan'a irade teslim edilmesini reddederek, finans kapital ve modern Leviathan'la her düzeyde mücadeleyi esas almalıyız. Bu da ancak sokakta olmak ve sokaktan öğrenmekle mümkündür.
Volkan Yaraşır
[*] "Hayırsever" kapitalizm için bkz.: Volkan Yaraşır, Cemaatçi/ Hayırsever Kapitalizm Kökleşiyor, Kızıl Bayrak.
Devamını oku ...

30 Mart Seçimleri Ön Notları

Cemaat olgusu temelde uluslararası kapitalizmle tanımlı bir vak’adır. Kendisine atfettiği ve atfedilen hizmet, camia vb. özellikler muhafazakâr Müslüman kitlelerin gözünü boyamak, aklını bulandırmak içindir. Uluslararası kapitalizmin emirlerini ve onun ihtiyaçlarını şimdiye değin AKP bedenini onun masif kütlesini kullanarak icra ediyordu. Geldiğimiz noktada bu beden ve masif kütle neredeyse bir kadavraya dönüşmüştür. Cemaat’in bütün ihtiyaçlarını karşılayan Erdoğan’la tanımlı AKP bedeni çürümüş, kokuşmuş yapısıyla Cemaat ideolojisi için tehlikeli bir hâl almıştır. Bu nedenle Cemaat ideolojisi AKP bedenini terk etmiştir ve bu ruh sığınabileceği bir bedene muhtaçtır.
Özünde küresel kapitalizmin Erdoğan kliği dışında kalan AKP bütünlüğü ile ideolojik, politik bir meselesi yoktur. Geçen süreç içinde Erdoğan kapitalizmin ahenkli işleyişine yolsuzluk, rüşvet, ihalelere müdahale vb. dengesizlikleriyle çapak olmaya başlamıştır. Böyle bir durumda, uluslararası kapitalizm piyasanın selâmetini, huzurunu muhafaza etmek zorundadır. Piyasada huzurun sağlanması için çapak, pürüz olarak görülen Erdoğan kliği tasfiye edilmelidir. Bu kliğin kendini bilmez, sonuçları öngörülemez politikaları ulusal ve uluslararası sermaye örgütleri gözünde ülkeyi uçuruma sürüklemektedir. Haziran Direnişi bu güçlerin nazarında bir uçurumdur.
Dolayısıyla 2000’li yılların başında uluslararası sermayenin yerli burjuvaziyi de ikna etmesiyle imal edilen AKP projesinde Erdoğan kliği bir sapmaya yol açmıştır ve anlaşılan o ki bütün bu toz duman Erdoğan kliğinin tasfiyesiyle nihayete erecektir.
Afrika mesellerinde çokça anlatılan bir hikâye vardır: Avcı bizona zehirli mızrağını saplar ve arkasından hayvanın şuursuzca kaçışını keyifle izleyerek şöyle der; öldü ama farkında değil. Erdoğan, esasında 25 Mart’ta kısa ya da orta vadede çekilmeyi kabul etmiş olabilir. Ancak yine de son kurşununu sıkmadan çekilmesi beklenemez.
Tayyip Erdoğan, işaretlerini daha evvelden almakla birlikte, asıl olarak 17 Aralık’tan sonra ülkede asıl iktidarın kendisi değil, Cemaat olduğunu görmüştür. Zira bedene hükmeden ruh ve akıl çekilince bedenin salınımları anlamsızlaşmıştır.
Dolayısıyla bu seçimlerde kaybetmek demek, yalnızca bir seçimi kaybetmek olmayacaktır. Seçim, Erdoğan kliğinin varoluşunun, istikbalinin, canının, malının kurtuluşu anlamına gelmektedir.
Kaybetmek ya da anlamlı ölçüde güç kaybetmek, büyük bir korku ve bu korku şuursuzca davranmayı beraberinde getirmektedir. Twitter, Youtube gibi yasaklamalar, İzmir mitingine Konya, Kayseri gibi illerden insan taşımak, Seçim öncesi Suriye’ye karşı savaş çıkarma teşebbüsleri bu anlama gelmektedir. Suriye uçağının yalan bir nedenle düşürülmesi büyük İstanbul mitinginde “Türkiye bizimle güçlü” diye bağırmak içindir esasında. Zira gücünün yerinde olduğunun gösterilmesi zorunludur.
Seçimlerde Erdoğan kliği iktidar olmanın bütün olanaklarını sonuna kadar kullanacaktır. Dolayısıyla her türden seçim hileleri kaçınılmazdır. Geçmiş dönemlerde burjuvazinin “demokrasi şenliği” olarak sunduğu seçim müessesesi bu defa hiç olmadığı kadar gerilimli, kavgalı-gürültülü geçmeye adaydır. Bu dolayımda TRT’de “sandık güvenliği” konulu kamu spotu gösterilmesi manidardır. Kamu spotu özünde yapılacak hilelere bir tür ön hazırlık ve kılıftır.
AKP’nin masif kütlesinden ayrılan ve bu masif kütlenin teorik-politik aklı olan Cemaat sığınacak geçici bir beden olarak CHP’yi seçmiştir. Bu cılız bedeni geçici suretle güçlendirmesi gereklidir. Sol, bu işlemde CHP’nin bedenini güçlendirecek bir vitamin olarak görülmektedir. Fethullah Gülen’in Berkin için yayınladığı taziyenin anlamı burada aranmalıdır. Zira damarlarında Kemalizm kanı dolaşan sol unsurlar, bu bedene çeşitli biçimlerde eklemlenmeye zaten teşnedir.
Esasında, Cemaat ideolojisinin kendi bütünlüğü için uygun bulduğu, genetik kodlarının uyduğunu düşündüğü gövde sağ muhafazakâr kitlelerdir. İslamî muhafazakâr referanslara sahip bu kitlenin kapitalizmin dönüşümlerine, yayılmasına, Ortadoğu’yu kuşatıcı politikalarına karşı direnç unsuru olamayacağı zannı üzerinden yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamıyla “Ilımlı İslam Modeli” esasında Cemaat-ABD projesidir. Erdoğan, bu projenin başarısız olmuş yöneticisidir.
AKP içinde Erdoğan kliği dışında kalan klik tasfiyeyi beklemektedir. Abdullah Gül, Ali Babacan bu anlamıyla tozun dumanın dağılmasından sonra büyük AKP gövdesini devralacaklardır. Bu klik, küresel kapitalizmle son derece uyumlu, ultra liberal ve batıcı bir ekiptir. Zira adı anılan her iki siyasî figür de Amerika’da ve İngiltere’de Erdoğan sonrası dönem için işaret edilmektedir. Cemaat, tasfiyeden sonra masif AKP gövdesine geri dönecektir. CHP, bu tasfiye işleminde yalnızca bir uğrak nokta, ara istasyon olarak kalacaktır. 1999 senesinde Cemaat’in Bülent Ecevit DSP’sini desteklemesi hatırlanmalıdır. O dönem de AKP projesinin imal edilmesiyle Cemaat, sağ muhafazakâr masif kütleye geri dönmüştür. Nihayetinde, Cemaat’in CHP’nin halk tabanıyla çeşitli nedenlerden ileri gelen bir doku uyuşmazlığı olduğu söylenebilir.
Bu noktada Halk için, fakir fukara için gerçek somut düşmanın ulusal ve küresel kapitalizmin bir müessesesi olan Cemaat örgütlenmesinin olduğu belirtilmelidir. Zira bedene hükmeden, bu teorik-politik akıl ve ruhtur. Geçmişten bugüne ülkenin toplumsal, politik ve iktisadî biçimlenişi bu teorik akıl tarafından gerçekleştirilmektedir.
Sol, bu olup bitenlerin karşısında siyasetsizdir. Bu siyasetsizlik, esasında sınıfsal varoluşuyla ilişkilidir. Orta sınıf-küçük burjuva bir üst akıl tarafından yönetilen ve yönlendirilen sol unsurlar, temelde yaşanan alt-üst oluşlarda bir figüran konumundadırlar. Bu üst akıl, sokakta kazanılan mevzileri forumlarda, platformlarda, çeşitli ittifaklarda harcamaktadır. Haziran Direnişi bu anlamıyla, bir tarafında burjuvazi, bir tarafında sol olmak üzere, iki yönlü bir biçimde törpülenmiş, bastırılmış ve şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülmüştür. Dolayısıyla seçimlerde sol, ne tarafından bakarsak bakalım, politikasızdır.
Temelde, solun bir kısmı bu olup bitenlerin arasında Cemaat/CHP ittifakına ikna olmuş durumdadır. HDP ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde bölünme korkusunu örgütlemektedir. Sol, her halükârda bölünme korkusundan mustariptir ve bu bölünme korkusu onu iki farklı uca itmektedir. Biri, liberallikte cisim bulurken, diğeri, ulusalcılığa eklemlenmektedir.
Nihayetinde, 30 Mart seçimleri AKP’nin, CHP’nin, üretim-bölüşüm alanının, toplumsal dinamiklerin ve kurulu devlet düzeninin yeniden biçimlenişinde önemli bir noktada durmaktadır. Devrimci mücadelenin ve savaşın gelecekte yöneleceği güçlerin ve ittifakların politik temsilcileri seçimler neticesinde belirecektir.
İrfan Özgül
Devamını oku ...

Küfr ü Kibr ve Faust


CHP 90 yıldır küfr ü kibr içindedir. Bu seçimi de küfr ü kibr içinde oldukları için kaybedeceklerdir. Masa başında kurulan koalisyonlarla ve transfer adaylarla “halkı ayağıma getiririm” zannetmiş, şişirdiği kendi balonu yüzünden gözleri görmez olmuştur.
Tayyip Erdoğan da küfr ü kibr içindedir. Ama küfr ü kibr’ini, kendi kaderini ‘millet’in kaderi haline getirerek, ‘millet’in gündelik cefasına karıştırmayı becerebilmektedir. Bunun yaparken kullandığı yöntemlerin meşru ya da âdil olup olmadığı tartışması, siyaset dışıdır.
Cemaat de küfr ü kibr içindedir. Cemaat bir küfr ü kibr örgütüdür ve bu amaçla kurulmuştur. Faust’u okuyup da anlamayanlar var ise Hocaefendi’nin 1991 yılında Kocatepe Camii’nde verdiği vaazı dinleyebilir. Bu konuşmada Hocaefendi Faust’u anmakta ve “Allah bizleri birer Faust olmaktan korusun” temennisinde bulunmaktadır. Cemaat’in özellikle meslek sahibi ‘orta-sınıf’lar arasında örgütlenmesi, modern kent yaşamının bu ‘orta-sınıf’larda Faustlaşma eğilimlerini kamçılamakta, Marshall Berman’cı anlamıyla, modern kent yaşamının sınıfları aynı meydanda buluşturan doğası, bu kesimlerin sınıf atlama ya da sınıfsal imtiyazlarını kaybetme endişesini bir araya getirmekte, Hocaefendi de “baş Faust benim, sizin küfr ü kibr’inizi kendi üzerime aldım, en geniş anlamıyla cümle ticaret de bundan gayrı size helaldir” demektedir. Nüve halindeyken dinsel olanı önce sınıfsal olana sonra da siyasal olana sıçratan cemaatin, mensuplarının aileleri, eğitim çevreleri ve yardım ağlarının tesadüfî ve geçici teması dışında halkla organik bir ilişki içinde olmadığı kabul edilebilir. Bugün cemaatin CHP ve CHP’nin cemaatle kurduğu ittifak arızî değil, sınıfsaldır. Onun, orta sınıflar koalisyonunun, geliştirdiği orta sınıf hassasiyetlerle halka düşmanlık etmesi kaçınılmazdır.
Metin Çulhaoğlu, devrimin değil ama kendi partisinin şişinmesine hizmet eden siyasî yazılarından vakit bulup marksizmin sınıfsal çözümlemelerine ‘tenezzül’ eder ve kendi çevirdiği Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim [İletişim Yayınları, Türkçede ilk baskı 1992] kitabında Şerif Mardin’in yaptığı sınıfsal tespitlere dikkat kesilirse, belki, genel olarak TKP çizgisinin ama özel olarak da birkaç hafta önce kaleme aldığı “gerçekçi ol, gerçekçi olanı iste” çağrılarının zorunlu olarak kitleleri CHP’ye örgütlediğinin farkına varabilir.
Ama gerçekçi olmak devrimci bir zorunluluktur. Bu nedenle de Sungur Savran’ın tespiti doğru ama haksızdır. Türkiye solunun bu en kültürlü ve dolayısı ile en cahil kuramcısı, sol içine hamle yapmayı siyaset yapmak zannettiği ve siyaset yapmayı sol içine hamle yapmak olarak bildiği için kitlelerin, sırf bu bazı parti ve örgütler zımnî CHP’cilik yaptığından CHP’ye koştuğunu iddia etmektedir. Hâlbuki kendi partisinin seçim çalışması, yani “Sandıklara Kırmızı Oy Atalım Hepsi Gitsin” kampanyası da CHP’ye çalışmaktadır. Savran, ‘her şeye karşı bir devrimciliğin’, özellikle evrenselleştirildiğinde, siyasî olanın muhtevasını boşalttığını görememektedir ve anlı şanlı anarşistlerle (örneğin Gün Zileli) yarış halindedir.
Buradaki ‘ince kırmızı hat’ şudur: Gezi, bir kere olmaklığı ile kitleleri CHP’ye savurmaktadır. Çünkü kitleler en kısa ve en erken çözümü, en ekonomik çözümü, bir diğer deyişle ‘sonuç odaklı çözüm’ü, üstelik siyasî kutuplaştırmanın ve tansiyon yönetiminin bir seçim stratejisi haline geldiği bu bir yıllık evrede tercih etmektedirler. Savran’ın kılıç salladığı ‘solcu’lar ise hareket halindeki kitlelerle aynı istikamette koşmakla kitleyi kendine örgütlediği zannına tabii ki kapılmamakta; yalnızca bu akıştan kendilerine düşen paya razı olmaktadırlar. Yani “Türk bayrağını devrimci yaptınız derim, kitleyi kendime örgütlerim”ciler, CHP’nin ataletinden tatminsiz üniversite öğrencilerini avlamaya çıkacaktır. Savran’ın yaptığı ise, bulunduğu ataletten hoşnut olmayan “solcu”ları, daha maceralı fikrî mecralara davet etmektir. “Heval” deyince Kürd’e konuştuğunu zanneden Savran’ın hamleleri de sol içidir ve akamete uğramaya mecburdur.
Diğer bir ifadeyle, zaten solculaşmış dinleyenlerine, “örgüt bende, kitlenin niteliği önemsiz” masalları anlatan Çulhaoğlu’nun gerçekçilik balonu da; masumiyet yitimi sebebiyle bir daha aynı şekilde ortaya çıkması imkânsız örgütsüz Halk Ayaklanması güzellemesiyle Savran’ın balonu da CHP lehine patlıyor esasında.
Bütün bu içe dönük siyasî manevraların ise kitleleri görmesi mümkün değildir. Hâlbuki partilerin seçim stratejilerinin ne olduğunu öğrenmek için önce adayları dinlemek gereklidir! Meselelerin tartışılmasını imkânsız kılmakla görevlendirilmiş olanlar tabii ki adayların ‘sosyalist’ ya da ‘yetmez ama evet’çi olup olmadığı zırvalıklarını mesele haline getirmeyi ve; partilerin, yani örgütlerin, yani kolektif aklın seçim stratejilerine kayıtsız kalınmasını örgütleyeceklerdir. Sırrı Süreyya Önder açık konuşmaktadır ve İstanbul’daki iki milyon Kürd oyu ile ilgili bir hesaptan bahsetmektedir. İstanbul’un göbeğindeki bu Kürd kelimesinden bütün siyasî, sınıfsal, tarihsel, devrimci anlamları çıkarıp atmak ve bunu evrensel, genelgeçer ve kitabî terimlerle ikame etmek içimizdeki CHP’cilerin görevidir. Önder’in paylaştığı seçim stratejisini ve mesela Altan Tan’ın yalnız parti içi değil, Türkiye devrimi için önemini kavramak ve kavratmak istemeyenler, ancak ‘tatavacı’ları bastırmakla uğraşacaklardır.
Zira kitleleri gören bir irade var ise bunun HDP/BDP çizgisi, ama özellikle de Kürt hareketi olduğu anlaşılıyor. Bunu, devletin buraya vurmasından anlıyoruz. Siyasal olarak örgütleriyle, kültürel olarak da kitabevleriyle taşradan tasfiye olan bir sol hareketin yerine hamle eden HDP/BDP çizgisi şüphesiz ki devlet eliyle akîm bırakılmak istenmiştir. Kürt hareketi örgütlü ve dolayısı ile akıllı olduğu için karşısındaki mukavemetin de örgütlü olduğunu fark ve ifşa etmiştir. İşbu sebeple de bu örgütlü gücü derin devlet olarak deşifre ve teşhir etmiştir. Bunu gizleme görevi ise CHP’ye düşüyor. Devletin bir kolu olarak Cumhuriyet Halk Fırkası, bir yanda Fethiye örneğinde olduğu gibi İlçe Başkanı’yla olayların içinde yer alırken, öbür yanda Emine Ülker Tarhan’ın Agos Gazetesi ile yaptığı röportaj’da görüldüğü gibi, olayları meşru görüyor. Bu süreçte CHP/MHP-Cemaat ittifakının şifresi ‘Kürd ve Müslüman düşmanlığı’ olarak netleşiyor.
Kibar şekilde ifade etmek gerekirse, solun taşradan geri çekilişi ve kitle bağlarını kaybetmesi beraberce ele alınması gereken meselelerdir. Haziran sürecinin kentli, orta sınıfı gözeten, “orantısız zeki” bir yorumu, solu kente hapsedip, onu bu geri çekilme ve kitle yitiminde sabitlemek istiyor. Dolayısı ile bu coğrafyadaki devrimci hareketler içinde kendiliğinden kategorik bir ayrışma göze çarpıyor: kitleleri gözeten, kent yoksullarına, Kürd’e ve Müslüman’a işaret eden bir anlayış diğer tarafta kalıyor. Bu nedenle de Türkiye’de solculuğun nasıl icra edileceğine dair derinden ve dolayımlamalı bir tartışma devamlı sürüyor ve Kürt hareketi ile kent merkezli, orta sınıf hassasiyetli bir solculuk arasında sürekli kriz çıkmasına sebep oluyor. Sözgelimi Bese Hozat ve Abdullah Öcalan’ın açıklamaları vesilesiyle başlayan bir tartışma, Kürt hareketini kimlikçi sınırlar içine sıkıştırıp yukarıda belirtilen hassasiyetlere tabi kılmak için terbiye etmeye çalışıyor. Diğer yandan, Altan Tan’ın sadece varlığı bile benzer tartışmaların her dem sıcak tutulması imkânını veriyor.
Tam da bu noktada ‘tatava yapma bas geç’ kampanyası gerçekten ilginç bir kampanya olarak ortaya çıkıyor. CHP, HDP’den oy devşirmek hayallerine kapılmak kadar nesnellikten uzaklaşmadıysa, Türkiye çapında oy oranları çok küçük boyutlarda kalan ve zaten örgütlü olarak da zımnen CHP’nin seçim kampanyasına örgütlenmiş sosyalistleri hedef alan bir kampanya yürütmek nasıl açıklanabilir? Bu kampanya temel olarak, Haziran Kıyamı öncesi CHP’ye burun kıvıran ama gönlünden ‘adam edilmiş’ bir CHP geçen CHP’siz CHP’lileri hedef almaktadır. Bu kampanyanın tamamlayıcıları ise tape ve gerilim siyasetidir.
Kampanyanın temel mekanizması şudur: Kendi tabanını berkitmek zorunda olan AKP zaten gerilimi tırmandırmaktadır. CHP’ye düşen, bu gerilimi daim kılmaktır. Kutuplaşma mümkün olan en üst düzeye çıkarılmalı, böylece merkezkaç’a yakalanmış herkes, odağına CHP’yi almalıdır. İştirakî’nin daha önce de belirttiği gibi, esasında CHP seçmenini hedef alan tape siyaseti, bu seçmen kitlesini hem diri tutmaya hem de biçimlendirmeye dönüktür. Biçimlendirme kelimesi, Türkçede hem şekil verme ile hem de bilgisayar teknolojileri bağlamında, formatlama ile ilişkilendirilmiştir. Varolan gerçeklikten seçilmiş bir kurgu sunan tapeler bu anlamıyla montajdır ve amacı, aç güvercin yavrularının analarının onlara getireceği yiyeceği beklediği gibi tape bekleyen, iradesini kendi dışında ve kendi hilafına kurulmuş koalisyonlara tahvil eden, altını biraz kazıyınca özel olarak AKP'den, genel olarak neoliberal kapitalist düzenden farklı hiçbir şey vaat etmeyen, bu nedenle de aslında bir reklam, goygoy, kampanya ve şişirme olan 'sonuç odaklı çözüm'leri bu hedef kitleye kabul ettirmektir. Bir diğer deyişle, bu kampanyanın amacı Türkiye halklarının iradesini teslim alıp, bir masa başı mutabakatı ve şer koalisyonuna devretmektir.
Tapelerin muhtevası ve muhalefet tarafından nasıl kullanıldığı açıktır. Kentli, orta sınıf muhalefetini kendisine râm etmek isteyenlerin yaptığı en temel hata ise kendi hassasiyetlerinin halkın da hassasiyeti olduğunu düşünmek oldu. Halkın umutlarını çalmak, hayallerini sukûta uğratmak gibi bir büyük suçu işlemiş AKP’ye hırsızlık üzerinden saldırıldı. Halk ise, bu ehl-i küffar gibi sadece gördüğüne inananlar sürüsü olmadığı için bu kampanyaya kayıtsız kaldı. Bu kayıtsızlık, kampanyanın bahsinin sürekli arttırılmasına neden oldu. Milyon dolarlarla başlayan yolsuzluk iddiaları yüzlerce milyar avroya kadar yükseldi. Bahsin her yükselişi, CHP’nin hedefindeki kitle AKP’nin tesirindeki halkı birbirinden daha da uzaklaştırdı. Bir süre sonra tapeler belirli bir zümrenin kendi arasında oynadığı bir oyuna dönüştü. Üstelik tapeler geldikçe devletin içinde yerleşmiş paralel bir devlet olduğu inancı pekişti. Tayyip Erdoğan da seçim kampanyasını kendi imgesi üzerine ve ölüm-kalım savaşı olarak kurgulama imkânı kazandı.
Burada solculara düşen bir görev olduğunu ise ‘tatava yapma’ kampanyasından anlıyoruz. Bunun için de Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarına bakmak yerindedir. Kılıçdaroğlu’nun kampanyası, ilk kez oy kullanacak 2,5 milyon seçmene özel olarak hitap etmek üzere tasarlanmıştır. Ama bu nev-zuhûr seçmenin doğrudan ve kayıtsız şartsız kendisine gelmesini engelleyen çok önemli bir etmen Haziran Kıyamı olmuştur. Bu tapeleri zaten kendi zaferiymiş gibi benimseyen çevreler, önce kendisine bulaşan Gezicileri bu tapelerle eğitmiş, CHP de “tatava yapma” kampanyası ile bu gençleri bu çevrelerden “teslim almıştır”.
Yukarıda belirtilen sebeplerle Haziran Kıyamı’nın seçim sürecine kilitlenmemesi ve sürecin kazanımlarının tasfiyesinin önüne geçilmesi için de CHP’ye ve CHP’ciliğe karşı sürekli bir dikkati ayakta tutmaya çalıştık. Bugün Gezi’de orta sınıfları ve Türk bayraklarını görenler, çoğu durumda kendi adaylarının itibarını tesis edecek bir kampanya dahi yürütme imkânından yoksundurlar. Daha da kötüsü, Aydemir Güler örneği gibi örneklerde adaya gösterilen kentli ihtimam, yapıntılığıyla bir ev kedisine gösterilen şefkate benzemektedir. Sırrı Süreyya Önder’e attığı twit ve sonrasında gelişen süreçle bugün yaptığı ajanlığın daha iyi anlaşıldığını düşündüğümüz Enver Aysever’in programında komünistliği “Halet Çambel olmasaydı bir Türk arkeolojisi, Behice Boran olmasaydı bir Türk sosyolojisinden bahsedilemezdi” diyerek pazarlayan Güler’in kitle içinde hangi hassasiyetlere hitap ettiği ve neyi örgütlediği; daha da önemlisi neye örgütlendiği apaçık ortadadır.
Bütün bu gelişmeler ışığında İştirakî olarak biz, 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimleri’nde aşağıdaki maddelerle belirtilen tavrı almayı uygun gördüğümüzü açıklıyoruz:
1. Ülke genelinde HDP/BDP belediye başkan adaylarının desteklenmesi, yukarıda da belirtildiği gibi, önümüzdeki süreçte şekillenen yeni koalisyonun ‘Kürd ve Müslüman düşmanı’ niteliği ve HDP/BDP çizgisinin taşraya, kent yoksullarına, Kürd’e ve Müslüman’a hamle yapma irade, yetenek ve deneyimini haiz olması nedeniyle de önemlidir.
2. Bununla beraber biz, aşağıda zikredilen adayların / adaylıkların belirli bir hatta işaret ettiği kanaatindeyiz:
a. Ankara: Ethem Sarısülük Partisi örgütlenemedi. Haziran sürecinde ısrarla üzerinde durduğumuz, halkın örgütlendiği ve örgütleyeceği bu parti seçim sürecinde akîm kaldı. [Bu konuda özeleştiri herkesin sorumluluğudur.]
b. İstanbul: Sırrı Süreyya Önder, barış sürecinde üstlendiği rol sebebiyle siyasî olarak anlam kazanmıştır. Sağ siyasete karşı tüm dinamiklerin ortak sesini oluşturma imkânı Önder’in siyasî varlığında mevcuttur.
c. Hatay/Defne: Suriye’ye karşı yürütülen kirli tezgâhın bozulması, bölge halkının öfkesinin nefes/ses bulması, önemlidir. Sevra Baklacı, kendisini aday çıkartan partinin çizgisinden bağımsız olarak, bölgedeki anti-emperyalist direnişin bir neferidir. Kürd’e bakarken, Arab’ın onurunu da görmemek olmaz.
d. Rize: Mehmet Bekaroğlu, Rize’de yürütülen mücadelenin önünü açacak, halka doğru hamle yapılmasını sağlayacaktır. Müslüman halk tağuta karşı çıkma ve örgütlenme imkânını Bekaroğlu’nun şahsında bulacaktır.
e. Adana/Seyhan: Ayhan Bilgen Seyhan’ın mazlumlardan yana aktığının kanıtı olacaktır. Kürd ve Müslüman, proleter yoksullarla yoldaşlaştığında nasıl bir kapı aralanacağını Çukurova ve Anadolu’ya gösterecektir.
Bu sebeple de okurlarımızı, oylarını genel anlamıyla halkın adaylarına, özel olarak da önder’lerimiz olan çocuklarımız Berkin Elvan’a ve Mehmet Ezer’e; firavuna karşı kıyama durmuş Hamdullah Uysal’a ve Metin Lokumcu’ya; savaşa karşı irade olmuş Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert ve Ahmet Atakan’a; vefakâr ana’larımızın Mehmet’i ve cefakâr oğullarımızın Fadime’si Ayvalıtaş’lara; yarının müjdecisi Ethem Sarısülük’e ve Mazlum Doğan’a; ruhunu ve bedenini halk düşmanlarına siper etmiş Hasan Ferit Gedik’e ve Medeni Yıldırım’a vermeye davet ediyoruz.
İştirakî
Devamını oku ...

Müslüman Gençlerden Manifesto

Biz, Türkiye’de son dönemde yaşanan ve kendilerini dindar olarak niteleyen insanların söz ve davranışlarını kesinlikle onaylamıyoruz.
Biz, İslam’ın oy ve pay kaygısına kurban edilmesine karşıyız.
Biz, hangi gerekçe ile olursa olsun, insanların gizli yönlerinin araştırılmasına ve bunların arsızca ortaya serilmesine karşıyız.
Biz, cemaat ve parti liderlerinin putlaştırılmasına, eleştirilemez oluşuna karşıyız.
Biz, ekonomik açıdan ve inanç yönünden iyileştirmeler oldu diye, Allah’ın emirleriyle uyuşmayan bir sistemin meşrulaştırılmasına karşıyız. Değil 110 ilahiyatçı, tüm dünya ilahiyatçıları bir araya gelse de “meşru otorite” kutsamalarına kanmayız.
Biz, siyonizmi meşru otorite olarak kabul edenlerin, emperyalist güçler hakkında tek kelime edemeyenlerin uzağındayız.
Biz, yıllar boyu birbirinin ayıbına ortak olmuşların, bugün birbirlerine höykünmelerine aldanmayız.
Biz, dindarların fiillerinin, İslam’ın kendisiyle karıştırılmasına karşıyız.
Biz, “Ne istediniz de vermedik!” denilerek, bir ülkenin kaynaklarının bir cemaate peşkeş çekilmesi anlayışına karşıyız.
Biz imam-hatip/ilahiyat lehine de olsa, haksız bağışlar yapılmasını istemiyoruz.
Biz, Müslümanların paraya, pula, makama değil; onura, gurura, izzet ve şerefe ihtiyacının olduğunu düşünüyoruz.
Biz, kendini İslam’a nispet eden hizmetin ve iktidarın; bölgesel ve ulusal düzeyde İslam’a ve Müslümanların onuruna verdikleri zararın farkındayız.
Biz, siyasetin ve cemaatlerin aktörlerinin hiçbirisinin, tüm toplum tarafından güvenilir kabul edilemeyeceğini biliyoruz. Azılı düşmanı olan Mekkeli müşriklerin bile, “O asla yalan söylemez!” dedikleri bir Peygamber’in ümmeti olarak, bugün böyle bir etiketi üzerimizde taşıyamıyorsak, “iktidar olmanın, cemaat olmanın ne anlamı var?” diye düşünüyoruz.
Biz, cemaatlere, tarikatlara karşıyız. Ümmet olmamızın, bütün müminlerin tek bir cemaat hâline gelememesinin önündeki en büyük engelin cemaatler ve tarikatlar olduğuna inanıyoruz.
Biz, “Birlik olmazsanız gücünüzü elinizden alırım!” diyen Allah’ın; cemaatleşmeler, tarikatlaşmalar, hizipleşmeler yüzünden İslam âlemini rezilliğe mahkûm ettiğini görüyoruz.
Biz, kendi mensupları dışındakileri tam anlamıyla doğru yolda kabul etmeyen ve onları sahiplenmeyen bu yapıların, birliğimizin karşısındaki en büyük engel olduğunu düşünüyoruz.
Biz, iktidar şehvetinden kaynaklanan ve oy kitlesinin gazını çıkartmak için kullanılan kaba dile karşıyız.
Biz, “Medine Vesikası” ile (Yahudi, Hıristiyan, Putperest Araplar gibi) toplumun tüm kesimlerinin güvencesi olan Elçi’yi örnek alıyor, insanların kendi inanışlarını dilediği gibi yaşamasını savunuyoruz.
Biz, dünya makamlarında yer edinmek için Allah’ın ayetlerinin kullanılmasına, “Bakara makara!” yapılmasına karşıyız.
Biz, rüyalarıyla, hayalleriyle Hz. Muhammed’le görüşen hoca efendiler yerine; Hz. Muhammed’in emperyalizmle, sömürüyle, haksızlıkla yaptığı mücadeleyi rehber edinen müminlerden yanayız.
Biz, Yahudi ve Hıristiyanların “Hahamlarını, papazlarını rabler edindikleri…” gibi, Müslümanların da tarikat liderlerini, hoca efendileri, ilahiyatçıları, parti liderlerini, abilerini, ablalarını rabler edinmesine karşıyız.
Biz, insanları Kuran-ı Kerim’den başka şeylere çağıranların tümüne karşıyız.
Biz, kaynağı Allah olmayan sistemlerin, dindar insanların yönetmesiyle batıldan makbule dönüşmeyeceğine iman ediyoruz. Eğer tersi mümkün olsaydı, Allah’ın Resulü mücadele ve hicret yolunu seçmez, müşriklerin yaptığı başkanlık teklifine “evet” derdi, diye düşünüyoruz.
Biz, çoğunluğun Hak demek olmadığına, hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’ın olduğuna inanıyoruz. 
Biz, sınav sorularının çalınmasına, bazı kadroların haksızca birilerine peşkeş çekilmesine karşıyız. 
Biz, bazı odakların desteği ile halkın seçtiği hükümetin alaşağı edilmesine de, hükümetin bunu kullanarak iktidarını sağlamlaştırma çabalarına da karşıyız.
Biz, bu toplum içinde çok sıkıntılar, haksızlıklar, ötekileştirmeler yaşadık; ama yaşadıklarımızı bizim gibi düşünmeyen insanlara yaşatmayı onursuzluk sayarız.
Biz bu ülkede hak yiyen değil, hakkı yenen olarak anılmaktan yanayız.
Biz bu ülkede zulüm eden değil, zulüm edilen olarak anılmaktan yanayız.
Çünkü biz âdil olmakla emrolunduk!
Biz, “İyi insan olmadan Müslüman olamayız!” diyen Bilge Kral’ın tarafındayız.
Biz, adaletin, güvenin, şefkatin, güzelliğin, Hakkın yanındayız. Davranışlarımızla gösteremediğimiz Müslümanlığı, sözlerimizle asla gösteremeyeceğimize inanıyoruz.
Biz, bizim gibi düşünmeyenlerin, bize benzemeye zorlanmasına karşıyız. Kimsenin bizi kendisi gibi olmaya zorlamasına da müsaade etmeyiz.
Biz, ırkçılık hâline dönüşen mezhepçiliğin, İslam’ın önüne geçmesine karşıyız.
Biz, sağduyu ile hareket etmeye çalışan Müslümanlarız; sadece Müslüman olarak isimlendirilmek isteriz.
Ve sadece Allah’a ibadet eder, sadece O’ndan yardım bekleriz; sadece Allah’a boyun eğer, O’nun Kitabını rehber ediniriz.
Devamını oku ...

Taylan Tanay Mülâkatı

Öncelikle Taylan Bey; geçmiş olsun demeyeceğim, gazanız mübarek olsun diyeceğim.
Çok teşekkür ederiz.
Bundan 22 sene önce, 1991’de 1. Irak İşgali’nde Sayın Salih Mirzabeyoğlu ve arkadaşları, emperyalizmin işgaline uğrayan Irak’ı savundukları için “Irak Casusu” suçlamasıyla tutuklandılar. Ondan 22 yıl sonra siz, yani ÇHD (Çağdaş Hukukçular Derneği) olarak emperyalizmin saldırısını uğrayan Suriye’yi savunduğunuz ve desteklediğiniz için “Suriye Casusu Örgüt” ithamıyla -en büyük ithamlardan bir tanesi buydu- tutuklandınız. 22 yıldan bu yana direniş açısından bölgeyi bir değerlendirir misiniz?
Öncelikle Salih Mirzabeyoğlu’nun adı geçtiği için, kendisini sevgiyle anıyorum. Biraz önce basın toplantısında da bahsettik; “bu yargı sistemi yama tutmaz, bu yırtık yama tutmaz. Kamuoyunun bildiği bazı kişilerin, davaların veya iktidar içi çatışmanın sonucu olan bazı davaların içinin boşaltılmış olması, gerçek bir özgürlük havası değildir. Hâlâ binlerce insan içeride yatıyor. Özgürlüğünden haksız yere mahrum bırakılmış durumda” dedik. Şüphesiz bunlardan bir tanesi Salih Mirzabeyoğlu. İktidara geldiği günden itibaren, 12 yıl boyunca 28 Şubat’la, darbecilerle hesaplaştığını söyleyen bir iktidar tasarrufuna neden olduk. Bu tasarrufu gördük. Kişisel ikballeri için tek günde yasa yapan bu iktidar, meclis aritmetiği olarak çok güçlü siyasal bir iktidar sözkonusu. Ama bu siyasal iktidar, oylarını aldığı, Müslüman kitleye ihanet ediyor. 28 Şubat zulmünün hedefindeki insanları görmezden geliyor. Bunların başında da Sayın Salih Mirzabeyoğlu var. Kendisini bu ülkenin en samimi müslümanı (Salih Mirzabeyoğlu) olarak değerlendiriyorum. Çünkü kişiler amellere göre ölçülürler. İşte bu telefon tapelerine yayılan o iğrenç şeyleri ağzıma almak istemiyorum. İşte inançlı insan bunun için savaşan insandır. O insanlar içeride. Bence AKP’nin sonunu getiren işte odur. Kendisine ihanettir. Kendisinin üzerine bina ettiği anlayışa, o anlayış üzerine iktidara geldi. Fakat o anlayışın, zulmün kaynağına hiçbir şey yapmadı. Onu temizlemedi. Onu temizlemediğinin bence bu memleketteki en görünür işi Salih Mirzabeyoğlu’dur. 28 Şubat’la öyle hesaplaşılmaz. O dönemde halka zulmedenlerin, halkın inançları nedeniyle işkence, tutsaklık, ağır ceza tehditleri savuranların elbette cezalandırılması gerekir, sendikacılara kadar. Bunda hiç problem yok. Ama buradaki samimiyet ölçüsü Salih Mirzabeyoğlu’dur. Salih Mirzabeyoğlu’nun derhal serbest bırakılması lazım. Özgür bırakılması lazım. Bu vesileyle Salih Mirzabeyoğlu’na ilişkin özgürlük talebini dile getirmiş olayım. Bu fırsatı değerlendireyim.
Sorunuza gelince, Fukuyama, Hamilton ve Yeni Dünya Düzeni doktrini ideologları, 1990’dan sonra, bunlar tüm dünyaya, artık ideolojilerin bittiğini ilân ettiler. Ama biz o tarihten itibaren dünyanın farklı coğrafyalarının bir kan gölüne dönmüş olduğunu gördük. Elbette ki bunun başlangıcı da 1991’deki Irak işgalidir. Ve daha sonra Saddam Hüseyin ve Irak’ın işgalini 2001’de hepimiz yaşadık. Ben bir sosyalistim. Bunu hemen belirteyim. Biliyorsunuz Sosyalistler şöyle okurlar, derler ki; çelişki ezilenlerle-proletaryayla sermaye sınıfı arasındadır. Ama emperyalist dönem için bir temel çelişki var. Bir baş çelişki var. Bu baş çelişki emperyalizmle direnen halklar arasındadır. Barikatın hangi tarafında durduğunuz önemli. Ezilenlerin tarafında mı duruyoruz, diğer tarafta mı duruyoruz? Bize göre barikatın bu tarafında duranların eksiğinin yönünde, barikatın diğer tarafında duranların tamının hükmü yok. Eğer barikatın bu tarafında Irak varsa, barikatın bu tarafında Suriye varsa, ezilenler varsa, yoksullar varsa, buranın eksiğinin karşı tarafın tamının yanında hiçbir hükmü yok. O eksik önemli değil. Bize ait bir eksiktir. Biz bununla savaşırız, direniriz. Elbette biz Saddam Hüseyin’in her şeyini beğenmiyoruz. Elbette biz Kaddafi’nin her şeyini beğenmiyoruz. Elbette biz Esad’ın her şeyini beğenmiyoruz. Ama emperyalizm karşısında bu milletlerin kendi kaderinin tayin hakkına inanıyoruz. Elbette Saddam’la, elbette Esad’la, elbette Kaddafi’yle hesaplaşılacaksa, bunu oranın halkları yapar. Emperyalizm, ABD tüm dünya üzerinde bir korku imparatorluğu kuramaz. Emperyalizmin müdahale etiği, emperyalizmin katlettiği her şeyin biz karşısında yer alırız. Emperyalizm bizim düşmanımızdır. ABD, o büyük şeytan bizim düşmanımızdır. Dolayısıyla emperyalizm nereye saldırıyorsa, Kaddafi’ye saldırıyorsa biz Kaddaficiyiz, eğer Esad’a saldırıyorsa biz Esadcıyız, eğer Saddam’a saldırıyorsa biz Saddamcıyız. Bunu da savunuruz. Ha döneriz bunları eleştiririz de. Saddam, Kaddafi, Esad dört dörtlük müdür? Hayır. Ama emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin tasavvur ettikleri dünyanın bir yıkım olduğunu, her açıdan, kültürel olarak, sosyal olarak bir yıkım olduğunu daha ne kadar yaşayacağız. İşte Libya… Libya bir çadır devletine dönmüştür. Çeteler tarafından yönetilmektedir. Fransa -ELF- Libya’nın petrolüne el koymuştur. Bu insanlar açlıktan ölüyor. Bu insanların sağlık, eğitim, barınma… Bu insanların tek bir sorunları yoktu. Kim bana “Kaddafi kötü bir adamdır” diyebilir. Bunu emperyalistler diyemez bana. Irak, işte Irak… Her gün bombalar patlıyor, her gün insanlarımız ölüyor. Her gün insanlara tecavüz ediliyor. Ebu Gureyb’i görüyoruz. Kim bana “Saddam dönemi daha kötüdür” diyebilir? Bunu diyebilir misin? O yüzden, dünyanın tüm okları size dönse de, işte Salih Mirzabeyoğlu’nun 1991’de Irak saldırısı önünde yaptığı odur. Dünyanın tüm okları üzerinize döner. Herkes size saldırır. Çünkü zor olan odur. Zor olan, güçsüzün, ezilenin, yoksulun yanında durmaktır. Şimdi ben İslâmiyet anlayışını da başka bir yerden kurmamız gerektiğine inanıyorum. İBDA hareketini de o yüzden takip ediyorum. O yüzden özgürlük istiyorum. Sizin dininiz size, benim dinim bana anlayışı… Evet yoksulların dini başkadır. Ebu Zer’lerin, Ebu Hanife’lerin… Ebu Hanife’yi düşünün… Ebu Hanife fetva vermediği için zindana atılıyor. Arkadaşları kendisiyle gelip konuşuyorlar. Diyorlar ki; “İmam-ı Azam yapma. Küçük bir devlet görevi kabul et”. O da “hayır” diyor ve öyle canını veriyor. İşte zulme karşı… Herkes Ebu Hanife’nin mezhebinden geliyor değil mi? Bu iktidar da Hanefî… İşte Ebu Hanife’nin yolu budur. Bunu takip etmemiz lazım. Benim izlediğim ve anladığım İslâmiyet budur işte. Bugün İslâm anlayışını kim takip ediyor? Bunlara ben inanmadım. Ben 28 Şubat sürecinde üniversite öğrencisiydim. O zaman sol içerisinde de Genelkurmay’a yedeklenen, MGK solculuğu yapan çok insan vardı. Onlarla çok mücadele ettik, çok savaştık. Ben başörtüsü eylemlerine katıldım. O dönemde Genelkurmay’a diz kıranların hesap soracağına ben inanmadım. O süreçte savaşan ve mücadele eden, kim ne derse desin, İBDA… Nicel gücümüz az olabilir. Hiç önemli değil. Ama doğruyu, haklıyı, adaleti savunmak, bu tarihsel bir iştir. Üç kişisiniz-beş kişisiniz hiç önemli değil. O yüzden 20 kişiyle yapılan eylemi ben hiç yüksünmüyorum. 5 kişiyle de eylem yapılır. Hiç önemli değil. Biz bunu aşacağız. Ben buna inanıyorum. O yüzden ben Bolu Cezaevi önündeki eylemleri okuyorum, takip ediyorum. Allah razı olsun. Tüm oklar üzerine gelmiş. Bir tarafta din tüccarlığı var, Fethullahçılar… İşte bak ona karşı savaştı. AKP onunla kol kola giderken, herkes Fethullah’ın önünde diz kırarken, Fethullah’ın Amerikancılığı vurgusu 3-5 yerde vardı. İslâmcı cenah kendi kendini bir körlüğe hapsetmişti. Ama hapsetmeyenler de vardı. Onlar savaştılar, onlar direndiler. Ben bunun tarihsel bir şey olduğuna inanıyorum. Biz kazanacağız. Çünkü biz haklıyız. Çünkü biz inanıyoruz. Şimdi ben Halifeler dönemini incelediğimde, bunların Müslüman olduğuna inanmadım.  Politik olarak bu hakkı da kendimde buldum. İnanç olarak değil ama politik olarak bu hakkı kendimde buldum. Dedim ki; okuryazarlığımız var. Bu, bu değildir. O yüzden ben bizim kazanacağımıza inanıyorum. Az olabiliriz, hiç önemli değil. Dergimiz 100 satar, önemli değil. Basın açıklamamızı 20 kişiyle de yaparız. Hep dayak yeriz, dayak yiyoruz. Yiyelim. Ama bir gün, bak işte neler yıkılıyor? Halk yıkıyor, Allah yıkıyor. Neye inanıyorsak… İşte Fethullah yıkıldı bak. İki yıl önce bunu diyebilir miydik? Kim derdi bunu? Herkesi hapishaneye atıyordu. Bunu diyenler. İşte bu iktidar, Yakup Köse’lere ceza veriyor, Kâzım Albayrak’lara ceza veriyor. Salih Mirzabeyoğlu hâlâ içeride yatıyor. Kim bunu onaylayanlar? Fethullahçılar-AKP. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir kardeşlik olabilir mi? Bırak kardeşliği, namussuzluktur. Artık buna diyecek bir şey yok.
Müslüman olduğunu iddia ediyorsun ama zulmediyorsun. Şöyle diyelim; hem bu düzenin zulmünden şikâyet ediyordun. Bir şekilde iktidara getirildin. Aynı zulmü sen Müslüman görüntüsü altında devam ettiriyorsun. En başta da Müslüman olduğunu söyleyen insanlara ve diğer insanlara…
Bunu -dini- politik araç olarak kullananlar çok oldu. Hristiyanlar arasında da oldu. Museviler bunu hep yaptılar. Müslümanlar içerisinde de bunu yapanlar var. Yani dini bir araç olarak kullananlar. Bir kilise tarzı örgütlenenler. Yani kendi dünyası için, kendi ameli için, kendi hesabı için değil, bu dünya için, bu dünyanın iktidarı için, zenginliği için kilise gibi örgütlenenler. Fethullahçıların Müslümanlıkla ne ilgisi var? Fethullahçılık kilisedir. Kilise gibi örgütlenmedir. Ben şunu alayım, bunu alayım. Diğer taraf umurunda değildir. İşte ondan sonra “Bakara-Makara” yazar.
İktidar sizin esir alınmanızla alakalı direkt cemaati suçladı. Sanki cemaat suçlu, iktidar masummuş gibi… Bu konuda siyasi iktidar sorumlu değil midir? Bu konu hakkında ne diyeceksiniz?
Öyle tabii. Bu, az buçuk siyaset bilen birinin yutacağı bir şey değildir. Yani bindirilmiş kıtaları bununla ikna edersiniz. Allah kahretsin, hırsızlığı zekât olarak nitelendirmeye varabilecek kadar dini kirletenler bunu yutarlar ya da yutmak isterler. Bunu aklı olan, inancı olan birisi yer mi? Bu sürecin tamamını AKP idare etmiştir. Sürece refakat etmiştir. Birbirlerini kullanmışlardır. Birbirlerinin çıkarları ortaklaşmıştır, devam etmiştir. Çıkarları çatışmıştır. Bunlarınki, zenginlik, pay kavgasıdır. Bir varlık kavgasıdır. O kavgada bozuşmuşlardır. Bu iş bu kadar basittir. Bunun siyaset üzerinden okunacak tarafı da yok.
Zalimlerin durumunu seçmek durumunda değiliz.
Evet. Ben şuna inanıyorum: 18. yüzyılda sokaklarda barikatlar vardı. Bugün de bir barikat olduğuna inanıyorum. Belki fiziksel bir barikat değil. Zihinlerimizde oluşan bir barikat var. Bir tarafta ezilenler, mazlumlar, adalet için savaşanlar -renkleri başka, dilleri başka, inançları başka- , diğer tarafta da zalimler var. Biz her zaman barikatın bu tarafında olduk. Mesela biz Salih Mirzabeyoğlu meselesiyle hep ilgilendik. Kalbimiz ve aklımız hep orada oldu. Büyük adaletsizlik. Bir adaletsizliği söylerken onu söylememek büyük bir haksızlıktır, günahtır. Mesela kendi cenahımızdan “Salih Mirzabeyoğlu’nu neden savunuyorsunuz” diye bizi eleştirenler vardı. Böyle bir anlayış olabilir mi? O yüzden bizim kafamızda bir barikat var. Halkın kurduğu bir barikat. Mazlum ve yoksulların kurduğu bir barikat. Biz barikatın bu tarafındayız. “İnanan insanlarımızla siyaseten bir aradayız” demiyoruz. Onlarla birlikteyiz. Onlarla birlikte dövüşüyoruz. Çünkü saygı ötekileştirmektir. “Onların inancına saygı duyuyorum” diye bir şey olamaz. Biz zaten birlikte kolkola yürüyoruz. Biz hapishanedeyken, sağ olsun Şükrü Sak bize 2-3 kez yazdı. Avukat Güven Yılmaz defalarca geldi. Avukat Ahmet Arslan geldi. Bunlar bizim yoldaşlarımız. Ben açıklıkla, “Güven Yılmaz benim yoldaşımdır” diyebiliyorum. Çünkü o adalet için savaşıyor. Birbirimizin birikimini birbirimize aktardığımız da oldu, tartıştığımız da oldu. Ama biz kolkola yürüyoruz. Ben hep buna inandım. Ayrıca Güven Yılmaz’ı kardeşim kadar da severim. Ali Rıza Yaman’ı da severim. Çünkü bunlar adalet mücadelesi yapıyorlar. Nasılki kendi sosyalist arkadaşlarımla yazıştım, Şükrü Sak’la da yazıştım. Nasılki sosyalist yayınları okuyorsam, düzenli Baran da okuyordum. Kazım Albayrak’ın Kürt bölgesi ziyareti için, “ne güzel bir şey. İşte bu işler böyle olmalı. Buralar ve bu işler cemaat ve başkalarına terk edilmemeli. Azız ama yorulacağız. Yine de gitmeliyiz. Çünkü buralar bizim değerimiz. Oradaki yatırlar da bizim değerimiz” diyordum. Hep böyle baktık. Bundan sonra böyle bakmaya da devam edeceğiz.
Çok teşekkür ederiz. Tekrar “gazanız” mübarek olsun.
Sağolun. Tekrar teşekkür ederiz.
Devamını oku ...

Twitter Örgütü

Tayyip Erdoğan'ın Twitter'ı yasaklamasından hareketle (25 Mart senaryolarını da gözeterek) sorulan "Acaba neden korkuyor?" sorusu anlamsızdır. Tayyip Erdoğan'ın Twitter'ı kapatması korku eksenli açıklanacak nitelikte değildir. Yaptığı iş siyaseten çok yerindedir. Erdoğan hâlihazırda aslında "o partiye-bu örgüte" değil, doğrudan doğruya Twitter'a örgütlü bulunanları ifşa etmiş, henüz Twitter'a biat etmeye yüzü tutmamış olanları da Twitter'a örgütlemiştir.
Durum "kızlı-erkekli" tartışmalarında yaşananların tekrarıdır. O günlerdeki yaşam tarzı'cı siyaset "sana ne" refleksiyle ortaya döküldüğünde yaptığı şey Erdoğan'ın işaret ettiği yerde kümelenmek ya da ait olduğu kümenin zaten orası olduğunu deklare etmek olmuştur. Erdoğan'ın güdülediği izlenimi uyandıran bu tutum, esasında bilumum sol'cunun temel meselesinin "özgürlükçülük" başlığı altında cehepenin altı okuna yedinci ok olarak eklemlenmek olduğunu ortaya koymuştur. Sosyalist sol özünde cehepelidir.
Özünde cehepeli olanların ve cehepenin kendisinin Tayyip'in oyununa geldiğini düşünmek de netamelidir. Tayyip konsolide ettiği kitleye bilcümle özgürlükçünün ne mal olduğunu göstermek hedefi güdüyor ve bu yolla kitleyi dirileştiriyorsa, bu "oyun"a zaten teşne olunduğundan koşa koşa "kızlı-erkekli eylemleri" düzenlenmiştir, tıpkı bugün "ille de Twitter" diye sayıklandığı gibi. Erdoğan her zamanki sahte kabadayılığını sergilemiş ve özgürlükçü unsurlara göğsünü gere gere Twitter'cı olma imkânı bağışlamıştır; adeta bir danışıklı dövüş sergilenmektedir.
Koskoca bir partinin danışma kurulu üyesi koskoca bir doçent -partiyle organik olarak ilgili ya da ilgisiz- politik ödevlerini inkâra tenezzülle kendini "basit bir Twitter kullanıcısı" ilân edebilmiştir. Yalnızca "danışılan" biri olarak konumunun tarafsızlığını savunmuş ve bu tarafsız konumun en güzel ifade vasıtası ve bir "tarafsızlık ideolojisi" ürünü olan Twitter'a sığınmıştır. Twitter dünya karşısında Batılı'nın mevkii gibidir; bir Batılı için dünya halklarının yeri kendi durduğu yere nispetle hep görecelidir. Zira bu göreceliliğin ölçütü olan "mutlak" bizzat kendisidir. Twitter işte bu ideolojinin bireylerde somutlanma imkânını sunan organdır. Bir tweet atan kişi bir anda dünyaya vahiy indirmekte, geri kalan "söz"ü göreceleştirmektedir. "Basit bir Twitter kullanıcısı" aslında tanrı simülasyonudur. Kendi varlığını basitleştirme stratejisi "aslolan benim"ci kibrin örtüsüdür. Bir Facebook yorumunda mealen söylendiği gibi, bu cehepeli kafaya göre kendi orta sınıf varlığından daha mühim bir şey mevcut değildir; akepe bu varlığa yönelmiş bir tehdit unsuru olduğu için bertaraf edilmelidir. Fethullah'ın ve cehepenin örgütlediği kitlenin ana güdülenimi budur.
Sosyalist solun bir bölümü seçimler özelinde pratik cehepecilik etmekten ar etmediği gibi, bu ortak adaycılar şimdi sokaklara astığı afişlerde belediye meclisi seçimlerinde kendi partilerine oy istemektedir. Bu tutum elbette kendi "ortak aday"larına küfürdür; zira zımnen “belediye başkanlığı için oyunuzu cehepeye verin (böyle yapacağınızdan zaten eminiz, hiç değilse belediye meclisi...)” anlamına gelmektedir. "Ortak aday"ın bu "siyasi strateji"yle bir sorununun olmadığı anlaşılmaktadır.
Tayyip Erdoğan diri tutmaya mesai harcadığı kitleyi "çakma" bir İslamcılıkla tavlama yolundadır. Bu "çakma İslamcılık" "ulu'l emr"ci bir "toplumsal müslümanlık"la dövüşürken bir Erbakan karikatürü çizmek zorunda kalmıştır. Ama "karikatür" karikatürlüğünden hoşnut bir biçimde kendisine bedavadan sunulan "mücahit" sıfatını hızla reddetmekte ve kitleyi susturmaktadır. Karşısında mevzi alan -şimdilik en uygun isimle- "toplumsal müslümanlık" zaten ilke olarak İslam'ı siyaset dışı görmekle tanımlıdır. Cehepe ile ortaklaşma zemini budur. Bahçeli mitinglerinde artık yalnızca örgütlü mehepelilere hitap etmekte ve konsolidasyona gitmektedir. Cehepeye bu pekiştirmelerden arta kalanların yuvalanacağı bir merkez parti olma rolü biçilmiştir. Tapelerin ana hedef kitlesi akepeliler değil, özünde cehepeli olanlardır.
Sıddık Doğugil
Devamını oku ...

Tatava

Haricî kafasıdır hüküm süren. Hz. Ali, Hakem vak’asında belirli bir meseleyi çözüme kavuşturmak ister ama Haricîler O’na derler ki, “Hüküm Allah’ındır, sen insanı Allah’ın işine karıştırıyorsun.” Böylelikle istişare, şura, münazara gibi müesseseler üzerinden yönetimsel meselelerin hâl yoluna kavuşturulmasına karşı çıkarlar. "Yapılacak işler Kur’an’da belirlidir, O da bizim mülkümüzde, insanı dâhil etme sürece” derler. Bunu demekle, insan olmayı ipotek altına alırlar, kendisi dışındaki her şeyi ve herkesi insanlık dışı bulup ezme kudretini böylelikle elde ettiklerini zannederler. Ali insan olduğundan ezilir. İnsansız Allah, Allah’sız insanın diğer yüzüdür aslında.
Haricîlik, İslam iktidarının ve mücadelesinin kabileler şahsında ezilmesini ifade eder. O, kabilelerin ve kendilerini kabilelerle tanımlı kılmış bireylerin savunma-saldırı biçimidir. Esasta haricîler Ali’nin iktidarına karşıdırlar ve bu karşıtlığı İslamî bir kılıf dâhilinde icra etmektedirler. Bu kafa için teorik, fikrî her türlü müdahale “insanî ve insana ait” olarak damgalanıp çöpe atılacaktır. Burada neye düşman olunduğu açıktır.
Belediye seçimleri konusunda dönen tartışmada da benzer bir hava hâkimdir. Burada HDP ve CHP şahsında, solculuğun ipotek, hüküm ve mülk altına alınması konusunda bir kavgaya rastlanmaktadır. HDP toplumsal muhalefet, CHP iktidar ilişkileri-yönetimsel meseleler konusunda tekel olma sancısı yaşamaktadır. İkisi “Allah” olmaya çalışınca, daha çok Ali sırttan bıçaklanacak, daha çok Hüseyin’in başı kesilecektir.
İkisi de Allah oldukları hususta insanın müdahil olmasına karşıdır. Tartışmanın, şuranın ve istişarenin devre dışı bırakılması için elden gelen her şey yapılmaktadır. CHP, “benim dışımdakiler asla sol olamaz” derken, HDP de aynı cümleyi tekrarlar ya da tekrarlayabilmek için fırsat kollar. Eleştirilmesi gereken yer burasıdır. HDP’nin aday belirleme stratejisi Gezi konusunda CHP’yle yürüttüğü alan kavgasının bir ürünüdür. Oysa mazlumların ve sömürülenlerin yeni bir CHP’ye ihtiyacı yoktur. “Tatava yapma” türünden bir gevezeliğe ve terbiyesizliğe muhatap olması alternatif CHP olarak algılanmasının bir sonucudur. Aslında onun AKP ve CHP kitlesini devrimci manada dikine kesen bir irade olması gerekir.
Tatava, “bol, gereksiz söz” demektir. “Tatava yapma bas geç” cümlesi, “iktidar ilişkilerini ve yönetim meselesini biz biliriz, bize biat et” demektir. Bu cümleyi internet âleminde dolaştıranlar, tüm Gezi kıyamını bireylere bölüp kıyamı egemenlerin ve devletin önünde diz çöktürmek derdindedir. “Tatava yapma”, yani “boş konuşma, iş yap” diyenler, kıyamın ve devletin tartışılmasını, sindirilmesini, idrak edilmesini istemeyenlerdir. Hz. Muhammed’in haricîler için söylediği iddia edilen sözüyle, bu kesimler “imanın gırtlaktan aşağı inmesine” mani olanlardır. Bu sözdeki kibir, devletin bekasını ve yüceliğini gizler.
Onlar kitleyi bireye bölüp bireyin başarıcı, hesapçı, sonuca odaklı yuppie’ler (“genç kentli profesyonel”) olmasını talep etmektedirler. Bu kesim, süreç içerisinde siyaseti kariyer ve ikbal olarak görenlere seslenmektedir. “Ben iktidar olacağım, mani olma” demek olan “tatava” sözcüğü, iktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci zeminini ortadan kaldırmak derdindedir. Salt iktidar olmanın egemenlerin kucağına oturmak olduğunu gizlemek, Gezi kıyamına küfürdür. Tüm devrimler tarihinde sadece şeklî olanı görüp, gördüklerine iman edenler, basit manada iktidar olabilmenin yollarını bildiklerine ve bulduklarına dair bir imajı satmaktadırlar sadece. Böylelikle iktidar olmanın sınıf ve devrim dolayımlarını ezmektedirler. HDP şahsında “komün”, CHP şahsında “cumhuriyet” Allah yapılınca, sınıf ve devrim boşa düşmekte, değersizleşmektedir. “Hüküm Allah’ındır” diyen haricîler gibi, “hüküm komünün” ya da “hüküm cumhuriyetin” diyenler, sınıfa ve devrime, mutlak ve içi boş bir iktidar adına, küfredenlerdir.
İnternet âlemi, her ne kadar kitlelere sesleniyormuş gibi görünse de, klavye başında muktedir olma yanılsaması yaşayan bireylere hitap etmektedir özünde. Bu da, “bizim gençlerimizin elinde Molotof yok, tablet bilgisayar var” diyen Tayyip’in hizmet ettiği devlete bağlanmak demektir. İktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci boyutlarını toprağa gömüp sırf iktidar olmak için hesaplar yapmak, oluşu itibarıyla akimdir, atıldır.
Bir zamanlar Perry Anderson’ın, “devrimler çağı bitti, artık ufak başarılar devri” diyen yazısını kendisine teorik zemin kılan, sonrasında işine geldiği biçimde, “post-devrimcilik dönemi”ne giren bir teorinin ve politikanın, bugün kısa erimli başarı için fethullahçı olması anlaşılır bir durumdur. Fethullahçılıkta mündemiç yuppie’liği devrimcilere, marksistlere önerenlere, bu noktada, Engels’in şu sözünü hatırlatmak gerekmektedir:
“Günün ânlık/geçici çıkarları için önemli ve temel sebeplerin (bu) unutuluşu, takip edecek sonuçları göz önüne almaksızın ânın başarısı için verilen mücadele ile gösterilen gayret ve hareketin geleceği için bugününün kurban edilişindeki kasıt muhtemelen “dürüstçedir”, fakat bu oportünizmdir ve oportünizm olarak kalacaktır,  ayrıca “dürüst” oportünizm belki de tüm oportünizmlerin en tehlikelisidir.” (F. Engels -Erfurt Programının Eleştirisi)
HDP’nin kısa erimli değil, uzun soluklu bir mücadelenin eri olabilmesi, onun kendisini sığ bir AKP karşıtlığı ile tanımlamaması ile mümkündür. Dürüst oportünizm, çıkışsızdır. İktidarı AKP’ye, AKP’yi Tayyip’e indirgemek, efendilerin ekmeğine yağ sürecek, bu süreçte güçlenen, gene Tayyip’te tecessüm etmiş iktidar ilişkileri olacaktır.
Kısa vadeli, hemen elde edilecek bir çözüme koşmak, kitlelerin söz, yetki ve karar süreçlerine duhul etmesine mani olacaktır. O kadar demokrasi edebiyatı yapanlar, “tatava yapma” diyerek, sözü öldürmekte, yetkiyi egemenlere teslim etmekte, karar vermenin ancak muktedir olanlara mahsus bir iş olduğunu söylemektedirler. Söz, yetki, kararın en basit ve en geri biçimi olan sandığın başatlaştırılması, halkın iradesini küçümseyen küçük burjuvaların işi olmalıdır. Tatavacılık, kendisini AKP’nin ve Kürd’ün geri, kaba, cahil ve kara öfkesine kapatmak, kendi varlığını ona karşı kurmak demektir.
Bu öfkeye karşı bir savunma biçimi olan haricî kafası, namazı her santimiyle icra etmeyene küfrederse, aynı kafa kendi barikatında taş atmayanı “devrimci” saymayacaktır. İlki İslam’ı, ikincisi sosyalizmi kendi icraatına ve eylemine kapatacaktır. Ama bu kafa, namazın ve barikatın neden ve nasıl içinin boşaldığını anlamayacaktır. Haricîler Suriye’de kafa kesiyorlarsa, bu şekilci devrim’ciler de burada kafa kesmeye çalışacaktır. Bunların, ortaklaşmanın, paylaşmanın, istişare etmenin, iş yapmanın yazılı olabileceği bir kitapları yoktur. Haricîler onca Kur’an’cılıklarına karşın kitapsızlar ise, bunlar da kitabı, sözü, söze ve eyleme iştirakı öldürmek zorundadırlar.
Haricîler, onca enternasyonalistliklerine, onca Allah ve Kur’an demelerine karşın, Ali’nin ve İslam’ın diz çöktürdüğü kabilelerin müdafaası için çalışırlar. Demek ki bugünün post-haricî solcuları da kendi kabilelerini, eski örgütlerini, bağlı oldukları CHP yuvasını korumaktadırlar özünde. Kürd ve Müslüman, ağzında hangi söz olursa olsun, bunlar için tehdittir.
Gezi kıyamı tatavacıların üzerine basıp geçecek güçtedir. Yeter ki burjuva yuppie’liğin hesapçılığından, iş bitiriciliğinden, icraatçılığından ve mesihçi, kısa vadeli çözüm edebiyatından kendisini kurtarabilsin.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Zeynep Gambetti

BASINA VE KAMUOYUNA,
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan, aynı zamanda Halkların Demokratik Partisi Danışma Kurulu üyeliği görevini de yürüten Zeynep Gambetti hocamız, derslerinden tanıdığımız kadarıyla radikal sol siyaseti ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin değerini gayet iyi bilen muhalif hocalarımızdandır. Ancak öğrencileri olarak bizler, tam da bu yüzden, kendisinin son günlerde HDP’nin İstanbul BŞB başkan adaylığından çekilip CHP’yi desteklemesi gerektiği yönünde kamuoyuna yaptığı açıklamalarını anlamakta güçlük çekiyoruz.
Bizler hocamızdan sermaye ve faşizmin nasıl iç içe geçtiğini; kendi alternatifimizi nasıl inşa edebileceğimizi; kolektif eylemin önemini; bireylerin kendi içlerinde değil, ancak bulundukları yapı içerisinde tanımlanabileceğini; bireyin, ancak eşitlikçi ve özgürlükçü bir kolektifin içerisinde gerçekten özgür olabileceğini öğrenmiştik.
Her bireyin kendi siyasi görüşünde ilkesel, stratejik ve taktiksel değişiklikler yapma ve ilişkili olduğu örgütü eleştirme özgürlüğü elbette bakidir. Dolayısıyla hocamız isterse HDP emekçisi olmaktan vazgeçerek BŞB Başkanlığı seçimlerinde CHP’yi destekleyebilir ve bunu istediği zaman açıklayabilir. Ancak halihazırda danışma kurulu üyesi olduğu partinin böylesi bir kararı yokken, bireysel olarak kitleleri farklı bir partiye yönlendirmesi, mevcut kolektif iradenin örgütlü yapısını, ilkelerini ve stratejilerini yok sayması anlamına gelmektedir.
Hocamızın açıklamalarına gelen tepkiler karşısında çizdiği tablo da daha az tedirgin edici değildir. Görevi itibariyle HDP vizyonunu özümsemesini ve kolektif içi eleştiri mekanizmasının nasıl işlediğini bilmesini beklediğimiz hocamız, kamuya yaptığı açıklamaların partiyi değil, sadece kendini bağladığını zannedecek kadar örgütlü siyasetten bihaber ve ilkesel olarak sorumsuzca davranmakta, bunun yanında, HDP’nin Danışma Kurulu üyesi olmasına rağmen, nasıl oluyorsa kendini HDP’li addetmeyecek kadar siyasete “profesyonel” yaklaşarak kendini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
HDP bürolarına yapılan faşist saldırılara karşı devletin ve muhalefetin sessiz kaldığı, “tatava yapma, bas geç!” denilerek alternatif bir siyaset etme biçimi olarak HDP tahayyülünün itibarsızlaştırıldığı, hatta parti emekçilerimizin işbirlikçilikle suçlandığı böylesi bir süreçte hocamızın yaptığı bu açıklamalar, maalesef mevcut saldırıların ve inkârların dolaylı da olsa meşrulaştırılmasına katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Bizler, düne kadar aynı siyasi çizgiyi paylaştığımızı düşündüğümüz hocamızın bu açıklamalarını, en hafif tabirle siyasi etiğe, örgütlü mücadelemize, kolektif iradeye ve emeğe karşı yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirerek kınıyor ve kendisini özeleştiri vermeye davet ediyoruz.
Boğaziçi Üniversitesi HDK-HDP’li Öğrenciler
Devamını oku ...

FHKC Bildirisi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Yönetimi güvenlik aygıtının ve istihbarat servislerinin 20 Mart’ta Batı Şeria’nın muhtelif kesimlerinde örgütün destekçilerine ve üyelerine yönelik tutuklama ve baskı kampanyasına derhal son vermesini talep etti. FHKC bildirisinde özel olarak dile getirilen bir diğer husus da, Azza mülteci kampında 5 FHKC destekçisinin tutuklanması, onlarca evin saldırıya uğraması ve 5 kişinin de Filistin Yönetimi güvenlik güçlerince takibata uğramasıydı.
FHKC, Filistin Yönetimi güvenlik güçlerinin Filistin halkının ulusal gücü olan örgüte karşı sürdürdüğü kampanyayı kınadı. Bilindiği üzere örgüt, Siyonist işgalci devletin de hedefinde ve bu devlet yoldaşlarımızı cinayetler ve kitlesel tutuklamalarla hedef hâline getirmekte, her yerde halkımıza yönelik saldırganlığını giderek artırmakta.
FHKC, Filistin Yönetimi’nin halkımız için tam bir felâket olan işgalci devletle işbirliğinde hareket etmesine bir son vermesini, onurlu birçok eylemcinin serbest bırakılmasını talep etmektedir. Örgüt, ayrıca geçenlerde Filistinli eylemcilerin ve özgürlük savaşçılarının güvenlik aygıtınca serbest bırakıldıktan birkaç saat sonra Siyonist işgalcilerce tekrar tutuklanması gibi muhtelif olayları hatırlatmaktadır.
Cephe’nin bildirisindeki ifadeyle, Filistin Yönetimi’nin, bu uygulamaların Filistin halkınca reddedileceğini artık öğrenmesi gerekmektedir. Filistin güvenlik güçleri için en uygun görev, halkını, eylemcilerini ve özgürlük savaşçılarını korumak, ayağa kalkan kendi halkını ve eylemcilerini kırbaçlamamak olmalıdır.
Devamını oku ...

Suudi Arabistan ve El-Kaide

Suudi Arabistan Terörizme Verdiği Destekten Ötürü Pişman mı?
Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından çekilmiş beş dakikalık film insanın kanını donduracak cinsten. Filmde savaşçılar, Suriye-Irak arasındaki karayolunda üç tırı durduruyorlar. Biri, gayet gergin bir hâldeki şoförlerin kimliklerini alıyor ve tehditkâr bir ifadeyle, “Hepiniz Şii misiniz?” diye soruyor. Soru, “Hayır, biz Humuslu Sünnileriz” şeklinde cevaplanıyor, alçak ve umutsuz bir ses tonuyla, “Allah size zafer nail eylesin” diye devam ediyor şoför sözlerine.
Şoförlerden biri, “biz sadece yaşamak istiyoruz” diye yalvarıyor. “Burada ekmeğimizi kazanmak için bulunuyoruz.” diyor. IŞİD militanı, şoförlerin Sünni olup olmadıklarını teste tabi tutuyor. “Sabah namazı kaç rekat?” diye soruyor. Cevaplar üçle beş arasında değişiyor.
Militanların arasına katılan bir başkası, “Alevîlerin Suriye için ne yapıyorlar?” diye soruyor. “Onlar kadınlara tecavüz edip Müslümanları katlediyorlar. Konuşmalarınızdan anlaşılıyor ki siz müşriksiniz.” diye devam ediyor sözlerine. Üç şoför yol kenarında kurşuna diziliyor sonra.
Suriye ve Irak’taki silâhlı muhalefet, bugün Selefî cihadcıların, kendilerini cihada adamış köktenci İslamî savaşçıların hâkimiyeti altında. Şam-Bağdat yolunda Sünni olmayan şoförleri katledenler de bunlar. Suriye, Irak ya da Pakistan’da kaç Şii’nin öldürüldüğü Batılı hükümetlerin umurunda değil ama onlar El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in inancına benzer inanca sahip Sünni hareketlerin bugün 11 Eylül öncesinde Taliban’a tabi olduğu günlere kıyasla, Irak ve Suriye’de daha fazla alana sahip olduklarını görüyorlar.
Batı destekli, sözde seküler Özgür Suriye Ordusu’nun Beşar Esad’ı yıkacak savaşa öncülük ettiği iddiası, cihadcıların geçen Aralık ayında silâh depolarını ele geçirip ÖSO komutanlarını öldürmesiyle geçersizleşti.
Son altı ay içinde, Suriye’de artık epey kudretli olan cihadcı savaş ağalarını finanse etme ve destekleme noktasında Körfez ülkelerindeki Sünni krallıkların ve Suudi Arabistan’ın ortaya koyduğu eylemler Washington’da gerçek bir öfkeye yol açtı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 2012’den beri Suudi istihbaratının başındaki isim olan ve eskiden Washington büyükelçiliği yapan Prens Bender bin Sultan’ı eleştirdi. Prens, Esad’ın yıkılmasına yönelik kampanyayı yöneten isim.
Prens, ayrıca Suriye’de sivillere karşı kimyasal silâhlar kullanıldığı vakit, bu ülkeye müdahale etmediği için Obama’yı kınamıştı.
Geçen ay Prens Bender’in istihbarat başkanı olmasına karşın Suriye’deki Suudi politikasının yürütülmesi noktasında artık görevde bulunmadığı ortaya çıktı. Prens yerini Arap Yarımadası’nda El-Kaide’ye karşı yürütülen kampanyadaki sorumluluğu ile bilinen, ABD ile birlikte iş tutan içişleri bakanı Muhammed bin Nayif’e bıraktı.
Suudi Kralı Abdullah’ın oğlu ve Suudi Millî Muhafızları’ının başı olan Prens Mitab bin Abdullah da yeni Suriye politikasının formüle edilmesi sürecince rol oynayan diğer bir isim. Suudi Arabistan’ın diğer Körfez krallıklarıyla arasındaki farklılıklar daha fazla alenileşiyor, zira Suudilerle birlikte, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri de Katar’daki elçiliklerini bu ay geri çektiler. Bunun asli nedeni, Katar’ın Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e destek sunması ama öte yandan da Suriye’deki kontrolden çıkmış olan cihadcı grupları parasal ve askerî açıdan desteklemesi.
Suudi Arabistan, Suriye’deki asilerin desteklenmesi görevini geçen yaz Katar’dan devralmıştı. Ancak Suudilerin Suriye meselesine duhulü daha derin ve daha uzun soluklu bir mesele, zira savaşçıların önemli bir bölümü diğer ülkelerden ziyade daha çok Suudi Arabistan’dan geliyor.
Suudi vaizler, Esad’a karşı silâhlı mücadele verilmesi konusunda hararetli vaazlar veriyorlar, bu mücadelenin bireysel gönüllülük ya da devletler düzeyinde gerçekleşmesi gerektiğini savunuyorlar. İslam’ın püriten, kitabî bir versiyonu olan Vehabîliğin inançları, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Mısır ve Libya’daki El-Kaide veya diğer Selefî cihadcı grupların inançlarından pek farklı değil.
Protestanlığı imha etmeye çalışan Roma Katolikliği gibi, Suudiler de ideolojik planda Şiiliği bir tür sapkınlık olarak görüyorlar ve ona kökten karşı çıkıyorlar. Bu husumet Vehabîlerle Suud Sarayı arasında 18. yüzyılda kurulmuş ittifaka dayanıyor. Politik birer oyuncu olarak cihadcı hareketlerin gelişimindeki önemli tarih ise Sovyetler’in Afganistan’ı işgal ettiği ve Humeyni’nin İran’ı Şii teokrasisiyle yönetmeye başladığı 1979 yılı.
Seksenler boyunca Suudi Arabistan, Pakistan (Pakistan ordusu) ve ABD arasında epey dayanıklı bir ittifak kuruldu. Suudiler, Amerika’nın bölgedeki hâkimiyetinin ana destekçilerinden biri oldular ama ayrıca El-Kaide için gerekli tohumları da attılar.
11 Eylül, ABD için bir “Pearl Harbour” momenti temin etti, oluşan ani fikir değişikliği ve korku, Saddam Hüseyin’in hedef alınması ve Irak’ın işgal edilmesi noktasında gerekli neo- muhafazakâr ajandanın tatbiki için maniple edildi. El-Kaide üyesi olma şüphesiyle tutuklanmış kişilere uygulanan su işkenceleri, esasta örgütün Suudilerle değil, Irak’la rabıtası olduğunu ispatlamayı amaçlıyordu.
11 Eylül Komisyonu raporu, El-Kaide’nin ana finans kaynağının Suudi Arabistan olduğunu gösterdi. Ama saldırıdan altı yıl sonra, 2007’de Irak’ta ABD ile El-Kaide arasındaki çatışmaların doruğa ulaştığı günlerde, terörün finansmanının izlenip engellenmesinden sorumlu ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı Stuart Levey, ABC News’e, konu El-Kaide’ye gelince, şunları söylüyor: “Parmaklarımı şıklatıp bir ülkenin parasal desteğini kesmem mümkün olsaydı, bu Suudi Arabistan olurdu.” Devamında da, terörizmi finanse ettiği için ABD veya Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiş herhangi bir kişinin Suudilerce kovuşturulmadığını ifade ediyor.
Suudilerin işbirliği yapmaması üzerinden yaşanan bu yoğun hayal kırıklığına karşın, son birkaç yılda değişen pek bir şey yok. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Wikileaks aracılığıyla sızan 2009 tarihli bir yazışmasında, şunu söylüyor: “Suudi Arabistan, El-Kaide, Taliban, LeT (Leşker-i Taiba) gibi terörist gruplar için önemli bir finansal destek üssü olma özelliğini hâlâ muhafaza ediyor.” Clinton, Suudilerin El-Kaide’nin sadece yurtiçi faaliyetlerine karşı harekete geçiyor olmasından şikâyet ediyor.
ABD Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen, geçen hafta El-Kaide’nin finansal kaynaklarını kuruttuğu için Suudileri övdü ama öte yandan da krallık sınırları içinde diğer cihadcı grupların hâlâ yardım aldığını öne sürdü.
Cihadcıların desteklenmesi hususunda Suudi Arabistan Körfez krallıkları arasında yalnız değil. Cohen’in ifadesiyle, “müttefikimiz olan Kuveyt, Suriye’deki terörist grupların finanse edilmesi amacıyla kullanılan ana merkez hâline geldi.” Cohen, öte yandan, Nayif Acmi’nin hem Adalet hem de Evkaf ve İslam İşleri Bakanı olarak atanması hususunda şikâyetlerini dile getiriyor: “Acmi uzun süre Suriye’de cihadı destekledi. O Nusra Cephesi’nin finansörü.” Cohen’in tespitiyle, evkaf bakanlığı cihatçılara Kuveyt camilerinde bağışlar topluyor.
Amerikalıların sızan diplomatik görüşmelerinde de görülüyor ki, Suudiler esas olarak Şiilikle mücadeleyi öncelikli kabul ediyorlar. Bu noktada paranoya derinlere ulaşıyor: örneğin, üst düzey bir Suudi diplomat, ülkesinin müttefiki olan Pakistan’da kendilerinin gözlemci değil, katılımcı olduklarını söylüyor. 11 Eylül öncesinde Afganistan’daki Taliban hükümetini sadece Suudiler, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tanımıştı.
Suudilerin Şii yayılmacılığı ile ilgili korkuları abartılı ve histerik, zira Şiilik Şiilerin çoğunluğu teşkil ettikleri ya da güçlü bir azınlık oldukları bir avuç ülkede güç sahibi. 57 Müslüman ülkesi içinde sadece dördünde Şiiler çoğunluk.
Gene de Suudiler, Pakistan Cumhurbaşkanı Asif Ali Zerdari konusunda şüpheli bir yaklaşım içerisinde, bu nedenle ülkede askerî bir diktatörlüğün tesis edilmesini tercih ettiklerini söylüyorlar. Zerdari’yi sevmemelerinin nedeni, mezhepsel. BAE dışişleri bakanı Şeyh Abdullah Bin Zeyd’in ifadesiyle, “Suudiler Zerdari’nin Şii olduğundan şüphe ediyorlar, bu da onların İran, Irak’taki Malikî hükümeti ve Zerdari idaresi altındaki Pakistan arasında oluşabilecek Şii üçgeni konusunda endişelenmelerine neden oluyor.”
Şiilere yönelik mezhepsel husumet, İran’a yönelik korku ve nefretle birleşiyor. Kral Abdullah, Amerika’yı İran’a saldırması konusunda sürekli teşvik ediyor ve “kesin şu yılanın başını” deyip duruyor. Suudilerin diğer bir meselesi de Irak’taki Şii çoğunluğun artan etkisi. Birçok Suudi’nin hükümete karşı yapılan cihadcı eylemlerine sempati duymasının nedeni bu.
1171’de, Mısır’da Fatımî hanedanlığının Selahaddin Eyyubî tarafından yıkılmasından beri Arap dünyasında yaşanan ilk vaka olması hasebiyle, Irak’ta hükümetin Şiilerin eline geçmesi, Riyad ve diğer Sünni başkentlerinde herkesin alarma geçmesine neden oldu ve buralarda yöneticiler yaşanan bu tarihsel yenilgiyi terse çevirmek için çalışmaya başladılar. Irak hükümeti bu saldırıyı 2009’da bir Suudi imamın Şiilerin öldürülmesi için fetva vermesiyle fark etti. Bölgedeki Sünni hükümetler, bu fetvayı kınayan herhangi bir adım atmadılar ve “şüpheli bir sessizlik” içine girdiler.
2011’deki Arap ayaklanmaları mezhepçiliği körükledi. Bu, özellikle doğusundaki Şii azınlıkla ilgili yoğun şüpheler içerisinde bulunan Suudiler arasında cereyan eden bir süreçti. Mart’ta 1.500 Suudi askeri Bahreyn’deki Halife ailesini desteklemek için harekete geçti ve adadaki Şii azınlığın gerçekleştirdiği demokrasi yanlısı gösterileri bastırdı, Şii mabetleri buldozerlerle yıkıldı.
Suriye’de Suudiler, Suriye hükümetinin Kaddafi gibi yıkılacağını zannettiler. Onların hesaba katmadığı şey, Rusya, İran ve Lübnan Hizbullah’ının Suriye’ye yönelik desteği ve hükümetin elindeki güçtü. Ancak Katar ve Türkiye yanında, Suudilerin sürece dâhil olması ayaklanmanın ideolojisi olan seküler demokratik değişimin önemini azalttı ve isyanı, ön cephesinde Selefî cihadcı tugayların durduğu, Sünnilerin iktidarı alma teşebbüsüne dönüştürdü.
Tahmin edileceği üzere, Alevîler ve diğer azınlıklar ölümüne savaşmaktan başka bir seçeneklerinin olmadığını düşünüyorlar.
Birçok abuk sabuk komplo teorisi geliştirildi ve 11 Eylül saldırılarında ana suç ortağının ABD hükümeti olduğu iddia edildi. Bu teorilerdeki saçmalık, dikkatleri ortada bir komplo olduğu gerçeğine çevirdi oysa bu gayet açıktı ve asla bir sır da değildi.
ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki üçlü ittifakın bedeli, cihadcı hareket. Bugüne dek bu hareket batı, karşıtı olmaktan önce Şii karşıtı ama Şam-Bağdat karayolundaki IŞİD militanlarının da gösterdiği kadarıyla, artık Sünni olmayan herkes tehlike altında.
Patrick Cockburn
Devamını oku ...