28 Şubat Darbesi ve Umut Operasyonu

Abdülhamit Çelik’i polis üniforması içinde Uğur Mumcu’nun evinin önünde tatbikat yaptırılan fotoğraflarından hatırlıyoruz.  O dönemde Çelik, 28 Şubat sonrası devletin ‘Umut Operasyonu’ ile tasfiye ettiği, Türkiye’de İran İslam Devrimi çizgisinin en önemli temsilcisi olarak kabul edilen, yayınlandığı dönemde bombalı saldırılara uğrayan ve emniyet tarafından Özgür Gündem’e benzetilerek tehdit edilen  Selam-Tevhid gazetesi ekibindendi. Ağır işkenceler gördü, bir süre cezaevinde yattı. 28 Şubat’ın sene-i devriyesinde dönemin şöhretli figürleri yerine Çelik’e kulak vermek istedik, çünkü onun işkencecileri bugün Cumhurbaşkanlığı köşkünde bulunuyor! Abdülhamit Çelik, Türkiye’de İslamî camianın işkenceye karşı veremediği sınavına kendi şahitliği üzerinden ışık tutuyor ve bugün yeni sonuçlanan davaları sebebiyle, tekrar cezaevine girmekle karşı karşıya. 17. yılında 28 Şubat darbesini, ekmeğini yiyenlerin değil, bedelini ödeyenlerin ağzından dinliyoruz. Emek ve Adalet Platformu, 2000 yılında gerçekleştirilen ve 28 Şubat’ın uzantısı olan Umut operasyonuyla tutuklanıp, 5 buçuk yıl hapis yatan ve bu süreçte ağır işkenceler gören Abdulhamit Çelik ile Selam Gazetesi tecrübesini, Uğur Mumcu davasını ve cezaevinden çıktıktan sonra neler yaşadığını konuştu:
“1989 yılında Şehadet Dergisi’ne gidip gelmeye başladım. Nurettin Şirin’lerin çıkardığı bir dergiydi. 89’un sonlarında Tevhid Dergisi’ni çıkarmaya başladık. Cemaat değildik ama ilke sahibiydik. Derginin ana minvali ‘İslam Devrimi’ idi. Dünyadaki İslamî gelişmeleri yakından takip ediyorduk. Siyasî bir dergiye göre iyi bir okuyucu potansiyeline sahipti. Yaklaşık 3 yıl boyunca dergiyi çıkarmaya devam ettik. 1993 yılına geldiğimizde Tevhid Dergisi’ni ‘Selam’ adıyla çıkarmaya başladık. Onun da tirajı çok yüksekti. Birçok tehdit almamıza rağmen, Allah’a hamd olsun,  kendi inancımızdan, düşüncemizden geri adım atmadık. O dönemde sıkça İrancı, PKK’ci olarak yaftalandık. “Sizin sonunuz da Özgür Gündem gibi olacak” dendi. Resmî ya da gayriresmî olarak defalarca gazetemiz basıldı. Polis kendi yetkilerinin dışında başka gruplarla da işbirliği yapıp, bizi karalama politikası yürüttü. Bu süreç Refah-Yol dönemine kadar bu şekilde devam etti. 28 Şubat süreciyle ciddi psikolojik baskılar uygulanmaya başladı. Bu baskılardan biz de kendi payımıza düşeni aldık.
Bizim gazetemizin üzerinde durduğu iki temel nokta vardı: Birincisi İsrail’i düşman seçmiştik; ikincisi ise İran yanlısı olmamız idi. Polis bize sürekli bu iki konuyla karşılarına çıkmamamızı söylüyordu. Ancak biz hep bu iki konu üzerine gittik. Selam Vakfı olarak 16 şubemiz vardı. 2000 yılında bunlarla beraber bütün kurumları kapattılar. Birçok İsrail karşıtlığı yapan grup vardı ancak bizim hedefe alınmamızın sebebi siyasî bir gazete olarak 16.000 aboneye ulaşmamız olmuştur.
Bizim İslamî camia kendisini hâlâ Safevî-Osmanlı mirasçısı olarak görüyor. İran’a baktığınızda orada Sünnetullah’a uygun bir devrim olmuş. Bu devrimi harekete geçiren güç tamamen peygamber sünneti odaklıydı. Bu da hâliyle Batı’yı tedirgin etti. Mezhebî konular üzerinden de ayrışmaya gidildi. Birbirimizi dinlemedik, hâlâ da dinlemiyoruz. Biz onlara baktığımızda yalnızca bir Şii dünyasını görüyoruz, onlar da bize baktığında Sünni Osmanlı’yı  görüyor. Oturup birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz.
Kudüs Gecesi
‘Kudüs Gecesi’ 1989’da başlayan bir süreçti ve her yıl tekrarlanırdı. Onca yıl devlet tarafından gündeme getirilmeyen ‘Kudüs Gecesi’ 28 Şubat’ta birden Türkiye’nin gündemini değiştirdi. Ankara-Sincan’da yapılan, yaklaşık 400-500 kişinin katıldığı program sanki ilk kez yapılıyormuş gibi lanse edildi. Asılan afişler, pankartlar bizim daha önce de kullandığımız afişler ve pankartlardı. 28 Şubat süreci uzun süre önce hazırlanan bir senaryonun son noktasıydı.
İslamî kesimde hiç kimse geri adım atmıyor; herkes “ben haklıyım” diyordu. Bundan dolayı hâlâ aramızda uzlaşı sağlayamadık. 28 Şubat sürecinde İstanbul’da da farklı gruplar vardı ve bu gruplar da kendi aralarında uzlaşı sağlayamadı. Doğu’dan Batı’ya göç edenler kendi topraklarında, köylerinde âlim insanlardı. Çünkü o kültürü, dili biliyorlardı. Metropole gelince kendileriyle, aileleriyle, çocuklarıyla imtihan olmaya başladılar. Batı’ya göç edenler ise bu çarkın içerisinde yok oldular, varlık gösteremediler. 28 Şubat’a kadar içi boş bir kitle hâline getirildik.
Bugün iktidarda olan hükümet hâlâ 28 Şubat’ın korkularıyla yaşıyor.”
İşkencenin en korkuncu psikolojik işkencedir. Bugün iktidarda olan hükümet hâlâ 28 Şubat’ın korkularıyla yaşıyor. Generali içeri sokmasına rağmen hâlâ ondan korkuyor. Karşısındakini çok güçlü görüyor, o korkuyu yaşatıyoruz.
Aynı minvalde Umut Operasyonu’na bakarsak; o dönemde devlet bir şekilde kendisine muhalif olanları susturmak istiyordu. Düşünün, 629 kişinin Uğur Mumcu’yu öldürdüğünü söylüyorlar. Akşam Gazetesi “Uğur Mumcu’nun katilleri yakalandı” manşetini bir gün önceden atmıştı. Ertesi gün de biz katil ilân edildik. Umut Operasyonu’yla devletin aleyhtarı olan bir kuruluşu bastırması gerekiyordu. Polisle ya da başka yollardan bastıramadığı hareketi böylesi bir iftirayla tasfiye ediyordu.
Sorun işkencenin korkunçluğu değildi. Her dönemde işkence gördüm ben. Ancak bu seferki gerçekten farklıydı. Hiç gitmediğimiz bir yerde tatbikat yaptırılıp, katil ilân ediliyorduk. 14 yıldır devam eden bu davanın savcısı hâlâ değişmedi. İktidarlar, mahkeme başkanları değişti ama o savcı değişmedi. Bu davanın sona erdirilmesi iktidarların da işine gelmiyor. Çünkü bizi bıraktıklarında yüzlerce insanı da bırakmak zorunda kalacaklar.
AKP hükümeti tarafından hazırlanan yeni yasaya göre, herhangi bir belge ya da bulgu bulunmadan eğer mahkeme örgüt üyesi olduğunuza karar verirse 24 yıldan 36 yıla kadar cezaya çarptırılabiliyorsunuz. Çünkü Türkiye uluslararası mahkemelerde maddî delil yetersizliğinden dolayı çok ceza yedi. Bunun önüne geçebilmek için de böyle bir yasa çıkarıldı. Biz (Müslümanlar) sanıyoruz ki, iktidara geldik ve gitmeyeceğiz. Neyi değiştirirsek değiştirelim, insanların zihin yapılarını değiştirmedikçe hiçbir şeyi gerçek anlamda değiştiremeyiz.
Müslüman kamuoyu işkencelere karşı yeterli tepki göstermedi.”
28 Şubat tamamen menfaat meselesiydi. Güneydoğu’da 30 yıllık süren savaşı örtbas etmeye çalıştılar. Kamuoyunun gündemini değiştirmek istediler. Askerî ve sivil bürokrasinin yaptığı hırsızlıkları saklamak için başlattılar bu süreci.
Müslüman kamuoyu da işkencelere karşı yeterli tepki göstermedi. Hâlâ da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla hareket ediyorlar. Bizim başımıza gelmeden hiçbir kardeşimizin derdiyle dertlenmiyoruz. 10 yıldır dışarıdayım, kimse gelip de “niye tutuklandınız?” diye sormadı. Cezaevinden çıktıktan sonra devletin uyguladığı şiddetten ziyade çevremizdekilerin ilgisizliği ağır bastı. 10-14 yıldır dışarıdayım, eski Selam gazetesi çalışanlarından kimse selam vermedi. Dün beraber olduğumuz, omuz omuza çarpıştığımız insanlar bugün gözümüzün yaşına bakmadan aleyhimizde imza verebiliyor. Ancak bugün Türkiye’nin neresine gidersem gideyim gece yarısı kapısını çalabileceğim dostlarım da var.
Bugünkü iktidar bile kendi siyasetini üretemiyor. Dışarıdan getirilen dosyalar doğrultusunda hareket ediyor. Cezaevi döneminde arkadaşlarımızın bir kısmını CIA yetkilileri cezaevi dışında yargılamak istedi. Düşünün, bir ülkede adalet bakanı var ve başka bir ülkenin polisi gelip sizi yargılamayı talep edebiliyor. Böylesi bir küresel oyun içerisinde sadece birer figüransınız.
Devamını oku ...

Avrupa’da Neo-faşist Hareketin Yükselişi

Avrupa’da 2008 sonrası süreç siyasal polarizasyonu artırdı. Özellikle neo-liberal karşı devrim politikalarının 1980’lerin ikinci yarısından sonra, kıtada son derece köktenci bir şekilde hayata geçirilmesi ve 1989’da Doğu Avrupa’daki rejimlerin yıkılışı, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü, siyasal gericiliğe güç verdi ve proto-faşist bir siyasal iklimin oluşmasını sağladı.
Neo-faşist ve proto-faşist hareketler, bu konjonktürle birlikte yükselen bir güç olarak dikkat çekti. Kıtanın bütününde siyasal alanda giderek etkinleşti. Aynı dönem merkez partilerin hızla eridiği bir sürecin önünü açtı. Siyasal gericilik politik atmosfere hâkim oldu. Neo-faşist düşünce, eğilim, argümanlar ve varyasyonlar gündelik yaşamın parçası hâline getirilmeye çalışıldılar. “Komünizmin iflası” gibi söylemler yaygınlaştı, kapitalizm kutsandı. Seçimlerde sağın yaygın bir zafer kazanması ırkçılık, diskriminasyon ve yabancı düşmanlığının arttığı koşulları yarattı. “Büyük çöküşle” birlikte sosyalizmin ilkel, despotik, totaliter, geri bir sistem olduğu yönünde kitleler yoğun bir dezenformasyona tabi tutuldu. Özellikle Doğu Avrupa’da, sosyal ve siyasal enkazın üzerinden neo-faşist hareketlerin güçlendiği gözlemlendi. Bulgaristan, Macaristan, eski Yugoslavya coğrafyası ve Doğu Almanya öne çıkan ülkeler oldu.
1990’lı yıllar ve 2000’lerin başları neo-faşist ve proto-faşist hareketlerin bir anlamda kuluçka dönemiydi. Ayrıca kıta Avrupa’sında proto-faşist bir geleneğin güçlü oluşu, süreci besleyen başka bir faktör olarak dikkat çekti.
2008’den sonra kapitalizmin sistemik/yapısal krizinin Avrupa’da odaklanması, neo-faşist hareketin gelişimindeki yeni bir momenti işaretledi.
Kriz, Yıkım ve Yoksullaşma Sarmalı
2009’a girildiğinde Avrupa, krizin en şiddetli yaşandığı coğrafya olarak öne çıktı. Özellikle Güney Avrupa, yani Avrupa’nın Akdeniz havzası ikili bir kriz (kamu borç krizi ve bankacılık krizi) içine girdi. Yunanistan, krizin en çok yoğunlaştığı ülke oldu. Sosyal yıkım programlarıyla Yunanistan, bir nevi yeniden sömürgeleştirildi.
Kriz senkronu Akdeniz havzasındaki ülkeleri hızla sardı. Başta İspanya, Portekiz, İzlanda ve İrlanda bu süreçten şiddetle etkilendi. Bu ülkelerde önemli altüst oluşlar yaşandı. Avrupa’nın en büyük ekonomileri sarsılmaya başladı. Dalga, İtalya ve Fransa’yı etkileyecek boyuta yükseldi. İtalya ve Fransa durgunluk içine girdi. Kamu borç yükü özellikle İtalya’da hızla arttı. Kriz şiddetini Doğu Avrupa ülkelerinde de gösterdi. Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’ı ekonomik krizin girdabı sardı.
Troyka kıta düzeyinde total bir politika izleyerek, kıtanın bütününe sosyal yıkım programları dayattı. Bu süreç toplumsal kutuplaşmayı artırdı. Ve toplumsal eşitsizlik yaygınlaştı.
Ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve yaygın sosyal yıkım operasyonları son 6 yıl içinde kıta düzeyinde, kitlesel bir mülksüzleşmeye ve yoksullaşmaya yol açtı.
Kızıl Haç’ın 2013 yılında yayınladığı raporda, kriz sonrasında yaşanan yıkımın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki en şiddetli insanî krize neden olduğu belirtildi. Ayrıca raporda Avrupa’nın son 6 yılına hızla yoksullaşma ve yaşamı sürdürebilecek bir gelirinin olmaması ve işsizliğin damgasını vurduğu açıklandı. Orta sınıf diye tanımlanan kesimlerin, Almanya dâhil, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde sert mülksüzleşme yaşadığına vurgu yapıldı. Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’da bu oranın %50’lere yükseldiği bildirildi.
Yine Eurofound’un (Avrupa Yaşam ve Çalışma Koşullarını İyileştirme Vakfı) Kasım 2013 raporunda AB ülkelerinde, sağlık alanında ciddi sorunlar yaşandığı vurgulandı. Yaşlıların, kadınların ve çocukların yaygın sağlık sorunlarıyla karşılaştığı belirtildi. Bunun yanında maddi yoksullukla, sağlık sorunlarının orantısal bir gelişme gösterdiği ifade edildi. İşsizliğin, güvencesiz istihdamın ve sistematik esnekleştirme politikalarının, düşük ücretle çalışmayı koşulladığı, zorladığı yorumu yapıldı. Örneğin Almanya’da 400 avroluk iş diye de tanımlanan istihdam biçimi ve benzeri yöntemler, sistematik eğreti istihdam, yarı istihdam ve esnek üretimin kurumsallaşmasının bir yansımasıdır. Fransa, Almanya’nın bu tavrını AB içinde “haksız rekabete” yol açtığı için eleştirmektedir.
Yine Eurofound verilerine göre, kıtada yoksulluk oranının %25’lere ulaştı. Bu oran 120 milyondan fazla insanın yoksullaşması anlamına geliyor.
Neo-faşist Hareket Parlamento ve Sokaklarda
Kriz toplumsal kutuplaşmayı artırıyor. Siyasal iklim giderek sertleşiyor.
Krizin yarattığı en önemli gelişmelerden biri, merkez partilerin hızla erimesi oldu. Bu erime, süreci köklü geçmişe sahip, burjuva partiler içinde de görüldü. Örneğin Yunanistan’da PASOK’un hızla oy kaybetmesi ve son seçimlerde varlığının tartışılır bir noktaya gelmesi, somut bir örnektir. Sistemin bir noktada payandası gibi işlev gören merkez partiler kriz sürecinde hızla etkilerini kaybetti. Avrupa çapında, birkaç ülkeyi istisna tutarsak, ciddi güç yitirdi.
Krizin çarpıcı sonuçlarından biri, yukarıda istatistikî verileri bulunan, “orta sınıfın” hızlı bir çöküş ve mülksüzleşme sürecine girmesi oldu. Bunu, küçük burjuvazinin hızlı mülksüzleşmesi izledi. Küçük burjuvazi, proleterleşme korkusuyla karşı karşıya kaldı. İşsizliğin yaygınlaşması, aristokrat işçi sınıfının ayrıcalıklarını hızla kaybetmesi, sınıf içindeki hiyerarşinin yıkıcı etkileri, Avrupa’da puslu bir hava yarattı. 2001 sonrası tetiklenen İslamofobi, sistematik diskriminasyon politikalarıyla, ırkçılıkla, yabancı ve göçmen düşmanlığıyla, anti-semitizmle birleşti. Böylesi bir atmosfer neo-faşist hareketin mayalanacağı ve güç kazanacağı zeminleri yarattı. Çünkü faşizm korkuyu örgütler ve yayar. Kitlelerin yaşadığı Durkheim’ın tanımlamasıyla kolektif anomi hâli, neo-faşist hareketin kıta düzeyinde nüfuzunu yaymasını sağladı.
2008 sonrası küçük burjuvazinin bazı kesimlerinin, işsiz yığınların ve lümpen proletaryanın neo-faşist hareketlere yöneldiği sosyolojik bir fenomen olarak gözlemlenebilir. Yine son 6 yıllık süreçte neo-faşist partilerin oyları Avrupa çapında %100 ya da %200 oranında arttı. Bazı ülkelerde ikinci veya üçüncü parti olarak parlamentoda yer aldıkları gözlemlendi. Hatta birkaç ülkenin tarihinde ilk defa neo-faşist yapılanmalar parlamentoya girdi.
Neo-faşist hareketin özellikle Yunanistan ve Doğu Avrupa’da hızla atak yaptığı görülüyor. Ayrıca sokağı kazanmayı da hedefleyen bu yapılanmalar, kapitalist devletin ve aparatlarının destekleriyle paramiliter bir güce dönüşüyor. Bir nevi Goebbels’in söylemi realize oluyor: “Wer die Straße erobern kann, kann auch einmal den Staat erobern.” - “Sokağı fetheden, devleti de fetheder.”
Neo-faşist hareket tek bir yönde ve biçimde gelişmiyor. Örneğin İtalya’da neo-faşist hareket çok yönelimli bir seyir izliyor. Oylarını düzenli olarak artırıyor.
Yunanistan’da Altın Şafak’ın son seçimlerdeki oyları %7’yi geçti. Parti parlamentoya 18 milletvekili soktu. Yakında yapılan bir sosyal araştırmaya göre, oylarını yükselttiği ve %10’lara ulaştığı açıklandı.
Fransa’da neo-faşist FN-Ulusal Cephe son seçimlerde %13,5 oy aldı. Partinin lideri Marine Le Pen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %18 gibi ciddi bir oy elde etti.
Finlandiya’da ırkçı faşist parti Hakiki Finler Partisi, son seçimlerde ülkenin dördüncü büyük partisi oldu.
Hollanda’da ırkçı faşist PrV-Özgürlük Partisi, yine kıtada hızlı yükselme trendi gösteren bir yapılanma olarak dikkat çekiyor.
Danimarka’da Halk Partisi, Avusturya’da Özgürlük Partisi, İsveç’te İsveç Demokratlar Partisi, Belçika’da Vlaams Blang, İngiltere’de UKIP, Macaristan’da Jobbik gibi faşist partiler, hızlı bir yükseliş gösteriyor. Hatta Le Pen, AB seçimlerinde bu partilerin ortak tavır belirlemesi yönünde girişimlerde bulunuyor. Ayrıca neo-faşist parti ve yapılanmaların kıta düzeyinde organize olma çabaları gözlemleniyor.
Faşizm: Korkuyu Örgütler, Korkudan Beslenir
Neo- faşist ve proto-faşist hareketler “orta sınıfların” çözülmesi ve mülksüzleşmesinden, işçi sınıfının işsiz kalması, işsizlerin geleceksizlik duygusundan, küçük burjuvazinin mülksüzleşme ve yoksullaşmasından kaynaklanan korku, öfke ve umutsuzluktan beslenir. Varlığı böylesi bir kitle ruhu üzerinde inşa eder.
Neo- faşist hareketler finans kapital için bugün, rezerv bir örgütlenme olarak biçimleniyor. Bu reaksiyonel ve hızla mobilize olabilecek güç, kapitalist devletler, gizli servisler ve ordu tarafından; kısacası devletlerin “çelik çekirdeği” tarafından organize ediliyor, yönlendiriliyor, önleri açılıyor, örgütleniyor ve finanse ediliyor.
Yunanistan’da Altın Şafak’a yapılan operasyon, sınırlarını aşan (anti-faşist müzisyen Pavlos Fissas’ın öldürülmesi ve sokak eylemlerinin artması karşısında, kitlesel reaksiyonların gösterilmesi, ülkede proleter kitle hareketlerinin varlığı ve gelişmelerin bu hareketleri daha da tetikleme olasılığından dolayı) riskli ve kontrolsüz yönlerinin törpülenmesi olarak ele alınabilir. Her şeye karşın faşist hareketlerin iç dinamiklerinden dolayı kontrolsüz gelişme gösterdiklerini, tarihsel deneyimler ortaya koymaktadır. Operasyonlar sırasında kısmî düzeyde de olsa ortaya çıkanlar, Altın Şafak’ın örgütlenme, silâhlı eğitim, finans kaynakları anlamında devletle içiçe olduğunu ortaya çıktı. Ayrıca Almanya’da neo-faşist örgütlenmenin işlediği cinayetlerin soruşturmasında, yapının gizli servis tarafından her düzeyde korunduğu, kollandığı, destek gördüğü ve kontrol edildiği deşifre oldu.
Bugün finans kapital ve kapitalist devletler tarafından rezerv örgütlenmeler olarak elde tutulan neo-faşist örgütlemeler sınıflar mücadelesinin yeni momentlerinde yeni biçim alışlar gösterebilir. Kitlesel bir güce dönüşen siyasal partiler ise bulundukları ülkede (Avusturya ve İsviçre’de) egemen söylemi oluşturması ve faşizmin normalleştirilmesi ve “sıradan faşizm” uygulamalarıyla dikkat çekiyor. Özellikle kültürel ırkçılık, sistemli ve soft diskriminasyon politikalarıyla içiçe geçiriliyor.
AB, ABD ve Rusya arasında hegemonya savaşlarının yeni odağı olan Ukrayna’daki gelişmeler ilginç bir seyir izliyor. AB ve özellikle Almanya tarafından örgütlenen ve lojistik destek sunulan neo-faşistler ülkenin destabilizasyonda, silâhlı bir güç olarak rol alıyor. İktidar muhalifi kitleyi aksiyon, hızlı mobilizasyon yetenekleriyle yönlendiriyor. Ukrayna pratiği, faşist örgütlenmelerin gerektiğinde ne düzeyde kullanılabileceğinin somut bir göstergesidir.
Avrupa’da neo-faşist hareketler bu konjonktürde, (genel bir yorumla) iki biçimde şekilleniyor. Yunanistan’da Altın Şafak ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde neo-faşistler “sokağın fethi” yönünde hareket ediyor. Periferideki bu seyre karşılık merkez ülkelerde neo-faşist hareket, faşizmin normalleştirilmesi ve gündelik hayata sirayet etmesi, sıradan faşizm uygulamaları, egemen dil, söylem ve retoriğin oluşmasında rol oynuyor. Ve büyük bir mayalanma zemini buluyor. İtalya’da Aleksandra Mussolini’nin liderlik yaptığı Ulusal Sosyal Hareket Partisi, cinsiyetçi politikalara karşıt argümanlar geliştiriyor ve kimlik politikalarına önem verdiğini açıklıyor. Demagojiyi bir silâha dönüştürüyor. Faşizm, 21. yüzyılda kendini çok yüzlü bir karakterde dışavuruyor. Neo- faşist harekettin Avrupa’da bugünkü biçim alışları farklılık gösterse de sokağın fethi stratejisi ve faşizm normalleştirilmesi politikaları birbirini dıştalamadığı gibi birbirini besliyor ve şekillendiriyor. Avrupa’da sınıflar mücadelesinin seyri faşist hareketin dinamiklerini ve biçim alışlarını da belirleyecektir.
Neo-faşist yapıların dikkat çeken bir başka yönü, hemen hemen tümünün sağ popülist argümanlar kullanmasıdır. Bu tutum AB, hatta kapitalizm karşıtı argümanlar ve sloganlarla besleniyor. (Almanya’da son seçimlerde, seçimlere ilk defa katılan, AB karşıtı söylemleriyle dikkat çeken, sağ popülist Alternatif Almanya’nın ciddi oy kazanması sürecin bir yansıması olarak okunabilir). Böylece krizden etkilenen geniş yığınlara seslenme imkânı bulan faşist hareket, kriz koşullarının yarattığı yıkımın altında ezilen, sıkışan, çıkışsız, umutsuz, atomize olmuş, reaksiyonel bireyi kavradığı gibi onun kendini manalı bulabileceği ruh ortamı ve zemini yaratmaktadır. Irkçılık ve milliyetçilik kendini hiç, “küçük insan” hisseden bireyin kolayca anlam kazanabileceği ve özdeşleşebileceği bir kulvarı aralamaktadır. Ritüeller, simgeler, jargon, kültürel kodlar bu süreci pekiştiren tutkal işlevi görür. Artık “küçük adam”, bir başkadır, sokakta, kendi gibilerin yanında güçlüdür ve manalıdır. Faşizm güce tapan kitle kültürünü estetize eder. Faşizm bir yönüyle endişe toplumudur. Felce uğrayan kitlelerin toplumsal dönüşüm arzusunu istismar eder.
Neo-faşist hareket, her faşist hareket gibi bir inşa faaliyeti ve kompleks bir toplum mühendisliğidir, bu inşa gerçek yaşam ve gerçek sorunlar içinde olur. Yaşayan, sıradan birey bu inşanın temel malzemesidir. Finans kapital bu gücü bilir ve örgütler. Bu güç “yaşasın ölüm” diyebilecek derecede hayata saldırır. Hayatın içinden yaşamı alır. Yaşamı öldürür. Korkuyu egemen kılar. Faşizm aslında kapitalizmin ontolojisini belirleyen ölümün ideolojisi ve örgütlenmesidir.
Neo- faşist hareket, bu ve benzeri demogojik politikalarla, kitlelerin en geri noktalarına ve eğilimlerine seslenerek, çöküş ve çözülme içindeki kitlelerin, faşizmin kitle ruhunun parçası olmasını hedefliyor/sağlıyor.
Bunun yanında, biyolojik ırkçılıktan öte kültürel ırkçılıktan hareket ediyor. İslamofobi, anti-semitizm, seksizm, kadın düşmanlığı, maskülizm, yabancı, göçmen düşmanlığı, elitizm neo-faşist hareketlerin ortak eğilimleri olarak dikkat çekiyor.
Faşizmin kitle ruhu itaat ve ruhun köleleştirilmesine dayanır. Neo- faşist hareket iktidar ve otorite, güven ve nizam, uyum ve güç tesisine vurgu yapıyor.
Avrupa’da neo-faşist hareketin yükseldiği bir konjonktürden geçiyoruz. Artık neo-faşizm parlamento koridorlarında ve sokaklarda... Olağanüstü imkân ve tehdit diyalektiği Avrupa’nın siyasal gündeminde giderek belirginleşiyor. İmkânın gerçeğe dönüşmesi işçi sınıfının örgütlüğüne ve devrimci siyasal öznenin yaratılmasına bağlı ve bu sorun yakıcı bir önem taşıyor. Faşizmin yükselişine verilecek en iyi cevapta bu... İşçi sınıfının ve kitlelerin örgütlü karşı duruşu ve kolektif aksiyonu.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Zillullah

Başbakanın, Osmanlı padişahlarına atıfla, “zillullah” olarak görüldüğü bir dönemdeyiz. Böylesi bir dönemde başbakan ne yapsa helâldir. Haramı helâl kılan, kapitalizmdir. Gölgesi düşen sermayedir, Allah olduğunu zannetmekse şirktir, küfürdür.
Galiba mesele, için dışı yağmalamasına ya da dışın içi yağmalamasına bir biçimde dâhil olmaktır. Millet, devletteki iki yönelim üzerinden ikiye bölünmüştür. Bu nifakı sokanlar, sermayenin emrini yerine getirmektedirler. İlk yağma AKP’yi, ikincisi Fethullah’ı figüran kılmıştır. İlki halka, ikincisi millete düşmandır. İlki efendilerin gölgesi, ikincisi kıtmiridir. Millet yağma ve rant değil, karşılıksız kardeşlik için dışa çıkacaksa ve eğer halk yağmaya ortak olmak için değil, kardeşlik sofrasını ülkenin orta yerine kuracaksa, o gölgeden ve tasmadan kurtulmalıdır.
Son dinleme kayıtları montajdır, zira saatleri, günleri bulan kayıtlardan belirli bir kısım cımbızlanıp montajlanmış olmalıdır. İnternete düşen kısma Fethullahçılar kendilerince yorum düşmektedirler. 17 Aralık’tan bir iki gün sonra “solcu” kimi haber sitelerinde çıkan, Tayyip’in ailesiyle birlikte paraları toplayıp kaçmaya hazırlandığı haberi de gösteriyor ki, bugün sızan kayıt o günlerde söz konusu sitelere iletilmiştir. O gün yayınlansa daha da etkili olacak bu haberin aylar sonraya saklanması manidardır. Bu inkıtalar Tayyip’in elini güçlendirmekte, komployla ilgili lügatini zenginleştirmektedir. Demek ki iki taraf arasındaki pazarlık genel seçimlere dek sert biçimde sürecektir.
Dışın içi yağmalaması Fethullah eliyle gerçekleşmektedir. Yabancı sermayedarların paralarıyla gazeteler kurulmakta, Gezi’nin birikimi efendilerin kapışmasına kurban edilmektedir. Karşı yakanın basını AKP gerçekliğinde dipten, Müslüman milletin köklerinden, devrimci İslamî bir hurucun gerçekleşmesinin çeşitli müdahalelerle engellendiği momentte anlam kazanmaktadır. Devrimci İslam’ın lafları Fethullahçıların yanlış ağızlarındadır ve karikatürleştirilmektedir.
Hristiyan din adamı John Calvin, İsa’nın tüm insanlar değil, sadece Tanrı’nın seçtikleri için kurban edildiğini söylüyor. Dinin özel bireylere kapatılması, bireyle Tanrı arasındaki vicdanî-imanî pratiğe indirgenmesi Fethullah hattında bariz. TV kanalında semadan inen nur olarak sembolize ettikleri Peygamber de bu kesimin muhayyilesinde İsa’nın ikamesinden başka bir şey değil. Millet Fethullahçılar eliyle İsevîleştirilmiş bir İslam’a ısındırılıyor. Kıtmir, Ashab-ı Kehf’in köpeği, hangi mağaranın kapısına bağlı, belli oluyor. TV’deki bu hamle ile peygamber gibi görülen Tayyip değersizleştirilmeye çalışılıyor. O’nun ancak kendisine yardım edeceğini söylüyor. Calvin gibi, Tanrı’nın sadece seçilmişleri göreceğini iddia etmiş oluyor. Bavullara sığmayan avrolar, dolarlar da Allah’ın “yürü” dediği kulunun ibadetinin bir parçası oluyor öte yandan, kenz zemzeme daldırılıp çıkartılıyor arlanmadan. Mağarada muhafaza edilen dine bekçilik eden köpek, birden efendilerin av köpeğine dönüşüyor.
Zillullah olarak görülen başbakan, tam da kendi TV’sinin ekranlarında “cennet” mizansenleri kurgulayan Adnan Hoca’nın hitap ettiği yere güveniyor. Oysa sadece özel insanlara ve özel kavimlere açık olan bir Allah, yoktur. İsrailoğulları’na kapatılmış bir tanrının, İsa’nın eti ve ruhuna indirgenmiş bir tanrının neshedilmesi demektir Allah. Eğer öyle ise, “zillullah” zihniyeti, şirktir.
Fethullah’ı halkın evladı olarak görüp onun AKP’ye kapanmış devletin zulmünü yıktığı için yoldaş kabul edenler var. Bu kesim, devlet karşıtlığını anarşizmden ilhamla ifa ediyorlar. Anarşizmse devletin bireye kapanması, bireyde müşahhas olmasının ideolojisi sadece.
Yeryüzünde her ideolojinin kaderi, özel kişilerin varlığına indirgenmek. Yenilgi döneminin bir sonucu olan bu eğilim, ideolojinin dışa açılan tüm yönlerini törpülemek zorunda. Dışarıyla ilişki ister istemez sadece o kişiyle gerçekleşecektir.
İslam da modern dünyanın gerçeklerine uymak, hümanistleşmek, bireycileşmek, özel alana çekilmek zorunda. Aracılar silinmeli, Kur’an ile Peygamber, Peygamber ile Allah arasındaki mesafe belirli özel kişilerin varlığına kapatılmalıdır. Fethullah’taki sürekli Peygamber vurgusu, ismini andığı her vakit ağlaması, gösteriden ibaret. Her yere ve her şeye yayılan bir Peygamber imgesinin hayatiyeti özel bir kişiye bağlıdır. İfrat tefriti doğurur ve Peygamber şeklen her yerdeyken, özde her şeyden uzak tutulmuş olur. Ezandan ve Kelime-i Şehadet’ten isminin çıkartılmasının sebebi budur. “Ben varken ona ne gerek” diyen Fethullah, Yahudi-Hristiyan dünyada İslam’ın bekasının, yaşama ihtimalinin temel gerekçesi olarak sunmaktadır kendisini. Bu da söz konusu dünyanın zihinlerdeki algısını mutlaklaştırmaktadır bir biçimde. Özele, bireye, bireyin varlığına bağlanmış bir ideoloji çürütür.
Diyelim ki kadın konusunda bir tartışma yürütülür, ortamdaki kadın erkeklere “siz anlamazsınız!” der durur. Buna göre, kadın hakkında konuşmak için kadın olmak şarttır. Eskiden kendisini “feminist” olarak tanımlayan erkeklere bugün “siz pro-feminist olabilirsiniz ancak” denilmektedir. Bu feministin müdafaa ettiği kadın, kadın değildir. O, anne, kızkardeş ve eş-sevgili olmayan müşahhas bir varlıktır. Erkeğe göre tanımlanmayacak, kendinden menkul bireysel bir oluş kolektif hayatın ve pratiğin karşısına çıkartılmıştır. Kadının evlendiğinde kızlık soyadını muhafaza etmesi hakkını Avrupa üzerinden kadına kazandırmış olmakla övünen kadın bir avukat, kazanımı kadının özgürleşmesi olarak görmektedir. Oysa o kızlık soyadı da bir erkeğe aittir. Burada esasta bataklığa batmış kişiye “saçlarından tutup kendini yukarı çek” denilmektedir. Kadınlık, feministlerdeki “kadın”dan daha güçlü bir ideolojidir. Batılı, ilerlemeci bir refleksle, kadınlık ideolojik gücünden arındırılmakta, tekil, parçalı, dağınık birey-kadınlara hapsedilmektedir.
Benzer ideolojik yaklaşım Vehhabi, Selefî, Haricî geleneğin nüfuzunda da karşımıza çıkmaktadır. İslam bedenle, bedeni yöneten bireysel ruhla tanımlı kılınmaktadır. Dolayısıyla O’nun başkalarına açılması, başkalarına mana kazandırması mümkün değildir. İslam, İslamcılardaki “din”den daha güçlü bir ideolojidir. İlkinde Allah herkesi ve her şeyi görür, ikincisinde gören, özel kişilerin gözleridir. İslam’daki Allah’a iman ve bağlılık (teslimiyet) her ân başkalarını gören bir çift göz ve idrak talep eder. İslamcılıkta ise göz imansız ve idraksizdir, varolan durumu muhafaza etme hâli içinde, tek damla gözyaşı üretmez. Fethullah gibiler Roboskîli gençler ya da Mavi Marmara’daki Furkan için asla gözyaşı dökemez. Onda o iman ve idrak yoktur.
Vehhabi, Selefî, Haricî çizgisi, “ben olmazsam İslam ölür” korkusundan beslenir. İslam’ın bekasını belirli özel şahıslara bağlamak, ciddi bir hatadır. Bu yaklaşım, ya Allah ya da Peygamber olma arzusuna denk düşer.
Kemalist cumhuriyetin yazdığı din kitaplarında Kur’an’ı bizatihi Hz. Muhammed’in yazdığı söylenmektedir. Bugün kimi liberaller de bireyin varlığı, üstünlüğü ve egemenliği için bu tezi savunmaktadırlar. Kemalist ya da liberal çevrelerin bugün başbakanı eleştirmesi boştur, çünkü başbakan tam da onların kendi laboratuvarlarında imal ettikleri bir isimdir.
Müslüman ahali, ne yaparsa yapsın, Tayyip’in kendisi ve İslam için çalıştığına inanmaktadır. Bu inancın gericilik, cehalet olduğunu gene Kemalistler ve liberaller dillendirmektedir. Ahaliyi kendi seviyelerine çıkmaktan aciz bir koyun sürüsü olarak gören bu kesimlerin hakiki bir devrimci hat çıkarmaları mümkün değildir. Tayyip ile bireysel, özel, öznel bir rekabet ve husumet ilişkisi kuranlar, onu imge, bilgi ve simge olarak kuran kitleyi gözsüz, idraksiz ve imansız zannetmektedirler. Oysa kişi başkasını kendisinden bilmektedir. Başkalarını kendimizden değil, ait olduğumuz hakikat kavgasından bilmek şarttır.
Haricîlikteki mesele, kabilelerin ilişkilenmeye, cem olmaya karşı geliştirdikleri dirençtir. Çok sınırsız, çok özgürlükçü ve çok evrenselmiş gibi görünen tepkilerinin altında, kabilelerinin bekasını koruma arzusu vardır. Bu arzunun saklanması için ideolojinin gerçeğe değmeyen bir yerde kurgulanması zorunludur. İdeolojik manada marksizmin ve sosyalizmin de bu eğilimden muaf olduğu söylenemez. Onlar da küçük burjuvaların küçük dünyalarını büyük göstermek zorunda olan birer aynaya dönüşecektir.
Marksizmini, solculuğunu, Müslümanlığını kendi bireysel varlığına kapatmış, indirgemiş olanların Fethullah’ta sıcak ve yakın buldukları çok şey olmalıdır. Lafla peynir gemisi yürüteceklerini zannedenler, “ona da bi ‘ezilen’ deriz, bizden olur, onun gücünü çıkarımız için kullanırız” demektedirler. Kavramlarla oyunlar oynanırken, dipten derinden, bir güç olarak bir tür ideoloji sızmaktadır içeriye. O kadar savunmacılık, korumacılık, hemen teslim olur düzene, derhal beyaz bayrağı çeker, burnundan kıl aldırmayan devrimciler bir anda işret âlemlerinde bulur kendilerini, sonra “hep hayatta kalmak için yaptık ne yaptıksa” derler. “Biz yaşamasaydık ideoloji ölecekti” diye de eklerler. Saldırı ve huruc döneminde ideolojinin bireysel prangalarından kurtulması, tam da bu nedenle zorunludur.
“Cehennemde tek dal odun yoktur, insan ateşini kendisi götürür” der ozan… Milyon dolarların cehennemi harlayacak odun olduğunu bilmeyenlerde ahirete iman olmadığı açıktır. Bu koşullarda gerçek iman erlerinin, yürekli alperenlerin, mazlumun basit, sade “medeniyet”ini amelleriyle kuranların önü daha fazla açılacak demektir. İslam’ın politik alandan temizlendiğine sevinenlerin anlamadığı, bu coğrafyada zulme ve sömürüye karşı mücadelenin yeraltına, diplere daha fazla kök salıp, oradan daha güçlü bir ideoloji olarak zuhur edecek olmasıdır.
Ezilenlerin ve sömürülenlerin dini, İslam’dır. O felahın bayrağı olarak, taçların başlardan ayrıldığı gün semaya yükselecektir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Emperyalistler Arası Rekabet ve Ukrayna'da İç Çatışma

Kargaşa gökyüzünden yere düşen bir şey midir? Kesinlikle hayır. Ukrayna’da bugün yaşanan ve yüzden fazla insanın ölümüne neden olan kargaşa, diğer her türden politik olgu gibi, açıktan yaşanan bir mücadeleye dönüşmüş olan ekonomik, toplumsal ve politik etmenlerin bir sonucudur. Analiz noktasında esas olarak ele alınması gereken husus, hem Şangay İşbirliği Örgütü ile müttefik Rus burjuvazisi hem de AB ile müttefik (ayrıca diğer avroamerikan güçlerce desteklenen) Alman burjuvazisinin elindeki ekonomik hâkimiyeti içeren sınıfsal ittifaklardır.
Ukrayna’da tanık olduğumuz protesto gösterileri ve isyanları, Rus hükümetinin önerdiği 15 milyar dolarlık yardım paketinin Yanukoviç hükümetince kabul edilmesi ve sonrasında Avrupa Birliği’nin önerdiği Birlik Anlaşması’nın başarısız olması tetikledi. Önerilen bu anlaşma, Ukrayna’ya tasarruf tedbirlerinin alınmasını emreden krediler dayatmaktaydı ve bir dizi güvenlik politikası ile ülkenin askerî stratejisinin NATO’ya teslim edilmesine dair hükümleri içeriyordu. Birlik anlaşması ticareti serbestleştirecek, yedi yıl içerisinde Ukrayna’nın ihracat mallarına getirdiği ithalat vergilerini düşürecek, on yıl içinde de ülkenin ithalat vergilerini AB kaynaklı ihracat malları için sıfıra çekecekti. Bu ticarî serbestleşme, ülkenin batı kesiminde bulunan büyük ve küçük burjuvaziye yığınla fırsat sunacaktı, dolayısıyla bugün, ülkenin batı kesimi süregiden protestoların coğrafî güç merkezini teşkil ediyor. Doğu kesiminde ise burjuvazi Rusya Federasyonu ile ilişkisini hayatî kabul ediyor, Rusya ve Ukrayna arasındaki işbirliği üzerinden yüksek oranlarda ithal edilen Rus gazına tabi sınaî işletmeler ve Rus boru hattı şebekesi ülke ekonomisi bağlamında doğu kesimiyle bağlantılı durumda.
Buna göre Yanukoviç hükümetini destekleyenler, ülkenin Rusça konuşan doğu kesiminde ikamet ederlerken, muhalifler çoğunlukla Ukraynaca konuşan batı kesimindeler. Yanukoviç hükümeti, 1991 sonrası sovyetin elindeki devlet mülklerinin özelleştirilmesi üzerinden zenginleşmiş oligark kapitalistlerin ŞİÖ ile müttefik kesimin politik iradesini; muhaliflerse, aynı oligarşinin AB ile müttefik kesiminin politik iradesini dile getiriyor.
Kâr peşinde koşan bu emperyalistler arası jeopolitik mücadele, sahada halklar arasında yaşanan çatışmaya dönüşüyor. Lviv’de, Ukrayna’nın batı bölgesinde, Petro Kolodiy’in başkan olduğu Halk Meclisi, yani bölge meclisinin yürütme organı, milletvekillerinden, Meydan’daki özsavunma güçlerinin temsilcilerinden, halktan isimlerden ve bilim insanlarından oluşuyor. Bölgenin kaderini eline alacağından ve idarî kontrolü tesis etmekten bahsediyor. Bu karar, Lviv’in merkezindeki savcılık binasının protestocularca ele geçirilmesi sonrası alınmış, göstericiler polisi teslim olmaya zorlamışlar. Halk Meclisi’nin ifadesiyle, “Rejim halka karşı faal bir askerî eylem başlattı […] Kyiv’de düzinelerce insan öldürüldü, yüzlercesi yaralandı […] Toplumun iradesini gerçekleştirmek için Lviv bölge meclisi yürütme komitesi olarak Halk Meclisi bölgenin ve yurttaşların tüm sorumluluğunu üstleniyor.”
Bölgedeki tüm idarî kurumların kontrolünü elinde bulunduran yürütme komitesi, devlet memurlarına ve yurttaşlara Kolodiy tarafından imzalanan kararları ve talimatları yerine getirme çağrısı yaptı ve asayişin korunmasına ilişkin rolünü yeniden hatırlattı. Komite ayrıca eylemcilerini Kiev’e gönderme, Meydan’daki eylemcilere ihtiyaç duydukları her şeyi temin etme niyetinde olduğunu bildirdi. Yereldeki medya kaynaklarına göre, kamu binalarına dönük saldırılar giderek yayılıyor, hâlihazırda Hmelnitski, İvano-Frankivsk, Uzhorod ve Ternopil şehirlerinde bu tip saldırılara tanık olunuyor. Muhalefet, vali Oleh Salo’yu Ocak’ta görevden indirmişti. O günden beri muhalefet Lviv bölgesinin kontrolünü elinde bulunduruyor ancak bu durum şimdilerde açık biçimde ilân ediliyor.
Ukrayna güvenlik hizmetleri, protestocuların bin beş yüz ateşli silâhı ve yüz bin mermiyi ele geçirdiğini söylüyor. Güvenlik Hizmetleri başkanı Aleksandr Yakimenko, ülkedeki olaylara “giderek artan şiddetin ve aşırı uçtaki gruplarca ateşli silâhların yoğun biçimde kullanılmasının” damga vurduğunu ifade ediyor. “Ülkenin birçok kısmında devlet görevlileri, askerî tesisler ve cephanelikler ele geçirildi. Adliye binaları yakılıyor, vandallar özel mülklere zarar veriyor ve barışçıl sivilleri öldürüyor.” Güvenlik Hizmetleri’nin tespitiyle, “kundaklama, cinayet, adam kaçırma ve halkı terörize etme gibi yöntemlerin bilinçli ve amaçlı bir biçimde kullanılması”na karşı Güvenlik Hizmetleri ve Ukrayna Terörizmle Mücadele Merkezi terörizmle mücadele operasyonlarına başlayacağını duyurdu ama bu karar parlamento tarafından veto edildi. Silâhlı yaralanma sebebiyle hastanelik olanlar arasında hem polisler hem de asiler var. Salı günkü çatışmalardan alınan görüntülere göre, maskeli asiler silâh kullanıyor ve kamyonlarla polis kordonunu yarmaya çalışıyor.
Bu konjonktürde ordunun, devletin esas baskı aygıtının ne yapacağını anlamak hayatî önemde. Güçler dengesi uyarınca ordu büyük ihtimalle gösterileri ezmek için Yanukoviç’ten yana saf tutacak. Görece daha zayıf bir senaryoya göre ise ordu yönetime el koyacak. Darbe ihtimali epey düşük, zira hükümet demokratik yollardan seçilmiş ve demokratik sürecin herhangi bir vakit kesintiye uğrayacağına dair belirgin bir işaret yok ortada; ordunun cumhurbaşkanını devirmek için müdahalede bulunması ve bir sonraki seçimlere sadece bir yıl varken darbe yapılması pek zekice olmayacaktır. Dahası Yanukoviç kısa süre önce ordunun başındaki ismi görevden aldı ve sivil hükümetin askerî aygıt üzerinde daha güçlü bir kontrole sahip olmasını sağladı. Bugün Yanukoviç hükümetteki hâkim isim. Muhalefetse birlikten yoksun, bu nedenle askerî baskıdan politik bir güç olarak çıkması mümkün değil.
Şimdiye dek AB ve ABD Yanukoviç’i tavizde bulunmaya zorladı: Yanukoviç tutuklulara yardım etti, gösteri düzenlemeyi kısıtlayan kanunları anayasadan çıkarttı, hükümetinin önemli bir bölümünü görevden aldı ve muhalefet liderlerine üst düzey görevler teklif etti, tüm bunlara rağmen bugün gösteriler hâlâ sürüyor. AB ve ABD hizbinin çıkarları, Yanukoviç’in ve muhalefetin uzlaşmasını talep ediyor ancak Rusya bu politik hegemonya kavgasında batıya meydan okuyacak ölçüde güçlü. Rus hükümeti para diplomasisini devreye sokmuş, Ukrayna ve AB arasındaki birlik anlaşmasını geçersiz kılmak için ülkeye 15 milyar dolarlık yardım paketi teklif etmişti, ancak bugün durumun sakinleşmesini beklemeyi tercih ediyor. Son hamlesinde Rusya, yardım paketi içinden 2 milyar dolarlık bir dilimi vermeyi vadetti ancak Yanukoviç’in Kiev merkezini göstericilere kaybetmesi ardından, bu yardımı durdurdu.
Atlantik’in diğer tarafında başkan Obama ise şunları söylüyor: “Hedefimiz, Ukrayna halkının kendi geleceği ile ilgili kararları kendisinin vermesini sağlamaktır […] Bay Putin, bu konuların çoğunda farklı bir görüşe sahip ve ben bu durumun pek de sır olmadığından eminim.” Bu açıklama Edward Said’in sözlerini getiriyor akla: “Oysa her imparatorluk, kendisine ve dünyaya kendisinin diğer tüm imparatorluklardan farklı olduğunu, görevinin yağmalamak ve kontrol etmek değil, eğitmek ve özgürleştirmek olduğunu söyler.”
Obama ve emperyalist meslektaşlarının kimlerle dayanışma içerisinde olduğunu görmek gerçekten ilginç: bugün ABD, Avrupa yanlısı olarak başlamış ve zaman içerisinde aşırı sağcı grupların ele geçirdiği protestolarla dayanışma içinde. Aşırı sağcı gruplar arasında Svoboda (Hürriyet) Partisi yandaşları da var. Partinin lideri Oleh Tyahnibok, Yanukoviç hükümetini “Moskovacı-Yahudi mafyası” olarak tanımlıyor. Nazi örgütü Ukrayna Halkının Özsavunma Örgütü (UNA-UNSO) üyeleri ise 2006’da, Estonya’da bulunan NATO kontrolündeki terörist kamplarda eğitiliyorlardı. Aşırı sağcıların varlığı Financial Times gibi burjuva kaynaklarca bile göz ardı edilemiyor. Gazete, Sağ Sektör isimli militarize protesto grubunun varlığını kabul ediyor. Bu grup, ülke genelinde aşırı sağcı örgütlerin destekçilerinden oluşuyor.
Avroamerikan güçler bloku bugün Yanukoviç üzerindeki baskıyı artırmak için paramiliter faşist grupları destekliyor, Angela Merkel Yanukoviç’e karşı tedbirler alınması fikrine dönük desteğini açıktan ifade ediyor. Avroamerikan güçler blokunun ne istediği açık: Ukrayna’yı Rusya’dan uzaklaştıracak, onu AB’ye yakınlaştıracak, değerlerin emekçi sınıflardan alınıp Sovyet dönemi sonrası oluşan oligark kapitalizmine devredilmesine dönük tedbirleri dayatacak herhangi bir rejim. AB’nin kafasındaki planları Birlik Anlaşması teklifinin bizatihi kendisinden de okumak mümkün. Ukrayna’daki avroamerikanlarla müttefik olan ve batılı güçlerin ülkedeki hâkimiyetini artıran, Kliçko, Yatsenyuk ve Tyahnibok liderliğindeki muhalefet bu gayeyi paylaşıyor. Kullandığı tüm retoriğe rağmen halk Obama’nın umurunda değil, o sadece boru hatlarının derdinde. Merkel de aynı şekilde halkı umursamıyor, o sadece Gürcistan ve Moldova gibi ülkeleri AB sahasına çekmek için Ukrayna’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyor.
Obama yönetiminde stratejik haberleşme için ulusal güvenlik danışmanlığı yapan Ben Rhodes meseleyi açık biçimde dile getiriyor: “Bizim için de Ukrayna’nın ileride Atlantik topluluğunun bir parçası olacağı açık bir husus, Ukrayna’nın Avrupa ve Transatlantik topluluğuna yönelmesi ABD’nin dış politikasının önemli bir önceliği.” Almanya muhalefetle sıkı politik bağlara sahip; bu haftanın başında Kliçko ve Yatsenyuk, muhalefetin iki önemli ismi, Berlin’e gidip Angela Merkel ve Alman Dışişleri Bakanı Steinmeier’le görüştü.
“Emperyalizmin karakteristik özelliği öncelikle sadece tarım bölgelerini değil, ayrıca görece en gelişmiş endüstri bölgelerini kendisine katmaktır (Almanya’nın Belçika’ya yönelik iştahı; Fransa’nın Lorraine’e yönelik iştahı), bunun nedeni, (1) dünyanın hâlihazırda parçalanmış oluşunun emperyalistleri her türden bölgeye ulaşmak için dünyanın yeniden bölünmesine dair bir tahayyüle zorlaması ve (2) emperyalizmin temel özelliğinin hegemonya, yani hasmını zayıflatıp onun hegemonyasını azaltan, doğrudan bir tarzda değilse bile, bölgenin fethi için verilen mücadelede bir dizi büyük güç arasında cereyan eden bir rekabet oluşudur.” [Vladimir Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”]
Klaas Velija
Devamını oku ...

Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi

Bu iki terimi kendileriyle denk hâle getirenler, Stockholm’da tarım programının kabulünü güvence altına almış bulunan menşeviklerdir. Burada sadece iki öne çıkan menşeviği anmak yeterli olacaktır: Kostrov ve Larin. “Bazı yoldaşlar” diyor Kostrov Stockholm’da, “sanki belediye mülkiyetini ilk kez duymuşlar gibi konuşuyorlar. Bu yoldaşlara, Batı Avrupa’da kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret olan ve yoldaşlarımızın da benimsediği tüm politik eğilimin (tam da öyle!), İngiltere’de ‘belediye sosyalizmi’nin var olduğunu hatırlatmak isterim. Birçok belediyenin gayrimenkulleri var ve bu durum bizim programımızla çelişmiyor. Şimdi belediyelerimiz için bilabedel(!) gayrimenkul edinme(!!) imkânımız var ve bu imkândan yararlanmalıyız. Elbette müsadere edilmiş toprağı belediyeleştirmek zorunludur.” (s.88)
“Bilabedel mülkiyet elde etme imkânı”na dair bu nahif bakış açısı, burada mükemmel biçimde ifade edilmiş. Ne var ki konuşmacı, esasta İngiltere’ye has özel bir eğilim olarak söz konusu belediye sosyalizmi örneğini aktarırken, bunun neden alabildiğine oportünist bir eğilim olduğu üzerinde hiç düşünmemiş. İyi de o vakit Engels, Sorge’ye mektuplarında, İngiliz Fabianlarının bu aşırı aydın oportünizmlerini karakterize ederken, “belediyeleştirme” çabalarının küçük-burjuva doğasını neden vurguluyordu?(1)
Kostrov’la ağız birliği içinde olan Larin ise menşevik programına ilişkin yorumunda şunu söylüyor: “Belki halkın yerel özyönetimleri, bazı bölgelerde bu büyük işletmeleri, örneğin bugün belediyelerin tramvayları ya da mezbahaları idaresi altında tutması gibi, kendi idaresine alabilecektir, ve o zaman onların bütün (!) safi hasılatı tüm (!!) halkın hizmetinde olacaktır.”(3) -Yerel burjuvazinin hizmetinde olmayacak yani, öyle mi Bay Larin?
Batı Avrupa belediye sosyalizminin cahil kahramanlarının cahilane hayalleri gün ışığına çıkmaya başlıyor artık. Burjuvazinin iktidarda olduğu gerçeği gibi, sadece yüksek oranda proleter nüfusun bulunduğu kentlerde, belediye idarelerinden emekçiler için üç-beş kuruş koparılabildiği olgusu da unutuluyor. Fakat bu tali bir yan. Toprağın belediyeleştirilmesine dair “belediye sosyalizmi” düşüncesinin esas hatası şu:
İngiliz Fabianları gibi Batıdaki burjuva aydınları da tam da sosyal barış, sınıflararası uzlaşma düşü kurdukları ve kamuoyunun dikkatini iktisat ve tüm devlet yapısının temel sorunlarından, yerel özyönetime ait küçük sorunlara çekmeye çalıştıkları için, belediye sosyalizmini özel bir “eğilim” derekesine yükseltmişlerdir. Birinci kategorideki sorunlar alanında, uzlaşmaz sınıf çelişkileri en keskin biçimde yaşanır, bu alan, daha önce de gösterdiğimiz üzre, burjuvazinin sınıfsal egemenliğine ait temellere tesir eder. O nedenle, sosyalizmin parça parça gerçekleştirilmesine dair cahilane ve tepkiselci ütopyanın bu alanda vücut bulması imkânsızdır. Dikkatler, yerel nitelikli küçük sorunlara -burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sorununa ya da bu egemenliğin temel araçları sorununa değil, bilakis, burjuvazinin “halkın gereksinimleri” için ayrılmasına izin verdiği üç-beş zavallı kırıntının harcanması sorununa çekilir. Doğalında burjuvazinin kendisinin sağlık hizmetleri (Engels, “Konut Sorunu”nda, kentlerde salgın hastalıkların gelişmesinin burjuvaziyi korkuttuğuna dikkat çekmektedir), eğitim için (burjuvazinin tekniğin yüksek seviyesine ayak uydurabilecek eğitilmiş işçilere ihtiyacı vardır!) vs. ayırmak istediği (toplam artı-değer kütlesiyle ve burjuvazinin devlet giderlerinin toplam tutarıyla karşılaştırıldığında) son derece düşük olan bu miktarların harcanması sorunu öne çıkarıldığında, böylesine küçük sorunlar alanında “sosyal barış”, “sınıf mücadelesinin zararları” vs. üzerine güzel laflar etmek mümkün olur. Bizzat burjuvazinin “halkın ihtiyaçları”, sağlık hizmetleri, eğitim vs. için para harcadığı bir yerde, sınıf mücadelesinden nasıl söz edilebilir? Eğer yerel özyönetimler sayesinde “ortak mülkiyeti” birazcık ve yavaş yavaş genişletmek ve üretimi -değerli Larin yoldaşın öylesine işine gelir biçimde işaret ettiği tramvayları, mezbahaları- “toplumsallaştırmak” mümkünse, sosyal devrime ne gerek var?
Bu “eğilim”in cahilane oportünizmi, “belediye sosyalizmi”nin (gerçekte İngiliz sosyal-demokratlarının Fabianlara karşı haklı biçimde açıkladıkları gibi, belediye kapitalizminin) dar sınırlarının unutulmasında yatmaktadır. Onlar burjuvazinin, sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe, egemenliğinin gerçek temellerine sadece “belediyeye özgü” bir açıdan da olsa dokundurtmayacağı ve burjuvazi eğer “belediye sosyalizmi”ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da, o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin önemli kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle “halk”a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için yaptığı unutulmaktadır. Batıdaki “belediye sosyalizmi”nin en yüzeysel bilgisi bile, sosyalist belde meclislerinin, alışılmış olanın, yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere somut kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma yönündeki her türlü girişimlerinin, sermayeye birazcık saldıran her girişimin, daima, burjuva devletin merkezî iktidarının mutlaka kesin bir vetosunu beraberinde getirdiğini bilmek için yeterlidir.
İşte Batı Avrupalı Fabianların, İmkâncıların ve Bernsteincıların bu temel hatası, söz konusu cahilane oportünizmi belediyeleştirmecilerimiz tarafından devranılmış durumdadır.
“Belediye sosyalizmi”, yerel yönetime ilişkin meselelerde tatbik edilen sosyalizmi ifade eder. Yerel çıkarlar sınırını aşan, devletin idarî işlevlerinin sınırının ötesine geçen her şey, yani egemen sınıfların en önemli gelir kaynaklarını, egemenliğini güvence altına almanın temel araçlarını ilgilendiren, devlet idaresine değil, devlet düzenine dokunan her şey, “belediye sosyalizmi”nin çerçevesi dışındadır. Fakat çokbilmişlerimiz, tüm halkın davası olan, egemen sınıfların temel çıkarlarına en doğrudan biçimde dokunan toprak sorununun yakıcılığına, bu sorunu “yerel idarî sorunlar” kategorisine sokarak yan çiziyorlar. Batıda tramvaylar ve mezbahalar belediyeleştiriliyor -niye biz de tüm toprakların yarısını belediyeleştirmeyelim? diye düşünüyor Rus aydını; bu, hem bir restorasyon, hem de merkezî iktidarda tam bir demokrasinin olmaması durumunda, iyidir ona göre!
Yakıcı sorunlarda sınıf mücadelesinin, bu sorunların küçük, sadece yerel özyönetimleri ilgilendiren sorunlar kategorisi içine sokulması yoluyla yumuşatılmasına dayanan burjuva devriminde tarım sosyalizmi ve en küçük burjuvasından bir sosyalizm böylece oluşmuş oluyor. Fakat gerçekte en iyi toprakların yarısının işletilmesi, ne yerel ne de idarî bir sorun olabilir. Bu, devlet çapında genel önemi haiz bir sorundur, sadece toprak ağası devletinin değil, aynı zamanda burjuva devletinin de yapısal bir sorunudur. Ve halkı, tarımda “belediye sosyalizmi”nin gelişmesinin sosyalist devrimden önce mümkün olduğu düşüncesiyle tavlamak, en kötü türden demagoji yapmak demektir. Marksizm, millîleştirmeyi burjuva devrimi programına almaya izin verir, çünkü mutlak rant kapitalizmin gelişmesini engellemektedir, toprak ve arazi üzerinde özel mülkiyet onun için bir engeldir. Burjuva devriminin programına büyük çiftliklerin belediyeleştirilmesini alabilmek içinse, Marksizmi Fabiancı bir aydın oportünizmine dönüştürmek amacıyla yeniden modellemek icap eder.
Burjuva devriminde küçük-burjuva ve proleter yöntemler arasındaki fark tam da bu noktada kendisini ele vermektedir. Küçük-burjuvazi, en radikal olanı, bizim Sosyalist-Devrimciler Partisi de dâhil, burjuva devriminden sonra sınıf mücadelesinin olmayacağı, evrensel bir refah ve barış hüküm süreceği beklentisi içerisinde. O nedenle kendisi için şimdiden “sıcak bir yuva” hazırlamakta, burjuva devrimine küçük-burjuva reform planlarını takdim etmekte, muhtelif “norm”lardan, toprak mülkiyetinin “düzenlenmesi”nden, emek prensibinin ve küçük emek iktisadının sağlamlaştırılmasından vs. söz etmektedir. Küçük burjuva yöntem, mümkün olduğunca, en büyük sosyal barış düzeyinin oluşturulması için kimi ilişkilerin inşa edilmesi yöntemidir. Proleter yöntem ise sadece, yolun bütün Ortaçağ kalıntılarından temizlenmesi, sınıf mücadelesi için açılması yöntemidir. Tam da bu nedenle proleter, çeşitli toprak mülkiyeti “normları” üzerine tartışmayı küçük mülk sahiplerine bırakabilir: proleterleri sadece toprak ağalarının elindeki büyük arazilerin ilgası, tarımda sınıf mücadelesinin önündeki son engel olarak toprak ve arazi üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi ilgilendirir. Bizi burjuva devriminde küçük-burjuva reformculuğu değil, yatışan küçük çiftlik sahiplerinin gelecekteki “yuva”sı değil, burjuva toplumu zemininde her türlü küçük burjuva yatıştırma politikasına karşı proleter mücadelenin koşulları ilgilendirmektedir.
Fakat belediyeleştirme sayesinde tam da bu anti-proleter ruh, burjuva tarım programına taşınmaktadır, çünkü belediyeleştirme, -menşeviklerin tümüyle yanlış anlayışının tersine- sınıflar mücadelesini genişletip şiddetlendirmez, bilakis tam tersine köreltir. O bunu merkezî iktidarda tam demokrasi olmadan yerel demokrasiye izin vererek de yapmaktadır. Belediyeleştirme köreltme işlemini “belediye sosyalizmi” düşüncesiyle de yapar, çünkü “belediye sosyalizmi” burjuva toplumda, ancak sınıf mücadelesinin büyük yolu dışında, sadece, burjuvazinin bile kendisinin sınıf olarak egemenliğini koruma imkânını kaybetmeksizin alttan alabileceği, uzlaşabileceği küçük, yerel, önemsiz sorunlarda, makuldür.
İşçi sınıfı burjuva topluma, toprağın burjuva millîleştirilmesi de dâhil, burjuva devriminin en saf, en tutarlı, en kararlı programını vermek zorundadır. Proletarya, burjuva devriminde küçük burjuva reformculuğunu elinin tersiyle reddedip ona sırt çevirir: bizi cahilin esenliği için özgürlük değil, mücadele için özgürlük ilgilendirir.
Doğal olarak işçi partisi içindeki aydınların oportünizmi elbette başka bir çizgi izlemektedir. Bu aydınlar, burjuva devriminin geniş devrimci bir programını sunmak yerine, merkezî devlet iktidarı eksik bir demokratikleşmeye sahipken yereldeki demokrasiyi güvence altına almak, büyük “kargaşa”dan uzakta küçük burjuva reformizmi için belediye faaliyeti içinde küçük bir köşe temin etmek ve antisemitlerin reçetesini takip ederek, yani önemli bir millî meseleyi küçük, yerel sorunlar alanına indirgemek suretiyle, toprak üzerindeki aşırı derecede derinleşmiş çelişkiden yan çizmek amacıyla dikkatleri bir küçük-burjuva ütopyasına çekmektedirler.
V. I. Lenin
1905-1907 İlk Rus Devrimi’nde Sosyal Demokrasinin Tarım Programı, Toplu Eserler, Cilt: 3 içinde.
Dipnotlar
(1) K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence, Moscow, p. 537.
(2) The Peasant Question and Social-Democracy, s. 66. —Lenin
(3) K. Marx ve F.Engels, Selected Works, Cilt. 1, 1955; s. 578.
Devamını oku ...

Leopoldo López Mendoza

Kısa süre önce istifa etmiş bulunan CIA’in eski başkanı Amerikalı General David Petraeus ile Chavez’in yaptığı işlere bir son vermek isteyen faşist sürülerin başındaki isim olan Leopoldo López Mendoza arasında kimi ortak noktalar var. Her ikisi de Merkezî İstihbarat Teşkilâtı (CIA) memurlarının yetiştirilmesi için bir çiftlik olarak iş gören Harvard Üniversitesi Kennedy Yönetim Okulu ile bağlantılı.
López’in hayatındaki birçok unsur, son dönemde giriştiği darbe kışkırtıcılığı faaliyetine ek olarak, ABD istihbarat kurumlarıyla bir biçimde ilişkili. Sağ siyasetin her daim tepesinde olmuş bir ailenin evladı olarak López kimliğini ABD ve emperyalist dünyanın seçkinleri sayesinde edinmiş bir isim.
Tipik bir burjuva ailede yetişmiş olan bu genç, Carakas’ın zengin mahallelerindeki malikanelerin yüksek duvarları arkasında her zaman korunaklı bir hayat sürmüş, ailesi tarafından 18 yaşında iken geleceğini satın alacağı yere gönderilmiş.
1989’da genç López, yeni anavatanını keşfedeceği Ohio’daki Kenyon Koleji’ne girmiş. Beş yıl süreyle zenginler için tahsis edilmiş bu prestijli kurumda eğitim görmüş. Bugün bu akademik prestijin bedeli yıllık altmış bin dolar.
CIA kadrolarını fakirler arasından devşirmez. Kenyon Koleji, CIA’in kontrolündeki unsurları içermesiyle bilinir. Öğretmenlerin görevi, “şirket”e faydalı olabilecek öğrencileri belirlemektir.
Soğuk Savaş dönemde şair John Crowe Ransom CIA tarafından “faal ajan” olarak tanımlanmış bir isimdir ve Ransom da Kenyon Koleji’nde öğretmenlik yapmaktadır.
Yayınladığı Kenyon Tam Eleştiri dergisi aydınlar arasında epey etkilidir, dergi, girişi güç olan bu dünyanın başka yerlere nüfuz etmesi amacıyla CIA tarafından desteklenir. Bunun bir kanıtı da Ransom’ın öğrenciler arasında CIA için çalışacak kişilerin tespit edilmesi işine katkı sunmasıdır. Ransom’ın öğrencilerinden olan Robie Macauley, Ransom’ın derginin editörü olarak çalıştığı dönemde, CIA’in isim listesinde yer almaktadır.
Böylesine prestijli bir okul olan Kenyon’da bir de kısa süre önce emekli olan, “şirket”in iki numarası Michael Morrell çalışmaktadır. Diğer hususlar yanında Morrell öğrencilere işkenceden, özellikle yarı boğulmadan (basınçlı su ile işkenceden) bahsetmektedir.
Zengin bir Latin Amerikalı aileden gelen López’in dikkat çekmemiş ve Kenyon’un demirbaş listesine girmemiş olmasına inanmak gerçekten güçtür.
Sonrasında López’in Harvard Üniversitesi’nde karşımıza çıkması tesadüfî değildir. Bu üniversite de parası olanlara, özellikle López’in mastırını 1996’da kamu politikası alanında tamamladığı Kennedy Yönetim Okulu’ndakilere hizmet veren başka bir gece kulübüdür.
Harvard Kennedy Okulu Langley’nin öğrenci avladığı diğer sahadır.
Obama’nın istihbarat konusunda sırdaşı olan CIA başkanı General David Petraeus’un hikâyesinde önemli bir yan daha vardır. Bilindiği üzere, Petraeus karısını Paula Broadwell ile aldattığını itiraf ettikten sonra istifa etmiştir.
Broadwell, West Point Askerî Akademisi’nden mezundur ve uzun süre orduda ve istihbaratta çalışmıştır. Kontrgerilla ve jeopolitik analiz alanında uzmandır. Broadwell, Petraeus’la Harvard Kennedy Yönetim Okulu’nda doktora yaparken tanışmıştır.
Petraeus, kendini rahat hissettiği bahsi geçen kurumun eşiğini epey aşındırmıştır. Burada askerî liderlik alanındaki diğer subaylarla kimi tartışmalara katılmıştır.
Emekli olan General Petraeus hızla başka bir iş bulmuştur. Bugünlerde Kennedy Okulu’nda hocalık yapmaktadır.
Sağcı İspanya Halk Partisi başkanı milletvekili Pablo, Küba’daki karşı devrimci görevi süresince alt kademedeki Angel Carromero’ya eğitim veren bir CIA bağlantısı olarak hizmet vermiş bir isimdir. İlgili görev, Kübalı “muhalif”in ölümü ile sona ermiş, kendisi de bol miktarda parayla ödüllendirilmiştir.
Carromero ile teması sağlayan İsveç’teki gizemli muhabirle evlenen Pablo, sonrasında İsveçli bir sağcı liderle bağlantı kurmuştur. Pablo, CIA’in kendi ajanlarını devşirdiği, sonrasında bu ajanları ilgili ülkenin politik hiyerarşisinde önemli yerlere getirdiği bahsi geçen büyük Amerikan okullarının bir imalatıdır.
Pablo, Madrid’de avukatlık yapmaktadır, mezuniyeti Kennedy Okulu’ndandır.
Venezüella’ya geri dönecek olursak, López Koordinasyon’da ekonomik danışman, baş ekonomist yardımcısı ve analizci konumunu elinde bulundurmaktadır.
Red Bolivariana
Devamını oku ...

Fırat Mollaer Mülâkatı

“Nur saçan AVM’ler”
Bir röportajınızda muhafazakârlığı tanımlarken, “muhafazakârlığı Türkiye'de elitlerin ve merkezin ideolojisine karşı halkın ve çevrenin ideolojisi olarak düşünmek yanıltıcıdır” diyorsunuz. Bu manada baktığımızda, Türkiye muhafazakârlığının bugün geldiği noktayı nasıl açıklayabiliriz?
Değişen siyasî merkez ve yeni sınıfsal kompozisyon açısından bakıldığında, böyle düşünmenin çok daha yanıltıcı olduğu açık bir biçimde ortaya çıktı.
Buradaki temel sorunlardan biri, ilk bakıştaki siyasî-sosyolojik sosuna (“elitler”, “merkez-çevre”) rağmen, Türkiye siyasetinin “tarihsel blok”unu entelektüel ve politik olarak sürdürülebilir kılan kültürelci bir okumaya yol açması.
Demos’un ethnosa dönüştürülmesi gibi düşünebiliriz. “Halk” bir kültürel topluluğa indirgeniyor. Böylelikle bize siyaseti de kültüre indirgeyen bir gözlük verilmiş oluyor. Hatta bu, şimdilerde bir gözlükten de çok, apaçık siyasî rant elde edilen bir şablon haline geldi.
Bu “şablon” üzerinde biraz daha durabilir miyiz?
“Liberal muhafazakârlık (çevre) versus pozitivist cumhuriyetçilik (merkez)” şablonu, mevcut siyasî iktidarın hem “olağan” döneminde hem de özellikle meşruiyet krizine girdiğinde derhâl başvurduğu hazır bir sağ popülist çerçeveye dönüşmüş durumda.
Gücünü muhtemelen birleştirici bir üst söylem gibi işe koşulan mağduriyet söylemiyle eklemlenmesinden alıyor.
Sağ popülizm “halk” kelimesindeki mobilize edici muhtevayı kolayca devşiriyor: Pozitivist-cumhuriyetçi merkez tarafından sömürgeleştirilmiş, gelişimi engellenmiş veya haklarından mahrum edilmiş liberal-muhafazakârlığın çevresi...
Bu nasıl bir işlev görüyor?
İki yönlü (pozitif ve negatif) işlev gören çok güçlü bir politik yatırım bu. Bir taraftan iktidarı tahkim etme diğer taraftan muhalefetin meşruiyetini zayıflatma işlevi söz konusu. Dolayısıyla, mağduriyet söylemi bir “güç istenci” veya daha somut bir ifadeyle siyasî iktidarı merkezleme harekâtı gibi çalışıyor.
Daha önce konuyu “‘kutsal mazlumluğun’ psikopatolojisi” olarak, psikanalitik açıdan inceleyen iyi bir çalışma yapıldı (Fethi Açıkel, Toplum ve Bilim 70, s. 153-198). Aynı zamanda, “mağdurun dili”nin edebiyattaki kuruluşuyla ilgili güzel bir deneme de var elimizde (Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili). Ancak bu iki yetkin esere ek olarak konuyu bir de “söylem” açısından sorun haline getiren ve mağduriyet söyleminin nasıl bir siyasî işlev gördüğüne odaklanan çalışmalara yöneliş olursa hayırlı olur.
Örneğin Tayyip Erdoğan’ın “bize kendi ülkemizde zenci muamelesi yaptılar” cümlesini kaç kez, nerede ve hangi amaçlarla kullandığına yönelik bir söylem analizi bu konuda bize çok şey anlatabilir. Hatırlayalım, bunlardan biri, Gezi’nin hemen ardından gelmişti ki, bu kullanımında iktidarının temellerini sorgulayan toplumsal muhalefeti “pozitivist cumhuriyetçi merkez”e indirgeme gibi bir ideolojik amaca matuf olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Bunu gerek hükümet çevrelerinde gerekse AKP yandaşı gazeteler ve sosyal bilimci “kanaat teknisyenleri” aracılığıyla Gezi’nin bir “darbe” olarak servis edilmesi izlemişti.
Bu aşamada, ilk sorunuza dönüşle yeniden ifade edersek, “merkez-çevre” gibi kavramlarla sosyolojik bir açıklama yapıldığı intibaı uyandırmaya çalışan bu şablon, siyaseten kültürelci bir yorumu merkezileştiriyor; “mağduriyet” gibi sosyo-psikolojik ve siyasal muhtevaya sahip bir söylemle eklemleniyor ve tekno-muhafazakârlıkın rant sahası olarak kullanılıyor. Bir rant sahası olmasaydı dahi, bu kadar güçlü bir eklemlenme ve seferberlik üreten bir şablonun açıklayıcılığından kuşku duymaya hakkımız olurdu.
Mağduriyet söyleminin gördüğü işlevi konuştuk. Peki, bu söylemin mahiyeti itibarıyla asıl sorunlu noktası nedir sizce?
Pozitivist-cumhuriyetçi şiddetin gadrine uğramış Müslümanların olmadığını söylersek haksızlık etmiş oluruz. Akla ilk önce İstiklâl Mahkemeleri ve 28 Şubat geliyor. Fakat asıl sorun, zulme uğrayan başka siyasî topluluklar da olmasına rağmen, şablonun sadece Müslümanları kapsaması ve Müslümanları “otantik muhafazakâr değerlerin taşıyıcısı” biçiminde muhafazakârlıkla sınırlaması ve/ya özdeşleştirmesi.
Oysa bu topluluğa “kendi ülkesinde zenci muamelesi” yapılırken diğer topluluklara İsveçli muamelesi yapılmadı! İşçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, sosyalistlerin ve Marksistlerin cumhuriyet tarihinde maruz kaldığı zulümleri ve hatta katliamları bir düşünün. Bu farklı toplulukların maruz kaldığı zulümler hatırlandığında, muhafazakâr mağduriyet söyleminin içedönüklüğüyle son derece bencil ve gururlu bir özneyi tahkim ettiğini, özne-nesne ilişkilerinin devamlılığını sağladığını görebiliriz. Bu bencil, gururlu, mütehakkim özne kendisini “hâkim millet” olarak konumlandırmaktadır.
O halde, ana fikir merkez-çevre karşıtlığının yapısını dönüştürmek değil, merkez olma ya da bunu sürdürülebilir kılma istenci; “hak”ların geri alınmasına ilişkin bir telafi ya da rövanş söylemi. Ancak mağduriyet sadece “muhafazakâr” Müslümanların “hak”larına indirgendikçe, onların ezilme pratikleri bir “eşdeğerlilikler” kurma yoluyla ya da klişeleşmemiş bir politik empati ile genişletilip diğer ezilenleri de kapsamadıkça buradan genel bir toplumsal dönüşüm pratiğinin çıkması imkânsız. Zaten arzu edilen de bu değil, mağduriyetin birtakım tikel çıkarları muhafaza eden siyasî rant kaynağı olarak araçsallaştırılması... Bir yazıda bunu “mağdurun dilinin çalınması” olarak tanımlamıştım. Bu araçsallaştırma mağduriyeti ucuzlatıyor; başka mağduriyetlerin nesnelliğini bir imaja çeviriyor ya da onların özbilinçli bir biçimde politikleşmesine sekte vuruyor...
Yani söz konusu “şablon”u kullandığınız “tekno-muhafazakârlık” terimi açısından düşündüğümüzde...
Ortaya tepetaklak, ayakları üzerinde değil başının üzerinde duran bir dünya resmi çıkıyor...
Çünkü Türkiye’deki liberal muhafazakârlık, kendi tarihi açısından mantıksal sonucuna ulaşarak bir “tekno-muhafazakârlık” biçiminde, hegemonik bir form ve pratik olarak iyice olgunlaştı. Yani muhafazakârlığın bugünkü hâkim formu tekno-muhafazakârlık olarak tanımlanabilir. Muhafazakârlığın tek biçimi olmasa bile hâkim formu ya da diğer muhafazakârlık formlarını kendisine eklemleyen hegemonik biçimidir tekno-muhafazakârlık.
Son kitabımda geliştirmeye çalıştığım bu terimle, muhafazakârların araçsal rasyonellik ve kapitalizmle uzun erimli flörtünün evlilik aşamasına ulaştığını kastediyorum. Bu durumda, çağdaş egemenlik ilişkileri açısından bakıldığında, muhafazakârlığı halkın ve çevrenin ideolojisi olarak düşünmek bırakın yanıltıcı olmayı, politik zekâya hakaret de olacaktır. Buradaki “çevre”nin önemli bir bölümünün son on senedir “merkez”de olduğundan kuşku yok zira; bunu söylemek bile malûmu ilâm artık. Sadece siyasî açıdan değil ekonomik açıdan da...
Fakat burada bir parantez açarak, bu şablonun esasen toplumun ezilen sınıflarını -özel olarak Müslüman işçi sınıfını- hegemonik bir pratikte eklemleme işlevi gördüğünü belirtmeliyim. Çünkü AKP’nin lüks sitelerde yaşayan burjuva tabanında -Ayşe Çavdar’ın terimleriyle- hafızanın soylulaştırılması eğilimi söz konusu. Daha açık bir deyişle, bu yeni sınıfın üyeleri şimdiki sınıfsal konumuna ulaşma yolculuğunu / serüvenini ve / ya eski toplumsal konumlarını hatırlamak istemiyor. Dolayısıyla bu “zenci muamelesi gördük” söylemi, “zenci geçmiş”ini hatırlamak istemeyenler arasında çok fazla makes bulmuyor ya da esasen bu toplumsal sınıfa ulaşmayı hedeflemiyor olsa gerek.
Şimdi tekno-muhafazakârlık konusuna geri dönelim: Tekno-muhafazakârlık terimini ortaya atarken muhafazakârlığın kültürelci okumasına karşı başka bir açıklama çerçevesi ortaya koymak gibi politik ve metodolojik bir amacım vardı. Zira daha önce belirttiğim gibi, “çevrenin ideolojisi olarak muhafazakârlık” esasen, muhafazakârlığı kültürelci bir açıdan yorumlama faaliyetinin ürünü. Kültürelcilik ise, Kemalist-cumhuriyetçi-laikçilerle liberal-muhafazakârların “kültür kavgası”nda daimi olarak tahkim edilen Türkiye’nin “tarihsel blok”unu yeniden üreten bir düşünme biçimi ya da metodoloji. Muhafazakârlarla Kemalistlerin sahnelediği bu oyunun dışına çıkma yönünde bir politik arzumuz varsa, tekno-muhafazakârların artık bir “güç istenci” olduğundan çok az şüphe duyulabilecek mağduriyet söylemine kaynaklık eden “merkezdeki Batıcı elitler tarafından paryaya dönüştürülen muhafazakâr halkın ideolojisi olarak muhafazakârlık” denkleminin eleştirisini sürdürmeliyiz.
Peki, bu entelektüel-politik faaliyetin diğer boyutları ne olabilir?
“Halkın kendiliğinden / doğal durumu” olarak muhafazakârlık tezinden kuşku duymakla başlayabiliriz. Bu kendiliğindenlik / doğallık (iması) halkı siyaset dışı / siyaset öncesi / apolitik, edilgen bir kitleye, antropolojik bir nesneye dönüştürür. Liberalizmin doğal / apolitik öznesiyle “milli irade”nin otomatik “özne”sinin tuhaf bir kesişimi...
Muhafazakârlar Kemalistler’in “Yaban”ına bir anti-tezle karşı çıkıp halkı romantize ederken halkı aynı zamanda edilgen, değişmeyen, homojen bir nesneye dönüştürmüşlerdir. Esasında burada söz konusu olan, İsmet Özel’in Yıkılma Sakın’ındaki (1969) “halkın doğurgan dünyası” değil durağan bir nesnedir.
İkincisi, sözünü ettiğimiz karşıtlığın yapısı da çözülmeli / sökülmelidir. Liberal muhafazakâr-pozitivist cumhuriyetçi karşıtlığı, görünüşteki kültürel uzlaşmazlığın ardında, özünde, derin bir ekonomik-politik ittifak barındırıyor. Burada karşıtlığın terimlerinin birbirini gerektirdiği menfî bir metafizik işbaşında ve bu metin devamlı politik sonuçlar da üretiyor. Karşıtlıklar birbirlerine eklemlenmiyorlar ama somut olarak karşıtlaşmıyorlar da. Simetrik olarak çatışıyorlar ve sonra tekrar boşluğa düşüyorlar. Bu boşluğun Türkiye siyasetinin dönüştürülmesine sürekli ket vuran bir karşı devrimci ân olarak iş gördüğünü düşünüyorum.
Son olarak, söz konusu çerçevenin tevarüs edildiği “merkez-çevre” paradigması sorunsallaştırılmalı. Hatta bu, muktedir muhafazakârların, mağduriyet söylemine transfer ederek güç devşirdikleri başka paradigmalarla birlikte yapılırsa çok daha etkili olacaktır.
Bu minvalde, sadece Şerif Mardin’in Edward Shils’ten devralıp “Türkiye Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar” olarak uyarladığı “merkez-çevre ilişkileri” modeli değil, aynı zamanda, İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması’ndaki Türkiye’de üretim güçlerini geliştiren liberal muhafazakâr sağın sol olarak; bu güçlerin gelişimini engelleyen bürokratik solun ise sağ olarak düşünülmesi gerektiği iddiası ve son olarak muhafazakârların aslında Kemalist modernleşmenin pozitivizmine karşı gelenekle birlikte modernleşmeyi savunduğunu canhıraş biçimde iddia eden ve fakat muhafazakârların kapitalizm ve araçsal rasyonellikle evliliği hususunda neredeyse hiçbir şey söylemeyen “gelenek-modernlik”, “Doğu-Batı” temelli tezler sorgulanmalıdır.
Bu üçlü, yani merkez-çevre, düzenin yabancılaşması ve gelenek-modernlik, hem kendi içlerinde sorunlu olması hem de muhafazakârlığın araçsallaştırdığı entelektüel kaynaklar olması itibarıyla yeniden ele alınırsa tekno-muhafazakârlık eleştirisi için ciddi bir katkı sağlar.
Bir ideoloji olarak muhafazakârlık konusuna teorik açıdan biraz daha girelim: Türkiye muhafazakârlığının Batı tipi muhafazakârlık anlayışıyla örtüştüğü ve ayrıştığı noktalar nelerdir?
“Batı tipi” derken, en genel olarak, İngiliz, Fransız ve Alman muhafazakârlıklarını anlıyoruz. Türkiye’de muhafazakârlığın başından itibaren sahip olduğu modernleşmeci karakter, onu, bu konuda çok daha reaksiyoner bir tutum sergileyen Fransız muhafazakârlığından ayırır ve İngiliz muhafazakârlığına yaklaştırır. Dolayısıyla Türkiye muhafazakârlığını Batı muhafazakârlıklarıyla mukayese ederken en yakın örneğin İngiliz muhafazakârlığı olduğunu düşünüyorum. Halide Edip Adıvar’ın muhafazakârlığındaki Anglo-Amerikan ton / vurgu ve Türkiye’de Edmund Burke’e yönelik büyük ihtimalle ilk yazıları kaleme alan yazar olması, bu yorumu tasdik eder. Keza muhafazakârlığın en güçlü kalemlerinden biri olan Peyami Safa’nın yazılarında da İngiliz tipi toplumsal değişim vurgusu kolaylıkla görülebilir.
İlk bakışta bir din farklılığı görülüyor tabii. Fakat bu farklılığı ne kadar ileri götürebiliriz bilemiyorum. Çünkü sorunu İslâmiyet-Hristiyanlık farkından değil, muhafazakârların dine yaklaşımı nokta-ı nazarından aldığımızda farklılık erimeye başlar: Muhafazakârlar dini bir toplumsal kurum olarak ele alırlar; genellikle dinin düzen ve hiyerarşi yanlısı sağ bir yorumunu yaparlar. Hatta -var olan düzeni koruyan bir- “ideoloji” olarak işgören bu yorum, belli tarihsel dönemlerde, haksız düzene karşı yükseltilen “ütopya”cı taleplere karşı son derece araçsal bir biçimde politize edilebilir.
Sınıfsal bakımdan izah edilmesi gereken bir farklılık da var. Türk muhafazakârlığı, İngiliz emsalindeki güçlü sınıfsal tabana, özel olarak da İngiliz muhafazakârlığına rengini veren burjuvazi ve aristokrasi ittifakının oluşturduğu toplumsal tabana dayanmaz. Fransız muhafazakârlığının dayandığı aristokrasi ve kilise kurumunun yokluğunu da ekleyelim.
Fakat yine de Türkiye’de kendisini kilise gibi köklü bir kurumla özdeşleştiren bir toplumsal sınıfın bulunmaması ve muhafazakârlığın da bu türden bir sınıfa dayanmıyor olması, ona İngiliz muhafazakârlığına benzer bir uzlaşmacı (reaksiyoner olmayan) ve modernleşmeci karakter vermiş olabilir.
Türk muhafazakârlığının temel özelliklerinden biri olan sentezci düşüncede burjuvazi ve aristokrasi ittifakına dayanan bir toplumsal-kültürel değişme anlayışının içerildiği iddia edilebilir: Yetkin bir hermenötik okuma, Doğu-Batı sentezinde, Doğu’ya aristokrasinin “erdem”leri, Batı’ya ise “burjuvazi”nin “başarı”larının atfedildiğini gösterebilir. Örneğin Peyami Safa, “ilimcilik dogmatizmi”ne varmamak için, “riyazileşirken ve endüstrileşirken”, “Şarklı’ya has” sezgi özelliğinin “yeni terkiplere doğru” tekâmül ettirilmesinden sözeder. Riyazileşme (matematiksel / hesaplayıcı / araçsal akla dayalı düşünme biçimi / ratio’nun temellük edilmesi) ve sanayileşirken / kapitalistleşirken, Batı’da burjuvazinin araçsal aklına karşı çıkarılan birtakım erdemleri de ilk formlarından modern-burjuva dünyayla çelişmeyecek daha “ileri” formlarına doğru geliştirmek...
Muhafazakâr ideolojinin ilkeleri açısından baktığımızda...
Her iki muhafazakâr gelenek de insan aklının yetersiz olduğunu ileri sürer fakat buna karşı Fransız muhafazakârlığında daha egemen olan türden bir irrasyonalizme yönelmez. Gelenek, tarihten süzülen bilgelik ve evrimsel bir süreklilik (İngiliz muhafazakârlığı bu konuda daha güçlüdür) biçiminde anlaşılır. Böylelikle, toplumsal değişimde âni ve iradi kopuşlara karşı çıkarılır; “devrim”e karşı evrimci bir toplumsal değişme anlayışı benimsenir. Özel mülkiyetin kutsallığı, kapitalist piyasanın sosyalist akımlara karşı erdemleri ya da devlet müdahalesinin sınırlı olduğu kendiliğinden toplumsal değişimin önemi gibi vurgular da Türk muhafazakârlığını İngiliz emsaline yaklaştırır.
Dolayısıyla Soğuk Savaş döneminde muhafazakârların saldırgan bir anti-komünizmle Amerikan tarafına yönelmeleri bir teorik sapma gibi düşünülmemeli. Bu yöneliş, Adıvar ve Safa gibi muhafazakârların erken Cumhuriyet döneminde yazdıklarıyla çelişik değildir hatta bu yazılardan kolaylıkla çıkarılabilir. Bu konuda Peyami Safa’nın özellikle Kızıl Çocuğa Mektuplar’ını okumak hem bu süreci açıklayabilir hem de tekno-muhafazakârlığın temellerini gösterebilir.
Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlığını nasıl anlamak gerekiyor?
Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlığı kimilerine anlaşılmaz geliyor: “İlerici” bir ideoloji nasıl “muhafazakârlık”la anılabilir? Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlık açısından düşünülebileceğine yönelik ilk müdahalelerden birini İdris Küçükömer yapmıştı (Aslında bu müdahale, Türkiye’de Kemalizm’le arasına ilk kez ciddi bir mesafe koyan sosyalizm anlayışlarından birinin sahibi Mehmet Ali Aybar’ın düşüncelerine kadar götürülmeli). Esasında bürokrasinin üretim güçlerinin gelişmesine engel olan bir toplumsal-siyasal sınıf olduğu ve Kemalizm’in bu bakımdan eleştirilmesi gerektiği anlayışını savunan bir “sosyalist” akım da 70’lerin sonundan itibaren gelişti. Burada tam olarak bu terimle ifade edilmese bile asıl sorun addedilen Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlığıydı...
Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlığı, sosyolojik düşüncenin ortaya çıkışında başrolü oynayan “düzen” ilkesinden geliyor. Bu anlamda, Kemalist ideolojideki yeri sürekli gündeme getirilen pozitivist sosyoloji, düzen ilkesinin şampiyonluğunu yapmakla muhafazakâr kökenlere sahiptir.
Düzen yanlılığı derken, Kemalizm’in “kozmetik devrimciliği”ni aklımıza getirelim. Bununla, toplumsal, ekonomik, siyasal düzeni köklü bir biçimde dönüştürmeksizin, var olan düzeni sarsmadan (örneğin feodal düzenle işbirliği biçiminde) yapılan birtakım değişikliklerden söz ediyoruz. Pozitivizmin bir diğer ilkesi olan “ilerleme” de bununla uyumlu bir biçimde “kültürel ilerleme” biçiminde anlaşılır. Bu da dönemin burjuva hukukunun adaptasyonu ve bazı kültürel reformlarla yapılacaktır.
Aslında bürokratik muhafazakârlığın “evrensel” tanımı, belli bir siyaset yapma tarzına işaret eder: Toplumu yasalar ve yönetmeliklerle dönüştürme anlayışı. Türkiye’deki deneyiminde ise, bürokratik muhafazakârlığın bu “formalist” “öz”üne onunla zorunlu olarak çatışmayan başka bir özellik eklenmiştir: Toplumsal dönüşümü, kültürel bir dönüşüme ve kültürel dönüşümü de laikliğin burjuva radikalizmini temsil eden Fransız türüne indirgeme.
Kemalizm’in bürokratik muhafazakârlığı kırıldı mı sizce?
İlk bakışta kırıldı gibi görünüyor. Fakat şunu da unutmamak gerek: Bürokratik muhafazakârlık, Türkiye’de taşıyıcısı olan siyasî partinin “kötü muhalefeti” ya da askeri elitin siyasetteki rolünün azaltılmasıyla ortadan kalkmayacak kadar güçlüdür. Bunun gerçekten kırılması için, Türkiye’nin tarihsel blokunun ciddi bir biçimde dönüşmesi gerekir. Çünkü “bürokratik muhafazakârlık” bu bloğun bir tarafını teşkil ediyor.
Mesela Gezi Direnişi ve 17 Aralık sürecine kadar, bürokratik muhafazakârlığın temsilcisi olan CHP ve ulusalcıların en azından önemli bir kısmının temel olarak ekonomik-politik bir eleştiri getirdiklerini söylemek zor. “Endişeli Kemalistler” olarak tanımladığım bu grubun mottosu şuydu: “Taksim’e cami yapacaklar”. Fakat Gezi’ye kadar “AVM yapacaklar” gibisinden bir eleştiri ya yoktu ya da eleştirinin ana fikrini teşkil etmiyordu... Gezi, ilk olarak, AKP’nin kentsel dönüşüm kisvesiyle yürüttüğü kapitalist modernleşmenin tehlikelerine dikkatimizi çekti ve “tarihsel blok”un laiklik-anti laiklik ve benzeri kültürel kavgalarının dışına çıkmamız gerektiğini açıkça gösterdi.
Muhafazakârların kültür üretimindeki kısırlığı neden sizce? Sahip oldukları televizyon kanalları, çektikleri filmler, yayınladıkları diziler, yayımladıkları kitaplar göz önüne alındığında...
Aslında tek tek her muhafazakârın kültürel açıdan “kısır” olduğunu düşünmüyorum. Bazı yapısal eğilimler hakkında konuşmak daha uygun. (Fakat bu yapısal eğilimleri memleketin genel durumu açısından da düşünmek lazım: Memleket ahvalinden memnun muyuz bu açıdan?). Zaten beni asıl ilgilendiren tekno-muhafazakâr paradigmanın kültür ve sanat faaliyetlerinin niteliğini düşüren muhtemel etkileri... Bu menfi etkiden kendisini kurtarabilen isimler olabilir ama dediğim gibi bir de yapısal bir sorun var ortada.
Yapısal eğilimler, kültür, sanat ve düşünce faaliyetlerinde yüzeyselleşme, niceliğin niteliğin önüne geçmesi ya da bu faaliyetlerin başka bir faaliyet alanının aracı haline gelip tali bir unsura indirgenmeleri (örneğin, düşüncenin mantar gibi çoğalan hükümet güdümlü stratejik düşünce kuruluşlarındaki araçsal ve faydacı mantığa tabi kılınması eğilimi).
Yoksa muhafazakâr “kültür endüstrisi”nin niceliği ve büyüklüğü açısından ele alıyorsak muhafazakârların “kısırlığı”ndan pek söz edilemez herhalde (TV kanallarının sayısı vs.). Demek ki, asıl sorun “nitelik”te.
1990’larda “niceliğin egemenliği”ni temsil ettiği düşünülen modernliğe karşı entelektüel mücadele yürüten bir İslâmcılık vardı. Zamane muhafazakârları ise, 90’ların “nicelik”le savaşan İslâmcılarının gözlükleriyle bakarsak “çoklukla övünenler” oldular; Tekâsür Suresi’nde muhteşem bir biçimde anlatılan sorun... Eğer, kültür endüstrisinin niceliksel mantığıyla konuşmuyor da, daha nitelikli sanatsal üretimleri kastediyorsak bu ciddi bir sorun.
Bir de dinî zihniyetin niteliği... Din, metafizik ve ahlakî boyutlarıyla algılanırsa, “hidayet romanları”, dizileri ya da filmlerinden çok daha nitelikli bir üretime yol açabilir(di). Zira aşk, sonsuzluk, bağlanma, sadakat, kurban gibi sanatsal üretimin konusu olan birçok sorun güçlü bir metafizik muhtevaya sahiptir. Fakat formalist / biçimci bir ahlak anlayışı ve dini de formlara indirgeyen ya da aslen bir kültürel kimlik olarak algılayan din telakkisi, dinin metafizik ve ahlakî yönünü budayan kurumsalcı bir tasavvur üretir ki, sanatsal üretimin niteliği açısından ciddi bir engel oluşturur bu da.
Liberalizm-muhafazakârlık ilişkisinin bu durumdaki rolü ne?
Tekno-muhafazakârlığın dünyayı bir araçlar toplamına indirgeyen ratiosunda düşünce ve sanatın kaçıncı öncelik sırasında yer aldığı ya da bu rationun doğasının “nitelik”li bir düşünce ve sanata ne kadar elvereceği de sorulabilir elbette. Buradaki tekno-logic, “nitelik”çe belirlenen doğaların varlığına inanıştan, doğanın bir nicelikler toplamı olarak anlaşılmaya başlandığı büyük modern dönüşümden bağımsız düşünülemez zira. Burjuvazi de tarihi içinde aristokratik yazarlar ve romantikler tarafından sıklıkla bu yüzden suçlanmıştır: Yüzeysellik, sanatsal kısırlık ve hatta filistenizm...
Badiou İstanbul ziyaretinde “sizin muhafazakârlarınız laiklerinizden daha fazla piyasacı” demişti. Temel problemimiz bu mu sizce de?
Badiou, bir Fransız olarak daha anti-modernist ve hatta anti-kapitalist bir muhafazakârlığa aşina olabileceğinden şaşırmış belki. Fakat Badiou’nün en azından başka ülke deneyimlerinden muhafazakârlık ve neoliberalizm ilişkisini bildiğini tahmin ediyorum. Dolayısıyla burada olsa olsa Türkiye’nin, muhafazakârlık ve kapitalizm evliliğinin nasıl “muhteşem” bir örneği olduğunun altını çizip vurgulamak istemiş olabilir.
Asıl soruna gelince bu, muhafazakârların laiklerden daha fazla piyasacı olması değil, muhafazakârlığın çok yakın bir zamana kadar aslî özelliğinin bu olduğunun anlaşılamamasıdır bence. Muhafazakârlığı bir kültürel korumacılık olarak anlayan kültürelci şablonu kastediyorum. Bu şablon, Türkiye’de pozitivist cumhuriyetçilerin yolunu açtığı kapitalizmin en fazla muhafazakâr iktidarlar tarafından güçlendirildiği gerçeğini görmemizin önünde bir engel oldu uzun süre.
İslâmî hareketin nesil yetiştirme iddiası vardı bir zamanlar. Bugün bu hedeflerine ulaştıkları söylenebilir mi?
Kemalizm’in kültürel Batıcılığına karşı bir kuşak / elit yetiştirme hedefinin temelleri, eğitimin toplumsal değişmedeki rolünün daha fazla vurgulandığı 80 öncesi dönemde atılmıştır (80 sonrasında bunu sistematik biçimde tatbik eden İslâmî cemaatler oldu).
Hedeflere ulaşıldığı söylenebilir. Bugün Türkiye’yi yönetenler / Türkiye’ye hükmetmeye çalışanlar 1950-80 arasında siyasî sosyalleşmesini yaşadılar.
Başbakan ‘’dindar nesil’’ yetiştirme gayesinden söz etmişti. Bugün özellikle üniversite çevrelerinde yetişen piyasa ekonomisini savunan aynı zamanda muhafazakâr bir nesil yetişiyor. Dindar nesilden kasıt bu mudur? Bu nesil yetiştirme hedefinde örnek alınan “ideal tip” kim?
Erdoğan’ın neyi kastettiği hakkında fikir yürütebilmek için, az önce sözünü ettiğim ve kendisinin de bir ürünü olduğu 80 öncesi dünyaya, özellikle de bu dönemde sağ dünyanın zihin kodlarını derinden etkileyen bir kanaat önderine, yani Necip Fazıl Kısakürek’e yönelmek gerek.
Erdoğan, birkaç kez Mehmed Âkif’in şiirine atıf yapmışsa da arzuladığı neslin aslında bu olduğunu düşünmüyorum. Âkif’in meşhur “Doğduğumdan beridir âşığım istiklâle / Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle / Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum? / Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum” dizeleri kürsüde okunuyor, evet. Ancak asıl arzulanan (nesil) bu dizelerdeki lirik, coşkun, ahlakî ve şahsiyetçi karakter midir? Düşünmek lazım. Bence bu daha ziyade, Erdoğan’ın kendi kişisel liderlik kültünü kuvvetlendirmek amacını taşıyor.
Sizin söylediğiniz, piyasa ekonomisini savunan muhafazakâr nesil açısından asıl “ideal tip” Necip Fazıl Kısakürek’in düşüncesidir. Şimdilerde, Necip Fazıl’ın Soğuk Savaş dönemindeki Amerikancı tutumu daha “liberal” bir noktaya taşındı. Fakat bu fanatik kapitalizm taraftarlığı, Necip Fazıl’ın güç / iktidar hayranlığının ve komünizme karşı Amerikan yanlılığının bir devamıdır aynı zamanda. Necip Fazıl’ın vatana ihanet telakki ettiği sanayileşme ve kapitalizm eleştirisinin yeni kuşakta daha postmodern bir anti-komünizmle sürdüğünden de bahsedilebilir.
Necip Fazıl’ı Cumhuriyet döneminde muhafazakâr sentezciliği güncelleyip yeni kuşağa aktaran bir düşünsel figür olarak düşünebiliriz. İdeolocya Örgüsü’nde “yükselen câmi minareleri ve tüten fabrika bacaları”nın birlikteliğini idealize eder. “Gece gündüz nur saçan metropolisler”deki minarelerden yükselecek ezanlar “Batı ruh ve kültürünü yenmek dâvasını güderken”, fabrika bacalarından yükselen “duman kıvrımlarının göklerdeki nakşiyle de maddeye hâkimiyet hünerini Batıdan koparıp almak gayesini temsil eder”. Yani câmiler çoğaltıldığı oranda fabrikalar da arttırılmalıdır: “Öyle ki, her minare bir fabrika bacasiyle nişanlı”.
Şimdi, burada muhafazakâr neslin önüne “nişanlılık” olarak konulan hedefin yeni kuşakta evliliğe dönüştüğünü görüyoruz. Bu batıl evliliğin AKP’nin yeni kuşağında “olabildiğince çok câmi / gösterişli yüksek minareler / yükselen ve genişleyen AVM’ler”e tercüme edilmesi pek zor olmasa gerek. Erdoğan da bunu “Batı’nın kültürünü değil tekniğini almak” söylemini birkaç kez gündeme getirerek bir başka şekilde tercüme etmiş oldu.
Spesifik bir bağlamda alırsak, söylenen şu: Batı’nın AVM’lerini (tabii ki onun bağlamını oluşturan kapitalizmi) alalım ama onların yanlarında gösterişli câmiler yükseltelim ve içlerine bir oda ayırarak mescidler yapalım. Bunu tekno-muhafazakârlığın düalist / ikici metafiziği olarak tanımlıyorum. Bu düşüncede teknik / teknoloji ve tekniği işleten ekonomi / ekonomik sistem nötr / yansız / evrensel bir araç olarak görülüyor; bu bedenin kültür / dinden müteşekkil ruhu etkilemeyeceği düşünülüyor. Hatta beden denetim altına alınacak ve ruhun emrine verilecektir: Nur saçan AVM’ler! Oysa biz bundan çok daha farklı sonuçlarla karşılaşıyoruz: AVM’lerin çarpık uluhiyetinin dini anlayışları da etkisi altına aldığı bir toplum...
İslâmın piyasacı-muhafazakâr yorumuna karşı bir karşı duruş söz konusu, az da olsa. Sizce akıbeti ne olacak, kuvvetlenecek mi?
Kuvvetlenmesini dilerim. Fakat sadece bir beklenti ya da temenni değil tam olarak, 2003’ten itibaren gelişen, özellikle Gezi sonrasında iyiden iyiye kendisini gösteren yeni bir toplumsal-siyasal muhalefet türü bu. AKP’ye karşı güçlü bir muhalefetin bu karşı duruşa başvurmaksızın geliştirilmesi oldukça zor. Dolayısıyla İslâm’ın piyasacı-muhafazakâr olmayan yorumunun akıbetiyle, karşı-hegemonyanın akıbeti arasında bir koşutluk olduğu iddia edilebilir. Tam da bu yüzden, bu süreçte, sosyalizm ve İslâm’ın muhafazakârlık ve kapitalizme direnen yorumları arasındaki diyaloğun ya da ittifakın nesnel koşulları olgunlaştı.
Bu gruptan olan Anti-kapitalist Müslümanlar Nurettin Topçu’nun zaviyesine göre nerede durmaktadır?
Anti-kapitalist Müslümanlar’da -genel olarak sosyalizan bir vurgu olmasına karşın- sosyalizm açık bir biçimde ileri sürülmüyor. Nurettin Topçu’nun yazılarına baktığımızdaysa, sosyalizmin muhtelif terimlerle ve açık bir biçimde vurgulandığını görürüz. Örneğin, “18. asır iktisatçılarının ileri sürdükleri bölüşmeci sosyalizm” (büyük ihtimalle “ütopyacı sosyalizm”), “Müslüman Anadolu sosyalizmi”, “kooperatifçiliğe dayanan devlet sosyalizmi”, “İslâm esaslarına dayanan sosyalist bir ahlak nizamı”, “Anadolu İslâm sosyalizmi” gibi.
Topçu’nun milliyetçiliğine karşılık Anti-kapitalist Müslümanlar’da (ulus-devlete karşı) eleştirel bir çokkültürlülük anlayışı belirgin. Topçu’nun “ezilenler”i, önce genel olarak “Anadolu insanı”, temel olarak Anadolu köylüsü ve kısmen de işçilerdi. Oysa Anti-kapitalist Müslümanlar’da, ezilenler kategorisi, işçiler, Kürtler, Aleviler vd. topluluklara doğru genişledi ve herhangi birine odaklanma yerine hepsini kapsama yönünde bir eğilim var sanki... Çok müspet bir gelişme olmasına rağmen, menfî açıdan yaklaşan biri bunu, toplumsal dönüşümün “özne”sinin belirsizliği olarak da yorumlayabilir...
Ali Şeriati’nin de “şirk dini”, “Safevi Şiası” gibi terimlerle ortaya koyduğu çarpık din anlayışlarının eleştirisi Topçu’da son derece keskindir.
Topçu’nun tasavvufun belli bir yorumuyla birlikte geliştirdiği anti-kapitalizmi daha rasyonalist bir duruşa yerini bırakmış görünüyor.
Fakat belki de en önemlisi, Topçu’nun düşüncesinde, İslâm esaslarına dayalı sosyalizmin ya da genel olarak toplumsal dönüşümün güçlü bir temellendirmeyle ve ahlak felsefesiyle ortaya konulması söz konusudur. Metodu, genel olarak, bazı ayetleri ele alarak buradan nasıl sosyalizm çıkarılabileceğini göstermeye çalışan bir tür tümevarımcılıktan ziyade, önce ahlak felsefesinin genel hatlarının (sorumluluk, merhamet, ıstırap gibi) ortaya konulup daha sonra bunların hakiki manada gerçekleşebilmesinin sosyalizm koşullarında mümkün olduğunu ileri sürmektir.
Bu gruplarda Nurettin Topçu düşüncesine bir ilgi var mı?
Anti-kapitalist Müslümanlar olarak bilinen farklı gruplar var, tek ya da homojen bir yapı değil. Belki bu nedenle ortak bir düşünce kaynağı da yok. Fakat bana en fazla öne çıkardıkları mütefekkir Ali Şeriati’ymiş gibi geliyor. Topçu konusunda bir suskunluk gözlemliyorum.
Belki bu, Anti-kapitalist Müslümanlar açısından daha köklü bir soruna ya da tercihe işaret ediyordur: Muhalif bir toplumsal hareket mi yoksa bir siyasî okul mu?
İkinci hedefin daha iyi düşünülmüş bir teorik hazırlığı gerektireceği açık. Fakat ne olursa olsun, Anti-kapitalist Müslümanlar kendilerini belli bir geleneğin devamı olarak görecek ve böyle konumlandıracaklarsa, bu arayışın bir yerinde Topçu’nun düşüncesiyle karşılaşırlar.
Türkiye’de belli bir düşünce geleneğinin devamı olarak konumlanmak önemli bir şey. Türkiye, kolay ve yapay başlangıçların ülkesi. Herkes, daha önce kimse yaşamamış gibi sıfırdan başlangıç yapabileceğini düşünüyor. Umarım Anti-kapitalist Müslümanlar boşlukta yüzmezler...
Ahlakî bağlayıcılık iddiasındaki fikirlerin hızla geçerliliğini kaybettiği bir dönemde piyasaya karşı tasavvuftan beslenen bir ahlak vurgusu başarılı olabilir mi? Ya da Türkiye liberal-muhafazakâr bir dönüşüm yaşıyor, sizce de ‘ıstırap çekmek’ midir yegâne çözüm? Örneğin, Nurettin Topçu bir yandan isyanı, bir yandan tasavvufî bir yaklaşımla ıstırap çekmeyi salık veriyor. Bu ikisi aynı anda nasıl mümkün olabilir?
Öncelikle, Nurettin Topçu düşüncesinin benim için asıl önemi, bir sorgulamayı teşvik edecek biçimde, düşünceyi harekete geçiren ve kışkırtan yaratıcı gerilimler ortaya koymasıdır. Bu gerilimler her seferinde çözüm belirlemezler ama sorunlar / meseleler olarak faydalı olabilirler. Istırap meselesine ve onun yer aldığı daha geniş bağlam olan ahlak felsefesine bu ilke rehberliğinde bakalım.
Genel olarak anlaşıldığı gibi alırsak, evet, yegâne çözüm ıstırap olamaz. Genel olarak derken, ıstırabın kamusal / politik faaliyetten Stoacı bir kaçış ve toplumsal dönüşümün askıya alınarak meselenin salt kişinin kendisini aşmasına indirgenmesini kastediyorum. Buna göre ıstırap, bir hareket olsa bile, sadece soyut, metafizik, dairevi bir harekettir; toplumsal aşmanın somut, doğrusal hareketi değil. Bir “tekâmül” için gereklidir ama bu şahsi tekâmülün genel toplumsal dönüşümle bağlantısı oldukça dolaylıdır. Hatta kimi türlerinde ıstırap, bununla tamamen ilişkisiz, bu kendini aşmanın “yüce”liğini dahi çağrıştırmayan bireyci bir duygu olarak görülür. Marksist bir zaviyeden bakıldığında, bu sadece bir öznelcilik / solipsizim tuzağı olarak değil aynı zamanda ya egemenlerin yalanı (ideoloji) ya da kapitalizmin zorunlu olarak ürettiği bir şey olarak düşünülür: “kalpsiz dünyanın kalbi” olmaya aday hareketler...
“Istırap hakikatin habercisidir. Bir şeyin ıstırabını çekmeyen, onu ne tanır ne de sever’’ diyor Topçu.
İnsan salt bilen ve düşünen bir varlık değildir. Burada anlatılmak istenen, dünyanın soyut, spekülatif, saf aklın kategorisi biçiminde anlaşılamayacağı, -Topçu’nun kendi deyişiyle- hareketin dünyasına girilmedikçe (insanın) tanınamayacağıdır. Aslında ıstırap, hareketin mahiyeti gereği vardır. Çünkü durgunluk ıstırap değil huzurdur; ıstırap hareketle birliktedir. Nasıl hareket etmedikçe bilgi / tanıma mümkün değilse, ıstırap çekmedikçe de aynı şekilde mümkün değildir o zaman...
Istırap, merhamet ve sorumluluk gibi, Topçu’nun ahlak felsefesindeki temel kavramlardan biri. Burada bunu bütünsel olarak anlatmadan ıstırabın yerini layıkıyla belirleyebilir miyiz bilmiyorum.
Ancak Topçu’nun “ıstırap”ını edilgen / pasif / uyuşturucu bir duygu olarak anlarsak tamamen yanlış anlamış oluruz. (Belki ilk bakışta bunu çağrıştıracak) güçlü bir dinî kendini vakfetmeyi ihtiva ettiği doğrudur ama vicdan azabı gibi hareketin sonrasında gelen edilgen bir duygu değil, sorumlulukla harekete sevk eden faâl bir süreçtir ıstırap: “Istırap, bizde hayat enerjisinin artması, yığılması ve bollukla kullanılmasıdır” da der Topçu. Yani uysal bir geri çekilme değil, iradeci bir atılım. Istırap, var olan düzeni uysal biçimde kabullenmeyle değil onu sorgulama ve hatta değiştirmeyle birlikte düşünülür.
Topçu’nun doktora tezi olan İsyan Ahlakı’ndan itibaren önemsediği Henry Bergson’un yaşam hamlesi (élan vital) kavramı geliyor akla. Fakat Topçu, daha bu ilk eserinde Bergson’un özgürlüğü “saf kendiliğinden oluş” ya da “süre” içindeki bir oluşumun meyvesine dayandırmasını eleştirmiştir. Bergson’a göre, değişim olgun bir meyvenin dalından düşmesi gibidir, der Topçu. Oysa hareketin yarattığı değişim çok daha devrimci bir değişimdir.
Peki, Topçu’nun ahlak felsefesini nasıl düşünmeliyiz?
Bir sorun(sal)la birlikte… Ahlak deyince Topçu açısından ilk akla gelen kelimelerden olan “hareket” ve “ıstırap” meselesi, sosyalizm ve ahlak ya da sosyalist dönüşümde ahlakın rolü gibi daha geniş bir konunun parçası halinde düşünülürse, başta işaret ettiğim şekilde, Topçu’nun ortaya koyduğu “sorun / mesele” daha iyi anlaşılmış olur.
Böyle düşünüldüğünde, Topçu’nun ahlak felsefesi ve ahlak felsefesinin bir sonucu olan sosyalizmi, Türkiye sosyalizmi tarihindeki belli bir açığı kapama çabası olarak yorumlanabilir. Bu tarihte, devrimcinin kişisel / pratik ahlakı üzerinde ciddi bir vurgu vardır; hatta öyle bir vurgu ki, yine 80 sonrası sosyalizmden dönenlerin “feodal ahlak” olarak suçlamaya başladıkları gibi, bazen bu zamandan bakıldığında çok püriten / sofu bir ahlak ya da bir ahlakçılık biçiminde görülebilir.
Ancak bu pratiğin soyutlanması, sosyalizm ve ahlak bağlamında düşünmenin konusu haline getirilmesi hususunda bir eksiklik hemen göze çarpar. Bu eksiklik, Türkiye’de sosyalizmin başarısızlığının tek nedeni değildir elbette ama eğer sosyalizm bir karşı-hegemonyacı pratik haline gelecekse bu nedenin ortadan kaldırılması gerekir en azından.
Bunu yapmak, kapitalizmin nasıl işlediğinin bilgisinin onun neden değiştirilmesi gerektiğine dair güçlü ahlakî motivasyonlarla birleştirilmesidir. Güney Amerikalı kurtuluş teoloğunun deyişiyle: “Kapital’i okudum, bana kapitalist sistemin nasıl işlediğini öğretti fakat İncil’i okudum bana onu neden değiştirmem gerektiğini anlattı”
Daha spesifik olarak konuşursak…
Aslında, Topçu’nun yazdığı dönemde felsefî açıdan çok fazla işlenmemiş olsa bile birçok sosyalist devrimcinin derece derece paylaştığı bir duyguydu bu: “Köpüren köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim / bütün devrimcilerin çektikleri… / ölüyoruz, demek ki yaşanılacak”.
Spesifik olarak, iki temel açıdan ele alabiliriz. İlki, kişinin kendisini aşan bir davaya kendisini aşarak, karşılıklılık (“ben sana, sen bana”) ve simetri (“benden sana, senden bana”) ilkesini geride bırakarak, birtakım fedakârlıklar yaparak vakfetmesi.
Az önce de atıf yaptığım “Yıkılma Sakın” şiirinde ıstırap, heroik bir iradenin anlatımı olarak karşımıza çıkar: “Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî / acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı / sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin”. Bu heroik-iradeci dil, 80 sonrasında liberalleşen sosyalistler tarafından özellikle de nesnelci bir Marksizm ya da Althusserciliğin Türkiye’deki temsilciliğine talip olan yeni bir “Marksizm” akımı tarafından “lümpenlik”e ya da kahramanlık kültüne indirgendi. “Zaten bizim gibi kültürlerde sosyalizm ancak böyle bir kahramanlık ideolojisine dönüşebilirdi”. Bu iddiayı ileri sürenlerin günümüzde sosyalizmle ilgilerinin kalmamasına -kimilerinin bunu açıkça itiraf etmesine- dikkat çekelim.
Buna koşut olarak, Nazım Hikmet’in “Tahirle Zühre Meselesi”ne bakalım: “yani sen elmayı seviyorsun diye / elmanın da seni sevmesi şart mı? / yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık / yahut hiç sevmeseydi / Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?”. Bu dizeleri kişisel ilişkilerle sınırlandırılmış bir karşılıksız aşkın ifadesi olarak okumak çok eksik bir yorum olur. Buradaki İkinci Yeni’den iyi bildiğimiz, klostrofobik burjuva aşk telakkisine karşı genişletilmiş bir aşk kavramıdır.
Nazım Hikmet’in daha dünyevi özdeşleşmesini Nurettin Topçu’nun daha dinsel / sonsuzluğa doğru yönelen feragatiyle eşitlemek gibi bir amacım yok. Fakat şu da var ki, “mukaddes ıstırap”la “sen elmayı seviyorsun diye / elmanın da seni sevmesi şart mı?” dizesinde ortak olan, devrimci bir ahlak için liberal karşılıklılık / mütekabiliyet ilkesinin ötesine geçilmesi yönünde bir çağrıdır.
İkincisi, ıstırabı (passion), mülkten feragat (dispossession) olarak anlayan bir Hıristiyan kurtuluş teolojisini hatırlayalım (Örneğin, Stanislas Breton). Bu tür bir yaklaşımı, modern sosyo-politik terimlere kapitalizm eleştirisi olarak, hem sömürü hem de tahakküm açısından, tercüme çabaları söz konusu. Tasavvufun ve Hıristiyanlığın bu biçimde yorumlanması onu sosyalizmle buluşturur: Mülkü (tahakküm ve sömürü ya da her ikisi olarak) elden çıkarma ve egemen kapitalist düzenden ciddi bir kopma…
Sınıf çatışmasını, ‘tarihin faili’ konumundan çıkardığımızda kapitalizmle mücadele nasıl mümkün olabilir?
Istırabın heroik ve iradeci dilinden vazgeçip nesnelci bir toplumsal dönüşüm stratejisinde karar kılanların bugün artık sosyalizmle de ilgilerini kestiklerini belirtmiştim. Topçu’nun ahlak felsefesinin sosyalizm ve ahlak açısından Türkiye sosyalizmindeki teorik bir eksiği tamamlayabileceğini de vurguladım.
Buradaki iradeci dil, sosyalizmi nesnelci çözümlemenin dünyasından bir parça uzaklaştırarak yabancılaşma odağına doğru çeker. Kurtuluş teologunun sözünü hatırlarsak, bu müdahale kapitalizmin neden başka bir sistemle değiştirilmesi gerektiğine yönelik güçlü motivasyonları “yabancılaşma” uğrağında seferber eder. Bu, sosyalizme, kapitalizme kahredici bir romantik anti-kapitalist muhteva kazandırır ki, hem kapitalizme karşı güçlerin sosyalist bir hegemonyaya eklemlenip kazandırılması açısından hem de kapitalizm neden yıkılmalı sorusuna ahlakî-iradeci bir motivasyon kazandırması açısından önemlidir. Mesela, Gramsci’nin Marksizmi’nin gücünün, özgünlüğünün yanı sıra, II. Enternasyonal’in “tarihin demir yasaları” fikrine dayanan nesnelciliği ve pozitivizmine karşı iradeci ve anti-pozitivist bir damara sahip olmasından da kaynaklandığını düşünüyorum. Gramsci, “sivil toplumun işlenmesi”nden sözeder. Bu “işlenme”de, devrimci çabada Gramsci’nin etkilendiği iradeci felsefelerin payı vardır.
Fakat soruda belirttiğiniz gibi, iradeciliğin her zaman öznelciliğe dönüşme riski içerdiğini de eklemeliyiz. Mesela radikal bir iradecilik, genellikle “sınıf” ve “sınıf çatışması” gibi terimleri nesnelci çözümlemenin unsuru olarak görüp reddeder. Heroik-iradeci dil, Lukács’ın terimlerini devralırsak, sosyalizmin “sıcak” akımıdır fakat bunun sosyalizmin “soğuk” akımından tamamen koparılması sosyalizmi tek yanlı hale getirir ve iradeci bir dönüşüm stratejisine indirgeme tehlikesi taşır. Kapitalizmle mücadelede “nesnel” eleştirinin yerini kahretme / buğzetmenin alması bunun örneklerinden biri. Bunun tek başına alındığında doğru ve yeterli bir anti-kapitalist mücadele metodu olduğunu düşünmüyorum. Evet, bugün kimilerinin çok ısrar ettiği gibi “sınıf”ın üzerinde yeniden düşünebiliriz; onu eski kullanımlarını da sorgulayabiliriz ama kapitalizmi “sınıf” gibi bir analitik ve politik araç olmaksızın eleştirmek “kadın”sız feminizmi savunmak gibi bir şey olur herhalde (bazı post-yapısalcı feministlerin yaptığı gibi).
Yaşanan dönüşümün kültür ve akademiye de etkisi var kuşkusuz, daha iyiye doğru bir değişim mi bu sizce?
Bazı üniversitelerin Tayyip Erdoğan’a fahri doktora verdiği bir dönemde pek iyiye yoramayız gibi görünüyor... Dönemimizde düşünceyi felce uğratmaya memur iki müessese var: İktidar partisinin politikalarını aklama mesaisi yapan memur akademisyenler ve bu akademisyenlerin de içinde bulunduğu ve yandaş yorumu öznelliğinden / kişiselliğinden kurtarıp “nesnel” / kurumsal bir kisve giydirme misyonu güden stratejik düşünce kuruluşları. Bunlar düşüncenin araçsallaştırılmasının en popüler örnekleri.
Edward Said, Medyada İslâm: Gazeteciler ve Uzmanlar Dünyaya Bakışımızı Nasıl Belirliyor? (Metis Yayınları, 2008) adlı kitabında İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD’de Şarkiyatçı söylemin büyük yazarların metinlerinden stratejik düşünce kuruluşlarına geçtiği evreyi irdeler. Türkiye’de de iktidar söylemlerinin meşrulaştırılması açısından aynı geçişi izleyebiliriz –tabii ki akademi ile stratejik düşünce kuruluşları arasında köklü bir ayrım olduğu anlamına gelmez bu. Zaten bu kuruluşların kadroları muhtemelen büyük ölçüde akademisyenlerden oluşmakta.
Tekno-muhafazakârlığın dünyasında birbirini tamamlayan iki tür bilgi var: İlki, kapitalist piyasanın hizmetine koşulmuş işletmeci-mühendis aklın bilgisi; diğeri ise siyasal iktidarın emrine verilmiş sosyal bilimci aklın ürettiği bilgi... Muhafazakâr işletmeci / mühendis / müteahhit / sosyolog / hukukçuların konumunu bir gözünüzün önüne getirin bu ideolojinin meşrulaştırılmasında.
Pragmatizmi bu kadar derinleştirecek, araçsal rasyonelliğin şampiyonluğunu yapacak, düşünceyi bu kadar teknolojik bir marifetle ele alacaksınız sonra da Yunus diyecek, “ilim ilim bilmektir” diyeceksiniz... Burada, sorduğunuz üzere, iyiye doğru bir değişim göremiyorum.
Bilgiyi makam mevki, para vs. için araçsallaştırmış bir nesil var. Dershane tartışmalarının döndüğü bu günlerde her değeri araçsallaştırma düşüncesi insanları da araçsallaştırma yoluna mı girdi?
Tekno-muhafazakârlığın mümeyyiz vasfı, doğanın doğaya rağmen ve çoğu zaman belli bir toplumsal sınıfın çıkarları için dönüştürülmesi. Somut olarak söylersek, büyük kentlerde merkezi ve yerel yönetimlerce yürütülen kentsel dönüşüm projelerinde çıkarların dağılımı... Ali Ağaoğlu ve ismi daha az bilinen hükümete yakın müteahhitlerin bu dağılımda aldıkları pay vs. Burada dış doğanın kapitalist bir tarzda dönüştürülmesi söz konusu.
Fakat Frankfurt Okulu düşünürlerinin bize öğrettiği bir şey daha var: Araçsal akıl, dış doğayı hunharca dönüştürürken iç doğayı da itaatkâr hale getirir. (Doğa üzerindeki) “egemenlik için egemenlik içselleştirilir”. Doğa üzerindeki egemenliğin tarihi bu anlamda insanın insanı boyunduruk altına almasının tarihiyle örtüşür. Dışsal doğa köleleştirilirken iç doğa da köleleşir. Varlık alanı bir araçlar toplamına dönüşürken, insan da araçsallaşır.
Haziran’la 17 Aralık’tan itibaren Türkiye’de hükümet eliyle ve onun ayrıcalık sağladığı birtakım çıkar çevreleri tarafından gerçekleştirilen doludizgin kapitalist modernleşmenin birtakım siyasî (otoriter siyasetin halkın kendi kendini belirleme hakkına zarar vermesi), iktisadî (yoksulluk) ve ahlakî (yolsuzluk) sonuçları daha fazla görünür kılındı. Fakat bütün bu tekno-muhafazakâr siyasetin yönettiği kapitalist modernleşmenin ruh yaralarını -ya da Richard Sennett’in terimleriyle karakter aşınmasını- bu kadar kolay görünür kılamıyoruz ya da öyle derin bir değişme var ki buzdağının sadece görünen kısmı hakkında bir şeyler söyleyebiliriz.
Kapitalist modernleşmenin yol açtığı ruhsal tahribatın hepsinin bu hükümete yüklenemeyeceğini kabul ederim. Ancak daha rekabetçi, huzursuz, güvensiz, düşüncesiz, kaba, hoyrat, araçsal oluşumuzda muhakkak bu 11 senelik kapitalist modernleşmenin bir ciddi bir payı olmalı... Otoriter bir biçimde sürdürülen hızlı kapitalist modernleşmenin sosyo-psikolojik sonuçları, ne yazık ki, sözünü ettiğim siyasî, iktisadî ve ahlakî sonuçlar kadar açık ve hızlı belirmez.
Fakat şu oldukça açık görünüyor: Tekno-muhafazakâr’ın istediği “dindar nesil”, dış doğa egemenlik altına alınırken içsel doğası da sömürgeleştirilmiş, itaatkâr, fikri bağımlı, vicdanı bağımlı bir nesildir. Muhammed İkbâl’in merd-i mü’mininin, Nurettin Topçu’nun isyan ahlakçısının ve Ali Şeriati’nin “isyan ediyorum o halde varım” diyen ideal Müslümanının düşündüğünün tam karşıtı olan bir toplumsal tip, şahsiyet değil bir toplumsal tip...
Her şeyi bağlı bulunduğu kampın gözüyle okuyan bu liberal-muhafazakâr nesil, hakikati tanıyabilir mi?
Peki, genel olarak bakıldığında, böyle bir talep var mı? İlginç olan, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” derken sorumlusu olarak kiliseyi göstermesi gibi, hakikati öldürenlerin hakikatin Türkiye distribütörlüğünün sahipleri olduklarını iddia edenler olması değil mi?
Platon’un Devlet diyalogunda karşı çıktığı temel bir görüş vardır: Adaleti güçlünün çıkarına indirgeyen Sofist düşüncesi. Platon der ki, bazı değerlerin faydalarından bağımsız bir şekilde değerli olduklarını kabul etmeliyiz. Araçsallaştıramadığımız bir şeyler yoksa bu sonsuza kadar gider ve kendi kendisini baltalar: Faydanın faydası nedir? (Arendt’in sorduğu gibi).
Bir de daha az partizan olanlar var, siyaseten daha az ilgililer, Muhammed İkbâl, Nurettin Topçu ve Ali Şeriati gibi “isyankâr” Müslüman mütefekkirleri okumuşlar; hatta modernliği kapitalist bağlamıyla filan eleştiriyorlar. Ama iş bunu AKP’yle ilişkilendirmeye geldiğinde ya da örneğin Gezi ve 17 Aralık gibi kriz ânlarında hemen tekno-muhafazakâr kampa giriyorlar ve liderleri ne derse dünyayı oradan okuyorlar. Hakikatin kısa devresi mi demeli?
Muhafazakâr vakıf ve dernekler için, bir nesil yetiştirmekten çok kurumlara adam devşirme alanları değerlendirmesini yapabilir miyiz? Muhafazakâr vakıflar iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışmıyor mu?
İİBF, SBF ya da Hukuk Fakültesi mezunu başarılı bir öğrenci, eğer the cemaatten ve the partiden değilse, yazılı sınavı geçtiği halde ve layık olduğu halde mülakatta elenerek idarede, dışişlerinde ya da yargıda görev alması engelleniyorsa, istediğiniz kadar “Hz. Ömer” diye naralar atın, bu ülkede zulüm var demektir. Böyle yaparak hem o başarılı öğrenciye zulmetmiş hem de Hz. Ömer’i araçsallaştırmış olursunuz. Buna mukabil, tam tersi özelliklere sahip bir öğrenci sadece the cemaat ve the parti mensubiyeti nedeniyle geleceğine güvenle bakabiliyorsa, hem zulüm vardır hem de akıl tutulması...
Şubat 2014
İbrahim Halil Karataş
Devamını oku ...