Memleket Komedyası ve Aydınlar

Cumhuriyet ile Osmanlı’yı birbirinden kopuş olarak tasavvur etme yönünde genel bir eğilim mevcut. Kemalist düşünce bu süreci olumlu yönde bir kopuş olarak, muhafazakâr düşünce ise olumsuz yönde bir kopuş olarak tasavvur etmekte. Oysa iki yüzyıllık bu modernleşme/kapitalistleşme süreci, kopuş olarak değil bir süreklilik olarak ele alınmalıdır.
Siyasî tarihimiz iki ana damarın nüfuzu ile şekillenmiştir. Birincisi II. Mahmut-Mustafa Kemal-CHP çizgisi olan Batı’ya dair her şeyi form ve norm olarak alma; ikincisi ise Abdülhamit-Menderes-Özal-Erdoğan çizgisi, yani “Batının sadece ilmini alalım ahlakımız bize kalsın” mottosu ile şekillenen muhafazakâr damar. Bu iki damar birbiriyle sürekli çatışma hâlinde olmuş, karşıt görüş olarak kabul edilmiş, fakat modernleşme/kapitalistleşme sürecini olumlamaları, Batı uygarlığını yegâne kurtuluş yolu olarak görmeleri ile aslında birbirleriyle tamamen mutabık oldukları gerçeği sürekli göz ardı edilmiştir.
On dokuzuncu yüzyıla girerken asırlardır kurumsallaştırdığı imparatorluk sistemini yeniden üretme kabiliyetini kaybeden Osmanlı saray ve bürokrasisi 1793’deki Nizam-ı Cedid ile başlattığı reform sürecini Tanzimat adı verilen “yeniden düzenlemeler” ile zirveye çıkardı. Aynı zaman dilimi içinde Avrupa’da cereyan eden sanayi devrimi ve dolayısıyla kapitalizmin yayılımı, aydınlarımız tarafından düşünceye konu edilmemiş, Batı’nın teknik ilerlemesi ve buna bağlı olarak ulaştıkları refah düzeyi hayranlıkla izlenmekle yetinilmiştir. Bu dönemde “İslâm’ın terakkiye mâni olmadığı” ateşli bir şekilde savunulmuş fakat bu terakkinin ne olduğu üzerine kayda değer bir sorgulama sürecine girilmemiştir.
On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Batı’daki birçok sosyolog ve düşünür modernite sürecine karşı şiddetli eleştiriler yöneltirken bu eleştirilerin o dönemdeki Osmanlı aydınlarınca pek de dikkate alınmadığı gözükmektedir. Fransız şair Bauddelaire’in Paris’i merkeze alarak modernliğin sıkıntılarını ve yozlaşmalarını anlattığı dönemde bizde, Namık Kemal’ler, Şinasi’ler Paris’in geniş caddelerine, ışıltılı sokaklarına, cafelerine methiyeler düzmekle meşguldüler. Örneğin Ziya Paşa o dönemde şunları yazabilmekteydi:
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm
Mehmet Akif de benzer bir dünya algısı içinde şöyle diyordu: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” Yani “asrın idraki” olan teknik gelişme, ilerleme, modernleşme, çağdaşlaşma gibi olgular sorgulanmadan kabul ediliyor, ne yardan geçerim ne serden misali, İslâm da bu idrake kabul ettirilmesi gereken bir araca indirgeniyordu. Toplumda muhafazakâr kesimin “büyük üstad” olarak nitelediği Necip Fazıl da ideal Türkiye tanımını fabrika bacaları ile cami minarelerinin yan yana olması gerektiği şeklinde yapmaktaydı. Yani Batı’nın olmazsa olmazı olan sanayileşme, kalkınma kavramları kendisi için de vazgeçilmez görünmekteydi. Yirminci yüzyılın ortalarında zirveye ulaşan refah devleti ideolojisinin ve ağır sanayi hamlesinin en şiddetli savunucularının İslâmî kimlikli bir partinin olması, hatta partinin adının dahi bu ideal ile “refah” olması mânidardır. Ayrıca bu partinin içinden çıkan ve günümüzde iktidarı elinde tutan ve kendini “muhafazakâr demokrat” olarak niteleyen partinin adında da “Kalkınma” kelimesinin olması, hâlen aynı zihniyetin, yani “Batı’nın ilmini alalım” yaklaşımının hız kesmeden devam ettiğini göstermektedir. Batı’ya dair bütün iktisadî zihniyetin ve kurumların aynen transfer edilmesiyle nasıl bir medeniyet tasavvurunun gelişeceği de merak konusudur. Cumhuriyet dönemi boyunca sadece tek bir düşünür bu ilerleme, kalkınma, teknoloji meselelerini kendisine dert edinmiş ve eleştirel tarzda ele almıştır. Hallac-ı Mansur’dan aldığı ilhamla köy sosyalizmini ve bu doğrultuda geliştirilecek bir ahlâk nizamını savunan Nurettin Topçu, ne savunduğu sosyalizm fikrinden dolayı Amerikancı Mccarthy zihniyetinin esiri olan muhafazakâr camiaya ne de merkeze İslâm’ı aldığı için İslâmofobik laikçi camiaya yaranabilmiştir. Fikirleri yaşamı boyunca kayda değer hiçbir incelemeye konu edilmemiş, yaşamını adeta bir sukut suikastı içinde tamamlamıştır.
Ekonomik büyümenin, ilerlemenin, kalkınmanın putlaştırıldığı, kapitalizmin İslâm’ın yitiği olduğunun savunulduğu bu dönemde İslâm, kapitalizm ile yapması gereken hesaplaşma sürecine girmedikçe, toplumda belli kesimlerin refahı artacak, bütün ülke şu anda olduğu gibi bir şantiyeye dönüşmeye devam edecek, kapitalizme dair her şey muhafazakâr zihniyetin el çabukluğuyla başına “İslâmî” eki getirilmek suretiyle İslâm sosuna batırılacak, bizler de bir medeniyet olduğumuz illüzyonuyla yaşamaya devam edeceğiz. İsmet Özel yıllar önce şöyle demişti; “Felaketin ortasındayız, kapitalizmin bizi götürdüğü yerdeyiz. Laikiz, demokratız neşeliyiz.” Bu sözü günümüz koşullarına güncellersek, “Felaketin ortasındayız, kapitalizmin bizi götürdüğü yerdeyiz. Muhafazakârız, demokratız neşeliyiz.
Günümüzdeki vaziyet geçmişe nazaran daha da iç karartıcı bir hâl almıştır. Hâlen aydınlar arasındaki göstermelik karşıtlık ile kapitalizm meselesindeki örtük mutabakat devam etmekle beraber, bugünkü entelektüel sefalet geçmişteki aydınları mumla aratacak düzeye ulaşmıştır. Geçmiştekiler her ne kadar eleştirilecek tarafları mevcut olsa da savundukları düşüncelerle hemhal olan, fikirlerinin çilesini çeken ve bedel ödemekten çekinmeyen şahsiyetlerdi. Günümüzde bu şahsiyetlerin yerini beyinlerini, edinecekleri sosyal ve ekonomik sermaye uğruna muktedirlerin emrine âmâde kılan, kalibresi düşük fikirlerini allayıp pullayıp kendi maddî çıkarları için birer metaa dönüştüren soytarılar güruhu almış vaziyettedir. TV programlarını, gazete köşelerini, akademinin büyük bir kısmını işgal eden bu zevat, ürettikleri sentetik karşıtlıklarla toplum içinde çeşitli algıların şekillenmesinde önemli bir pay sahibidir.
Sürekli kapitalizmin erdemlerini savunan, herkesi dogmatik olmakla itham edip kendileri dogmatizmin çukuruna gömülen, serbest piyasa gibi son derece açıklanmaya muhtaç ve muğlâk bir kavramı sosyal ve ekonomik tüm hadiseleri açıklamakta kullanan ve bunu her kilidi açan bir maymuncuk anahtarına dönüştürerek fetişleştiren ateşli liberallerin haricindeki kesimler de -bunlara Kemalist ve İslâmcıları dâhil edebiliriz- göstermelik ve yarım ağız bir kapitalizm karşıtlığıyla günü kurtarmaya ve patronlarına/sahiplerine yaranmak için her an kırk takla atmaya devam etmektedirler. Genelde de bu yapay kapitalizm karşıtlıklarını vahşi kapitalizm şeklindeki sıfat tamlamasıyla başlatmaktadırlar. Bu tamlamanın kendisi totolojik olmasının ötesinde ideolojiktir; çünkü vahşetin zaten kapitalizme içkin olduğu gerçeğini örtmenin ötesinde vahşinin haricinde iyi, güzel, güler yüzlü kapitalizmlerin de olduğunu imlemektedir. Yani vahşilik bertaraf edildiği takdirde erdemli ve sünnet edilmiş bir kapitalizmle gül gibi geçinip gideceğiz! Bu söylemde, laf cambazlığı, kurnazlık gibi faktörleri göz ardı ettiğimiz takdirde ciddi bir idrak yoksunluğu ve zekâ özrü aramak işten değildir.
Georg Simmel’in terminolojisini kullanırsak, laikçi-Kemalist cepheye ait bir toplumsal tipten bahsetmek gereklidir. Çünkü bu toplumsal tipin “organik aydın cemaati” de mevcut olup, iktidarın kukla aydınları ile beraber her gün ne kadar karşılaşmak istemesek de basın ve sosyal medya aracılığıyla kendilerine sürekli maruz kalmak durumundayız. Bu tipler de neoliberalizmin inşa etmiş olduğu özneler olup her gün kapitalist düzene hizmet etmeye devam etmektedirler. Algılama biçimlerini piyasa müzikleri, piyasa filmleri, TV dizilerinin şekillendirdiği, okurumsu olanların da okuma alışkanlıkları beşinci sınıf bestseller romanlar olan, kitle kültürüne meftun olan bu kesim, kâh sosyal medyada kâh gündelik yaşamda sıklıkla karşılaşılan bir kütledir. Beyinlerinin boşluklarını ve acınası idrak düzeylerini edindikleri politik kimlikle örtmeye çalışan bu kesimin kendilerini ifade ettikleri bu kimlikte doğal olarak fanatik Atatürkçülük ve laikçilik şeklinde tezahür etmektedir. Çünkü bundan başka alternatifleri yoktur. Ülkemizde, hiçbir düşünsel efor sarf etmeden bir politik kimliğe sahip olmanın en emin ve garantili yolu kendilerine ilkokul sıralarında resmî ideolojinin ezberlettiği sloganları papağan misali tekrar etmek olduğu için bunu doğal karşılamak gerekir. Resmi ideoloji, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kapitalizm ile şekillendiği için hâliyle bu kesimin de kapitalizmden yana bir derdi yoktur. Voltaire, Rousseou, Comte, Durkheim gibi Kemalizm’in epistemolojik temelleri konusunda en ufak bir fikir sahibi olmayıp savundukları tüm fikirlerin M. Kemal’in kendi üretimi olduğunu sanmak gibi trajikomik bir zihinsel hâl içinde yaşayıp gitmektedirler. Hem Batı’ya karşı savaşıp hem de iflah olmaz Batıcılıktan mustarip olan Kemalizm’in şizofrenik ruh hâlini içselleştirmektedirler. Bunlar için kapitalizm, solunan hava, içilen su gibi doğaldır, çünkü aklî melekeleri daha farklı bir düzeni tasavvur etmeye müsait değildir. Kapitalizmin kanunlarını hem iş hayatlarına hem de özel hayatlarına başarıyla tatbik eden bu kesimin politik söylemlerini mevcut hükümete karşıtlık üzerinden kurmaları da ayrı bir komedyadır. Hâlihazırda kendileri de neoliberal özne oldukları için hükümetin neoliberal politikalarının bunlar için herhangi bir anlamı yoktur. Bu nedenle her on laflarından dokuzu laiklik ve şeriat üzerinedir. Kapitalizmin bir virüs gibi hayatın her alanını işgal etmesinin, kendi sefil yaşam tarzlarının sürekliliğinin yanında herhangi anlam ve ehemmiyeti yoktur. Modernlik, bunlar için rahatça içki içebilmek ve serbest cinsel münasebetlerle sınırlı bir olgudur. Tabii ki kendilerinden Walter Benjamin’leri, Adorno’ları, Heidegger’leri algılayabilmelerini bekleyemeyiz. Sosyal medya ortamlarında birer hümanizm kumkuması kesilirlerken, yönetici pozisyonunda olanlar iş hayatlarında kapitalizmin en acımasız yüzünü sergilemeye devam ederler. Çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi Kemalist ideoloji doğduğu ilk günden bu yana kapitalizme teslimiyet içinde olmuştur. M. Kemal’in kendisinin kapitalizme karşı bir duruşu yok iken, onu takip eden çapsız kopyalarının bir duruşlarının olmalarını beklemenin safdillik olacağının bilincindeyiz.
Ülkemizdeki neoliberal öznelliği içselleştiren ve mevcut düşünsel sefaleti devam ettiren diğer kesimi de İslâmcılar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın on iki yıllık hükümranlığı altında daha net olarak anlaşılmıştır ki bu zevatın derdi, düzeni değiştirmek gibi idealist saikler olmayıp pastadan kendilerine de pay kapmak meselesiymiş. Gerçi en başında itibaren bu akımda da birkaç istisna dışında çapsızlık mevcut idi. İslâm’ı sağcılığa ve muhafazakârlığa indirgeyen bu zümre yirminci yüzyılın ikinci yarısından beri kapitalizmin ve Amerika politikalarının yaderkliğini yapmışlardır. Sosyalizmi kendilerinden beklendiği ölçüde zekâ seviyesinden yoksun bir şekilde eleştiren bu taife, meseleyi materyalizm-pozitivizm karşıtlığına indirgemiştir. Materyalizmi de maddesevicilik şeklinde algılamaları çapsızlıklarını ifşa etmeleri bakımından pek de şaşırtıcı değildir. Karl Marx’ın ciltlerce analizini yaptığı sermayeye dair metinlerinin derinlikli eleştirisini yapacak düzeyde olmadıkları için meseleyi, ellili yıllarda Mccarthy’ci kapitalist Amerikan muhafazakârlığı paralelinde ve seksenlerden sonra atağa geçen neoliberalizmin güdümlemesiyle salt din karşıtlığı düzleminde ele almışlardır. Sosyalizmi andavalca aforizmik cümlelerle tenkit edebilmişlerdir sadece. İslâm ve kapitalizmin arasındaki uyuşmazlık üzerine düşünmek bile işlerine gelmemiştir. Aktivist İslâmcı modunda takılan soytarıların yegâne iki söylemi olmuştur. Birincisi Filistin meselesi diğeri de Ayasofya’nın cami olması… Bunun haricinde kapitalizme dair tek bir kelamlarını işitmişliğimiz olmamıştır bugüne dek. Yurtdışı meselelerinde Suriye, Mısır, Filistin… vs birer Che Guevera’ya dönüşüp yurt içinde mevcut hükümetin amigoluğunu yapmak ve neoliberal politikaların şakşakçısı olmak tam da bu tayfaya yakışacak düzeyde olan eylemlerdir. Zamanında entelektüel düzey bakımından etkileyici bir şekilde zuhur eden yayın organları günümüzde kelimenin tam anlamıyla devletin ideolojik aygıtlarına dönüşmüş vaziyettedir. Antonio Gramsci’den mülhem organik aydın kavramını, düşünürü mezarında ters döndürecek şekilde kendisi gibi hükümet dalkavuklarını milletin organik aydını şeklinde tasvir eden millî “düşünürlerimiz” türemiştir. Gezi hareketi sürecinde bunun da ötesine geçilmiştir. Hareketin zuhur ettiği tarih ile başbakanın havalimanında konuşma yaptığı tarih arasında mevcut yayın organları televizyonlarında hayvan belgeselleri gösterirken, gazeteleri de alâkasız üfürükten meselelerle ilgili yayınlar yaparken popülist havalimanı konuşması ile başbakan tüm sorumluyu faiz lobisi ilan ettikten sonra bu yayın organları birdenbire bu mesele üzerine TV yayınlarında ve gazetelerinde bu konu üzerine “bilimsel” makaleler döşenmeye başlamaları, artık milletin organik aydınlığının da ötesine geçilerek tek bir şahsın organik aydınlığına soyunulduğunun göstergesi olmuştur. Kapitalizmi memlekette tahkim eden Menderes-Özal-Erdoğan üçlüsünü neoliberalizme karşı mücadele veren kahraman olarak tanımlayan yazarlara da şahit olduk bu süreçte. Tamamen Amerikan kapitalizminin kodlarını kullanan AKP hükümetini sırf laikçi TÜSİAD’a karşı duruyor diye anti-kapitalist ilan eden dalkavukluğun son noktasına ulaşan yazarlara maruz kaldık. “Bu son nokta” diyemeyeceğim, çünkü dalkavukluğun ve soytarılığın sınırı yok maalesef…
Süleyman Seyfi Öğün bir yazısında önemli bir konuya parmak basarak şöyle söyler: “İleri giden adam Martin Luther King idi. O, eğer sadece ırk ayırımı ile ilgilenmekle kalsaydı, sûikaste uğramaz, tabiî ölümüne kadar yaşardı. Ama Martin Luther King'in ‘rüyâsı’, nüfûsunun neredeyse % 10'u çöpleri karıştırarak yaşayan Amerika'nın derindeki maddî eşitsizliklerini sorgulamaya başladığı anda bileti kesildi. Bu rüyânın bedelini hayâtıyla ödedi. Yine benzer olarak Gandhi küresel kapitalizmin çıkarlarını kesintiye uğratacak bir yaşama modeli geliştirmeye başladığı noktada 'hayâtının hatasını' yaptı. Öyle yapmayıp, Britanya'yı savdıktan sonra halkına 'çağdaşlaşma', 'kalkınma', 'uygarlaşma' masalları anlatsaydı; ne Hindistan-Pakistan ayrılığı olur, ne de sûikaste uğrardı. Mandela ise son derecede pragmatik olarak haddini aşmadı. Sevenleri kusura bakmasın ama, O'nun çıtası, çok benzetildiği King ve Gandhi'nin çok, ama çoook altında kaldı...” Bu sözler Alain Badiou’nün demokratik materyalizm kavramsallaştırması ile örtüşmektedir.
Ellili yıllarda toplumlarda büyük çatışmalara yol açan kimlik farklılıkları neoliberalizm ile sıfırlanmıştır. O zamanlarda kimsenin tasavvur edemeyeceği farklı kimlikleri bugün Britney Spears kliplerinde bir arada gayet mutlu bir şekilde görmek mümkündür. Fakat bunun tek bir şartı vardır: kapitalist piyasa koşullarına kayıtsız şartsız intibak etmek. Bu koşullarda ülkemizde de alevîlik, sünnîlik, laikçilik, muhafazakârlık ve diğer bütün toplumsal kimlikler neoliberalizm tarafından kucaklanmaktadır. Hümanizm kumkuması popülist aydınlar da bu kesimlerin diyalogları doğrultusunda çağrılar yapmaktadırlar. Fakat mevcut sistemi tehdit edecek tarzda en ufak hareketlerinde bu kitleler aynı neoliberizm tarafında canavar ilan edileceklerdir. Velhâsıl-ı kelâm, hem dünyanın hem de memleketimizin şu an olduğu gibi savundukları fikirlerin sefasını süren aydınlara değil, Cemil Meriç’in tabiriyle, fikirlerinin cefasını, çilesini çeken ve her türlü bedeli ödemeye razı olan aydınlara ihtiyacı vardır.
Devamını oku ...

17 Aralık

17 Aralık: Devlete Karşı Operasyon mu, Devlet Operasyonu mu?
Türkiye 17 Aralık'tan beri, emniyet ve adliye kaynaklı operasyonlar üzerinden şekillenen çok yeni bir siyasî sürecin içerisinde seyrediyor. Sürecin yoğun saldırı altında olan ve bir türlü müdafaadan çıkamayan tarafının baş aktörü, Tayyip Erdoğan, sürecin başından beri bize yaşanılan şeyin ne olduğunu ve anlama geldiğini en yüksek perdeden ‘anlatmaya’ çabalıyor. Buna mukabil, Fethullah Gülen Cemaati'ne yakın medya organları ise tersten bir propaganda faaliyeti yürütüyor.
Erdoğan, daha sürecin başında kendi kurgusunu 'dış komplo' iddiası üzerinden bina etmeyi tercih etmişti. Bu kurguya göre asıl önemli olan yolsuzluğun varlığı ya da yokluğu değil, yolsuzluk iddiası üzerinden milli iradeye karşı yapılan ameliyattı. Nitekim normal şartlarda birleştirilmesine gerek olmayan dosyaların birleştirilerek soruşturulmanın sürdürülmesi, operasyonların 'pek manidar zamanlamaları' ve bu operasyonlara destek veren çevrelerle birleştiğinde 'büyük oyun' ayan beyan ortaya çıkıyordu. Bu politik kampanyanın son ve belki de en karikatürize izdüşümü de AKP'nin önümüzdeki yerel seçim için Erdoğan'ın 'sıfatını' değiştirmesi oldu. Parti, kampanya sürecinde Erdoğan için 'dünya lideri' sıfatı yerine 'Yeni Türkiye'nin İstiklal Mücadelesi Lideri' sıfatını kullanarak propaganda yapacak.
Hükümet kanadından 17 Aralık tarihli operasyona karşı verilen tepki, böylece, bu operasyonun milli iradeye ve tüm Türkiye'ye yönelik dış destekli bir operasyon ve komplo olduğu ana teması etrafında örüldü. Erdoğan tarafından operasyonun hedefinde yalnızca kendisinin olmadığı, aksine bu operasyonla ilerleyen ve güçlenen Türkiye'nin hedef alındığı sıklıkla ve kuvvetle dillendirildi. Bu şekliyle ve hele son sıfatıyla Erdoğan, zımnen, 'bu operasyon tüm Türkiye'ye, dolayısıyla da devlete karşı bir operasyondur' diyerek kendisini bütün ülkenin ve devletin milliliğinin ve  bağımsızlığının koruyucusu olarak takdim etmeyi denedi.
Bu süreç devam ederken, Fethullah Gülen 16 yıl aradan sonra ilk defa iki gün önce bir televizyon kanalına görüntülü bir röportaj verdi. Gülen de bu röportajda, kendi kapalı üslubuyla, yukarıda zikrettiğimiz kampanyayı çürütecek ve içinde bulunduğumuz siyasî süreci anlamamızı sağlayacak fevkalade kritik ve mühim 'hatırlatmalarda' bulundu.
Gülen röportajda ilk olarak, hem de daha röportajın başlarında, okulların açılmasının hikâyesinin Sovyetler Birliği'nin çözülmesinin ardından oradaki 'soydaşlarımıza sahip çıkma' kaygısıyla başladığını dile getiriyor. Cemaat’in adeta bütünleştiği, en büyük eseri olan okullar için "bunu çok farklı anlayışta olan insanlar makul buldular, mantıkî buldular. Ve öyle kimseler, bu mevzuda, öyle cazip tekliflerde bulundular ki, ihtimal vermezsiniz" diyerek sözlerini devam ettiriyor. Röportajın sonlarında ise bu okulları daha önce Çevik Bir'e teklif ettiği gibi, şimdi de devlete bırakmaya hazır olduklarını, hatta bunu da bildirdiğini belirtiyor.
Yani, Gülen, 'bu okullar bir devlet projesidir' demiş ve böylece kendi ‘milliliğini’ de göstermiş oluyor. Cemaat’in en önemli eser ve uğraşı olan okulların, Türk Devleti'nin Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından oluşan boşluğa nüfuz edebilmesi için hayata geçirdiği fevkalade işlevsel bir proje olduğunu anlatıyor. Projenin ilk günlerinde okulların açılmasını makul bulan çok farklı anlayıştan insanların böyle bir muhakeme yürütmelerinin sebebi de zaten Cemaat’in ve okulların devletle kurduğu bu ilişkide yatıyor. Nitekim dönemde İslamî kesime karşı duruşuyla bilinen Bülent Ecevit'in kamuoyunun önünde 'bu okulların Türkî cumhuriyetlerde Türkiye'nin nüfuzunu arttıracağını ve Gülen grubunun İslam'ın laiklikle uyumlu/çağdaş yorumunu yaptığını' belirterek açıkça okulları ve Fethullah Gülen'i savunması da doğrudan buna işaret ediyordu. Ve son olarak yine gerek 28 Şubat döneminde gerek de şimdi, Fethullah Hoca'nın bütün bu okulları (katiyen AKP’ye değil fakat asli sahibine) devlete bırakabileceğini dillendirmesi de aynı sebepten.
Gülen'in satır aralarında Cemaat'in devletle olan bu münasebetine dikkat çekmesi, okullarla (ve dolayısıyla Cemaat’le) devletin ciddi bir kanadı arasında doğrudan bir birliktelik, beraberlik ve geçiş olduğuna işaret etmiş olması mühim. Bütün bunlar, Erdoğan'ın süreci bütün bir ülkeye (yani devlete) karşı geliştirilen dış destekli bir operasyon olarak takdim etmesine de cevap mahiyeti taşıyor. Gülen, kendisinin ve Hizmet'in zaten devletle birlikte pozisyon aldığını, devletin içindeki kadim kimi kadrolarla eskiden kalma sıkı bağlar üzerine kurulduğunu, muhtemelen bu operasyon sürecinin de bu bağlar üzerinden hareket ettiğini ibraz ediyor. Bunları vurgulayarak, devletin yanında duranın kendisi olduğunu, bu operasyonun dışarıdan devlete doğru değil, tam aksine bizzat devletin içinden Erdoğan'a doğru geliştirildiğini söylemiş oluyor. Tabii bu anlatıya göre, Erdoğan'ın süreç boyunca geliştirdiği propaganda ve 'Yeni Türkiye'nin İstiklal Mücadelesi Liderliği' ve dış komploya karşı millilik vurgusu da bir hayli anlamsızlaşıyor.
Ayrıca sürecin bu şekilde okunmasıyla beraber Erdoğan'ın karşı karşıya olduğu tehlikenin boyutları da açığa çıkıyor. AKP iktidara gelebilmek için yerel ve küresel müstekbirlere pek çok vaatte bulunmuş ve bir akitler sisteminin içerisinde kendisine yer açmıştı. 90'larda devletin yoğun oranda kaybolmuş olan toplumsal meşruiyetini devlete iade edebileceğini, 24 Ocak kararlarıyla tekrar başlayan devletin kadim politikası küresel kapitalizme entegrasyonu başarıyla ilerleterek sürdürebileceğini, devleti Batı Bloğu içerisinde tutup pozisyonunu sağlamlaştırabileceğini ve hatta model bir ülke inşa edip İslam Dünyası'nın Batı'yla entegrasyonunda kritik ve öncü bir rol ifa edebileceğini vaat etmiş, projeyi bu vaat ve tekliflerle almıştı. İyisiyle kötüsüyle bütün bu vaatler gerçekleştikten sonra, şimdi ittifaklar bozulmuş, akitler infisah etmiş, devlet ve Batılı ortakları Erdoğan'ı tasfiyeye girişmiş gözüküyor.
Sürecin ne olduğunun anlaşılması hayatî önem arz ediyor. Devletin içindeki hatırı sayılır önemdeki kimi kadrolar, devlet kendisini başarıyla revize ettikten sonra şimdi bu revizyon projesini icra edenleri değiştirme yoluna gidiyor veya en azından buna onay veriyor. Yaşanılan şey dış kaynaklı bir operasyon ya da zamanında devlete 'sızmış' bir cemaatin kendi inisiyatifiyle yaptığı tekil bir hamleden ibaret değil de bizzat devletin bütüncül ve sürekli politikasının ürünü olduğundan dolayı ikna kabiliyeti de tehlikeli derecede yüksek. Sermayedar olsun, bürokrat olsun, gazeteci olsun; Erdoğan sonrası Türkiye'de nüfuzunu koruyabilecek herkesin Erdoğan sonrası Türkiye'ye ikna olması pekâlâ mümkün. Neticede 'devlet-i ebed müddet' ve 'hikmet-i hükümet' şeklinde terkiplerin egemen olduğu bir toplumsal bilinçaltının üzerinden konuşuyoruz.
Erdoğan da bunun farkında olduğundan dolayı, zaten ittifakların bozulmasına karşı bu tarz-ı siyaseti terk edip doğrudan ve yalnızca ‘halka yaslanan’ bir politika izleme yoluna filan gitmiyor. Halk nezdinde her zaman yaptığı gibi çiğ propagandatif bir söylem kuşanırken, öte yandan, asıl uğraşı olarak ise çaresizce bozulan bu ittifakları tekrar tesis etmeye çalışıyor. Kendisiyle beraber çalışan odaklara kendisinin hala en kârlı ortak olduğunu ispata gayret ediyor. Belki devletin içinde yürüttüğü 'müzakereler' çok görünür olmuyor ama dışarıyla kurulan ilişkilerde bu ayan beyan ortaya çıkıyor. Mesela Zaytung'un ifadesiyle, 'paralel yapıyı dış mihraklara şikâyet ettiği' son Brüksel gezisinin ardından Başbakan'ın 'Paralel yapıdan AB de rahatsız oldu' şeklinde demeç vermesi ve Yeni Şafak'ın bu ziyareti 'Brüksel'de Bahar Havası' başlığıyla takdim etmesi buna örnek.
Bütün bu vaziyet sistemi egemenlerle uzlaşarak değiştirme politikasının mahiyet ve imkânına da tekrar ışık tutar vaziyette. Bugün Erdoğan’ın ve AKP’nin sistemin unsurlarıyla yaptıkları mutabakat üzerinden şekillenen iktidarları yıkılmaya yüz tutmuşken, geriye ülkenin en belirleyici iki İslamî oluşumunun birbirlerine düştükleri kavgada kendilerini devletle tanımlayarak öne geçmeye çalışmaktaki cevvaliyetlerinin hazin hatırası kalacak. Bu durum, eğer hala öyle bir şey kaldıysa, devletten bağımsız bir İslamî akıl ve söylemi temsil eden Türkiyeli Müslümanlar için bir ders niteliği taşıyor.   
Devamını oku ...

El-Kaide’nin Yirmi Yıllık Planı

11 Eylül’den Nihaî Zafere
Bugün El-Kaide’ye ait olduğu iddia edilen bir stratejik plan belirli selefî-cihadî muhitlerde dolaşıma sokulmuş durumda. Görünüşe göre El-Kaide, 11 Eylül’deki terörist saldırılar için yapılan hazırlıklarla birlikte 2000 yılında başlayan ve 2020’de tamamlanacak olan yirmi yıllık bir programa uygun olarak söz konusu planı uygulamaya sokmaya çalışmış.
Genel kanaate göre, El-Kaide’nin kanlı eylemleri rastgele gerçekleştiriliyor ve açıktan ilân edilmiş herhangi bir stratejiden yoksun. Oysa bu kanaat yanlış. “Terörizmle mücadele” eden teşkilâtların El-Kaide ile ilgili olarak temin ettiği belgelere göre, El-Kaide gayet iyi tanımlanmış hedefleri olan projelere ve uzun erimli stratejik planlara sahip.
Örneğin bir güvenlik teşkilâtı, Suriye’deki çatışmaların başlamasından yaklaşık bir yıl sonra Nusra Cephesi lideri Ebu Muhammed Golani ile Lübnan’daki önde gelen El-Kaideli isimlerden biri arasındaki yazışmaya ulaşmış. Bu yazışmalarda, operasyonlar için yapılan hazırlık sürecinde tüm Lübnan geneline dağılacak, çok sayıda tıp, kimya, bilişim teknolojisi ve telekomünikasyon uzmanının saflara kazanılmasını içeren planların genel çerçeveleri çizilmiş. Suriye’de rejimin yıkılması sonrası cihadî gruplar bu planlar uyarınca hareket edecek.
İlgili güvenlik teşkilâtının elde ettiği belgelerin açığa çıkardığı biçimiyle, El-Kaide’nin Lübnan ve bölgedeki stratejisi hem sahayla hem de adam toplama ve seferberlikle ilgili özel kimi hedefleri içeriyor.
Planın kimi özellikleri Ürdünlü yazar Fuad Hüseyin’in kaleme aldığı, 2005’te yayınlanmış olan Zarqawi – El-Kaide’nin İkinci Nesli isimli kitapta belirtilmiş. Hüseyin, El-Kaide’nin önde gelen ideologlarından Şeyh Ebu Muhammed Maqdisi ve Ürdün’deki Swaqa Hapishanesi’ndeki Ebu Musab Zarqawi ile mülâkat yapmış.
Cihadî forumlarında dolaşıma sokulan bir diğer kitap da Cihadı Nasıl Görüyoruz ve Onu Nasıl İstiyoruz. Bu kitap El-Kaide’nin iktidarı nasıl alacağını ele alıyor ve bu yolda örgütün sahip olduğu hedeflere, planlara ve aşamalara ışık tutuyor. Plan, cihadî faaliyetlerin “ümmetin gücünü artırmak ve ümmetin düşmanlarını terörize etmek” için tüm dünyayı kapsayacak şekilde genişletilmesini öngörüyor. Yedi aşamaya ayrılmış olan plan yirmi yıllık bir dönemi kapsıyor, 2000’den 2020’ye uzanan bu dönemin sonunda “nihai zafer”in elde edileceği söyleniyor.
2000-2003 dönemini kapsayan ilk aşama “uyanış aşaması” olarak nitelendiriliyor. Bu aşamada New York’taki yılanın başının güçlü bir biçimde ezilmesi suretiyle, “ümmetin yeniden uyandırılması”na odaklanılmış. Bu saldırının amacı, ABD’yi El-Kaide’yi ümmetin lideri hâline getirecek şekilde tepki vermeye zorlamak. İlgili hamle, El-Kaide’nin Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi sonrası “İslam’a karşı haçlı savaş” olarak nitelediği süreçle tutarlı. Böylelikle Amerikalılar kolaylıkla avlanacak ve El-Kaide virüs gibi her yere yayılma imkânı bulacak. Bu aşama, Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgal etmesiyle sona ermiş.
2003-2006 arasını kapsayan dönem “gözlerin açılması” aşaması olarak nitelendiriliyor. Bu aşamada El-Kaide’nin planı düşmanı sürekli savaş hâlinde tutmak ve öte yandan da üçüncü aşamaya hazırlanmak amacıyla “elektronik cihad” adı verilen çalışma konusundaki becerileri geliştirmek üzerine kurulu.
İlgili aşamaya paralel olarak El-Kaide, Arap ve İslam dünyasının kimi stratejik kısımlarında sessizce genişleme imkânı buldu ve aynı zamanda üçüncü aşamanın da başlamasıyla, komşu ülkelere konuşlandırabileceği bir ordu kurmak için Irak’ı bir üs olarak kullanmaya başladı. Buna ek olarak örgüt, kendisine yönlendirilecek yardım ve zekâtlar aracılığıyla Müslümanlardan para toplama işlerini hızlandırmak amacıyla yoğun bir çaba içine girdi.
2007-2010 arası dönemi kapsayan üçüncü aşama “ayaklanma ve ayakları üzerinde durma” olarak nitelendiriliyor ve proaktif El-Kaide faaliyetlerini içeriyor. Bu aşama boyunca Irak etrafında, bölge önemli değişikliklere tanık oluyor.
İlkin esas olarak Şam (Büyük Suriye) bölgesine odaklanılıyor ve bu hamle bir Hadis’in bu bölgenin Irak’ı müteakip ikinci çatışma olanı olacağı şeklinde yorumlanması üzerinden meşrulaştırılıyor. Bu noktada “bölgenin yeniden biçimlendirilmesi aşamasında Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün mezhepsel devletçiklere ayrıştırılmasına dönük plan”dan bahsetmeye gerek yok.
Ürdünlü gazeteci kitabında Maqdisi ve Zarqawi’den alıntı yapıyor ve “Cund-ül-Şam” olarak isimlendirilen Büyük Suriye’nin oluşturulması fikrinin ta Sovyetler’in Afganistan’ı işgal ettiği günlerde önerildiğini, ama ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgal etmesiyle bu fikrin geliştirilemediğini söylüyor.
Hüseyin’in izahına göre, bu fikrin savunucuları 2005’te Suriye, Lübnan ve Irak’a geri döndü ve bölgede oluşacak her türden fırsat için kendilerini hazırlamaya başladı. İlgili aşamanın sonunda kendisini “ümmetin meşru lideri olarak kuran” El-Kaide, teorik olarak Filistin’deki ve İsrail devletinin sınır bölgesindeki doğrudan operasyonlarını başlatmaya dönük hazırlıklarını tamamladı.
2010-2013 arası dönemi kapsayan dördüncü dönem “ıslah” olarak nitelendiriliyor. İlgili dönem Suriye’deki krize ve Arap Baharı denilen ayaklanma dalgasına denk düştü. Bu dönemde El-Kaide, esas olarak bölgedeki rejimlerin yıkılmasına odaklandı ve bu rejimlere karşı gelişen ayaklanmalara doğrudan dâhil oldu.
Elde edilen belgelere göre El-Kaide, “rejimi, onun Amerikan politikasıyla işbirliği içinde olduğunu ifşa ederek halkın gözünde itibarsızlaştırmaya” çalışıyor. El-Kaide planına göre, bu çalışmaya El-Kaide’nin güçlendirilmesi ve Amerikan güçlerine karşı gerçekleştirilen doğrudan saldırılar eşlik edecek. Bu esnada ayrıca “Amerikan ekonomisini hedef alan elektronik saldırılar” gerçekleştirilecek, rejimlere ve onların batılı destekçilerine zarar vermek için Arapların elindeki petrol tesislerine saldırılacak.
Ayrıca El-Kaide, diğer para birimlerini altına endekslemek istiyor ve uluslararası rezerv dövizi olarak altının kullanılması fikrini destekliyor. Buradaki amaç, altına endeksli olmayan ABD dolarının çökmesi.
El-Kaide planına göre, ilgili aşamada ayrıca İsrail devleti içteki çatışma sonucu zayıflayacak, uluslararası desteğini kaybedecek ve İsrail’i koruyan Arap rejimleri çökecek.
2013-2016 arası dönemi kapsayan beşinci aşamada El-Kaide’nin nihaî hedefi olan “halifelik ya da İslam devleti” ilân edilecek. Bu aşamada Anglosakson ekseninin çökmesi ve El-Kaide’nin giderek güçlenmesiyle birlikte, Hindistan ve Çin gibi, Müslümanların yoğun bir çatışma içinde olmadığı yeni dünya güçlerinin ortaya çıkışı ile başlayan birçok uluslararası dönüşüme tanık olunacak.
2016-2020 arası dönemi kapsayan altıncı aşama “topyekûn savaş” dönemi. El-Kaide ideologlarının tahminine göre, 2016 ile birlikte iman ile küfür arasındaki savaş da başlayacak, bu savaş, birçok konuşmasında Usame bin Laden’in dile getirdiği “İslam halifeliğinin kuruluşu” sonrası, tüm imkânların seferber edilmesi suretiyle gerçekleşecek. Bu aşamayı 2020 civarında gerçekleşecek “nihaî zafer” aşaması takip edecek. El-Kaide planlarına göre, bu tarihten itibaren “Müslümanların sayısı bir buçuk milyarı aşacak ve İslam devletinin yetenekleri aşırı derecede artacak.”
Söz konusu stratejinin genel hatlarını çizen belgeler 2005’te yayınlandı. Belgelerin içeriği gerçeklikle kıyaslandığında hedeflerin önemli bir bölümüne ulaşıldığı görülüyor: 2005’te yayınlanan belgelerde de belirtildiği üzere, 2001’de New York ve Washington’a saldırıldı; Irak ve Afganistan “cihad ordusu”nu kurmak için bir üs olarak kullanıldı; sonrasında Suriye’ye girildi ve 2013’te Irak ve Suriye İslam Devleti (IŞİD) ilân edildi. Bu noktada temel soru şu: El-Kaide 2020’de öngördüğü zafere ulaşmak için gücünü artırmayı sürdürecek mi?
El-Kaide Gözüyle Hizbullah
Cihadî internet sitelerinde, Lübnan Direniş Partisi’nin ideolojisini El-Kaide bakış açısından değerlendiren, Hizbullah ve Şii Mezhebinin Yayılması isminde bir kitap dolaşıma sokulmuş durumda. Kitap ilk olarak Minber el-Tevhid ve’l Cihad isimli sitede yayınlandı. Site ağırlıklı olarak El-Kaide ideologu ve aynı zamanda Ebu Musab Zarqawi’nin akıl hocası Şeyh Ebu Muhammed Maqdisi’nin fikirlerini aktarıyor.
Kitap, cihadî grupların Hizbullah ile ilgili algısını özetliyor ve bu Lübnanlı Şii partisinin tuzağına düşmemeleri konusunda Sünnileri, özellikle Filistin’dekileri uyarıyor. Şeyh Halime’ye göre, “Hizbullah, uluslararası Şii fesadının Filistin üzerinden sızdığı ana kapı durumunda, Hizbullah dünyada Şiiliği yaymak için Filistin meselesini istismar ediyor.”
Kitabın yazarı Şeyh Abdulmünim Halime, Suriye’de IŞİD’e karşı İslam Cephesi’nden yana saf tutuyor. Bu noktada kitabın Hizbullah’ın Suriye’deki çatışma sürecinde dâhil olmasından yaklaşık on yıl önce, 2002’de yayınlandığını belirtmekte fayda var.
Rıdvan Murteza
Devamını oku ...

Julian Conrado

Venezüella Yüksek Mahkemesi 9 Ocak 2014 tarihinde şarkıcı Julian Conrado’nun serbest bırakılması talimatını verdi. Conrado, Kolombiya Devrimci Silâhlı Güçler (FARC) üyesi bir komutan ve aynı zamanda bir şarkıcı. Yüksek mahkeme söz konusu kararı, Kolombiya devletinin suçluların iadesine ilişkin talebini iptal etmesi üzerinden verdi.
Gerçek ismi Guillermo Enrique Torres Cueter olan Julian Conrado Küba’nın başkenti Havana’ya götürüldü ve burada FARC ile Kolombiya devleti arasında süren barış görüşmelerini yürüten FARC müzakere ekibine katıldı.
Conrado 31 Mayıs 2011’de İnterpol’un kendisini kırmızı bültenle aradığı bir dönemde Venezüella tarafından ülkenin batısındaki Barinas’ta yakalanmıştı. Kolombiya devleti Conrado’yu kendisine isnat ettiği adam kaçırma, cinayet ve örgüte zorla insan toplama suçları üzerinden Venezüella’dan istedi.
Gerilla örgütünün üyesi olan Conrado’nun tutuklanması sonrası Venezüella’da ve dünya genelinde onun serbest bırakılmasına dönük kapsamlı bir dayanışma hareketi başlatıldı. Venezüella Komünist Partisi, Conrado’nun Ağustos 2011’de politik mülteci olarak kabul edilmesi yönünde devletten talepte bulundu. Kolombiya geleneksel ve devrimci müziğine ait şarkılar söyleyen ve besteleyen Conrado, ülkesinden hayatının tehlikede olduğunu düşünerek kaçtığını söyledi.
Venezüella’daki avukatı Luisa Ortega Diaz’ın Kolombiya’nın talebinin işleme girmemesi yönündeki ricası üzerine, Aralık 2011’de suçluların iadesine ilişkin talep askıya alındı. Avukata göre, Kolombiya devletinin Conrado’yu yargılamak istediği suçlarla suçluların iadesi anlaşması uyarınca öne sürdüğü suçlar farklıydı, ayrıca Conrado’nun hayatını tehlikeye sokacağından, onun ülkesine iade edilmesi kabul edilemezdi.
Kolombiya devleti Conrado’nun iade edilmesine dönük talebini 26 Aralık’ta iptal etti.
Venezüella dışişleri bakanlığının bildirisine göre, Conrado’nun Havana’daki barış görüşmelerine izin verilmesine dair karar FARC ile Kolombiya devleti arasında yapılan anlaşmanın bir sonucu. Bildiriye göre, Venezüella devleti, her iki tarafın uzun süredir hasretle beklenen barışa, tam da komutan Hugo Chavez’in arzuladığı biçimde, ulaşma gayretleri”ni desteklemekte.
Serbest bırakılması sonrası kaleme aldığı mektupta Julian Conrado, “bugün hayatımın en güzel bayramı” diyor.
“Venezüellalı erkek ve kız kardeşlerim, benimle dayanışma içine giren onlarca halkı özgürlüğümün o büyük neşesiyle coşan ruhumla, sonsuz minnettarlıkla kucaklıyorum.”
Müzisyen mektubuna şu şekilde devam ediyor: “Dünyanın tüm yoksullarının sesini şakıyan bu kuş, insanlık için yegâne barış olasılığı olan sosyal adalet için verilen mücadelenin şarkılarıyla insanları ajite etmeyi sürdürecek.”
Kolombiya devletinin basına ilettiği bir bilgiye göre, “Kolombiya’da yargılama sürecinde Conrado ve FARC barış delegasyonun tüm üyeleri aleyhine soruşturmalar sürecek.”
Bu esnada Venezüella Komünist Partisi, Yüksek Mahkeme’nin Conrado’nun serbest bırakılmasına ilişkin kararını kutladığını bildirdi.
Parti gazetesi Tribuna Popular, yüksek mahkemenin kararını, “Bu, Conrado’nun özgürlüğü için iki yıldır sürdürülen gösteriler ve ortaya konulan talepler üzerinden dayanışma hareketinin elde ettiği bir zafer” olarak niteliyor.
VKP’nin bildirisi şu tespitle sona eriyor: “dünyanın tüm diğer kısımlarındaki tutsak devrimciler için sokaklarda ve farklı alanlarda gerekli bütün politik ve toplumsal eylemler sürecektir.”
Ewan Robertson
Devamını oku ...

Türk İştirakiyyun Kongresi Nutku

Aziz yoldaşlar,
Beni şu konferansa reis intihabınızdan dolayı bü­yük teşekkürler ederim. İtimadınıza teşekkürüm resmî değil, pek samimi mahiyettedir. Ben bu ictimâinizi bü­yük bir kıymet-i tarihiyye telâkki ediyorum. Çünkü fik­rimce bu teşkil ettiğiniz heyet, tarihte Türk halkının teesüratını (üzüntülerini) hakikaten arz ve temsil eden ilk teşkilâttır. Bugünkü heyetimiz içinde öteden beri tüm inkı­lâp teşkilâtlarında olduğu gibi, yalnız münevver ve mü­tefekkir kimselerin değil, belki doğrudan doğruya zul­me ve itisâfa (haksızlığa) düçar olan halk efradından Türk askeri, Türk köylüsü ve Türk işçisi olarak birçok arkadaşların da bulunuşu inkılâp ruhunun Türkiye'de aşağı tabakala­ra nüfuz ettiğini ve Türkiye’de sosyalistliğin ütopizm, yani hayalperestlik devrini atlatıp bir devr-i hakikate girmek istidadında bulunduğunu gösterir. Biz bugün Rusya’da, bütün insaniyeti esaretten kurtarmaya çalışan Rusya inkılâb-ı âzimine yalnız hayat ve edebiyatla değil, belki fiiliyât ve teşkilâtla koşulmak üzere bulunmuş oluyoruz.
Evet, hemen bir asır geriye doğru Türkiye muhit-i ictimâiyesinde anbean baş gösteren Tanzimat ve Islahatçılık ve nihayet Meşruiyetçilik hareketlerinin şerâit-i vukuu tedkik edilirse görülüyor ki, bunların hepsi, başta bir takım beyler ve paşalar bulunmak şartıyla gâh bir, gâh diğer şehzâde etrafında padişahlara karşı bir taht-ı saltanat davası açmaktan başka mahiyette değildir. On sene evvel Türkiye’de vâkî olan inkılâba gelince; bu inkılâpta netice itibarıyla eski aristokratik teşkilât ile ittifak akdederek mazlum halk namına hiçbir hak, hiçbir hayır ithaf edemedikten başka, bilâkis halkın ictimâî emval ve emlakini tahrik suretiyle fukaranın burjuvazya tarafından talanına yol açmıştır. İki dereceli bilavasıta intihap ile bütün kuvvet mutavassıt ve yüksek sınıflara teslim edilerek, diğer taraftan bankacılık itibarıyla Abdülmecid’in bile kabul etmediği Mançesteriyen sisteminin en yüksek ve en müterakki şekilleri tatbik olunarak kapitalin fakir halkları kolu altına almasına bir kat daha yardım edilmiştir.
Kapitalin yağmasından zengin ve orta sınıf anasırlar arasında bahşetmek, sözdeki tesir ve nüfuzu gösteremez. Fakat sizler gibi yıllarca Yemen ve Havran Çöllerinde, Arabistan Sahralarında bütün genç ve şâd ömürlerini telefle Anadolu’ya köyüne dönüp geldiği zaman, baba ocağının büsbütün söndürülerek evin ve tarlanın satıldığını veyahut artık satılmak üzere herhangi bir bankanın mezad cedveline kaydolduğunu görüp bilen, Anadolu’nun bu gibi facialı vakaları içinde yaşayan kimselere, sizlere, kapital yani sermayeden (Altın) bahsederken ve bunun paşalar, beyler, ağalar elinde zavallı işçi ve köylü halklarımızı ezmek için ne zalim bir kuvvet ve silâh olduğunu söylerken sözlerimin bir ma’kes bulduğuna imanım vardır.
İşte yoldaşlar, kapital: zavallı işçi kardaşlarımızın kanını emen, kemiklerini ezen şu mehabetli (ulu) makineler mamur ve abadan (mamur) çiftlikler, malikâneler, fabrikalar, sancakhaneler, şu tramvaylar, vapurlar ve demiryolları hâlinde mahdut şahıs ve şirketler elinde bulunan zenginlikleri hülâsa kapitali millete mal edip, fakir ve mazlum halkları şu menhus (uğursuz) kuvvetin istibdadından kurtarmak… İşte sosyalizmin esası. Bu ictihada iştirak eden herkes sosyalisttir. Fakat bununla iş bitmez. Yalnız böyle ictihad edip de burjuvazya yolunda devam etmekte halkın beklediği inkılâp vücuda gelmez, sosyalizm kuvveti ve inkılâbın yakınlığı, ancak işçi ve köylü sınıflarının kendi sınıfî menfaatlerini ve ictimâî ideallerini bilerek burjuvazya karargâhı karşısında ayrı bularak, proletarıyat karargâhını kurup işe başlamalarıyla temin edilmiş olur.
Burjuvazyanın parlamenterizm vasıtasıyla mağlup edilmesinin bir ütopya olduğu tarih ile sabit oldu. Burjuvazya ile uyuşup yaşayarak fakir halklara hayırlı hidmetlere çalışmak üstad-ı âzam Karl Marks’a ihanetten başka bir şey değildir. Mesleğine sadık Marksistler teşkilâtlarını burjuvazya ile her türlü temas ve muvafakattan (kabul) mücerred (soyut) olarak ihtilâlci esaslarda vücuda getirenlerdir. Fakir işçi ve köylüler karargâhlarını hakiki sosyalizm ile teçhiz ettikleri gün burjuvazyaya karşı ilân-ı harp etmiş olurlar. Sosyalist teşkilâtları ancak her an kapitale hücum edecek ve enternasyonal vak’aya zahir olabilecek vaziyette bulunmasıyladır ki, ihtilâlci vasıtalarda kendilerini arz ve temsile kesb-i liyâkat ederler.
Yoldaşlar! Biz bugün burada şu esaslar dairesinde âlem-i insaniyetin siyasî olduğu kadar iktisadî zulm ve tegalübden (birbirine üstün gelme) de katiyen kurtarılmasına bütün ruh ve vücudumuzla çalışmak üzere toplanmış oluyoruz. Biz bugün, insaniyetin şu kan ve ateşle kaynayan muhitinde vaziyet olmakla Türklerin hey’et-i medeniye-i ictimâîyedeki hakk-ı hayatlarından bir alem (nişan), bir işaret daha yükseltmiş oluyoruz.
Biz bugün Rusya İnkılâbı’nın birer mühim amili olan Müslüman Kavimlerin Moskova’daki en âli merkezinde toplanmakla İslâm Âleminin Enternasyonal vakasına olan nazarını daha aşikâr meydana koymuş oluyoruz.
Bizim bugün tuttuğumuz yoldan daha dün Rusya’da yaşayan Tatarlar yürümeğe başlamışlardı. Yarın da Araplar, Acemler o selâmet şahranını (yol) tutacak ve bütün âlem-i insaniyet böylece hakiki kardeşlik, hakiki birlik ve hakiki azatlık yoluna girmiş olacaktır.
Yaşasın bütün dünyanın müslüman işçi ve köylü halklarını birbirine bağlayan Rusya İnkılâbı!
Yaşasın kızıl ışıkları insaniyet ufkunda görünmeye başlayan Üçüncü Enternasyonal!
Mustafa Suphi
22 Temmuz 1918
Devamını oku ...

Kürd’ün Tasfiyesi

Guardian’daki Nelson Mandela yazısının Abdullah Öcalan tarafından cevaplanması, yerinde. Çünkü yazı, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” diyen, gizli mesajlar içeren bir yazı. Öcalan’ın yazıdaki bir iki cümleden alınıp cevap yazdığını söyleyenler, siyaseten körler. Guardian yazarı, yazıyı Öcalan’a mesaj olarak kaleme almış aslında.
Başyazarın Mandela için söyledikleri, tümüyle Öcalan’la ilgili. Mandela-Öcalan kıyaslaması, bu mesajları aşikâr ediyor. Yazar, “Mandela gerilla mücadelesinde amatördü, şiddetten uzak durdu, hapishaneyi dinlenmek için kullandı, dışarı bir barış güvercini olarak çıktı ve zafer kazandı” diyor. Bu söz esasen Öcalan’a edilmiş gibi görünüyor. Yazar aynı zamanda Mandela’nın iktidarının herkesi kucakladığını söylüyor ve PKK’ye “olacaksanız böyle olun” demiş oluyor. Ayrıca Öcalan’ın PKK’den, PKK’nin de coğrafyadan tasfiye edilmesinin liberal, demokratik, ilerici ve çağdaş dünya için şart olduğunu söylüyor. Aba altından sopa gösteriyor, “olacaksan Mandela gibi ol” demiş oluyor.
Kore’ye ya da Vietnam’a gönderilen ABD askerleri de “biz özgürlük dünyasını korumak için geldik” diyorlardı. Aynı yaklaşım bugün başka bir biçimde mızrağını Öcalan’a uzatıyor. O, Soğuk Savaş bağlamına oturtulup iğdiş edilmeye, kenara itilmeye çalışılıyor. Öcalan da kendisinin mazlum bir milletin ortak dili, imgesi olduğunu hatırlatıyor o “kolonyal şapkalar” altındaki boş kafalara.
“Bu kadar merkeziyetçi, despotik, disiplinli, şiddete meyyal, otoriter, stalinist, kaba, eğilmez, yekpâre, dik ve güçlü olma” deniliyor Kürd’e. Sömürgeci akıl, sömürgeleşmeye karşı çıkan kitlelerin elinden tüm silâhları almak istiyor, yaşanan bu.
Aynı tespitlerin Sovyetler için yapıldığı, tarihten biliniyor. PKK’nin bugün Sovyetler’in yerini aldığı görülüyor. Bazı eski PKK düşmanı sol örgüt mensupları, siyaseten boşa düştüklerinden, kafalarında Sovyetler’in yerine PKK’yi koyarak iş görme yoluna gidiyorlar. Kimi Maoistler, Enverciler ve Sovyetçiler için PKK bir dolayımdan ibaret. Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’ün geçmişte uzattıkları ellerin tasfiye amaçlı olduğu bugünden bakıldığında daha net.
Guardian yazısından görüldüğü kadarıyla, batıda da egemenler aynı şekilde yaklaşıyorlar meseleye. Onlar da PKK’yi eski düşmanlarından artakalan bir yapı olarak değerlendiriyorlar. Dişleri sökülmüş, rengi beyazlaştırılmış bir “Mandela” imgesiyle Öcalan’ın dövülmesinin nedeni burada.
1968 Ayaklanması, her şeyden önce antisovyetik bir hareket. Sovyetler’in Macaristan ve Prag müdahaleleri sonrası öfkelenen/korkan kitleleri eyleme sokuyor. Geliştirilen tüm argümanlar, ideolojik tezler, Sovyet düşmanı. Tüm eski Sovyet düşmanları sahaya sürülüyor, Sovyetler’den kaçanlara Beatles, uyuşturucu ve seks ikram ediliyor, batı kapitalizminin “artıları” göze sokuluyor, işlerini tamamlayan öğrenci liderleri teker teker devlet ve şirket görevlerine tayin ediliyor, bu sarsıntı yirmi yıl sonra meyvesini veriyor ve Sovyetler yıkılıyor.
Guardian, bu 1968’in ellilerde fikrî açıdan yuvalandığı İşçi Partisi’nin bir uzantısı. Oradan kopan gençler, “Yeni Sol” başlığı altında esas olarak ABD’ye ve kapitalizme vururmuş gibi yapıp Sovyetler’e ve sosyalizme saldırıyorlar. Buralarda yetişen gençler Türkiye’ye gelip aynı çizgide, bir mümessillik açıyorlar, adına da “Birikim” diyorlar. Derginin adı, esasta neyin tasfiye edilmek istendiğini de gösteriyor. Sol-sosyalist birikimi tasfiye etmeyi önüne koyan bu çizginin altuzercilik siperinden attığı tariz okları, tam da bugün Guardian’ın PKK’de gördüğü şeylerin solda oluşma ihtimallerine saplanıyor. Solun, devrimci hareketin ideolojik-teorik planda akim ve ceset kalmasını sağlıyor. Kuşatma akademiden gerçekleşiyor ve militanlar cahil olduklarına inandırılıp batının liberal solculuğuna kul ediliyorlar. Aynı altuzerci siper, ikinci birikimcilik, bugün PKK’ye “yılan” diyor örneğin.
Birikim, 1968’den miras aldığı yekûn ile sosyalist hareketin karşısına “yapmak-olmak” karşıtlığını çıkartıyor. Eylemin happening’e, eğlenceye dönüştüğü, eylemcinin, militanın, devrimcinin artık aktivist olduğu, "aktivist" demekle batının bireyci-liberal kanadına bağlandığı, kolektifin bireyin kadim düşmanı olarak yıkılması gerektiği düşüncesi 1968’in temel birikimi oluyor. Bu dönemin birikimi sosyalist olmayı öğretiyor bireylere. Bunu da “kolektiflerden uzak durun” diyerek yapıyor. Söz konusu sosyalistlik anti-komünistlik yaparak mümkün oluyor. 1968, anti-komünist olarak sol faaliyet içinde olmanın teorisini kuruyor. Yapmanın kiri pasına işaret ederek, kendi oluşunu öne çıkartıyor, bu oluşun küçük burjuva niteliğini evrenselleştiriyor. Yapmanın dikey, hiyerarşik, kolektif, disiplinli, örgütlü ve hedefe giden niteliğini tasfiye edip bireysel, özgür, serbest, tekil, biricik ve bağımsız oluşun edebiyatını yapıyor. Özünde aynı hareketin içinde bir isim olan Regis Debray’nin tespitiyle, “1968, Fransa’yı Amerikan yaşam tarzına ve Amerikalılara özgü tüketimciliğe açıyor.” Yeni burjuva toplumunun beşiğini sallıyor ve narsistik bir bireyciliği yüceltiyor.
Bu anlamda 1968-72 momentini Avrupa açısından 1918-22 momentinin bir devamı olarak görmek mümkün. 1918-22 döneminde Lenin’in Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı duruyor. Devrimi tehdit eden ideolojik-politik yönelimi yargılıyor. Bu kitaba atfen, bugün 1968-72’nin mirasını teorik katta formüle etmekten başka bir şey yapmayan Badiou ve Deleuze gibi isimleri, Lenin’e atıfla, “sağ komünizm: bir ergenlik hastalığı” olarak nitelemek mümkün. Bu damar, günümüzde marksist olmadan nasıl komünist olunabileceği üzerinde duruyor; tam da Sartre’ın dediği gibi, “anti-marksist bir argüman marksizm öncesi bir fikrin açık biçimde ihya edilmesinden başka bir şey değil”se, bu isimler önce Lenin, sonra da Marx öncesine dönmekten başka bir şey anlatmıyorlar. Devrimcilerin, marksistlerin, komünistlerin yapmasını kendi bireysel oluşlarıyla, hâlleriyle kırmaya, tasfiye etmeye çalışıyorlar. Marx’tan bugüne bir şeyler yapmış olan her özne, o oluşun önünde diz çöktürülmek isteniyor. Bu diz çöküş için her gün allı pullu dualar yazılıyor.
Ahmet İnsel’in Guardian’daki yazıyı sahiplenmesi, baştaki, esasında bu yazının Öcalan ile ilgili mesajlar taşıdığı tespitini teyit ediyor. İnsel, Guardian’ın sömürgeci, liberal zihniyetine eklemli olduğunu ifşa ediyor. Bu ifşaat, Bese Hozat’ın “Ermeni lobisi” ile ilgili tespitlerinden sonra kopan fırtınada da açığa çıkmış, Öcalan açıktan, Bese Hozat’a destek vererek, “beni bir tek o anladı” demişti. Bugüne kadar liberallerin PKK eleştirilerini AKP basını dolayımıyla okuyorduk, görünen o ki, saldırı doğrudan gerçekleşecek ileride.
Gezi Ayaklanması’nı 1968’e sabitlemek, oradan formatlamak isteyenlerin de temel derdi, Kürd hareketi. Bedenin sömürgeleştirilmesinden dem vuranlar da, Kürd’ü liberal bir özgürlükçülüğe kapatmak isteyenler de, kimlikçi siyasetinin bir alt unsuru olarak Kürd’ü ehlileştirmeye niyetlenenler de, kendi kısa erimli siyasî kariyerine Kürd’ü âlet etmeye çalışanlar da bu tasfiyenin dolaylı ya da doğrudan bir parçası. İki gün önce Öcalan’ın uyarılarına rağmen Fethullahçılık yapıp, seçim gündeminde birden Kürdcü olanlar da bu tasfiye sürecine eklemleniyorlar kaçınılmaz olarak. Üstelik bu kişiler iki gün önce “PKK Kürdistan coğrafyasının öznesi, burayla ne alâkası var?” diyorlardı, bugünse “buranın aslî öznesi odur” diyorlar. Kürd’ün bu hinliği görecek feraseti ve basireti yok zannediyorlar.
HDP, bugün, PKK’nin kendisini tasfiye etmek isteyen “1968”e karşı PKK direnci ile söz konusu 1968 arasında yaşanan bir kavganın sahnesi. Parti içindeki bir kısım sol özne, “Kürdler bizim sayemizde yüzlerini sosyalizme dönüyorlar” diyor, bir kısmı da “işçi sınıfının milliyetçi mengenede sıkıştığını” söylüyor ama nedense Kürd mahallesine gidiyor çalışmaya. Demek ki burada temizlenmesi gereken, milliyetçilik Kürd’ün milliyetçiliği.
Sovyetler’i tasfiye eden 1968’in teoride ve pratikte eleştirilmesi şart. Aynı zamanda Sovyetler’in yıkılması sonrası onun pozitif ya da negatif yerine PKK’yi koyanların bu işlemi de eleştirilmeli. Ekonomi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ile ilgili malumatlarına Kürd’ü âlet edenler sorgulanmalı. Tasfiyeciler tasfiye edilmeli, onlara karşı net bir sınır çekilmeli. Sömürülen işçilerin, halkların ve mazlumların mücadeleleri şeksiz şüphesiz, aslî, temel rahlemiz olmalı.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Örtülü Savaşı

Arap Yarımadası’nın en fakir ve en gergin ülkesi olan Yemen şiddete ve kan banyosuna artık hiç de yabancı değil. Diğer hiziplere kendi politik, kabilevî ya da dinî iradesini dayatmaya ve kabul ettirmeye çalışan çok sayıda yapının bulunduğu ülkede, 2011’de önceki cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih rejimini sarsan İslamî Diriliş Hareketi’nden sonra beklenmedik ayaklanmalara, kaotik gelişmelere ve kargaşaya tanık olundu.
Devrimciler Salih idaresine onun istifasını talep ederek meydan okuduğunda, bir despotun devrilmesini istemelerinin politik ittifakları ve perspektifleri değiştirdiğinin, ülkedeki iktidar dengesini kendi eksenine çektiğinin farkına pek varmadılar.
2011’den beri Yemen Salih ve Ahmar isimli iki ailenin yönettiği bir ülke. Cumhurbaşkanı Salih 1978’de iktidara geldi ve seleflerinin önemli bir bölümünün aksine, muhalefetin mevcut iktidarını sonlandırmasına izin veremeyeceğini fark etti, tam da bu noktada Suudi Arabistan Salih’in giderek artan gücünü dengelemek için yeni hamleler yapmak zorunda kaldı. Eğer Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki işlevsiz dostluğun anlaşılması gerekliyse, bu noktada Suudilerin ancak Yemen’de yönetilebilir bir kaosun ve sefaletin muhafaza edilmesi suretiyle kendilerini güvende hissedebileceği görülmelidir.
Yarımadadaki en kalabalık nüfusa ve on binlerce askeri içinde barındıran profesyonel bir orduya sahip olan Yemen, izin verildiği takdirde, kullanıma ve sömürüye henüz açılmamış muazzam doğal kaynakları bir kenara, elindeki imkânlarla bölgenin en önemli süper gücü olabilecek bir ülke. Büyük zenginliklere ve jeopolitik öneme sahip bir ülke olarak Yemen, nihayetinde Suudi Arabistan’a kafa tutabilir, zenginleşmesine imkân verilse, Suud ailesinin tolare edemeyeceği bir tehdit hâline gelebilir.
Yemen’de İmam Muhammed Bedir’in 1962’de devrilmesinden beri Suudi Arabistan’ın tek derdi, bir zamanların mağrur ve zengin milletini ilgisizliğin eşiğine getirip bırakacak tutkulu bir gayretle, ülkeyi zayıflatmak ve fakirleştirmekti.
Yemen’in yapısına has kabilevî özellikler ve kabile liderlerinin hırsları üzerinden Suud ailesi doksanlarda yüzünü Ahmar ailesine döndü ve Salih’in yeni birleşik Yemen iddialarına karşı bu aileyi bir tampon olarak kullanmak istedi. 1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen birleşerek Yemen Cumhuriyeti’ni meydana getirdiler.
Salih’in Genel Halk Kongresi’ne (GHK) doğrudan verilen bir cevap olarak Suud ailesi, merhum Şeyh Abdullah Hüseyin Ahmar’ın Salih’e karşı politik açıdan rakip bir parti kurmasına yardım etti: Islah Partisi radikal bir partiydi. Bu parti GHK’nin tam aksi görüntüsüydü. GHK ilkesel açıdan cumhuriyetçi iken Islah radikalizme sırtını yaslıyordu. GHK’nin amacı milliyetçiliği teşvik etmek iken Islah kabileciliği tercih etti. Politik spektrumun zıt kutbunda duran Islah, GHK’nin antitezi, Salih’in politik açıdan can düşmanı hâline geldi.
Otuz yıl sonra Yemen yeni bir başlangıç yaptı ama Suudi Arabistan fakir ülkenin geleceğini kontrol altında tutmak, bu amaçla yeni doğan yerel güç odaklarını ve politik partileri kuşatmak için çalıştı.
Husiler, Şeyh Abdulmalik liderliğinde örgütlenen bir grup. Bugün Suudileri doğrudan tehdit eden bir güç durumunda. Onlarca yıldır süren baskı ve mezhepçiliğin motive ettiği zulmün ardından kontrolü yeniden ele alma niyetinde olan Husiler, 2011’den itibaren, küçük bir paramiliter grup olmaktan çıkıp, kuzeydeki Sâda şehrinde güçlü bir halk desteğine sahip politik bir partiye başarılı bir biçimde dönüşmüş durumda. Artık hareket Ensarullah ismini kullanıyor.
Yemen’deki diğer politik partilerin aksine Ensarullah, Yemenliler arasında ciddi bir yankı buldu, zira hareket ülkenin eski politik muhafızına gerçek bir alternatif teşkil etti. Ensarullah’ın halkta karşılık bulması, Suudilerin ve onların aşırı ortodoks destekçilerinin başını derde soktu. Yemenlilerin politik çoğulculuğu deneyimlemesine izin verilmemesi durumunda Riyad’ın Yemen’i kaybetmesi kaçınılmazdı. Diğer partiler gibi Ensurallah da Suud ailesinin mali ve ideolojik kontrolüne kesinlikle girmiyor, bu da Suudi krallığını rahatsız ediyordu.
Dolayısıyla Ensarullah’ı satın alamayan Suudi Arabistan örtülü savaşında selefîleri sürdü sahaya. Buradaki amaç açıktı: Yemen’in politik çoğulculuk ve ulusal birliği gerçek bir imkân hâline getirmesine mani olmak için mezhepçiliğin kullanılması.
Dahası hızla gelişen politik itirazların ötesinde Husiler Suudiler için kullanılmayan petrol kaynaklarının bulunduğu zengin bölgeleri birer kale hâline getiren bir gruptu. Husilerin böylesi bir zenginliği kullanmasına imkân vermek Suudilerin Yemen’in ana mali patronu olarak sahip olduğu konumunu yitirmesi demekti.
Husilerle selefîler arasındaki çatışmalar medyada Suudilerin Yemen’de yürüttüğü örtülü savaşın gerçek manada sona erdiğini görmeyen bir bakış açısı ile yansıtılıyor.
Suriye, Bahreyn ve Lübnan’da aynı taktikleri kullanan Suud ailesi, kendi gündemini ve arzularını bölge geneline dayatmak amacıyla, tekfirci askerî birliklerin huzursuzluk çıkartmasına izin veriyor. Geçen hafta Riyad, Ensarullah’a yönelik saldırılarını bir adım daha öteye taşıdı ve doğrudan hareketin liderlerini hedef aldı.
Geçen Salı, Sanâ Üniversitesi hukuk fakültesinin eski dekanı ve Husilerin Millî Diyalog Konferansı’nın bir temsilcisi olan Ahmed Şerafeddin başkentte silâhlı militanlarca kalbinden vurularak öldürüldü.
Meseleyi yakından takip eden kaynaklara göre, saldırıyı Suudiler organize etti ve burada Husi liderliğine bir uyarı mesajı gönderilmek istendi.
Husiler son dönemde Yemenli selefîlere karşı önemli zaferler elde ettiler ve selefîlerin ana dinî merkezi Dar-ül-Hadis’in bulunduğu kuzey kenti Dammaj’ı kontrol altına aldılar. Ahmed Şerafeddin’e yönelik saldırının Suudilerin işi olduğu iddiası, Suudilerin misilleme yapma tarzlarıyla da örtüşüyor.
Şerafeddin suikastı halkı ayağa kaldırdı ve Husi hareketi destekçileri sokaklara dökülüp Suudi Arabistan’ın politik akıl oyunlarını bir biçimde kınadılar.
Suudilerin beceriksiz Yemen politikası gözle görülür engellere sahip. Suudilerin radikal aşırı ortodoks gruplara yönelik açık desteği ve El-Kaide’yi aşikâr biçimde himaye etmesi radikal yapılar ve militanlar arasındaki bağlantıyı kurmasını sağladı, böylelikle Riyad’ın bölgedeki politikası ve gerçek niyetleri daha net bir biçimde görülmeye başlandı.
Yemen’in yeni anayasasını hazırladığı, kendi demokratik geleceğini savunmak ve halkının değişim çağrısını onaylamak istediği bir dönemde Suudi Arabistan kendi otoritesi ve kontrolü için rakiplerini tasfiye etmek için uğraşıyor.
İnsanların politik mensubiyetleri ya da dinî inançlarına bakılmaksızın, mezhepçiliğin bir halkı tanımlamasına imkân vermek, tüm sosyal adalet umutlarını inkâr edecek, dolayısıyla adaletsizliği ve tiranlığı süreklileştirecektir.
Catherine Shakdam
Devamını oku ...

John Bellamy Foster Mülâkatı

Tassos Şakiroğlu: Kapitalist ekonominin giderek derinleşen açmazı ile hızla ivmelenen ekolojik tehdit arasındaki karşılıklı bağlantılara dair bir anlayış geliştirmek size göre ne kadar acil bir ihtiyaç?
John Bellamy Foster: Ekonomik açmaz ile ekolojik tehlike arasındaki karşılıklı bağlantıları anlamanın aciliyeti, insanlığın uzun erimli bekası ve dünya nüfusunun maddî koşulları karşısına çıkardığı birleşik tehditlerle ilgilidir. Yüzeyde bunlar, ayrıksı hatta taban tabana zıt sorunları temsil ediyormuş gibi görünebilirler. Bu tehditlerin gerçekteki karşılıklı bağlantılılığı, sadece bizim tam da sermaye birikiminde kökleştiği biçimiyle, onları görmeye başlamamız ve üretim alanına nüfuz etmemiz üzerinden aşikâr bir hâl alır. Bugün bizleri sıkıştıran ekonomik ve ekolojik krizlerden belirli bir çıkış yolu bulmamız mümkün değildir ki kapitalizmin bu krizlerden kurtulma yolu da yoktur.
TŞ: Mevcut “dönemsel kriz” ile “olağan gelişimsel krizler” arasında belirli bir ayrım yapıyorsunuz. Aradaki fark tam olarak nedir?
JBF: İktisadî dalgalanma ile bağlantılı dönemsel ekonomik krizler sermaye birikim sürecinin doğasında olan bir özelliktir. Tekelci kapitalizm ayrıca büyüme oranı eğilimi dâhilinde uzun erimli düşüş ya da durgunluk eğilimine tabidir. Yavaş büyüme bugün olgun kapitalizmde kural hâline gelmiştir ki bu süreç kısmen kendi doğasında olan kimi tehlikeleri taşıyan ekonominin finansallaşmasının direncine maruz kalmaktadır. Tüm bu olgular bütün olarak ekonomik ya da “gelişimsel” krizler dediğimiz şeyi bir biçimde kuşatır.
Ancak ayrıca sistemin kendi iç ve dış mutlak sınırlarına ulaştığı tüm üretim tarzındaki yapısal kriz anlamında, “dönemsel kriz” olgusunun tarihindeki belirli geçiş dönemlerinde bu türden krizlerin ortaya çıktığından bahsetmemiz de mümkündür. Bu türden bir dönemsel kriz, tüm maddî koşulların, ekonomik ve ekolojik koşulların altının oyulmasında görünür hâle gelir. Bugün dünya genelinde yaşanan çevresel tehlike öylesine yaygındır ki bilim insanları arasında insanlığın uzun vadede hayatta kalacağının şüpheli olduğuna dair bir uzlaşma söz konusudur. Aynı zamanda bizler ekonomik durgunluk ve finansallaşma ile de yüzleşmekteyiz. Tüm bu koşullar insanlık tarihinin tüm dönemine ait bir krizi temsil etmektedirler.
TŞ: Kriz süresince hâkim medya ve haberleşme endüstrisi politik direniş mücadelelerini karalama ve tasarruf tedbirlerine ilişkin programları meşrulaştırma, toplumsal düzeni muhafaza etme noktasında önemli bir rol oynuyor. Bu konuda elde herhangi bir alternatif var mı?
JBF: Kapitalizmin ideolojik gerçekliği nüfuz edicidir. Tam da Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde tespit ettiği üzere, maddî üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf (haberleşme gibi) fikrî üretim araçlarının da genelde sahibidir, dolayısıyla bugüne özel esaslı kimi medya sorunlarımız mevcuttur. Hem geleneksel kitle iletişim araçları hem de profesyonel gazetecilik internet eliyle yürürlükten kalkmaktadır. İnternetin kendisi de ışık hızında tekelleştirilmektedir. Robert McChesney’nin Monthly Review’in Şubat sayısında çıkacak makalesindeki tespitiyle, Bu da bizim (1) yeni internet tekellerini tekelci sermayenin biçimleri olarak görmemiz ve onların varlık temellerine itiraz geliştirmemiz; ayrıca (2) demokratik bir iklimin güvence altına alınması gerekiyorsa, gazeteciliğe kamusal teşviklere muhtaç olan bir kamu malı olarak muamele etmemiz gerektiği anlamına gelir. Bu da medya isyanının başlangıcı olabilir pekâlâ. Monthly Review’in Temmuz-Ağustos 2013 tarihli sayısında da tartışıldığı üzere, solun altmışların başında ortaya çıkarttığı (kökleri ta Bertolt Brecht’in ilk dönem fikirlerine dek uzanan) ama sonrasında unuttuğu kültürel aygıtla ilgili kapsamlı eleştirisini yeniden diriltmesi hayatî önemde bir ihtiyaçtır.
TŞ: Burada, Yunanistan’da, askerî teçhizat üzerinden dönen milyonlarca dolarlık rüşvetlerle ilgili bir yolsuzluk dalgasına tanık olduk. Eski bakanlardan biri hâlihazırda hapiste. Askerî harcamaların toplumsal maliyeti nedir?
JBF: Kapitalist ordunun toplumsal maliyeti, eşitsizlik, sömürü, atıklar, yıkım, her yere nüfuz eden yolsuzluk ve tüm toplumların belirli bir sınıf eliyle gözetime tabi tutulması, insanların ölmesi ve yaratıcılığın kaybı türünden kalemleri içeren kapitalist üretim tarzının mevcut maliyetinin bizatihi kendisi kadar büyüktür. Ordu, emperyalist dünya ekonomisinin sağ salim işlemesi, bu amaçla değişimin savuşturulup baskının sürgit devam ettirilmesi için kullanılan bir araçtır. Dolayısıyla militarizme ve emperyalizme yönelik muhalefet küresel direniş hareketinin ilk şartıdır.
TŞ: Refah devletinin yıkılması ve neoliberalizmin hâkimiyeti üzerinden düşünüldüğünde, kapitalizmin mevcut krizi sosyal demokrasiyi ne tür bir konuma sürüklemektedir?
JBF: Neoliberalizm küresel tekelci-finans kapital çağında sosyal demokrasinin ölümü demektir. Sosyal demokrasi, genel kabule göre, “insanî yüzlü kapitalizm”dir. Böylesi bir iddiaya sahip olmak için bile mevcut sistem herhangi bir alan açmamaktadır. Eleştirisini kapitalizm yerine neoliberalizme yönelten solun yüzleştiği temel tehlike, bu yaklaşımın mevcut gerçekliklerin tanınması ve her türden hareketin somut bir hedef olarak gerçek bir sosyalizme muhtaç olduğu gerçeğinin kabul edilmesi yerine, sosyal demokrasiyi restore etmeye dönük nahif bir arzuyu sıklıkla gizlemesidir. Elbette bu, reformlar için mücadele etmeye son vermemiz gerektiği anlamına gelmez, aksine bugün reformların köklü toplumsal dönüşüm için gerekli stratejilere bağlanması gerekir. İkisinin arasında bir şey ya da üçüncü bir yol yoktur.
TŞ: Daha önce “mevcut yapısal kriz bağlamında marksist analizin dirilişine dair güçlü deliller var” demiştiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?
JBF: Bir seferinde Jean-Paul Sartre, “anti-marksist bir argüman marksizm öncesi bir fikrin açık biçimde ihya edilmesinden başka bir şey değildir.” demişti. Burada Sartre tarihsel materyalizmin mazlumların devrimci insanî hareketi olması sebebiyle, herhangi bir ileriye dönük mücadele dâhilinde, onun aşılmasının imkânsız olduğunu söylemiş oluyordu. Marksist analizin dirilişi, tarihin, dünyayı sadece anlamakla yetinmeyip onu değiştirmesi gereken kolektif mücadelenin geri dönüşünün kaçınılmaz bir ürünüdür.
Devamını oku ...