İran-ABD Nükleer Anlaşması

Ruhani Bir Gorbaçev Momenti’nde mi?
İran ve Birleşik Devletler nükleer meselesiyle ilgili bir anlaşma yaptı. Bu tarihsel olayla ilgili çok sayıda görüş ve analize tanık olmak mümkün: İsrail anlaşmanın korkunç bir hata olduğunu düşünüyor, ABD ve İran ise anlaşmayı doğru yönde atılmış bir adım olarak görüyor, olan biteni izleyen dünyanın geri kalan kısmında ise yorumcular ve uzmanlar, politik duruşlarına bağlı olarak, mutluluk veya mutsuzluklarını dile getiriyorlar.
Bugün ABD ile İran arasında imza edilen nükleer anlaşmasının iyi ya da kötü olduğuna dair bir hükümde bulunmak için erken. Ancak artı ve eksileri bir yana konulacak olursa, bir şey kesin: yeni Ruhani hükümetinin işbaşına gelmesiyle İslam Cumhuriyeti herkesçe fark edilebilecek önemli değişikliklere tanık oluyor.
Küçük Bir Kıyaslama
1991’de Mikhail Gorbaçev, SSCB’deki politik sistemi dışarıya açmaya ve onu yeniden düzenlemeye çalıştı. Bu açılımın sonuçları bugün bile hâlâ tartışılıyor. Soru şu: Ruhani de aynı işi İran’da mı yapmaya çalışıyor? İran’ın ABD ile imzaladığı nükleer anlaşmasını bu açıdan ele almak mantıklı mı ya da en azından böylesi bir yaklaşım muhtemel mi?
Elbette Gorbaçev ile Ruhani arasında çok sayıda fark mevcut. Örneğin Gorbaçev, SSCB’deki politik iktidarın başında oturuyordu ancak Ruhani teknik açıdan seçilmiş bir lider olsa da, “yüksek” otoriteye sahip değil. Esasında Ruhani, geçen seçimlerde İran’daki sağcıların parçalı bir hâlde olması sebebiyle iktidar gelmişti.
Ama tıpkı SSCB gibi bugünün İran’ı da bir devrimden doğdu. İslam Devrimi birçok yönden Bolşevik Devrim’e benziyordu, İran Devrimi çözümü politik İslam’da, Sovyet Devrimi ise komünizmde bulmuştu. Hayatta kaldığı süre boyunca SSCB’nin sırtını yasladığı “müttefikler” kümesi İran’dakine çok benziyordu. Beşar’ın Suriye’sini Sovyet dönemindeki Küba ya da Yemen ile kıyaslamak mümkün. Her iki vakada da iç savaşa tanık olundu. Ayrıca İran’ın sırtını yasladığı jeopolitik ve stratejik durum SSCB’ninkinden pek farklı değil.
Ancak Suudi Arabistan ve İsrail gibi iki hasım komşuya cevap üretmek için eldeki strateji hüneri veya ideolojik beceri yeterli olmuyor. Küçük bir reform ya da değişim İslam Cumhuriyeti için faydalı olacaktır.
Günün İhtiyacı
Gorbaçev SSCB’de reformları nasıl dayattı? Cevaplar muhtelif: bir kesime göre, Sovyet bürokrasisinin Ronald Reagan’ın oynadığı role karşı sahip olduğu verimsizlik reformları mümkün kıldı, başka bir kesime göre ise Gorbaçev’in yapıp ettiklerinin sistemin lehine olduğu konusunda yaptığı vurgulara dayanan ana taktik reformlarda belirleyici bir rol oynadı.
İran’da Ruhani de aynısını yapabilir mi? Şunu söylemek mümkün: Ruhani bugün ülkesindeki muhafazakâr kesimleri bölmeye çalışıyor. Ayrıca ABD ile imzalanan son nükleer anlaşması ile Tahran Washington’u salt bir düşman değil, muhtemel bir müzakereci olarak görebileceği bir konuma doğru yürüyor. Ruhani’nin tek ihtiyaç duyduğu şey, ülkede birkaç reform gerçekleştirmek. Büyük olasılıkla mollaların hâkimiyetini belli ölçüde frenleyecek ya da Devrim Muhafızları’nın oynadığı rolü artıracak.
Ancak SSCB ile İran arasındaki farkın ortaya çıktığı yer de burası. Gorbaçev, o günün ihtiyacı olduğu için iç reformlara yönelmişti ancak Ruhani için reformların nedeni, ülkeye yönelik muhtemel tedbirler veya uluslararası planda İran’ın tecrit edilmesi. İran’ın içişleri her ne kadar harika olmasa da yukarı doğru bir seyir içerisinde (bu eğilim dâhilinde içişleri iyi görünüyor.). Bu nedenle eğer ülke ağır tedbirlerden ve diğer dış tehditlerden kurtulabilirse, fethedilmesi güç bir kaleye dönüşür. ABD ile anlaşma yaparak Ruhani ve takımı en azından bugün, ülkesinin Kuzey Kore’nin içine girdiği güzergâha girmemesini sağladı.
Son Bir Yorum
1989-91’de Gorbaçev, cesur olmanın her soruya verilecek tek cevap olmadığını keşfetti. Maalesef SSCB ve Gorbaçev için bu keşif, sonrasında bölgesel tasfiye süreci için gerekli yolu açmış oldu.
Ancak Gorbaçev esasında komünizmi öldürmek niyetinde değildi. Sosyalist iktidarın çözülmesine, sivil derneklerin kurulmasına, seçim reformlarının yapılmasına ve sansürün kaldırılmasına dönük karar neden oldu. Gorbaçev’in Sovyet ekonomisine ait makinenin ıskartaya çıkartılması gibi bir derdi yoktu. Ama uygulamaya koyduğu piyasa reformları SSCB’deki ekonomik modele nihai darbeyi indirdi.
İran’ın bu yolu tutmasına gerek yok. Ülkenin tek ihtiyaç duyduğu şey uluslararası planda az da olsa kabul görmek. Bu da Sam Amca’nın açıktan düşman olmaması durumunda mümkün. Başka bir deyişle, İran’da köklü politik ya da ekonomik reformların yapılmasına gerek yok, tek ihtiyaç duyduğu şey, diplomasi alanında yeniden geliştirilecek bir düşünce biçimi. Ruhani ve takımının da ABD ile nükleer anlaşması imzalayarak yapmaya çalıştığı da bu.
Bu anlaşma, Suudi Arabistan ve İsrail’in İran’a yönelik tavırlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamakla kalmayacak, ayrıca İran-ABD ilişkilerinin yeni bir döneme girme ihtimallerini de ortaya çıkaracak. Bu noktada şu soru gündeme geliyor: bu anlaşma, İran için daha fazla rağbet görecek bir diplomatik aşı mı temin edecek yoksa kontrol edilemeyen bir dizi yan etkiye mi yol açacak?
Süfyan bin Üzeyir
Devamını oku ...

Sınıf Hareketinde İki Deneyim

Direniş ve İşgalle Bir Özgürleşme Pratiği: Feniş
2013 yılında işçi sınıfı işten atılmalara, temel hak gasplarına ve işyeri kapatmalarına karşı bir dizi fabrika işgal eylemi gerçekleştirdi. Sınırlı taleplerle gerçekleşen ve kısa süren bu eylemlerin büyük çoğunluğu başarıyla bitirildi. Özellikle Topkapı Şişecam işgali yılın başında gerçekleşmesine rağmen, yılın bütününe damgasını vurdu. Daha sonra Ada Tersane ve Renault gibi kısa süreli işgal eylemleri gerçekleşti. Kazova işgali ve patronsuz üretime geçişi önemli bir aşama olarak dikkat çekti.
Feniş direnişi ve işgali bu birikimleri bir üst noktaya çıkardı. Spesifik ürünler üreten ve piyasada marka değeri olan Feniş’in hammadde sağlayamaması ve tedarikçilerle yaşanan sorunlar gerekçesiyle ve bankalara olan 100 milyar Türk Lirası borcundan dolayı faaliyetlerini durdurması ve tek taraflı iş akti feshi yapması, işçileri radikal bir şekilde harekete geçirdi. İşçiler ödenmeyen maaşlarını, toplusözleşme farklarını ve kıdem ve ihbar tazminatlarını almak için direniş ve fabrika işgal eylemi başlattı.
Sınıfın Yıkıcı Silâhı: Fabrika İşgal Eylemi
Feniş işçileri iki ayı geçen eylemleriyle sınıf tarihine yeni sayfalar ekliyorlar. En başta direnişin kendisi öğretiyor. İşçilerin nesnel ve öznel şekillenmesini sağlıyor. İşçiler, kapitalist sistemi, kapitalist devleti, sermaye hukuk ilişkisini, sistemin işleyişi ve kolluk kuvvetlerinin temel işlevini yaşayarak görüyor ve kavrıyor.
Direniş ve işgal eylemi sınıfın mücadeleci ruhunu besliyor. Feniş direnişçileri, üretim araçlarının fabrikada olması, kalıpların patent hakkının bulunması, fabrika binası ve fabrika arsasının patrona ait olması gibi son derece pozitif olanaklara sahipler. Sayılan şeylerin hacizli olmasının işgal karşısında bir hükmü yoktur. Ayrıca patronla yapılan protokolle, fabrikanın gayrimenkulünün ve iki makinenin işçilerin alacaklarına karşılık gösterilmesi nispeten olumlu bir gelişmedir.
Feniş direnişi ve işgali her ne pahasına olursa olsun sürmeli ve uzun soluklu bir mücadelenin hazırlıkları yapılmadır. Bütün sınıf dostları bu mücadelenin sürmesi için seferber olmalıdır. Aslında Feniş işçileri yaşanan süreçte acemiliklerini attı. Feniş’te kavga daha yeni başlıyor. Unutulmasın, fabrika işgal eylemi sermayenin kalbine sokulan bir hançerdir. Bu muazzam eylem biçiminin her günü işçiyi besleyecek ve yeniden şekillendirecektir. Zaten bütün işçiler, iki ay önceki işçiler olmadıklarına kendileri tanıktır. Sınıfı eylem şekillendirir, eylem güçlendirir, ruhunu silâhlandırır, kimliğini inşa eder. Fabrika işgal eylemi sıradan bir günü olağanüstü bir güne çevirir. İşçiye safını gösterir, yıkıcı gücünü hissettirir. Feniş bunu her gün yaşıyor. Çünkü mücadele ve direniş bir özgürleşme pratiğidir.
“Yarını Bugünden Kurmak” ve Ateşi Tutuşturmak: Kazova Deneyimi
Kavganın muhteşem anları vardır, o anlar tarihe kazınır. Tarih bir anlamda o anların sentezidir. Tarih o anlardır. Sınıf mücadelesi kavgaya manifestoluk eder. İçinde olağanüstü muhteşemlikleri saklar. Mütevazılıklarda gizlenir. Sıradan bir görünümün ardında, korkunç yıkıcılığın sırlarını tutar. İşçi kardeşliği, kahrı ve çileyi paylaşmanın yoldaşlığı gün gün eskiyi yıkar, yeniyi ve geleceği inşa eder.
Kazova deneyimi böylesi bir pratiktir. İşçi sınıfının direncinin, kararlığının, yaratıcı zenginliğinin her şeyden önemlisi muktedir olma gücünün simgesidir.
Uzun bir direniş sonrasında, patronsuz üretime geçen Kazova işçileri, mücadelelerinde yeni bir aşamaya ulaştı. Alacaklarına karşılık dokuma makinelerini mahkeme kararıyla el koyan işçiler, makineleri taşıyarak kiraladıkları yerde patronsuz üretimi sürdürecekler. Bir üretim kooperatifi şeklinde örgütlenmeyi hedefleyen Kazova işçileri, halka ucuz ve kaliteli kazak ulaştırmayı önlerine koydular.
İşçi Denetimi
Marx’ın Felsefenin Sefaleti’nde yaptığı eleştirilere dikkat eden Kazova işçileri, kooperatifleşmenin olası risklerini bütün boyutlarıyla tartışıyor ve başından önlemler alıyor. Özellikle deneyimin başarısı için her türlü fedakârlığı yapmaya hazırlar. Bu yönde sınıf bilinci ve kimliğinin gelişmesi için sistemli faaliyet yürütüyorlar.
Kazova işçileri bugüne kadar direnişi kitlelere maletmeyi başardılar. Yeni süreçte kitle desteğine daha fazla ve daha yoğun ihtiyaç olacak.
Kazova deneyimi, Türkiye işçi sınıfı tarihinde pek rastlanmayan yeni bir özyönetim deneyimi olarak dikkat çekiyor. İşçi denetimi anlamında ilk pratik 1923 yılında mürettipler grevinde yaşandı. Ardından 1969’da Alpagut işgali ve işçi denetimi geldi. Alpagut’u 1970’te Günterm kazan fabrikası izledi. 1977’de Aşkale ve 1980’de Yeni Çeltek’te maden işçilerinin özyönetim deneyimi yaşandı.[*]
Kazova, sınıf tarihinde mücevher kadar değerli bu pratiklerin bir devamıdır. İşçi sınıfı bu pratikleriyle nasıl bir dünya istediğini somut olarak gösterir. Ve bu dünyanın kurucu öznesi olduğunu yaparak öğrenir. Bu pratikler sınıfa şunu öğretir; “İşçi sınıfının kurtuluşu, onun kendi eliyle olacaktır.”
Volkan Yaraşır
[*] Türkiye’de ve dünyada işçi denetimi ya da işçi özyönetimi pratikleri hakkında daha geniş bilgi için bkz.: Volkan Yaraşır, Sokakta Politika, Gendaş Yay., 2002.
Devamını oku ...

Kutsal İsyan ve Marx

Dinin halkın afyonu olduğuna ilişkin o iğneli söz herkesçe bilinmesine karşın bu sözün öncesindeki satırlara aşina olan çok azdır. Marx burada şu tespiti yapar: “Dinî ıstırap aynı zamanda gerçek ıstırabın bir ifadesidir ve gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din mazlum mahlûkun iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Marx’a göre afyona yapılan bu atıf kendi döneminde yaşamış, bir batakhanede hayal âleminde yaşayan, Poe türünden, kayıp ruhlardan daha fazlasına işaret eder. Esasında dinle afyon arasındaki bu analojiye, diğer başka filozoflar yanında, Kant ve Nietzsche de başvurmuştur. Din, bir yandan afyon ve kalpsiz dünyanın kalbi olarak nitelenmiş, böylesi bir kalp nihayetinde aldatıcı bulunmuş, bir yandan da nesneleşme ve metalaşmanın profan hegemonyasından kurtulmayı isteme ile belirli bir ihtilaf ve ayrım koyma alanı oluşturmayı ifade etmiştir. Ayrım koymaya, “çıkış kapısı”na dönük bu hareket, direniş ve dayanışmaya dair başka bir hareketin uç verme ihtimaline, dünyanın hâkim verili durumu içinde itiraz ve aynı zamanda tasdik etmeye dair bir hamleye denk düşmektedir.
Marx’ın dine yönelik aslî eleştirisi, dinin ruh ve kalbin bir panoptikonu oluşu, ayrıca ideolojik bir matriks dâhilinde dinin yürüttüğü faaliyetle ilgilidir. Bu tanım, dini, dünyanın hakikatini çarpıtmakla kalmayan, ayrıca bu “bağ”ın (dinin) üyelerine ait ahlâkî yükümlülükleri ortadan kaldıran bir şey olarak gösterir. Din, insanların kalplerine bir düzensizlik aşılayarak, onları profan ve kutsal “çıkarlar”ına karşıt bir davranışa mecbur eder. Klasik Nietzsche’ci eleştirinin ardından din nihilizmi beslemiş, ötedünyanın ödül ve huzuruna ait Janus suratlı değerlendirmeyi meşrulaştırmaya dönük, budünyaya has bir hastalığı koşullamıştır. Sonuçta din bu noktada sopayı gizleyen havuç gibidir. Dine dair bu resim herkesin bildiği bir şeydir. Ama şu sorunun da sorulması gerekir: Marx, kurtuluşu savundukları için birçok vakada katledilmiş ve hâlâ katledilen “materyalist” hristiyanlara, yerli dinlerine hatta yeni-paganlara karşı nasıl bir cevap üretirdi?
Marx’ın bu aşamada o bilim insanı pozuna geri çekilmesi ya da bunu istemesi mümkün değildir. Marx, tam da kurtuluş teologları gibi, pratikle meşgul olan bir isimdi. Dahası Marx, insan özgürlüğü ile direniş ve tasdiklenmeye dönük varoluşsal kapasiteye dair incelikli bir perspektife sahipti. Bu perspektif, determinist veya yapısalcı klişelerin genelde pek izin vermeyecekleri türden bir perspektiftir. Bu perspektiflerin Marx’ın ilk yazılarında daha açık biçimde ifade edildiğini görüyoruz. Ancak söz konusu yaklaşımların müteakip tüm çalışma boyunca zuhur ettiğini söyleyebiliriz. Marx’ın saf anlamda bir bilim insanı addedilmesi imkânsızdır. Belki de “bilim” onun toplam eserini teşkil eden örgüde kullanılan iplerden biridir ama gezegenlerin etrafında döndükleri bir güneş asla değildir. Böylesi bir görüş Marx’ı “tek boyutlu bir insan”a dönüştürme riskini taşır. Bu yaklaşım üzerinden, Marx belki de kendi ideolojik matriksinin orta yerinde, kutsalın özgür tasdikinin bir biçimde patlamasına imkân verebilir. Marx ile kurtuluş teolojisi arasındaki yakınlık, o dinî-politik indirgeme gayretlerine ait “büyük anlatılar” bolluğunun ötesinde, “adalet” ile ilgili bir bağlılığa ve yükümlülüğe dairdir. Kurtuluş teolojisi de Marx gibi bu türden anlatılara, yaşanan hegemonyanın destansı ifadelerine ve geleneksel öğelerine karşı belirgin bir direnç gösterir.
Esasında her ne kadar hâkim dinî çıkarlar genelde “hâkim sınıf”la müttefik olmuşsa da Marx’tan önce, onun yaşadığı dönemde ve bugün “dinî ıstırap” zulüm koşullarına yönelik direnişe imkânlar sunabilmiş ya da kutsala belirgin bir yakınlık dâhilinde bu direnişe duhul etmiştir. Bu noktada, Alman köylülerinin isyanı, köleliğin kaldırılmasına karşı yürütülen politik faaliyet, sömürgeci ve ırkçı zulme karşı şiddet dışı Gandi’ci sivil itaatsizlik hareketi, Nelson Mandela, kurtuluş teolojisi ve sivil haklar hareketi ile son dönemde, özellikle görece daha militan ifadeleri dâhilinde, İslam başlığı altında yaşanan politik başkaldırılar gibi muhtelif tarihsel isyanlar akla gelebilir. Bu olayların her birinde öncelik, tıpkı Zerdüştlük, Yahudilerin Eski Ahit’i, milattan önce altıncı yüzyılda yaşamış Buda, İsa ile ilk dönem hristiyanlık ve Kur’an’da dile geldiği biçimiyle, fakirlere verilmiştir. Söz konusu olaylarda kutsal direnişin örneklerine tanık olunmuştur. Bu türden olaylar, dinin yönetici sınıflarla ittifaklar kurduğu, onların çıkarlarını sahiplendiği tarih içinde birer istisnayı teşkil etmişlerdir. “Marx”ın böylesi bir kavgayı pek tatmin edici bulmama ihtimali olsa da şurası açık ki, (dinî) ıstırap salt iktidar ve servetin çıkarlarına hizmet eden bir şey değildir.
Kurtuluş teolojisi, kapitalist sömürünün operasyonel matriksine ilişkin Marx’ın analizinin açık biçimde tasdik edilmesi noktasında en çok öne çıkan harekettir. Tersten Gandi, emek ve sermaye arasındaki karşıtlığa dair Marksist yorumu asla kabul etmemiştir. Onun görüşü daha çok uzlaşmaya dayalı teolojik-korporatist bir stratejiye dayalıdır. Kutsal Savaşçı isimli makalesinde tarif ettiği üzere, tıpkı Nelson Mandela gibi o da, mazlumla zalimi ortak Hakikat arayışına dâhil etmek niyetindedir. Kurtuluş teolojisi ise sömüren sınıfla onun faillerinin ahlâken dönüşme ihtimali konusunda daha az çocuksu bir tavır içindedir. Gutiérrez ve Miranda gibi, söz konusu hareketin önde gelen teorisyenlerinin de dillendirdiği biçimiyle, öncelik açıktan fakire verilir; kavgada, fukaranın sömürü ve zulmün teşkil ettiği labirentvari sistemden kurtarılmasından yana saf tutulur. Bu, tam da Marx’ın çalışmasının açıktan tasdik edildiğini gösterir. Ancak bu hristiyan düşünürlerin her biri Marx ile ilgili olarak farklı bakış açılarına sahiptir. Gutierrez Marx’ı bir bilim insanı olarak görürken, Miranda onu peygamber mertebesinde kabul eder.
“Marx”ın “ateist-materyalist” olduğuna dair o yaygın kanaat üzerinden bakıldığında, protestan ve katolikleri içerecek biçimde bir hristiyan hareketinin patlak vermesi tasavvur dahi edilemeyecek bir husustur. Aynı durum, yeni-paganlar ve yerliler için de geçerlidir. Oysa bu kesimlerin de Marx’ın kapitalist sömürü analizini benimsemesi mümkündür. Ancak bu kabullenme meselesi tabii ki dinin mistifiye edici idealizmine işaret eden “Marx”ın açık muhalefetini de sorgulamak zorunda kalacaktır.
Burada önemli olan, kurtuluş teolojisinin zulmün maddî koşullarıyla yüzleşmesi ve bunları incelemeye dönük bir gayret içine girmesidir. Kurtuluş teolojisi bunu İsa’nın tefecileri tapınaktan dışarı atması üzerinden yapmakla kalmaz, ayrıca profan (dindışı) kapitalist hegemonyanın o yalana dayalı dünyasının orta yerinde, kutsal eyleme dayanan bir tefekkür üzerinden, söz konusu pratiğin içine girer. Sömürü koşullarının tanınması ve onlar üzerine gerçekleştirilen tefekkür hareketi, “adalet”e ve “dünyada kurulacak cennet”e dönük arzunun yönlendirdiği bir pratiğe sevk eder.
James Luchte
Devamını oku ...

Beyrut’ta Patlayan Bomba


Beyrut’ta Patlayan Bomba: Suudilerin İran’a Hediyesi
Birçok insan, Suudi Arabistan’ın Suriye, Irak ve Lübnan’ı imha etme görevini ifa etme noktasında daha da ileri gideceğini bekliyordu ama Beyrut’taki İran elçiliğinin eşiğine ölüm askerlerini mevzilendirerek, çatışma sürecini yeni bir düzeye bu denli hızlı bir biçimde taşıyacağını kimse ummuyordu.
Bu karanlık krallığın efendileri, 19 Kasım Salı günü yüze yakın insanı sakat bırakan ve onlarcasını katleden intihar bombalarını kınamayı ihmal etmedi. Bugünlerde nadir de olsa Suudi subaylarla görüşme imkânı bulanlar, onlardan bu türden suçlarla ilgili bitmek tükenmek bilmeyen gerekçeler dinleyip duruyorlar.
İran ölçeğinde bir güce karşı intihar eylemleri gibi çirkin taktikleri devreye sokmaya karar vererek Suudilerin politik açıdan intihar etmeyi seçtiğini söylemek mümkün. Geri dönüp tüm tarihe bakmaya gerek yok; bu noktada şu açıklamaları aktarmak gerekli:
Bir: Bu türden bir saldırı, Suriye zemininde yaşanan durumda hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. İran ve Hizbullah’ın söz konusu mücadeleye dönük bağlılıklarını değiştirmesi mümkün değildir. Aynı şekilde bu saldırı, Şam, Halep ve bugünlerde Kalamun’da, özetle tüm ana cephelerde Suriye muhalefetinin ciddi kayıp yaşadığı süreci terse de çevirmeyecektir.
İki: Suudiler süreci tırmandırarak, Irak ile Lübnan arasında bir kargaşa ve kaos kuşağı oluşturmak derdindedir. Bu kuşağa Yemen ve Bahreyn de eklenmektedir. Oysa söz konusu girişime yönelik verilebilecek cevaba Suudi krallığının dayanabileceğine kimse inanmamaktadır.
Üç: Lübnan’da bu türden saldırıları küçümseyen ve kendilerince gerekçeler sunan kişiler işlenen cinayetin ortaklarından başka bir şey değildir. Bu türden bir yaklaşım ancak kendilerine “ılımlı” diyenlere zarar verecek ve tekfirci unsurların güçlenmesine yol açacaktır.
Dört: Hizbullah ve Lübnan güvenlik güçlerinin aldığı tedbirler bir dizi saldırının gerçekleşmesini engelleme noktasında başarılı olmuştur. Ancak intihar eylemlerinin devreye sokulması hedefteki partileri önleyici operasyonlar aracılığıyla caydırıcı bir eylemlilik sürecine girmeye zorlamaktadır ki bu, ölmek için deli divane olan meczuplara karşı koymanın yegâne yoludur.
Son eylemiyle Suudilerin sorgulanması gereken davranışı, onların Suriye’de yaşadıkları kötü yenilgiyle ilgilidir. Görünen o ki, Suudiler, Salı günü Beyrut’ta tanık olduğumuz türden bir katliamı bize birkaç kez daha yaşatacaktır.
İbrahim Emin
Devamını oku ...

Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı

Sunuş
Elinizdeki kitapta Nurettin Topçu’nun düşüncelerinin kuramsal bir analizini yapmaya çalışacağım. Bu analizin öncelikli olarak göz önünde bulunduracağı iki temel kavram var: “Anadolu sosyalizmi” ve “romantik anti-kapitalizm”. Anadolu sosyalizmi, Topçu’nun bazı yazılarında kullandığı ve düşüncelerinin üç önemli ayağı olan İslamiyet, Anadoluculuk ve sosyalizmi kapsayan bir kavram. Romantik anti-kapitalizm ise gerek Topçu’nun yazılarında gerekse Topçu üzerine yapılmış çeşitli araştırmalarda daha önce değerlendirilmemiş bir analitik kavram. Dolayısıyla bu çalışmanın özgün iddiası, Topçu’nun düşüncelerinin Türkiye’de romantik anti-kapitalizmin önemli boyutlarından birini oluşturduğu ya da Anadolu sosyalizmini çözümlemek için romantik anti-kapitalizmin önemli bir analitik (ve eleştirel) kavram sunabileceğidir.
Çalışmanın birinci bölümü, Topçu literatürünü eleştirel bir biçimde ele alıyor ve Topçu’nun düşüncesindeki temel kavramları özetliyor. İkinci bölümde, Topçu’nun merkezî kavramlarından biri olan “isyan ahlâkı”, Anadolu sosyalizminin ahlâk felsefesi olarak belirleniyor; ahlâk felsefesi akımlarıyla birlikte hareket felsefesi, tasavvuf felsefesi ve rasyonalite gibi temalar açısından irdeleniyor. Üçüncü bölümde, Anadolu sosyalizminin içeriği açıklanıyor ve Anadolu sosyalizmi modern Türkiye’de siyasî düşünce içinde sosyalizme bir katkı olarak değerlendiriliyor. Dördüncü bölüm, son zamanlarda Topçu hakkında yapılmış bir yoruma karşı bir eleştiri yazısı niteliği taşıyor ama Topçu’nun düşünceleri hakkında eleştirel bir bakışın ipuçlarını da veriyor. Beşinci bölümde ise Topçu’nun düşünceleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’ın yazılarıyla karşılaştırmalı olarak ve romantik anti-kapitalizm teması açısından ele alınıyor.
Bu bölümlerin mantıksal bir çizgi izlediği söylenebilir. İlk bölümden son bölüme doğru giderken, betimleme ve açıklamadan analiz etme ve politik-stratejik açıdan değerlendirmeye doğru geçiliyor. Bunun gibi, Topçu’nun düşüncesine empatik bakan ve hatta onunla özdeşleşen bir tutumdan daha analitik ve eleştirel bir tutuma doğru geçildiği de söylenebilir. Çalışmadaki bu genel evrim, Topçu’nun düşünce mirasına bakışımla ilgili ve aslında bu konu üzerinde çalışırken, düşüncelerimin nasıl bir değişim geçirdiğini de gösteriyor. Topçu’nun eserlerini ilk keşfettiğimde çok büyük bir merak ve esinle ve adeta yazarla özdeşleşerek okudum. Uzun bir süre Topçu’yla empatik bir diyalog kurmaya çalıştım. Aslında Topçu gibi önemli bir düşünürün genç bir araştırmacı üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu bir diyalog değil, bir bakıma rahle-i tedrisattı. Ancak daha sonra Topçu’yla arama bir mesafe girdi ve yazılarını daha “nesnel” değerlendirmeye başladım. Bu mesafe, aradan geçen zamanın etkisi, modernliğe bakışımın ve eleştirel anlama olarak özetlenebilecek genel metodolojik tercihimin şekillenmesiyle çok yakından ilgiliydi. Fakat ne olursa olsun, Topçu’yu anlamaya ve kavramaya uğraştığım zaman sürecini hayatımın en bereketli, hayırlı ve erdemli zamanlarından sayıyorum.
Topçu okumaları, bana modern Türkiye’de siyasi düşünceye belirli bir bakış tarzı öğretti. Bu bakış tarzı, başlıca üç açıdan değerlendirilebilir: Topçu’nun genel felsefî evreni, Türkiye’de siyasî düşüncenin gelişiminde egemen bir etkisi olan pozitivist, teknolojist, modernleşmeci ve muhafazakâr “epistemik cemaat”in dışında konumlanır. Bu okumayı yaparken, Topçu’nun düşüncesini “gerilemeci” üçüncü dünya popülizmi içinde analiz eden ve Türkiye’de cemaatçi milliyetçilik içinde değerlendiren Süleyman Seyfi Öğün’ün çalışması yol gösterici oldu.[1] Ancak bu önemli açılımın değerini kabul etmeme rağmen, “romantik anti-kapitalizm” kavramının doğrudan siyasal içerikli olan “üçüncü dünya popülizmi” kavramını daha felsefî bir içerikle genişlettiğini düşünüyorum. Topçu’nun düşüncelerini Rus popülistleriyle karşılaştırmak önemlidir ama Rusya’da modernleşmeye verilen tepkilerle olduğu gibi Alman “muhafazakâr devrim”ciliği ve Heideggerci varoluşçuluk gibi örneklerle karşılaştırmak da en az bunun kadar önemli olmalıdır. Fredric Jameson, bir yerde “Heidegger’den o kadar kolay kurtulamayız” derken haklıdır. Çünkü Heidegger, geç modern dönemin felsefe tartışmalarında çok önemli uğraklardan biri olmaya devam etmektedir. Ayrıca bu tür bir analiz odağı, Topçu’nun düşüncelerini rasyonalite, modernite ve postmodernite, kamusal alan gibi çağdaş temalarla birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Dahası, Türkiye’nin epistemik cemaatinin üyeleri tarafından sıklıkla gösterilen laikçi yaklaşımlar (“sol laikçiliktir” denklemi) hatırlandığında, Topçu’nun sosyalizmini sorunlu kılmanın daha yetkin ve -dar anlamda politik olmaktan uzak- felsefî yollarını sağlar. Bunun gibi, Topçu’nun sosyalizminin ve genel düşünce evreninin eleştirilmesinde romantik antikapitalizmin çelişkilerine odaklanmak, üçüncü dünya popülizmi gibi saf kavramsal ve analitik bir ayracı eleştirel bir tutumla tamamlar. Başka bir deyişle, üçüncü dünya popülizmiyle getirilen katkı Topçu’yu analiz etmek açısından başarılı olsa bile Topçu’nun iç çelişkilerine yönelmenin ve onu eleştirmenin daha başka yolları aranmalıdır. Romantik antikapitalist düşüncenin çelişkili dünyası böyle bir yol olabilir. Özellikle dördüncü ve beşinci bölümlerde, bu eleştirel tutumun bir örneği var. Sonuç olarak, bu çalışma Topçu’yu bu genel sorunun bir parçası olarak doyurucu bir biçimde çözümlemek gibi zor bir görevi başarmaktan uzak olsa bile, metodolojik bir açılıma katkıda bulunabilir. Diğer yandan, daha önce yapılmış Mehmet Ali Aybar karşılaştırmasından sonra, Topçu’yu bu kez Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’la birlikte düşünmek entelektüel tarih açısından farklı düşünme boyutlarını açabilecektir. Siyasî düşünce tarihimiz açısından daha önemlisi ise Topçu’nun Anadolu sosyalizmi ve ahlâk felsefesiyle muhafazakâr ideolojinin sularından ne kadar uzağa düştüğünü kavramak olsa gerektir. İsyan ahlâkı -kapitalist modernleşmeyle olduğu gibi- muhafazakârlıkla mesafeyi belirleyen temel kavramlardan biridir ve isyan ahlâkındaki ruhun metafizik ayaklanması, Topçu’nun muhalif düşünce evreninin merkezî konumundadır. Topçu’nun Anadoluculuk ve İslamcılık gibi düşünce akımları içinde yer almasına ve bazı muhafazakâr temaları kullanmasına karşın milliyetçilik, İslamcılık ve muhafazakârlığa en keskin eleştirileri yöneltmiş olduğu gerçeğini ıskalamak, ancak bu merkezi gözden kaçırmakla mümkün olabilir. Bu görme kaybı ise Topçu’nun düşüncelerini anlamak konusunda ciddi bir eksiklik ve hatta yanılgıya düşmek anlamına gelir.
İkinci bakış tarzı Türkiye siyasetindeki temel çatışma gündemiyle ilgili. Bu gündem, Tanzimat’ın kadim-cedit tartışmalarından, Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin ekollerine, İttihat ve Terakki Partisi’nden Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden Demokrat Parti’ye kadar süreklilik arzeden çatışmalı temalar tarafından işgal edilmiştir. Bu sürüp giden dar siyasî çatışma, modernleşmenin kültürel yönünde ve özellikle laiklik polemiğinde takılıp kalmıştır ama modernleşmenin pozitivist ve kapitalist yönü konusunda bir çatışmadan ziyade tarihsel bir uzlaşma görülmektedir. Topçu’nun düşünceleri, siyasî gündemi kaplayan bu muhafazakâr-cumhuriyetçi polemiğinin ötesindeki yolları öğretir ve bu çatışmanın sıkıcı yollarında daralan ciğerlerimize politik bir nefes verir. Türkiye siyasetinin “tarihsel bloğunun” dışına çıkmanın bir yolu da Topçu’nun düşüncelerini kavramak olabilir.
Üçüncü bakış tarzı ise varoluşsal tercihler, ahlâki seçimler ve iyi yaşama dair seçeneklerle ilgili. İsyan ahlâkçısı, Ziya Gökalp’in dizelerinde somutlaşan (“Ben askerim, o üstümde kumandan/Baş eğerim her emrine sormadan!/Gözlerimi kaparım!/ vazifemi yaparım!” ya da “Ahlâk yolu pek dardır/Tetik bas önü yardır/Sakın “Hakkım var” deme/Hak yok, vazife vardır!”) toplumsal konformizm ve itaat ahlâkını sorgularken pozitivist-cumhuriyetçi ahlâkın sınırlarını da gözler önüne sermektedir.[2] Buna göre, iyi insan olabilmek için sadece toplumsal görevleri yerine getirmek yetmez. İnsanın kendini de aşması gerekir. Çünkü insan bir yönüyle toplumsal bir varlık olsa bile tümüyle böyle değildir. Sonra, ahlâk bireysel ve kolektif bir sorumluluk olsa bile, sorumluluk görev değildir, onun gibi kör bir sadakate teslim olmaz ve fakat itaatçi fanatizmden daha fazla bağlayıcı ve zorlayıcı gücü vardır. Öyle insanlık durumları vardır ki, doğruyla yanlışı ayırt edebilen ve bireysel ve kolektif sorumluluk ahlâkıyla hareket eden az sayıda insan (isyan ahlâkçısı), alışılagelmiş toplumsal kurallarla değil kendi yargılarıyla davranırlar ve bunu özgürce yaparlar. Tarihte geniş toplum kesimlerinin katıldığı katliamlar, kıyımlar ve idamlar düşünüldüğünde, isyan ahlâkçısının insanlık açısından taşıdığı hümanist değer açıkça ortaya çıkmış olur. Dahası, toplumsal vazife ahlâkı “neden ahlâklı olmalı?” sorusuna verilmiş kırılgan ve yetersiz bir cevaptır. Toplumsal anlaşmaları çiğnemenin herhangi bir yaptırımının olmadığı durumlarda ne olacaktır? Sonra hangi toplum? Ulus, sınıf, etnik gurup, meslek gurubu ya da başkaları mı? Peki ya bunlar çatışmaya girerse ya da yaptırımın olmadığı durumlarda negatif toplumsal sonuçları olacak bir “kaytarıcılık” sözkonusu olursa? Son olarak, isyan ahlâkı, iyi bir yaşam sürmek istiyorsak toplumsal çevremize ve yüzyıllardır benimsenmiş töre ve inançlara eleştirel bir gözle bakmamız gerektiğini ve insan yaşamının anlamlı olabilmesi için bazı şeylerin yararlarından büsbütün bağımsız değerlerinin olduğunu anlamanın şart olduğunu anlatır. Bütün bunlar, isyan ahlâkı kavramının evrensel değerini anlatırken onu çağımızın sorunlarına da bağlıyor. Bu bakımdan isyan ahlâkı, Hans Jonas’ın “korkunun keşfettirdiği değerler” olarak işaretlediği değerler açısından yeniden düşünülmeye ve değerlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır.[3] Topçu’nun düşünceleri, evrenselcilik-tikelcilik, dinsel ve (mikro ve makro/etnik ve ulusalcı) ırkçı fundemantalizmler, “öteki”nin hakları, liberal demokrasinin sorunları, küresel kapitalizmin dünya ölçeğinde yarattığı sorunlar, küresel ısınma ve diğer küresel çevre sorunları gibi temalar açısından düşünülüğünde, evrensellik, “öteki”ye yöneliş ve sorumluluk ahlâkı, sivil itaatsizlik, doğaya duyarlılık ve keskin kapitalizm eleştirisi gibi temel öğeleriyle insanlığın karşısındaki toplu tehditlere karşı belirli bir bakış açısını gösterir.
Bu çalışmanın bir kitap olarak ortaya çıkma sürecinde birçok değerli insanın desteği oldu. Bu konuda çalıştığımı öğrendikten sonra yakın ilgileri ve değerli yorumlarıyla beni cesaretlendiren ve çalışmanın kitap haline gelmesini sağlayan Ezel Erverdi ve İsmail Kara’ya, Topçu çalışmaları konusundaki dikkatleri ve bu konuya verdikleri önem için Mustafa Kara ve Cahit Çollak’a, teşvik edici tutumu ve iyi niyeti için Cevdet Karal’a teşekkür ederim. Ayrıca üniversitedeki görevim sırasında gerçekleştirdiğimiz diğer zevkli entelektüel sohbetlerin yanı sıra, Türkiye’de siyasî düşünce konusunda fikir alışverişi yapma şansı bulduğum Güven Bakırezer ile Cengiz Sunay’a ve çalışmanın her aşamasında yanımda olan, hayatı paylaştığım Rabia Sağlam’a en içten teşekkürlerimi sunarım. Bu çalışmanın tüm sorumluluğu ve kusurları ise bana aittir.
Fırat Mollaer
Dipnotlar
[1] Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, İstanbul: Dergâh, 1992.
[2] Bir başka açıdan, bu sınır, pozitivist-cumhuriyetçi ahlâkın bireylerin gündelik hayatları ve metafizik varoluşlarıyla ilgili temel soru(n)lar konusunda da düşünülebilir. Bkz. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim, çev. Metin Çulhaoğlu, İstanbul: İletişim, 1993, s. 266 vd.
[3] Hans Jonas, The Imperative of Responsibility, Chicago: University of Chicago, 1984, s. 27, 31. Anthony Giddens, Sağ ve Solun Ötesinde, Radikal Politikaların Geleceği, çev. Müge Sözen, İstanbul: Metis, Sabri Yücesoy, 2002, s. 26-7. İsyan ahlâkını çağımızın sorunlarıyla birlikte düşünmek açısından özellikle şu eserlere bkz. Zygmunt Bauman, Modernite ve Holocoust, çev. Süha Sertabiboğlu, İstanbu: Versus, 2007. Ray Billington, Felsefeyi Yaşamak, Ahlâk Düşüncesine Giriş, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı, 1995, s. 146-7. Bertrand Russell, Düşünceler, çev. S. Eyuboğlu, V. Günyol, İstanbul: Say, 1982, s. 188 vd. Giddens, çıkar bölünmelerinin üzerinde yer aldığını düşündüğü küresel çevre sorunlarına çözümlerden biri olarak sorumluluk ahlâkını öneriyor. Bauman’a göre, Holocoust irrasyonel ve anlık bir çılgınlık değil modern-rasyonel toplumun bir ürünüdür ve böyle olayların tekerrür etmemesi için, Topçu’nun terimleriyle, isyan ahlâkçılarının (bir sivil itaatsizlik örneği olarak sayılabilecek) özgür ve bağımsız kişiliklerine, derin hümanizmlerine ve “insanlığımızın özünü isyan teşkil ediyor” diyen etkin ve iktidara mesafeli duruşlarına ihtiyaç vardır. Bauman, Holocoust’un kökenlerini analiz ederken özellikle Durkheim’ın “bir ahlâk fabrikası olarak toplum” fikrinin olumsuz sonuçlarına değiniyor ve buna karşı ahlâkı ilksel bir ilişki olarak değerlendiren Levinas’ın felsefesini öneriyor. Billington, “neden ahlâklı olmalı?” sorusuna verilen yanıtları irdeliyor ve bunu yaparken Doğu felsefelerinden de yararlanıyor. Russell ise özgürlük üzerine yazdığı denemede, törelere eleştirel bakış, ahlâkın toplumsal olmayan temelleri, değer yaratıcı kişilerin insanlık tarihindeki önemi gibi konuları incelerken bir bakıma isyan ahlâkının bir özetini veriyor.
Devamını oku ...

Kapitalizmin Yapısal Krizi Derinleşiyor

ABD’ de Bütçe Krizi ve Mali Sermayenin Yeni Atakları
2008, yapısal krizin ABD merkezli dışavurumuna sahne oldu. Bu süreç, krizin depresyon aşamasına geçişini simgeledi. 2009-2010 yılı, krizin odak coğrafyası olarak Avrupa’nın öne çıkmasına yol açtı.
Yapısal kriz, multi-kriz özelliğiyle küresel düzeyde etkisini gösterdi. Senkronize bir karakterle giderek derinleşti ve yoğunlaştı. Yıkıcı etkisi merkez ülkeler dâhil, emperyalist-kapitalist sistemin hiyerarşisinin bir yansıması olarak çevre ve yarı çevre ülkelerde görüldü. Özellikle Güney Avrupa, AB’nin birinci periferisi olarak kamu borç krizi ve zombi bankacılık krizi şeklinde duble bir kriz çemberine girdi.
Yapısal kriz, emperyalist-kapitalist sistemin eşitsiz, birleşik gelişim yasasına bağlı bir şekilde, merkez, yarı çevre ve çevre ülkelerde farklı fazlarla ve birbirini etkileyip tetikleyen bir tarzda derinleşiyor ve yoğunlaşıyor.
ABD’de Borç Krizi
FED’ in parasal genişleme politikasında daralmaya gideceğini açıklamasıyla oluşan, finansal türbülans yükselen piyasalar diye de tanımlanan BRIC ülkelerini (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ve Türkiye’nin de dâhil olduğu bazı çevre ülkelerini şiddetle sarstı. Spekülatif sermayenin “anayurduna” dönüşü, küresel finansal dalgalanmaları beraberinde getirdi. Bu gelişmenin ardından yaşanan bütçe krizi ve yarattığı sonuçlar küresel ekonominin zafiyetlerini ortaya koydu.
ABD’de bütçe ve borç tavanına yönelik, finans kapitalin farklı fraksiyonlarının ve siyasal yapıların yaklaşımları, ABD ekonomisinin sorunlarını çıplak bir şekilde açığa çıkardı. Bir müddet devam eden siyasal belirsizlik “devletin durması”, 1 milyondan fazla kamu işçisinin izne çıkarılması gibi sarsıcı sonuçlar doğurdu. IMF den “küresel ekonominin tehdit altında” olduğu açıklamaları geldi.
Gelişmeler, ABD’nin borçlarını, borçlanmadan ödeyemez bir ülke konumuna düştüğünü gösterdi. ABD bir anlamda çevre ve yarı çevre ülkelerde görülen “aşırı borçlanma” durumu yaşıyor.
ABD, 1980’lerden itibaren her yıl 160 milyar dolara yakın borçlarını artırarak, ekonomisini döndürmeye başladı. 2003 yılında ABD’nin net borcu GSMH’nın yüzde 24’ ne ulaştı. Bu rakam 2004 yılında 1.4 trilyon dolara yükseldi. 2004’ den sonra ABD’nin aldığı borç, her yıl için 665 milyar dolara ulaştı. 2011 de ABD’nin dış borcu 14.71 trilyon dolara yükseldi. 2012’ de borç tavanı zorlandı. 2013’te ise 17 trilyon dolara ulaştı. Bu yıkıcı durum, doların senyoraj ilişkisinden (paranın üretim maliyeti ile paranın üzerinde yazılı değer arasındaki fark) kaynaklı olanaklarla atlatılabiliyor ve Pentagon muazzam savaş makinesi olarak bu konumu fiilen koruyor.
ABD, bir yanıyla da kronik yoksulluğun “cennet”i hâline geldi. Özellikle 2008 sonrası süreç, ABD’de saklanan bu “sır”rı çıplak bir şekilde açığa çıkardı. ABD’de milyonlarca insan yaşamını sokakta sürdürüyor ve devletten gıda yardımı alıyor. Yaşanan devletin “kepenk kapatma” süreci bu insanları açlık tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. ABD’de her altı kişiden biri yoksulluk sınırında yaşıyor. 17 milyon kişi açlık sınırında hayatını idame ettiriyor. 47 milyon kişi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve ancak gıda karneleriyle asgari ihtiyaçlarını gideriyor.
ABD’de yaşanan bütçe ve borçlanma sınırına ilişkin gelişmeler ve bu gelişmelerin küresel etkisi, kapitalist krizin farklı biçim alışlarını ortaya koyuyor.
Katastrofik Anafor
20. yüzyılın son çeyreği ve 2000’li yıllar kapitalizmin tarihindeki en yoğun ve en derin entegrasyona sahne oldu. Dünyanın küresel bir fabrikaya dönüşmesi, bu sürece bağlı olarak da her ülkenin atölyeleşmesi, küresel ithalat zincirini olağanüstü derecede karmaşıklaştırdı ve iç içe geçirdi. Öte yandan borsaların, küresel casinonun parçası olarak hareket etmesi ve inter-connette bir sistemi oluşturması mali sermayeye muazzam dolaşım ve serbestlik alanı yarattı. Bütün bu faktörler lokal gibi gözüken bir sorunun, glokal karaktere bürünmesine, sorunların ve sonuçların aynılaşıp küresel bir görünüm kazanmasına yol açıyor. Kısaca içine girdiğimiz yüksek konjonktürde merkezden çevreye, çevreden merkeze katastrofik bir anaforun önü açılıyor.
Bu süreç bir yanıyla da kapitalizmin yapısal krizinin yıkıcı etkileri ve Asya ve Çin’in (2030’ lara doğru) kapitalizmin yeni odağına dönüşme süreciyle bağlantılı olarak hegemonya savaşlarını tetikliyor.
ABD ve AB, TAFTA-Transatlantik Serbest Ticaret Antlaşması’yla yeni hamleler yapıyor.
AB’nin, Almanya merkezli 12 serbest ticaret anlaşması yapması hegemonya savaşlarında yeni bir konumlanışı ifade ediyor. Anlaşmalar, küresel pazarlarda geniş bir tahakküm sağlamayı, yeni bağımlılık ilişkileri kurmayı hedefliyor. TAFTA (Atlantik Ötesi Serbest Ticaret Anlaşması), yakın tarihin en kapsamlı serbest ticaret antlaşması olarak dikkat çekiyor. Anlaşma ticaretle birlikte, sermaye hareketlerinin serbestleşmesini, kriz sonrası ABD ve AB’nin küresel düzeyde ekonomik ve siyasal nüfuz kaybını engellemeyi amaçlıyor. Aynı zamanda Asya ve Çin’in yükselişine ve Brezilya, Güney Kore, ASEAN (Güneydoğu Asya Ulusları Birliği) ülkelerine karşı bir blokaj olarak dikkat çekiyor.
Yapısal kriz yeni evrelere girerek yoğunlaşıyor ve derinleşiyor. Her evre, krizin yıkıcı etkisini arttırıyor.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Panik Atak

Bir panik atak dönemindeyiz.
Denilir ki, bilgisayar ekranı gözü bozmaz, sadece gözde mevcut olan arızaları açığa çıkartır. Gezi süreci de arızaların, kırıkların, noksanların belirginleşmesiyle geride bırakıldı.
Ama gene de bir panik atak dönemindeyiz. Bu atak, geriye doğru. O kadar gerontokrasi eleştirisine, yaşlı kuşağın kellelerinin kesilmesine rağmen, geçmişin soyut varlığı hareketi geriye çekiyor. Yeni dönem “ben açtım” denilince açılmıyor ama geçmiş “kapansın” deyince kapanıyor.
Zira panik atak, aslında yeni bir döneme girmenin eşiğinde olan, ama eskinin alışkanlığını bırakamayan kişinin ruhsal sarsıntısıdır.
Yol çatallandığında, “bunu ben elimdeki asayla yaptım” diyenler çıkabilir. Sınıflar mücadelesini bilip toplumu ikiye böldüğünü zannedebilir. “Gezi sürecini ben başlattım, ben bitirdim” de denilebilir. Bu yaklaşımlarda Gezi’nin varlığı metafizik âlemdedir. Kendi yolunun mutlaklığı için her şey diyalektikten azade kılınmalıdır.
Yol çatallandığında, özne bölünmez bir bütün olarak, geriye kaçabilir. Eski alışkanlıklarının huzurlu diyarına sığınabilir. Bölünmeyen zihnin kendisi hâline gelmiş olan, bireydir. Bireyselleşmiş zihindir. Bu zihinde, çatallanma olarak Gezi’nin karşılık bulması imkânsızdır. Zira çatallanma karşısında gösterilecek tavır öncesinde mevcuttur ve işler. Yani yol çatallanmadan önce, ona karşı gösterilecek tavır zihinde nettir: geri kaçılacaktır. Bugün, geri kaçmayıp ileri fırlayanların edebiyatının sosyal âlemde bolca yapılmasının nedeni, arınma, ileri fırlayışı boşa düşürme iradesidir.
Yol çatallandığında, tek, yekpare, bütünsel, düz ve huzurlu eski yolu yeniden, bu sefer geriye doğru yürümek, tek çareymiş gibi görünebilir.
Zihnin kıvrılmamış, çatlamamış, yarılmamış gerçeğine herkesi davet etmek aldatıcıdır. Bu zihni kendisinde somutlayanın yürüyeceği yolu, birlikte yürüyeceği yoldaşı yoktur.
Yoldur, çatallanır. Yol bilgisi, çatallanmaya hazır olmalıdır. Aksi takdirde, malumattan ibarettir.
Akademiye uzanan yol çatalsızdır. Akademiden topluma uzanan yolsa tıkanıktır.
Akademi, yolun çatallandığını görmeyenler içindir. Orada, alınan maaştan ve konumdan başkası düşünülmez. Toplumsa tehdit, tarihe; tarihse tehdit, soyut bir toplum kurgusuna kaçılır.
Çatallanmış yol, akademide asla bir kürsü işgal edemez. Onun edebiyatı olmaz. Akademi, sonuca bakıp nedenleri boncuk misali dizme işidir. Öğrencilere satılacak meta, bu boncuklardır. O öğrencilerin bu boncuğu dağıtmalarına izin verilmez. Akademi, çatallanmanın iptaline hizmet eder.
Ali İsmail Korkmaz’ın sırf üniversiteli olması sebebiyle şehid mertebesine yükseltilmesi bu yüzdendir. Herkesin kendi kimliğine tanıklık (şehadet) etmesi için kendi özel şehidine ihtiyacı vardır. Yürünecek yol için, çatallanma iptal edilmek zorundadır. Şehid, yeni’nin bayrağı değil, eskinin sığınağıdır. Burada Kommer’in arabasını yakıp devrimcileşen gençliğin öldüğü açıktır. O gençlik artık çok yaşlıdır.
Panik atak dönemindeyiz… Yeni dönemin gerekleri, eski dönemin alışkanlıklarına galebe çalamamaktadır. Yeni değil, yeniğiz çünkü.
(Berkin “mahalle”nin özel “şehid”i olmasın, Allah’ım!…)
Çatallanan yol karşısında, yürünmüş yolun edebiyatına sığınmak, “anarşi”de tecessüm eder. Anarşizm, yıkmaya değil, “yıkma”yı geriye doğru aşmayı anlatır. O, nesnel planda çatallanmış yol karşısında, yol ile ilgili zihinsel dünyaya sığınmaktır.
Bugün İslamcı çevrelerde, AKP iktidarının ve bu iktidar üzerinden elde edilen gündelik imkânların korunmasına dönük bir refleks olarak, anarşizme yönelik güzellemelere rastlanmaktadır. Tevhid üzre hareket ettiği iddiasındaki İslamcılar, Allah’ın birliği ile kendi bireysel bütünlükleri arasındaki tüm dolayımları bir çırpıda kaldırmaktadırlar. Ne Kur’an ne Peygamber, aslolan bireydir. Birey esasında liberal, liberter ya da liberteryan manada, her şeye karşı değildir, sadece yolun çatallanmasına karşıdır. O sadece yolu çatallandırma ihtimali olan şeylere karşıdır. Aslolan, kendi tevhididir. Allah onda ölmüştür. Diğer her şey çoğulluk, zenginlik, çeşitlilik edebiyatı içinde eritilebilir.
Panik atak hâlidir bu. Parçalama, yıkma pratiği parçanın bütünlüğüne, yıkımın kuruluşuna kapanmıştır. Anarşizm, sol ve İslam dairesinde, kapanmaya işaret eder.
Çatallanma karşısında, eski bilinenlerin hiçbir bozulmaya uğramadan varlığını sürdürmesi de anarşizm başlığı dâhilindedir. Anarşizm, yolun çatallanmasını istememek, çatallanan yolu geriye doğru bütünlemektir. Marksizmin, leninizmin, troçkizmin, maoizmin tüm metinlerini ezbere bilmek, insanı fiiliyatta anarşizmden azade kılmaz.
Tüm bu birikim, yol çatallandığında, gerilimi yüklenip ileri fırlamış olması sayesinde vardır. Geriye doğru tüm yol çizme gayretleri, esas olarak çatallanmış yolları aşma pratiklerine göre çizilmektedir. Sorun da buradadır: aşma pratiklerinin bilgisi, aşmanın kendisini garantilemez.
Çatallanma, diyalektiğe ve maddî olana bakmayı emreder. Yolun çatallandığı momentte geriye doğru yürümek ise, metafiziği ve ruhani olanı dayatır.
Çatallanma karşısında bir refleks olarak anarşizm, özünde muhafazakârlıktır. İç hukuk anlamında ahlâka vurgu yapar. O için mülkiyetini muhafaza eder. İç, dış dünyadan aridir, bağımsızdır, metafiziktir, ruhanidir ve soyuttur.
Ateist, insan gibi geçici bir şeye benzeyen tanrıya asla tahammül edemez. Yüce bir güce bir Müslüman’dan daha fazla bağlıdır esasında. Ondan ayrı düşünmez. Allah insana fazla benzediği için O’ndan hoşlanmaz.
Anarşist de bozulmamış, parçalanmamış bir iç tasavvuru üzerinden, her şeyi karşıya atar. Politika taraf olmayı, çatallanan yola karşı konumlanışı ve hareketi gerektirdiğinden, anarşizm politikadan nefret eder.
Bugün solda ve Müslümanlar arasında mevcut durumun kollanmasını isteyenler, insanları bir tür anarşizm yoluna sürüklemektedir. Bu, zihnin boşalması, cahilleşme ve ayrımlara, sıçramalara, çatallaşmalara karşı körleşmeyle sonuçlanmaktadır.
Panik atak döneminde, yaşadığımız taşikardi, sıkıntı, terleme, baş dönmesi ve soluksuzluğu politik bir eylem zannetmek, ciddi bir yanılsamadır. Tüm bu semptomlar, anarşizme yüzümüzü dönmemizin sebebidir. Huzurlu sığınaklarda geleceğe dair bulunacak bir şey yoktur.
Kerim Kamoğlu
Devamını oku ...

Ahmet Kaya İslamcı mıydı?

Ey felekê xaînê te çira li me wa kir,
Te kone me ji nava kuna rakir.
Te mala me xirab kir, te zar û zêçê me bê xedê li ortê perîşan kir.
Te dilê dostan şikand, dilê dijminan li me şa kir
Lê wayê, hey felekê.
Hey birano hunê birênin çîyayê agirê dîsa bi dax û dumane çi bilinde.
De kama xwe bilind kirye, reşa xwe girêdaye,
Hizne buye bang dike, çîyayê hinde.
Dê tuyê bêjî çîyayê agirî bi gur û hirsa xwe tejî buye
Agirî agirî dîsa xwun di girî
Felekê yaman, xayînê yeman, bê bewtê yeman dê hayê..
Şivan Perwer, bir acıyı resmetmek için böyle diyor ve devamında “mert olan, yiğit olan, bizim feryadımızı duysun, imdadımıza yetişsin. Namert, korkak olan hanımının eteğinin altında gizlensin!” diyor. Duygularımı anlatmaya böyle mi başlamalıydım, bilmiyorum… Söze böyle girilir galiba.
Askerî darbenin ağır militarist baskısının altında cendereden geçmiş yaralı bir yüreğin, duygusal anaforunda adeta kaybolurken, Mezenderan yakınlarında Hazar Denizi’nin yeşillikle buluştuğu yerde kamp kurmuştuk. Türkiye’den bir misafirimiz vardı ve gelirken sadece kulaklıkla dinlenebilen bir Walkman müzik çalar getirmişti. Hepimiz meraklı bir şekilde çalan müziği dinlemek için sabırsızca, sıramızın gelmesini bekliyorduk. Gurbet, böyle bir şey işte. Her şeyi özlüyorsun… Sabaha yakın, med-cezirin sahilleri su altında bıraktığı bir zamanda sıra bana gelmişti. Ahmet Kaya “Odam Kireç Tutmuyor”, “Saçlarına Yıldız Düşmüş Koparma Anne”, “Penceresiz Kaldım Anne” diyordu… Gurbetin, hasretin, özlemin ötesinde bir şeydi bu… Her sözü benden bir parçadan bahsediyordu. Gün aydınlanıncaya kadar, herkes derin uykusundayken hıçkırıklara boğularak özgürce dinledim. Bunların her kelimesi yaşanmışlığın şahitliğiydi.
Sonra, 1999 yılının sonbaharında misafirlerle gezinirken Harbiye’de Ahmet Kaya’nın konserine denk geldik. O zamanlarda, üniversitelerde 28 Şubat postmodern darbesinin despot uygulamalarıyla mağdur olan başörtülü öğrencilerin durumu gündemdeydi. Ön sıralar başörtülü insanlarla doluydu. Ahmet Kaya, daha önceki zamanlarda birçok kez başörtüsü zulmüne karşı olduğunu ve bu meseleden dolayı mağdur olan kardeşlerinin yanında durmaya devam edeceğini söylemişti. Despotlar ve onların kaypak, korkak, yalancı yardakçıları bundan rahatsız olmuşlardı. Olaya bir de “Kürtlerin de hakları olabilir” söylemi eklenince, “vatan haini!” damgasıyla sosyal alanda öteki ilân edilmişti. Ve ilginçtir ki, Türklük adına karşı çıkan zihniyet ikinci kuşak mülteciler ve Türk asıllı da değillerdi. Egemenleri, gücü kutsayan, haklı gösteren bir tarihin ürünü olan Serdar Ortaç karakterli ikinci kuşak göçmenler, egemenlerin nezdinde belli bir saygınlık, konum ve çıkar elde etmek için böyle bir duruş sergiliyorlar. Düşünce ve pratiklerinde samimi olmadıkları, öç alma perspektifinden olaya yaklaştıkları için hakkı ve adaleti de inşaa edemez hâldeler. Onların adalet anlayışları, iftira, yalan, dedikodu, hakkı sabote etme ve öç alma ruhsalı üzerinde biçimlenir.
Konserinde, başörtülü öğrencilerin üniversite önündeki mağduriyetine, onlara reva görülen zulme değindiğinde büyük bir alkış almıştı. “Onurlu insan gibi yaşamanın yollarını araştırıyoruz. Türbandan dolayı sorun çıkarıyorlar. Demokrasilerde çifte standart olmaz. Demokrasi bu ülkede yaşayan 70 milyon insan için olmalıdır. Ben kendi adıma diyorum, özellikle sokaklarda dövülen binlerce insanlardan biri olarak, dövülen, horlanan işçiler yetmiyormuş gibi üniversite kapılarında türbanlı insanlara da verip-veriştiriyorlar. Size şunu söyleyeyim arkadaşlar: Alınması gereken en namuslu, en onurlu, en şerefli, en kişilikli tavır; ‘inanca saygı, düşünceye özgürlük’tür. Bunun için, eğer bizim arkadaşlarımız üniversiteye kotlarıyla, blucinleriyle girebiliyorlarsa, türbanlı kardeşlerimiz de her zaman girebilmelidirler.” diyordu.
Sırada “Diyarbakırlı Bahtiyar” vardı… “Diyarbakırlı Bahtiyar”ın yaşadıkları tarih boyunca mazlum, erdemli, ahlâklı insanların çektiklerini özetliyordu. Onun hayatından kesitler aktaran ağıtta, egemenlerin kirli yüzü deşifre oluyordu. Diyarbakır cezaevini hatırlarken, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran eliyle sistemin 80 askerî darbeyle öç alırcasına uygulamaya koyduğu vahşetin sadece bir kısmının ifşa olduğunu da unutmamak gerekir…
“Rastlardım avluda volta atarken, cigara içerken,
Yahut coplanırken, kimseyle konuşmaz
Dal gibi titrerdi, çocukça sevdiği çiçeği sularken.
Diyarbakırlıymış, adı Bahtiyar
Suçu saz çalmakmış, öğrendiğim kadar…”
Bazı marjinal solcular, Ahmet’in İslamcı olduğunu söylerken, bazı şoven kafalılar da onu ırkçılıkla suçluyorlardı. Onlardan her biri onu kendi renginde göremediği veya üzerini örtmeye çalıştıkları çirkefliklerinin ortaya çıkması korkusu çerçevesinde tehlike gördükleri için böyle bir iftira kampanyasına başvuruyorlardı. Oysa Ahmet Kaya’nın her ikisi de olmadığını Serdar Ortaç karakterinde özetlenen herkes iyi biliyordu. Hâkim zihniyetlerin tamamında böyle bir bakış açısı var. Ya onlar gibi olacaksın, düşüneceksin, pratik sergileyeceksin, ya da onların karşıtı olarak algılanırsın. Bunun aksi mümkün değil, onların rengine, onların inandıklarına, onların kırmızı çizgilerine, hassasiyetlerine, bakış açılarına sahip olmadığın müddetçe kabul görmezsin. “Sen onların putlarına ibadet etmedikçe, onlar seni kabullenmezler” gerçeği, hiçbir zaman değişmez… İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Her şey bütünlük içerisindedir, hem putları ve hem de yaratıcıyı aynı potada tutamazsınız, parçacılık kurtarmaz…
Ahmet Kaya, en çok ihanetten, namertlikten, içten pazarlıklı olmaktan, komplocu karakterlerden, vefasızlıktan, tutarsızlıktan rahatsızdı. Bunu, acıyla yoğrulmuş mısraların içerisinde sürekli ezgilerinde dile getiriyordu. Dik durmasını, iftiralara, dedikodulara, karalamalara, sosyal-siyasal korucuların komplekslerine/komplolarına, modern ihanete rağmen ilkeli, ahlâklı olmaya, mazlumdan, haklıdan yana tavır almaya gayret gösteriyordu. Bazen bir arslan gibi kükrüyor, bazen bir okyanusun dalgaları gibi derinliğin senfonisini bestelercesine enginlere uzanıyordu. Kimi zaman da bir çocuk gibi hıçkırıklara boğulup sessizleşiyor, acının engin dalgaları arasında kayboluyordu. Ömrü boyunca fedakârlıktan, tevazudan, mertlikten, şerefli olarak dik durmaktan, mazlumun yanında olmaktan geri kalmadı. Tehditler, iftiralar, namertçe karalamalar onu yıldırmadı. Çünkü çok iyi biliyordu ki, sahada bu çirkefliklere bulaşanların kanı beş para etmezdi… Kendisinden çok şey verdi dostlarına, arkadaşlarına, topluma, ama talep ettiklerinin hiçbirini alamadı, vefa görmedi. Çünkü her defasında ihanet onun karşısında tehlikeli bir bariyer oluyor, ihanetin linç politikası sırtını egemenlere dayayarak şiddete yöneliyordu.
Gurbette bütün güzelliklerin hasretiyle, bütün onursuzlukları, ihanetleri, ikiyüzlülükleri, döneklikleri protesto edercesine erdemli bir duruş sergiledi. Zalimlerin adamı olarak anılmaktansa, mazlumların bir duasını almak ona yetiyordu.
Kendisine göre bir dünyası vardı. Onun dünyasında zulme, adaletsizliğe, haksızlığa, ihanete, vefasızlığa yer yoktu. Sadece “anadilimde bir türkü söylemek istiyorum” demişti, ırkçılığın, ihanetin sözcüsü olanlar çekemediler. Onun direnen, dik duran, baş eğmeyen ruhu insanlık vicdanında hep yaşayacaktır.
Aslen Adıyamanlı olup 1957 yılında Malatya'ya göç etmiş olan ve on altı yaşında yasadışı afiş asmaktan hapse atılan Ahmet Kaya ile o kadar çok ortak yanımız var ki! Eminim her birinizin vardır… Bulunduğumuz mahalle ve amele yansıyan bireysel pratikler hariç ona baktığım zaman, kendime ait çok şey buluyorum.
Ahmet Kaya’yı, Serdar Ortaç karakterinin karşıtı değerleri ifade ettiği, yansıttığı için önemli buluyorum. Zulme karşı duruşu, onursuzluğa pirim vermemesi, güç odaklarının yanında görünmek için takla atmadığı, yağcılık, kaypaklık, dalkavukluk, hile ve kurnazlıklara yönelmediği için önemsiyorum.
Hayatı boyunca halkların kardeşliğini savunuyor olmasına rağmen, bölücülük yaptığı iddiasıyla birçok albümü toplatıldı ve konserleri iptal edildi. Çünkü sistemin karşısında özgün ve muhalif bir kimliğin korunmasını savunuyordu. Dünyadaki bütün halkların özgürlüklerini, haklarını savunduğunda sesleri çıkmayanlar “Kürt” kelimesini duyduklarında dört elle “emperyalistlerin çizmiş olduğu sınırlar içerisindeki toprak bütünlüğünü, kırmızı çizgileri olarak” savunmaya geçiyor ve yüreğin sesi olan ezgilere bile tahammül edemediklerini gösteriyorlardı. O kadar yalan, iftira ve kara propagandaya maruz kaldı ki, şovmen Serdarlar 10 Şubat 1999'da Magazin Gazetecileri Derneği'nin Princess Otel kongre salonunda düzenlenen ödül töreninde bütün kinlerini kustuklarında, orta yerde yalnız kalmış ve kargaların gürültüsü mesaj yüklü güvercinleri karanlıklarında silikleştirmişlerdi. Onun türküleriyle büyüyenler bile ya saldırı selinin içerisinde oldular ya da gürültünün büyüklüğünden ürküp, korkakça, namertçe bir şekilde köşelerine sindiler.
O gece Ahmet, yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı ve ödül konuşmasında: "Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Önümüzdeki günlerde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." dedi. Bu sözleri üzerine davetlilerin bir kısmı tepki gösterip, küfür etmeye ve kendisine çeşitli eşyalar fırlatmaya başladılar. Kendilerini şerefli zannedenler Serdar Ortaç’ın yönlendirmesiyle, “Onuncu Yıl Marşı”nı okuyarak bilinçaltındaki şovenizmi, kini, öfkeyi, öç alma duygusunu en uç noktada tahrik ettiler. Kürtçe türkü söylemeyi egemenliği için tehlike gören, tekçi, korucu zihniyet o kadar gürültü çıkardı ki, vicdanları bu manzaradan rahatsız olanlar bile tepki göstermeye cesaret edemediler ve zülüm adeta masumiyet zırhına büründü. Serdar Ortaç karakteri, “çıkarın bu şerefsizi buradan!” diyerek, masadaki çatal, kaşığı ona fırlattılar. Şarkısını küfürler, tehditler, havada kendisine doğru atılan çatal-bıçak saldırısı altında sürdürdü. Bu tepkiler üzerine "Kürt realitesini de kabul etmek zorundasınız" dedi ve yerine oturdu. Daha sonra linç girişimine maruz kaldı. Yargılanmaya başladı ve bir süre sonra yurtdışına gitmeyi tercih etti. Ve 16 Kasım 2000 sabahı bir kalp krizi sonucu Paris'te hayatını kaybetti.
Vicdanları bu zulümden rahatsız olanlar, hiçbir zaman Serdar Ortaç karakterini affetmedi, etmez. Serdar’ı sadece bir karakteri anlatırken örnek bir isim olarak seçtim. Başka isimler olabilirdi. Sadece göz önünde ve bu olayın figüranlarından biri olduğu için bu ismi seçtim. Yoksa despot, jakoben ırkçı sistemin tetikçiliğini yaptığı, kendilerini seçilmişlerin üzerinde gören misak-ı milli savunucularına figüranlık yaptığı için defalarca özür diledi. Hatta inanmadığı, samimiyet sınavından geçemediği çıkışlar yaptı.
Ahmet Kaya’nın yaşadıkları toplumumuzdaki iki karakteri bütün açıklığıyla ortaya koyması açısından önem taşıyor. Bugün de bütün mahallelerde bu karakterleri fazlasıyla görebilirsiniz. Bu karakterin bizim mahallemizde ve bize yakın duran çevrelerde fazlasıyla değer kazanması ve bütün değerlerimizi işporta tezgâhlarına düşürmesi da üzüntü vericidir, ama bir gerçektir. Allah bizi bu karaktere sahip şovmenlerin şerrinden korusun. Gerçekten de onlar şer odaklarıdır. Son olarak şu unutulmamalıdır, adalet, hak sadece ahirete havale edilen kavramlar değildir. Kesinlikle bu dünyada karşılığı vardır, Serdar olayında bunu bütün açıklığıyla görüyoruz. Şerefin, mertliğin, dürüstlüğün, ahlâkın, dik durmanın, özgün olmanın, sırat-ı müstakim üzere yürümenin, erdemliliğin, şahitliğin, İbrahimî ahlâk üzere direnmenin zalimlerin gölgesinde aranmaması gerektiği düşünüyorum…
Evet, Ahmet Kaya İslamcı değildi. Ama İslamcılığın sosyal ve siyasal alanda teorik olarak savunduklarının tamamını hayatına yansıtıyordu… Zalimlere karşı duruşu, ironi yapan şovmenlerden farklıydı en azından.
Zalim olsa ne rutbe bi-perva,
Yine bunyad-i zulmü biz yıkarız!
Merkez-i hake atsalar da bizi,
Kure-i arzı patlatır çıkarız!
[Namık Kemal]
Devamını oku ...

Mariátegui Hindistan’da

Harry E. Vanden ve Marc Becker’in José Carlos Mariátegui: An Anthology isimli çalışmasına önsöz
Harry E. Vanden ve Marc Becker'in José Carlos Mariátegui: An Anthology (Kharagpur: Cornerstone Publications, 2013; ilk basım New York: Monthly Review Press, 2011) isimli çalışmasının Hintçe basımının yapıldığı esnada Vanden Hindistan’da José Carlos Mariátegui’nin düşünceleri üzerine kendi görüşlerini iletmek için bir seminer turu düzenlemektedir. Bu fırsattan istifade ederek bizler de Bernard D'Mello ve Alpa Şah’ın çalışmanın Hintçe baskısı için kaleme aldıkları Önsöz’ü yayınlıyoruz.
Genel inanışa göre, yaşlandıkça insanın yeni dostlar bulması zorlaşır. Ama José Carlos Mariátegui’nin yazılarından oluşan bu antolojiyi yayına hazırlayan, çeviren ve takdim eden Harry Vanden ve Marc Becker ile birlikte yoldaşlık da hemen peşi sıra geldi. Geçen yıl Temmuz ayında Oxford’da radikal toplumsal hareketlerin deneyimlerini kıyaslamalı ele almak amacıyla, Ekonomi ve Sosyal Araştırma Konseyi atölyesinde bir araya gelmiştik. Ardından Hindistan’da José Carlos Mariátegui’nin Latin Amerikalı işçiler, fakir köylüler, yerli halklar ve devrimci aydınlardan damıttığı mirasını Hindistan’a yayma konusunda bir fikir oluştu. Bu kitap, söz konusu niyetin bir ürünü. Hindistan hükümetinin hâlâ yürürlükte olan sömürgeci isyan kanununu Hindistan devletinden hesap soran aydınların suratına tokat gibi çarptığı günlerde, sürgüne gönderilmiş ve iki kez hapse atılmış olan Mariátegui’nin gazete yazıları ve politikasının da aynı ölçüde isyankâr bir nitelik arz ettiğini belirtmekte fayda var.
Mariátegui, yirminci yüzyılın en etkili Latin Amerikalı Marksist aydınlarından biridir. O Ernesto Che Guevara’yı derinden etkilemiş bir isimdir. Ana akım Peru Komünist Partisi’nden ayrıldığında Abimael Guzman, kendisine önderlik edenin “José Carlos Mariátegui’nin aydınlık yolu” olduğunu söylemiştir. Bugün Latin Amerika’da solun son on yıl içinde yeniden dirilmesiyle birlikte, kıtanın yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi meselesiyle uğraştığı bir dönemde Mariátegui’nin fikirleri, özellikle Peru, Bolivya, Ekvator ve Venezüella’da yeniden karşılık bulmaktadır. Esasında bizim Mariátegui’nin Latin Amerika, özelde Peru gerçekliği dâhilinde Marksizmi teorik ve pratik açıdan uygulamasından daha öğrenecek çok şeyimiz var. Bu noktada söz konusu uygulamaların kendi döneminde, yirmili yıllarda da ihtilaflarla karşılaştığını bilmek gerekiyor.
Bir açıdan Hindistan bağlamında bu antoloji tam zamanında yayınlandı. Burada, başbakan tarafından Hindistan devleti için en büyük iç güvenlik tehdidi olarak etiketlenen Hindistan solunun en radikal karşılığı, kendi teori ve pratiğini yenileme ve tazeleme konusunda ciddi bir mücadele veriyor. Maoist devrimciler ya da bir zamanlar bilinen isimleriyle Naksalitler bugün adivasilerin (Adivasi: Hindistan’da yaşayan aborjin kökenli olduğu iddia edilen, kast sistemi yerine kabile tarzı örgütlenmiş heterojen etnik veya kabilevî grupların ortak adı) ve diğer kabilelerin hâkimiyetindeki orta ve doğu Hindistan ormanlarının ve tepelerinde sıkışmış durumdalar. Bu bağlamda, “Yerli Sorunu”nun sınıf mücadelesiyle ilişkisinin alt kıtada neredeyse hiç teorize edilmediği noktada, Mariátegui’nin Latin Amerika’da ortaya koyduğu çığır açıcı tez hâlâ düşünmeyi kışkırtan önemli bir tez olarak karşımızda duruyor.
Bu tezle işe başlamak, Mariátegui’nin devrimci pratiğinin doktriner olmayan, yaratıcı ruhuna işaret etme noktasında önemli. Yerelin koşullarına çok az değen genel ilkeler tatbik etmek yerine Mariátegui, esasta işe Marksizmi farklı milletlerin somut gerçekliklerine dikkatle tatbik ederek başlamak gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle Latin Amerika’da sosyalizmin “kahramanca bir yaratım” olması gerektiğini, Latin Amerika’nın kendi gerçekliğinden türeyerek hayata açılması gerektiğini söylüyor.
Yerli Sorunu’na ilişkin olarak Mariátegui, 1920’lerin sonunda Quechua ve Aymara halklarının çoğunluğu teşkil ettikleri Güney Amerika Andlar’ında ayrı bir Yerli Cumhuriyeti kurulmasına ilişkin Komintern önerisine karşı çıkıyor. Lenin’in Ulusal Sorun analizindeki incelik Stalin’in formülünde kaybolmuş durumundadır ve Komintern baskıcı devlet yapılarından millî azınlıkların ayrılmasına ilişkin kendi kaderini tayin hakkını savunmakta, hatta bu öneriyi Birleşik Devletler’in güneyi ve Güney Afrika’da Siyah Cumhuriyetler kurulmasını içerecek biçimde sunmaktadır. Mariátegui’nin tespitine göre, mevcut millî devlet oluşumu ayrı bir Yerli Cumhuriyeti’ni diriltmek için fazla gelişkindir ve Yerli halkların gördüğü zulüm ya da genel manada Yerli Sorunu yerlilerin kırsal proletarya olarak kendi sınıf ilişkilerinin bir işlevinden ibarettir. Onun tespitiyle, yerlilere temel sınıfsal meselelere işaret etmeksizin ayrı bir millî/ırkî ya da etnik azınlık olarak muamele etmek, sadece, beyaz hâkim devlete benzeyen, sömürücü bir Yerli burjuva devletin kurulmasıyla sonuçlanacaktır. Bu nedenle mevcut devlet yapıları içinde eşitlik için dövüşmek, yerlilerin sefaletini ve marjinalleşmesini artırmaktan başka bir işe yaramayacak bir girişim olarak, kendilerini alternatif devletler dâhilinde moderniteden ayrılmalarından daha iyi bir yoldur.
O gün olduğu gibi bugün de Mariátegui marjinalleştirilmiş ve fakirleştirilmiş etnik grupların millî/etnik ya da ırkî azınlıkları içerip içermediğine, içeriyorsa, bunlar dâhilinde işleyen kimlik ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair önemli sorular sormaktadır. Her ne kadar ırkî ya da etnik kimliği ve sınıf kimliğini iç içe geçen olgular olarak görse de Mariátegui, yerli halkların yaşadıkları sefaletin merkezinde olan ırkî ya da etnik zulüm ve ayrımcılığı ortaya koyan kimlik politikasına karşı çıkar. Bunun yerine o, Yerlilerin maruz kaldıkları zulmün sosyoekonomik bir mesele olduğuna ilişkin materyalist iddiaya sırtını yaslar ve zulmün kaynağının o dönemde Peru kırsalında feodalizmin mirasının alt edilmemesi ve toprağın eşitsiz dağıtılmış olması olduğunu söyler. Toprağın korunması ve Yerlilere yeniden dağıtılması meselesinin, tabiatları gereği toprağa bağlı olan Yerlilere dönük bir kimlik politikasıyla herhangi bir bağı mevcut değildir; esasında Yerlilerin sorunu, Peru’nun mülkleştirme ve sömürüye dayalı özgül tarihinin bir sonucudur. Devamında Mariátegui, Yerli halkların kurtuluşu için en iyi yolun etnik manada bir ayrımcılık değil, onların sosyalist bir devrim için verilecek mücadelede tüm ırklardan işçi ve köylülerle buluşması olduğunu söyler. Böylelikle Mariátegui, Yerli Sorunu’nu etnik ya da kimlik tabanlı değil, bir sınıf mücadelesi olarak tasarlar.
Elbette bu, Mariátegui’nin Yerli mücadelelerinin ya da etnik kültürlerin önemini reddettiği anlamına gelmez. Aksine o, Yerliliğin özel kimi yerel bağlamlar dâhilinde nasıl işlediğine dair derinlikli bir anlayış geliştirir. Ayrıca sözde şanlı geçmişe geri dönüşe gerici tarzda romantik bir çağrı olarak “Yerliciliğe” karşı olan Mariátegui’ye göre, İnka komünizminin geride bıraktığı miras ile komüniteryan gelenekler, Latin Amerika’da sosyalizmin yaratılması için gerekli Marksist-Leninist sosyalist teori ile modern teknolojiyle kaynaştırıldıkları takdirde, hâlâ önemli hususlardır. Mariátegui, Yerli halkın eşitlikçi bilincini onların yaşadıkları mahrumiyet çerçevesinde anlamlandırmaktadır. Mülksüz köylü Yerliler kendi emek güçleri üzerinden bir toplu sözleşme yapabilmek için emek çeteleri tesis etmektedirler ve “dışarıdan gelenler”ce topraklarının zorla satın alınmasına karşı önlemler alacak kolektif bir çaba içine girmektedirler. Ayrıca Yerliler, ortak kamu yararına hizmet eden, emek değiş tokuşuna dayalı ortakçı bir sistem kurmuşlardır. Esasında Komintern’in halk sınıflarının sorunlarının çözülmesinde gerekli bir aşama olarak burjuva demokratik devrim aşamasını savunan görüşüne karşı Mariátegui’nin teleolojik olmayan perspektifi, köylü Yerlilerin bu komüniteryan gelenekleri için büyük bir umuttur. Onun kanaatine göre, köylü Yerlilerin eşitlikçi bilinci, proleter bir öncünün önderliğinde, sosyalizm için oldukça etkili bir fail olabilecektir.
Günümüz Hindistan’ında her ne kadar adivasiler bugün devrimci solun ana temsilî cephesi ise de “Dalit Sorunu” (Dalit: Hindistan genelinde çok sayıda sosyal gruptan oluşan “dokunulmaz” olarak anılan halk topluluğu.) aksine, “Adivasi Sorunu” ya da “Yerli Sorunu” sol tarafından çok az teorize edilmiş bir husustur. Adivasilerin marjinalleştirilmesinin, uzun süredir varlığını koruyan aşırı ekonomik baskıların etkilerinin zaman içinde birikmesinin bir sonucu olarak, sosyal hiyerarşinin en alt kademesine sürgün edilmiş olmalarının uzun bir tarihi vardır. Toprak elde etmeleri engellenen, yaşadıkları ormanları sömürgeci güçlerce sömürülen adivasiler, sezonluk göçmen işçiler olmaya zorlanıyorlar. Çok uluslu şirketlerle bağlantı içindeki hükümet eliyle yaşadıkları topraklardaki madenlere ve kaynaklara el konuluyor. Her ne kadar geçmişte komünistler adivasileri “köylü kabileler” olarak örgütlemişlerse de zaman içinde orta ve fakir köylülükle ve kabile dışı topraksız halkla birleşme yolları arayan hareket için son yıllarda “Yerlicilik” politikası ile Yerli merkezlilik sınıf tabanlı hareketlilik için suyu fazlasıyla bulandırmış durumda.
Bugün Yerli merkezlilik ya da kimlik politikası epey rağbet görüyor. Bu politika, “dışarıdan gelenler” ve devletin zulmüne karşı adivasileri birleştireceğini iddia eden uluslararası STK’lar ittifakınca destekleniyor ve gücünü tüm dünya genelinde Yerli halkların teşkil ettiği şebekelerden alıyor. Söz konusu politika, ayrıca Hristiyan evanjelistlerin ve yarı faşist Hindu güçlerinin (örneğin sağcı paramiliter Hindu örgütü Rashtriya Swayamsevak Sangh’ın (Millî Vatansever Örgütü) Vanvasi Kalyan Ashram isimli sosyal dayanışma faaliyeti epey etkili) adivasiler içinde dinlerini yaymak amacıyla yürüttükleri çalışmalar için de gerekli zemini teşkil ediyor. Dahası bu politika, devlete karşı yürüyen örgütlü direnişten kabileleri uzaklaştırmak için hükümetin korumacı ve aşamalı politikalarının da temelini teşkil ediyor. Örneğin devlet bu noktada 1996’da Pençeyet (Planlanmış Alanın Genişletilmesi) Kanunu’nu ve 2006’da da halk arasında Orman Hakları Kanunu olarak bilinen, Planlanmış Kabileler ve Diğer Geleneksel Orman Sakinleri (Orman Haklarının Kabulü) Kanunu’nu çıkarttı. Bu bağlamda sınıf mücadelesinin uzun tarihi sıklıkla kimlik politikasına dayanan yerli mücadelesine doğru daraltılıyor.
Mariátegui 1930’da 36 yaşında iken vefat etti ancak şüphesiz ki bugün hâlâ düşünceleriyle hayatta. O bize Yerliciliğe yaslanan kimlik politikasının aslî amaçtan bizleri uzaklaştırdığını hatırlatan bir isim. O, sosyalizm için gerekli bir güç olarak adivasilerin komüniteryan geleneklerine dikkat çekilmesi ve diğer kastlara mensup topraksız fakir ve orta köylülükle adivasilerin müttefik olması gerektiğini, bu noktada Yerli Sorunu’nun özgül Hindistan bağlamı dâhilinde nasıl işlediğini göstermesi bakımından önemli.
Hatalarımızın önemli bir bölümü, Rus ve Çin devrimlerini eleştirel manada öğrenmek yerine, onları mekanik biçimde taklit ve kopya etme eğilimimizden kaynaklanıyor. Eğer Mariátegui bazı yazılarının ileride Hindistan’da ilk kez yayınlanacağını bilseydi ki biz bunu bildiğini ya da her şeyin ötesinde arzuladığını düşünüyoruz, mutlaka şöyle derdi: “Hindistan’da sosyalizm “kahramanca bir yaratım” olsun; Hindistan’ın kendi gerçekliği devrime kendi cansuyunu katsın.”
Bernard D'Mello ve Alpa Şah
Devamını oku ...

Rejimin Yıkılması Zaruri

Sudan Komünist Partisi (SKP), hükümetteki Ulusal Kongre Partisi’ne (UKP) yönelik ağır eleştiriler yöneltti ve ekonomik kötüleşmeden söz konusu hükümeti sorumlu tutarak, rejimin yıkılması için daha fazla çalışmaları gerektiğine vurgu yaptı.
SKP, ayrıca muhalefetteki Sadık Mehdi liderliğinde hareket eden Ulusal Ümmet Partisi’nin (UÜP) ve Muhammed Osman Mirgani liderliğindeki Demokratik Birlikçi Parti’nin (DBP) politik yaklaşımlarını da eleştirerek, bu iki partinin rejimin ömrünü uzatma noktasında katkılarda bulunduğunu söyledi.
SKP merkez komitesi, Cuma günü diğer illerdeki parti bürolarıyla ortak bir toplantı düzenleyerek, mevcut politik ve ekonomik durumu tartıştı ve 2015’te gerçekleşecek genel seçimleri boykot etme kararı aldı.
Sudan Tribune’ün eline geçen açıklamada SKP amacının, sivil itaatsizlik ve genel grev yoluyla rejimin yıkılması için geniş bir cephe oluşturulmasına yol açacak kitlesel huzursuzluğu derinleştirmek olduğunu ifade etti.
Parti, muhalif şemsiye örgüt Ulusal Uzlaşma Güçleri’nin (UUG) birliğinin sürdürülmesi ve birliğin gündelik çalışmasının başlaması yönünde çağrıda bulundu.
Açıklamada ayrıca UUG’nin yeniden inşası ile ilgili zayıf argümanların ifşa edilmesi ya da muhalefet güçleri için yeni bir anlaşma imzalamak suretiyle, halk ayaklanmasının korunmasına yönelik bir çağrıya da yer verildi.
SKP, bu talepler üzerinden, UUG’ye katılımını askıya alan Ulusal Ümmet Partisi’nin ortaya koyduğu önerilere değindi.
Açıklamanın ifade ettiği üzere, kısa süre önce yapılan protestolara yol açan nesnel koşullar hâlâ varlığını sürdürmektedir, ayrıca rejimin ekonomik ve politik sorunlardan kurtulması mümkün değildir.
Geçen Eylül ayında ülke tarihinin en etkili protesto dalgalarından birine tanık olunmuş, bu olaylar esas olarak hükümetin akaryakıt teşviklerini kesmesi ve benzinle mazot fiyatlarının artmasına ilişkin kararının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
Yetkililere göre, gösterilerde 84 kişi katledilmiş, ancak muhalefetin, insan hakları örgütlerinin ve eylemcilerin ifadelerine göre bu rakam 200’ü aşmıştır.
SKP, açıklamanın devamında, muhalefeti zayıflatmak ve onun birliğini parçalamak amacıyla rejimin benimsediği aldatıcı yöntemler konusunda uyarıda bulunmuş, muhalefetteki kimi kesimlerin ülkenin çıkarları doğrultusunda onun birliğini muhafaza etme bahanesiyle rejimle uzlaşma niyetleri taşıdığını söylemiştir.
Açıklamada, ayrıca devrimin farklı aşamalarına işaret edilmiş, SKP’nin stratejisinin tüm gayretini ve maddî kaynaklarını rejimin yıkılması yönünde seferber etmek olduğu söylenmiştir.
Açıklamaya göre, rejim, özgürlükler, demokratik dönüşüm, çoğulculuk, âdem-i merkeziyet, kimlik ve Sudan’daki kapsamlı krizin çözülmesi için en önemli öncelik olan dengeli bir kalkınma gibi meseleleri kasten görmezden gelmektedir.
Açıklamada ayrıca Darfur’daki kabileler arası çatışmaların olumsuz etkisinden söz edilerek, Darfur, Güney Kordofan ve Mali Nil’deki iç savaşların sürmesine ve tırmanmasına ilişkin tespitlere yer verilmiştir.
Buna göre, Ulusal Kongre Partisi’nin iktidar üzerindeki mutlak kontrolü onun ülkeyi yönetememesine neden olmuş, UKP, Sudanlı yurttaşların büyük çoğunluğunun çıkarları yerine, kendi ortaklarına hizmet eden politikalar uygulamıştır.
SKP, ayrıca UKP politikalarının, özelde kamuya ait ziraat, sanayi ve hizmet şirketlerinin özelleştirilmesinin yozlaşmayı derinleştirdiğini söylemiştir.
Parti protestolardan övgüyle söz etmiş, rejime çalışan keskin nişancıların ana hedefi olan gençlerin ve kadınların büyük bir cesaret gösterdiklerini ifade etmiş, gösteriler esnasında görülen vandalizm ve yağma olaylarının rejim güçleri ve yandaşları eliyle gerçekleştirildiğini tespit etmiştir.
SKP toplantısı, Ulusal Ümmet Partisi lideri Mehdi’nin politik duruşunu ve onun Ulusal Uzlaşma Cephesi’nin kontrolünü ele geçirmeyi ya da en azından onun içinde paralel bir muhalefet bloğu kurmayı amaçlayan önerilerini eleştirmiştir.
Geçen ay Mehdi, açık bir alternatif konusunda politik ve sosyal gruplar arasında bir anlaşma sağlanana dek, hükümet aleyhtarı herhangi bir ayaklanmayı partisinin desteklemeye hazır olmadığını beyan etmiştir.
O gün Mehdi, partisinin kısa süre önce yaşanan protestolara parti üyelerinin katılmaması yönünde çağrı yaptığını söylemiştir.
Mehdi, söz konusu tespitinde, “Ulusal Ümmet Partisi üyesi gençlerin protestolara davet edilmemesinin nedeni uygun bir seçeneğin olmayışıdır, bizler öncesinde seçeneğin kim olduğu sorusunu gündeme getirmiş ama bu seçeneği bulamamıştık.” demiştir.
Ulusal Ümmet Partisi politbürosunun kimi üyeleri, Mehdi’nin Ulusal Kongre Partisi ile gizli bir temas kurduğuna, böylelikle rejim karşıtı kitlesel gösterilerden uzak durma yönünde güvence verdiğine inandıklarını söylemişlerdir.
Geçen Haziran ayında Mehdi, kendi partisinin bir temsilcisi programın oluşturulmasında rol oynadığını söylemesine rağmen, Ulusal Uzlaşma Cephesi’nin rejimin yıkılmasına dönük 100 günlük planı onaylamayacağını söylemiştir.
Bunun yerine Mehdi, meydanlarda ve başka yerlerde yapılacak oturma eylemlerini organize etme ve imza toplama üzerinden rejimi değiştirmek amacıyla farklı bir teşebbüste bulunmuştur.
Ayrıca SKP, Demokratik Birlikçi Parti lideri Muhammed Osman Mirgani’nin politik yaklaşımlarını da eleştirerek, Mirgani’nin partisini ve dinî tarikatını (Hatmiye) rejimin emrine amade kıldığını söylemiştir.
Aralık 2011’de DBP muhalefet güçlerini terk edip Ulusal Kongre Partisi’nin “geniş tabanlı” hükümetine katılmış ve Mirgani’nin ifadesiyle, “ülkenin geleceğini kurtarma ihtiyacı” doğrultusunda hareket ettiğini iddia etmiştir.
Sudan’daki en büyük muhalefet partilerinden birinin hükümete katılma kararı içte ciddi itirazlara yol açmış, birçok parti üyesi gösteriler tertiplemiştir. Parti federal kabinede üç bakanlık almıştır.
SKP toplantısı, ayrıca Sudan Devrim Cephesi ile kurulan güçlü bağların muhafaza edilmesi kararını onaylamış ve rejim karşıtı barışçıl mücadele yöntemlerinin teşvik edilmesinde cephenin oynayabileceği önemli role vurgu yapılmıştır.
SDC, Darfur, Güney Kordofan ve Mavi Nil’deki isyancı gruplar arasındaki koalisyonun adıdır.
9 Kasım 2013
Hartum
Devamını oku ...