Toplum-Birey Sahte Dikotomisinde Yitirilen “Devrim”

İster beğenelim ister beğenmeyelim, yaklaşık 30 seneyi sinesine yaslamış bir derginin, Birikim’in “Devrim? Dün-Bugün-Yarın” başlıklı bir sayı (Sayı: 205-206) hazırlaması, “kalbi solda atan” her Türkiyeli için heyecan verici ya da en azından ilgi çekicidir. Bu başlığı gördüğümde, birbirinden ayrı olmayan iki tema canlandı gözümde. İlk olarak bu sayı, “devrim”in Türkiye’deki serüvenini merkeze almış olabilirdi: İştirâkçiler, Doğu Halkları Kurultayı, Mustafa Suphi, desantralizasyon, ’68 “kopuşu”, kır-şehir, sol-içi şiddet, devrimcinin ahlâkî bir kahraman olarak sunulmasındaki mistifikasyon, gitgide ezoterikleşen dil ve örgütlenme pratiği; yani deneyimler, dersler, açmazlar...
Ya da belki bu sayı, tam da “devrim”in amacına binaen, dünya ölçeğinde bir sorgulamaya gitmiş olabilirdi: Bolşevik örgütlenme ve strateji, kolhoz ve sovhozlar, Spartakistler, dünya devrimi, tek ülkede sosyalizm, işçi konseyleri deneyimi, Kültür Devrimi, Kızıl Kmerler’i yaratan korkunç ironi, Latin romantik devrimciliği, Bolivarcılık; yani deneyimler, dersler, açmazlar...
Velhasıl, bir bilanço girişimi veya böylesi bir girişimin ilk adımlarıydı gözümde canlanan... Ya da öyle olması gerekirdi...
Doğrudan meseleye girelim: Bu sayıda deneyimler yok, dolayısıyla dersler de yok.[1] Burada sözkonusu olan; “açmazlar”ın fetişleştirilmesidir. Dolayısıyla “devrim”in tarihsel ve sosyal açıdan topyekûnleştirilmesi ve topyekûnleştirilmiş bu “devrim”in topyekûn reddiyesidir.
Milyonlarca insanın tarihselliği içinde harcadığı zihinsel ve bedensel enerji, bu noktada gözden silinmekte, ıskartaya çıkarılmaktadır. Zira milyonlarca etten-kemikten insanın biyografisinde nesnelleşen bir deneyim, iddiaya göre “yanlış fikirler uğruna” yaşanmıştır. Adını koymaktan çekinmemek gerekir: Bu, adlı adınca idealizmdir.
Diğer yandan bunun, diyalektik bir idealizm olmadığını da vurgulamak gerekir. Örneğin bir yazar, Marksizm’in, “hayat üzerine geliştirdiğimiz düşüncelerin hayatı etkilemediğini varsay[dığını]”[2] söylemektedir. Bu yazara göre, burada büyük bir çelişki sözkonusudur: “Materyalizm fikirlerin dünyayı şekillendiren eyleyicilikleri olduğunu kabul etmez gibi görünürken, dünyayı temelinden sarsabilecek bir devrimci fikir üretmiştir.”[3] Bu çelişkinin sebebi ise, sözkonusu düşünce sisteminin “İdeal-Madde”, “Gerçeklik-Temsil” gibi ayrımlara dayanmasıdır. Şimdi burada duralım ve bir tespitte bulunalım: Yazar, Sovyet Marksizmi’ni tek Marksist yorum olarak görmekte ve bu yoruma yönelik eleştirisini tüm bir Marksizm’e ve hızını alamayıp tüm materyalist düşünce geleneklerine yaymaktadır. Üstelik de bu eleştiriyi, ne acıdır ki, el kitapları düzeyinde yapmaktadır.[4] Oysa ki el kitaplarında kendini gösteren bu Marksizm yorumunun Marksist bir eleştirisi mümkün ve elzemdir; ancak yazar, bunu yapmak yerine, sözkonusu Marksizm yorumunun idealistçe bir eleştirisine demir atmaktadır. Bunun sebebi ise, bizzat Marx’ın insan-doğa, insan-toplum, toplum-doğa arasında kurduğu diyalektik ilişkisel râbıtaları görememesidir. Diğer yandan, materyalizmin devrimci bir fikir yaratmasının bir çelişki olarak algılanması, şu ve benzeri pek çok pasajın varlığını en iyi durumda bilmemek en kötü durumda ise yok saymak değil midir?:
“Eleştiri silahı, silahlarının eleştirisinin yerini alamaz elbette, maddi güç, ancak maddi güçle yenilebilir, gelgelelim teori de, kitleleri sarar sarmaz maddî bir güç hâline gelir.”[5]
Bu noktada cüretkâr bir tespit daha yapmamız gerekir: Yazara göre, “[Sovyetler Birliği] Ancak bir kez dağıldıktan sonra, tüm sosyal bilim cemaati, aslında yıkılmaya neden ramak kaldığını anlatmaya başladı. Hasımları da yakınları da, Sovyetler’in gücünü abartarak, kullandıkları destekçi veya karşıt siyasî araçları meşru kıldılar.”[6] İmdi, böylesi bir eleştiri ya toptancı (“topyekûn”cü) bir insafsızlığa ya çoğu zaman tarihyazımında görülen sabık bir yöntem hatasına veyahut da Marksist literatüre ilişkin derin bir cehâlete delâlettir. Toptancılık sözkonusu ise, bu olasılık “idealizm” saptamamızı pekiştirir; zira böylesi toptancı insafsızlık, idealizmin en temel alâmet-i fârikalarından biridir ve liberal özlemleri de durmadan depreştirir. İkinci olasılık geçerli ise, bir tarihsel sürecin sonucu bizzat o sürece dayatılıyor demektir: Zira Sovyetlerin sonuçta yıkılmış olması, onun “gücünün abartıldığını” göstermez; yani onun milyonlarca insanın muhayyilesini devindirip eylemini anlamlandırdığı[7], bir yüzyılın temel eğilimlerini belirlediği ve bugün de kimi yerlerde varlığını sürdüren irili-ufaklı onlarca siyasî ve toplumsal projenin esin kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Son durumda ise yazar, Rosa Luxemburg’un Lenin’le yaptığı polemiklerden, genç Lukács’ın, Gramsci’nin ve Korsch’un tâ 1920’lerde ve ‘30’larda geliştirdiği eleştirilerden, Che’nin iktisadî yazılarındaki Sovyetler eleştirisinden, velhasıl Sovyetlerdeki pozitivistleşmeye, sanayileşme fetişizmine, bürokratizasyona ve resesyona dikkat çeken koca bir külliyattan bîhaber demektir.
Hangi olasılığın geçerli olduğunun -ya da tüm olasılıkların geçerli olup olmadığının- takdirini okura bırakalım ve yazımız açısından büyük önemi hâiz olan bir tespiti baştan yapalım: Bu noktada işleyen bir “psikolojizm” sözkonusudur. Psikolojizm, buradaki anlamıyla, “insanlar”ın yerine “birey”in ikâme edilmesi ya da eşdeyişle, insanî deneyimin “birey”de eritilmesidir.
Sosyal bilimler literatüründe “psikolojizm”in aslolarak metodoloji tartışmaları içinde ele alındığı malûmdur. Kavramın anlamsal içeriğinin genişletilmesine dair bir tartışmayı başka bir yerde yaptık.[8] Dolayısıyla burada, “psikolojizm”in sosyal bilimlerdeki yansımalarını değil, “devrim” tartışmasındaki tezahürlerini ele alacağız.
Bu tezahürlerden biri; bildik bir entelektüel yanılsamasına dairdir. Sosyal yaşamla aslî bağını zihinsel yetisi aracılığıyla kuran ve çoğunlukla bunu meslekî (ya da hayatî) bir uğraş hâline getiren entelektüelin zihninde, bu yaşamın nesnel gerçekliği gitgide bulanıklaşır. Öyle bir ân gelir ki, bir sosyal inşâ olarak nesnelleşmiş olan sosyal tezahürler, salt zihinsel süreçlerin ürünleri olarak algılanmaya başlar. Bir başka deyişle, öyle bir ân gelir ki, “bilinç, mevcut pratiğin bilincinden başka bir şey olduğunu, gerçek olan bir şeyi temsil etmeksizin bir şeyi gerçek olarak temsil ettiğini gerçekten sanabilir.”[9]
Aynı zamanda burası, entelektüelin kendi zihninde özerkleştiği ve kendi zihninde kendi sosyal bağlamını yitirdiği yerdir. Zihinsel bir çarpılma sonucu sosyal koşullanmalardan âzâde kalan “zihin-birey”i bekleyen olası ve birbiriyle bağlantılı iki sonuç vardır. İlki; kavramsal araçlarla uzandığı nesnelliği kavrama gücünü gösteremeyen zayıf düşünce, çoğu zaman kendi zayıflığını kendi koşulları içinde kabûllenmek yerine -ki böylesi bir kabûl, kendi içinde tutarlı bir bütünlük arz ettiği vehmine kapılmış “zihin-birey” için enikonu bir skandaldır-, kavrayamadığı nesnelliğin nesnelliğinden ve gitgide varlığından şüphe duymaya başlar. Böylesi bir şüphenin “devrim”ci olarak sunulması ise, birkaç yüzyıllık bir hikâye olup, meselenin en can sıkıcı ve pespâye tarafını oluşturur. Bir atasözünde dendiği gibi; “Bazı horozlar, kendileri öttüğü için güneşin doğduğunu sanırlar.”
İkinci olarak; bu zayıf düşünce, kendi nesnelliğini kavrama gücünden de yoksundur. Bu yüzdendir ki, kendini kendi koşulları içinde kavrayıp dönüştürmeyi mümkün kılan öz-düşünümsellik olanağını da yitirmiştir. Böylesi bir durumda bir jargon fetişizmine kapılmak ve “içselleştirilmiş dinleyiciler”e[10] koşulsuzca teslim olmak kaçınılmazdır. Bu durumda artık zanaat emeğinin yerini artistik patinaj almış; pratik eleştirel düşüncenin zanaatkâr kaygıları ise yerini haramzâde “zihin-birey”in har vurup harman savuran kibrine bırakmıştır: Biriciklik arzusu, ex nihilo doğduğu vehmine kapılmış “zihin-birey”in en temel motividir.
Aslında bu, oldukça âşina olduğumuz “idealizm” hikâyesidir. Başta Marx olmak üzere Marksist literatür, her türlü idealizmin boy attığı tarihsel ve sosyal koşulları analiz etmede ve ziftlendiği araziyi ayağının altından kaydırmada son derece güçlü araçlara sahiptir. Biz ise burada, meselenin bağlantılı bir başka boyutuna dikkat çekmekteyiz: Tarihsel deneyimleri salt fikirlere tahvil eden ve sosyal tarihi fikirler tarihi olarak gören bu idealizm türü, özetle çözümlemeye çalıştığımız bu “zihin-birey”e kopmaz bağlarla bağlıdır. Kavrayamadığı için “toplum”un ve “kapitalizm”in varlığından kuşku duyan ama bizzat kendinden bildiği için “birey”den kuşkulanmayan bu zayıf düşünceye dair şimdi ele alacağımız veçhe, sözünü ettiğimiz kopmaz bağı daha da bir açıklığa kavuşturacaktır.
Bir yazar, varlığını tespit ettiğimiz “psikolojizm”in bir diğer veçhesini de şu cümlede sergilemektedir: “Ciltlerce Kapital’de bir işçinin esamisi okunmaz.”[11] Temel eleştirimize geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki; yazar, bu cümleyi, yazısının içinde çokça yaptığı gibi, akıl almaz bir gayri-mantıkî sıçramanın üzerine sarf etmektedir. Sol politikanın -yanlış anlamamışsak Türkiye’dekinin- dili üzerine eleştiriler yönelten yazar, hemen ardından, hangi çıkarımın sonucudur bilinmez, bu cümleciği sarf edivermiştir.[12] Yazar, sanki bu “cafcaflı” cümleciği en baştan (ya da işin sonunda) zihninde kurmuş ve yazının rastgele bir yerine monte etmiş gibidir. Yine de art arda kurulan bu iki cümlenin mantıkîliği hususunda takdir okurundur. Gelgelelim bu akıl almaz cümle ardışıklığı, yukarıda değindiğimiz “toptancılığın” da nişânesi gibidir.
Bu değiniden sonra temel eleştirimize geçersek: Bu cümledeki “bir işçi”, ne anlama gelmektedir? Biz burada, sözkonusu “bir işçi”nin, “birey-işçi” olduğunu iddia edeceğiz. Yazar, sol literatürde ezilenlerin sesinin yeterince duyulmadığını iddia etmektedir. Her ne kadar bu iddiasına dair bir yer ve zaman belirtmemişse de (bir “toptancılık” örneği daha), bu eleştirinin Türkiye’deki sol literatüre dair olduğunu kabûl edelim ve hemen belirtelim ki, yazar bu hususta haklıdır. Ancak, “işçi” örneğini devam ettirirsek, işçi sınıfının bir üyesi olarak “bir işçi”yle kurulan diyalog başka şeydir, bir “birey” olarak “bir işçi”yle kurulan diyalog başka şey. Çizdiğimiz bu ayrım çizgisini, şöylesi bir soruyla da formüle edebiliriz: Tek tek işçilerin, birer “işçi” olarak tek tek sorunları olduğunu varsayıyorsak, onlara neden “işçi” diyoruz ki?
Ayrıntılı bir “sınıf” tartışmasının yeri burası değildir ama şöylesi bir çıkarımda bulunulabilir: Sınıfın tarihsel deneyimini dışlamayan (bilâkis oradan temellenen) ama temel dikkatini yapılaşma eğilimlerine yönelten bir sınıf analizi, Marksizm açısından olmazsa olmazdır. Zira “bir işçi”ye niçin “işçi” dediğimizin, ‘bir işçinin zihnindeki sorun ve niyetler’den başka dayanakları olmalıdır ve vardır. Nesnel kategorilerin varlığı, tarihselliği anonim süreçlere tahvil etmek anlamına gelmez. Bir ayrım çizgisi daha çekelim: “Doğal” nesnellikler başka bir şeydir, sosyal “nesnelleşmeler” başka bir şey.
Marksist bir sosyal bilim, öznellikler dolayımını gözden kaçırmadan ve dahası özneler ile nesnelleşmeler arasındaki diyalektik ilişkiselliği kavrayarak, temel dikkatini “nesnelleşmeler” üzerine yöneltmelidir. Kaldı ki bu yönelim, “niyetler” ve “deneyimler” açısından kendini gösteren kategorik farklılıkları da fark etmemize olanak sağlar. Bir işçinin evlenme niyeti (ve bunun dayandığı tarihsel motivler, ideolojiler vs.) ile örgütlenme niyeti (ve bunun dayandığı tarihsel motivler, ideolojiler vs.) arasında kategorik bir fark vardır. Örneğin İngiliz işçi sınıfının pub’larda oluşmaya başlayan birlikteliğinin bir sınıf örgütlenmesine dönüşümü, eğer salt işçiler arası etkileşimin ve uzlaşının bir ürünü olarak açıklanıyorsa, ki “birey-işçi” kabûlü, bundan başka bir şeye olanak vermez, o zaman burada bazı liberal önkabûller kol geziyor demektir. İddiamız odur ki; işçi açısından bir “birey olma” ihtiyacı değil, bir “toplum olma” ihtiyacı sözkonusudur:
“Komünist işçiler, bir araya toplandıkları zaman, doğrudan eğitimi, propagandayı vs. hedeflerler. Ama aynı zamanda, yeni bir ihtiyaç daha duyarlar: Toplum olma ihtiyacı [the need for society]. Ve böylece, araç olarak görülen şey, amaç hâline gelir. Bu pratik gelişim, Fransız sosyalist işçilerinin toplantılarında son derece çarpıcı bir biçimde gözlemlenebilir. Sigara içmek, yemek yemek, içki içmek vs. artık insanlar arasında bağlar kurmanın aracı değildir. Ortaklaşmak, birleşmek ve amaç olarak toplumsallaşmayı barındıran söyleşiler yapmak, onlar için yeterli olur. İnsanların kardeşliği, içi boş bir lâf değil, bir gerçeklik olur; insan olmanın soyluluğu, çalışmaktan yıpranmış çehrelerinden bize doğru ışıldar.”[13]
İşçilerin bir sınıf olarak nesnelleşmesi, ancak böylesi bir ihtiyaçla anlam kazanmıştır. Oysa ki sözkonusu yazara göre, “tarih sınıf savaşımlarının tarihi değildir.”[14] Yazar, bu cümleyi sarf etmek suretiyle, Marksizm içinde öznel süreçlere açılan en önemli kapıyı kapatmaktadır. Yazar, işçi sınıfının tarihsel deneyimini ve tarihsel nesnelleşmesini yok saymaktadır. İşçi sınıfının “toplum olma” ihtiyacı ve bu ihtiyacın hayatîliği sonucu siyasî alanı basması, yani tarihsel eylemi aracılığıyla siyasî bir özne olarak nesnelleşmesi, fiktif “birey-işçi” marifetiyle buharlaşmaktadır.
Peki, bu durumda siyaset olarak ne önerilmektedir? Önerilen, adlı adınca bir mağduriyetler kakofonisidir. İstenilen şey; “birey-işçiler”in, “birey-kadınlar”ın, “birey-yoksullar”ın vs. birey olarak mağduriyetlerini dile getirmesidir. O hâlde sormak gerekir: Kamuda çalışan “bir işçi”, maaşının azlığından dem vurup ya da sayısız manipülasyonun etkisinde kalarak özelleştirmeyi savunduğunda, “bir işçi”nin çıkarı ile işçi sınıfının çıkarını birbirinden ayıracak ölçüt ne olacaktır? “Kapitalistlerle konuştuğunuzda varolan sistemi bizim kadar sistematikleştirme[dikleri]”[15] doğrudur; ama zâten kapitalistlerin, onları kapitalist olarak toplumsallaştıran (özneleştiren) ve sonrasında bu özneleşmeyi (bu demektir ki sosyal nesnelleşmeyi) bizzat onların gözünde doğallaştırarak, yine onların gözünde kendi bireyliklerinin doğal/meşrû sonucu hâline getiren ideolojik kuşatım içindeyken (ya da meşrulaştırıcı şemsiye altındayken), sözkonusu sistemi “bizim kadar” bir sistem olarak görmeleri mümkün müdür? Dahası, “kapitalistin çıkarı”, “kapitalist sınıfın çıkarı” ve “kapitalin çıkarı”, kategorik olarak aynı şeyler midir? Öte yandan, örneğin sabahları televizyonlarda yayınlanan kadın programlarındaki “mağdur feryatlarını” değerlendirirken, feminist hareketin ölçütü ne olacaktır? Ya da eşcinsel çiftlerin önemli bir kısmı, kurdukları birlikteliklerde geleneksel karı-koca ilişkisini yeniden üretiyorsa, bunun sebebini nerede arayacağız? Bu tür soruların cevapları, “birey-işçi”de, “birey-kapitalist”te, “birey-kadın”da ya da “birey-eşcinsel”de değildir. Bu soruları cevaplamak için, bir sosyal inşâ olan ve dahası tarihsel zeminini yitirdiği ândan itibaren bir ideolojiye dönüşen “birey”i sorunsallaştırmak gerekir.
“Devrim” dosyasına katkı yapan yazarların birçoğunun Marksist olmadığı aşikârdır. Kuşkusuz “devrim” tahayyülü için Marksist olmak da gerekmez. Ancak “gerçek bir devrim”den söz ediyorsak, bunun toplumsal bir karakter taşıması gerekir. “Devrim” için gerekli kolektif eylemin sosyal zemini nedir? Arkadaş grupları mı? Yoksa ortak bir arzunun bir araya getirdiği bireyler mi? Her türlü sosyal nesnelleşmenin bir hayal ürünü olduğu iddia ediliyorsa, o zaman böylesi bir “devrim”de sosyal olan nedir; “sosyal”ist olan nedir? Yeri gelmişken, “devrim”den aklî olan ne varsa kovulması, bizi önemli bir olanaktan da etmektedir. Marksizm’in belki de en önemli kazanımlarından biri, isyan durumuna aklı sokması, bir başka deyişle aklı düzene, tutku ve arzuları da isyana mündemiç kılan sahte dikotomiyi pratikte geçersizleştirmesidir.
Toparlarsak; her türlü toplumsallıktan ve politik akıldan arındırılmış olan “devrim”in buradaki yegâne referansları, “zihne” ve “birey”e, yani “zihin-birey”edir. Bir başka deyişle entelektüel etkinlik, bir mide salgısı gibi idealizmi durmadan üretmekte, dolayısıyla “devrim”le kurulan ve oldukça sınırlı bir deneyim alanına sahip olan bağlar, bizzat “devrim”in kendisi olarak algılanmaktadır. “Devrim”, anlamsal ifadesini “birey-entelektüel”de bulmaktadır: Bu demektir ki “devrim”, devrimi düşünen ve devrimi seven entelektüelin sınırlı deneyim alanına indirgenmektedir. Örneğin bir yazar, tasavvufla eşitlemek suretiyle “devrim”in “dar ve sıkıntılı zamanlarda yürekte genişlik, insanda can aramak”[16] anlamına geldiğini düşünebilir. Bu demektir ki o, kendi hâlet-i ruhiyesinde “devrim”i böyle anlamlandırabilir[17]; ama devrim bu değildir. Kaldı ki “devrim”, ona ihtiyaç duyan insanların çoğu açısından da böyle deneyimlenmez. O hâlde; a) Devrim, bireysel deneyime açılmakla birlikte, birey-zihinsel bir fenomen değildir ve b)Buna bağlı olarak devrim, psikolojik bir fenomen de değildir.
Sonuç olarak; Marx’ın insan-insan, insan-toplum ve toplum-doğa arasında kurduğu ilişkisel ontolojinin terki sözkonusudur. Bu, her bir ilişki açısından farklı gerçekleşme düzeylerinde kendini gösteren diyalektiği kavrayamamak demektir. “Toplum”u sui generis bir gerçeklik olarak tanımlayan pozitivist sosyoloji ile toplumsal düzeylerdeki nesnelleşmeleri reddeden bireyci ontoloji, birbirine zıt patikalardan gelerek aynı yolda buluşmaktadır: Etten-kemikten insanların tarihsel deneyimleri, ilk durumda nesnelci idealizm eliyle “toplum”da, diğer durumda ise öznelci idealizm eliyle “birey”de eritilmektedir.
Öte yandan bu durum, kaçınılmaz olarak, sosyalist tahayyülü mümkün kılan antropolojik ilkelerin reddine de yol açmaktadır. Zira ele aldığımız yazılarda, insanî potansiyel açıktan reddedilmek suretiyle, verili birey meşrulaştırılmakta, tarihsizleştirilmektedir[18] Zira farklı toplumsal deneyim alanlarıyla ilişki içinde, pratikte yeni ilişkileri ve (evet, söylemekten çekinmeyelim) “yeni insanı” inşâ etmek, “zihin-birey”de içerilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Biriciklik arzusu içindeki ve statükosunu korumaya yönsemeli “birey-entelektüel”, “insanî potansiyel” ve “yeni insan” kavramlarını her duyduğunda, bunu bireyliğine ve statüsüne bir saldırı addetmektedir. Zihnin, kendi dışına taşmadığı müddetçe, kolektif inşâyı kavrayabilmesi mümkün değildir.
Şunu unutmamak gerekir: İnsan, tarihsel süreç içinde “birey” hâline gelmiştir. Kurgusal bütünlüklerle kafayı bozup da kapitalist çağın yarattığı en büyük kurgusal bütünlük olan “birey”i görememek, şimdiye dek değindiğimiz arazlara delâlettir. “Devrim”i bu psikolojizmin elinden kurtarmanın en önemli yollarından biri, “birey”e dönük örgütlenmiş bir şüpheyi refleks olarak geliştirmektir.
Aynı sayıda yer alıyor olup Birikim’in içindeki yol ayrımına işaret eden bir pasajla yazımızı noktalayalım. Yazarın sözü, eleştirilerimizin tasdikidir:
“Bilhassa sosyalizm gibi insanı herhangi bir canlı türü değil de insan kılan, salt ona özgü olan değer ve arayışlardan köklenen ve bu köküyle büyük insanlık idealine açılan bir dünya görüşünden türeyen sosyalist sıfatı, o insanın taşıyabileceği başka sıfatların kesinlikle önünde gelmek ve sıfatlarını da belirlemek, yönlendirmek kaydıyla ancak taşınabilecek bir sıfattır.”[19]
Dipnotlar
[1] Bir yazarın yaptığı “gezinti”yi saymazsak. Bkz. Ayşe Hür, “Biz Devrim’i Çok Sevdik: Devrim Tarihinde Bir Gezinti”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006.
[2] Koray Çalışkan, “Tek Yol Topyekûn Devrim mi?”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006, s. 38.
[3] a.y.
[4] Böylesi el kitaplarının Türkiye’deki Marksist kuşakların Marksizm tahayyülünü –maalesef- belirlediğinin farkındayız ve bunu da başka bir yerde vurgulamıştık. Bkz. Vefa Saygın Öğütle, “Pozitivist Marksizm ve Felsefî-Politik İçerimleri”, Praksis, 13, Kış 2005, s. 203-204d. Ancak belirli bir Marksizm yorumunu -ve onun bu ülkedeki etkilerini- eleştirmek başka şeydir, tüm bir Marksizm’in köküne kibrit suyu dökmek başka şey. Üstelik sözkonusu yazımızda, “Pozitivist Marksizm” olarak adlandırdığımız sözkonusu yorumun karşısında yeniden-yapılandırılması gereken bir Marksizm yorumunun tarihsel ve kuramsal dayanaklarına da değinmekteyiz.
[5] Karl Marx, “A Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right”, Early Writings içinde, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 251.
[6] Çalışkan, a.g.y., s. 34.
[7] “[…] bir yüzyılı sarsan ve insanları kitleler halinde devinime geçiren bir ideolojinin, salt kişisel yaşam öykülerini dikkate alsak bile, bir anda yitip gittiğini öne sürmek, en hafif tabirin en ağır manasıyla safdillik olur” (Öğütle, a.g.y., s. 203).
[8] Vefa Saygın Öğütle, “Sosyal Bilimlerde Psikolojizm: Psikolojik Bir Fenomen Olarak ‘Birey’ İdeolojisi”, Kubilay Hoşgör (ed.), Felsefe ve Sosyal Bilimler içinde, Ankara, Vadi Yayınları (yayına hazırlanıyor).
[9] Karl Marx, The German Ideology, London, 1974, s. 51.
[10] “İçselleştirilmiş dinleyiciler” (internalized audience), C. Wright Mills tarafından, G. H. Mead’in “genelleştirilmiş öteki” (generalized other) kavramının eleştirel bir değerlendirmesinden kalkarak türetilmiştir: “Genelleştirilmiş öteki, düşünürün hitap ettiği içselleştirilmiş dinleyicilerdir: sosyal davranış ve deneyim alanına dâhil edilenlerin sahip olduğu odaklaşmış ve soyutlanmış bir tutumlar bütünlüğü. Zihnin içine taşınan seçilmiş ve daha sonrasında seçici sosyal deneyimlerin yapısı ve içeriği, düşünürün hitap ettiği ve sosyal anlamda sınırlanmış ve sınırlayıcı olan genelleştirilmiş ötekiyi teşkil eder” (C. Wright Mills, “Dil, Mantık ve Kültür”, Vefa Saygın Öğütle (der. ve çev.), Bilgi, Sosyoloji ve Bilgi Sosyolojisi Üzerine, Ankara, Paragraf Yayınları, 2005, s. 17).
[11] Çalışkan, a.g.y., s. 38.
[12] Cümlenin gelişi, tam olarak şöyledir: “Egemenlerin medyasını yeren sol eleştirmen, kendi sayfalarında ne kadar insanı dillendiriyor? Ciltlerce Kapital’de bir işçinin esamisi okunmaz” (a.y.).
[13] Karl Marx, “Economic and Philosophical Manuscripts of 1844”, Early Writings içinde, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 365.
[14] Çalışkan, a.g.y., s. 37.
[15] Çalışkan, a.g.y., s. 36.
[16] Elif Şafak, “Dar ve Sıkıntılı Zamanlarda Devrim”, Birikim, 205-206, Mayıs-Haziran 2006, s. 60.
[17] Gerçi “devrim”in anlamlandırılmasını bu örnekle açıklamak, sahip oldukları tüm hüneri “devrim”e hasreden yüzlerce şair ve edebiyatçıya haksızlık olacaktır.
[18] Şüphesiz ki burada, dosya içinde yer alan samimi arayışları ayırmak gerekir. Örneğin Göksel Aymaz’ın “kendini yaratan insan”a vurgu yapan “Bir Uzun Koşuysa Devrim...” başlıklı yazısı, bu hususta verilebilecek örneklerdendir.
[19] “Geçen Ayın Birikimi”, s. 8.
Devamını oku ...

Ethem İçin, Adalet İçin

Ethem için, adalet için mücadelemiz devam edecek.
28 Ekim’de Ankara Adliyesi önünde “Ethem için Adalet için” yan yana geldik. Ankara Dayanışması olarak yaptığımız çağrıya İstanbul’dan, Eskişehir’den, Antakya’dan, İzmir’den, Antalya’dan, Mersin’den, Forumlar’dan Ethem’in dostları Adliye önüne gelerek cevap verdi. Ethem’in ailesi duruşma salonunda Ethem’in katili Ahmet Şahbaz’ın kollanmasına isyan ederken, bizler de dışarıda “Hepimiz Ethem’iz öldürmekle bitmeyiz” dedik.
Ankara Emniyeti Adliye önünde sabah saatleri ile başlayan eylemi engellemek için önce ses aracının alana girmesine izin vermedi. Adliye’de köpekler eşliğinde bomba araması yapılarak Ethem’in davasına sahip çıkan herkes potansiyel suçlu ilân edilmeye çalışıldı. Mahkeme bittikten sonra ise henüz Ethem’in ailesi, avukatlar alana ulaşmadan polis Adliye önünde en demokratik hakkını kullanan insanların üzerine önce TOMA’dan su sıktı. Arkasından yoğun gaz bombası saldırısına başladı ve uygulanan polis şiddeti sonucunda birçok arkadaşımız ağır bir biçimde yaralandı. 2’si çocuk şubede olmak üzere, toplam 21 kişi gözaltına alındı.
Bizler bir avuç egemenden, AKP’den adalet beklemiyoruz. Mahkemenin, avukatların katil Ahmet Şahbaz’ın mahkemeye zorla getirilmesi talebini reddetmesine, katil Ahmet Şahbaz’ın savunmasını Urfa’dan yapmasını ve tutuksuz yargılanmasını istemesine de şaşırmıyoruz. Bizler bu ülkede yaşayan milyonlar olarak kendi haklarımız için, 31 Mayıs’tan beri eşitlik, özgürlük ve demokrasi için çıktığımız bu yolda adımlarımız düne göre daha kararlı ve yan yana. Bizler buna güveniyor ve 2 Aralık’ta da Ethem için, adalet için AKP iktidarının mahkeme salonlarında oynadığı oyunu bozmak için yeniden yan yana geleceğimizi tüm kamuoyuna duyururuz.
Ayrıca 28 Ekim’de gözaltına alınan arkadaşlarımızı karşılamak için 29 Ekim Salı günü saat 13:00’da Ankara Adliyesi önünde olacağımızı bildiririz.
28 Ekim 2013
Devamını oku ...

Müslüman Mahallesi Yozlaşıyor mu?

28 Şubat süreci Müslüman Mahallesi’nde bir kırılma noktasıydı.
Devlet iktidarı etrafında örgütlenmiş bir çıkar şebekesi, başka bir düzen talebi olan ya da hiç değilse mevcut düzenden memnuniyetsizlik duyarak başka bir çıkış arayan İslamî kesimi kendisine tehdit unsuru görüyordu.
1980’lerde sol hareketleri, 1990’lı yılların başında yoğun şekilde Kürt hareketini ezmeye çalışan bu güç ve çıkar grupları, 90’lı yılların sonunda ise İslamî hareketleri hedef aldı.
Gerçi bir 12 Eylül Darbesi gibi değildi. 28 Şubat, en büyük çilesini de başörtülü kadınlar çekti. Ama o dönemki korku ve yıldırma siyaseti Müslüman Mahallesi’ni ciddi bir baskı altına aldı. Buna karşı geniş bir kesim de MGK bildirisiyle başlayan süreçte yaşananlara karşı durmayı göze alamadı.
Bugün ortalıkta “demokrasi” sevdalısı ya da kahramanı gibi poz veren birçok kişi ve kurum da yine o günleri sessiz ve hasarsız bir şekilde atlatmanın peşine düştü.
Müslüman kitlelere hitap eden kanaat önderleri, cemaat ya da tarikat liderleri ise ekseriyetle olup bitenleri hiç üzerine dahi almadığı gibi, kimisi süreci haklı gösterme cüretini sergileyebildi…
Velhasıl, 28 Şubat sürecinde Müslüman Mahallesi, devletin gücüyle imtihan oldu ve Allah’a olan teslimiyetinin hakkını vermekte maalesef genel itibariyle sınıfta kaldı.
AK Parti süreci de işte böyle bir yenilgi sürecinin üzerine geldi.
AK Parti her seçimden galibiyetle çıktıkça, Cumhuriyet kurulduğundan beri böyle bir fırsatı bekleyen dindar çevreler de önce güç ve makam, sonra servet ve özgüven kazanmaya başladı.
Zaman geçtikçe, iktidarda geçen günler arttıkça, devlet katında yükselmeler sürdükçe ve bunu “nimet” bilip de kendine yontanlar çoğaldıkça, yeni yeni sorunlar da baş göstermeye başladı.
Geçtiğimiz günlerde, Yeni Şafak yazarlarından Akif Emre, bu hâli aslında güzelce tasvir etti.
Gerçi o yazısında değişimle yozlaşma arasındaki farkı anlatıp, muhafazakârların yaşadığı yozlaşmayı anlatıyordu. Ama bugün muhafazakârlık ve dindarlık ya da Müslüman Mahallesi birbirinden öyle kolay ayrılabilen kategoriler olmadığı için ben hepsini birlikte değerlendirerek, yazının başlığındaki soruyu sordum.
Mezkûr yazısında ise Akif Emre şöyle diyordu:
“Her şey zıddıyla kaimdir derler.
Zıddına benzeyen aslını yitirir.
Anadolu’nun ekonomik pastadan pay almaya başlamasının muhafazakâr kesimde ne türden sonuçlar doğurduğunu görmek için sosyal araştırma yapmaya gerek yok.
Gündelik hayatta insan davranışlarında, hayat tarzlarında gözlemlenen değişim bile sürecin nereye doğru devrildiğine dair yeterince fikir veriyor.
Bayram vesilesiyle daha farklı mekân ve kesimlerle karşılaşınca ister istemez yeni muhafazakâr sınıfın zıddına benzemeye başladığına, daha önce eleştirdiği davranış normlarını aynen benimsediğine bir kez daha tanık oldum.
İnsanların kazanıp helâlinden harcamaları ile lümpen, saygısız bir şekilde servetini gösteriş vesilesi yapması arasında fark var.
En azından toplumsal planda sergilenen sonradan görme zenginlik alametlerinin değişimden çok yozlaşma işareti olduğunu söyleyebilirim.
Statüko dediğimiz yapının seçkinlerine özgü ayrıcalıklılar arasına karışanlar, kolayca sosyeteye, elitler zümresine dâhil oluyor; önemli olan sahip olduğu serveti.
Henüz bu çapta bir muhafazakâr zenginler sınıfı oluşmasa da gelir düzeyi bir şekilde artan, daha farklı semtlerde, sitelerde yaşamaya başlayan bir kesimin oluştuğu kesin.
İnançlarından dolayı taşıdıkları üstünlük duygusu ile güç ve iktidar sahibi olmanın getirdiği kibir görüntüsü toplumsal hayata hemen yansıyor.
Üstelik daha önce karşı çıktıkları tüm davranış normlarını sergileyerek...
İşte bu toplumsal değişim değil bir ahlâkî çürümedir. Servetin nasıl kazanıldığı kadar nasıl harcandığı da Müslüman için sorgulanması gereken ölçüdür.
Gösteriş, başkalarını yok sayan kibir, büyüklük ve de her taraftan taşan görgüsüzlük... Bu göstergeler bile değişim denilen şeyin mutlaka iyi olmadığını, tutuculukla erdemin, ahlâkın korunma kaygısının farklı olduğunu gösterir…”
Akif Emre’nin gözlemlerine katılıyorum, nitekim Sakarya’daki toplumsal değişime baktığımda ben de benzer kaygıları tartışıyorum.
İktidarı bitmez tükenmez bir güç zannedenler ise, tabi bugün bu kaygıları arkaya atacaklar ve olup biteni hayra yormaya devam edeceklerdir…
Devamını oku ...

Nasıralı İsa, mabedin kapısında altınlarını ve paralarını sayan tefecilerin masasına inen tekmedir. O, yüze inen tokada uzatılan “öteki yanak” hâline, tefecilerin iktidarında gelmiştir. Tanrı yapılıp bu dünyadan kovulmazdan önce, para tanrısına sallanan kılıç, deveye yol vermeyen iğne deliğidir.
Bugün de lâzım gelen gene aynı tekme, aynı kılıç ve aynı iğne deliğidir. Teorik, ideolojik ve politik planda süren kavga buna muhtaçtır. Söz konusu kavgada eksik tekme düşmandan yediğimiz dayağa, sallamadığımız kılıç yara bereye, yolun genişliği daralmaya dönüşmektedir. Kolektif hayat bireysel bir kitaba ya da kolektif kitap bireysel bir ömre kapanmaktadır.
“Bir kitap okudum hayatım değişti” lafı, kitapsız bir hayat veya hayatsız bir kitap için geçerlidir ancak. Aidiyetin yerini mülkiyet aldıkça kitap da hayat da kolektif niteliğini yitirir. Kitapsızlık batıla, geçici ve nicel olana tapmayla, hayatsızlıksa, “kitap yüklü eşek” olmakla sonuçlanır. Okuduğunda hayatı değiştiren kitap içi boş olup, insanı sırttaki kitap yükünden ya da hayatın hakiki ağırlığından kurtarıyordur. Bu, ciddi bir yanılsamadır. Aynı yanılsama, kendi okuduğunun kitap, başkalarının okuduğunu kese kâğıdı; kendi yaşadığını hayat, başkalarının yaşadığını hikâye olarak görenlerde de vardır. Bir solcu kişinin örgütten, örgütün teorik/pratik eylemlilikten ayrılması, kitapsız hayat veya hayatsız kitaba meyletmesi ile ilgilidir. Örgütten veya eylemlilikten ayrılma, bağsızlaşma ve bağlamsızlaşmadır. Başka bağların ve ağların tuzağına düşmektir. Zihindeki ağdan kurtulmak, dışarının ağlarına yakalanmak içindir.
Sol pratik içinde de, belirli momentlerde yaşanan tıkanma sonucu, “bir kitap okudum hayatım değişti” cümlesi duyulur. Kimi örgütlerden ayrılanlar bir kitap okur ve hayatları değişir ama asla kitap değil, bir satır bile yazamazlar. Bu cümle, idrakin kapandığını, algının körleştiğini ve ölümün güncellendiğini gösterir. Yüzlerce film seyredilmiş, tek bir plan bile tasarlayamaz hâle gelinmiştir. Zihindeki ağ örümcek ağı zannedilip temizlenmiş, dışarının ağına sinek gibi düşülmüştür.
Örneğin Negri, “imparatorluk” demiş, karşısına “çokluk”u çıkartmış, hemen burada bir pazar oluşuvermiştir. Sonra büyük iddialarla bir “politik” hareket başlatılır, ümitler ve vaatler bol keseden dağıtılır, öğrenci hareketine yeni bir “koordinasyon” aşısı yapılmak istenir. Ama hikâye bir yayınevi bürosunda sonlanır. O bürolar, belirli kişilerin ayakkabılarının yüzölçümüne sahip birer “otonom”a dönüşüverir. Gene, birileri kaz gibi havalanmış, tavuk gibi yere çakılmıştır. Sorun Negri’dedir bir yönüyle: o, tüm okuduklarını, okuduklarından oluşan ağın asıl ucunu kendine bağlamıştır. Eskiden ait olduğu ve bağlamı içinde bulunduğu kolektif iradeyi kendisinde öldürmek istemiştir. Buradaki gençler de doksanların şaşalı günlerinde “ölememiş”, o günleri kendilerinde öldürmek istemişlerdir. Aynı durum Haziran Direnişi için de geçerlidir bugün.
Burada esas olarak tekme savrulan masa her şeyi tüketmiş, bitirmiş kişilerin masasıdır. Kitabı tüketip yoz bir hayata ya da hayatı bitirip sığ bir kitaba sarılanlardır mevzubahis olan. Bireysel bir tercih olarak görülen Marksizm ve tabiî ki Leninizm, tüketimin ve bitişin ilk kurbanlarıdır.
Önce cehenneme giden iyi niyet taşlarına basılır. Anarşizmden rol çalınır. Marksizmi zenginleştirdiği, yerlileştirdiği, derinleştirdiği iddiaları dillendirilir. Sonra da bir bakılır ki Marksizm çok geride kalmış. Sahnelenen bu oyun sırıtmasın diye herkese davetiye çıkartılır. Facebook, twitter gibi geniş ağlar sayesinde oyunun pazarlaması yapılır. Sonra sola dönülüp denilir ki, “bizsiz nefes alamazsın, reklâma ihtiyacın var ve bu iş bizden sorulur.” Önce Pentagon, sonra küresel şirketlerin oyun sahası olan internet, aslî siyaset alanı oluverir birden. Cımbızlanan birkaç alıntı, uygun birer resim kâfidir politik “görünmek” için.
Her şeyi tüketmiş, bitirmiş kişinin ortaya koyacağı her teorik ve politik faaliyet tüketime ve bitişe yazgılıdır. İllaki yeniye hemen ihtiyaç duyulacak, tüketimin ve bitişin yüce öznesi bir anda oracıkta bitiverecektir.
Solda siyaset, bir alan kapma ve alan tutma meselesidir. Bu pratiğin, burjuvazinin, faşizmin ya da oligarşinin alanını daraltma, onun alanını ele geçirmeyle bir ilişkisi yoktur. Her sol özne birbirinin alanına oynar. Belirli bir sektörde pazar payı konusunda şirketler arasında süren rekabetin mantığına benzer bir mantık işler burada.
Dürüst bir arkadaş, facebook’taki sayfasını sırf ticarî kaygılarla kurduğunu söylemektedir. Örgütü tasfiye olmuş, tecimsel kaygılar depreşmiştir. Hayatta kalmak için elde sadece eski solculuktan kalma sermaye vardır. Nitelik, kolektif olandan çalınmış, bireysel olan tarafından temellük edilmiş, o niteliğe sahip olmak üzerinden, her şey renge, sayıya ve niceliğe dönüşmüştür. Pazarda yarış, bu renklerin, şekillerin, sayıların, toplamda niceliğin yarıştırılmasından ibarettir. Niteliğe ilişkin dönüş(tür)me pratiği artık önemsizdir. Bir süre o niteliğin gerçek sahibi olan güzel atlılar beklenir, gelen olmayınca, ilk isteyene varılır.
Arkadaştaki dürüstlüğü göstermeyenler de vardır. İnternet âlemindeki takipçi ve beğeni sayısını müşteri profili olarak görüp bu portföyü herkese satmaya kalkanlara rastlanmaktadır. Bugün sokakları afişlemenin ağır bir iş olarak görülmesi ve twitter’ın daha cazip hâle gelmesi, biraz da bu pratikle ilişkilidir. Tükenen ve biten, her şeyi derhal tüketmek ve bitirmek zorundadır. Piyasanın canlılığı esas kuraldır. Bu amaçla kitap yüzlerden ibaret kılınmalı; dil bir avuç kelimeye daraltılmalı, insanlar giderek kuş beyinli ve yüzsüz kılınmalıdır.
Komünist bir örgütün yapacağı bir eylem için reklâm şirketine ihtiyacı olmamalıdır. Bu işi Türkiye’ye Özal getirmiştir. Seçim kampanyasında yurtdışından bir reklâmcı şirketle anlaşmıştır. O Özal’ın yetiştirdiği solcu çocuklar, bugün köşeleri kapıp ağlar gererek örgütleri avlama peşindedir. Buradaki kural, örgütleri önce reklâmın zorunlu olduğuna ikna etmek, sonra da onları kendilerine mecbur kılmaktır.
Reklâmın iyisi kötüsü olmaz. Bazen bir kavga çıkar pazar yerinde. Kötü sonuçları olacağını bilse bile o kavgaya girilir. Ama kurnazlık şuradadır: hasmı üzerinden bir temizlik işlemine girişilmektedir aslında. Kavganın çıkartılmasının nedeni de budur. Örneğin kendi artıklığını gizlemek için “devrimci artığı” diye saldırılır karşı tarafa. Bu, müşterinin yanında tezgâhın önündeki dilenci çocuğa şamar atmak gibidir. Mesaj şudur: “gördüğünüz gibi, mallarım gibi tezgâhımın da temizliğine özen gösteriyorum”. Karşı tarafa “artık” demekteki gizli mesaj ise şöyle bir şeydir: “Ben ‘artık’ değilim, hâlâ sizdenim, bana iş verin.”
Her şeyi tüketmiş kişinin bir şey yapma derdi yoktur. Dert yoksa öfke de dil bulmaz, bulmayacaktır. Kendisi bir şey yapmadığı gibi, kendi yapmazlığı sırıtmasın diye, kimsenin bir şey yapmasını istemez. Dertsiz ve öfkesiz olmak pazarda hareket serbestiyeti için önemlidir. Müşteriyle kavga edilmemelidir. Nefes onun nefesine ayarlanmalıdır.
Pazar bir alandır ve solun alan kavgası, onun apolitizmine ve antipolitizmine yazgılıdır. O pazarın tezgâhlarına tekme savurmak düşmana da savrulmaktadır bir yanıyla. Maddî ya da manevî açıdan solculuğun rantını yiyenlerin asla anlamayacağı budur.
İmanı olanın mızrağın ucuna Kur’an asmasına gerek yoktur. Alan kavgasında, bu pazardaki rekabette astığımız her sayfa arkasındaki kavgayı silikleştirmekte, imanı zedelemekte, varoluş gerekçelerimizi ortadan kaldırmaktadır. Mızrak, her silâh gibi, düşmanı kimi taktik nedenlerle, belirli bir mesafede tutmaktır. Bazen kitap ve hayat o mesafeyi koymayı, bazen de o mesafeyi ortadan kaldırmayı emreder. Mızrağın ucuna astığımız her sayfa karşımızdaki düşmanı küçültmekte ama içimizdeki düşmanı büyültmektedir. O noktada kitap yaşamamakta, hayat konuşmamaktadır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Vicdanî Red Beyanımdır!

“Ben Mehmet Göksu. Elhamdulillah müslümanım. Allah’ın takdiri sonucu bu coğrafyada doğdum. Zorunlu askerliğin bir mümine uygun olmadığına inanıyorum.
Laik ve seküler yapıda bir ulus devletin ordusunda yer almam isteniyor. Bir müslüman sorgulamadan yaşayamaz. Hangi durumlarda, ne şekilde savaşacağına ise Kur’an ve sünnet ışığında bakar. Ayrıca bir insan hangi kutsallar uğruna öleceğine veya ölmeyeceğine karar veremiyorsa bu kesinlikle adalet değildir. (“Dinde zorlama yoktur çünkü doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır.” Bakara-256)
NATO gibi bir mikrop yuvasına asker gönderen, faiz yiyen, genelevlerden aldığı verginin bir kısmını imamına veren bu devlet, diyanet vasıtasıyla İslam’ı devletin emrine göre kurgulamaktadır.
Askere alınan gençler köle gibi kullanılıp, şüpheli asker ölümleri ve intiharlar mahkemelerde sumen altı edilmektedir.
Rab (terbiye eden) olarak Allah’ı kabul etmişken devlet beni kendine biata zorluyor. Tüm bunları yaparken de inancımı araçsallaştırıyor. Mutlak itaatim yalnızca Allah’adır diyor ve vicdani reddimi açıklıyorum.
Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
Devamını oku ...

Cuma Vaazı

Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri. Ta… Ziyaret edişinize kadar kabirleri… Öyle değil, ilerde bileceksiniz. Sonra öyle değil, ilerde bileceksiniz. Öyle değil, ilmel yakin bilseniz. Kasem olsun o cehennemi çaresiz göreceksiniz. Sonra kasem olsun çaresiz onu aynel yakin göreceksiniz. Sonra o gün (size verilen) o nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.” (Tekasür Suresi)
Bu, burada bir dursun.
Mehmet Çelik hocadan öğrenmiştim “Arap” kelimesinin kökenini. Arap, “usta” demekmiş. “Acem” ise, çocuksu, çırak, naif… Anlayacağınız, kendini usta, kendinden olmayanı çırak gören bir algıdan söz ediyoruz Cahiliye Araplarından bahsederken.
Ortalama bir Cahiliye Arap'ı için dünyada övünç kaynağı olabilecek en önemli husus, kabilesinin diğer kabilelere üstünlüğüdür. Bu üstünlük tutkusu cahiliye döneminde öyle ileri gitmiştir ki Araplar, mezarlardaki ölülerinin sayısal çokluğuyla övünmeye başlamışlardır.
Ve işte tam da bu sebeple Allah, “çokluk kuruntusu sizi oyaladı” diyerek tokadı basmıştır Cahiliye Arap'ına.
Kabile üstünlüğü meselesi o boyutlara ulaşmıştır ki, zamanında “Ebul Hakem” (hikmetin babası) olarak bilinen Amr bin Hişam'ı, Ebu Cehil'e çevirmiştir. Zira tarihçiler, Ebu Cehil'in “vallahi ben Muhammed'in doğru söylediğini biliyorum, ancak bunu kabul edersem kabilemizin üstünlüğü elimizden gider” dediğini kaydediyor.
“Çokluk”la yani “niceliksel” olanla neredeyse hiç ilgilenmeyen, “çokluk” duygusunu sürekli tahkir eden bir dindir İslam. “Ben ümmetimin çokluğuyla övünürüm” hadis-i şerifinin niçin “ben Müslümanların sayısıyla övünürüm” şeklinde serdedilmediğini tam da buradan düşünmek gerekir.
Neyse, bu hususları İslam âlimleri yeteri kadar uzun anlatmışlar, bir de ben uzatmayayım.
“Çokluk kuruntusu”nun oyalayıcı bir eylem olduğunu net şekilde beyan eden Kur'an, bize “ne olursa olsun çok” olmamızı teklif etmez. Bunun yerine “adaleti tesis”e memur kılar bizleri. Üstelik “adaleti tesis” etmek için gereken yegâne hususun da “adaletli bireyler” olmak olduğunu vazeder.
Adalet, malumunuzdur, “bir şeyi yerli yerine koymak” demektir. Bardağın adaleti, onu düşebileceği bir cam kenarına koymak değil, sağlamda olacağı bir sehpa üzerine yerleştirmektir örneğin.
Okuduğum her seferde beni çarpan bir ayet-i kerime var. Nisa Suresi'nin 135. ayetinde Rabbimiz bize şöyle diyor: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan; kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz.
Bırakın kendi dinimizi, kendi ırkımızı, kendi mezhebimizi, kendi ideolojimizi, kendi cemaatimizi, kendi iş çevremizi falan, bizatihi “kendimize karşı” bile adaleti ayakta tutmak. İşte bu tam anlamıyla kıldan ince kılıçtan keskin bir sorumluluk!
Şimdi arkamıza yaslanalım ve Tekasür Suresi'nin giriş ayetleri ile Nisa Suresi'nin 135. ayetini paralel şekilde düşünmeye çabalayalım. “Çokluk kuruntumuz” için kimlere hangi adaletsizlikleri yaptığımızı bir düşünelim.
Mesela sen, sevgili ilçe milli eğitim müdürü! “Bu bize yakın bir adam” diyerek terfisini öne aldığın bir öğretmeni “kimin adaletini engelleyerek” oraya yerleştirdiğini hiç düşündün mü?
Mesela sen, sevgili belediye başkanı! “Bu mahalleden çok oy çıkar” diyerek yaptığın yolun “hangi adaletin yolunu engellediği” meselesine hiç kafa yordun mu?
Mesela sen, sevgili köşe yazarı! “Bu benim düşünceme yakın birinin işi” diyerek savunduğun bir icraatın “kimlerin adalet duygusunu zedelediğini” hiç aklına getirdin mi?
Örnekler çok, vaktimiz kısıtlı aziz cemaat!
Hâlihazırda güzel ilimiz Van'da deprem mağduru, kendilerine çeşitli sebeplerle ev ya da konteyner verilmemiş ya da verilen konteynerlerin çeşitli sebeplerle geri alındığı 500 evsiz insan var. Namaz çıkışında “onların adaletini tesis etmek” için sergi usulü yardım toplanacaktır. Hayır hayır. Nakit istemiyoruz sizden. Sadece, “çokluk kuruntusu”nu bir yana bırakıp “adaleti tesis eden” insanlar olmaya başlamak için küçücük bir adım bekliyoruz.
Çok şey mi bekliyoruz?
(…)
Devamını oku ...

Medeniyet Dediğin

Bugün “yol medeniyettir” diye sayıklayan Firavun’un suratına istiklâlin marşındaki dördüncü tokadı atma vaktidir:
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Kemalizmden bahiste hep alıntı yapılan şu “pantürkizm/panislamizm yapıyoruz dedik…” diye başlayan M. Kemal sözleri had bildirerek devam eder ve başta dediği gibi, “bize sabanın demirini tutan eller lâzım” mesajını verir özünde. “Kılıçları bırakın, sabanı tutun” emri, batının emridir. Ona bu lâzımdır. Onun tarihini sıkıştıran, mekânını daraltan kolektif irade silinmek zorundadır. Türkiye tarihi buradan kurulmuştur. Emperyalizmin haddine çekilmiş bir Türk ve bir İslam, döner dolaşır, AKP’ye rahim olur sonra. AKP’nin “rahman” ve “rahim” bildiği, emperyalizmin bizatihi kendisidir. Andığı isimse emperyalin ismidir. O CHP’nin batında olduğu, zahirde olmadığıdır. Emperyalizm iliktedir zira.
Efendiler elimize sabanın demirini tutturur. Yürüyüşü, yürüdüğü yol için, tutturmak zorundadır. Ufuktaki o çelik zırh eritilip sabana dönüşmüştür. Vura vura ağzında tek kalmış dişini gördüğümüz emperyalizm emreder, iman boğulur, korku iliklere siner, serhad çeliğe, zırha ve duvara secde eder. Gün gelir, iman sızacak bir çatlak bulur, dilinde “imansız”, gönlünde, etinde mümin gençlerin iradesinde yeniden dil bulur. Bu dil, okulda öğrendiği İngilizcesini kavganın süzgecinden geçirince, üstte sadece üç kelime kalır: “Yankee Go Home!”
Yankee üç beş zenginin kâr hırsına uşaklık edendir. Köleliği sisteme yediren, sisteme herkesi davet edip köleleştiren, iradelerini kendi tanrı oluşu önünde diz çöktürendir. Yankee kapitalizmin pusulası, yurtsuz yurttur. Artık o slogana, “evinizi başınıza yıkacağız!” eklenmelidir.
Bugün medeniyet, ormanı, parkı talan edip dozerleriyle yürümektir. O, Medine’yi Yesrib’e rücû ettirmektir. Medine ki içi put dolu bir mekâna diz çökmemişliktir. Yesrib’den Medine’ye geçişte putların temizlenmesi şarttır. Yesrib, biraz da Mekke’nin ticaretle yozlaşmış hâlinden ari, ona uzak olduğu için hicrete kapıdır. Bugünse tüccarlar intikamlarını alırcasına, yoz tüccarlıklarıyla, Medine’yi fethe çıkmışlardır. Hicret duble yola, yol Ebu Sufyan ve Ebu Leheb kervanlarının huzuruna dönüşmüştür.
Bugün medeniyet her yere put dikmektir. Fışkiye bile bir puta dönüşüverir. Uğruna ağlanır. Gencecik fidanların ruhları öc yüküyle içimizde dolaşırken, onlar putlarına yer tayin etmektedirler. Hukuk firavunun başparmağında askıya alınır. Kırbaçlar şaklar, köpekler salyalarını saçar yola. Askıdaki hukuk ahlâkı da toprağa gömer. Bu kibir beyin yerine bir avuç harç taşıyanların kendilerini koruma biçimidir.
Firavun gözü dönmüş bir biçimde bağırır: “önümüze cami çıksa, onu da yıkarız!” Bir zamanların süngüsü minareler, kışlası olan camiler ıskartaya çıkartılmıştır. Hatırda “hep haddinizi bilin, sabanın demirini bırakmayın” diyen Gazi Paşa’nın telkini vardır. Firavun atasının izindedir belli ki.
Köpekler ulur, tasmalar gerilir, çanaklar yalanır, dolarla temizlenir dişlerin arası. Medeniyet dediğin, uyuz bir köpek, kırık bir tasma, delik bir çanak, kanlı bir parça kâğıttır. Firavun varsa Musa da vardır ve illaki bir ana çıkar dereden bulduğu bebeği emzirecek. Anamız ameldir, ameledir. Ellerimizle doğuracağımız bir yarın, düşlerimizle tohumlayacağımız bir toprağımız vardır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Kürd’ün Rahlesi

Kürd’ün nasıl güç olduğu, mühim bir rahledir. Solun tek derdi, o rahleyi kırmak, güç olma bilgisini silmektir. O, sadece kendi iradesini tanıyanları ve kendisine âşık olanları bünyesine alır. Kürd’ün ve Müslüman’ın kanı/teri, o bünyeye ziyandır.
Sol, küçük burjuvanın sınıf, ülke ve beden tahayyülüne tabidir. Dolayısıyla o, Kürd’ün ve Müslüman’ın güçlü ve başarılı olmasını ancak kendisi üzerinden anlamlandırabilir. İkisi de biraz sol olduğu için güçlü ve başarılı olmuştur örneğin. Diğer bir kesim de solun, yani kendisinin güçlü ve başarılı olmasına mani olsunlar diye Kürd’ün ve Müslüman’ın birileri eliyle öne çıkartıldığını düşünmektedir.
Sol, kendi sınıf, ülke ve beden tasavvurunun sürekliliği, bütünlüğü ve tutarlılığıdır. Kürd ve Müslüman, bu süreklilik, bütünlük ve tutarlılıktaki maraz, arıza, çentiktir. Solun her yerde olduğu gibi Türkiye’de de her türden kesintiyi, parçalılığı ve tutarsızlığı telafi etmeye, gidermeye talip olmasında sorunlu bir taraf vardır. Bir kimlik olarak sol, kesintilerin, parçaların, tutarsızlıkların düşmanıdır. Bunlara düşman olana her zaman dost olmak durumundadır.
Böylesi bir solun söz konusu kan ve terle ancak tüccar ve esnaf olarak ilişki kurması mümkündür. Proleter bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Kürd’ün ve Müslüman’ın “küçük burjuva” olarak kodlanması, kodlayanın küçük burjuvalığındandır. Tüccar/esnaf ilişkisi, Kürd’ü ve Müslüman’ı siyaseten açtığı maddî imkânlar derekesinde önemser. Başka bir değeri yoktur. Bu kesimlerdeki “proleter” nitelik, küçük burjuva niceliğe tahvil edilmek zorundadır. İstanbul belediyesi için girilen yarışta pazarlık masasında koz olmak, böylesi bir zihniyetin sonucudur.
Bu tüccarlığın ve esnaflığın sinsiliği, kolektif, tarihsel pratiğin seyri karşısında bir işe yaramaz. Yani bir Türk solcusu diyelim ki hiç bozulmayacağını hesap edip, Kürd’ün içine ajanlarını yolladı ve Kürd’ün imkânlarından istifade ederek nefes almaya niyetlendi, Kürd bunu görür ve o boğazı sıkar. Bu noktada kızılacak olan, Kürd değil, ajanlarını içeriye yollayandır. Kürd ile tecimsel ilişki kurmak, çıkışsızdır. Siyaseten nefes alamadığı yerde Kürd’ün koltuğunun altına sığınmak, büyük siyasetin büyük öznesi olduğu düşüncesiyle, ezberlerini yeniden ısıtmak, anlamsızdır. Burada alınacak nefes Kürd’ün nefesini boğacaktır. Ama aynı şekilde, barış ve müzakere sürecinin gerekleri, Kürd’ün açtığı siyaset alanına kısa erimli çıkarları için girenleri de tasfiye edecektir. Kürd’ün rahlesi önünde diz çökmek, taliban olmak ama o bilinci yüklenerek, barışmayanın, müzakere etmeyenin yoldaşı olmak, aslolan budur.
Esnaf ve tüccar zihniyetiyle Kürd’ün eylemini değerlendirmeye çalışan zihniyet, açmazdadır. Kürd’deki şiddet, ilkin sol denilen tamponda yumuşar. Bu tampon, seçimler, Rojava ya da komünalizm de dese, gene de tampondur. Tampon olma görevi, ezilenler-sömürülenlere karşı ve onlar hilafına ifa edilir. Ezilenler-sömürülenler, basit burjuva temsilliklere bölünür. Demokrasi oyunu içinde bu temsillikler, kimliklerin sembolü olarak, bir odaya doluşur ve dipten gelen dalganın nasıl kontrol altında tutulacağı üzerine kıyasıya bir tartışma sürdürülür. Bir kişi, politik anlamda attığı çentikle değil, etrafına topladığı insan sayısına göre değer kazanır. Nicelik niteliğe galebe çalar. Herkes kendi kimliğinin kümesinde horoz olma derdindedir.
Tampon, tampon olmak zorundadır. Öyle olduğu için tampon olmuştur. “Kürd’e ve Müslüman’a değmeyelim, ari kalalım” diyenler, devrim ve sosyalizm gibi bir derdinin/kavgasının olduğu konusunda bu topraklarda kimseyi ikna edemezler. Sorunlu olan, Kürd’e ve Müslüman’a değenin, onun şiddetini düşürmeye yazgılı olmasıdır. Bu açıdan, içeride ve dışarıda durmanın arasında bir fark yoktur. İçeride ya da dışarıda dursa da bu hâliyle sol, şiddet karşısında bir dalgakırandır.
Dolayısıyla sığ bir Kemalizm eleştirisi de aynı yazgının ürünüdür. Kürd’ün ve Müslüman’ın içine sızabilmek için böylesi bir Kemalizm eleştirisi, zaruridir. Ancak Kemalizm eleştirisi, aslında Kürd ve Müslüman’ı devlet ve iktidardan uzak tutmak için yapılır. Kürd’e ve Müslüman’a kemalizmi anlatmak ancak kemalizme küfretmekle mümkündür. Kemalizm burjuva siyasettir. Burjuva siyasetini gizlemek için Kemalizmin boğazına bıçak vurulmalıdır. Kemalizm eleştirisi, özünde, Kürd’ün ve Müslüman’ın şiddetini düşürmek içindir. Yoksa kemalizmin küçük burjuva eliyle kurulmuş boyutuna, sınıf, ülke ve beden tasarımındaki yerine kimsenin tek laf ettiği yoktur.
Ayhan Bilgen’in Müslüman ahali üzerinden parti içinde yaşadığı sancılar önemli bir göstergedir. Bilgen bu kontenjandan içeridedir. Oradan bir çığlık yükseliyorsa, demek ki Müslüman, pürüz niteliğindedir. Ayhan Bilgen, “her liberal talebin vahşi kapitalizmin talebi olmayacağını” söylemektedir. Ama burada dil özü ifşa etmektedir: “vahşi kapitalizm” tabiri, “kapitalizmin vahşi olmayanını istiyoruz” ya da “kapitalizmin insancıl örnekleri de mevcuttur” demektir. Dolayısıyla liberal bir kanaldan Müslüman’ın HDP içine akıtılması AKP’de vücut bulan dönüşümün Kürd halkına doğru yansıtılmasının bir parçasıdır. Liberalizm, özgürlük, demokrasi, hukuk gibi başlıklar, dönüşen devletin bireylere, mikro alanlara yedirilmesi girişimidir.
Kürd’den ve Müslüman’dan evvel-ahir ideolojik bütünlükler çıkartmak ve bunları pazarda satmak, küçük burjuvanın işidir. O, derisinde yara izine tahammül edemeyendir. Bu bütünlük çıkartma girişimi, Kürd’ün ve Müslüman’ın hadsizleşmesine, dolayısıyla şiddetle çektiği hududun silinmesine, buradan da hat çeken şiddetin yoğunluğunun düşürülerek etkisizleştirilmesine neden olur.
Liberal, kapitalizmin zamansal genişlemesi niyetinin dile dökülmüş hâlidir. Dolayısıyla o mekânsal yarılmayla ilgilenmez; en fazla, dertlerinin ve sorunlarının Kürd ve Müslüman olmaktan kaynaklandığını düşünen kesimleri bir havuzda toplar. Kürd ve Müslüman olmak sorunun kaynağı ise, onların kellelerine kılıç vurulması şarttır. İdeolojik bütünlük kurmak, Kürd ve Müslüman’ın iradesini silmek içindir.
Sapığın Sinema Rehberi isimli çalışmasında Slavoj Žižek’in, “özerk kısmî nesneden kurtulmanın yegâne yolu, o nesne olmaktır” dediği şey, solun Kürd hareketi ile kurduğu ilişkiyi de izah eder. Söz konusu özerk kısmî nesnenin safında olmaksa, hürriyettir Žižek’e göre. Yani aslında sol, kendi serbestiyeti adına, Kürd’ün safındaymış gibi görünerek, kutsal ve mutlak belirlediği, sınıf-ülke-beden bütünlüğünü muhafaza etme gayreti içindedir. Kürd’ün kendi öznel dertleriyle yöneldiği stratejik yönelim, solun muhafaza siyaseti ile bir dönem için çakışmaktadır. Özerk kısmî nesne olarak Kürd, Demir Küçükaydın’ın revize ettiği “Doğu ve Batı” başlıklı makalesinde görüldüğü üzere, ancak doğulu ve gerici yanlarımızın törpülenmesinde bir “eğe” olabilir. Solun karşısına aldığı devlet doğulu, bürokratik, tepeden inmeci, antidemokratiktir. Dolayısıyla Kürd’ün başkaldırısı bu özelliklerin giderilmesi için kullanılmalıdır. Devletin ıslahı için Kürd gereklidir, o kadar. Bu tanıma daraltılmış bir Kürd’ün kendi devletini kurmasına imkân verilmemelidir. Yani aslında reeldeki Türk devleti değil, rüşeym hâlindeki Kürd devleti ile dövüşülmektedir. HDP bunun arenasıdır.
Kürd’ün içeri alınması, devlet kadar Kürd’ün de ıslahı için zorunludur. Küçükaydın, “Müslüman’a ve Kürd’e batılı evrensel değerler önünde diz çökün”den başka bir şey söylemez, söylemeyecektir. Batılı değerlerin ana eşiği Magna Carta’dır ve toprak ağalarının, şövalyelerin demokratik kıskacı altındaki bir iktidarın anlaşma metnidir. Demek ki Küçükaydın da Erdoğan Aydın gibi, “putperestlik (cahiliye) dönemi daha insancıl ve daha demokratikti” demektedir. Burada, İslam da dâhil, her türden devrimin totaliter bulunmasına ilişkin liberal bir mızmızlanma söz konusudur. Demokrasi mücadelesi bu tip mızmız aydınlar için sosyalizm mücadelesinin ta kendisidir. Toplamda demokrasi, bir tür devletin mikro alanlara yedirilmesinden başka bir şey değildir. Özerk ve kısmî olanın nötralize edilmesidir. Bu sol aydınların devlete ve demokrasiye yönelik devrimci bir mücadele vermeleri mümkün değildir.
Kürd, sınıfı, ülkesi ve bedeniyle küçük burjuva ilişki yürüten sol için bir turnusol değil, boş beyaz dosya kâğıdı işlevi görmektedir. Her şeyin temize çekildiği, her şeye sıfırdan ve yeniden başlanabileceği yalanını tabana yutturmak zorunda olan şefler, Kürd’ü istismar etme yolunu seçmişlerdir. Emre Görür’ün kaleme aldığı “resmî” PKK tarihinde geçen şu cümle, bunun delilidir: “Kendi toprağına ve insanlığın komünizan köklerine tutulan bu ışık sayesinde hareket 20. yüzyıl sosyalizminin ideolojik yükünden de kurtuldu.”
Türkiye solunun sınıf, beden ve ülke tasavvuru, özünde, Kürd’e ve aynı ölçüde Leninizme düşmandır. Düşmanlık, solun bütünlük tasavvurunun tehdit edilmesiyle ilgilidir. 20. yüzyıl sosyalizminin ana ideolojik yükü Leninizmdir ve PKK aynasında tasfiye edildiği düşünülen şey de odur. “Komünizan kökler” türünden tabirler Leninizm gibi her türden müdahalenin bozucu, fazla, artık ve zararlı addedilmesine ilişkindir. Yani "devletin erkekliğini iğdiş edeyim" diyenler, iktidar mücadelesi veren herkese karşı kılıcını bileylemektedir. Ana rahmiyle komünizmi karıştıran şizofreni, her türden yıkıcı-kurucu pratiğe düşman kesilmektedir. Yıkımın ve kurulumun diyalektiği bu ellerde ölmektedir.
Kürd’ün ve Leninizmin etkisizleştirilmesi için batı mutfağına ait bir çorbanın her daim kaynatılması zorunludur. Bu noktada “feminist-vejetaryen teori” türünden kitaplar rafları süslemelidir. Kürd için kadının ne olduğu önemliyken, batı solu için onun kim olduğu önemlidir. Kadının ne yaptığı ve ne olduğu, bir kimlik içine hapsedilmeli, orada boğulmalıdır. “Kendi kemiğinden yaratılmış” kadın, özerk kısmî nesne olarak ancak onun iliğine kendisini işleyerek kontrol altına alınabilir. “Kadın doğadır, zihnin fazla enerjisi anlamında libidodur, hazdır, komünal ruhtur” türünden tespitler, kadının vd. faşist tahakküm yerine liberal hegemonyaya teslim edilmesini ifade ederler. Batı solu için tüm bu unsurlar kontrolün konusudur. Tartışma esas olarak kontrolün yöntemiyle ilgilidir.
Devlet ve demokrasi, tümüyle düşman ve tümüyle dost değildir. Anlaşılmayan husus budur. Devletin baskı aygıtları, düşmanlarını demokrasi hücrelerine kapatmayı amaçlar. Tümüyle imha gibi bir derdi yoktur. Devletin, özgürlükle eşitlenen demokrasinin, yani bireyin sonsuz açılımı önünde engel olduğunu söylemek birkaç bireyi ikna edebilir ama mesele devrimdir ve devrim örgütlü politik kitlelerin eseridir. Dost-düşman ayrımı devrimci mücadeleyle yapılır. Kitlelerin kendinden menkul, kendine kapalı bireylerden oluştuğu düşüncesi ise ciddi bir yanılsamadır.
Kürd’ün bu tarafa ithal ettiği devrim değil, kimlikçilik üzerinden teşkil edilmiş bir imgedir. Bu imgenin ülkenin, sınıfın ve bedenin bütünlüğüne yedirildiğini görmek şarttır. Kürd, şiddetin ta kendisidir ve bu hâliyle çektiği sınır ancak Kürd’ün silinmesi suretiyle ortadan kalkabilir. Batı solu Kürd’süz bir Kürd hareketi icat etmek zorundadır. Cinsiyetsiz bir dünya, sınıfsız bir hareket, milletsiz bir coğrafya, hepten, solun bütünlük, süreklilik ve tutarlılık üzerinden kendisini inşa etmişliğiyle ilgilidir. Bu inşa egemenlere ait ve onlara dairdir. Sol, Kürd ve Müslüman eliyle yaşadığı yıkımın kurduklarına odaklanmalıdır.
Son açıklamasında herkes Apo’nun “Mahir Çayan’ın emanetini HDP’ye bırakıyorum” sözüne takılmıştır. Buradaki niyet, buranın öcünü kimlerin ve neyin alacağı ile ilgilidir.
Kimlik olmadan öte, Kürd nedir?
Kürd, Allah’ın kulu olarak, hak yolunda halkın öcünü alandır.
Kürd’ün sola içerilmesi, aslında buranın halkının öcünün alınmaması içindir. Açıklamadaki esas nokta, “HDP isyan partisi olmasın” cümlesidir. Gezi isyanının “fırsatçı taksicisi” bile olamayan bir yapı, logosunu “ağaç” yapınca isyan partisi olacağını düşünmüştür. Oysa Apo, “biz yeterince isyan ettik, siz inşa işine girişin” demektedir. Gençlerin ve kadınların kurullara yerleştirilmesi önerisi ise, isyan ateşinin buralarda yanma ihtimaliyle ilişkili olsa gerektir. Sol, inşadan önce, yıkıma bakmalıdır.
Michelangelo Antonioni’nin 1970 yılı yapımı Zabriskie Noktası filminin başında üniversiteli gençler yapacakları eylemi tartışmaktadırlar. Ortama siyah gençler hâkimdir. Yapılacak eylemde kitleselleşmenin değil, devrimci şiddetin gerekli olduğunu vurgulayan siyah genç, konuşmasının sonunda şunu söyler: “Molotof dediğin benzinle kerosenin karışımıdır, radikal beyazlar ise zırva lafla otun karışımı.” Buranın siyahları olarak Kürdlerin de beyaz Türk soluna yıllardır söylediği söz budur.
26-27 Ekim’de kongre yapacak olan HDP de hangi şişeye dolduğunu ve neyin karışımı olduğunu cümle âleme ilân edecektir. Vatana millete şimdiden hayırlı olsun!
Eren Balkır
Devamını oku ...

Tayyip’in de Peruğunu Düşüreceğiz

Gezi Direnişi olaylarında yaşamını yitiren çocukları için, katillerinin yargılanması amacıyla adalet arayan iki anne, “Katillerden korkmuyoruz. Tayyip bizden korksun. Bizim kaybedeceğimiz bir şeyimiz yok. Katillerin peşini bırakmayacağız” dedi.
Sayfi Ana, genç yaşındaki evladını kaybetmenin acısını her zaman yüreğinin derinliklerinde hissedecek. Tıpkı Ethem’in adının yazılı olduğu kolyeyi boynunda taşıdığı gibi, evlat acısı yüreğinin bir köşesinde, yaşadığı sürece hep asılı kalacak.
Gezi Parkı Direnişi sırasında çocukları öldürülen aileler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Aileler, başvuru sırasında Almanya’nın değişik kentlerinde panellere de katıldı.
Biz de Ludwigsburg Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen panelde, Polis Ahmet Şahbaz tarafından katledilen Ethem Sarısülük’ün annesi Sayfi Sarısülük ve Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz ile görüştük.
Oğlunuz Ethem’in katledilmesinin üzerinden 4 ay geçti. Şu anda Avrupa’da adalet arıyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Anlatmak çok zor… Ben 26 yaşında gencecik bir evladımı kaybettim. Ama hemen şunu söyleyeyim ki, Allah Başbakan Tayyip Erdoğan’a öyle bir acı versin ki, bizi anlayabilsin. O bizim çocuklarımızı dışladı. Yüreğim sızlıyor. Bizimki evlat değil mi? Türk vatandaşı değil mi? Bu olay bize çok acı veriyor. Ama Tayyip Erdoğan şundan emin olsun; biz bir tane verdik, bin tane aldık. Ben bir kadın olarak, Türkiye’de adalet olmadığı için yabancı ülkelerde adalet arıyorum. Bundan utansın! Bakın bir bayram geçirdik, oğlumun mezarını ziyaret edemedim. Katillerin yargılanması için buralarda adalet arıyoruz.
İlk gün haberi nasıl aldınız?
Büyük abisi Cem duymuştu. Hepimiz panik olduk. Çocuklarımı aradım, cevap vermediler. Mustafa’ya döndüm aradım, “hastanedeyim, yanımdadır” dedi. Sonra ablası panik olmuş bir şekilde “Anne, Ethem bizim kardeşimiz ya, biz onu hepsinden daha çok seviyorduk, bacağından vurulmuş” dedi. Beni öyle kandırdılar, götürdüler. Oraya gittiğimde, oğlumu öyle gördüğümde kendimden geçmiştim. Resimlere baktıkça sanki oğlum benimle konuşmak istiyor. Ama o konuşamadan gitti. Ben hangisine yanayım? Gençliğine mi? Hayatını yaşayamadığına mı üzüleyim? Ben çocuklarımı babasız büyüttüm. Ona mı yanayım? O’nu yoksulluklar içinde büyüttüm ama O’nu da katil elimden aldı. Bana çok acı veriyor.
O evden çıkmadan önce görüştünüz mü? Nereye gideceği konusunda size bir şey söyledi mi?
Sabah çıkmadan önce görüştüm. Evde banyosunu yaptı, kıyafetini değiştirdi. Bana “Anne birinden alacağım var, onu alıp yarısını sana bırakacağım. Akşama görüşürüz” dedi ve çıktı gitti. Ama Kızılay’a gidinceye kadar hep beni aradı. Benim dişlerim takma olduğu için, “Bir çizgi film vardı, onu bana bir daha anlat anne” dedi ve gülerek gitti. Benim o konuşmam O’nun hoşuna gidiyordu. Bana çok düşkündü, her on dakikada bir beni arardı. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu acılı haber beni yıktı, Türkiye’yi de yıktı.
Bir polis memuru öldürdü onu. Ancak, ‘mermi sekerek isabet etmiş’ şeklinde iddialar var…
Hayır, resmen hedef alınmış. Benim çocuğum gözü karaydı, korkmazdı. Ama kimsenin canına bir zarar gelmesini de istemezdi. Yarım bir ekmeği olsa, onu komşuyla paylaşmak isterdi. Çocuğumun karşısına dört kişi silâhsız çıksa O’nu yıkamazdı. Katil de, bunu fark ettiği için silâhına sarıldı. O silâhla çocuğumu yıktı.
Ethem’i vuran polisin Riha’ya tayin edildiği ve orada terfi edildiği söyleniyor…
Evet öyle söylüyorlar. Ama o katilin peruğunu mahkemede düşürdüm. Yine düşüreceğim. Tayyip’in de peruğunu düşüreceğim. Bunların peruklarını düşüreceğim. Şimdi çevremde beni takip ettirmek için sivil polis gönderiyor. Ben hiç rahatsız olmuyorum. Onlardan korkmuyorum. Tayyip benden korksun. Benim kaybedeceğim bir şey yok arkamda. Kalan çocuklarımın canı sağolsun, ben korkmayacağım.
Halkın Ethem’e sahip çıktığını düşünüyor musunuz?
Halk, teşekkürle sahip çıkıyor. Bana “yanınızdayız” diyorlar. Sağolsunlar yanımızdalar. Ben bir verdim ama bana bin geldi. Mahkemelerde de yanımızda olurlarsa çok sevinirim. Herkese teşekkür ediyorum.
Ethem’in ölümünden sonra vali ya da hükümet tarafından size bir mesaj geldi mi? Arayıp size başsağlığı mesajları ilettiler mi?
Bizi BDP Milletvekili Gülten Kışanak ve Sırrı Süreyya Önder aradı. Hem hastaneye hem de eve gelerek bizimle ilgilendiler. Başka da Kemal Kılıçdaroğlu aradı. CHP’li milletvekilleri aradı. Ama Tayyip Erdoğan ve MHP’den kimse aramadı. Zaten aramalarını da istemiyorum. Çünkü onlar katil. Ben onlara her zaman katil diyeceğim.
Yüreği yaralı bir annesiniz… Diğer annelere bir çağrınız var mı? Yine devlete yönelik bir mesajınız var mı?
Onlara çağrım var. Diyorum ki, her zaman çocuklarının arkasında olsunlar. Onlara destek versinler.
Devlete de, artık çiçeklerimize ve ağaçlarımızı kıymasınlar diyorum. 7 ağacımıza kıydılar. Bu durumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne getirdim ve asla bu olayın peşini bırakmayacağım. Ben çocuklarıma hem anne hem de baba oldum. Babayla ilişkilerimiz var ama o rahatsız olduğu için katılamıyor. Ama ben çocuklarımla sürekli ilgilendim. Yeri geldi anne oldum, yeri geldi baba oldum.
Son olarak, Ethem’in adı Ankara Yenimahalle’de bir parka verildi. Bu sizde nasıl bir duygu uyandırdı?
Evet onun adı bir parka verildi. İçim yanıyor, yüreğim kanıyor ama bundan dolayı çok duygulandım. Oğlum yaşıyor...
‘Bu haksızlığın peşini bırakmayacağız’
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği birinci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Gezi Parkı Direnişi’nde yaşamını yitiren beşinci kişi olarak kayıtlara geçti. Eskişehir’de gösterilerden sonra sivil faşistler ve polis tarafından feci şekilde dövüldü ve 38 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Anne, Emel Korkmaz “Oğlum daha özgür bir dünya ve daha özgür bir yurt için yaşamını yitirdi” diyor.
Oğlunuzun mücadelesi hakkında ne diyeceksiniz?
Duygu ve düşüncemi anlatmam gerçekten çok zor. Acımız çok büyük. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın. Bunu sadece yaşayanlar bilir. O yanlış hiçbir şey yapmadı. Yanlışa dur demek için, daha özgür bir dünya, daha özgür yurt için gitti.
Oğlunuzun darp edilerek ölümüne sebep oldular. Siz en son ne zaman oğlunuzla görüştünüz?
O gün internet üzerinde görüntülü görüştüm. Hatta uzun konuşamadık çünkü ‘Anneciğim biz yeni bir eve taşınacağız uzun konuşmayalım. Kontrat imzalamaya gideceğim, adamı bekletmeyelim’ dedi. Saat 09:30 gibiydi. Oğlum yeni eve taşınmak ve imzalamak için dışarı çıktı. Maalesef eşyaları yeni eve geçti ama kendisi geçemedi. O ev sadece kontratta kaldı. İmzayı attıktan sonra eve giderken gençlerin toplandığını gördü. Herkes katıldı. Diğer çocuklar da, kardeşlerim de katıldı. Ben katıldı diye yargılamadım Ali İsmail’i… Zalimce, canice döverek, vicdansızca katlettiler çocuğumu. En acı verici şekilde öldürdüler oğlumu. 19 yaşındaki bir çocuk 8 kişi tarafından darp edildi ama ülkeyi yönetenler bir kişiyi yargılamak istiyor. O ve diğerleri, fırıncılar oğlumun yolunu kesti. Onlar da bu katliama sebep oldu. Neden halen bir kişinin üstüne yüklemeye çalışıyorlar? Ben halen bunu anlamış değilim. Bu ülkeyi yönetenlerin başına böyle bir şey gelseydi aynı şeyleri mi söylerlerdi? Bir baba olarak ya da Allah’ın bir kulu olarak bunu mu yaparlardı bu koskoca insanlar? Oğlum 1.60-65 boyunda. 60 kilo var ya da yok. Benim çocuğum 19 yaşında. Ona ben bir tokat bile vurmadım. Onların elleri nasıl kalkar? Nasıl ona öyle zalimce vurdular? Bunu halen anlamıyorum? İnsanlığın neresinde böyle bir şey var bilemiyorum. Bu olayın adını koyamıyorum.
Eskişehir Valisi; ‘Polis yapmadı, kendi arkadaşları vurdu, polisin üzerine attılar’ şeklinde açıklama yapmıştı. Bu savunmayı nasıl yorumluyorsunuz?
Bunu ne zaman iddia etti? Benim oğlum 38 gün yaşama tutundu, direndi. O kadar ağır darp edilmişti ki, o darbelerin altından kalkamadı. 38 gün sonra gözlerini hayata açamadı. Oğlum gözlerini hayata yumduktan sonra mı bu açıklamayı yapıyor Vali bey?!. Mademki arkadaşları tarafından dövüldü, neden ilk günlerde bu açıklamayı yapmadı? Neden oğlum gözlerini hayata yumduktan sonra? Zaten biz olayı duyduktan beri bizim hayatımız mahvoldu. O hastaneye gittiğimizde oğlumun acılar içerisinde kıvranmasını gördüğümüzde yıkıldık. Vali, nasıl ve hangi vicdanla 38 gün sonra bu açıklamayı yapabiliyor? ‘Benim polisim yapmaz, arkadaşların yaptı’ demesini neye dayandırıyor, neye göre söylüyor, anlamış değiliz.
Mahkeme, kalp ameliyatı geçirmesinden dolayı ve ölümün bundan kaynaklanabileceği yönünde bir araştırma istemiş...
Ali İsmail’in hiç bir zaman kalp sorunu yoktu. Kalp ameliyatı olmuştu, doğru. Coumadin adlı kan sulandırıcı ilâç kullanıyordu. Ama neden bu insan beyin kanaması geçirdi? Oğlum yolda yürürken düşüp de beyin kanaması geçirip ölmedi. Onların darp etmesinden dolayı oğlum ölmüştür. 5 yıl önce oğlum kalp ameliyatı oldu ve kendisini çok iyi toparladı. Ölmeden önce o videolar çekilmişti. Tüm dünya fotoğraflarını gördü. Oğlum dimdik ayaktaydı ve çok sağlıklıydı. Zaten, Ali İsmail hiç hastalığını kabul etmiyordu. ‘Ben çok iyiyim’ diyordu. Böyle bu tür bahanelerle geçiştirmeye çalışmasınlar.
Türkiye’deki yargıya neden güvenmiyorsunuz da AİHM’e başvuruyorsunuz?
8 kişinin yaptığı olay bir kişiye mal ediliyor. Polis nedir? Bizim bildiğimiz polis, başımıza bir şey geldiğinde bizi savunan ve yardımımıza koşabilen, koruyucu kişidir. Ama tam tersi oluyor? Polisler oğlumu döverek ölümüne sebebiyet verdi. Halen o 3 polis görev başında. Böyle bir şey olabilir mi? Ben onlara evlat acısı görsünler demiyorum. Bakın, bütün dünya ‘Onlar da bizi anlamaları için evlat acısı yaşasın’ der. Benim oğlum bir karıncayı dahi incitmeyen biriydi. Ben, Allah’ın adaletine inanan biriyim. Biz Müslümanız diyerek Müslümanlığı kullanmasınlar.
Hükümet yetkililerinden başsağlığı mesajı aldınız mı?
Hiç kimse aramadı. Sadullah Ergin Adalet Bakanı bizim oralı. Gerçekten kendini bir Hataylı olarak görseydi, bunun üzerinde dururdu. Adaletin yerine gelmesine sağlardı. Bizim evimize avukat sıfatıyla geldi. ‘Ben Adalet Bakanı sıfatıyla geldim’ demedi.
Ayrımcılık olduğunu hissediyor musunuz?
Var tabii canım kardeşim… Onların tarafından birilerinin başına böyle bir şey gelseydi, böyle mi olurdu? Tabii ki ayrımcılık var. Bizim için ne bayram kaldı, ne de bir şeyin tadı. Ama bu haksızlığı peşini bırakmayacağız.
Özcan Bozoğlu
Ludwigsburg
Devamını oku ...