Siyaset Alanının Küçük Burjuva Bekçileri

Bir tasavvur üzerinden, diyelim ki, siyaset devlet ve demokrasi üzerine kurulu bir zemindir. Bu tasavvur kabul edilecek olursa, küçük burjuvanın siyaseten rolü de belirlenmiş olur: o, büyük efendisi, burjuvanın kapı bekçisidir.
“Her türlü ilahi, kutsal ya da ruhsal iradenin toplumsal ve siyasal yaşama müdahalesini reddeden” küçük burjuva, bekçilik görevini kutsallaştıran, ilahileştiren ve ruhsallaştıran bir Bekçi Murtaza’dır dolayısıyla. Büyüklerinden aldığı ders, gördüğü kurs, siyaset alanının tüm düşman unsurlara kapatılması üzerinedir. Bu küçük burjuva, “toplumsal ve siyasal yaşam” kimin yaşamı, neyin hayatiyeti, sorgulamaz. Sorgulanmasını istemez. O bilir ki, o yaşam, hayatiyet efendisinindir. Dolayısıyla bu bekçi, her bireye, “burjuva gibi toplumsallaşın ve siyasallaşın” talimatı vermek zorundadır. O bu şekilde var olmuştur, var olmak isteyen herkese kendi günahını öğütlemektedir.
Siyaset alanı burjuvazi tarafından tayin ediliyorsa, bu alanın içine birey ve insandan başkası giremeyecek demektir. Birey de, insan da burjuvaya denk düşer, başka bir şeye değil. Burjuvanın elinden insan ve birey bayrağını alıp yola koyulmak, mümkün değildir. Bu, cahilane bir yanılsamadan ibarettir. Burjuvazi tıkanır, vazgeçer ama düşüncelerin, ideallerin, ufkun, tasavvurların onu koşullayan maddî ilişkilerden bağımsız, soyut birer varlığı olduğunu iddia etmek de gene burjuva aklının bir ürünüdür. “Varlık bilinci belirler” diyen Marx’ın bu burjuva siyasetin kapısında öldürülmesi şarttır. Zira sol küçük burjuva, siyaset alanının en azından eşiğinde-kapısında bekçilik işi alabilmek için, o siyaset alanını devrimcileştirmeyi emreden bir marksizme kendi içinde asla yaşama hakkı tanımaz.
Marksizm, bu küçük burjuvanın elinde, Marx’sızlaştırılmak zorundadır. O da böylece Marx’ın polemik yürüttüğü, kavga ettiği eski sosyalistlerin kervanına ekleniverir. O, polemikler ruhundan arındırılıp unutturulmak zorundadır. Düşüncenin siyaset alanına girmesi, onun varlıktan ve bedenden soyutlanması ile mümkündür ancak. Küçük burjuvanın ağzında, “işçi sınıfı, devrim, sosyalizm” gibi fikirler, varlıksız ve bedensizdir. Bunlar, sadece eşikte bekçilik yapmaya imkân sağlayacak düzeydedirler. Gerçek işçiler, gerçek devrim ve gerçek sosyalizm kapıya geldiğinde bekçi, onu etkisizleştirmek zorundadır.
Siyaset alanının hâkimi olan burjuvazi, birey olarak işçinin girmesine izin verir ama işçi sınıfının o alana girmesini istemez. Mücadele zamanla zorlar ama işçi sınıfı ancak sendika liderlerinin bireyliklere bölünmüş hâliyle, giriş izni alabilir. Proletarya ise kapıdan kovulmak zorundadır.
Dolayısıyla, “insanın toplumsal ve siyasal iradesini yok sayanlar”ın katli vacibdir, küçük burjuvaya göre. O, bekçilik görevi gereği, burjuvanın insanını ve bireyini kanının son damlasına kadar korumak zorundadır. Sınıfsal kini güçlüdür bu noktada. Bekçi Murtaza, kendisini insan ve birey kılan güçlere hizmet etmeyi namus beller.
Oysa Marksizm de yıllarca insanın toplumsal ve siyasal iradesini yok saymakla eleştirilmiştir kimilerince. Liberaller ve muhafazakâr çevreler, marksizmi burjuvanın insanını ve bireyini ölçü alarak eleştirmeye çalışmışlardır. Çünkü Marksizm, o insanın ve bireyin ardını göstermiştir. O bayrakları yükseltenlere saldırmış, hangi güçlere hizmet ettiklerini ifşa etmiştir. Marksizm ölmemişse, bu, insanı ve bireyi yücelttiği değil, başkalarıyla ortaklaşmayı emrettiği için ölmemiştir. O, “müntakim” bir özneye işaret ettiği için vardır. İntikam, sömürülenlerin ve mazlumların intikamıdır.
Birey ve insan ölçüsüne göre yapılan genellemeler, belirlenen tümellikler, tekil çıkışları ezmek içindir. Burjuvazinin insan kavramsallaştırması, insan denilen canlı türünün doğal ve hatta hayvanî güdülerle kolektivize olması ve saldırıya geçmesine karşı bir savunma biçimidir. Aynı şekilde, birey de söz konusu kolektif hareketin tuz buz edilmesi içindir. Kapıdaki bekçilerin öncelikli görevi, kimlik sorgusu yapmak ve tekilleştirip dışarı atmaktır.
Burjuva siyaset alanı, doğalında, kendisini koruma altına almakta, kapıya bu tür bekçiler yerleştirmektedir. Bu bekçiler kimlikçidir, tüm saldırı imkânlarını, kimlik içine hapsedip boğmakla görevlidir. Saldırının ne olduğu değil, kimler üzerinden gerçekleştiği sorgulanır. Bu polisiye zihniyet, saldırıyı bu şekilde savuşturacağını zanneder. Kitlelere ne olduklarını unutturur, kim olduklarını burjuva bir yerden övmeyi öğretir.
Saldırı imkânları, devrimci içeriğe sahiptir; sınıfsal, millî ve dinî bir içerikle tecessüm edebilir. Doğalında, burjuvazi, kendi siyaset alanını, yani devlete ve demokrasiye dair söz etme ve eyleme iradesini korumak, ebedîleştirmek için bu sınıfî, millî ve dinî saldırı imkânlarını savuşturmak zorundadır. Her bir imkâna karşı, eşikte birer bekçinin beslenmesi şarttır.
“Gezi” sürecine damgasını basan küçük-burjuva zihniyettir.” diyen Marksist Tutum çevresi, referandumda AKP’ye “evet” demenin diyeti olarak, bugün süreci AKP argümanları ile ama işçici dayanaklar üzerinden değerlendirmektedir örneğin. Süreçte işçi sınıfı olmadığını söyleyen bu ekibe, elbette “kendisi katılsaydı işçi sınıfı da olurdu” denilebilir. Ama onun böylesi bir derdi yoktur. Tek dert, işçicilik adı altında edinmeye çalıştığı bekçilik görevini lâyıkıyla ifa etmektir. Gezi sürecinde burjuvazinin kitleleri kendi iç kamplaşmasına âlet etmeye çalıştığını söyleyen bu ekip, yakın geçmişte AKP’ye neden “yetmez ama evet” dediğini, o kamplaşmaya kitleleri neden âlet ettiğini izah edememektedir. Sonuçta işçicilik, “işçi” diyerek, toplumsal ve siyasal olanı kendi tekeline almak isteyen bireylerin ideolojisidir, ne Marksizmle ne de Leninizmle bir rabıtası mevcuttur. Soyut işçi, burjuva bireyin don değiştirmiş hâlidir. Dolayısıyla bu donda, burjuva siyaset alanına girmeye çalışanlara seslenilir, onlar çağrılır. Bu sesleniş ve çağrının amacı, burjuva siyaset alanını tehlikelerden korumaktır.
Aynı şey, “Türkiye Devrimci Hareketi” ya da “Komünist Hareket” gibi büyük başlıklar altında düşünüp hareket edenlerde de söz konusudur. Onlar da bu kavramlarla tarihe ve topluma ipotek koyup, kavramların işaret ettiği bireyleri burjuva siyaset sahnesine davet etmekten başka bir şey yapmazlar. Böylesi büyük “özne”li cümleler kuranların burjuva efendilere gizli bir mesaj yolladıkları açıktır: “yolumuzu açın, ben tüm tehditleri bertaraf ederim, meraklanmayın!”
Burjuva siyaset sahnesinin kapısında yalvarmanın bir diğer biçimi de “tarihsel ilerlemecilik”tir. Küçük burjuva sol, burjuva efendilerine seslenip, “biz sizin mirasınızı sahipleniyoruz, bilinmeyen bir gelecekte o ideallerinizi gerçekleştireceğiz, endişelenmeyin” demek zorundadır. Bu kesim, devlet ve demokrasi konusunda söz edebilmek için, burjuvaziye sürekli referans vermek zorundadır. Siyaset alanı burjuva devrimleriyle kurulmuştur ve o sahneye girmek için söz konusu devrimlerin huzurunda eğilmek şarttır. Bu yaklaşım, burjuvaziden ve onun devrimlerinden önce bir toplum ve bir tarih olmadığını iddia etmek zorundadır. Marx ve Marksizm, burjuvazi ve onun devrimleriyle ilgili yazıp çizdiği kadarıyla önemlidir. (Reklâmın iyisi kötüsü olmaz!) İnsan denilen putun tarihsel-toplumsal bağlarını ifşa eden bir Marksizm onlar için tehlikelidir. Zira “üretici güçler” gibi kavramlar insan iradesini yok saymaktadır.
Engels, Fransız devrimcilerini huşu içinde takip eden Alman yoldaşlarını uyaran bir kitap kaleme alır: Köylüler Savaşı. Kitabın girişinde Engels, mealen, “Fransızlara öykünmenize gerek yok, sizin de tarihinizde örnek alacağınız devrimciler var” der ve köylü Hristiyan halkların çeşitli mezheplerin bayrağı altında yürüttükleri devrimci mücadeleleri örnekleriyle anlatır. Bu kitap, bireyciliğin kisvesi olan işçiciliği giymiş laik küçük burjuvaların tüylerini diken diken edecek niteliktedir. Aynı şekilde, “devrim simyagerleri” tabiri de bugünün devrimcici küçük burjuvaların duymazdan geldiği bir uyarıdır. Benzer biçimde, Engels’e göre, I. Enternasyonal üyesi işçiler ilk Hristiyanlara benzemektedir. Tüm bu veriler üzerinden, bir küçük burjuvanın dinî metinlerin politikleştirilmesine ve birer bayrak olarak yükseltilmesine tepki koyması, tam da efendisiyle yaptığı akitle ilgili olmalıdır. Bu küçük burjuva için dinî metinlerin ve dinî mücadele birikiminin Marksistçe özümsenmesi ve yorumlanması saf, steril, burjuva “Marksizm” kurgusuna ve bireyliğine halel getirecektir. Burjuvaya yaranmanın yolu, onun düşman olduklarına düşman olmayı abartmaktan geçer.
Burjuvazinin insan ve birey putlarına, bunlar üzerine kurduğu dine mürit olan küçük burjuva solcular, gizliden, içeriye, görevlerini lâyıkıyla ifa ettiklerine dair bir mesaj vermektedirler. Demektedirler ki, “biz hâlâ o dine tabiyiz, siyaset alanına sizin putlarınızı rahatsız edecek hiçbir unsurun girmesine izin vermeyiz.” Bu mesaj, sosyalizm ve Marksizm kurguları üzerinden verilmektedir. Yani bu bireyler ağızlarını açtıklarında, her şeyi insan ve birey putuna göre anladığını, onlara göre bir dünya tasavvur ettiğini ve putların ebedîliği için yaşadığını sürekli söylemek zorundadırlar.
“İnsanın toplumsal ve siyasal iradesi” adına kapıda kimlik soran, kelle alan küçük burjuva bekçiler, toplumu kuran, siyaseti belirleyen güçlere daima selâm çakarlar. İlkel kabile dilleri üzerine çalışma yapanların da gösterdiği üzere, belirli bir kabilenin dilinde “insan”, o kabile üyelerini imler. Dolayısıyla kabile dışındaki her canlı, tehdittir. Benzer bir yaklaşım, burjuva siyaset alanında da geçerlidir. Yukarıdaki lafı eden küçük burjuva bekçi, insan sıfatına erişebilmek, insan olabilmek için o alana girmiştir ve o alanın dışındakileri “hayvan” olarak görüyordur. Başörtülü kadın, hakkını isteyen işçi, anadilinin ve tarihinin kavgasını veren Kürd vs. herkes hayvan derekesindedir. Bunlar burjuvazinin tarihsel ilerleme masalına inanıyorsa, ancak o vakit, insan olabilirler ve yaşamaya hak kazanabilirler. O masala inandığı vakit, başörtülü kadın, işçi ve Kürd ruhsuz birer makine dişlisi olduğunu kabul etmek zorundadır. Küçük burjuvaların bekçilik görevi, önce ruh sonra bedene mani olmak üzerine kuruludur.
Bekçilik görevi kâfi değildir. Küçük burjuvanın, sürekli, kapının önünü temizlemesi de gereklidir. Patronuna bir de bu sebeple hesap verir. Bugün ülkede dönen teorik-politik tartışmalar, bu bekçilik ve temizlik görevinin birer parçası olarak yürümektedir. Taraflar, efendilerinin verdiği görevleri en iyi kimin ifa edeceği konusunda yarışmaktadırlar. Tüm argümanlar, mantıksal safsataya ve yalana yaslanmak zorundadır. Denmelidir ki, “biz cumhuriyet mitinglerine katılmadık, din düşmanı değiliz, Kürd arkadaşlarımız var!” Denmelidir ki, “Gezi ortak görülen bir rüyaydı, solcu dindarlar iyidir, LGBT ve kadın arkadaşlarımız var!”
Bekçiler, din, millet ve sınıf üzerinden siyaset alanına taarruz eden kitleleri savuşturmak zorundadırlar. Kendilerini ancak bu surette var kılabileceğini düşünenlerin kurdukları örgütler, dinsiz, milletsiz ve sınıfsız bir masonik cemaate dönüşmeye mecburdur. Kitlelerin öfkeli saldırıları bu cemaatler içinde transforme edilmeli, yumuşatılmalı, parçalanmalı, etkisizleştirilmeli, sönümlendirilmelidir. Bu cemaatlerde birey olamadıklarını hisseden küçük burjuvalar ise meseleyi kökten hallederler ve kitlelerden uzakta, ham hayallerin peşine koşarlar. Bunların dünyasında, kimya simyaya, fizik matematiğe, biyoloji psikolojiye dönüşür. Kitlelerden kaçmak ya da onlara düşman olmak, kitlelerin kimyevî, fizikî ve biyolojik hareketliliğini ancak bu şekilde etkisizleştirecektir.
Kitlelerin sessiz veya çığlıkla yüklü saldırıları karşısında bugün sadece küçük burjuva bekçilerin mantar tabancalarının sesleri duyulmaktadır. Müslüman’ın, emekçinin, mazlum milletlerin öfkeli kıyamı kapıları topyekûn dövdüğünde, o tabanca seslerinin yerini kıyametvarî bir debdebe alacaktır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

İnsana Yakışır Olduğundan Hâlâ ‘Komünistim’ Diyorum

Geçtiğimiz yazdı. Yaklaşık yüz ritimci Edremit’in Güre beldesinde geleneksel Mısırlı Ahmet Ritim Kampı’ndaydık. Bir gece yarısı zeytin ağaçlarının arasındaki kamp ateşi etrafında ayinsel bir ritim tutturmuştuk. Kaz Dağları’nın zifirî karanlığı ve sadece zeytin ağaçlarının hışırtısının muhalefet ettiği kör sessizlik içinde, bembeyaz kıyafetiyle iri bir adam belirdi. Başına beyaz bir tülbent dolamıştı. Ağır ağır yanımıza yaklaştı. Ateşi ve istifini bozmayan bizleri süzdü. Ritimler ağız birliği etmişçesine kısıldı fakat kesilmedi. Beyazlar içindeki adam, “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/Hep beraber sulardan çekmek ağı, demiri…” diye başladı destanına, kalın ve gür sesiyle… Kollarını kanat çırpar gibi çırpıyor, beyazlar içinde bir kuşu andırıyordu.
Ben Şeyh Bedrettin diyeyim, siz Tuncel Kurtiz anlayın, geldiği gibi sessizce terk etti kardeş soframızı…
Nâzım Hikmet, koğuşunda herkes uykulardayken kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendi’nin Simavna Kadısı oğlu Bedreddin isimli risalesini okumaktadır. Bedrettin ve müridi Börklüce Mustafa için “adi” diyen, “Yârin yanağından gayri” diye söze giren bu köylü sosyalistlerin, kadınları da ortaklaştırmak düşüncesinde olduklarını iddia eden bu gerici yazarın elinden Bedrettin’i kurtarmaya karar verir Nâzım. Bu esnada pencereden bir ses duyar. Bedrettin kullarından Giritli Keşiş kendini tanıtır. Nâzım ile Giritli Keşiş yan yana asırlar aşar ve Bedrettin’in diyarına giderler. Nâzım bu maceralı yolculuğu Şeyh Bedrettin Destanı hâline getirdiğini söyler Destan’ın girişinde.
Giritli Keşiş’in Nâzım’ın koğuşuna girmesinden daha az fantastik değildi Tuncel Kurtiz’le ateş başında karşılaşmak, inanın... Ölümünden yaklaşık 600 sene sonra Bedrettin kulu Kurtiz bir hayalet gibi dolaşıyor, Bedrettin’in dağlarında.
Ben Tuncel Kurtiz diyeyim siz Bedrettin anlayın, onunla röportaj yapmak da ziyadesiyle bir yolculuktu…
Yıllar yıllar sonra ülkesinin acılarına tanıklık etmek isteyen bir şairin koğuşunun penceresinden içeri sızsanız “Ben Bedrettin kulu Tuncel Kurtiz’im. Seni bir hikâyenin içine taşıyacağım” deseniz, onu nasıl bir tanıklığa sürüklemek istersiniz?
Bedrettin Destanı’nda bir Anadolu buldum ritim olarak ve onu bir ayin olarak aktarmaya çalışmıştım. Adını da şimdi senin bugüne getirip sorduğun gibi “Günümüz İçin Bir Ayin”di. Ama bu ayin tarih öncesine kadar da gidiyordu. Yerebatan Sarayı’nda Sema, Dimo ve ben Bedrettin oynuyorduk. Başımda fötr şapka, ayağımda Amerikan kovboy çizmeleri ve deri pantolonum vardı, üstümde yelek, yakamda da bir tane denizatı, elimde de bir kadeh şarap vardı. Uçuyordum, bu uçma kaz uçmasıydı, turna uçmasıydı. Transa giriyor şamanlığa yaklaşıyordum. 1420 yılına doğru gitmek için, gidebilmek için transa geçmek zorundaydım. Yerin altından fırlamış bir maden amelesi gibi… “Derine hep derine kazıyoruz/ nerede çağımızın o altın kalbi/ çağımızın altın kalbini arıyoruz/ üzerimizde ağır bir yeryüzü/ gökyüzünden uzakta, çok uzakta/ derine hep derine kazıyoruz/ nerede çağımızın o altın kalbi/ çağımızın altın kalbini arıyoruz...” Mademki Börklüce’nin müridi o denizin üstünde yürüdü, ben niye yürüyemeyeyim denizin üstünde, ben niye fırlayamayayım magma tabakasının içinden dışarıya...
En büyük hayaliniz olduğunu bildiğim Bedrettin filmi de böyle bir kurguya mı sahip olacak?
Bugün yeni bir film için senaryo çalıştığım zaman başka türlü bakıyorum işe. Mesela şöyle bir sahne yazdım; karakter arabayla giderken Amik Ovası’nın ortasında birdenbire hayalî bir şeyler görüyor. Duruyor, bir sigara yakıyor. Uzaktan bir Türkmen atlısı geliyor yıldırım gibi, 1400 yıllarına ait bir atlı… At yaklaştığı zaman bir bakıyorsun yarı beline kadar çıplak bir adam ok atıyor ve bir yaban kazını vuruyor. Düşüyor ve atlıyı görüyor. Atlı geliyor, atlının geldiği yerde sekiz on tane at var, ordular var, iki tane Porsche araba var. Bir bakıyorsun Bizans elçisi orada, yanında günümüz kıyafetleriyle bir adam, Macar elçisi… Atlı diz vuruyor ve bir kitap çıkarıyor heybesinden, Memet Çelebi kitabı, açıp bir bakıyor ki Varidat (Bedrettin’in düşüncelerini topladığı eser). Okumaya başlıyor: “Bir gün kıyamet kopacaktır ama ölüler ete, kemiğe bürünüp de oradan fırlamayacaklardır. Hayat bir gün yine suyun içerisinde başlayacaktır.” Diyen Varidat. Sonra birdenbire her şey kayboluyor ama yerde bir kitap görüyor bizim karakter. Kitabı alıp bakıyor; Tambur Laine The Great - Christopher Marlowe. Böyle bir başlangıçla giriyorum Varidat’a. Korkmadan anlatmak istiyorum Varidat’ın ne olduğunu.
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek ağı demiri/ oya gibi işleyip hep beraber,/ hep beraber sürebilmek toprağı,/ ballı incirleri hep/ beraber yiyebilmek,/ yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini.../ Ama yenildiler yenenler, yenilenlerin/ Dikişsiz, ak gömleğinde sildiler/ kılıçlarının kanını/ Ve hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak/ Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla./ Yenildiler ama – İriş, Dede Sultanım İriş! Dedi bir,/ Başka bir söz demedi…”
Beddrettin’in kardeşlik sofrasının yaşandığı topraklarda şimdi büyük bir ırkçılık ve gericilik boy verdi. Bunu nasıl yorumlamalı?
Düşün ki Bedrettin 1923’te Cumhuriyet ile beraber İstanbul’a getirildi ve Topkapı Sarayı’nda çinko bir kutu içerisinde saklandı kemikleri. Sonra 1965’lerde Sultan Mahmut Türbesi’ne gömüldü. Başında taş da yoktu, sonradan koydular. Orada küçücük bir mezarı duruyor işte. Yanılmıyorsam Kenan Evren döneminde ordunun teyakkuza geçtiği günlerden bir tanesi de Bedrettin’in ölüm yıldönümüdür ve Türkiye’nin birçok yerinde ve özellikle Balkanlar’da o ölüm gününde Üryanlar Semahı yapılır. Ak bir kefene bürünüp semah tutarlar. Irène Melikoff’ta okumuştum bunu. İnanarak yaşadılar, yenildiler. Tarihi de hep yenenler yazdılar. Bugün hâlâ uzantılarını görürsün. Aydın’da Torlak Çeşmesi vardır hâlâ, Ortaklar diye bir kasaba vardır ama ortak yoktur artık. Anadolu unutuldu, Anadolu yok edildi çünkü. Kendi kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. 5-10 bin yıllık lahitleri kırıp taş olarak kullanıyorlar ev yapımında. Menderes, Ani’ye gittiği zaman, ‘Alın bunları, buralar taş dolu, yapın evlerinizi’ diyordu. Mimarimiz de kalmadı, birkaç şehir dışında, her taraf beton beton oldu. Bedrettin de tabii ki kayboluyor. Ama hâlâ “Ben de halimce Bedrettin’im” diyenler çıkıyor. Bu tersine olan gelişme nasıl durdurulur, onun içine neler katılabilir, onlar kolay işler değil ama olacaktır bir gün. Ben hâlâ bir rüyaya inanıyorum. İnsanoğlu bu sömürünün, bu namussuzluğun, bu vahşetin üstesinden gelecektir, yoksa yok olacaktır.
“Derya dediğin uyur uyur uyanır” yani Bedrettin’in dediği gibi…
Uyanır diyorum tabii… Hasan Saltık bir röportajda, “Bu inanılmaz arşivi kimin için yapıyorsunuz” sorusuna, “Mutlu azınlık için” cevabını vermişti. Çünkü Kalan’ın müziğini ancak iyi eğitilmiş bireyler dinleyebiliyor. Diğerleri televizyondan, radyodan Neyzen Teyfik’in bir zamanlar söylediği gibi “yüzümüze geğirir gibi gelen” müzikleri dinliyor. Tabii ki Hasan’ın mutlu azınlık için yaptığı müziği biz bir gün mutlu çoğunluk dinlesin diye uğraşıyoruz. Nâzım “Yetmişinde bile zeytin dikeceksin” dediği için değil ama ben de zeytin diktim. “Öyle çocuklara falan kalsın diye de değil, yaşamak için, yani yaşamak ağır bastığından”.
CAHİT IRGAT’IN, ÖZDEMİR ASAF’IN, CAN YÜCEL’İN ÖĞRENCİSİYİM
Şimdilerde 20-22 yaşında kendini “eski solcu” ilân edebilen gençlerle karşılaşabiliyor insan. 76 yaşında gururla komünist olduğunu ilân ediyorsunuz, bu duruş nereden ilham alıyor?
Başka bir çare göremiyorum ki. Kapitalizmin ve emperyalizmin dünyaya yaptığı kötülük, iğrençtir. Komünizm beklenmedik bir şekilde Rusya’da ortaya çıktı, çok geri bir toplumun atağıydı. 100 sene bile sürmeyen bir macera yaşandı. Çocuktu, bebekti daha sosyalizm… Adımını yeni attı ve her taraftan baltaladılar. Şili’de adımını attı, sarayı bombalayıp Allende’yi öldürdüler. Bizde bir adım atıldı; bir, iki, üç darbe… Hepsi de Amerika’nın oluruyla olmuştur. Ben komünizmle dünyanın bir bahçe haline gelebileceğine inanıyorum. İnsana yakışır bir şey olduğundan hâlâ komünistim diyorum. Marşımızda dediğimiz gibi, “Biz bu karanlık yolun sonunda doğacak güneşi görüyoruz” çünkü…
Sadece “komünistim” demekle yetinmiyor, pratik olarak da mücadeleye devam ediyorsunuz. “Emek Sineması’nı yıktırmayacağız” pankartının önünde siz, “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” diyen siz, “Üçüncü köprüyü yaptırmayacağız”…
Cahit Irgat’ın, Özdemir Asaf’ın, Can Yücel’in öğrencisiyim ben, tabii ki söyleyeceğim. Özdemir ne diyor; “Selam alın teriyle ekmek yiyen herkese/ selam bugünü hazırlayan ölüye/ selam saçlarından asılan/  tabanından çivilenen diriye/ selam seksen ayak merdivenli/ kara yüzlü binanın/ üst katından atılan/ berrak gözlü/ paramparça cesede/ giden gitti, kalana sabır/ bu kara kışlara açlığa sabır/ sabır zindandaki, sürgündeki dostlara/ yeni bir gün doğuyor” Hep umudumuz… “Anne girmem bu oyuncak dükkanına/ orda toplar, tayyareler, tanklar var/ seviyorum söğüt dalı atımı/ tekme atmaz, ısırmaz/ ben yaşamak istiyorum/ ağaç gibi sessiz sessiz ve rahat/ karınca kararınca değil/ serile serpile boylu boyunca…”
Savaş istemiyorum tabii ki, barışı kurabiliriz. Yahudi esnaflar, Türk köylüler, Türkmenler, Gürcüler, Ermeniler… Hepimiz bu toprağın çocuklarıyız. Benim atalarım taa Selaniklere Bosnalara gitmiş, oradan gelmişiz biz de… Babam üç yaşında Selanik’ten, annem Bosna’dan gelmiş 1890’larda… O inançla büyüdüm. Cahit Irgat’ın acısını yaşadım. “Ben bir harp esiriyim/ Korku, tehdit, sefalet var/ Bu şehrin havasında,/ Bu şehrin mahzenleri/ İrin kokar, kan kokar/ Şehrin mahzenlerinde/ Cinayet var, ölüm var” diyor. Can Yücel çıkıyor bir anda; “Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan/ Kelebek gibi girdim kelebek camınızdan/ Taksinize mülkünüze dairenize.../ Heceleyerek üzerinde ayak ve el/ uçlarımın/ Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi.../ Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize, büfelerinize/ Vesairenize.../ Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!/ Aşk yokmuş sizde beş paralık!/ Gidiyorum ben boşçakallar/ Sıçmışım ortalık yerinize/ Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık” diyor.
Abilerim onlar, beraber büyüdük. Bedri Rahmi geliyor; “Yar, önde zeytin ağaçları, arkada yar/ yar, yar, yar seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar” diyor. “Karadutum, çatalkaram, çingenem” diyor. Ben Özdemir Asaf’la 1960 yılında 24 yaşındayken Bedri Rahmi’nin evine gittim. Dünyanın en mutlu çocuğuydum. O mavi kaplumbağayı, Anadolu motiflerini, “reis” diye konuşan adamı gördüm. Yaşar Kemal’le orada tanıştık. Orhan Kemal’i tanıdım, Sait Faik’i okudum, görmedim. Orhan Veli’yi, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Fuzuli’yi, Baki’yi severim. Ben bu zenginlikten geliyorum. Onlar gibi olmaya çalışırım, ama tabii kendim gibi olurum. “Ben devrimi görmek istiyorum” demişti bir adam. Devrim bitmez ki hep sürer, bir yerde kalmaz ki… Hangi devrimi göreceksin, nasıl göreceksin? İnsanı, doğayı  güzelleştirmek adına bir evrimdir devrim.
RAMİZ HEM GERÇEKÇİ HEM DEĞİL
Ramiz Dayı karakterinin bu ölçüde tutmasının nedeni neydi acaba? Bizim mitolojimizle, masallarımızla bir bağı var mı bu beğeninin? Köy köy gezen bilge dedeler, rüyalara giren aksakallılarla...
Bilemiyorum, ama ben katiyen bir adamı idealize etmedim. Adam bir katil, adam bir âşık. İnsanoğlunun başına gelen hiçbir şey bana yabancı değildir. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken karşısındaki canavarları canavarca alt etmiş, yenilmiş, 30 sene içeri girmiş. İçerde Hasan Sabbah, Ömer Hayyam dinlemiş, içerdeki hayatını nasıl geçireceğini düşünmüş, okumaya karar vermiş. İçerde zayıfa yardım ediyor, müebbet yemiş adamla bile uğraşıyor. Adamın bir dürüst tarafı olduğu muhakkak. Aşk yüzünden patlıyor her şey. Anadolumuzda aşk cinayetleri ne kadar fazla görüyorsun. İki adam aynı kızı seviyor, biri evli üstelik. Kızın da ona meyli var. Bizim Türkiye insanını yakından ilgilendiren bir olayla karşı karşıyayız. Dolayısıyla gerçekçi bir karakter Ramiz ama tam gerçekçi de olamayız bir yandan. Çünkü biz adama Oscar Wilde da okuttuk, Edip Cansever de, Hasan Sabbah da...
Böyle bir insan olamaz yani?
Ama bir yere kadar, buna benzer adamlar var aslında. Hasan Sabbah, Hallacı Mansur, İbni Arabi.. bunlar hapishanede çok konuşulan şeyler. Yalnız hapishanede değil esnaf, zanaatkârlar arasında da çok konuşulan şeyler. Ramiz’i seviyorlar. Dürüst kalmasını biliyor adam. Cemal Ağa’yı da seviyorlardı. Neden seviyorsunuz dedim. Diyor ki “Abi sen öyle bir oynuyorsun ki, sanki alay ediyorsun hepsiyle”… Adam Avusturya’dan gelmiş, orada çanak anten almış Ramiz’i izlemek için… Niye dedim. “Abi sen öyle oynuyorsun ki, hani salçalı yemeğin sonunu şöyle bir sıyırırsın ya, öyle oynuyorsun”… “Lafları çok seviyoruz, sen mi uyduruyorsun onları” diyor birisi. “Ben uydurmuyorum, yazıyorlar, ben söylüyorum” diyorum. Mesela Oscar Wilde patladı. Millet Oscar Wilde aldı. “Herkes öldürür sevdiğini”, “kırmızı ceketini giymiyordu o artık, çünkü şarap kırmızıydı ve kırmızıydı kan da”... “Tuncel Abi senin yüzünden Edip Cansever’i tanıdım” diyor birisi.
Buna mutlu olmamak da mümkün değil…
Değil… Başka bir şey de bekleyemeyiz. Sinemayla ya da televizyon dizisiyle devrim yapılmaz. Ama bir şeyler değişir. Halil Cibran’ı okur birisi. Birisi Oscar Wilde okur. Bir tek zeytin fidanı dikmek gibi…
HERKES KENDİSİ KADARDIR
Tuncel Kurtiz kelimenin tam anlamıyla, “her rolün oyuncusu”. Size Ramiz Dayı diyenler Sürü’deki Hamo’yu, Umut’taki defineciyi, Duvar’daki gardiyanı, Hoşçakal Yarın’daki savcıyı görse aklını  şaşırır. Hiçbir rolün üstünüze yapışmamasını nasıl başardınız?
Bunu elde etmek kolay olmuyor. Sürü’den sonra herkes bana Sürü’deki gibi rol yazdı. Ben onu oynayamam artık. Sürü bir defa oynandı ve bitti benim için. Hacı dizisindeki Hacı’yla, Cemal Ağa ile çok uğraştım, onlar bittiler. Onları kutularına koyduk.
Pek çok oyuncu üzerine yapışan rolü sürdürmeyi risksiz gördüğünden de bırakmıyor galiba…
Ne yapabiliriz ki onlar için. Onların da yeri ayrı…
Peki Tuncel Kurtiz’in oynadığı rolü kutuya koyma ve bir daha açmama cesareti nereden geliyor?
Ben memur çocuğuyum. Benim babam nahiye müdürlüğü, kaymakamlık, vali muavinliği ve valilik yaptı. Kırıkkale, Reşadiye, Kandıra, Posof, Ayvalık, En Harvar, Detroit, New York, İzmit, Silifke, Tarsus, Edremit’i geride bıraktığımda 14 yaşındaydım. Her gittiğim kasabada yeni insanlarla karşılaştım. Kendimi orada kabul ettirmek zorundaydım. O büyük bir tecrübe oldu benim için. Adana’da Bürücek Yaylası’nda bir adam gördüm, Manavgat’ta bir adam... Babamla Murtaza Ağa’nın konuştuğunu gördüm. Saz şairlerini tanıdım… Onlar hep kafamda kaldı. Çok zengin bir hayat yaşadım. Bir yerde kalmak da güzeldir ama durmadan gezdiğinde her yerde kendini var etmek, oralı olmayı başarmak zorundasın. Edremit’te, Tarsus’ta, Posof’ta arkadaşlarım oldu. Kan Kalesi Cengi, güvercin taklası oynardık. Amerika’dan geldiğim zaman 11 yaşındaydım. Kürt arkadaşlarım Kürtçe konuşurken ben de onlara “My name is Tuncel Kurtiz, ı am ten years old” der güldürürdüm. Boks bilirdim birazcık, onu öğretirdim arkadaşlarıma. Çok kitap okudum çocukluğumdan bu yana. Ev de kitap okunan bir evdi ama bende özel bir merak vardı. Halkevi kütüphanesi kilitliydi, anahtarı babamdaydı. Girerdim içeri; Dostoyevski, Emile Zola... Kimleri okumadım ki…
YILMAZ GÜNEY’İN YANINDA İKİNCİ ADAMDIM
‘Olayım’ demekle olmuyor, büyük emekle geliniyor bu noktaya demek…
Herkes kendisi kadardır… Başka bir şey olmaya çabalamadım hiçbir zaman. Kabul ettim. Babamın bana ilk öğrettiği sözlerden birisi şuydu; Know your self, accept your self, be yourself... Sokrates. İngilizce söylerdi. Yani “Kendin ol, kendini kabul et, kendini bil.” Ben Yılmaz Güney’in yanında ikinci adamdım ve kabul ettim ikinci adam olduğumu. Yılmaz’ın dehasını kabul ettim.
Rekabet etmediniz…
Neden edeyim! O apayrı bir yıldız ben apayrı… Benim atmosferim ayrı, onunki ayrı… O bir köylü çocuğu ben bir paşa torunuyum ama ikimiz de komünistiz. İnsanlar için adalet istiyoruz, güzel şeyler istiyoruz. Marx’ı bilmemize bile gerek yok. Kim ne okumuş ki o zamanlar! Bir tane Marksizm Nedir? diye bir kitap var Remzi Kitapevi’nden, bir de Mülkiyetin Tarihi. İlk okuduğum iki kitap o kadar. İngilizcem olduğu için küçük bir Kapital özeti vardı elimizde.
Yılmaz Güney ne okuyordu?
O bütün Rus edebiyatını ezberlemişti neredeyse. Fransız edebiyatını çok iyi bilir. Dostoyevski en büyük adamıydı ama Balzac, Stendhal, Flaubert de okurdu. Eşek gibi okurdu, çok iyi bir hikâyeciydi.
Yılmaz Güney yanı başınızda oturuyor olsaydı şimdi. Türkiye sineması, edebiyatı adına ne tür işleri arkanızda bırakmış olurdunuz sizce?
Bilemiyorum çünkü zamanı durduramıyoruz… Bildiğim, bir milyar insanın açlıktan ölüyor olduğu bugün. Buna deliriyorum tabii, düşünmek bile istemiyorum ama gerçek bu. Bunu edebiyatla, sinemayla düzeltemeyiz ama biz yarayı gösteririz. Sanatçı neşteri vurur ve iltihap akar dışarıya… “Bu gerçek” işte der, “bu, bu, bu…” Ve bunu kendi estetiği içinde der.  Öyle büyük bir yelpaze var ki romancısı için, ressamı için, sinemacısı, şairi için… Bir bakıyorsun Osmanlı, Bizans, bütün Balkanlar… 1400’lerde Üsküp’ü alıp o inanılmaz köprüyü yapıyor 3. Murat, orada başka bir medeniyet başlıyor. Bir bakıyorsun Selçuklu, Etiler, Hititler… Ermeniler, Urartular var, Kürtler… Hakkâri’de nasıl steller çıkıyor, şaşkına dönüyorsun. Urfa’da Göbekli Tepe çıkıyor karşına… 4 bin yıl önce bir tapınak var orda, ne olduğunu kimse bilmiyor daha. Alacahöyük var. Arkanda İran var; Şah İsmail, Safeviler, Azeriler, Gürcüler… Tarihe, medeniyete bak… Hepsi bize ait bunların. Bir ressama, bir şaire, romancıya ait… Daha ne olsun! Sen sıkışıp kalıp da Batı’yı taklit etmeye kalkarsan ki Batı’nın sadece rezaletini alıyoruz, gerçeğini de alamıyoruz. Kant’ını, Hegel’ini, Einstein’ını alamıyoruz… Marx’ını alamıyoruz… Aldığımız televizyon kültürü oluyor…
KÖTÜ FİLMDE OYNAYACAĞIMA DİZİDE OYNARIM
Bu da bir tercih tabii…
Üstelik devlet tercihi… Yalnız bizde de değil. Almanya’da, Fransa’da, bütün Avrupa’da, Japonya’da hatta… Televizyonu açtığın zaman en ucuzu, en zavallısı kusar… Gece 12’den sonra o mutlu azınlık için güzel programlar vardır. Çünkü onlar gündüz çalışmazlar… Gece oturup kaliteli programları izleyebilirler. Yoksullar sabah 6’da kalkmak zorundadır. Akşam Alman işçisi geldiği zaman birasını koyar, yarışma programını izler, Mehmet Ali Erbil’i seyreder, kutu açmayı, alkışlarla… Ben neden dizilerde oynuyorum?
Neden?
Kötü bir filmde oynayacağıma iyi bir dizide oynarım… Sinema benim için başka bir şey. Çok iyi sinemacılarımız var; Nuri Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim… Neler neler… Fatih Akın orada, Kazım Öz var, İnan Temelkuran, Özcan Alper… Hepsi başka başka yerlerden geliyor ve farklı ve önemli işler yapıyorlar…
MÜKEMMEL BİR ÇAKIL TAŞI OLACAKSIN
‘80 sonrası yeni toparlanıyor sinemamız sanırım…
Öyle ama okulların, tekniğin de etkisi var. Bir de arkada Yılmaz Güney var, Atıf Yılmaz’ın Ah Güzel İstanbul’u var. Zeki Ökten, Şerif Gören, Lütfi Akad var… Hep yenilmiş insanlar. Yaşar Kemal’in bir lafı var… “Kardaşım, yenileceen, yenileceen… Suyun içinde kalmış bir çakıl taşı gibi ezileceen, ezileceen… Sonunda yenmesini öğreneceeen.”
Yılmaz Güney zamanında fotoroman da yaptı. Ben de yaptım. Umut’a gelene kadar Yılmaz, Seyithan’ı, Çirkin Adam’ı yaptı. Daha önce Yılmaz’ın Adana’da 16 mm filmleri köylerde göstermesi vardır, tabela taşıması vardır… Yılmaz kökten buralara geldi bir hikâyeci olarak…
Gerçek bir çakıl taşı yani Yılmaz Güney…
1420’de çıplak asılan Bedrettin, at üstünden türlü hakaretlere uğrayarak götürülüp, Yedikule zindanlarında önce düzülüp sonra boğulan Genç Osman, Kızıldere’de “vay namussuz komünistler” diye yok edilen çocuklar, yaşı büyütülerek asılan çocuklar, Deniz Gezmişler, Kenan Evren döneminde hapse atılan bir milyon insan, idam edilen 50’den fazla insan… Acılar, acılar… Sonra Kenan Evren anayasasına yüzde 92 evet… Nesine inanacağım! Eğitimin nesine inanacağım! Fethullah eğitimine mi inanacağım! Bu eğitimle nereye gidebiliriz acaba? Gittiğimiz yer belli oluyor, buralara geldik çünkü…
“Mükemmel bir çakıl taşı olacan ve yenmesini öğrenecen…” O yenmek nasıl olacak bilemiyorum. İnsanoğlunun tarihinde hiçbir şey formüle edilemez. Ama öğreneceğiz, bunu biliyorum.
KAZ DAĞI’NIN ANASINI AĞLATMAYA ÇALIŞIYORLAR
Edremit’teki eviniz bir kültür merkezi adeta… Nasıl karşılanıyor orada sizin varlığınız?
“Sende gitmişin bir köyde kendine saray yaptırmışsın, orada oturuyorsun” diyen çıkıyor. 76 yaşındayım, evet öyle oturacağım. Senin de öyle oturmanı istiyorum. O boktan beton binanın içinde değil o yöreye uygun yapılmış, taş ya da kerpiç bir mimarî içinde oturmanı istiyorum. Şenlik yapıyorum. Köylüden biri diyor ki; “Gendi gendini meşhur etmek için yapıyo bunları”. Ben hâlbuki Ferhan Şensoy’u getiriyorum, tiyatro oynuyor. Cihat Aşkın gelip keman çalıyor, Sibel Köse caz yapıyor, Neşet Ertaş türküler söylüyor. Birlikte yaşamasını öğrenmeliyiz. Yaptığım toplantıları Sarıkız Abla için yapıyorum. Sarıkız kimdir? Hz. Ali’nin kızıdır. Peygamber efendimiz ‘iki oğlum, Hasan’la Hüseyin, şimdi bu kızı kıskanırlar’ diye verir Selman-ı Farısi’ye, “Al bu kızı Kaz Dağı’na götür” der. Kız 15-16 yaşına gelince Selman-ı Farısi âşık olur kıza, “Allah’ım beni bir gece olsun gençleştir” der ve hep birlikte gökyüzüne akarlar. O gün bugün Sarıkız dağın anasıdır. Ondan önce Kibele Ana vardı, dağın anasıydı.  Aeneas Akhilleus’tan, kaçarken “Dağın anasını da beraberimde götürdüm, o beni kurtardı” der. “Onun ağaçlarıyla gemimi yaptım, o medeniyeti Roma’ya götürdüm, Ana’mı da yanıma aldım”. O ananın yerine Orta Asya’dan gelen Yörükler Sarıkız Abla’yı yanlarında getirdiler eskiden İda şimdi Kaz Dağları’na. Ve o Ana bereket yağdırdı. Şimdi o bereketi kesiyorlar, siyanürle altın arıyorlar, Dağın Ana’sını ağlatmaya çalışıyorlar.
Devamını oku ...

İslamcılık İslamcıları Dışlıyor

Sezai Karakoç’un hükümeti tenkidi akabinde yapılan terbiyesizlikleri görünce Karakoç’un evvel beri uysallığından hiç hoşlanmasam da son derece üzüldüm. “Sezai Karakoç gibi büyük bir şairin iktidar âşığı çoluk çocuk tarafından alaya alınması olacak şey değil” diye düşünüyor insan, ama İsmet Özel’e 70′lerin sonundan beri yapılan terbiyesizliklerin yanında bunlar şaka sayılır. Yine de, izleyeni şoka sokacak derecede tutarsız ve kin, ihtiras dolu ithamlarıyla olayların merkezine kendini koyan Hakan Albayrak’ın şeyh uçmaz mürit uçurur kabilinden savunulduğu bugün; sakin, tutarlı, analize dayalı, atıp tutmayan sözler sarf etmiş olan Sezai Karakoç’a yapılan saldırıları (Helvadan Putlar başlıklı malum yazımda Karakoç meftunluğunu tenkit etmiş biri olarak söylüyorum) hatırlamak beni artık “İslamcılık İslamcıları tard ediyor” diye düşünmeye sevk etti. Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi adamlar açıktan tenkit etmedikleri dâhil olmak üzere, hiçbir parti hele iktidarın maşası durumuna düşmediler. İslamcılıkları buydu bu adamların.
Bunun nedenini, İslamcılığın İslamcıları, yani kurumlaşmış, muktedir hâle gelmiş, iktidara yanaşmış İslamcıların şemsiyenin dışında duran bireysel nefer İslamcıları tard etmesinin nedenini biliyorum. Bunlar gördüler ki iktidarlarını bugüne kadarki İslamcıların emeklerine borçlu değiller. Kime, nereye, neye borçlu olduklarını kendileri daha iyi biliyor. Kimle hangi zamanda görüştüklerinin tam dökümüne sahip olsaydık, yani gizli görüşmelerini açık seçik bilseydik biz de netlikle söyleyebilirdik. Söyleyebileceğimiz, bunların İslamcılardan, yazarlardan, düşünürlerden ve elbette halktan gelen İslamcılardan ve halkın kendinden çok, bizce bazısı malum, çoğu na-malum başkalarıyla, profesyonellerle görüştükleridir. Her hafta İstanbul ABD Başkonsolosluğu’ndan brifing alan İslamcı örgütler bunu kütle önünde itiraf etmezler; biz bildiğimiz için bizden saklayamazlar, ama bize de normal bir durummuş gibi konuşup itiraz ve şüphelerimize hayretle karşılık verirler.
Daha karmaşık ilişkilere gelince, Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından yönlendirilen İslamcıların durumu mesela, ben bu konuda sadece böyle bir şeyin olduğunu söyleyebilirim. Bunun sonuçlarını yüksek rating alan TV ve gazete beyanatlarında ve atışmalarda görebilirsiniz. Adamlar Türkiye’yi bırak dünyayı çekip çevirdiklerine, başkalarının kuklası olduklarını inkâr ile elbette, inanmışlar; dönüp de İslamcılığı İslamcılık yapmış olan emekçi düşünürleri, yazarları, halkı mı selamlayacaklar?
İktidar maşası İslamcıların durumu ağacı budamak için yanaştırılmış merdiveni ağacın kendi zannetmeleri. Yarın güçler bunlardan desteğini çektiği zaman ANAP maşalarına dönecekler. İşin ilginç tarafı, ANAP maşası aydınlar, İslamcılardan bin kat daha fazla nefret eder olmuşlardı, altlarındaki uçan halı güçler tarafından çekilip alındıktan sonra. Neden? Çünkü İslamcılar maddî menfaat kazanmadıkları hâlde yollarına devam ediyorlardı ve maşa durumuna düşmedikleri için ahlâken marazlanmamışlardı. Hem davayı satmıyorsun hem de düşmüyorsun… İktidar maşaları İslamcı na-muktedir aydınlardan bu yüzden nefret ettiler.
Bugünküler de yakın gelecekte hatta şimdi Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi ruhunu şeytana satmamış aydınlardan nefret ediyorlar. Hem ruhunu şeytana satmıyorsun hem de benim başıma gelen pislikler senin başına gelmiyor. Bunun için şunu derim: Siz sattınız ve karşılığı da size satıldı. Eviniz, arabanız yazlığınız, çocuklarınızın koleji yoksa kendinize yanın, ucuza satmışsınız. Karakoç, Özel gibi adamlarınsa maddî bir zenginlikleri yok. İslamcılığı İslam dükkânı kurup din satmak olarak anlamadıkları için. Para yağarken onlar merasimin dışındaydılar. Bunun için de şahsiyetleri var. Sizin yok. Hiçbir zaman da olmayacak bundan sonra.
Bir son nokta da, bu türden maşa aydınların İslamcı yazarları okumadıkları ve okusalar da anlayamayacakları. Çok artistlik yapan birini çevirip Karakoç’un Çağ ve İlham veya Özel’in Surat Asmak Hakkımız kitaplarını bir iki cümleyle özetlemelerini rica edin, ya işte biz genel olarak okuduk filan diyeceklerdir. Çünkü okumadılar. Bunlar öğrenciyken bile bazı hatırlı abilerle görüşmeyi kitap okumaya tercih eden fırsatçılardı. Değişen bir şey yok bugün de.
Yağan paralar, mevkiler ve şöhretler sayesinde kısmen kurumsallaşabilmiş durumdalar ve İslamcıları böylece tard edebileceklerini, kapı dışarı edebileceklerini, susturabileceklerini, unutturabileceklerini düşünüyorlar. Yanılıyorlar. İslamcılığın esası iktidara değil halka yaslanmak, sıradan Müslüman’ın Ehli Sünnet vel Cemaat emekçiliğiyle mukayyet olmak, günlük ibadetlerin ve sosyal hukukun İslamca yaşanmasını talep etmekle yola çıkmak olduğu için, sen onlardan kurtulduğunu sanırsın ama yeniler gelir ve onlardan alıp devam ettirir emaneti. Sen şimdilik aksırınca tıksırınca yemene bak. Bu sofranın sonrası yok çünkü. Ne yesen şimdi yersin.

Devamını oku ...

Romanesk İslam

Post-sovyetik dönemdi, Sovyetler’in çözülmesi üzerinden birkaç yıl geçmiş idi ve Rusya ile ilgili olarak ana akım medyada şu haber geziniyordu: “Rusya’da ılımlı kapitalizm tartışılıyor.” Tersten anlaşıldığında, bu başlığın tartıştırılmak istendiği açık. Zira sosyalizmin çözüldüğü Rusya’da halkın sömürü karşısında eski rejimi arzuladığı bir momentte geri dönüşün önlenmesi için fikriyatın ve pratiğin belli bir noktada sabitlenmesi zarurîydi.
Ilımlı kapitalizm” tabirinde liberal bir hava hâkim. Liberaller, “tamam, Marksistlerin eleştirdikleri kapitalizm kapitalizmin o ilk, vahşi aşamasıydı ama artık o dönem çok geride kaldı.” diyorlardı. Dolayısıyla kapitalizme karşı mücadele etmek gereksizdi. Özetle yeni türeyen Rus oligarkları, batılı fikir babaları ile birlikte, halka “sosyalizmi unutun, artık kapitalizm var, onun da ılımlısına razı olun.” demiş oluyorlardı.
Aynı dönemde, esas olarak seksenlerin başına kadar uzanan başka bir kavram daha tartışmaya açılmıştı: ılımlı İslam. Burada da batılı efendiler, “mücadeleyi ruh bellemiş o İslam’ı unutun, yeni koşullara uyum sağlamış, diz çökmüş İslam’la idare edin.” diyorlardı.
“Ilım” sözcüğünün bir anlamı, ölçülülük, itidal, bir diğer anlamı ise “ekinoks”. Bu anlamda “ılımlı İslam” tasarımının yıllar boyu “biz kapitalizmle sosyalizm arasında ya da dışında duran üçüncü yoluz. Kur’an’ın emrettiği şekliyle, ‘vasat’ ümmetiz.” diyenlerin faaliyetlerinin bir sonucu olduğunu görmek gerekiyor.
Müslüman halk kütlesinin mevcut cüssesine sırtını yaslayarak liberal bir feyz ile üçüncü yolculuk yapmak, bugünün ılımlı İslam tasarımlarının yolunu açmıştır. Rusya’da önerilen kapitalizm de yetmişlerle birlikte komünist parti içinde yapılan tartışmaların bir ürünüdür.
Stalin sonrası iki klik ortaya çıkmış, kliklerden biri, Latin Avrupa’daki komünist partilerin sağ reformist yönelimlerinin de etkisiyle, kapitalizmi çağırmıştır. Nihaî darbe, Gorbaçev ve Yeltsin ile gelmiş, sonuçta sosyalist birikimi pazara çıkaracak bir tür kapitalizm modeli önerilmiştir.
Söz konusu kliğin altmışlarda Ortadoğu coğrafyasına önerdiği “kapitalist olmayan yol” formülü de aynı minvaldedir. Nihayetinde Sovyetler etrafına hendek kazarken, kendi kazdığı hendeğe düşmüş, ilk düşüş, zafiyet Afganistan’da yaşanmıştır.
Bu dönemde, ellilerle birlikte, Sovyetler’in kuşatılması için sivriltilen politik İslam da kendi etrafına hendekler kazmış, ancak o da doksanlarla birlikte, Körfez sermayesinin de çekim gücüyle, kendi hendeğine düşüp ılımlılaşmak zorunda kalmıştır. Ilımı, yani ölçülülüğü tümüyle emperyalist dünya nizamı ile ilgilidir. Artık ölçü insan ve bireydir, zira soğuk savaş döneminde komünizmle araya kazılan hendeğin bir ucunda “insan”, diğer ucunda “birey” bayrağı dalgalanmaktadır.
Soğuk savaş döneminde ABD-Sovyetler kavgasında Müslümanları ABD yanlısı kılmak için Kur’an da istismar edilmiştir. Misal, Rum Suresi’nin konusunu teşkil eden Persliler-Romalılar savaşında Müslümanlara Allah’ın Romalıların safında olduğu söylenmiştir. Bunun gerekçesi de Romalıların ehl-i kitap oluşudur. Bu surede Allah, Romalıların yenildiğini söyler ama birkaç yıl sonra gerçekleşecek savaşta onların kazanacakları haberini verir. Kimi müfessirler, ABD desteği ile kaleme aldıkları yorumlarda, bu ayetin haber değil, “müjde” verdiğini söylemiş, Allah’ın ve Peygamber’in aslen Romalıların safını tuttuğunu iddia etmişlerdir. Oysa ayetin devamında, “Müslümanlar da bir gün sevinecek” denilmektedir. Ama ayet, ısrarla, Müslümanların, kitapsız olan Sovyetlere karşı ehl-i kitap olan ABD’yi desteklemesi yönünde bir gerekçe olarak yorumlanmıştır.
Esasında Persliler ve Romalılar arasındaki savaşın, o günün jeopolitik gerçeği dâhilinde, bölgedeki Müslümanlar için anlamı, Yahudilik-Hristiyanlık kavgasıdır. Söz konusu yorum kasıtlıdır dolayısıyla. Sonuçta “lânetlenmişler”in ve “yoldan sapmışlar”ın karşısında hak yolunu sürdürmesi gereken Müslümanlar, gündelik çıkarlar uyarınca, yoldan sapmış ve ılımlı İslam için gerekli zemini teşkil etmişlerdir. Bu zemin, İslam’ın mücadelesini belirli bir coğrafyaya ve belirli bir tarihsel kesite kapatmıştır.
Mücadele kapanmaya gelmez. Mücadeleyi ruh bellemiş İslam’ın silinip yerine diz çökmüş bir İslam’ın hâkim kılınması, ancak İslam’ın kendine kapatılması ile mümkündür. “Ilımlı kapitalizm” türünden tartışma başlıkları fikri ve ameli ne yönde kıstırıyor, boğuyorsa, “ılımlı İslam” tartışmaları da benzer sonuçlar üretmektedir.
İslam düşmanı kimi Hristiyan sitelerinde, “siz kanmayın İslam sözcüğünü barış diye çevirmelerine, İslam Arapçada teslimiyet demek ve teslimiyet de elindeki kılıcı ile Muhammed’e teslimiyetten başka bir anlama gelmez.” denmesi boşuna değil. Ele göre kendisini yıkıp kuran Müslümanlar, bu sözlere her şeylerini eğip bükmek zorunda kalıyorlar. İslam’ı barış yurduna indirgiyorlar, Muhammed’in ordusuna teslimiyeti geçersizleştiriyorlar ya da Muhammed’i devre dışı bırakıp Kur’an’ı kendine kapatıyorlar. Sonuçta ayrı ayrı ya da bütün olarak Allah’tan, Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’den azad olmuş bir fikrî bütünlük kalıyor geride. Laik bir metne dönüşen Kur’an, bugünün Muhammed’cilerinin politik kılavuzuna dönüşüyor.
Siyaset alanında tezgâhlar kuruluyor, tezgâhlara mal taşıyan tüccarlar, kendi çıkarlarına uygun tezgâh sahipleri buluyor. Tezgâhta satılan sömürülenlerin ve mazlumların kanı-teri. Bu açıdan sömürülenlerin ve mazlumların kan ve ter dökerek verdikleri zulme ve sömürüye karşı mücadeleler içinde ol mücadelelerden kaçanlar, kendi tezgâhında ya da atölyesinde mutlak, bütünlüklü, dört başı mamur, kendine kapalı, havada asılı mallar üretme yoluna gidiyorlar. Kur’an böyle bir mal artık.
Bu tarz malların üretilmesi, onların satılabilmesi için şart. Ama gene de her eylemlilikte malın bir yerinden kan ve ter sızıyor. Bu durum, siyaset alanında köşe başlarını bu tarz mallar üretenlerin tutmasına mani değil. İslamcılık, sosyalizm, Marksizm… Hepsi kendi özgünlükleri ölçüsünde öne çıkartılıyor ve tezgâhlarda satılıyor. O tezgâhlarda satılan, sömürülenlerin ve mazlumların kanı-teri olduğuna göre, kendine kapalı bir İslamcılık, sosyalizm ya da Marksizm satılabilmek için o kandan ve terden kurtulmalı.
Hristiyanlardaki İslam düşmanlığı, İslamcılık formülünü kansız ve tersiz bir yerde oluşturmayı dayatıyor. Liberallerin ya da faşizmin saldırısı da aynı şekilde sosyalizmi ve marksizmi böylesi bir yere zorluyor. Ilımlı İslam, Hristiyanlığın yanına kaçtığından beri, onun ölçülerine göre kendisini kuruyor ama öte yandan da mücadeleci özü kurumaya yüz tutuyor. Üçüncü yol olarak formüle edilen İslam, sömürülenleri ve mazlumları her daim kenara itmek zorunda kalıyor. Üçüncü yol Roma’ya çıkan yol oluyor. Mazlumlar katar katar bu yola diziliyor.
“Ilımlı İslam”, Müslümanların önünde duran ulemanın ikna edilmesi gayretinden başka bir şey değil. Ulema, esas olarak neoliberalizme, Yahudi-Hristiyan teolojisine, tekellerin nizamına ikna ediliyor. İkna gayreti dâhilinde İslam kendine kapatılıyor. Avam, havassın bu türden teşebbüslerini ağzı açık izliyor ve “vardır bir bildikleri” diye düşünüyor. Sonuçta satılabilir bir meta hâline getirilen İslam, O’nu bugüne getiren kandan ve terden arındırılıyor. Zira bir yerinden kan ve ter sızan bir metanın satılma ihtimali de bulunmuyor. Satış işlemi esnasında devletin tevhid ve adalet üzere olması gerektiğini söyleyenler, verili çıkarları gereği, tevhidi çöpe atıyorlar. Adaleti de mazlumları kandıracak bir elmalı şekere dönüştürüyorlar. “Halkın adaleti” mazlumların silâhı olarak imkânsızlaştırılıyor.
Bu aşamada İslamcılık kendine kapalı bir biçimde formüle ediliyor ama bu işin kökü Hz. Muhammed’e, hatta Hz. Âdem’e kadar uzatılıyor. Bunu duyan avam da ne kadar köklü olduğunu düşünerek ve asıl insanın kendisi, kendisi dışındakilerin de hayvan, yeryüzünün sadece kendi yurdu olduğuna inanarak mutlu oluyor. O avam, düşmanın boğazını koyun gibi kesmekte bir beis görmüyor.
Bugünde güçlü olmak isteyen mazlum ve sömürülen kişi, bu türden tarihyazımları ile kandan ve terden kurtulabileceğini zannediyor. Kan ve terden temizlenmiş bir metanın taşıyıcılığı, satıcılığı veya alıcılığı, kişinin kandan ve terden kurtulduğu huzurlu ve mutlu bir âna işaret ediyor.
Oysa kökün bu denli derine uzatılmasında esasında belli bir hinlik var. Kanın ve terin mücadelesi silindiğinden, belirli bir dönem politik bir anlamı, varoluşsal ve direnişe dair bir değeri olan namaz şahsî bir eyleme indirgeniyor. Kökün derine uzatılması ile politik muhteva sulanıyor ve İslam’ın sömürücülere/zalimlere salladığı kılıç elinden alınıyor. Bu eylemin dışında bir değeri bulunmayan tüm fıkhî, amelî hususlar kendinden menkul kültürel motiflere dönüşüyor.
Adamın biri elinde bir tabak hurma ile Peygamber’in yanına gelir. Peygamber, “bu sadaka mı hediye mi?” diye sorar. Adam “sadaka” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamber, hem öğrencisi hem koruması olarak görev yapan ashab-ı suffanın kaldığı kulübeyi göstererek “oraya götür” der. Adam elindeki hurmalarla kulübenin kapısına yönelir. Kapıda Peygamber’in torunu Hasan durmaktadır. Uzanır, tabaktan bir hurma alır, tam ağzına atacakken Peygamber durdurur onu ve “biz Ehlibeyt’iz, bize sadaka yakışmaz.” buyurur. Sadaka tasdik etmektir ve Peygamber’in konumu tasdik edilmeyi gerektiren bir konum değildir.
Ömrünü Peygamber gibi yaşamak ya da diş fırçalamakla geçiren bir Müslüman’ın özdeşlikle yerle yeksan ettiği, işte tam da belli bir mücadelenin komutanı ve onun karargâhıdır. Ilımlı İslam, esasında o komutanlığın ve karargâhın artık zihinlerde ve amelde belirli bir hükmünün kalmamasıdır. Batı, Muhammed’siz Kur’an’a ve Kur’an’sız “Allah”a hazır ve razıdır.
Üçüncü yol arayışlarında İslam liberalleşiyor. Liberalleşmenin bir diğer izdüşümü de anarşistleşme. Anarşist geleneğin kökleri Haricîlikte bulunuyor. Özünde Haricîlik, mülk meselesi üzerinden tasfiye edilen bedevî kabilelerin kendilerini koruma altına alması anlamına geliyor. Özgürlükçüymüş gibi görünen bu ideoloji, esasta, kendi özgül varlığını muhafaza etmenin yollarını arıyor. Özgürlükçülük, İslam’ın eşitleyici pratiğini akamete uğratmak zorunda. Ali’nin sırtına hançer ol sebeple saplanıyor.
Romanesk İslam, yani Roma’dan yana saf tutmanın ürünü olan savunma ideolojisi, saldırıya geçtiğinde, Roma’yı arkasına almak zorunda. Bu saldırı Roma’nın işgal hareketidir, tarih söz konusu hurucu bu şekilde yazar.
Liberalleşme temayülüne örnek olarak, bugün Antikapitalist Müslümanlar da özünde aynı şekilde, kendi mahallelerini muhafaza etmektedirler. Haricîlere benzer bir teorik-politik hat tutturan söz konusu kesim, Roma’nın yürüyüş kolundadır. Solcuymuş gibi görünen tüm salvolar, mahalleyi soldan korumak için hava yastığı olmak derdiyle, atılmaktadır. Bu hareket, Roma askeri Fethullah’ın ideolojisinin parayla, mülkle kirlenmemiş biçimidir. Dolayısıyla elde bir tek “vicdan” denilen masal kalmaktadır, her daim bu masal anlatılmaktadır. Politik olarak kıyam etmek bu vicdanî üslupta zararlıdır, tehditkârdır. Bu arkadaşların, “sol bu topraklara yabancı, biz ise bu toprakların bağrından çıktık” demesi şaşırtıcı değildir. Antikapitalist Müslüman hareket gerekli teorik ve politik müdahaleleri gerçekleştiremediğinden, AKP-Fethullah geriliminde, sağ zihniyetin himayesine girmek zorunda kalmıştır. Bugün solun bir kısmını, içini boşaltmak kaydıyla, mahalleye taşıyacak, Müslüman’ı “bak işte, solculuğu tasfiye ediyorum” diye ikna edecek bir turnike olarak iş görmektedir. Romanesk İslam’ın liberal kanadı olan AKM, doğunun kıyamına yabancı ve düşmandır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Yoldaşlığın Kıyamı

Komünist, kendisine insan örgütlemez. Örgütlenmesi gereken, harekettir, dinamiklerdir, devrime uzanan yollardır. O harekette, dinamiklerde ve devrim yolunda burjuva bir tasarım olarak “insan”a yer yoktur. Komünistin kilitleneceği yer, kendisini sevebilecek, kendisine saygı duyabilecek bireyler değil, kimi zaman kendisine rağmen gelişen hareketler, dinamikler ve yollardır.
Emek en yüce değerdir” şiarı, küçük burjuva solculuğun ve Marksizm öncesi sosyalizmin ruhudur. Bu ruh komünist hareketi ruhsuzlaştırır, ruhunu mevcut bedene düşman eder. Dolayısıyla mevcut toplumsal ilişkiler tarihsel pratikten kaçırılırlar. Tarihsel birikim, mevcut toplumsal putların önünde diz çöktürülür. Küçük burjuva solculuk, Kâbe’nin içindeki putları kıran Muhammedî iradeye, Marksizme yönelik derin bir sınıfsal kinle hareket eder. Bu solculuk, intikamını, Emevîlik gibi, Marksizmi ve komünist hareketi putların dinine dönüştürmek suretiyle alır. Bu dinin Allah’ı yoktur.
Devrime uzanan yollar ancak belirli politik kavşaklarda görülebilir. Kavşaklar, yolların ayrıştığı ve birleştiği momentlerdir. Komünistin görevi, kavşağın bizatihi kendisi olmak değil, orada eylemektir.
Andre Malraux’nun “Umut” isimli romanında geçen anarşist-komünist muhabbeti uyarıcıdır: komünist anarşiste, “siz hep bir şey olmak istiyorsunuz, biz ise bir şey yapmak istiyoruz” der. Yapmayı oluşta dondurup yapmanın ruhunu çalanlar, anarşist temrinlere sarılmak zorundadırlar. Yapmayı oluşta dondurmak, oluşun yapma tarafından dağıtılmaması içindir. Oluşun bütünlüğü bozulmasın diye, yapmak kapı dışarı edilir. Anarşist açısından devlet bir pratik olarak oluşa halel getirdiğinden düşmandır sadece. Komünist içinse, devlet, politik sınırlılığı dâhilinde bir süre yapmaya tabi kılınacak bir araçtır. Salt kendisine insan örgütleyenin bu gerçeği anlaması mümkün değildir.
Komünist için yapmak, asla teorisiz değildir. Lenin’in narodnikler için dile getirdiği gibi, “ahmaklar teorinin de bir eylem olduğunu” asla anlamamaktadırlar. Çünkü yapmak, ortaya aklını ve yüreğini koymaktır, dolayısıyla o aklın ve yüreğin de öznenin öncesiz-sonrasız bir yapma pratiği üzerinden dönüştürülmesi gerekir. Akıl ve yürek, kişisel sınırları tanımaz, tanımamalıdır.
Emek en yüce değerdir” sözü, küçük burjuva siyasetinde, bireyin her türlü pratiğine her şekilde saygı duyulması olarak karşılığını bulmaktadır. Saygı, özünde korkudur ve burada korkulan şey, birey tanrısının sunağına kurban edilmektir. Komünist o sunağı parçalamak zorundadır. Küçük burjuva siyaseti, sadece kendisinin baş ve son olduğu ürünleri tanır. Komünist için aslolan, o baş ve son arasındaki pratiktir.
Bireyin sözüne ve eylemine saygı duymak, komünistin işi değildir. O kendisine arkadaş kurmaz, yoldaş oluşturur. Yoldaşlık, pratik eylemlilikle mümkündür. Bu pratik eylemliliğin teorik-düşünsel bir boyutu olmak zorundadır. Aynı şeyleri düşünmek değil, aynı yolda düşünsel olarak eylemek, eylemli olarak düşünmek; esas olan budur.
Dert, bireyliğine saygı duyulmasını isteyenlerden bir arkadaşlık kulübü kurmak olamaz. Mesele, hareketten, dinamiklerden ve devrime uzanan yollardan yoldaşlık oluşturmaktır. Dolayısıyla komünistin her daim kişide yansıyan bir hareket, dinamik ve yol görmesi gerekir. Kişiyle kişisel muhabbet kurmak, komünist politikanın derdi olamaz.
Politika kıyam etmek, ayağa kalmaktır. Arkadaşlık kulübü, her ayağa kalkışta dağılacağından korkar. Dolayısıyla politikaya asla izin vermez. Ait olunan hareket, dinamik ve yol, kişiye ayağa kalkma emrini verir. Bu emir duyulur duyulmaz, eski arkadaşlık ilişkileri doğalında parçalanır ve tepki gösterir. Ayağa kalkana “otur, icat çıkarma” denilir. Burada eşitlikçi tutum, özgürleştirici pratiği ezer. Ana mesele, kişinin özgüllüğünün ve özgürlüğünün tehlikeye girmesidir. Tersten, özgürlükçü tutum, eşitleyici pratiği ezecektir. Arkadaş kulübü ile yoldaşlık komünü tehlikelidir. Dışarıya ve ileriye dönük her türlü hareketi susturmak zorundadır.
Arkadaşlık ile yoldaşlık arasında geriye dönüşsüz, kalıcı bir ayrım çekmek zorunludur. Arkadaşlığın politik kıyam dâhilinde parçalanması, dağılması, yoldaşlığın yolunu açacaktır. Yoldaşlık komününün panzehiri, gene arkadaşlık ilişkilerindedir. Arkadaşlık kulübünün panzehiri ise yoldaşlaşmadır.
Hareketin geriye düştüğü noktada yoldaşlık ilişkileri eskinin arkadaşlık ilişkilerine doğru geri çekilecektir. Dolayısıyla arkadaşlık kulübü, örgüt ya da parti zannedilecektir. Bu yanılsama, politikanın ölümünü ifade eder. Haziran direnişinde yoldaşlık, forumlarda arkadaşlık hâkimdir. İlkinde eski örgütler mevcut değildir, ikincisininse ruhudurlar. Herkes forumların kendisinde bedenlenmesini ummaktadır. Oysa arkadaşlık kulübü olmak, yenilgi ve tasfiyedir. Örgütler, şu veya bu düzeyde barındırdığı yoldaşlaşma imkânlarını ve kendi içindeki yoldaşlık ilişkilerini forumlar üzerinden yitireceklerdir.
Yoldaşlıktan arkadaşlığa doğru geri çekilmenin nedeni, aidiyet ilişkilerinin mülkiyet ilişkilerine yenilmesidir. Mülkiyet, arkayı sağlama almakla; aidiyet, öne doğru çıkmanın gerekliliği ile ilgilidir. Sırtını sağlama aldıklarını düşünenlerin öne çıkma derdi yoktur. Öne çıkan, gücünü aidiyetten alır.
Aidiyet, başkalarıyla yola çıkma iradesidir. Bu irade, istek yoksa, geriye çekilip eldeki mülke teslim olmak kaçınılmazdır. Arkadaşlık tam da bu noktada kutsallaşır. Her şey mülke indirgenir. Yeni politik süreçte buluştuğu yoldaşlarını küçümseyip eski mahallesindeki arkadaşlarını özleyen kişi, artık apolitiktir. Bu apolitizm, politik mücadeleyi köreltir. Örgütünü mülk olarak gören kişinin, örgütünü arkadaşlık kulübüne çevirmesi kaçınılmazdır. Örgütlenme artık sadece sosyalleşme pratiğidir.
İleri fırlayan kişi için ayrıldığı örgütteki eski yoldaşları aslında eski arkadaşlardır. Hâlâ eski örgüt içi ilişkilerini arayan bir kişi için bu ilişkiler, güvenli bir kovuktan başka bir şey değildir. Tam da bu noktada, “emek en yüce değerdir” lafı gündeme gelir. Çünkü arkadaşlık için ve onun içinde ortaya konulan pratik, kutsallaştırılmak zorundadır. Yapılan işler arkadaşlığın emrindedir. İş pratiği, arkadaşlığın hizmetkârıdır sadece. İşin ve eylemin özgürleştirilmesi için arkadaşlık kulüplerinin dinamitlenmesi zorunludur.
İşçi sınıfı geriye, proletarya ileriye dönüktür. İlki, meslekî birlikteliğini yüceltmek, ikincisi devrim yolunu açmak zorundadır. Kendi arkadaşlık ilişkilerindeki romantizmi işçilerde ya da ezilenlerde bulanlar, bu romantizmi ilgili kesimlere yansıtanlar, hem işçilerin ve ezilenlerin öne fırlamasına, yol açmasına mani olurlar hem de açılan yolu tıkarlar. İşçicilik ve ezilencilik, arkadaşlık kulüplerinin ana programı ve tüzüğüdür.
Sözün ve eylemin kendi bireyliğinde bütünlenmesi meselesi de buradadır. Bu iddiadaki kişi, kendisine benzer arkadaşlar arıyordur sadece. Ezilenler ve işçiler için bu kişilerin ve arkadaş kulüplerinin ürettiği sözün ve eylemin hiçbir kıymeti yoktur. Onlar sürekli ve kesintili bir hareket içinde olduklarından, söz konusu kişilerin ve kulüplerin pratiğini sürekli ve kesintili olarak kusarlar. Notre Dame’ın Kamburu’nda ezilenler, önce kendilerine yardım eden ezilenci küçük burjuvaları idam ederler. Çünkü ezilenciler, kendi varlıklarının sürekliliği ve kesintisizliği için ezilme ilişkilerinin sürmesine hizmet etmektedirler. Ezilme ilişkilerinin sona erdiği bir ânda ezilenler o küçük burjuvaların kellesini kesmek zorundadırlar. Ama bu hikâye, idamdan korkup saklanmak için ezilenlerin içine karışmayı öğütleyen küçük burjuvaları haklı çıkartmaz. Proleter irade, Ekim Devrimi sonrası yaşandığı gibi, saklanmak için dilenci kılığına giren burjuvaları gene de bulmayı bilecektir.
Küçük burjuvazinin ürettiği söz ve eylem, her daim, Marksizm öncesi sosyalizmlerin ruhunu taşır. Bu sosyalizan eğilimler, ya eski burjuva devrimlerin korunmasını ya da onların bir daha olmamasını talep ederler. Belirli bir devrimi değil, genel anlamda devrimi ilerletmek için, devrimin de ileri çıkması gerekir. Devrim lafla yürüyecek bir gemi asla değildir. Ama gene de teoride “devrim”in devrimcileştirilmesi gerekir. Marksizm tam da buradadır.
Esasta ilericilik-gericilik tartışması, zamansal sıralamaya yönelik olarak yürütülmektedir. Temel mesele, düşmana doğru hamle yapmaktır; hamlenin ilerici ya da gerici olduğuna ilişkin tartışma, küçük burjuvaların tartışmasıdır. Çünkü onlar, esasta, meslekî varlıkları ekseninde oluşmuş arkadaşlık kulüplerinin dağılmasını asla istemezler. İlerinin ve gerinin ölçüsü, söz konusu kulüptür.
Komünistin görevi, kendi öznel varlığına eş dostlar arayıp bulmak değildir. Öznelliğinin karşılığı olan örgütler arkadaş kulüplerine dönüşmüşse, onları parçalamayı bilmelidir. Komünist Manifesto, insanlığın kardeşliği yalanını terk edip proleter davanın kıyam etmesidir. Bu dava, dostlarla değil, yoldaşlarla ilerler. Yoldaşlık, dostluğun aksine, mevcut ilişkileri eleştirmeyi gerektirir. Arkadaşlıksa, “her şey böyle iyi” hissidir.
Komünist pratiği, ânın sonsuzluğuna, oradaki senkrona ve ahengine kapatmak tehlikelidir. Bu kapanmayı istemek, komünist pratiği, sonlu, senkronsuz ve ahenksiz olan politikadan uzaklaştıracaktır. Politika tam da arkadaşlık kulübünü bozabileceği için sevilmez. Ânın sonsuzluğu, senkron ve ahenk küçük burjuva bireyin hülyasıdır, çöldeki vahasıdır.
Komünistin kendisine insan örgütlemesi, insanî pratiğin o kendi’yi dönüştürmesine mani olacaktır. Oysa komünist, örgütleyenin örgütlendiğini bilmek zorundadır. Eksikli olduğunun bilincindedir. “Aşk örgütlenmektir” (Ece Ayhan) sözünün düşündürtmesi gereken budur. Eksikliğimizi sevmek değil, sevmeyi eksiklikte kurmaktır mesele.
Arkadaşlık, politik düzlemde, bir geri çekilme biçimidir. Arkadaşlığın temel koşulu, sırta, geriye dair gelişmelerin mevcut ilişkileri parçalamasına mani olmaktır. O geçmişin iradesine karşı bir önlemdir. Vicdan azabının sonlandırılmasıdır. İnsanî ilişkileri önceleyen dinamiklerin, hareketlerin öldürülmesi, yolların kesilmesidir. Arkadaşlığın yoldaşlığa sıçraması, diriliştir.
Dinamiklerin, hareketlerin ve yolların yıkıcılığını örgütlemekse, yoldaşlıktır. Nefes alacağımız yer, orasıdır. Zaman ve mekân tam da orada dönüşür, özgürleşir. Aynı yerde ve günde bir arada olmak, hükmünü yitirir. Yoldaşın, yolun neresinde olduğunu ve onu ne kadar süre yürüdüğünü bilmemize, bilerek kendimize kapatmamıza artık gerek yoktur. Sırtı, arkayı sağlama alma zorunluluğu, anbean, arkadaşların kontrol edilmesini gerekli kılar. Nerede başladığını ve nerede biteceğini öznel varlığımızla bilemediğimiz yolda yoldaş olmak, bize hep eksikliğimizi anımsatır. Tam da bu nedenle yoldaşlar bulunur. Eksikliğimiz devrimcileştirilmelidir.
Her şeyiyle, sözüyle ve eylemiyle, bütünlüklü bir özne olduğunu satmak, arkadaşlık kulüpleri için zorunludur. Böylesi bir pazarlama işlemi, malın ruhsuzluğu ile ilgilidir. Ruhsuzluk, doğal olarak, pazarlığı en düşüğe çekmek zorundadır. Yani “söz ve eylemi ben kendi varlığımda birleştirdim ama bu koşullarda da ancak bu kadarı olabiliyor, ne yapayım” denilecektir. Epistemolojiyi ve ontolojiyi, teoriyle pratiği kendi bedeninde bütünlediğini iddia eden özne, dinamiklerin, hareketin ve yolun ilerlemesine her zaman engel olacaktır. Böylesi bir özne, aslında gerilemenin somutlanmasından başka bir şey değildir.
Bireyin kariyer basamaklarındaki ilerlemesi, politika için önemsizdir. Bir kişinin örgüt içinde yükselmesi, değersizdir. Bir örgütün kitle içinde başarılar elde etmesi, nafiledir. Arkadaş ilişkileri, yoldaşlaşma imkânlarını öldürmek için mutlaklaştırılır. Yoldaşlık ezicidir, tahakkümcüdür, otoriterdir, baskıcıdır çünkü tam da arkadaşlığı tehdit etmektedir. Tehdit altında olan, düzenin mevcut hâlidir aslında. Sömürü ve zulüm üzerine kurulu düzen, kendisini bu yatay ilişkilerde koruma altına almaktadır.
Komünistin ortalıkta tanrıymış gibi dolaşması, cenneti fiilî olarak kurması, mevcut cehennemde süren mücadeleleri tasfiye edecektir. Komünistin kim olduğu değil, ne olduğuna dair fikrî bir kavgası olması gerekir. Onun kim’liği üzerinden kendisini sevenlere değil, ne’liği üzerinden kendisiyle kavga eden yoldaşlara ihtiyacı vardır.
Küçük burjuva, sadece kendi kim’liğini ve kendi iradesini tanır, önemser. Gerisi yok hükmündedir. Sadece kendi yaptıklarını kıymetli bulur. Kendisi olmaksızın gerçekleşenlere kör bakar. Kendi kim’liğini önemsemesinin nedeni, sevilmek istemesidir. Kimseyi sevmeyen, sevilmeye kadir ve şayan tek kişinin sadece kendisi olmasını istiyordur. Sevmek uzlaşmaktır, teslimiyettir.
Komünistin saygıyla ve sevgiyle işi olamaz. Onun kitlelerden böylesi bir talebi yoktur. İşi, dinamikleri, hareketleri ve yolları devrime doğru kolektivize etmektir. İşi, onun alt boyutu olan emeğe kapatmaz, boğmaz. Gerekirse, tüm yapılanı yıkar, yola devam eder. O devrim yolunun pratik iradesidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Kuru Sıkı Mantar Tabancası

Mösyö küçük burjuvazi’nin mantar tabancasından bir “tık” sesi geldi. Âlemi ıslah edeyim diye ortalıkta gezenler, kendilerini göstermeye ol kadar meraklılar ki, kendi özlerini meydanda görmeye yanaşmamaktalar. Zira son yazılarında da bir kez daha mayalarını meydana koydular. Haklı çıkmaktan üzüntü duymaktayız. Biz, bir kez daha, bu yazıyı üzerimize alınmıyoruz ama fraksiyonistlerin açık yalanlarını ortaya dökme zorunluluğunu, hesap verme düstûrumuzun bir gereği görüyoruz. Nasıl ki bir önceki yazımızı fraksiyonistlere yazmadıysak ama Barikat’ı ve Ethem’i muhatap aldıysak, bu seferki hesap da en genel anlamıyla devrimci harekete verilecektir.
Devrimci hareket, kolektif bir kuramsal mücadeleye muhtaçtır. Fraksiyon gibi örnekler, bu ihtiyacın her dem güncel ve yakıcı olduğunu ortaya koymaktadır. Zira bir önceki yazımızda fraksiyonizmin ne olduğunu kuramsal bir çerçevede ele almaya çalışmış, muarızımız hilâfına, olgusallığa boğulmadan ama kavramsallaştırmaya çalışarak meseleyi anlamaya yeltenmiştik. Orada ortaya konan çerçeve genel olarak şu idi: Fraksiyon, devrimci özne inşa ettiğini iddia ederek, bizim üzerimizden Türkiye devrimci hareketine mesaj yollamaktaydı.
Bu mesaj, genel olarak devrimci hareketler içinde yer alan bireyleri, “söz ve eylem bende çakışmaktadır, buyrun gelin!” yalanına ikna etmek üzerine kuruluydu. Bu ise özünde bir likidasyon çağrısıdır. Şimdi ise fraksiyonistler, teşhîr olmanın sancısı ile, hem belâgatlarını hem de ferâsetlerini kaybetmek pahasına, janjanlı edebiyat üslubunu terkedip, baştan aşağı küfür dolu bir yazı kaleme alma cüretini göstermiştir. Bu bizi, iddialarımızı ispata mecbur kılmıştır.
Yalnız bunu gerçekleştirmeden önce, şunu da belirtmemiz gerekir ki, biz bu arkadaşları üç-dört aylık süreçte tanıdığımız kadarıyla eleştirmekteyiz ve bu eleştirimizi de, onların yaptığı gibi, genelleştirmiyoruz. Kolektifi tek kişiye, geniş bir zamana dair malumatı sınırlı bir sürenin bilgisine indirgemiyoruz. Gıybete, küfre tenezzül etmiyor, polis kafasıyla ifşaatlarda bulunmuyoruz. Devrimci ahlâk, polis kafasıyla, insanları adres adres, isim isim deşifre etmek değildir. Burada ortaya koyduklarımız, herkesin şehâdeti önünde gerçekleşmiş pratiklerdir.
Her işin başı ve sonu olma takıntısında olan küçük burjuva için aidiyet değil, mülkiyet esastır. O her şeye, dâhil olduğu değil, kendisinin olan, mülk edineceği ve kendini pazarlayacağı bir fırsat olarak bakar. Kendi örgüt geçmişini bile ayrıldıktan sonra metalaştırma peşindedir. Bu pratiği dâhî kolektife ait kılmaz. Bu nedenle de geçmişte bir dergi pratiğinde imza olarak kullandığı gerçek ismini, ayrıldığı o dergi kolektifinde bırakan arkadaşımızın ahlâkını asla anlayamaz. “Cesaret”i dâhî bir imaj olarak satmak zorundadır. O, devrimci örgütün bir parçası olduğu için geçmişte gördüğü işkenceyi bugün pazara çıkarmaya mecburdur. Oysa bireylerin yapıp ettiklerinin bir hükmü yoktur. Onlar geçmiş kolektif mücadeleye aittir. Bugün geçmişte yapıp edilenlerle övünmek, sadece ve sadece bireylere seslenir ve onları sahte bir özneye çağırır. Bunlar, bireysel övünç malzemesi değil, kolektif mücadelenin naçiz parçalarıdır. Bugün bu parçaları boncuk yapıp tespih dizenler bilsinler ki bu tespihin imâmesi liberalizmdir. Liberalizm, faşizm gibi, sırf kendi hakikatine “âşık” olma biçimidir.
Hakikatine “âşık” olanlar için, “kumarda yenilen, bahsi yükseltmek zorundadır,” demiştik. Haber Fabrikası adı verilen sitenin Fraksiyon’a nasıl dönüştüğü de bu cümle ile ilgilidir.
Haber Fabrikası domain adı Sarphan Uzunoğlu’na aitti ve Sarphan Uzunoğlu, Haber Fabrikası ile olan ilişkisini daha önce içeride gerçekleşen bir koltuk kavgası ile kesmişti. Sitenin domainine ödenen ücretin süresi dolunca, Uzunoğlu domaini uzatmadı ve site çöktü. Bu süreçte fraksiyonistler etraflarına şu hikâyeyi anlattılar: “Sitemiz hackerların saldırısına uğradı.” Şüphesiz ki bu hikâyeyi yeni kurdukları Fraksiyon sitesinde anlatmadılar. Anlattıkları hikâye, Haber Fabrikası’nın niteliksel değişim geçirme evresine geldiğine ilişkindi (Anti-depresan ile yalancılık arasındaki imkânlarının sonsuzluğu hakkında bkz.: Fabrika’dan Fraksiyon’a).
Kumarda yenilen, bahsi “devrimci özne kurmak”la yükseltmişti. Sonra Gezi Süreci yaşandı. Kuramsal bir temel olmadan ilerleyen süreçte başka ikbal kokuları aldılar. Bu noktada bir ara sırf poz olarak kurdukları Halk Çocuklarının Devrimci Partisi’ne ihanet edip onu terkettiler ve kendi küçük burjuva dükkânlarını açmaya yeltendiler. (Atıfta bulunduğumuz yazı, “devrimciliğe ve partiye küfrediyor” denilebilir mi örneğin?)
Sonra, örnek olsun, herkes barikatta dövüşürken, fraksiyonistler Konur Sokak ve Kızılırmak Sokak gibi yerlere kendi ismini yazmakla meşguldü (kendi sayfalarında 4 Haziran tarihli bir paylaşım için bkz.: Fraksiyon Direnirken!). Oysaki bu sokaklarda Haziran günlerine ait bir tane devrimci örgüt yazılaması bulmanız mümkün değildir! Zira onlar alanda dövüşüyordu. Devrimcilikle devrimcicilik arasındaki ayrımın somut karşılığı budur. Bu örnekler, arkadaşların Ethem’in cenazesinde oynadıkları rol üzerinden kapıldıkları hayallerin bir sonucu olarak, park ile kurdukları ilişkide de defaatle tezahür etmiştir.
Örnek olsun, bu fraksiyonistler, direniş sürecinin var ettiği Ankara Direniş Postası ve Ankara Eylem Vakti gibi haberleşme mecraları varken, hemen durumu fırsata çevirdiler. Forumun ilk günleri ile beraber Facebook üzerindeki Haber Fabrikası hesabının ismini değiştirip Fraksiyon Dayanışma Ağı’nı kurup bütün haberleşme imkânlarını kendi tekellerine almaya çalıştılar.
İtirazımız, her taşın altından çıkan böylesi bir mülkiyetçi refleksedir. Özünde küçük burjuvanın temel karakteri, kendisi de dâhil her şeyi kolektivize kılmak değil, herkesi kendine mecbur kılmaktır. Bugün gelinen noktada fraksiyonist devrimci pozların esbâb-ı mucibesi budur.
"Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı / Yaşam Alanı’nda gerçekleşen toplantılar ve alınan kararlarla ilgili bir satır not bulunmamaktadır (ilk günlere ait katılımcıların kendi iradeleri ile hazırladıkları notlar hariç). Bütün birikimin kendilerinde ve kendileri için olduğunu savlayan küçük burjuvazinin böyle bir derdi de olmadığını söylemek gerekir. Buna karşın bizim arkadaşlarımız Park adına katıldıkları ilk ortak forumlar toplantısında aldıkları notları yazılı olarak bütün yürütme kuruluna sunmuşlardır. Bizim arkadaşlarımızın örgütlenmesinde görev üstlendiği bir etkinlikte, etkinlik için rabıta kurulan katılımcıların iletişim bilgileri de dolaysız bir şekilde yürütme kurulu ile paylaşılmıştır. Buna karşın, parkın eski katılımcıları ile tekrar ilişki kurmaya dair bir kararı uygulamak doğrultusunda görev alan bir yürütme kurulu üyesine, bu iletişim bilgilerinin “kaybedildiği” bilgisi verilmiştir. Kendisine merbut kılma pratiğinin pespaye bir örneği daha!
Örnek olsun, atölyelerde kolektivize olan pratiği akamete uğratan da fraksiyonist kafadır. Mesela, fotoğraf atölyesine çok sayıda bileşen dâhil olacakken, katılımı sınırlayan da bu anlayıştır.
Örnek olsun, bu Ethem Sarısülük Park’ında ne “başarıldıysa” kendi hanelerine yazan fraksiyonistlere şunu hatırlatmak isteriz: Ethem Sarısülük adına kurulan park, başlangıçta Ankara’daki tüm direniş öbekleri tarafından ciddiye alınırken, şimdi gelinen noktada bu “bayrağı” yere düşürenler, bu başarısızlıklarını forum sürecinin genel erimesine bağlayarak ortadan sıvışabileceklerini zannetmektedir.
Örnek olsun, “ortadan sıvışmak” derken, son iki haftadır yürütme dâhil, parkla bağlarını koparmış fraksiyonistler, bu aşamadan sonra parkın “pisliğini” geride kalanların sırtına yıkmak peşindedir (9 Eylül itibariyle Fraksiyon Dayanışma Ağı hesabı yürütme kurulunun Facebook üzerindeki ortak yazışma alanından çekilmiştir). İkbal imkânları tükendikten sonra bırakıp kaçmak ve çekip gitmek: işte arkadaşların ortaya koyabildikleri yegâne “devrimci pratik” budur.
Fraksiyonistler utanmadan bunu inkâr edecek olurlarsa, şu soruya da cevap vermeleri gerekmektedir: Ethem Sarısülük Parkı’nın da örgütleyicilerinden olduğu Gezi Şehitleri ile Dayanışma Konseri’nin afişini bugüne kadar kendi sitelerinde, bizim yazımıza kadar da Facebook sayfalarında paylaşmamışlardır. Ancak bizim yazımızdan sonradır ki pıtrak gibi kendi kişisel sayfalarında ve fraksiyona ait Facebook sayfalarında paylaşmışlardır. Üstelik bu paylaşım da gene mülkiyetçi bir refleks ve “Arkadaşlar bu etkinlik bizim, ortak emeğimizle büyütelim” başlığı ile olabilmiştir.
Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı’nın isminin “resmen” değiştirildiğini Temmuz başında forumda ve sitelerinde bir başarı olarak duyuran fraksiyonistler, gerçeğin, yani Çankaya Belediyesi’nin isim değişikliği yapmayı reddettiğini forum katılımcılarından saklamış, forum katılımcılarının eylemlerle isim değiştirme sürecine katılmasına defalarca engel olmuş, süreci kendileri ile belediyedeki “samimi dostları” arasında yürütülen diplomasiye indirgemiştir. Bu “samimi dost”lar tabela meselesinde de karşımıza çıkmıştır.
Örnek olsun, Ethem Sarısülük Parkı’nın isminin belediyenin izni hilâfına ve toplumsal katılımla zorla değiştirilmesini dayatmamız sonucu, yürütme kurulunda parka tabela asma kararı alındı. Ama tabela işinin örgütlenmesi sürecinde fraksiyonistler süreci baltalamak için ellerinden geleni yaptılar. Toplumsal katılım olmasın istediler, katılım talebini “PR çalışması” olarak görüp aşağıladılar ve bunu açıkça deklare ettiler. Şifahen, “tabelanın çok pahalıya mal olacağı” ve “belediyenin tabelasını sökmenin suç olduğunu” söyleyerek yürütmeyi caydırmaya çalıştılar. Oysa biz (Ethem Sarısülük Partisi’nin naçizane neferleri olarak) sürece müdahale edip, tabelanın asılmasını zorladık. Ama tabela asılırken de kameraların önünde kendine yer bulan yine fraksiyonistler oldu. Tüm utanmazlıklarıyla, basın bildirisini kendileri yazdılar ve yürütme ile paylaşmadıkları bu bildiriyi kendileri okudular. Bildiride “samimi dost”larına şu şekilde selâm durmuşlardır: “Çankaya Belediyesi yapılan her görüşmede olumlu bir tutum sergilerken, samimi tutumları tarafımızca bilinen kişilerin çabaları da göze çarpmıştır.” (Basın Açıklaması)
Örnek olsun, Ankara’da kendileri ile yaptığımız toplantıda, bize “Halkevleri ve HDK forum sürecini baltalamaya çalışıyor, siz de yazdığınız yazılarla onlara hizmet ediyorsunuz,” dediler. “Objektif ajanlık” lafı bu minvalde söylenmiştir. Dolayısı ile bu kafa nezdinde Halkevleri ve HDK “devlet”in kendisidir. Bizim kendilerine verdiğimiz cevap, “nesnel olarak sürece zarar verecek bir şey yaptıysak özür dileriz ama öznel olarak özür dilemeyiz” idi. Arkadaşlar, sürecin öznesinin de nesnesinin de, devrimciliğin de devrimin de kendileri olduğunu düşündüklerinden, bu vehim ve kibirle, kendilerinden özür dilediğimizi zannetmişler. Yazık!
Örnek olsun, “editörleri gözaltında işkence gören, barikatlarda yaralanan bir ‘dost meclisi’ bir kez bile kendinden bahsetmemiştir,” diyen zevat, “Ethem’in babasının yazdığı mektup Alınteri’nin sitesinde yayınlanmışken, mektuba kendi sitelerinde yer vermiş ve sitenin linkini, artık hiçbir ilişkileri bulunmayan Ethem Sarısülük Parkı’nın facebook sayfasında” paylaşmıştır. Önce bunun nedenini ve nasılını açıklasınlar. Tabela değiştirme etkinliğinin neden Ethem Sarısülük Parkı Facebook sayfasında değil de, Fraksiyon Dayanışma Ağı sayfasında paylaşıldığını da anlatsınlar.
Örnek olsun, bizim kendi “akıllı telefon”larına takıldığımızı zannedenler, bizi “nezih yerlerde” oturmakla eleştiriyor. Hâlbuki arkadaşlarla komşuyuz! Ayrıca biz kimsenin telefonuna da takılmış değiliz. Biz bir kez daha fraksiyonistlerin kendine odaklanmalarını ifşa ediyor ve akıllı telefonları ile icra ettikleri “gazetecilik pratiği[nin], kolektif direniş pratiği içinde değerli ve anlamlı [olup], onun dışına çıkıp pratiğe çöreklenmeye, kendisine uygun parseli aşırmaya çalıştığında, tehlikeli,” olduğunu söylüyoruz. Bir kez daha idrake çağırıyoruz.
Örnek olsun, fraksiyonistlerin ne kendileri ne de hempaları, İncesu ya da Zafertepe taraflarında görülmüşlerdir. Biz ise, parkın artalanında mahalle çalışması yapmayı denedik ama bu çalışmayı İştirakî olarak yapmadık. Forum bileşenlerinin katılımıyla, Mahalle Çalışma Grubu ile birlikte, forumu “Küçükesat”a doğru açmaya çalıştık. Bunun hesabını da ilgili çalışma grubunda verdik. Zira burası 1) bildiğimiz bir mecra idi, 2) direniş sürecinde Kennedy ve Tunalı bağlantısı üzerinden canlı ve hareketli idi, 3) ama mahallelinin ilgi gösterebileceği forumlara uzaktı, 4) derdimiz “ya insanları savaş alanına çekmek ya da savaş alanını insanlara götürmekti.” Bu arkadaşlar ise, kendi dükkânlarını “boğacağı” korkusuyla, buna itiraz geliştirdiler. Burada bir parantez açmak gerekirse, Küçükesat, zaten hâlihazırda çeşitli çalışmaların yürüdüğü Kuğulu ile Seyran Mahallesi arasındadır ve biz de ahlâken bu iki çalışmayı sabote etmeden ya da kendi çalışmamıza râm etmeye çalışmadan, Küçükesat’ta tecessüm eden direnişi toparlamaya çalıştık. Dalga geçip küçük gördükleri “kısır” meselesi ise, mahallenin onlarca yıldır paylaştığı bir gelenektir ve anlaşılan bu, arkadaşların “büyüdüğü toprakların ‘kültürü’”nün dışındadır.
Örnek olsun, bu arkadaşların buldukları parkın “Güvenpark Forumu”na yol açtığı sözü ise, başta Güvenpark Dayanışması’nın reddedeceği bir yalandır. Zira Güvenpark Forumu, Ethem Sarısülük Parkı’nda tecessüm eden iradeye rağmen, Haziran’ın ilk günlerinden itibaren Güvenpark’a işaret eden Halkevcilerin girişimiyle kurulmuştur. Zira ilk iki foruma katılan Halkevi üyeleri Ethem Sarısülük Parkı’ndaki forumun Güvenpark’a çekilmesine çalışmışlar, bunu başaramayınca, kendileri Güvenpark’ta forum örgütlemişlerdir. O hâlde fraksiyonistler, nesnel olarak, Kızılay’a çıkılmasını değil, çıkılmamasını örgütlemeye çalışmıştır. Biz ise, İştirakî olarak, her platformda, Ankara’da örülecek direniş hareketinin Kızılay’ı hedef göstermesi gerektiğini dillendirdik ve dillendirmekteyiz. Nitekim bu nedenle de, parkın örgütlenmesini “parkın içine” doğru gerçekleştirmeye çalışan, bir diğer ifade ile, parkı kendi üzerine kapatan anlayışı başından beri eleştirdik ve parkın bir “karargâh” gibi dışarı doğru örgütlenmesini tavsiye ettik. Parkı büyütmenin ve Ankara direnişinde bir mevzi olarak örgütlenmesinin imkânlarının oluşmasının bu olduğunu defaatle söyledik. Zira Ethem’in “arkadaş”ı değil, yoldaşı olmanın gereği budur. Mesele bugün onun şehadetinden bir gün önce, direnişin ortasında gidip yemek yemesini tiye almak değil, onun açtığı yola revan olmaktır.
Örnek olsun, biz kendi dışımızda gerçekleşen tartışmaları “yok saymıyoruz”, gerçekleşmemiş tartışmaları varmış gibi yutturanlardan hesap soruyoruz. Parkın “yaşam alanı” olarak kurgulanmasının nesnel nedeni, “inisiyatif, forum, dayanışma” gibi isimlerle etiketlenen Ankara forumlarından kendini “ayırmak” ve salt “kendine işaret etmek”tir. Nitekim bu Ulrike-seviciler, söz konusu “yaşam alancılık”ı neden yürüttüklerine dair tek bir metin dâhî yayınlamamışlardır. “Yaşam alancılık”tan “gökkuşağı liberalizmine” (“tabela asmayalım, parkı gökkuşağıyla boyayalım” dediler) savrulan bu arkadaşların RAF’çılığı laftadır ve de aynı minvaldedir. O da benzer bir şekilde, diğer devrimci örgütler pazarında köşe kapmaya ilişkindir.
Örnek olsun, Ankara forumlarına bir üst örgüt dayatmayıp sadece “Ankara forumlarının iletişim ve eylem birliği için çaba sarf ettik” diyenlerin Ethem Sarısülük Parkı’nda kurdukları ilk forumun adı Ankara Direniş ve Dayanışma Forumu’dur (Bu forumun birinci ve ikinci kararları). Zira bu dayatma ve sonrasında gelişenler, Ethem Sarısülük Parkı’na karşı diğer forumlarda hâlâ süren önyargı ve husumetin oluşmasına sebep olmuştur. Ortak forum toplantılarında diğer forumlar bu girişimi olumsuz bir şekilde anmaya devam etmektedirler. Tepeden yürütülen bu burjuva siyaseti kısa sürede boşa düşmüştür. Ankara’da forumlar ve örgütler vardır ve bu arkadaşlar, bunlarla aynı düzlemde benzer bir rekabet içine girmiştir. Bizim naçizane söylediğimiz ise Ethem Sarısülük Partisi’nin kolektif iradesi ile hareket edilmesinin, böyle bir rekabetçiliğin ve bu örgütlerin öznel varlıklarının, eğer öyle ise, süreci baltalamasına mâni olacağı idi.
Örnek olsun, bu zevatın parkta başarı olarak sundukları, ortak emek ürünleridir ve sadece kendilerine mal edilemez. Zira İştirakî, hem örgütsüz forum bileşenleri, hem de örgütlü diğer yapılar gibi, bu çalışmalarda gerekli sorumluluğu üstlenmiştir. Bu eylemleri kendi vitrinine koymak ahlâksızlıktır.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, fraksiyonistlerin derdi, öznel olarak artık bir yük gibi gördükleri parkla bağlarını hesap vermeden koparmak; nesnel olarak ise devrimci hareketi bireylere bölüp likide etmektir. Bunun yapılması için suyun bulandırılması şarttır ve İnan Gündoğdu nâm şahsın yazdığı 13 Eylül tarihli yazısı buna ilişkindir (bir kez daha hatırlatalım ki, Fraksiyon Dayanışma Ağı, 9 Eylül’de yürütme kurulunun ortak mesajlaşma alanından ayrılmış, fraksiyonistler ise Park’ın da örgütleyicisi olduğu Dayanışma Konseri’ne ilişkin afişi bizim bu yazıya cevabımızdan sonra paylaşmıştır).
Suyu bulandıran yazı[1], isim zikretmese de bizi nesne kılarak hedef almaktadır[2]. Bizim buna karşı verdiğimiz cevap ise, muhatabın biz değil, devrimci hareket olduğudur. Biz cevap vermekle, fraksiyonistlerin hesap vermeden ortadan sıvışmalarına engel olduysak, yürütme kurulu görevimizi ifa etmişiz demektir.
Gezi sürecinde İştirakî’de yayınlanmış yazılar kuramsal bir bağlama oturmakta ve süreci, kuramsal bir bağlam dâhilinde tartıştırmaya çalışmaktadır (ve bu konularda son sözü söylediğini de iddia etmezler). Fraksiyonistlerin bu konuda gösterdikleri olgusallığa boğma ve şahsîleştirme refleksi ise, “ben yaptım olducu” bir “öznelcilik”in tezahürüdür. Bu refleks, kendi “özneliğini” yüceltmek, satmak, pazarlamak, öte yandan ise, söz konusu özneyi belli bir bağlam içinde nesnelleştiren kuramsal faaliyeti boşa düşürmek içindir. Okurlarımızdan bu yazıları, genelde direniş, özelde ise Ankara direnişi ve Park bağlamında değerlendirmelerini isteriz. Sonuç olarak, fraksiyonistlerin bu kuramsal tartışmayı çekmeye çalıştıkları pragmatist-oportünist alt seviyeden cevap vermeyi uygun bulmuyoruz. Onları, kendileri kadar Park’ı, Park’ın geleceğini ve Ethem Sarısülük ismini düşünmeye davet ediyoruz. Zira bu yazı da hâlâ bu park bağlamı içinde anlamlıdır.
İştirakî
Notlar
1. Bizim fraksiyonistlere ilişkin eleştirimiz yeni ya da gizli değildir. Çeşitli defalar bu eleştirileri hem İştirakî’de hem de yürütme kurulunda dile getirdik. İnan Gündoğdu tarafından kaleme alınan yazının zamanlaması ise dikkat çekicidir ve yukarıdaki “sıvışma” tespitimizle örtüşmektedir. Tam da bu nedenle Ahmet Atakan’ın katledilmesine yönelik Güvenpark’ta yapılan eylemde, bu arkadaşlar işi gücü bırakıp bizim tekil arkadaşlarımızın açıklarını kollamayı iş edinmişlerdir. Kendi tekilliğini genellik zannettiği gibi, oradaki pratiğe de aynı pencereden bakmaktadırlar. Teşhir etme görevimiz, arkadaşların kendilerini teşhir etmeleriyle sonuca bağlanmıştır.
Genel anlamda biz kuramsal bir tartışma yürütmeye çalışsak da, fraksiyonistlerin ısrarla birey perspektifi üzerinden meseleleri kişiselleştirip boğmaya çalıştığı açıktır. Zira biz İnan Gündoğdu’nun yazısına verdiğimiz cevapta kılı kırk yarıp uğraşırken, kendilerinin 24 saat geçmeden “şahsî öfkesini kusması”, kanaatimizce kişisel ikbal kaygısının tezahürüdür. Sürece ilişkin kuramsal bir kavrayışları ya da kuramsal bir dertleri olmadığı da aşikârdır.
Asıl olarak Fraksiyon’un yaptığı ve derdi, devrimci öznenin politik reddiyesi ve yerine liberal kimlik siyasetini öne çıkaracak post bir otonom örgütlenmesini koymaktan başka bir şey değildir. Fraksiyon’un neredeyse her polemik yazısında şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi ağlayarak, “biz devrimcileri eleştirmeyiz” kurgusunun nedeni de burada yatmaktadır. Devrimcicilik liberalizmin yansımasıdır.
Sürekli öznel cevap üreten, şahsî bir hesap peşinde olsa gerektir. Meseleleri sürekli şahsîleştiren, şahsî bir dava güdüyor demektir.
2. İnan Gündoğdu nâm zât, gittiği her yerde, parktaki ortak tanışlara yazının bizimle alâkalı olduğunu belirtmiştir. Yazıda isim zikredilmemesi ve “kız kardeş meselesini de nereden çıkardın?” demesi, bu minvalde, anlamsızdır. Hem yazı ile hem de sözle ifadesini bulan bir karşıtlık yaratılmaya çalışılmış, İştirakî karşıtlığı üzerinden parktan kaçmanın öznel sebepleri oluşturulmak istenmiştir. Fraksiyon, eninde sonunda parkta yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını verecektir. Yazdığımız son iki yazının temel yazılma gerekçesi burada gizlidir! 
Devamını oku ...