Gezi'ye Uluslararası Akademik Destek

“Bilim insanlarına yönelik saldırıları önleyin”
14 ülkeden Dünyaca ünlü 61 sosyal bilimci, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, YÖK Başkanı’na ve İstanbul Üniversitesi Rektörü’ne kamuya açık ortak bir mektup yazarak Prof. Batmaz ve diğer akademisyenlere Gezi eylemleri nedeniyle verilen rahatsızlığa derhal son verilmesi çağrısında bulundu.
Dönem sonu sınavlarında Taksim Gezisi eylemlerine katılmış olan öğrencilerine 20 puan ek not vereceğini kapısına astığı bir açıklama ile ilan eden İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Veysel Batmaz’a ve Gezi ile ilgili soru soran diğer akademisyenlere çeşitli merciler tarafından ve özellikle de Hükümete yakın medya tarafından sorgulama ve saldırı başlatılmıştı.  ABD, Çin, Fransa, Hollanda, Avustralya, Kanada, İsviçre’den dünyanın en etkili sosyal bilim akademisyenlerinden oluşan bir grup, imzaladıkları bildiride, Prof. Batmaz ve diğer akademisyenlere, “Gezi olaylarına akademik ilgi ve desteklerini gösterdikleri için verilen rahatsızlığı ve yapılan saldırıları protesto ettiklerini” ifade etti.
Cumhurbaşkanı Doç. Dr. Abdullah Gül, Yükseköğretim Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya ve İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet’e gönderilen mektupta, “Üniversite profesörleri sadece profesör değil aynı zamanda Cumhuriyetin vatandaşlarıdırlar. Vatandaş olarak, kendi hayatlarını da ilgilendiren meselelerde devlet otoritesine yandaş veya karşı sivil toplum hareketlerine destek vermeleri onların Anayasal hakları ve sivil sorumluluklarıdır” ifadeleri yer aldı. Mektup, “akademisyenleri hedef almış olan bu yasalara aykırı medya provokasyonuna karşı Rektör Yunus Söylet’in cesur ve haklı duruşunun da farkında olarak, Cumhurbaşkanı ve yüksek öğrenim otoriteleri olarak sizleri bu sorgulamaları ve saldırıları durdurmaya; Prof. Batmaz ve diğerlerine, sadece sivil ve akademik haklarını kullandılar diye verilen rahatsızlığı sonlandırmaya nezaketle çağırıyoruz.” ifadeleri ile son buldu.
İşte mektubun tam metni:
Your Excellency Dr. Abdullah Gul,
President of the Republic of Turkey, Ankara
cumhurbaskanligi@tccb.gov.tr
Prof. Dr. Gokhan Cetinsaya,
President of the Turkish Higher Education Council, Ankara
webadmin@yok.gov.tr
Prof. Dr. Yunus Soylet,
Rector, Istanbul University, Istanbul
ysoylet@gmail.com,
iubasin@istanbul.edu.tr,
iubilgi@istanbul.edu.tr,
* * *
Ekselansları ve Sevgili Baylar:
Altta imzaları olan bizler, Türk hükümetinin kentsel dönüşüm politikalarını protesto etmek ve insan hakları ve akademik özgürlükleri savunmak için yapılagelen eylemlere kendi akademik ilgilerini gösterdiler diye Prof. Veysel Batmaz ve diğer akademisyenlere verilen rahatsızlığı ve saldırıyı protesto ediyoruz.
Verilen bu rahatsızlığın iki boyutu olduğu görülüyor. Biri, dünyada adeta yegâne olarak adlandırılabilecek çok ender rastlanan protesto hareketlerinden biri ile kendi akademik kapasiteleri çerçevesinde ilgilenmeleri yüzünden Prof. Batmaz ve diğerlerine saldırılmasıdır. Bu mazur görülemez. Üniversite profesörleri sadece profesör değil aynı zamanda Cumhuriyetin vatandaşlarıdırlar. Vatandaş olarak, kendi hayatlarını da ilgilendiren meselelerde devlet otoritesine yandaş veya karşı sivil toplum hareketlerine destek vermeleri onların Anayasal hakları ve sivil sorumluluklarıdır. Bu destekleri yüzünden onlara rahatsızlık vermek, onları haklarından mahrum etmekten daha az bir şey değildir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki demokratik ilkeleri küçümsemek demektir.
Diğeri ise, eşit düzeyde endişe verici ve daha da fazla mazur görülemezdir. Bu da, öğretmen ve araştırmacı olarak öğretim üyelerinin faaliyetlerine haksız ve yersiz müdahaledir. Görüyoruz ki, Prof. Batmaz, ders konularının bir parçası olarak Taksim Gezisi eylemlerine katılmış olan öğrencilerine fazladan 20 puan vereceğini ilan etmesi nedeniyle sözel saldırıya uğramıştır. Prof. Batmaz’ın bilimsel alanı iletişim araştırmalarıdır. Bu tür bir ders değerlendirmesi uygulaması, hükümet karşıtı bir kışkırtmadan çok, antropolojik araştırmalarda “katılımcı gözlem” olarak adlandırılan bir uygulamaya öğrencileri teşvik etmek için çarpıcı bir uygunluktadır. Sadece uygun değil, aynı zamanda gerekli olan bir iletişim araştırmaları unsurudur. Böyle bir nedenle Prof. Batmaz’ı sorgulamak, onun, bir profesör olarak özgürlüğünü ve görevlerini sorgulamak demektir. Bu, aynı zamanda, onun akademik alanının neyi içerdiğini kınanacak şekilde bilmemek demektir.
Bu nedenlerle, akademisyenleri hedef almış olan bu yasalara aykırı provokasyona karşı Rektör Yunus Söylet’in cesur ve haklı duruşunun da farkında olarak, Cumhurbaşkanı ve yüksek öğrenim otoriteleri olarak sizleri bu sorgulamaları ve saldırıları durdurmaya; Prof. Batmaz ve diğerlerine, sadece sivil ve akademik haklarını kullandılar diye verilen rahatsızlığı sonlandırmaya nezaketle çağırıyoruz.
Saygılarımızla,
Arif Dirlik, Oregon Üniversitesi, Emekli Knight Sosyal Bilim Profesörü, ABD
Roxann Prazniak, Oregon Üniversitesi, Clark Honors Koleji, Tarih Profesörü, ABD
Ravi Arvand Palat, Binghamton Üniversitesi, Sosyoloji Profesörü, ABD
Henry Giroux, McMaster Üniversitesi, Global Televizyon Ağı-İngiliz Kültürel Çalışmalar Başkanı, Kanada
John Makeham, Avustralya Ulusal Üniversitesi, Asya ve Pasifik Koleji, Çin Çalışmaları Profesörü, Avustralya
John Brown Childs, Kalifornia Üniversitesi-Santa Cruz, Emekli Sosyoloji Profesörü, ABD
Kwai Cheung Lo, Hong Kong Baptist Universitesi, Profesör
Louise Edwards, University of Hong Kong Üniversitesi, Çin Çalışmaları Profesörü
Jack Qiu, Hong Kong Çin Üniversitesi, İletişim Profesörü
David Palmer, Hang Kong Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Dianne Newell, British Columbia Üniversitesi, Tarih Profesörü, Kanada
Lindsay Waters, Harvard Üniversitesi Yayınevi (Harvard University Press), Direktör, ABD
Wang Xiaoming, Şanghay Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Profesörü, Çin Halk Cumhuriyeti
Ling-chi Wang, California Üniversitesi-Berkeley, Etnik Çalışmalar Emekli Profesörü, ABD
Kam Louie, Hong Kong Üniversitesi, Sanat Fakültesi Dekanı
Viren Murthy, Wisconsin Üniversitesi-Madison, Tarih Bölümü, ABD
Sebastian Veg, EHESS, Direktör, Paris
Harbans Mukhia, Jawaharlal Nehru Üniversitesi Eski Rektörü ve Tarih Emekli Profesörü,Delhi, Hindistan
Chris Connery, Kalifornia Üniversitesi-Santa Cruz, Profesör, ABD
Kris Olds, Wisconsin Üniversitesi-Madison, Coğrafya Profesörü, ABD
Liu Dong, Tsinghua Universitesi, Pekin, Ulusal Çalışmalar Profesörü, Çin Halk Cumhuriyeti
Uğur S. Aker, Hiram Koleji, Ekonomi Profesörü, ABD
Mahmut Hortaçsu, İstanbul Teknik Üniversitesi, Fizik Profesörü, Türkiye
W. John Green, Latin American News Digest, Editör, ABD
Ruth Hung, Hong Kong Baptist Universitesi, Yrd. Doç.
QS Tong, Hong Kong Üniversitesi, İngilizce Okulu Profesörü
Imre Szeman, Alberta Üniversitesi, Kanada Kültürel Çalışmalar Araştırma Başkanı, Kanada
Wang Ning, Tsinghua Üniversitesi, İngilizce ve Kültürel Çalışmalar Profesörü, Pekin, Çin Halk Cumhuriyeti
K.P. Shankaran, Delhi Üniversitesi, St. Stephen’s Koleji, Emekli Doçent
David Bartel, CEFC, Hong Kong, Doktora Adayı ve Araştırmacı
W.D. Coleman, Waterloo Üniversitesi, Siyaset Bilimi Profesörü, Kanada
William Martin, Binghamton Üniversitesi, Sosyoloji Profesörü, ABD
Dr. Ralph Weber, Zurich Üniversitesi, Kıdemli Araştırmacı ve Öğretim Görevlisi, İsviçre
Alexander Day, Occidental Koleji, Yrd. Doç., ABD
Carlos A. Forment, New School for Social Research, Sosyoloji Bölümü, New York, ABD ve San Martin Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Buenos Aires, Arjantin
Chang Kyung-sup, Seul Ulusal Üniversitesi Sosyoloji Profesörü, G. Kore
Evans Chan, Film Yapımcısı, New York/Hong Kong
Lau Kin Chi, Lingnan Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Doçenti, Hong Kong
Ana Maria Candela, Kalifornia Üniversitesi—Santa Cruz, Doktora Adayı, ABD
Pan Jiao, Minzu Üniversitesi, Antropoloji Profesörü, Pekin, Çin Halk Cumhuriyeti
Gary Y. Okihiro, Columbia Üniversitesi, Uluslararası ve Kamu İşleri Profesörü, New York, ABD
Ralph Litzinger, Duke Üniversitesi, Antropoloji Bölümü, NC, ABD
Allen Chun, Sinica Akademisi, Etnoloji Enstitüsü, Tayvan
Ibrahim Aoude, Hawai Üniversitesi, Etnik Çalışmalar Profesörü, ABD
Shaobo Xie, Calgary Üniversitesi, İngilizce Bölümü, Kanada
Ji-Hyung Cho, Ewha Üniversitesi ve Dünya Tarihçileri Asya Derneği Başkanı, Tarih Profesörü, G. Kore
Wang Hui, Tsinghua Üniversitesi, Çince Bölümü, Pekin, Çin Halk Cumhuriyeti
Tung-yi Kho, ARENA Araştırmacısı, Singapore
Ho-fung Hung, Johns Hopkins Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Dongyoun Hwang, Soka Amerikan Üniversitesi, Asya Çalışmaları Profesörü, Tokyo, Japonya
Kuan-hsing Chen, Chiao Tung Üniversitesi, Profesör, Tayvan
Sven Trahulkun, Zurich Üniversitesi, Modern Asya Tarihi Profesörü, İsviçre
Nikky Lin, Ulusal Tayvan Normal Üniversitesi, Yrd. Doç. Edebiyat, Tayvan
Ya-chung Chuang, Ulusal Chiao Tung Üniversitesi, Doçent,Tayvan
Albert Hoffstadt, Klasik Edebiyat Uzmanı, Leiden, Hollanda
Stephen Yiu-wai Chu, Hong Kong Üniversitesi, Hong Kong Çalışmaları Programı Profesörü
Utsa Patnaik, Jawaharlal Nehru Üniversitesi, Emekli Profesör, Hindistan
David Christian, Macquarie Universitesi, Traih Profesörü, Avustralya
Zhanna Belyaeva, Ural Federal Universitesi,  Global Sosyal Sorumluluk ve Mükemmellik Merkezi Başkanı, Ekonomi ve İşletme Lisansüstü Okulu, Ekaterinburg, Rusya
Paul Lewin Krause, British Columbia Üniversitesi, Tarih Profesörü, Kanada
Dmitry Strovsky, Ural Federal Universitesi, Medya Tarihi Profesörü, Ekaterinburg, Rusya

Mektubun İngilizce orijinalini okumak için: vistilefblog.blogspot
Devamını oku ...

Direniş, Onur ve Mekân

Direnişin Diyalektiği
Gezi Parkı’ndaki direnişin en dikkat çekici yönlerinden biri de bir yorum patlamasına elvermesi oldu. Direnişe müspet ya da menfi yaklaşanları ortak bir düzlemde birleştiren şey, bu politik-toplumsal hareketin Türkiye’nin siyasî tarihinde bir dönüm noktasını teşkil edeceği yönündeki örtük ya da açık bir varsayımdı (“eşik aşıldı”; “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”).
Öte yandan, bu hissin direnişe gönül verenlerde bir tür naifliğe dönüşerek olayın önemini abartma biçimini aldığı yönünde söylentiler de dolaşıyor. Hükümetin -mitingleri ve güdümlü basını kanalıyla- “başarı”yla dolaşıma soktuğu bu söylentilerin arka planındaki feveran bile olayın önemi konusundaki algıyı doğrulayıcı bir işlev görüyor aslına bakılırsa.
“Direnişçilerin naif yorumsaması” tezine genel olarak bakılırsa, politik-toplumsal olayların estetiği diyebileceğimiz bir ilke gereğince, hiçbir tarihsel olay “saf” nesnel gerçekliğiyle “yansıtılamayacağı”ndan, yorumda kaçınılmaz bir öznel öğe olarak varolur abartma. Herhangi bir politik-toplumsal olayın “nesnelleşmesi” bu “estetik” öğe olmaksızın düşünülemez.
Başka bir açıdansa, hükümetin söylemsel hegemonya kurmak adına ortaya attığı “mübalağa” tezine karşı, politik-toplumsal olayların onu özdeşleşerek (deneyimleyerek) yaşayan öznelerin gözünden her zaman eksik kavramsallaştırıldığı da ileri sürülebilir. Yani, direnişin toplumsal ve politik öneminin büyütüldüğünü düşünenler şunu da akıldan çıkarmamalılar: Direniş, hâlen devam eden olayların sıcaklığı içinde, önemini pekiştirecek (kavramsal) aurasını henüz kazanamamıştır doğal olarak. Çünkü, aura her zaman bir mesafeyi gerektirir. Buradaki mesafe, geniş bir soyutlama düzeyinden bakıldığında, deneyim ve kavram arasındaki mesafedir. Daha somut bir perspektiften ise, tarihsel bir mesafe ve hafızanın olayı politik olarak yeniden kurmasıdır. Bu bakış, tarihsel olayların geriye dönük bir bakışla anlam kazanabileceği yönündeki Hegelci bir ilkeyi varsayar gibi görünüyor: “Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçar”. Bu uçuş, deneyim (direnişle özdeşleşen öznelerin deneyimi) ve kavram (direnişin kavramsallaştırılması) arasındaki mesafeyi kapatacaktır, bu bakışa göre.
Yine de, Hegel’in tarihsel olayların, akıl kendi gelişimini nihaî bir noktada tamamlayınca aydınlanacağına dair bakışı, tanıklık ettiğimiz yorum çiçeklenmesindeki bir noktayı tam olarak açıklamıyor. Hegel’e bu tarihsel olayın anlamının olaydan mesafe kazandıkça yeniden kurgulanacağını söyleyerek hak vermiştik bir ölçüde. Ancak Hegel’deki “kavram”ın “tarihin sonu”nda bütünlenmesi ve deneyimi içererek aşmasından farklı bir şey de var burada: Tarihin bitiş noktasından değil, tarihin içinde; kavramın deneyimi muhafaza ederek aşması değil, deneyim ve kavram arasında hiyerarşik olmayan bir diyalektiğin dansı.
Daha açık bir biçimde ifade etmek gerekirse, bu tür politik-toplumsal hareketler, teorileri sınamak üzere somut bir temel sağlarlar; düşünceleri toplumsal mücadelelerle birleştiren diyalektik bir etkileşimin yolunu açarlar. Zira sosyal bilim ve felsefe “evrensel” bir tarafsızlık mitinde tüketilemeyecek kadar canlı/organik, yaşayan, toplumsal mücadelelerle diyalektik bir etkileşim içinde değişen/gelişen tarihsel ve toplumsal “disiplin”lerdir. Pozitivizmin yorumunun hilafına, sadece açıklamaz müdahale ederler ya da kimi yorumsamacı yaklaşımların yorumunun hilafına, sadece anlamaya çalışmaz değiştirmeye de uğraşırlar. Toplumsal-politik hareketlerin ortaya koydukları “olgusallık”, sosyal ve politik teorinin empirisizmin olgucu metoduna terkedilemeyecek kadar dönüştürücü bir muhtevaya sahip olduğunu düşünen teorisyenler için dahi, teori üretimi açısından sahip olunması gereken minimum “nesnellik”in zeminini oluşturur. Eğer bu zemine sahipsek, alacakaranlık olmadan “Minerva’nın baykuşu”nu uçurabiliriz. Minerva’nın baykuşu, tarihsel olayla düşünceleri arasında diyalektik bir etkileşimi kuran kolektif bir beden olarak bizleriz belki de. Bunu da tarihin sonunda değil, içinde yapıyoruz.
Ergenekonculuk Yaftasının Biçareliği ve Life Style İddiası
Direnişin metodolojisi üzerine bu girişten sonra, şimdi de, Gezi Parkı direnişi üzerine yapılan yorumlara geçelim. Burada birçok yorumun arasından ikisini seçip kendi düşüncelerimi geliştirmeye çalışacağım. Bu yorumlardan ilkini tasdik edeceğim; ikincisini ise kendi argümanımı kurmak için tartışacağım.
İlki, artık hükümete karşı tüm tepkileri “Ergenekoncu” diye yaftalama döneminin geçtiği iddiası. Aslında hükümetin siyasal zekâsının büyütülecek kadar olmadığını anladığımız şu günlerde dahi, bu zekânın, olayların eski Cumhuriyetçi mitinglerden çok daha çoğulluk arzeden bir tabana dayandığının farkında olmayacak kadar geri olduğunu varsayamayız herhalde. O halde, bu indirgeme, açıkça, söz konusu direnişi kırma gibi çıplak bir ideolojik amaca matuftur. Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat mağduriyetine onu fetişleştirecek biçimde yeniden ve acilen başvurması da (“bize zenci muamelesi yapıldı”) bu ideolojik harekâtın önemli bir veçhesidir.
Diğeri ise, bunun bir “yaşam tarzı”nı savunma eylemi olduğu iddiası. Bu kısmen doğru  olabilir. En azından bu amaçlarla yol alan sekülerler ya da "Mustafa Kemal'in askerleri" var mesela. Bu özdeş olmayan grupların taleplerinde seküler bir life style'ın muhafazası var. Harekete katılanların bir bölümünün saiklerini oluşturan bu endişenin haklılığını tartışmak ayrı bir konu. Fakat bu, hem bütün bir toplumsal hareketin muharriki değil hem de "yaşam tarzı" adamakıllı bir direnişi örgütleyemeyecek kadar “liberal” ve kaypak bir çıkış noktası.   
Gezi Parkı direnişini örgütleyen çok farklı nedenler var elbette ama bunu bir mekânın savunulması, mekân üzerinden örgütlenme olarak görmek daha doğru geliyor: güzel bir "yaşam dünyası" sunan ve bu nedenle savunulması gereken bir doğa parçasına AVM yapacağı düşünülen bir hükümete karşı eleştiri ve direniş. Fakat bundan önce “onur”un direnişi kurucu rolünün altını çizmemiz gerekir. Yani, ilk olarak “onur”, sonra da biraz daha ayrıntılı biçimde olmak üzere “mekân”ı ele almak istiyorum.
Onur: Direnişin Anlam Kaynağı
Onur sorununun direnişi açıklamak için önemini Tahrir'den giderek ele alalım: Tahrir’de hiç kuşkusuz Kahire'nin tüketimden yeterli pay alamayan/AVM'lere ya da modern-kapitalist toplumun adaletsiz dağılan refahına biçimlenmemiş bir anti-kapitalist nefretle bakan lümpen proletaryası, umutsuz işsizleri ve dar gelirli işçileri (ve bir orta sınıf) direnişin özneleriydi. Ancak burada salt ekonomik bir belirlenim olduğunu düşünmüyorum. Bir sosyal sınıf, kendi onurunun da zedelendiği konusunda bilinçlenmedikçe "kendinde (doğal-bilinçsiz) sınıf" olmaktan "kendi için (bilinçli) bir sınıf" olma aşamasına geçiş yapamaz. Yani ekonomik amiller ancak ahlâkî amillerin de birleşmesiyle bilinçli-devrimci bir hareket meydana getirebilir.
"Onur" direnişin anlam kaynağıdır. Onun kaybı, “yabancılaşma” yönündeki dağınık güçleri (iktisadî, psikolojik vs.) anlaşılması zor bir biçimde birleştirerek bir eylemliliğe sevkeder. Mübarek’e başkaldıranlar, yaklaşık 40 senedir, politik öz-belirlenim haklarını bir firavunun diktatoryası altında yitirdikleri yönünde bir bilinçliliğe ulaştıkları için yapmışlardı bunu. Çünkü, öz-belirlenim hakkının kaybolması bir tür yabancılaşmaya yol açar. Yabancılaşma, özgül bir varoluşun mütehakkim başka bir varoluş tarafından yozlaştırıldığı yolunda bir farkındalığına elverir ki, bu da belli bir varoluş ve yaşam dünyasının savunulması yönünde ciddi bir politik arzu/talep doğurur.
Türkiye’de Erdoğan otoriterliğinin patlama noktasına getirdiği direnişlerin çok stratejik bir nedeni de şudur: Erdoğan yönetimi, dünyanın bütün firavunlarının iktidar şehvetine gark olarak halkın azımsanmayacak bir kısmının politik belirleme hakkına zarar vermiştir. Bu noktada, Erdoğan’ın bir başöğretmenliğe soyunarak belli bir yaşam biçimini öğretip diğerlerini kötülemesinin tek ya da asıl belirleyici olduğunu düşünmek yerine, direnişin asıl muharrikinin, yönetimin firavunca tutum ve politikalarının halkı kendi belirleme hakkını yitirdiği yönünde bir bilince ulaştırması olduğunu düşünmek daha açıklayıcı görünüyor.
Mekânın Poetikası ve Politikası
Onur, direnişin anlam kaynağı ise mekân da onun gerçekleştiği estetik ve politik sahadır. Mekân, salt fiziksel bir alan ya da alelade bir "yer" değildir; Bachelard'ın deyişiyle söylersek, "mekânın poetikası" vardır; Heidegger bunu, insanın bu dünyada şairane bir biçimde ikâmet ettiğini söylemek suretiyle onaylardı. İkâmet eder ama bu fiziksel bir bulunuşa indirgenemeyecek kadar anlam ve gösterge yüklüdür; "şairane"dir.
İşte bu nedenle, direnişi örgütleyecek sembolik ve psikolojik anlamları derhal yüklenir mekân. Soyut bir zaman tasavvuruyla, salt evrensel bir biçimde tanımlanmış -zamanın içinde gerçekleşecek- belli ilkelerle (özgürlük, eşitlik vd.) bir devrimin romantik ve duygusal gıdası eksik kalır; bu "form"lar içerik kazanmaz ve genel bir dönüşümü sağlayacak bir seferberlik harekete geçirmek oldukça zordur.
Yani, mekân, "zaman"daki soyut ideallerin gerçekleşebilecekleri nihaî boyut olarak, "zaman"dan önemsiz değildir. Bir direnişe temel olmasının nedeni, o mekânın, yaşam hakkını, eşitliği, özgürlüğü, adaleti sembolik bir biçimde düzenleyip politik mücadeleye tahvil edebilecek somut durumları sinesinde barındırmasıdır. Mekân soyut ile somutun, evrensel ile tikelin gerçekleştiği politik alan olarak, Hegelci anlamda "somut evrensel"dir.
Bunun için öncelikle bir estetik aşamadan söz edilebilir. Kısaca, mekânı güzellemek,  yani, müdafaası yapılacak mekânın "cennet gibi", salt rasyonel amaçlarla değil (çünkü mekân "tahayyül"leri biriktirir) daha geniş bir anlamda korunması gereken anlamlı bir "yaşam alanı" olarak görülmesi diyebiliriz buna. Buradan yola çıkarak bu estetikleştirmeyi politik bir hamleyle tamamlamaya çalışırsınız: Bu da seküler-laikçi çağrışımları güçlü "yaşam tarzı savunması" değil, anlamlı bir "yaşam dünyası"nın müdafaasıdır.
"Yaşam tarzı savunması", özgürlüğü liberalizm dozu yüksek bir biçimde öne çıkaran, daha mütekâmil bir özgürlük anlayışı olan eşit-özgürlük anlayışına daha mesafeli, tam da bu yüzden sadece geçici bir araya gelmeleri açıklamaya yarayabilen ama yeni topluluk biçimleri oluşturmaya yetmeyecek, kültürcü bir yaklaşıma daha yakındır. Oysa "yaşam dünyası", bir devrimin/direnişin hedefi olan, çok daha kuvvetli topluluk biçimleri oluşturabilir. "Yaşam tarzı" talepleri birtakım reformist tedbirlerle, üstyapısal düzenlemelerle tatmin bulabilirken, "yaşam dünyası"nın savunulması, temelde bir yabancılaşma sorunuyla ilgili ve çok daha güçlü dönüşüm talepleriyle ilişkili olabilir.
En Dolaysız Politik Sahne Olarak Mekân
En güçlü anti-emperyalist hareketlilikleri, özgül bir yaşam dünyasının mütehakkim bir güç tarafından yozlaştırılması/kendi özüne yabancılaştırılması tehlikesi körükler. Hatta sadece anti-emperyalist hareketlilikler değil, belli milliyetçilik biçimleri de duygusal ve seferber edici kudretini buradan devşirir. Ancak milliyetçiliğin marifeti, mekânın şeyleştirilmesi olarak anlaşılmalıdır. Burada az önce söz ettiğim estetikleştirme aşaması, politik olanın üzerine çöker ve politika massedilerek politikanın estetize edilmesi gerçekleşir. Bizim söylediğimiz ise, politikanın estetik bir muhtevaya ya da hareket ettiriciye sahip olmasıdır.
O halde, mekâna dair Bachelardyen ve Heideggeryen fenomenolojik ilkeyi ve söz konusu estetik aşamayı politik olana doğru açmak üzere, Boockhin'inki gibi mekânın "en dolaysız politik sahne"yi oluşturduğunu eklemeliyiz. Çünkü Bachelard-Heidegger çizgisinde politik bir muhteva kendiliğinden bulunmaz. Bunun nedeni, politik olanın "nesnel" düzeyini açıklamaya elverişsiz bir öznelcilikle malul olmaları. Mesela Bachelard, mekânın poetik bir süreçle anlam kazandığını düşünür. “Mekânın poetikası”, örneğin, evin nesnel mekânının ona poetik olarak yüklenen özelliklere oranla daha önemsiz olduğu ve mekânın şiirsel bir süreçle anlam kazandığı, böylece mekânların bizim için anlama dönüştüğü önermesine dayanır. Ne var ki, bu anlam, bir "yaşam dünyası"nın teşekkül ettiği daha "nesnel" bir anlam düzeyine tahvil edilemeyecek kadar öznel bir anlamdır: Politikanın gerektirdiği ortak anlam ufuklarına daha uzaktır.
Mekânın en dolaysız politik sahne olduğuna dair yaklaşımımızda, somut durumların somut bir tahlilini yapabilecek politik akıl estetik düzeyle birlikte muhafaza edilir: Savunulan mekânın güzelliği bizim yaşam dünyamızda apaçık görünümleri de olan somut bir durum biçiminde kavranır ve politik olarak harekete geçirir. Oysa milliyetçiliğin politikayı estetize etmesi, mekânı soyut bir ideale dönüştürür. Milliyetçilerin mekânın somut biçimi olan ekolojisine dair duyarsızlıkları, bu somut olmayan mekân tasavvurlarının en iyi örneğidir (Ben bu yazıyı yazarken, Devlet Bahçeli, direnişçilere “bu vatanın ağaç kadar kıymeti yok mu!” kabilinden ayar vermeye çalışıyordu). Mekân burada, bir mülkiyet ilişkisine dönüşür, kapitalizm koşullarında metanın soyut niteliğinde olduğuna benzer bir biçimde, soyutlanarak ele alınır. Bu tür estetize etme biçimlerinin en iyi bilinen örneği, vatanın genellikle uzak, soyut bir tarihe atıfla güzellenmesidir.
Politik İkâmet
Meseleyi toparlayarak yeniden ifade edecek olursam, mekân, soyutun somutla, tümelin tikelle, estetiğin politikayla tamamlanabileceği, evrensel'in yakalanabileceği (ki yaşam dünyası direnişinin evrenseli kendi zaviyesinden de olsa yakalama arzusu, devrimin arzusudur, itici gücüdür herhalde) tek zemin olan "somut evrensel" düzeyine işaret eder (bu somut evrensel, liberal-batı merkezci evrenselciliğin içeriksiz, formel, rasyonalist ve Batı-merkezci tutumundan farklıdır bu yüzden).
Mekânı politik bir hareket amili olarak ele almak için asıl yapılması gereken, ona poetik açıdan aşırı anlam yükleyerek estetize eden anlayışlara karşı -çünkü milliyetçilik her zaman vatanı estetize ederken politik bilinci kötürümleştirmeye meyyaldir- mekânın estetiğini politik bir akılla ele almaktır.
Buna göre, insan, sadece şairane biçimde değil politik olarak da ikâmet eder. Örneğin, ulus-aşırı kapitalistlerin bir çevre felaketine yol açmaya niyetlendiği Ege beldesinin ekolojisini savunmak için ona “cennet gibi” demek suretiyle, çevre katliamlarıyla politik olarak mücadele edilebilir. Yani beldeye poetik bir anlam yükleriz (“cennet gibi”)  ama politik bir bilince de ulaşırız. Zaten beldenin salt doğal gerçekliğiyle sadece doğa bilimcisi ilgilenir. İçinde yaşayan anlamlı varlıklar olarak bizler, bilimciden ziyade şair yanı olan varlıklarız. Fakat aynı zamanda politik varlıklarız ve bizim için en dolaysız politik sahne yerleşimle birlikte var olur.
Bu estetik-politika, yereli bir deneyim mekânı, yereldeki deneyimi de praksis imkânı olarak değerlendiren bir perspektifle beraber de düşünülebilir. Bu perspektif, yereli, insanların müdahil olabildiği, “yaşam alanlarının sömürgeleştirilmesi”ne karşı yaşam alanlarına sahip çıktığı, yaşamları üzerinde etkide bulunabildikleri, dayanışma alanları kurabildikleri bir alan olarak ele alır. Böyle düşünüldüğünde, hiç kuşkusuz, ekolojist ve sosyalist bir hareket yereli önemsemelidir. Vatanın ekolojisine karşı duyarsız, yaşayan somut halka efsanevi ölü kuşakları kadar değer vermeyen milliyetçilikle de hem teorik hem pratik olarak böyle mücadele edilebilir. Zira, yeniden ifade edersek, bu perspektif, tarihsel açıdan bakıldığında, milliyetçilikle asla özdeş olmayan ve ondan farklı idealleri savunan alternatif bir yerelcilik üzerinde düşünmenin bir yoludur.
Devamını oku ...

İslam, Sekülerizm ve Siyaset Üzerine Bazı Notlar

1.
Rabıta kuramadığı tartışmayı yok saymak komünist bir pratik olamaz. Hâlbuki tartışma 1400 yıldır ortadadır ve her şeye rağmen sürmektedir. Bütün bir islam felsefesi tarihi, temel izleklerini Kuran’ın anlam katmanları (zahirîden batınîye) ve bunları anlayıp yorumlamaya kimin ehil olduğu üzerine başlamış ve islamın belirleyici ayrımında (sünnî - şii) ifadesini bularak devam etmiştir. İşte bu nedenledir ki Henri Corbin, muazzam çalışması İslam Felsefesi Tarihi’nde felsefî düşüncenin kaynağı olarak Kuran’ın tevilini gösterir. İslam içi felsefî tartışmalar, bu meseleleri odak edinirken, Elen filozoflarının metinlerini kendi tartışmalarına içselleştirerek (yani sadece taşıyıcılığını yapmayarak), yedinci yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar devasa bir islam felsefesi literatürü yaratmışlardır. Bu felsefî gelenek İran coğrafyasında sonraki yüzyıllarda canlı kalsa da, bu tarihten itibaren özellikle Anadolu coğrafyasında ama genel olarak geriye kalan islam coğrafyasında genel bir felsefî tartışmasızlık hâkim olmuş görünmektedir. Yine de, tasavvufî silsileler içerisinde ve arasında böyle meselelerin tartışıldığı çeşitli ocaklar her dönemde baş göstermiştir. Bir başka deyişle, islam felsefesinin temel meselesi vahyin nasıl yorumlanacağı etrafında gelişmiştir. Zira bu tartışmanın ana hatlarını dahî birkaç satıra sığdırmak mümkün değildir. Böyle bir tartışma tarihsel bir veri olduğu için yok sayılamaz. Peki böyle bir veri olmasaydı, yok sayılabilir miydi? Ya da, bu tartışmalara kulaklarımızı / gözlerimizi kapatmak, islamın (ya da herhangi bir dinin) donmuş bir “değerler silsilesi” olarak görülmesini mazur gösterir mi?
2.
Yorumbilim (hermeneutics), göstergebilim, yapısökümcülük vs. batıdan gelince öpüp başlarına koyuyorlar. Konu Kuran’ın tefsir / tevil / tefhim’ine gelince, basit “p ise q” önermelerine sığınıveriyorlar. 1400 yıllık bir felsefî geleneğin temel nesnesi olan Kuran’ı, “bir iki karıştırır, anlarız” deyiveriyorlar. Marx’ın bir sözü için sayfalarca yorum yazıp tarihsel ayrımlar yapmayı kendilerine hak görenler, bir “metin” olarak Kuran tartışmalarını, “biraz okudukları her şeyi anlayacakları” vehmiyle bir hiçe indirgiyorlar. Modern siyaset kuramlarının temel problematiklerini ezbere bilenler, Kuran yorumlarının da böyle problematikler üzerinden tartışıldığını / tartışılabileceğini görmezden geliyorlar. 1400 yıldır anlam katmanları üzerine tartışma yürütülen bir metni, lafzına yani zahirî anlamına hapsedip dondurmak istiyorlar. Böyle olunca basit şemalarla “mülk Allah’ınsa, bunca mülkü kim yönetecek” seviyesinde çözümlemelere girişiyorlar.[1] Üstelik bir birikimle dalga geçiyorlar. “Komünizmde karılarımız ortak mı olacak?” şeklindeki tarihin her döneminde bütün ortaklaşacı fikirlere saldırmak için egemenler tarafından ortaya atılmış[2] pespaye propagandayla aynı düzeyde bir tartışma yürütüyorlar.
3.
“Yüzde 90’ı / 95’i / 99’u müslüman olan bir ülke” laflarına karnımız tok! Bunu bize, kimsenin hatırlatmasına da ihtiyaç duymuyoruz. Zira bu topraklarda üzerinden tartışılacak yazılı bir kanon olmadığı savlanabilir. Zira böyle bir kanon olmadığından, “Kuran da bu kanona dâhil değildir” denebilir. Halkımız Kuran’ı okumuyor ve tartışmıyor denebilir. “Kuran temel referanslarımızdan değildir” önermesi yapılabilir. Ama tartışmayı donuk bir ortodoks islam vurgusuna sıkıştırmak isteyenler, bu topraklarda hayli kabarık sözel ve yazılı geleneği ile yaygın bir “halk islamı” olduğunu görmek istemeyenlerdir. Alevi – Bektaşî geleneği ile mektepleşmemiş bir sünnî ananeciliğin ister kitabî olsun ister şifahî olsun, bir inanç ve değerler evreni içinde tartışmalar üretip bu tartışmalara çözümler aradığını görmek istemiyorlar. Diyanetin devletlû islam anlayışına öncelikle kendileri teslim olmuşlar! Bu toprakların tasavvufî, mezhebî ve itikadî birikimini, diyanetin devletlû ezberlerine köle etmeye herkesten çok onlar hevesli! Kuran’ı ve peygamberi tartışan risale, tefsir, tevil, şerh, gazavatname, menakıbname, buyruk, cönk, divan gibi metinlerin birikimini diyanetin “islam ilmihali”ne kurban ediyorlar! Ama görmezden gelmekle sadece ve sadece “ortodoksi”nin, yani diyanetin devletlû sünni islamının reklâmını yapıyorlar. Herkes Kuran yorumlamaya kalkarsa, “toplumda düzen değil kaos olacağını” (Yıldızoğlu) belirtip, bizim de bu diyanet islamına kul köle olmamızı salık veriyorlar. Bunu yaparak en başta alevi – bektaşi birikime haksızlık ediyorlar. Bir yandan alevi – bektaşiliği islam-dışılaştırma niyetindeler, bir yandan da diyanetin devletlû sünniliğine payanda oluyorlar.
4.
Bu “dinî / uhrevî” konuların “müslüman cemaatin içinde konuşulması” gerektiğini söylüyorlar (Yıldızoğlu). Ama diyanetin islamına râm oldukları için, aslında bir şeylerin tartışılmasına tahammüleri de yok. Zaten bütün tartışmalara kapılarını kapamışlar, dini diyanetten önce onlar dondurmuşlar. Elen felsefesine gelince, “insanlığın, değişmez değerleri yoktur, sürekli değişen değerleri ifade etmek üzere zaman içinde insanın dünya ile ilişkisi, toplumsal pratiği içinde ortaya çıkmış ortak kategoriler vardır,” (Yıldızoğlu) diye yazanlar, dine gelince nedense bu alandaki meselelerin “toplumsal pratik” içinde çözümlendiğini / çözümlenebileceğini görmek istemiyorlar.
Üstelik Eliaçık “kendi mahallesinde” ‘ötsün’ diyorlar.[3] ‘Eliaçık’ın sofralarına’ solcuların doluştuğunu ima ediyorlar. “Bizim mahalleye bulaşmasın” demek istiyorlar. Herhalde, toplumu “dinin karanlığı” içinde yaşayanlar ve “aydınlanmışlar” olarak iki mahalleye ayırmayı da“ileri bilimsellik” sayıyorlar. Taksim’de, Tuzluçayır’da, Sultangazi’de ve Armutlu’da kurulan sofraları, birer barikat ya da mevzi olarak değil, kendi pazar paylarına müdahale olarak görüyorlar!
5.
“Toplumsal pratik” sekülerdir. Aslında bu yeterli değildir. “Seküler” olma, toplumsal pratiğin sıfatı değil, bizatihi kendisidir! Bu anlamıyla, dinî yargı ve değerleri toplumsal birer kategori olarak siyasetin sınırsız alanına açmak, uhrevi olanı siyasetin hizmetine koşmak (yani dini siyasete alet etmek) değil, dünyevî olanı geçmiş – gelecek diyalektiğinde bugüne sıkıştırarak, siyaseti toplumun geniş kesimlerine açmak demektir. Bunun yaratacağı imkânlar siyaset içi, seküler ve sınırsızdır.
6.
Eğer verili koşullarda böyle bir tartışmanın zerresi olmasaydı, sırf bu mevzular dinî terimler ve yaklaşımlarla ile tartışılacak diye, dini soframıza davet etmeyebilirdik. Zaten bunun böyle olduğuna bizi inandırmak için bastıra bastıra söylüyorlar: “Haziran ayaklanmasının merkezinde duran ideolojik unsur toplumsal yaşamın dinî kurallarla düzenlenmesine karşıtlık ve laiklik savunusuydu” (Belek). Seküler, aydınlanmacı, modernist birikimlerimizin böyle dinî tartışmaları arkaikleştirdiğini ima ediyorlar. Bu tartışmaların kendisinin, bu dünyaya içkin toplumsal pratiklerle alakalı olduğu ölçüde seküler; etkileşime ve kent içi belirlenimlere açık olmasıyla modernist; insanların bu dünyada nasıl yönetmek / yönetilmek istediklerini belirledikleri, yani kaderlerini kendi ellerine almak istemeleriyle aydınlanmacı olmasını nereye koyacağız?
7.
Antikapitalist müslümanları, yüzyıllarca devlet eliyle bastırılmış toplumsal ve toplumiçi bir gerilimin uç vermiş bir ifadesi olarak görmüyorlar. Bunun, dinî söylemi, bu söylemi zor aygıtları ile tekelinde tutan devletten özgürleştirdiğini hesaba katmıyorlar. Temel tartışmanın soyut teolojik bir “islamın özü” tartışması olmadığını, bunun o özün içini toplumsal mücadelelerle doldurma meselesi olduğunu saklıyorlar; bunun bir “toplumdaki genel dinselleşme eğiliminin uzantısı” sayılması gerektiğine vehmine kapılmakta, “sokak iftarı sakinleri, ‘madem bana dindarlık taslıyorsun, o hâlde ben senden daha bile dindar olurum, şaşırır kalırsın’ ihtirasının şevkiyle” gerçekleştiğini ve bütün bunların “Allah’ın AK Parti’yi vesile kılarak yaratmış olduğu hikmetler” olduğunu söyleyen Nihal Bengisu Karaca[4] ile aynı yolun yolcusu oluyorlar.
8.
Saldırmaya başladılar! Dört bir yandan kendi varoluşlarını ve raison d’être’lerini ortadan kaldırmasından korktukları “yeryüzü sofraları”na ve Anti-kapitalist Müslüman’lara saldırmaya başladılar. Sessiz kalamadıkları gibi düşman kamplarına geçtiler. “Sakın esas amaç şöyle şöyle olmasın?”lı cümleler kurmaya başladılar. Nesnel ajanlık yaptıkları için, herkesi ve her şeyi böyle görmek zorundalar. Devletin diliyle konuştukları için, herkesin ve her şeyin bu dille konuştuğunu duyuyorlar.
9.
Saldıranların düsturları, rabıta kuramadıkları tartışmayı yoksaymak; inşa hâlindeki bir söylemi dondurup imkânlarını ortadan kaldırmak; kalpleri ve zihinleri 31 Mayıs süreci ile yoldaşlaşmaya hazır kitleleri dıştalamak. Şimdilik, bunu bir şüphecilik kisvesi altında icra etmekteler. Saldıranların yoldaşları İhsan Eliaçık’a sabah akşam kara çalma peşinde olan AKP’nin medya içindeki temsilcileri, sahte demokratlığı su yüzüne çıkmış nihalbengisukaraca’lar, mustafaakyol’lar.
Mustafa Karakalem
Dipnotlar
[1] “Somut durumda, yani yönetme işi başa düştüğünde, mülkiyet Allah adına, kime, hangi kuruma verilecektir? Yoksa İslamcı yönetimde bu türden bir somutluğu kafaya takmak fani mi görülecektir?” (İlker Belek, Antikapitalist Müslümanlar ve “Gezi Ruhu”, 18 Temmuz 2013.)
“Allah’ın olan bu mülk dünyada nasıl hangi temelde dağıtılacak ve yönetilecek? Allah birileriyle doğrudan konuşarak talimat vermediğine göre […]” (Ergin Yıldızoğlu, Zor Dönemin, Tatsız Bir Konusu, 19 Temmuz 2013.)
[2] Mazdekler, Karmatiler, Batınîler, ve Babek İsyanı ile ilgili onlarca karalayıcı önermeden sadece biri için bkz.: “Malın ve kadının ortak sayılması, Mazdek dininin taraftarlarının artmasına sebep oldu.” (Nizamülmülk, Siyasetname, 217).
“Ama siz komünistler, kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye bağırıyor tüm burjuvazi bir ağızdan.” (Komünist Manifesto, 1848)
[3] İsmail Güney Yılmaz, Katafalktaki Nafile Namaz: Siyasal İslam.
[4] “İşte bunlar hep Allah’ın hikmetleri...”, HaberTurk, 12 Temmuz 2013.
Devamını oku ...

F-Tipi'nden Mektup

Gezi Direnişi sonrasında 18 Haziran günü gözaltına alınarak tutuklanan HDK MYK üyesi Alp Altınörs'ten Anti-kapitalist Müslümanlar’a mektup var:
Değerli arkadaşlar,
Sizlerle 15 gün boyunca Özgür Taksim'i birlikte omuzladık. Egemenlerin devlet eliyle dayattığı Diyânet İslâmı'na karşı alternatif birer soluk olan Direniş Mîrac'ını, Direniş Cumâları'nı paylaştık.
Bugün zalimlerin tutuklama politikalarının sonucu olarak Tekirdağ F Tipi Hapishanesi'nde bulunuyorum. Sizleri Taksim Gezi tutsaklarının direngen coşkusuyla selamlıyorum.
Taksim'de ve başka bölgelerde kurulan Yeryüzü Sofraları'nı buradan izliyoruz. Tabii ki, orada olmak isterdik. İftar sofralarından doğan bu kardeşleşmenin gücü, iftarın, egemenlerin resmî denetim ve tasallutunun en uzağındaki İslâmî pratiklerden birisi olmasından kaynaklansa gerek... Tıpkı Miraç'da ve Gezi Cumâları'nda olduğu gibi, Yeryüzü Sofraları'nda da Diyânet İslâmı'nın nasıl halktan ve sosyal gerçeklikten kopuk olduğu teyit edilmiş oldu. AKP ise 80 yıllık Diyânet İslâmı'nın yeni bir versiyonunu üretiyor. Sizin çalışma ve çabalarınızla, “Allah'tan”, AKP bu ülkede İslâm adına konuşma tekelini kaybediyor. İslam'ın kuruluş günlerinin eşitlikçi fikirleri, kapitalist zorbalığın hükûmetini vuran birer oka dönüşüyor. Ramazan, hükümetin çok istediği laik-dindar kutuplaşmasının değil, ezilenlerin, sömürülenlerin Yeryüzü Sofraları'nda kardeşleşmesinin ayına dönüşüyor.
Biz de bu duygu ve düşüncelerle, Müslüman halkların Ramazan heyecanını paylaşıyor, yaklaşan Ramazan Bayramı'nı şimdiden kutluyoruz.
Alp Altınörs
Taksim-Gezi direnişi tutsağı
1 No'lu F Tipi Hapishanesi A-3
Devamını oku ...

Teşhir

Halkın devleti, iktidarı, zorbalığı, talanı, yalanı, hükümeti teşhir ettiği günlerde sol öznelere sadece kendisini teşhir etmek kalmıştır. Halkın öncülük ettiği direniş duvara çarpıp döndüğünde halk da geri dönmüş, sol bu noktada, doğalında, halkın önünde konumlanmış, bir yanılsamaya kapılarak, halkın öncüsü olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bugün direnişin rahlesi önünde diz çökene rastlanmamaktadır.
Bir yerde örneğin “LGBT’ler kendilerini gösteremiyorlar” diye onların faaliyetini destekleyen solcu, aslında kendi niyetini ifşa etmekte, bugün faaliyetini kendisini teşhir etmeye indirgemiş olduğunu söylemektedir. Zaten bu yüzden toplumda kendisini gösteremeyenlerle ortak iş yapılmakta, onlarla yan yana durulmaktadır. Aynı boncuklar aynı ipe dizilmektedir. Bu tespihin imamesinin liberalizm olduğu kesindir.
Doğu Perinçek’in Tayyip ağzıyla konuşup sürece müdahale etmesi de başka bir tespihin dizildiğini göstermektedir. Aynı şekilde “direniş alanlarına neden gelmiyorsunuz?” sorusuna “biz devrimci-demokratlarla, marjinallerle yan yana görünmek istemiyoruz.” diyen bir TKP’li de aynı tespihin boncuğudur. Tespihin imamesi ise devlet ideolojisi ve milliyetçiliktir.
Göz, aklın ve yüreğin yerini almıştır. Gaz kapsüllerinden gözlerini kaybedenlere birileri göz olabileceğini zannetmektedir. Önerdikleri başkaca bir şey yoktur. Bu göz ise sadece gösterme ve teşhirle ilgilenmektedir. Bunca teşhirin içinde teşhise ve teşhir etmeye yer kalmamaktadır.
Devleti ve burjuvaziyi teşhir etme görevi, teşhissiz pratiğin sonucu, boşa düşmektedir. Halkın bizzat teşhir ettiği, açığa vurduğu düşman sol kovuklara sığınmaktadır. Çoğulculuk ya da particilik edebiyatı bu türden kovuklardır. Demokrasicilik ve liberalizm tespihi de devlet ve milliyetçilik tespihi de başka hayat kavgası veren kitleleri uyutmak içindir.
Emevi döneminde caminin içine giren halkın kavgasını susturmak amacıyla dayatılmış tespih, bugün solun elindedir. Bu kadar teşhircilik yapılmasının nedeni de buradadır. Birileri gözlerini kör edip kavgaya girmiş kitlelere “açın gözlerinizi, bize bakın, bizi izleyin” demektedir. Direnişin dalgaları şiddetlenmiş, sola da bu şiddeti silip suyu kendi dingin havuzlarına akıtmak düşmüştür. Sınıfsal hareketin dalgaları şiddetle burjuvazinin surlarını döverken solun tek yaptığı, o şiddeti çalacak sendikalar kurmaktır. Bu, tüm önceden miras alınan veya sonradan el konulan kurumlar için geçerlidir. Şiddet o dalganın ruhudur aynı zamanda. Mahremiyetin silindiği yer tam da o şiddetin ortadan kaldırıldığı yerdir. Sol sadece içi geçmiş işçilere, Kürd’e, gence, Aleviye ve kadına ihtiyaç duymaktır.
“Bir yandan da alternatif iftar organizasyonları düzenleniyor. Bir kere, iki kere tamam. Ancak eleştirilen görgüsüzlüğün ve ikiyüzlülüğün bir parçası olunuyor ne yazık ki.” demektedir sadece, gördüğüne iman eden Kemal Okuyan. Devamında da bayrak getirenlerin dışlanmaması gerektiğini söylemektedir. Yani birilerine “sen orucunla gelme”, başkalarına da “bayrak getirebilirsin” denilmektedir. Çünkü oruç gözün gerisine, bayrak önüne aittir. Oruçtaki tarihsel şiddeti bu solcunun havsalası almamakta, ama devletin şiddetsiz, renksiz kıldığı bayrak onun gözüne hoş görünmektedir. Bir ülkenin komünist partisi ülkesinin bayrağına savaşmadan, kan dökmeden, şiddetten kaçarak, o bayrağın özündeki şiddetin silindiği momentte sahip çıkabilmektedir.   
Bir caminin duvarına asılan, “bugünkü iftar bilmem ne şirketi tarafından verilmektedir” yazılı pankartla “bayrak gelsin” diyen arasında bir fark yoktur. Bir Hadis’te denildiği üzre, “sol elin verdiğini sağ el bilmesin” sözü ve o sözün sahibi camiden kovulmuştur. Mitinglere bayrak getirenlerse bayrakları bayrak yapanı o mitinglere asla sokmamaya yemin etmiştir.
TKP’nin direniş süresince sadece bayrak sallamakla yetinmesinin nedeni buradadır. 1 Mayıs’taki kepazelikten sonra sırf sol içine güzel bir mesaj vermek için, devletle anlaşmalı olduğuna ilişkin kokuların yükseldiği, Taksim’e yönelik Deniz Gezmiş çıkarması yapması bu teşhircilikle ilgilidir. “İşçi sınıfı orta sınıflaştı” deyip direnişi orta sınıfa hapsetmek ve ona gene kamuculuk, aydınlanmacılık gibi burjuva kavramlarla seslenmek bu partinin bugünkü alamet-i farikasıdır.
Bu kadar teşhirciliğin devleti ve burjuvaziyi teşhir etme görevini savsaklaması kaçınılmazdır. Sol, devletin ve burjuvazinin saldırıları sonucu kendisini güncelleme imkânı bulmaktadır. Devletin ve burjuvazinin teşhirinin öncelikle sol içinden başlaması zorunludur.
Camiden kovulansa Muhammed’dir. Katıldığı şura toplantısına gelen bir kişinin şuradaki insanları şöyle bir süzdükten sonra sorduğu sorunun bugün anlaşılması mümkün değildir: “Hanginiz Muhammed?” Görselliğin ve gözün tahakkümü altında camileri büyütmekle, şehrin bir diğer ucundan görülebilecek büyük yapılar inşa etmekle göze hitap eden, cüsseli politik yapılar kurmak yan yanadır. Buralarda ister istemez birileri kendilerini peygamber, hatta Allah zannedecektir. Ayak oyunlarının, kirli pazarlıkların, kafa-kol hesaplarının, teslimiyete dönük güzellemelerin, “iş yapıyoruz” deyip işçileşmeme hâllerinin ortalığı kapladığı koşullarda bu yaşanan deprem kendi üçkâğıtçı müteahhitlerini yetiştirecektir.
Bugün facebook âleminde, “sevgilimle öpüşmeme tepki gösteren garsonları kınıyorum” mesajları atan eşcinsellere rastlanmaktadır. Bazı solcular da “evet ama onların da kendilerini görünür kılmaya hakları var” demektedir. Kimse aşkın mahremiyetinden bahsetmemektedir. Solcular, aile denilen kurumu dağıtacağı hesabıyla eşcinselliği desteklemektedir. Onlar sokak ortasında ölmekte, bir tek solcu bile onların yanında olmamakta ama iş onları istismar etmeye gelince, kimi solcular yarış içine girmektedir. TKP de “Gökkuşağının Kızılı” çıkışı ile bu yarışa katılma kararı almıştır. Teşhir etme görevi unutuldukça ve bu görevin emirleri yerine getirilmedikçe, teşhircilik başat hâle gelmektedir. Teşhir, halkın önüne çıkmaktır ve bu sol özneler, halkın önüne güzel kıyafetleriyle çıkmaya çalışmaktadır. “Kral çıplak” müdahalesi, bu noktada, devrimci bir müdahaledir dolayısıyla.
Feminizm ve LGBT bahsinde solun istismar siyaseti ondaki liberalizmle ilgilidir. Mesele kadın ya da translar değil, bireyin burjuva özgürlüğüne kavuşmasıdır. Bu talimat burjuvaziye aittir, başkasına değil. Mazlumların ve sömürülenlerin devletin saldırısı karşısında burjuvazinin eteğine yapışmasına mani olmak aslî görevdir.
Solun aileye yönelik düşmanlığı da bu liberalizmle ilgilidir. Oysa aileyi yok eden, onu en fazla, basit bir tüketim öznesine dönüştüren, kapitalizmdir. Bugün çocukların babasına çıkışma hakkına özgürlükçülük şahsında sevinenler, o çıkışmanın babanın daha fazla tüketmesine dönük bir emir dâhilinde gerçekleştiğini görmelidir. Kadın ve erkek arasındaki aşkın mahremiyetten kurtarılması görevi ile sol, aşk dâhil, tüm kolektif pratiklerin düşmanı olarak yeniden örgütlenmektedir.
Sol liberalizmin kimlik siyaseti sömürülenleri ve mazlumları “kimlik” hücrelerine hapsetmek, kimlikleri izole etmek ve ortalığı sahte bir cennete çevirmek amacını güder. Dolayısıyla bu sol, kimlik olarak işçiye “işçi olma”, Kürd’e “Kürd olma”, kadına “kadın olma”, erkeğe “erkek olma”, Ermeni’ye “Ermeni olma” emrini vermekten başka bir şey yapmaz. Soyut bireylerin güdülmesi daha kolaydır.
Agos’ta yazılan bir yazıda bu birey eksenli ezilencilik şu şekilde eleştirilmektedir: bir toplantıda birkaç kadın Ermeni yazarla tanışır ve “öyle mi, biz Ermenileri çok severiz” diyerek onunla fotoğraf çektirir. Agos yazarı bu olay karşısında kendisinin Afrika’dan getirilmiş, nadir bulunan ve İstanbul sokaklarında gezdirilen bir “hayvan” gibi hisseder. Duruma tepkisini, “bu ülkede ne kadar da az kalmışız” deyip ağlayarak gösterir.
Sol, düzene tehdit olan her türlü unsuru kuşatıp absorbe eden bir antikor işlevi görmektedir. Halkın, ezilenlerin ve işçi sınıfının lime lime edilmesi onun asli görevidir. Bu operasyon halkçılık, ezilencilik ve işçicilik başlıkları altında da gerçekleştirilebilir. Tüm bunlar, gene birey edebiyatı üzerinden, bir tür “devrimciciliği” doğalında üretecektir. Devrimcicilik, “kimse devrimci olmasın” demektir.
Bugün direniş sürecinde kitleler sokak sokak savaşırken, kenardan izleyip ileride bayrağını daha büyük, internet dostlarını daha çok, kendisini daha iri gösterecek av peşinde olan şey, soldur. Bu solla dövüşmemek, o savaşanlara, düşenlere, düşenleri bayrak yapıp ileri fırlayanlara ihanettir.
Feminizmi eleştirmek kadına karşı olmak demek olmadığı gibi, devrimciciliği eleştirmek de devrimciye karşı olmak demek değildir. Gördüklerine iman edenlerin anlamayacağı şey budur.
Başkaldırı, bir yanıyla hayatın basit olması ve o hayatın herkesle ve herkesçe yaşanabilmesi muradıyla ilgilidir. Solun karmaşık, benmerkezci ve başkasını görmeyen pratiği bu başkaldırıyı dağıtacaktır. Direniş sürecinin liberalizm ve milliyetçilik arasında çekiştirilmesi sonuçsuzdur. Zira liberalizm ve milliyetçilik sadece kendisini görenlerin doğal tepkileridir. Biri burjuvazi diğeri devlet denilen aynasına bakıp duracaktır. Devrimcilerin baktığı yerse mücadelenin hakikatidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...

AKP, Kemalizm ve Aleviler

TC’nin esas düsturu, “tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek din, tek dil” olmuştur, yani daha anlaşılır olarak söylersek, o "Ulus Devlet" oluşturmanın esaslarına göre hareket etmiştir ve bu ihtiyacına uygun şablonun dışında kalan her toplumsal grup ve birey de bir şekilde o şablona sokulması gereken hedefler olmuştur. Her zaman ve bu noktada Osmanlı'nın ümmet anlayışına paralel yöntemlerin modernize edilmesinden öte bir şey yapılmamıştır. Osmanlı'nın halifelik makamı ve şeyhülislam eli ile yürüttüğü işler ve işleyiş, cumhuriyetin diyanet ve benzeri "modern kurumları" aracılığıyla kesintisiz olarak sürdürülmüştür.
Cumhuriyetin kurucu kadroları ortaya çıkış zamanları itibariyle birçok devrimci-ilerici söyleme sahiplerdi ve o kadrolar tek başlarına değillerdi. Anadolu coğrafyasında varlık gösteren tüm inanç ve etnik kesimlerden insanla ittifak hâlindeydiler. Tıpkı şu direniş sürecinin katılımcıları gibi, ancak cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlı askeriye ve bürokrasisinden gelmeleri nedeniyle daha örgütlü ve daha disiplinli olan yapılarıyla, savaşın kazanılması sonra diğer ittifaklarını saf dışı bırakıp, onların taleplerini yok sayarak, daha savaş öncesi kafalarında oluşmaya başlamış ulus devlet anlayışlarını savaşla birlikte olgunlaştırmışlar ve savaştan sonra ise hayata geçirmeye başlamışlardır. Cumhuriyetin ilânıyla birlikte gelen birçok "hainlik" damgalı isyan ise başta konuşulan, kararlaştırılan ve üzerinde ittifak oluşturulan zeminin kurucu kadrolar tarafından inkâr edilmesinden kaynaklıdır.
Bektaşiler mevzusundan hareketle, Osmanlı-Cumhuriyet kıyaslamasına gitmek ise pek sağlıklı olmaz. Nedeni ise Bektaşi Tarikatı’nın 2. Mahmut dönemine kadar Osmanlı ordusunun manevi yanını örgütleyen bir tarikat olması ve bu yanıyla zamanının Osmanlı’sında benzerleri birçok tarikattan daha özgür ve daha güçlü bir konuma sahip bulunmasıydı. 2. Mahmut'la birlikte Bektaşi tarikatı bu gücünü kaybetmiş, cumhuriyet kurulması sonrası yine "tıpkı eski günlerdeki gibi" bir pozisyon yakalayacağını zannetmişti, ancak umduğunun tersine, 2. Mahmut'un minare eklediği tekkelerinin kapısına kilit vurularak ve bazıları ise müzeye çevrilerek, buraları para ile girebildikleri yerler hâline getirildi.
Bunların her biri "ulus devlet" denen modern canavarın planları dâhilinde düşünüldüğünde çok tali şeyler gibi kalıyor. Hatta tüm bunları "parçanın bütüne feda edilmesi" parantezine sokarak gayet masumane iş ve işlemler kategorisine bile saymaya bile kendimizi zorlayabiliriz. Ancak cumhuriyet ve modernleşme adı altında anlatılanların, ezberletilenlerin nerede ise hepsi aldatmacadan ibaret.
Zamanın gereği ve zoru ile Türkiye halklarının yaşamına girmiş olan çoğu şey toplumsal algıda sürekli şişirilerek "kemalist devrimlerin sayesinde" anlayışı hâkim kılınmaya çalışıldı. Bugün AKP faşizmi Kemalist devrimle oluşmuş kurumları bir karşı devrimle yerinden etmiyor, tam tersine yaptıkları ufak değişikliklerle kendi erimleri için sadece daha elverişli hâle getirmeye çalışıyor.
AKP'nin şu geldiği noktada dahi hangi devlet kurumunu var eden biçim ve öz değişmiştir ya da neden değişsin? AKP'nin en öcü bellettiği ordu zaten tarihinin her zamanında ülke halkları için öcü olmaktan başka bir işe imza atmadı ve AKP'nin “benim askerim” diyemeyeceği birkaç kıdemlinin ayağı kaydırıldıktan sonra pekâlâ “kemalist devrimin devrimci ordusu” AKP'nin ihtiyaçları için hazır kıt'alara dönüştü. Sonra yine alevilerin (ki burada alevilik merkezli konuştuğumuz için aleviler diyorum sadece) Şu modern devlet içinde varlıklarına dair bu güne kadar sadece ölüme tekabül eden katliamlarla anılır olmaları dışında hangi canlı emareye rastladık? Ya da rastlamış olan var mı? Sünni topluma yönelik laiklik yaklaşımı ile oluşmuş atmosferde, görsel olarak o atmosferde daha rahat kamufle olan alevilerin varlığından başka, tüm Türkiye halkları gibi bu ülkenin doğal bir parçası olan alevilere dair ya da alevilere ait ne var?
Cumhuriyet, Dersim ve Koçgiri örneğinde olduğu gibi, kendi yaşam alanlarından ibaret adresleri olan alevileri o dönem bombalarken, kentleşme ile birlikte yöntem değişmiş ve dağılmış olan bu adresleri Maraş, Çorum gibi örneklerde olduğu gibi işaretleyerek, cumhuriyetin başından bu yana varolan politikalarının devamlılığına halel getirmemiştir. Yine Kemalist modernleşme Osmanlı’nın geleneksel ve sadece bireylere yönelmiş "devşirmecilik" politikasını toplumsal grupları hedefleyerek hayata geçirmeye devam etmiştir. O zamanın koşullarında Devlet-i Aliye için can verilir baş kesilirken, günümüz modernliği ile bir Türk'ün dünyaya bedel olduğu ve bu bedel için her türlü insanî kıymetin yok sayıldığı bir ezber, bir devşirme feda edişi şekillendirilmiştir. Ve her şey ama her şey bir yana, artık kemalizm zamanında ne vadetmiş olursa olsun ve ne yapmış olursa olsun, geldiğimiz zaman diliminden çok önceden bu yana artık sadece ve sadece gericiliği ve statükoyu temsil etmektedir.
Tüm yaptıklarına ve taşıdıkları niyete “devrimcilik” diye bir ön kabulle yaklaşacak olsak dahi artık o devrimcilik tarihsel olarak karşı devrimciliğe hizmet edecek donanım ve dünya görüşünden ibaret kalmıştır. Kemalist devrim zaten yapmadığı ve bizzat bastırdığı ve ancak ortaya çıktığı koşullarda yapması gerekenleri yapmadığı için, daha bugün dahi, hiçbir zaman elde edilmemiş demokratik hak ve özgürlük talepleri toplumda kendisine yankı buluyor.
En can alıcı sorunumuz ise şu süreçte bütünüyle sistemin sorgulanmasından ziyade, AKP karşıtlığını kerameti kendinden menkul bir kıymete büründürmemiz. Cumhuriyet dönemini AKP öncesi ve sonrası diye ayırmamız.
Direnişçilerin çoğunluğunu oluşturan ve düşün dünyaları AKP hükümeti döneminde şekillenmiş gençliğin bu doğruları olan ama eksiklikleri daha fazla olan yaklaşımlarını, davranış ve direnişlerinin heyecanına kapılarak görmezlikten gelerek, sistem tarafından yaratılmış olan ve istenen körleşmeye katkıda bulunmamız.
Gençliği-direnişçileri yarın bir gün "ee biz bu haltı niye yedik" sorusu ile baş başa bırakmak istemiyorsak, AKP dönemi kadar öncesinde hiçte sütten çıkmış ak kaşık olmadığını gücümüz yettiğince onlara anlatmamız gerek.
Kızıl Elmacı güruhun da Yeşil Elmacı yığın kadar eşit aklın eserleri, aynı sistemin savunucuları olduklarını dile getirmemiz gerek.
Nuri Çıntay
Devamını oku ...

Yeryüzü Sofraları Ezilenlerin Sofrasıdır

Yeryüzü sofraları kadim bir gelenektir. Yeryüzü eşitliği, kardeşliği, ortak paylaşımı, bereketi, farklılıklar içinde dostça yaşamayı simgeler.
İlk topluluklardan itibaren insanlar yeryüzünü imar etme yoluna gitmişler, çeşitli yapılar ortaya koymuşlardır. Bu yapıları ortaya koyarken, yeryüzünün mülkünü elinde bulunduranlar, başka insanları kendi menfaatleri uğruna çalıştırmışlar ve onların emekleri üzerine sahiplik oluşturmuşlardır. Kur’an da yeryüzünü çıkarları için gasp eden egemenlerin nasıl helak olduklarına dair birçok anlatım vardır:
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Onlar, güç bakımından kendilerinden daha üstün idiler, toprağı alt-üst etmişler (ekmişler, madenler, sular arayıp çıkarmışlar) ve onu, kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de, onlara açık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmetmiyordu, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Rum Suresi, 9)
Kur’an’da helak edilen kavimler anlatıldığında, bu yönetimlerin helak edilişleri çoğu zaman Allah’a iman edip-etmeme meselesinden kaynaklandığı düşünülür. Oysa yukarıdaki ayette ve daha birçok ayette belirtilmek istenen şey, yeryüzünde gücü elinde bulunduranların istedikleri gibi yeryüzünü imar etmeleri ve kendilerinden güçsüz olanları sömürmeleridir. Bundan dolayı birçok kavim helak edilmiş, yani devrimsel mücadele ile ters yüz edilmiştir.
Devrimci mücadele olduğunun göstergeleri de Kur’an’daki anlatımlarda açığa çıkmaktadır. Bunun için demir örneği verilebilir:
William McNeil “Dünya Tarihi” adlı yapıtında İ.Ö. 1200 yıllarından itibaren demirin etkilerinden bahsederken şöyle der: “Demir araçlar ve demir silâhlar, zenginle yoksul arasındaki farkın belirginliğini azaltarak savaşı ve toplumu demokratikleştirdi. ( sayfa 104)
Çünkü demirden önce tunç metalurjisi bilgisi vardı ve tunç o dönemlerde az bulunduğundan sadece egemenlerin bilgisi dâhilindeydi. Bundan ötürü istedikleri gibi savaş arabaları yaparak geniş kesimler üzerinde kolaylıkla otorite kurup, sömürebiliyorlardı. Demirin keşfi ile birlikte, toprağa bağımlı köylüler de demirden istifade ederek savaşabilecek araçları oluşturmaya ve böylece eşitlikçi toplumun yolunu açmaya başlamışlardır. Kur’an demir hakkında şöyle der: “Muhakkak Biz, elçilerimizi, açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için, beraberlerinde kitap ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki, onda şiddetli güç ve insanlar için menfaatler vardır. Bu, Allah’ın, dinine ve elçilerine gaybi olarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Muhakkak Allah, Kavi’dir (kuvvetlidir), Aziz’dir (üstün-şereflidir).” (Hadid 25)
McNeil’in bahsettiği eşitlikçi toplumla Kur’an’ın demir ile adalet arasında kurduğu ilişki paralellik arz etmektedir. Kur’an, Hz. Davut peygambere demir ilmini öğrettiğinden dem vurur. Hz. Davut’la birlikte Hz. Süleyman da ezilenlerin iktidarını temsil eden peygamberler olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Ezilenlerin devrimci mücadelesi bütün peygamberlerde karşılığını bulmuştur. Yeryüzü sofralarının belki de en önemli taşıyıcısı Hz. İbrahim’dir. Kur’an’da hanif olarak belirtilen Hz. İbrahim, Babil imparatorluğu döneminde, Babil kulesine karşı Kabe’yi oğlu İsmail’le inşa etmiştir. Babil kulesi dönemin krallığının güç, servet ve kültürünü temsil ediyordu. Halkın emekleri, halktan izole edilmiş bir kule içerisinde heba ediliyordu.
Bunun üzerine Hz. İbrahim, Kabe’yi yatay bir şekilde inşa etti. Kabe’de yatay mimarisi ile tevazuu, dört tarafının da açık olması sebebiyle sınıfsız ve sınırsız bir dünya tasavvurunu-şeffaflığı, çevresinde tavaf edilmesiyle hiyerarşiyi değil, eşit toplum yapısını temsil ediyordu.
Bir yanda egemenleri temsil eden Babil kulesi diğer yanda ezilenlerin medeniyet tasavvurunu yansıtan Kabe…
Yeryüzü Sofrası Çoğulcudur
Hz.İbrahim Kabe’nin bu ezilenlerden yana temsiliyetini hem mücadelesinde hem de bireysel hayatında taşımıştır. Hz. İbrahim, halk dilinde de sofra kültürü ile anılır. Babil kulesinin haramzade sofrasına karşı, yeryüzüne serdiği ve herkesin davet edildiği Halil İbrahim sofrası halkların eşitliğini temsil etmektedir. Anlatılarda çokça geçen, Allah’a inanmayanların da sofrada yerini aldıkları bilinir. Sofra bu yönüyle de çoğulcudur.
Bir barış yurdu temsiliyeti olan yeryüzü sofrası ramazanla birlikte Taksim’de de kuruldu. Kapitalist sistemi resmeden AVM’lere, 5 yıldızlı otellere tepki olarak yeryüzü sofraları İstiklal Caddesi’ne taşınmış oldu. Babil kulesinden bu yana egemenlerin anlayışında bir değişiklik yok. Oysa ki “O, (arzı yarattıktan sonra) üzerine (kuleler gibi) sarsılmaz dağlar yerleştirdi, ona (sayısız) nimetler bağışladı ve oradaki geçim araçlarını onları arayanlar arasında eşit şekilde paylaştırdı; (ve bütün bunları) dört evrede (yarattı).” (Fussulet 10)
Allah mülkün sahibi olarak, yeryüzünün nasıl konumlanması gerektiğini de gösteriyor. “ihtiyacı oranında –eşitçe”… Bir Müslüman’ın yapması gereken şey, yeryüzünü Allah’ın muradına uygun bir düzen içerisinde işlemesi için mücadele etmektir. Bu yeryüzünün işgali bazen kendini Müslüman olarak tanımlayan kapitalist egemenler eliyle de olabilir. Bize düşen zulüm ve sömürü kimden gelirse gelsin karşı koymaktır. Bu karşı koyuşta farklı inanıştan, görüşten insanlarla birliktelik aynı haksızlığa karşı farklı yerlerden taşıdığımız bakış açılarının buluşmasıdır.
Bu buluşma; egemenlerin kamplaştırıcı siyasetlerinden ötürü bir araya gelemeyen insanların birbirlerini tanımalarına vesile olmuş ve yeni bir toplum modelinin oluşmasına da öncülük etmiştir. 3 haftalık Gezi Parkı sürecinde yaşananlar zaten yeryüzü sofrasının bir diğer hâlidir. Paranın geçmediği, kimsenin statüsünün para etmediği bir ortam Kur’an’ın cennet tasavvuruna da çok yakındır. Ramazanın ilk günü de bu kardeşlik ortamını yad etmek ve bir kez daha bütünleşmek için Antikapitalist Müslümanlar olarak yeryüzü sofraları fikrini ortaya attık. Bu fikir çok kısa sürede halkların nazarında karşılık buldu ve yeryüzü sofrası kolektif bir çabanın ürünü olarak upuzun bir sofra hâline geldi.
Bu sofra oruç tutanı-tutmayanı, inananı-inanmayanı, kadını-erkeği, başörtülüsü- açığı, bütün dillerden, mezheplerden halkları içinde barındırarak, dayanışma, paylaşım ve eşitlik için binlerce insanın bir araya gelebileceğini egemenlere göstermiştir. Bunu egemenler fark etmiş olacaklar ki, İstiklal’in bitiminde TOMA’yı sofranın önüne çekerek, Gezi Parkı’na kadar uzanacak olan bir yeryüzü sofrasının da önüne geçmeye çalışmışlardır.
İktidarların din anlayışı ile ezilenlerin din anlayışı farklıdır. Bir yandan sponsorlarla kurulan belediye çadırı, diğer yandan halkın kendi rızkını paylaştığı yeryüzü sofrası ve diğer taraftan lüks otel iftarları… Böylelikle Türkiye’deki inanç gruplarına ve bütün halklara ezen-ezilen çelişkisinin fotoğrafını bir kez de kadim değerlerimiz çekmiş oluyor.
Din, bilim, sanat, demokrasi, insan hakları… değer olarak gördüğümüz her ne varsa; gücü ve serveti elinde bulunduranların tekelinde sömürü, çıkar ve zulme, mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğunu yani Fussilet 10. ayete göre düşünen ve hareket eden ezilenlerin mücadelesinde ise eşitliğe, özgürlüğe ve kardeşliğe dönüşür.
Sedat Doğan
Devamını oku ...