Direniş Muhasebesi

“Emekleyen yüreğime usta diyorlar.
Usta değil acemi bir işçiyim ben.
Onurlu bir kavganın neferiyim ben.”
[Ahmet Kaya]
12 Mart’ta ordu kendi bünyesinde “din elden gidiyor, bu komünistleri durdurmak gerek” diye broşür basıp dağıtıyordu. Aynı ordu, 12 Eylül sonrası hazırladığı raporda süreci Atatürk’ün altı okuna göre tasnif ediyor, herkesi oku saptırmakla suçluyor, MHP’yi “güya” milliyetçi, MSP’yi laiklik düşmanı, devrimcileri ve solu halkçılık karşıtı olarak kodluyordu. Bugünse AKP iktidarının bu geleneğin devamcısı olduğunu görmek gerek. AKP, altı okun birleştiği noktanın kendisi olarak örgütlenen devlettir.
“Başörtüsüne saldırdılar” ya da “camide içki içtiler” yalanlarının arkasında devlet millete “ben sizin canınızın, malınızın, dininizin güvencesiyim, bana biat edin” mesajı veriyor. Esas olarak burada din doğrudan canın ve malın bizatihi kendisi olarak tanımlanıyor. Yani din de altı okun birleştiği noktaya hapsediliyor. Oysa bu devlet kurulduğu günden beri, azınlıklardan gaspettiklerini muhafaza etmek, işçilerin-köylülerin başkaldırma ihtimallerini yok etmek üzere örgütlenmiş bir yapıdır, dolayısıyla burada can üç beş muktedirin, zenginin canıdır, mal da onların malıdır. Tezviratların, yalanların arkasındaki gerçek budur: devlet imansız olduğundan, kimseye güvenemeyeceğinden, kendisine kitle oluşturmaktadır ve bu amaçla gerekli yerlere mesajlar vermektedir. Burada sözün doğru olup olmadığı önemli değildir, önemli olan, mesajın kendisidir. Devlet, banka camlarının, ruhsuz bir örtünün ve tarihsiz bir taş yığınının muhafızıdır. Bir kilim, bir rahle bulunan mescidlere küfredip şatafatlı camilere huşu içinde bakan bir Müslüman için bu mesaj hayatîdir. Zira o Muhammed’in değil, Ebu Süfyan’ın İslam’ına tabi, onun ümmetine aittir.
Onca yalanla küfre uğrayan hakikat budur: Müslüman Türk milleti kendi hilafına kurulmuş bu devletin bekçisi kılınmak istenmektedir. Kara çarşafı Fransız subaylarca yırtıldığında bu turabı cehennem ocağına çevirmeyi bilmiş bir millete kölelik asla yakışmaz ama kıpırdamayıp zincirlerinin farkında olamayan bir kesim, bu huzurun diyetini günbegün ödemeyi seçmiş görünmektedir. Fukara milletin bir bölüğü hâlâ AKP’nin İslam için çalıştığını düşünmektedir.
AKP eliyle devletin son süreçte yürüttüğü saldırının gerekçeleri farklı yönlerden analiz edilebilir ama esas olan, burada “ölümle korkutup vereme razı etmek”tir. Taktik bu yönde gelişmektedir. Sola ise gene ağızdan gelen kanı silecek mendiller dağıtmak düşmektedir. Sol ölebilmelidir, tam da bugün ölebilmelidir.
Kendi bireyliğine saygı duyulmasını talep etmekten başka bir şey yapmayanın ölmesi mümkün değildir. Birebir sohbetlerinde bile bu hava hâkimdir. Artık uyuşuktur, mıymıntıdır yaptığı sanat. Bastığı yeri sarsan adımlar atamaz hâlâ. Yerleştiği kovuktan memnundur. Zira bunun için solcu olunmuştur. Bu kadar bireyin konuştuğu yerde halk susar. Halk yıkım ve kurulumdur. Solun bu yıkım ve kurulum diyalektiğine karşı kendi metafiziği vardır ve bu metafizik mevcut fiziği kilitleyen bir işleve sahiptir. Sol, biyolojinin, fiziğin, kimyanın sayılara ve sayılarda boğulmasıdır.
Koca koca sol özneler, kitlenin kendiliğindenliği içinde sürüklendiklerini artık itiraf etmektedirler ama bu itiraf değersizdir, zira sadece nasıl sürüklenmemeleri gerektiğini tartışmaktadır. Köşe başlarına ağlar gerip beklenmektedir. Bu balık avcıları, akıntının içinde sarsılmadan kalmanın yollarını aramakta ve demokrasi pazarına mal taşımakla övünmektedirler bir yandan. Bundan sonra muhtemelen daha fazla toplantı, konser, etkinlik örgütlenecek, direnişin kitlesi örgüt havuzlarına toplanacaktır. Mal bulunacak, mağribe doğru tekrar yola çıkılacaktır. Maşrık yetim, biçare ve kırgın hâliyle onu arkasından seyredecektir. Solun halkın coşkun akan seli karşısında bir bent olduğunu görme imkânı yoktur artık. O, halka mensup evlatları ile övünmektedir ama esasında bu direniş süreci, halkın sol örgütlerden evlatlarını geri alma girişimidir de. Bu şekilde okumak mümkündür.
Sola yönelik operasyonlar, devletin ölümle korkutup vereme razı etme taktiğinin bir yansımasıdır. Bir sol partinin kuruluşunun medyada bu denli yer bulması da bunun göstergesidir. Devlet “akıllı olun, legalleşin” mesajı vermektedir. Legalleşme ise devletin herkesi kendi hukukuna tabi kılmasıdır. Bu çağrı, halkın evlatlarını bağrına basmasına karşı devletçe alınmış bir önlemdir. O sol örgütlerin mevcudiyetinden memnundur. Demokrasi devletin ruha yedirilmesi meselesidir.
Can ve mal ortaklaşmadıkça, demokrasi talepleri ve çığlıkları hep devlete ve egemenlere hizmet edecektir özünde. Sınırsız ve sınıfsız komünizm cennetini bugün burada kurduğunu düşünenler de dâhil olmak üzere, doğrudan, katılımcı her türden demokrasi talebi ve çığlığı, bugündeki can ve malın ortaklaşmasına dönük bir iradeden yoksun olduğu sürece, devlet denilen mekanizmaya yağ üretmekten başka bir şey yapmayacaktır. Bu kadar bireyin olduğu bir ortamda ise can ve malın ortaklaşması iradesi hep dilsiz kalacaktır.
Ölümle birlikte vücuttaki tüm kan kalbe toplanır. Gezi Parkı da direnişin kalbi olarak kanı toplamıştır. Ancak bu süreç, forumlar üzerinden ülke sathında parkların politikleşmesi ile sonuçlanmıştır. “Her şerde bir hayır vardır” diyerek ilerlemek mümkündür. Bu anlamda forumların ütopik, akademik, bireyci kurgulara kapatılmasına izin verilmemelidir. Che’nin tabiriyle, “Halk en iyi öğretmendir”, Marx’ın tabiriyle “eğitenlerin de eğitilmesi gerekir.” Halk tam da bu gerilimde örgütlenmelidir. Forumlar, ütopya derslerinin verildiği amfilere değil, geleceğin mücadelesi ve mücadelenin geleceği adına, birer karargâha dönüştürülmelidir. Zevkusefa mekânlarına dönüştüğünü görüp mescidleri yıkan Peygamber iradesi ise asla unutulmamalıdır.
Devlet saldırmıştır, bunu bilinçli bir biçimde, muhtelif hesaplar üzerinden yapmıştır. Esas mesele, direniş imkânlarını öldürmektir. Devlet şiddetinin kitle içinde dalga dalga yayılacak bir yansıması da vicdanî ve aklî bir yerden kendini rahatlatmak olacaktır. “Ben yapacağımı yaptım” bilinci bireyleri kuşatacak, kitle, bu bireylerin söz ve eylemine tabi olduğu sürece, daha da geriye gidecektir. Sürecin halkın politik niteliğini -aksine- daha da çürütmesi ihtimali vardır. Forumlar bu anlamda Yunan tragedyasına ait bir tür katharsis-arınma formu olarak vücut bulmaktadır. Herkes her şeyi zaten bilmektedir; cümlesi, direnişi kendi bilgi yekûnunun ispatlandığını gösterme noktasında istismar etme yarışı içine girmiştir.
Sol, 99’daki gerçek depreme müdahale edemediği gibi, 2013’ün bu mecazî depremi karşısında da akim kalmıştır. Zira o eski defterleri kapatamamış, muhasebesini hâlâ tamamlamamıştır. Dolayısıyla bu momentte kendisini yıkıp yeniden inşa etmesi asla mümkün değildir. Onun tek derdi, yaz kampları kılıfı altında tatile hâlâ çıkamamış olmasıdır. Örgütler, kuruldukları eski momenti, şefler öne çıktıkları konjonktürü Kâbe niyetine tavaf etmekle yetinmektedirler. Bir sol parti, 99 depremi öncesi tertiplediği kamp çadırlarını deprem bölgesine taşımakla yetinebilmiştir örneğin. Öfkeden ve dertten kaçanlar, öfkesiz ve dertsiz bir sahte cennet havasını şişeleyip satabilmektedirler sadece.
Solun elini bu noktada “orta sınıf” tahlilleri rahatlatacaktır. Hareketi “niteliği zaten orta sınıftı, işçiler yoktu” diye kenara itecek, işçi örgütlerini sürece dâhil etmemiş olmanın günahını orta sınıfa mensup gençlerin sırtına yükleyecek, hareketin kendiliğinden yapısını küçümsemeye dönük laflar havada uçuşacaktır. En geniş manada sol, forumları devletin taktiği ve stratejisine karşı devrimci bir taktik ve strateji bağlamında görmek yerine, kendi içi geçmiş bilgi birikimini pazarlamak için kullanacaktır. Devletin saldırısı geriye doğru bir titreşime yol açacaktır ve bu daha berbat sonuçların doğmasını koşullayacaktır. Şiddet iki kenarı keskin bir kılıçtır, eline alan, kesik eline baktığında, karşı tarafın silâhını ister istemez daha güçlü görecektir. Yani şiddetin etkisiyle toz duman çökecek ve oluşan çatlaklar daha sağlam bir biçimde kapatılacaktır. Risk tam da budur: geri alınmaz şekilde direniş mücadele tarihine kendi çentiğini atmıştır ama bu bilincin eylemli bir karşılığı asla oluşmayacaktır. Bu ülkenin “komünist partisi”nden CHP’sine kadar herkesin sandığa sarılmaları, bunun bugünden alınmış bir işaretidir. Forumlar bu yönüyle halksızlaşacak ve çeşitli örgütlerin kafa tokuşturduğu horoz ringlerine dönüşecektir. Örgütler “örgütlenin” diyecek ama örgüt meselesini bu direnişin örsünde tekrar dövmeyecek, örgüt fetişi hakikati perdeleyecektir.
Solun belki 12 Eylül, belki Sovyetler’in çözülüşü ile başlayan tartışma toplantıları daha hâlâ bitmemiştir. Bitecek gibi de görünmemektedir. Yıllarca anlatılanların boşa düştüğü bir moment yaşanırken her sol özne, tartışma toplantılarındaki sandalyesi altından çekilmesin diye kendisini daha fazla bağlamaktadır oturduğu yere. Sandalyenin ayaklarına beton dökenlere de rastlanmaktadır öte yandan. Sürecin bu gerçeği pekiştireceği açıktır. Bu tartışma toplantılarında kurulan öznelerin sokaktaki işe, atılan taşa örgütlenmeleri mümkün değildir.
Dolayısıyla “muhalif odakların acilen direniş muhasebesi yapmaları, daha öncesinde kullandıkları politik manevraları gözden geçirmeleri, Haziran direnişinin ruhuna uygun ideo-politik ve pratik programlarını örgütleyebilmeleri ve hayata geçirebilmeleri” gerekmemektedir. Tam da önemli olan, bu muhasip kafasından çıkmaktır. Ortada politik manevranın bulunmadığını görmektir, Haziran direnişinin ruhuna uygun programların bırakalım örgütlenmeyi, dillendirilemeyeceğini anlamaktır. Hamam viran olmuşsa, elde kalan tasın işlemeleriyle övünmek nafiledir.
Sol, toplamda devlet gibi, bu tür kıyamlara karşı şerbetli ve gardını almış olarak karşılamıştır süreci, bu sonrasında da aynı şekilde devam edecektir. Muhasebe hesap uzmanlığıdır ve her şeyi, herkesi sayılardan ibaret görmektir. Direnişin sayısallaştırılması, nicelikleştirilmesi çağrısı, aslında niteliğe hâkim olunduğuna ilişkin bir yanılsamayı içinde barındırmaktadır. Hâkim olunduğu düşünülen niteliğin dönüşmeyeceğine dair ortada dillendirilmemiş bir yemin vardır sanki. Oysa mesele, tam da solun kendi mevcut niteliğini vahiy hükmünde kabul etmesidir. Bilgi ve hâkimiyet ilişkisi solun varlık alanıdır ve bu tür başkaldırı momentlerinde söz konusu varlık alanı kendi içine kapanmaktadır. Direniş süreci de kendi içine kapanma tehdidi altındadır. Bu kapanma direnişin sol tarafından gerçekleşmektedir. Her zafer sarhoşluğunun bedeli, bir daha savaşmama arzusudur.
Direnişin devrim hattıyla canlı ilişki kurması zorunludur. Bu da bireysel, giderek birey tanrısının sûdur etmiş hâli olan öznel hâlimizle mücadele ederek mümkün olabilir. Geleceğin devriminin alâmeti bugünde belirmiştir. Onun hayalini çocuksu bir hâlde taşıyanları süreç bir kenara fırlatıp atmıştır. Ama aynı zamanda bu süreç devrim imkânının daha da bilinmez bir geleceğe ötelenmesini de dayatmaktadır. Başkaldırının niceliğe, sayılara hapsedilmesi yerine, niteliğinin, özünün, ruhunun her yanı sarması için uğraşılmalıdır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Haysiyet ve Hakkaniyet

Bu onur direnişinde neredeyse herkes var; hem on yılların olgun birikimi hem de zarif bir patlama ile meydanlara dökülen. Bu coğrafyayı biraz bilen hiç kimse için sürpriz değil; çok renkliliğini, yaratıcılığını anlatmak sayfalara sığmaz. Yeni bir siyaset dili, meydanlardan öğrenmek, kendini yeniden tanımlamak, alternatif bir siyaset, farklı bir komşuluk, mekânı dönüştürmek, alışıla gelmişin dışında bir kentli dayanışma kültürü, diğerini anlamak ve bunlara akran temalar üzerine daha çok konuşacak ve eyleyeceğiz anlaşılan.
Son on yılların en çok-merkezli direnişinde iradenin iyimserliği için nedenlerimiz birikti. Sanki herkes bir diğer özneyi algılarken kendi çitlerini kırıyor gibi. Yıllardır bölünme fobisi imalatı ile ömrünü uzatmış cumhuriyetçilerin kabullendikleri siyasal Kürt varlığı bile bir ufak çapta kültür devrimi ebatlarında. Kürtler ise, Türkiye bayrağının sadece militarizmin alamet-i farikası olmadığını 5 duyuları ile algıladılar. Kuşaklar boyu kırımlardan bugüne devrolan sosyalist gruplar bunca yıl neden bir alt-kültür derecesine düştüklerini yüz binlerce "örgütsüz" asi genci görünce bir kez daha düşünecekler ve bundan sonra ajit-prop klişelerden uzaklaşacaklar, hayatın ve ağaçların yeşili ile karşılaştıkça.
Direnişin olgunluğu dile de yansıdı; herkes birbirini nazikçe, hicivle, kardeşçe eleştirdi bu hınçlı polemik ülkesinde. Birbirlerine direnişin en sıcak dilimlerinde bile saatlerce dil döktüler, mekik dokudular. En sekter gruplar bile eskiden küfrettiklerini yeni görmüş gibiler.
Solculardan, sosyalist partilerden, radikal devrimci gruplardan söz ederken de ezici çoğunluk iktidarın tanımlamalarından uzak kaldı. Zaten her bir fraksiyonun kendi başına pek bir belirleyiciliği de yoktu. Herkes biraz da içinden geldiği sosyal grubun kültürüne uygun davranıyordu; sol grupları uyaranlar, onlarla eşiti olarak tartışanlar, ortak iş yapanlar, kavga kardeşliğinin dili ile eleştirenler, burun kıvıranlar, onlara hüzünle bakanlar, onların değerlerini onlarsız benimseyenler.
Sayısız politik, kültürel, insanî algı biçimi ile sadece bir halk ayaklanması öncesindeki meşrep refleksleri değil, yeni bir asabiye galebe çaldı müslümanından eski solcusuna, genç çapulcusundan eski asisine, akademisyeninden anarşistine. Bir bakın nasıl güzel eleştiriyorlar birbirlerini. Sadece "iktidar böler" hatırlatması yaparak. Direnişin hakkaniyeti diye bir şey var.
Aristoteles dost olanları âdil olmaya iten asıl etkenin birbirleri için duydukları kaygı olduğunu söyler. Hakkaniyetli olan diğerinin çağrısına cevap verendir. Kendi üst-kimliğinden ve siyasî bilirkişiliğinden şüphesi olmayanlar diğerinin çağrısına cevap veremezler. Âdil olmayı başarmak yeni bir özne oluşturmayı, sahip olunan kimliğin dönüştürülmesini talep eder. Bu evrensel bir yasa değil ki, devrimciler için kendi rutinlerinin dışına çıktıkları direniş bağlamlarında açığa çıkabilir bu adaletli siyasal arkadaşlık.
Şimdi günlerdir günah keçisi sol fraksiyonların militanları ve öyle oldukları düşünülenler yüzlerle gözaltına alınıp düzinelerle tutuklanıyorlar ebedî şeytanlar olarak. Bugün de devam ediyor.
Ve elbette bu yeni direniş kardeşliğinin, isyan dayanışmasının, siyasal arkadaşlık bahçesinin ortasında sadece meşrep kinini kusanlar da vardı.
Direnişin ilk haftasından sonra, Demokrat Haber sitesinde yazan Mesut Onatlı, Taraf gazetesine demeç veren Ufuk Uras, Ömer Laçiner, Taha Akyol ve Zaman, Kuyerel, Samanyolu ve Takvim’de demeçleri çıkan Halil Berktay, sosyalist grupları mücadeleyi karanlık noktalara götürmekle ve tabii ki marjinal, ille de fraksiyoncu olmakla, yeni ve orijinal bir şeyi yozlaştırmaya çalışmakla, arkaik bir varoluşla direnişi sömürmeye çalışmakla suçlayan iddia ve imaları dile getirdiler.
Direnişin insanları arasında pek çok tartışma konusu, farklı değerlendirme ve direniş bağlamında gerilim noktası var ama bu tarz bağlamdan kopuk her kritik evrede tekrarlanan, klişe suçlamalar sadece bu şekilsiz ancak kindar fraksiyona ait. Üstelik bu yazı ve demeçler, başta SDP, ESP, Kaldıraç gibi siyasetlere yönelik aynı şeytanlaştırıcı terminoloji ile başlatılan gözaltı ve tutuklama dalgasının ve son Gezi saldırısının hemen ön günlerine denk geldi. HDK yönetiminden kardeşlerimiz, yine "barıştan yana" başka kişilerin korosuna katıldıkları bir kriminalizasyon dalgası ile şeytanlaştırılıp içeri tıkılıyorlar.
Öldürülen gençlerden anılarına saygı gereği bu acı bilançoda söz etmeyelim. Ve haksızlık etme kaygısı ile diyelim ki Taha Akyol'un ya da Halil Berktay'ın sosyalist değerlerle ilişkisini anlamak zor, husumetlerini anlamak kolay. Ömer Laçiner zaten bitmiş olduğunu iddia ettiğini bir kez daha bitiriyor. Diğerleri gibi kaşarlanmamış bir genç Mesut Onatlı sol fraksiyonlara yönelik kızgınlığını sert bir üslup ile dile getirmiş, biz yanlış anlamışız; ancak Ufuk Uras, bizlerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin oyuyla vekil olduktan sonraki kendi performansını bir düşünüp bir de aynı kategoride görev üstlenen Sırrı Süreyya'ya bakıp bir utanıp biraz susmaz mı? Sosyalistlerin kepçe kepçe kelepçelendikleri her seferinde sustuğu gibi.
Bu haysiyet direnişinin haysiyetten uzak sayfalarından biri yazıldı ve unutulmayacaklar arasına girdi bile.
Murad Akıncılar
Diyarbakır
Devamını oku ...

Mısır’da Protestolar: Öfke, Mizah ve Grafiti!

Mısır’ın başkenti Kahire’nin sokaklarında boş alanları hiç yorulmadan resimleriyle süsleyen genç ressamlar, “5 bin yıl önce duvar resimlerini yüksek sanat mertebesine çıkaran ilk kadim Mısırlılar olmuştu. Biz de günümüzde bu görevi devraldık.” diye şakalaşıyor.
“25 Ocak'tan bu yana Kahire binalarının duvarları sloganlar, siyasî çağrılar, karşıtların karikatürleri, sokak çatışmalarında ölenler için taziyeler ve portreleriyle süsleniyor. Mübarek rejiminin altın çağında böyle bir “grafiti patlaması” elbette katiyen düşünülmezdi. Ancak ayaklanma başladıktan sonra da çoğu ressamlar, özel ve kamu binalarının dokunulmazlığını ihlal ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınıyordu. Elbette bu sadece bir bahaneydi. Ressamlar çalışmalarıyla Mübarek rejimine övgüler yağdırsaydı büyük ihtimalle polis buna göz yumardı. Ancak Mübarek’i öven yoktu. Eski rejim sokak ressamları arasında hiç ama hiç popüler değil.
Bugünlerde boya, fırça ve aerosol tüplerle sokaklara çıkan genç ressamlar da mevcut yeni rejimi övmek için hiç acele etmiyor. Kahire’de grafiti sanatı, protestonun sesi ve ayaklanmanın sembolüydü ve öyle kalıyor.
(İntihar – her “ihvangi”nin (Müslüman Kardeşler yandaşı) kaderi 30.06’dan sonra)
30 Haziran, Müslüman Kardeşler hareketinin üyesi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin göreve başlamasının birinci yıldönümü. Peki, son bir yılda duvar resimlerinde hangi yeni konular oluştu?
Yeni konulardan biri elbette ki cumhurbaşkanı oldu. Kahireli üniversite öğrencisi Muhammed Cemal şöyle anlatıyor:
“Bence, Mursi bu bir yılda ülke için hiçbir şey yapmadı. Mübarek, elbette kötü bir cumhurbaşkanıydı, ancak Mursi ile hiçbir cumhurbaşkanımız yok diye hissediyoruz. Sadece bir ülkeden diğerine geziyor. Bu bir yılda ne yaptı? Bu duygularımızı resimler üzerinden insanlara aktarıyoruz.”
 
(Temarrüd hareketi - 30.06. Özgürlük Günü.
Cebhe gençlik örgütü “ihvanga” işgaline son verecek.)
Protesto grafitinin bir diğer yeni konusu Müslüman Kardeşler. Sakallı korkunç bir amca, sokak duvarlarının devamlı karakterlerinden biri. Kardeşler’in destekçileri de eleştiri için özel bir konu. Resimlerden biri, “kim kimden” ile başlayan sokak çatışması sahnesini yansıtıyor. “Ben Kardeşler’denim” diyen dev kötü bir adama bir genç, “Ben ise devrimcilerdenim” yanıtını veriyor.
 
(Ben “ihvangi” (Müslüman Kardeşler)- “Bense Devrim”.)
Elbette, sokak çatışmalarında ölen gençlerin “anı portreleri” de popüler konular arasında kalmaya devam ediyor.
Diğer taraftan da Kahire, politik ve diğer herhangi bir zeminde sokak çatışmalarını artık geride bıraktı. Barış, karşılıklı anlayış ve iyi niyet temalı grafitiler gittikçe ağırlık kazanmaya başlıyor.
Ancak şimdi, Mursi karşıtlarının 30 Haziran’da planladığı kitlesel yürüyüşler arifesinde, toplum iyice elektriklenmiş durumda. Bu gerginlik, yeni duvar resimlerine de yansıdı. Bir genç ressamlar grubu ise Kahire’nin en büyük caddelerinden birinde karton afişlerinde bir galeri açtı. Başlıca amaçları, herkesi 30 Haziran’da yürüyüşe davet etmek.
  
(Planlar ve projeler – yalan. Vatandaş aldatıldı.)
Protestoculardan Muhammed Abdullah şunu söylüyor:
“Hepimiz üniversite öğrencisiyiz. Farklı üniversitelerden geliyoruz, birbirimizi sosyal ağlardan tanıyoruz. Mevcut yönetimden memnun olmadığımızı gizlemiyoruz. Ancak metro trenlerini durdurmak ve yolları kapatmak da istemiyoruz. Düşüncemiz, protesto namına toplum yararına olacak bir şeyler yapmak. Bu nedenle kaldırım taşlarını temizledik ve yıkadık, kenarını boyadık, kaldırım üzerinde de posterlerimizi yerleştirdik. 30 Haziran’da herkesi sokaklara çıkmaya ve protesto yürüyüşlerine katılamaya davet ediyoruz. Ancak barışçıl olacağını özellikle kaydediyoruz.
Toplumun, karşıtlar ve yandaşlar diye ikiye bölmesinden rahatsızız. Ülkemizin başında, sadece yandaşlarını değil tüm Mısırlıları kucaklayacak bir cumhurbaşkanı istiyoruz. Bence afişlerimiz ve barışçıl eylemimiz Kahirelerin kalbine ulaşmayı başardı. 10 arabadan 9’unun sürücüsü bize gülümsüyor, her şeyi doğru yaptığımızı söylüyor. Diğerlerinden ise hakaretler yağıyor. Yine de herkesle saygılı bir şekilde konuşuyoruz. Mısırlıların birbirleriyle konuşması, düşüncelerini aktarması, nasıl yaşaması ve düşünmesini dikte etmemesi gerekiyor. Amacımız da bunu öğrenmeleri gerektiğini göstermek. Toplumuz için huzur, istediğimiz bu.”
   
(“Kureysti öldü”, diyorlar. Onlara, “yaşıyor”, deyin. Cennette ölüm yok.)
Ancak şimdilik Kahire, tüm Mısır gibi, ikiye bölünmüş durumda. Bunu, kartonlar ve duvarlardaki grafitiler de hatırlatıyor. Ve bu ideolojik cepheleşmenin 30 Haziran’dan sonra da devam edeceği açıkça belli oluyor.
Devamını oku ...

Seyda Molla Süleyman Kurşun

MAZLUMDER, “İslam ve İnsan Hakları” eğitim semineri kapsamında bölgenin önemli âlimlerinden olan Seyda Molla Süleyman Kurşun’u konuşmacı olarak konuk etti. Şube binasında düzenlenen eğitim seminerine MAZLUMDER yöneticileri ve üyeleri katıldı. Moderatörlüğünü yönetimden Mehmet Akcan’ın yaptığı seminerde; yaklaşık bir saat sohbet, bir saat de soruları yanıtlayan Seyda Molla Süleyman Kurşun; insanın yaradılışı, İslam’a uygun yaşam biçimi ve Ehlibeyt gibi konuların yanı sıra iktidarın yönetim şekli ve bundan kaynaklanan “Roboski Katliamı” ve İstanbul Gezi Parkı gibi olaylara da değindi.
“Peygamberler Mucizesiz Gelmedi”
Urfa’da “Kürt çocuklarıyla” Türkçe konuşmak istemediğini, bu sebeple Kürtçe konuşmayı tercih edeceğini, ancak Kürtçe bilmeyenin olması hâlinde Türkçe de konuşabileceğini kaydeden Kurşun, Kürtçe konuşmaya itirazın gelmemesi üzerine sohbetine Kürtçe başladı. Seyda Molla Süleyman Kurşun, özetle şöyle konuştu: “Eşref-i mahlûkat olan insan Allah’ın dostu olursa, bütün masum melekler onun emrine amade olur. Bazı melekler, vahiy için yardım eder, bazıları sevinmesi için yardım eder, bazıları yemek, içmek gibi şeyler için yardım eder, bazıları yağmur için her biri farklı bir şekilde yardım eder. Şu söylediğim birkaç cümleden de anlaşıldığı gibi insanoğlunun yaratılmasına ne kadar önem verildiği Kur’an-ı Kerim’de de açıkça ifade ediliyor. Allah’ü Teala yine Kur’an-ı Kerim’de birçok defa peygamberlere gönderdiği vahiylerde insanların kendi arasında adalet, hak ve hukuka riayet etmesini emrediyor. Allah’ü Teala Kur’an’da insandan bahsettiği zaman onunla birlikte cinleri de burada anıyor. İslam’da selatü selam gibi, hamd ve şükür gibi, erkek, kadın gibi insan zikredildiğinde cinler de onunla ifade edilir. Tıpkı bazı terimler ve bazı deyimler gibi. Örneğin Allah’ü Teala Kur’an-ı Kerim’de kocalardan bahsederken, -değil ki sadece kocalara verilmiş haklar vardır- kadın, erkek fark etmiyor. Yani biri ifade edildiğinde diğerini de yanında getirir. Yine Kur’an’da “biz peygamberleri insanlara ve cinlere inanmaları için gönderdiğimizde onunla birlikte peygamberlik nişanını da beraberinde bir mucize olarak gönderdik” diye buyruluyor. Bir sultanın bir ülkeye elçi gönderirken kendi mührünü göndermesi gibi. Elçi nişanını o insanlara gösterdiği zaman bu elçinin gerçek olduğu anlaşılır. Gönderilen tüm peygamberlerde Allah’ü Teala onların hal ve hareketlerine kendi nurunu yerleştirmiştir. O nurunu insanlara gösterdikleri zaman insanlar inanırlar ve derler ki evet bu Allah’ın elçisidir. Allah, “Biz hiçbir peygamberi mucizesiz göndermedik, onlarla kültür ve ilim gönderdik” diye buyuruyor.
“Merhamet, Adalet, Kuvvet Varsa O Sistem Mükemmeldir”
İkinci derecede biz onlarla adalet sistemini gönderdik. Ölçü ve tartı adaleti… Öyle bir sistem ki hiçbir insan zulüm görmeyecek şekilde bir sistem. Allah’ü Teala pozitivist ve teknolojinin geliştiği günümüzde zerre kadar, yani gözle ve mikroskopla görülemeyecek kadar küçük, ilimle ancak tespit edilebiliyor. Allah’ü Teala Kur’an’da ifade edildiği gibi atomun çekirdeği kadar hiç kimseye zulüm etmez. Aslında buradan her şey anlaşılıyor. Allah’ü Teala her peygamberle adalet sistemini gönderdiğini buyuruyor. “Ne için biz peygamberleri gönderdik”, “Ne için biz onlarla mucizeleri gönderdik”, “Ne için kültür ve adalet sistemini onlarla yolladık”. İnsanlar kendi aralarında hiç kimseye haksızlık yapmasınlar diye. İlahi adalete göre, kendi aralarında hak ve hukuka riayet etsinler diye. “Üçüncü derecede biz onlarla birlikte kuvvet ve güç de yolladık”. Ali Şeriati, Allah razı olsun, bu ayet üzerine “her ne sistem varsa, eğer o sistemde üç şey mükemmelse o sistem mükemmeldir” diyor. Bir kere kültür ve ilim eksik olmayacak. Merhamet, adalet sistemi ve kuvvet varsa o zaman o sistem mükemmeldir. Adalet, ilimle bilinir. Adalet ile ilim olmazsa o zaman herkes adaleti çarçur eder, kendi yanına çeker. Bu yüzden de bir adaletin nöbetini tutacak bir kuvvet lâzımdır. Eğer kuvvet olup da adalet olmazsa, tıpkı ateşin her şeyi önüne alıp yakması gibi her şeyi yakar, bitirir. Her şeyi bozar. Zaten adalet, ilimsiz, kültürsüz tahayyül edilemez. Bu üç şey Allah’ın koyduğu sistem için gerekli.
“Peygamber ‘İnsan Hakkı ile Karşıma Çıkmayın’ Derdi”
Kur’an-ı Kerim’de iki konu üzerinde durulur. Biri insanın Allah’la olan hukuku, kulluk üzerine hukuku, Allah’ı bilme, tanıma ve yalnızca ona tapma, Allah’ı tek hâkim olarak bilme, tek ilah olarak bilme, şirk ve ortak koşmama, yalnızca ona kulluk etme ve yalnızca ondan yardım dileme, tevhidin esasıdır bu. Biz de kuluz, onun emrine amadeyiz. Onun kanununa uyarız, ondan yardım dileriz. Birinci konu bu... İkinci konu ise, insanın insanla olan ilişkisi... İnsan, insanla nasıl dolaşır, bu da iki şey üzerinedir. Biri merhamet, diğeri adalet üzerinedir. Bazı yerlerde adalet istenir, bazı yerlerde merhamet istenir. Bir insan bir toplumun hakkını gasp ettiği zaman, o zaman merhamet talep edilmez. O zaman adalet talep edilir. Eğer bir hükümdar kendi hükmü altındaki toplumun hakkını iğne ucu kadar gasp ederse o zaman halk merhamet talep etmemeli, burada tatbik edilmesi gereken adalettir. Eğer zayıf bir insan bir ihmalkârlık yaptı diyelim, burada da esas olan merhamettir. Seyyid Kutub, Allah ondan razı olsun, “eğer zayıf bir insana merhamet edilmezse bu canavarlıktır” diyor. “Eğer bizden daha iyi bir durumda olursa bu insan o zaman bu teslimiyettir, bu rezalettir” diyor. Yaptırım bazen adalet üzerinedir, bazen de merhamet üzerinedir. İmam Ali’nin dediği gibi, “adaletin tatbiki fermanı veren hükümdar için merhametten daha iyidir”. Çünkü zayıf insanın affedilmesi şerefe dalalet eder. Ama bizden daha güçlü daha durumda olanı affetmek bu bir işe yaramama değerinin olmaması anlamına gelir. Bu kendini bir şey görememe anlamına gelir. Kur’an’ın hangi ayetine, hangi süresine bakarsanız bu iki konuyu görürsünüz. “Ey iman edenler yalnızca Allah’a ibadet edin ve boyun eğin”, “ibadetinizi vahiyde buyrulduğu gibi yapın”, “insanlara, hayvanlara ve bitkilere iyilik yapın”, “yeri geldiğinde adaletin tatbiki yeri geldiğinde de ise merhametin tatbikini uygulayın”. Bunu yaparsanız hem dünyada hem de ahrette mükâfatlandırılırsınız. Ebedî saadete erersiniz, mesut ve bahtiyar olursunuz. Şeyh Abdülkadir Geylani, İslam’ın iki konu üzerinde olduğunu söyler; bunlardan biri insanın Allah’a karşı kulluk bilinci, diğeri ise insanın insanla ilişkisi üzerinedir. İnsan bu iki konuda haberdar olursa hangi konuyla karşılaşırsa karşılaşsın bu iki esas üzerine düşünmek zorundadır. Vahye muhalefet etmemeli, buna dikkat etmelidir insan. İslam şeriatında bir şey vardır. Eğer insan Allah’ın adaletini yerine getirmez ise, onu çarçur ederse, örneğin içki içerse ve mahkemede de bu suçunu 10 kere itiraf ederse “ben içki içtim” diye, o insan mahkemeden geri dönebilir. Dönme şansı vardır. Ama insan hakkında bir konu ise eğer deseniz ki filan kimsenin 25 kuruşu bende, dünyanın tüm insanları size avukatlık yapsa da hiç kimse bu kararı döndüremez. İnsanlar peygambere gelip, ya Resulallah “Ben zina yaptım, beni temizle” dedikleri zaman, Allah Resulü “Sen şaşırmışsın, yanılıyorsun” derdi. Peygamber onların “ben yapmadım” demelerini istiyordu. Peygamber “Acaba bu insan sarhoş değil midir, aklı başında mıdır” diye sorardı. Ama konu insanlarla alâkalı olduğu zaman peygamber “Bu konuda bana gelip şefaat istemeyin” derdi.
Burada konuşmasına son veren Seyda Molla Süleyman Kurşun, daha sonra MAZLUMDER’lilerin sorularını yanıtladı.
“Kürdistan Sulhla Fethedildi”
Bundan sonra Müslümanların bu coğrafyada hakkı, hukuku ve adaleti ihya etmeleri için neler yapması gerektiği yönünde bir soruyu yanıtlayan Molla Süleyman Kurşun, “Ayet ve hadislerde belirtildiği gibi, örneğin; Latin Amerika, Bolivya veya Kolombiya’ya bir haksızlık yapıldığı zaman bu haksızlık ortadan kaldırılmalı. Türklere yapılırsa, Araplara yapılırsa veya Kürtlere yapılırsa -ki çok fazla yapıldı bu haksızlık- bunun İslam adaletinde yeri yok. Kürt de insandır, onun da hakları vardır. Bu dine iman ettiği günden bugüne bu dine hizmet etmiştir, emek vermiştir. Kürtler bu dine şartsız girmiştir. Kürdistan sulhla fethedildi. Fethedildiği günden beri de Kürtlerin büyük sahabesi, babası ve damadı Hasan Şeybani’nin oğlu Muhammed, İmam Ebu Hanife’nin arkadaşıdır ve şimdiye kadar hiç kimse Kürt olduğunu bilmez. Bizim Cezire’den, Şafiilerin imamıdır. O günden bugüne kadar her türlü eza ve cefayı dinle görmüşlerdir. Dinle, ilimle uğraşmışlardır. İbn-i Saleh ilim ve hadis usulüyle uğraşmıştır. Cüneydî Bağdadî tasavvuf reisidir. Ebul Hüsn gibi daha yüzlerce, binlerce âlim bu dine hizmet etmiştir. Fakat şaşırtıcı olan bir şey var. Bu şaşkınlık nereden kaynaklanıyor? Bu şaşkınlık devletsiz olmamızdan kaynaklanıyor. Biz geçmişten bugüne kadar devlet değiliz. Başkasının hükümdarlığı altındayız. Bu yüzden de devletin kadrinin büyüklüğünü anlamıyoruz. Eğer bu ayeti Kürt olana okursak deriz ki ey Kürt, Allah’ü Tela der ki ben Türklere, Farslara, Araplara akıl verdiğim kadar sana da akıl verdim. Onlara dil verdim, sana da verdim. Onları idrak ettiği ne varsa sana da verdim. Sen de neden onlar gibi zor vadiden geçmedin, zor vadiden kastım, başkasının boyunduruğu altından kurtarmadın kendini? Niye başkasının boyunduruğu altında yaşamayı kabul ettin? Niye kendini azat etmedin? Allah (cc) o gün bize bu soruyu sorarsa biz ne cevap veririz? Diyelim ki Allah’ü Teala yeryüzünde binlerce, yüz binlerce insana devlet kurma ihsan etti, bize vermedi? Binlerce, yüz binlerce kişi azat oldu. Bu yüzden bizim gençlerimiz dinden çıktı. Eğer Allah o gün bizim âlimlere, hocalara, ağalarımıza, beylerimize, önde gelenlerimize sorarsa ben onlara verdiklerimi sana da verdim. Onlar halklarını yedirip doyurdular. Sen neden böyle bir şey yapmadın? Niye kendini azat etmedin? İnsanlarını azat etmedin? Niye açları ve miskin insanları doyurmadın? Allah bu soruyu sorarsa bizim de bu soruya kendimizi hazır etmemiz lâzım.
“Şeriatın İstenmesi Ayıp Sayılıyor”
İslam coğrafyası zalimlerin hükümdarlığı altındadır, Müslümanların neden bu duruma düştüğü şeklindeki bir soruya ise şu yanıtı verdi: “Türkiye’de 40 yıl önce Seyyid Kutub’u okuyamayan insanın şahsiyetinden şüphe ederdik. Bu politik merhale, bu Kemalist merhale bize öyle şeyler yaptı ki bizde şahsiyet bırakmadı. Bugün meclise bakın 550 milletvekili var, bunlar seçim olduğu zaman kardeşlerinin kalbini kırıyorlar. Akraba ve yakınlarıyla böyle bir yarışa giriyorlar. Meclise gittikleri zaman dünya ve ahretlerini unutuyorlar. Bu politika bizi şahsiyetsiz yaptı. Bugün Seyyid Kutub okunmuyor. Tamam, Seyyid Kutub okyanusta bir damladır. Tevhidin okutulması, tağutun reddi, imanın güçlendirilmesi günümüzde ayıp olmuş. Bugün insan bu şeylerle uğraştığı zaman “bu insan marjinaldir” diyorlar. İnsanın yüz hastalığına yakalanması gibi, esrar satması gibi kaçak duruma düşmüştür. Şeriatın istenmesi ayıp sayılıyor. Şeriatın istenmesi, canavarlıkla itham edilmesi gibi olmuş. Bu böyle olmaz, “niye, geriye mi dönelim” diyorlar. Allah Resulü’nün zikir ve fikirle sahabelerine verdiği iman ve ahlak her memleketteki insanın kendini değiştirmesi içindir. Silâhı indirip şiddeti bitirelim. Merhamet ve kardeşlikle birbirimize yakınlaşmamız lâzım. İmanımızı güçlendirmemiz lâzım. Diğer taraftan da imanımızı pratiğe dökmemiz lâzım. İslam âleminin bu hatasının İslam âlimlerinin maarifetullahı ve ahlakı altında farkına varması lâzım. İslam âlimleri, tasavvufumuz şudur: İnsan bir şeyi söylediği zaman iki tane âdil şahit tutmalıdır. Biri Kur’an, diğeri hadistir. İnsan bir şey söylediği zaman bu iki şeyden biri yoksa, onun geçerliliği yoktur. Bir Hadis-i Şerif’te Peygamber Efendimiz “Size iki şey bırakıyorum” diye buyurur. Ben sizin aranızdayken beni dinleyin. Ben ayrıldıktan sonra iki şeyi size vekil olarak bırakıyorum. Kur’an ve Ehlibeyt âlimleri. Hiç kimse İmam Ali kadar vahyi anlamamıştır. Kimse İmam Ali’nin torunları kadar da Kur’an’ı anlamamıştır. Ne zamanki Kur’an ve Ehlibeyt âlimleri birbirinden ayrıldılar, o zaman Ehlibeyt âlimleri perişan oldular. Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şerif’te buyurur ki “altı kısım insan vardır. Ben onlara lanet ederim, Allah da onlara lanet eder. Ne kadar peygamber varsa, onların da beddua ve lanetleri onların üzerinedir.”
“Allah Neyi Yasaklamışsa Bu Ülkede Serbest”
Birincisi, Kur’an üzerine artı veya eksik şeyler söyleyenler. Kur’an’da olup da söylemeyenler, Kur’an’da olmayıp da söyleyenler. İkincisi, Allah’ın kaderini inkâr edenler. Üçüncüsü, ümmetin üzerinde dikta şekilde baskı yapanlar. Yani diktatörlükle. Şeriat seçimle değildir. Şeriat insanlar için gereklidir. Ama biri bir yasa yapar, insanı hür bırakmaz, der ki “ben sizin için bunu yaptım, ben sizin için bunu düşündüm, buna uymak zorundasınız.” Tayyip Erdoğan bugün hükümdardır. Şayet Ortadoğu’nun hâkimiyse, o da bu cinstendir. Ceberrut bir sistemle öldürür. Roboski’de katliam yapar. İnsanların haklarını kabul etmez. Allah’ın Kürdistan halkına verdiği ilahi hakları gasp eder. Diyor ki Mustafa Kemal’in hayratından biraz size vereyim. Ama başka bir şey istemeyin. Bu kimsenin babasının hakkı değildir. Bu tasalluttur, bu ceberrutluktur. Allah’ın, peygamberimizin ve tüm peygamberlerin lâneti onun üzerinedir. Allah’ın âlimlerine zulüm edenler, onları perişan edenler, Allah’ın lanet ettiği, azap ettiği, insanlıktan uzak olanlar, mukaddesattan uzak olanlar, vahiy ve ayetten uzak olanlar da aynıdır. Onlar melundur. Dördüncüsü, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi kanun çıkararak serbest eden kimse. Allah zinayı yasaklamış ama o kanun çıkararak bunu serbest hâle getirir. Türkiye’de hiçbir kanun şer’i değildir. Bazı Arap ülkelerinde nikâh ve evlenmeyle ilgili bazı kanunlar vardır. Bunlar şer’idir. Fakat burada ticaret kanunu, biliyorsunuz, Almanya’dan alınmıştır. Ceza hukuku İtalya’dan getirilmiş. Medenî kanun İsviçre’den alınmıştır. İktisat kelimeleri Fransa’dan alınmış. İlahi hiçbir şey yok bu ülkede. Allah Teala neyi yasak etmişse onlar serbest hâle getirmişlerdir. Beşincisi, Allah’ın Ehlibeyt âlimleri için haram kıldığı şeyi kendisi için helal kılan kimse. İmam Hüseyin’in katlini kendilerine helâl kıldılar. İmam Ali’nin hilafetinden sonra İmam Hüseyin katledildi, İmam Hasan’a zehir verildi. Tüm Ehlibeyt âlimleri ne zaman şeriat istediler, hepsi katledildiler, parça parça edildiler. Allah’ü Teala onların haklarını bizden ister. Allah’ü Teala onların haklarını bizim üzerimizde bırakmaz. Kur’an, Hadis ve Ehlibeyt. Eğer dönersek bu üçüne dönmemiz gerekiyor. Şeriatımıza döneriz. Eğer beni hapse atsalar, ben niye sesimin çıktığı kadar “şeriatı istiyorum” diyeceğim. Siz de deyin. Elimizden gelirse Allah’a şükür, eğer elimizden gelmezse de biz bu hayalle dünyamızı bahara çevirebiliriz.
“Ben Oy Kullanmıyorum”
Müslümanların seçimlerde tercihinin nasıl olması gerektiği yönündeki bir soruya, “Ben 1977’den bu yana kendi ismimi sayımlarda yazdırmıyorum. Sandığa gitmiyorum, bana sorana da gitme diyorum. Ben oy kullanmıyorum. Fakat davet, tebliğ ve irşat ulemasına tabi bu prensip peygamberin tebliğ prensibine dayanıyor. İçinde bulunduğunuz konuma göre, o konumu aşmadan, bana sorana ben ‘verme’ diyorum, ‘sandığa gitme’ diyorum. Bu sistemi reddediyorum. Ama namazın farzına sarılır gibi ‘böyle yapın’ deme hakkını kendimde görmüyorum. Çünkü ümmet tarafından bize böyle bir konum bahşedilmiş değil. İslam otoritesi gerçekleşmeden önceki aşamalarda peygamber Allah’ın yolunda bir davetçiydi. İnsanları Allah’ın ubudiyetine davet eden bir davetçiydi. Biz de şu anda davetçiyiz. Ben bu konuda hüküm vermek istemiyorum.” şeklinde yanıt verdi.
“Keşke İslamî Camia Ayaklansaydı”
Ben bir seneden beridir söylüyorum; Süleyman Demirel’in Adalet Partisi nasıl kalkıp 68 kuşağını doğurmuşsa, Tayyip Erdoğan da, Türkiye’de tekrar solculuğu, sosyalizmi, başka bir deyimle komünizmi türetecektir diye. Bu iktidar çok korkunç bir sosyalist hareketi doğurmakla yüz yüzedir. Ben bir sene önceden söylüyordum. Daha o zaman Gezi olaylarını görmüyordum. Gayb bilgisi bizde olmadığı için. Bu olaylar da bizi tasdik etti. Şimdi bir ara derin devlet var idi. Rantı hep asker, ordu alıyordu, talan ediyordu. Şimdi bir yandan Karadeniz esnaf ve tüccarları, diğer tarafta Kürdistan’ın şeyh ve mollaları bu rantı götürüyorlar. Gençlik buna tahammül etmez. Keşke İslamî bir hareket bu sosyalist hareketten önce bunu başarabilseydi. Maalesef İslamî camia teslim oldu. Bunu hepimiz görüyoruz. Aleviler, Ergenekoncular ve sosyalist hareket el ele. 27 Şubat 2011 tarihinden beri sosyalizm hareketi tekrar ayağa kalktı ve gün geçtikçe büyüyor, gelişiyor, güçleniyor. Keşke Müslümanlar bunu yapabilseydiler. Gençlik temiz fıtratıyla bu ranta tahammül etmiyor. Bir yanda Kürdistan’ın şeyh ve mollaları, diğer yanda Karadeniz’in zenginleri... İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yüzde 80’i onların elindedir. Türkiye’deki ihalelerin yüzde 80’inini hep onlar götürüyorlar. Biz buna kapitalist sistem diyoruz. Süleyman Demirel nasıl 68 kuşağını türetmişse, bu da böyle bir kuşağı türetmekle yüz yüzedir.
Devamını oku ...

Gezi Direnişi-İstanbul Gözlemleri

Türkiye halkı, 1920’lerde ıskaladığı devrim-iktidar olanağını yaklaşık bir asır sonra yeniden elde etmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda yoksul halkın siper yoldaşlığı o günlerde nasıl İngiliz’e, Fransız’a kurşun sıkmışsa; bugün de kapitalizmin AKP’de cisimleşmiş yağmacı, otoriter ve işgalci iktidarına karşı kurşun sıkmaktadır. Gezi’de başlayan, gelişen ve sonrasında siyasallaşan direnişin adına isyan diyebiliriz. İsyanın birçok farklı sebebi vardır ve birçok farklı unsuru bir araya getirmeyi başarmıştır. Bu isyanı siyasallaştıran sebepler arasında;
* AKP’nin şimdiye dek karşısında ciddi bir muhalefet odağı olmamasından mütevellit; “dediğim dedikçi” politikasında kendi meşrebince ilerleme kaydetmesi sonucu kentli orta sınıfın “özgürlük” talepleriyle sokağa çıkması…
* Halkın düne kadar dibe vurduğunu düşündüğümüz siyasal dönüştürücülüğünü hatırlaması, iktidar kliği yaratması veya Tayyip özelinde gerçekleştirilen “iktidarı devirme” imkânını görmesi ve halkın bizzat barikat savaşlarında edindiği deneyimler ile kazanımlarıdır. Malumumuzdur; “Pratik öğretir.”
* Yapılan direnişlerin meşruiyetinin anlaşılması ve sosyal iletişim araçlarının etkin kullanımı sonucu alternatif örgütlenme imkânlarının yaratılması…
* Mevcut sosyalist solun ezberinin, kitleleri yönlendirmemesi ve halkın kendisinin direnişi sahiplenmesidir! (Aksi hâli, barikatların bir avuç devrimciye terk edilmesiyle sonlanabilirdi).
Direnişin siyasallaşması nedenleri üzerine kuşkusuz birçok ayrıntı daha sayılabilir, ancak sebeplerden çok sürecin nasıl yürütüleceği devrimcilerin esas görevi olmalıdır.
Mevcut devrimci yapıların verili durumları, teorik algıları ve deneysel birikimleri olsa olsa şu anda olup biteni anlamaya ve en fazla yorumlamaya yeter vaziyettedir. Çok bahsedilen “halka gitme, kitleleri kucaklama” işinin AKM’nin tepesinden bayrak indirmeyle olmayacağını kendileri de bilmektedir ve bunun şaşkınlığı içerisindedirler. Halka inmeye uğraşmak yerine halkın indiği yerde olmak ve oradan pratiğe dâhil olmak kâfidir oysa. Ama devrimcilerin meydanlarda olması, öte yandan, sürecin içinin boşalmasını ve meydanın “tam anlamıyla festival havasına dönüşmesini” engellemiştir. İzmir örneğinde olduğu gibi, devrimcilerin kitleye göre elle sayılacak kadar az olması; Gündoğdu Meydanı’nın alkol-esrar ve kız tavlama alanına dönüşmesine yol açmıştır. Devrimcilerin -tüm eksikliklerine rağmen- alanlardaki tutumlarının diğer insanlar üzerinde olumlu etkisinin olduğu aşikârdır.   
Bu süreçle halk olarak ne kadar öğrenebileceğimizi öğrendik. Alanda çoğunluğu “Avrupa görünümlü” kişilerin sloganlarının şekli ve düzeyi hiç de Avrupaî değildi. İnsanlar komün meydanlarına ve barikatlara gelirken; yanlarına alacakları ihtiyaçlara varana kadar her şey çok çabuk öğrenildi, gelişti ve kavranıldı. Şaşkınlık havası yerini barikat direnişlerine bıraktı ve direniş meydanı festival havasına indirgenmedi. Barikatlar güçlendirildi, zapt edilen alanlar temizlendi ve sahiplenildi. Serbest kürsülerden, devrim marketlere; görülmedik bir yardımlaşma ağından tutun da, ücretsiz sağlık-eğitim-barınak-yiyecek sağlandı. En mühimi sivil Cuma namazı kılındı ve Kandil kutlamasında hutbe okundu (Bu konu ayrıca irdelenmeli).
Halk çok iyi bir sınav verdi, vermeye de devam ediyor. Eksik görünen en net şey ise; yan yana geldiklerinde birbirlerini boğacak kadar zıt olan unsurların, tek bir unsur etrafında nasıl birleşeceğidir. Bu birleşme, toparlayıcı ve inisiyatif alabilen öncülerin işiyse, ellerin korkak alıştırılmasının vakti bizler açısından çoktan geçmiştir.
Ramiz Şerif
Devamını oku ...

Kavga Daha Yeni Başlıyor!

Bizim bu topraklarda yürüdüğümüzü gölgelere giydirilen ayakkabılardan tanıyacaksınız.
Güneşin altında gölgemizin ne kadar çok olduğunu bilemezsiniz.
Gecenin karanlığında, sokakların sayılamayacak kadar büyük gölgelerin gecesi olduğunu anlayacaksınız.
Bu daha başlangıç!
Yoksul çocukların öfkesiyle tanışmadınız daha.
Şiddetli yıkıcılarla tanışmadınız.
Mahalle aralarından meydanlara küçük selamlar verdiler sadece.
Emekçi sınıfların öfkesiyle tanışmadınız daha.
Erkek egemen sisteme artık yeter diyen emekçi kadınlarla tanışmadınız.
Türkiye’de kanat çırpanların Kürdistan’daki fırtınasına daha şahit olmadınız.
Brezilya’dan, Yunanistan’dan ses veren dostlarımızla yoldaşlaşmamızı daha görmediniz.
Reyhanlı’nın öfkesini daha bilmiyorsunuz.
Roboski’nin hesabının elbet sorulacağını daha anlamıyorsunuz.
Meydanlarda uçuşan güvercinlerin Hrant’ın çocukları olduğunu anlamıyorsunuz.
Türklerin ay yıldızlı bayraklarını devletin zulmünden ayrıştırabileceğini bilmiyorsunuz daha.
Lazların akarsularına, derelerine sahip çıkan deli öfkesinde horon oynamalarını görmediniz.
Arap çocuklarının diktatörlüğün her türlüsünü tanıdığını bilmiyorsunuz.
Bizi tanımıyorsunuz.
Yıllarca yalnızlığımız içinde çaresizce yalıtıldığımızı biliyoruz.
Bizi sömürdüğünüzü biliyoruz.
Alınteriyle geçinenlerden nefret ettiğinizi biliyoruz.
Allah’a karşı içinizde zerre kadar sevgi olmadığını biliyoruz.
Allah’tan korkmadığınızı biliyoruz.
Sizin öteki dünyanızın cehenneme çevirdiğiniz bu dünya olmasını diliyoruz.
Biz bu dünyayı seviyoruz.
İnsanı ve insanı var eden, tüm canlılığı var eden doğayı seviyoruz.
Allah’ı kalbinde yaşatıp ezilene el veren dostumuzu seviyoruz.
Bizim birbirimizi ne kadar çok sevebileceğimizi görmediniz daha.
Dünyanın tüm ezilenlerin öfkesiyle tanışmadınız.
Silâh fabrikalarınızı havaya uçuracağımızı anlamıyorsunuz.
İlâç sanayinizi çökerteceğimizi anlamıyorsunuz.
Bizden korktuğunuzu biliyoruz.
Yapabileceklerimizin sınırını bilmiyorsunuz.
Bankalarınızı, finans sistemlerinizi çökertebileceğimizi anlamıyorsunuz.
Örgütsüz olmamıza güvendiğinizi biliyoruz.
Bizi ayrıştırdığınızı biliyoruz.
Irkımızı, dinimizi, cinsiyetimizi silâh olarak kullandığınızı biliyoruz.
Bildiklerimizle tanışmadınız daha.
Gördüğünüz daha esinti.
Fırtınayla tanışmadınız.
Gölgelerimizde donmadınız daha.
Yoksul çocukların ayakkabılarını çıkarmaya hazırlandıklarını göremiyorsunuz.
Kavga daha yeni başlıyor!
Gölgelerimiz evlerinizin içine kadar süzülecek.
Bankalarınız, meclisleriniz, ordularınız sizi güvende tutamayacak.
Üç kuruşa kul köle ettiğiniz polisleriniz sizi koruyamayacak.
İktidar olmaya gayret edin.
İktidarınızı yıktığımızda kaçacak yeriniz olmayacak.
Sizi yıkacak kudrete sahip olduğumuzu biliyoruz.
Asalak sömürgenler olduğunuzu biliyoruz.
Her şeyi üretenin bizim ellerimiz, zihnimiz olduğunu biliyoruz.
Bunun bilinmesini istemediğinizi biliyoruz.
Hayat biziz.
Hayatı biz üretiyoruz.
Bu daha başlangıç!
Neleri bildiğimizi öğreneceksiniz.
Gölgelerimizi bile ezdirmeyeceğiz size.
Bu daha başlangıç!
Güneşin altında gölgemizin ne kadar çok olduğunu bilemezsiniz.
Bizim bu dünyada yürüdüğümüzü gölgelere giydirilen ayakkabılardan tanıyacaksınız.
Gördüğünüz daha esinti.
Fırtınayla tanışmadınız.
Bizden korktuğunuzu biliyoruz.
Kavga daha yeni başlıyor!
Devamını oku ...

Taksim Meydanı’ndan Öğrenmek

İstanbul Taksim Meydanı şu andan itibaren küresel direnişin sembolü olan Atina’nın Sintagma, Kahire’nin Tahrir, Madrid’in Puerta del Sol meydanlarının arasına katıldı. On binlerce protestocu, iki hafta boyunca meydanın hâkimiyeti için çevik kuvvet ile çarpıştı.
Protestocular geçici olarak geri püskürtülürken ve meydanın dışındaki binalara ve barikatların ardına sığınmaya zorlanırken çarpışma, defalarca çevre sokaklara sıçradı. Bu merkezî kamusal alanın hâkimiyeti mücadelesini yenileyerek tekrar tekrar meydana akın ettiler. Yakındaki varoşlarda, sayısız apartman balkonundan çalınan tencere ve tavaların çınlaması, aşağıda ise sokakta mücadele edenlerle dayanışmanın sesleri yankılandı.
Yeni bir kitle hareketinin demokrasisi, kendisine kafa tutulmayan on yıllık iktidar süresinde küstahça büyüyen rejimin otoriterliğine itiraz ediyor. Genç protestoculardan oluşan kalabalık, çeşitlilik arz ediyor: sosyalistler, komünistler, anarşistler ve Kemalistler; sendikacılar, öğrenciler ve çevreciler; Kürtler, Aleviler, Sünniler ve Hıristiyanlar; feministler, LGBT aktivistleri, insan hakları mücadelesi verenler ve başka birçok kesimler. Ve kitlesel düzeydeki çevik kuvvetle sokakların hâkimiyeti için mücadele ederken coplarla, tazyikli suyla, biber gazıyla ve ses bombalarıyla yüz yüze geldiler.
Kitlesel Mücadelenin Yeni Bir Modeli
Taksim, aşağıdan bir kitlesel mücadele şeklindeki yeni modele uyuyor: otoriter neoliberal devlet ile radikal öncülerden oluşan genç sokak protestocuları arasında süreklilik arz eden bir kamusal alan mücadelesi. Parlamenter demokrasinin içinin boşaltılması, sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin zayıflatılması ile tekel iktidarının ileri götürülmesi ve neoliberal seçkinler birleştiğinde iktidardaki yönetimlerden geniş çaplı kopuşu ortaya çıkarmakta. Öte yandan sosyal medya, esnek ağların yaratılmasını ve atomize edilmiş bireylerin hızla harekete geçmesini kolaylaştırdı. Böyle olunca, karşıt kültürün birbirine benzemeyen radikalleri bir araya geldiklerinde bir kitle hareketi olduklarını keşfettiler.
Ulusal farklılıklar vardı, fakat bu geniş model su yüzüne çıkmıştı. Bu, başlıca mücadelelerde olduğu gibi, daha küçük olan yüzlercesinde ve binlerce yerel protestoda da bunun tekrarlandığı görülebilir.
Kasım-Aralık 2010’daki İngiltere öğrenci ayaklanması, üniversite harçlarının arttırılmayacağına dair verilen ve tutulmayan söz ile tetiklenmişti. Bu ayaklanma daha sonra, öğrencilerin, demokrasinin alaşağı edildiği parlamento binası dışındaki bir kamusal alanı işgal etme çalışmalarıyla, Parlamento Meydanı’ndaki meydan muharebesi ile son buldu.
Bir yıl sonra, Occupy London [Londra’yı İşgal Et] hareketi, neoliberal şehir içinde yeniden bir demokratik alan yaratıp bu kez devasa bir kumarhane ve bankacılar mafyası tarafından yönetilen, küresel süper zenginler için bir vergi cenneti olan Londra şehri otoritesine meydan okuyarak, St. Paul Katedrali dışındaki bir alanda kamp oluşturdu.
Erdoğan: İslamî Karakterli Bir Neoliberalizm
Hiç kimse, Gezi Parkı’ndaki derme çatma protesto kampına şiddetli bir polis saldırısının Türkiye genelinde böylesi bir öfke dalgası ve direnişi patlatacağını tahmin edemezdi. Polis hâkimiyeti uzun zamandan beri itiraz kabul etmezdi. Protestoculara yönelik şiddet rutin hâle gelmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, üç seçim zaferi ve on yıllık iktidarının ardından ciddi bir meydan okumadan uzak görünüyordu. Neoliberal İstanbul’da protestoya sıfır tolerans kural hâline gelmişti.
Ancak kültürel muhafazakârlık ve tekel egemenliği şeklindeki Erdoğan karışımı pırıltının altındaki zehir olmuştu. Erdoğan, bacaklarını iki ayrı dünya üzerine koyarak ayırıyor. Bunlardan biri, yaşamların yoksullukla kavrulduğu ve zihinlerin köy imamlarınca uyuşturulduğu Anadolu’nun uzak kesimlerindeki tipik geri kalmış köyünde ya da muhtemelen kente göçenlerin, metropol kapitalizminin püsküllerine tutunmak için mücadele ettiği, insanların doluştuğu kent varoşunda.
Sefalete dair istatistikler korkunç. Türkiye, 34 gelişmiş OECD ülkesi içerisinde sosyal adaletsizliğin en yüksek olduğu (Meksika’nın ardından) ikinci ülke. Her 6 Türk’ten biri yoksulluk sınırının altında ve bu oran tarımda çalışan nüfus arasında yüzde 40’a yükseliyor. Türkiye’de 300 bin civarında çocuk işçi olduğu tahmin edilirken, her üç kadından birinin iş sahibi olması (OECD ortalamasının yarısı) ayrımcılığa işaret ediyor.
Erdoğan’ın diğer dünyası, Türk burjuvazisinin dünyası -milyon dolarlık köşklerin, Boğaz’da salınan yatların ve çok katlı yeraltı otoparkı, 1000 dolarlık çantalardan 10 bin dolarlık saatlere, 100 bin dolarlık spor arabalara kadar her şeyin satıldığı 300 seçkin dükkânıyla bir yaratıcı kapitalizm mabedi olan İstinye Park’ın dünyası.
Erdoğan’ın otoriter neoliberalizminin temsili, yere göğe sığdırılamayan mega inşaat projelerinin başarısıdır. İstanbul’un elde kalan sayılı yeşil alanlarından olan Gezi Parkı için tasarlanan yeni alışveriş merkezi, bunlardan sadece sonuncusu. “Toplumsal arındırma” kuşaklarının yeniden inşa edilmesi ve İstanbul’un merkezî bölgelerinin soylulaştırılması gerekmektedir. Şehir, neoliberal sermaye ve yeni zenginlerce sömürgeleştirilirken, yoksullar sürülmüş ve emekçiler, gençler yükselen kiralarla sıkıştırılmıştır.
Hoşnutsuzluklar Kenti
Erdoğan’ın AKP yönetimi, İslamî bayrağı dalgalandırarak ve kürtajın, evlilik dışı ilişkinin ve alkolün yasaklanması gibi simgesel muhafazakâr politikaları destekleyerek Türkiye toplumunun en geri kesimleri arasında bir sandık dayanağı oluşturdu. Oysa bu, geriye kalan küresel politik seçkinlerce desteklenenlerden aslî olarak ayırt edilemez olan sert neoliberal programın etrafına sarılmış ince bir yeşil zardan ibaret.
Ekonomide devlet denetimini kaldırarak, yabancı sermayeyi davet ederek, IMF borçlarını güvence altına alarak, Erdoğan, iktidardaki on yılının büyük kısmında yıllık ortalama yüzde 7’lik büyümeyle Türkiye kapitalizmini üreten ve ihraç eden etkin bir güce dönüştürdü. Bu zenginliğin çok küçük kısmı sıradan vatandaşa yarar sağladı. Askerî yönetim dönemi kanunlarıyla boyunduruk altına alınan sendikalarla, istihdamda rutin ayrımcılığın öznesi olan kadınlarla, sürekli yüksek olan işsizlik oranı ve artan kiralarla ömrü çürütülen gençlerle yıllardır hoşnutsuzluk inşa edilmekte.
Erdoğan’ın dış politikadaki tutumu neoliberalizminin bir uzantısı. Filistinlilere verdiği retorik desteğe karşın, esas meselesi, bütünleşik kemer sıkma ve özelleştirmeleriyle ve Suriye krizinde Batı emperyalizmiyle aynı hizada durarak Türkiye’nin AB üyeliği için iknaya çalışmasıdır.
Protestocular arasında -başka Türkiyeli Müslümanlarla birlikte- eski AKP seçmenlerinin olması pek de şaşırılacak bir şey değil.
Her şeye karşın sokaktaki radikaller, hesaplama 50 ya da daha fazla başlıca şehir göz önünde bulundurularak yapılsa da, Türkiye’deki 76 milyon insanın epey küçük bir azınlığı. Ancak Türkiye toplumunun derinlerindeki geniş çaplı hoşnutsuzluğu ifade ettiler. Milyonlarca emekçi arasında direnişin mümkün olduğu duygusunu yeniden uyandırıyorlar. Ve AKP rejimini -payanda, kibirli ve savaşçı- krize sürüklemiş durumdalar.
Rejimin inatçılığı ve polis şiddeti şu anki dalgayı yenilgiye uğratabilir. Ama sonuç ne olursa olsun, Türkiye toplumunu küçük düşüren çelişkileri ortadan kaldırmayacak ve vücut bulan kitlesel direniş hareketini yok etmeyecek. Türkiye, Taksim öncesi normalliğe dönmeyecek. Yeni bir protesto çağı başlıyor.
Yeni Hareket
Her kitlesel halk hareketi gelişecekse üç temel görevle karşı karşıya kalır. Bunlar üç kelimeyle özetlenebilir: birlik, demokrasi ve netlik. Birliğe, olabilecek azami toplumsal güçler mücadeleye birlikte katıldığında erişilir. Demokrasi, aktif kitlelerin iradelerine doğrudan ifade imkânı verebilecek halk örgütlülüğü biçimlerinin yaratılmasını gerektirir. Ayrıca hem amaç hem de yönde netlik, hareketi yönlendirmek, desteği en üst noktaya eriştirmek ve bunu radikal değişime doğru sürüklemek için gereklidir.
Sol görüşlü ekonomist ve gazeteci Paul Mason, Taksim Meydanı hareketini 1871 Paris Komünü ile karşılaştırmaktadır. Komün 50 gün sonunda yenildi. Nedeni kısmen tutkunun sınırlılığıydı. Kadınlara haklarını tanımayı başaramadı ve devrimi şehirlerin ötesine yayma konusunda ciddi bir girişimi olmadı. Gerici Versailles hükümeti, devrimci Paris’i ezmek için köylü askerlerden oluşan bir orduyu kullanabilmişti.
Mısır Devrimi’nin mevcut durumu da başka bir tarihsel ders sunuyor. Orada devrimci öncü, yani Tahrir Meydanı’nın kentli kitle hareketi İslamcı liberallere köylerden verilen oy dağlarının altında dümdüz oldu. Devrim durduruldu.
Zafer elde etmek için, kitlesel halk hareketi hareketsiz durmamalı. Elini uzatmalı, tabanını genişletmeli ve mücadeleye yeni güçler dâhil etmeli. Bunu yapmak için de şehirdeki demokrasi için mücadeleyi işçi, köylü ve yoksul kitlelerin sosyal reform mücadeleleri ile birleştirmeli.
Tarihteki en güzel örnek olarak 1917 Rusya’sının Bolşevik Partisi önümüzde duruyor. Partinin “Barış, Ekmek ve Toprak” sloganı devrimci hareketin amaçlarını belirginleştirmişti ve olabilecek en geniş kitleleri devrimci öncünün önderliği ardında birleştirmişti. “Bütün iktidar sovyetlere” sloganı işçi, asker ve köylü şuralarını, doğrudan demokrasinin o muhteşem ağını eski devlet aygıtına alternatif olacak şekilde yüceltmişti. Ekim Devrimi bu iki sloganın pratikte gerçekleştirilmesiydi.
Yeni bir dünya kurma mücadelesinde birlik-demokrasi-açıklık formülü henüz daha iyi bir niteliğe kavuşturulabilmiş değil.
Devamını oku ...

İsâr

Gezi Parkı, kolektif direnişin ta kendisidir. İktidarın, onun çanağı ve para muslukları önünde sıra olmuşların Gezi Parkı ile direnişi ayırma gayretleri saldırının bir parçasıdır. Direniş onlar için ne kadar suçsa Gezi de suçtur. Bu düzen parkları suç gördüğündendir ki bu kavga alazlanmıştır. Onlar bu direniş karşısında parkın kendisini suç ilân etmelerini gizleme derdine düşmüşlerdir. Bu dert onları boğacaktır.
Gezi, “boş zaman”ın başkaldırısıdır. Sevgilinin saçlarındaki elin, omzundaki başın isyanıdır. Ona saldırı aşka saldırıdır. Çıkarlarına Allah gibi tapanların çıkarsız sevgiye karşı açtığı savaşın bir cephesidir. Onlar işe yaramayan, kâr getirmeyen, sonuç üretmeyen her şeye düşmandır. Tarım bakanının ağzından çıktığı biçimiyle, meraları yağmalayanlardır. Kanserojen büyümenin, amacı sırf büyük ve iri gözükmek isteyen Amerikancı-nicelikçi zihniyetin saldırısıdır. Muhteviyatın heba edilmesidir. Gezi özün çarpık biçimin önüne geçmesidir.
Herkesi sinekleştirip yağını çıkartmaya yeminli bu düzen, boş zamanı olabildiğince daraltma derdindedir. İşyerlerinde işçilere, memurlara “bahşedilen” sigara içme vakitlerine göz diken düzen, insanların muhabbetlerini bile kendisine düşman bellemek zorundadır. Boş zamanın kavgasını verirken, işsizlerin, tinercilerin, yankesicilerin, hırsızların öne çıkartılması ve direnişçilerin bunlara benzetilmesi tesadüfî değildir. Başbakanından en alttaki polise devletin memuru olan kişiler, hiç çalışmadan biriktirdikleri servetlerini bu şekilde korumaktadırlar. Kibirden uyuşmuş beyinlerini tinercilere küfrederek gizlemek durumundadırlar. Her gün milletin cebinden milyonları soyanlar bu soygunu karşı saldırıyla örtbas etmek zorundadırlar. Yağmacılar, hırsızlar toprağı, havayı, suyu kendi çetelerine nasıl peşkeş çektiklerini bu tezviratlarla saklamaya mecburdurlar. Bir park tam da bu nedenle bir savaş alanına dönüşmüştür.
Gezi Parkı direnişi, başbakanın “tinerci bunlar” saldırısının bir uzantısıdır. Sigara düzenlemeleri üç beş patron için alınmış bir karardır ve bu kararın parkla dolaylı ilişkisi mevcuttur. Bunların gözü ranttan başka hiçbir şey görmemektedir. Faşizm otuzlarda toplum kurgusu için hiçbir fayda üretmediği düşünülen yaşlıların, engellilerin katledilmesidir. Devletin kapitalist kâr ve fayda merkezli yeniden inşasıdır.
ABD’de toplum mühendisliği ve FBI işbirliği ile hazırlanan raporlarda parkların ortadan kaldırılması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Parklar suç merkezleridir onlara göre. Müslüman olduğu iddiasındaki kişilerse Gezi Parkı’nın yıkılmasına tam da bu nedenle destek olmaktadırlar. Köleliğin, Allah’a değil bu devlete kulluğun zincirlerine birer halka daha eklediklerinin farkında değildirler. Bu bilinç eksikliği bizim zaafımızdır. Devlet çalışan insanların çalışmayan insanlara yönelik haset ve öfkesini namluya sürmektedir esasında. Bu çalışanların sömürüldüklerini unutmasını beraberinde getirmektedir. Gezi, hayatın ürettiği fazlanın hayatı esir almasına karşı bir itirazdır.  
Sigara yasakları insanların sağlığı düşünüldüğünden değil, iş kaybına neden olması sebebiyle gündeme gelmiştir. Artık emekçilerin bir sigara etrafında muhabbet etmesi bile yasaktır. Gezi direnişi bu muhabbetin dil bulmasıdır. Bu düzenin bekçisi olarak AKP efendilerine hoş görünmek için sürekli bu noktalara saldırmak zorundadır. Efendileri için her şeyi işe yararlı ve kârlı kılmaktadır. Bunlar Allah’tan Kitap’tan habersiz bir Afrikalı yerli kadının, maymunu neden emzirdiğine dair soru üzerine verdiği, “biz doğadan aldığımızı ona geri veririz” cevabındaki ahlâk ve adabdan mahrumdur. Zira bunlar maymunların tasmalarla gezdirildiği Muaviye saraylarının beslemeleridirler.
Yıllarca İslamcı yazarlar, “Marksistler her şeyi ekonomiye indirgiyorlar, insanı görmüyorlar” deyip marksizmi eleştirmişlerdir. Ama bugün bu İslamcı geçinenler, “her şey ekonomidir, ekonomi de tıkırında, rahat batıyor size” demektedirler. Haysiyeti, hürriyeti, adaleti ve merhameti hatırlatmaksa bu sefer Marksistlere düşmektedir. İnsan’ın direnişi, çarkların dönmesi için gerekli yağa dönüşmemeye yöneliktir. O yağı temin etmek, muktedirlerin aslî görevidir.
Gezi direnişi ekonomi güçlerine kul olmuş Allahsız “İslamcılar”ı kesip devletin safına atmıştır. Bundan sonra bunların ağzından çıkacak haysiyet, hürriyet, adalet ve merhamet kelimelerinin hiçbir hükmü kalmamıştır. Mesela “ben devrime karşıyım” diyen Nihal Bengisu Karaca bir devrim olarak İslam’a ve Peygamber’e karşı olduğunu ve tağutun safına geçtiğini açıktan ikrar etmiştir. İslamcılık iktidar olduğu ya da Mümtaz’er Türköne “kapatın artık şu davayı” dediği için değil, kemalizmin kalelerine sığındığı için bitmiştir.
Direniş süresince sokağa dökülen herkes politik olarak halkı oluşturur. Onun dışında kalanların halk olma niteliği yoktur. Bu noktada demokrasi edebiyatı zeminini yitirir. Halk yaratmaktır, ibdadır. Yaratmak için yıkmak şarttır. Yıkıcılığa, kırılan camların parasına bakanların esasta saldırdıkları bu yaratma pratiğidir. Her türlü ideolojik yükle sokağa çıkanların yıkıp kurdukları ise başka bir hayattır.
Başka hayat için yürekteki dert, akıldaki öfke gene bu lânet hayatın dili ve kelimeleri ile konuşur. Ağza dolan küfürler bile bunun karşılığıdır. Başka hayatın namuslu kelimelerine henüz kavuşulamadığı için dil küfre sığınmıştır.
Sabra-Şatilla kampında büyüyen çocuklarla ilgili bir belgeselde anaokul öğretmeni çocuklardan Filistin ile ilgili resimler çizmesini ister. Bir kız çocuğu karakalemle bir kuş çizer. Öğretmen kuşu neden boyamadığını sorar. Çocuk, “Filistin’den gelecek kuşun renklerini bilmiyorum ki” diye cevap verir. Filistin onun için bir cennet ülkesidir ve oradan gelen kuşun rengini verecek bir boya yoktur ortada. Dildeki düğüm, yürekteki sekme, boğazdaki yanma bu yüzdendir. Başka hayatın sözcüklerini bu hayattan türetmek sancılıdır.
Gezi direnişi başka hayata andaçtır. Tarihe çentik atmaktır. Parmağa düğümlenen kırmızı kurdeledir. Unutmak unutulmuştur artık.
Direniş boyunca nihayet bilgisayar başından kalkıp sokağa dökülen gençlerle alay edilmiştir. Bu öfke onları parklardan, tahterevalliden, kaydıraktan, misketten, topaçtan mahrum bırakan düzene yöneliktir. Bu gençlik İzmir’de ziyaretlerine gelip kendilerine yiyecek getiren ninenin “dutlar daha olmadı, olsaydı biraz getirecektim” sözüne gözyaşı dökmektedir. O yaşın süzüldüğü yerde hangi kimyasal tesir edebilir ki artık.
Bu kahpe düzen sinek, böcek kılıp tek tek bizi kendisine kul etmek derdindedir. Ama bir yanımız eksiktir ve dost, aşk, kavga ve ortaklık türküleri haykırmaktadır.
Gezi direnişi, Türk’ün ve türkünün direnişidir. Hep yalnız ve güzel olan ülke kendi hilafına ve kendi aleyhine üzerine yığılmış bu devlete karşı bozkırların, kızıl atların, kıl çadırların, göçerliğin ve ana sütünün sıcaklığını çağırmaktadır geçmişten. Türk’ün isyanı Kürd’ün serhildanını imrenerek izlemiş, ona hasetle küfretmiş, bugün nihayet taş yollarda kanın renginde kardeşleşilmiştir. Başka hayat kavgası, atlarını barikatların üzerine süren yiğitlerin canında tohumlanmıştır. Bu artık geri döndürülemez bir hakikattir.
Maalesef milyonlar ellerindeki rızkı Allah’tan değil, hükümetten bilip ona asker olmayı seçmiştir öte yandan. Hükümetse ekmeğe kul ettiği milyonlara yaslanarak kibirlenmektedir. Oysa Gezi, ekmeğin direnişidir. Sağlık faşizmine dayalı edebiyatla ekmek eksilmektedir, kursakta düğümlenmektedir. Eskiden yerde görse alan, üç kere öpüp alnına götüren bir millet, ekmeğin panzerler altında ezildiğini seyretmektedir. Ethem’in katledildiği yerde karanfillerin arasında duran ekmek bu isyanın bayrağıdır. Üç kuruşluk hayatlarına biat edenlerin başka hayat kavgasına düşman olmaları kaçınılmazdır, bu hep böyle olmuştur.
Başka hayat, Ali Şeriati’nin ifadesiyle, “İsâr, her şeyi bağışlamak ve hiçbir şey almamak için bir buyruktur. Yani; Ey birey! Öl de başkaları yaşasınlar”dır. İsâr “kişinin kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanması, başkalarının yararı için fedakârlıkta bulunmasıdır”. Kendi nefes dahi alamazken polis saldırısında maskesini, limonunu başkasıyla paylaşmaktır. Yaralı elini düşmüşe uzatmaktır.
Yirmilerde kahverengi gömlekleriyle “yaşasın ölüm” diye tek sıra yürüyenler, bugün başka hayat iradesini ezmeye çalışmaktadırlar. Gezi Parkı İsâr’ın direnişidir. Dirilişimizdir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...