Taksim'de Başka Hayat Kavgası

1 Mayıs’ta ağaçların dallarına,
kuşların kanatlarına sinmiş çığlıklarımız
bugün faşizmin suratına tokat olup iniyor.
AKP’nin zulüm ve istibdadı çatırdıyor.
Bu öfkeyi kitlenin üzerine silâh niyetine sıkılan
gaz bombaları da durduramıyor.
Gaz sıkıldıkça daha fazla yumruk sıkılıyor,
daha fazla akıl ve daha fazla yürek yumruk oluyor.
Bizi marjinal kıldığını zannedenler,
kıyıya köşeye fırlattığını düşünenler,
dalgalarla çoğaldığımızı görüp daha fazla vuruyor.
Kulaklarımız kopuyor, kollarımız kırılıyor,
evlatlarımız can veriyor.
Ama başka hayat kavgası zincirlerini kıra kıra ilerliyor.
Bu zulüm ayakta kalabilme becerisini artırdıkça
daha fazla ayak yollara dökülüyor artık.
Kalpleri ve gözleri mühürlü,
hakikate kör bir iktidar tir tir titriyor karşımızda.
Vakit tüm hayatı, tüm şehirleri,
efendilere dar etme vakti.
Vakit,
O zalimler nasıl bir devrimle yıkılacaklarını görecekler
diyen Kur’an hükmünü
yez-it sürüsünün suratına çarpma vakti.
Vakit yağma düzenine ve uşaklarına dur deme vakti.
Cümlemizin gazası mübarek ola…








 




















Devamını oku ...

Hizbullah ve Hizb-i İsrail

Suriye meselesi maalesef ciddi bir fitneye dönüşmüş durumda.
Halkın trajedisinin büyük bir dezenformasyona uğratılmasıyla kurgulanan ortamda, “it izi, at izine karışıyor.”
Gerçekliğin çarpıtılması, meselenin anlaşılmaz kılınarak ajite edilmesi ve böylece algıların değiştirilmesi uğruna aklı ve izanı zorlayan yorumlar ve eylemler ortaya konuyor. Böylece Suriye halkı üzerinden her gün değiştirmek zorunda kaldıkları hamleleri yapanlar, sonuçta felaketin boyutlarını derinleştirmekten başka bir sonuç üretemiyor.
İşte böylesine kritik bir süreçte, yaşanan felakette payı olanları deşifre etmek, “suret-i haktan” görünerek yapılan fecaatleri anlamak, anlatmak, unutmamak ve unutturmamak da önemli bir sorumluluğa dönüşüyor.
Zira İslamî kamuoyu, maalesef geride kalan on yıllık zaman zarfında, son derece kolay yönlendirilebilen, gündemi manipüle edilebilen, günü birlik kanaat değiştirebilen ve böylece dostluğunda da düşmanlığında da hiçbir ölçü tutturamayan bir kıvama ge(tiri)lmiş durumda! Çoğu zaman servis edilen birkaç fotoğraf karesinden, sosyal medyaya düşen bir mesajdan ve daha da vahimi “majestelerinin hükümeti”nin tek bir cümlesinden kendine vazife çıkartabiliyor.
Suriye’de gelişmelerle, Türkiye’deki İslamî kamuoyunun gündemi arasındaki ilişkide de belirleyici olanın yine mevcut siyasal egemenliğin politikaları olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple ortaya koyulan çabalarda herhangi bir iç tutarlık dahi aranmıyor. Örneğin Suriye’deki Baas diktatörlüğü devirmekten bahsedenlerin gündemine nedense İsrail e karşı tek bir mermi dahi atmadığı gibi son dönemde ilişkilerinde yeni fasıllar açmaya başlamış Körfez krallıkları girmiyor. Kendi halkına zulmeden bu diktatöryel yönetimlerin, Suriye halkına(!) gösterdiği alaka üzerinde hiç durulmuyor.
Müslümanlara kan kusturan Azerbaycan’daki diktatörlükle Türkiye’nin “tek millet-iki devlet” diye tanımladığı dostluğun mahiyetini sorgulanmıyor. Baas politikalarının İsrail’in çıkarlarına uygun olduğu iddia edilirken, nedense İsrail’le iddiaların ötesinde ekonomik, siyasî ya da askerî açıdan daha somut ilişkiler kurmuş söz konusu iktidarların üzerine gidilmiyor. Bu ve benzeri çelişkiler, ister istemez sergilenen çabanın dinamikleri ve amaçları konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor.
Hâliyle böylesine karalanmış bir tabloda, Suriye halkını, henüz dişe dokunur,  muhalif bir politik örgütlülükleri dahi yokken ; “İkinci bir Hama olmayacak” ya da “Muhalefeti çaresiz bırakmayacağız, sonuna kadar arkanızdayız” gibi teminatlarla önce militarize edip ateşe sürükleyen, siyasî bir geçişi önceleyen çözümlere dönük her türlü girişimden men eden ve gelinen aşamada ABD ziyaretinde alınan emirle adeta “sap gibi ortada bırakan” Türkiye Hükümeti’nden sorulması gereken hesap da, İran’a ve Lübnan Hizbullah’ına çıkartılmak istenebiliyor!
İşte bu yüzden, hem kendimizin nerede durduğunu hem de sürecin taraflarının nerede durduklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz.
Türkiye Müslümanlarının pozisyonu
1980’li, 90’lı “evrim”den değil, “devrim”den yana bir gündeme sahipti Türkiye Müslümanları.
Tartışmaların odağında İslamî bir devrimin “nasıl” gerçekleşebileceği sorusu yer alıyordu. Böylece cahilî, tağutî ve batıl iktidar, tevhid ve adalet için hükümsüz bırakılacaktı.
Devrim, ilk kez İran İslam İnkılâbı’yla beraber gündeme gelmişti. Fakat “devrim” fikrinin Türkiye’de zamanla dar bir çevrenin gündemine hapsolması, beraberinde “devrim” kavramının içeriğinin de dar bir çerçeveye sığdırılmasına yol açtı.
Türkiye Müslümanlarının geneli ise “devrim”den değil, “evrim”den yana bir tavır sahibiydiler.
28 Şubat’a geldiğimizde ise “devrim”i savunan ya da en azından sempatiyle bakan kesimlerin de bu iddiadan yavaş yavaş çark etmeye başladıklarını gördük. Bu durum, elbette İslamî bir siyasal mücadele yöntemine ilişkin bir tartışmadan kaynaklanmıyordu. 28 Şubat darbe süreci karşısında düşülen pozisyonun dayattığı bir gündemdi bu.
Bu dönemde yapılan özeleştiriler, hataları anlamak ve düzeltmek için değil mevcudu meşrulaştırmak içindi. Herkes, kendi durduğu yerden durumu kurtarmak için adeta köprüden önceki son çıkışı arıyordu, çoğu da buldu.
80’li, 90’lı yılların “devrimcileri,” “mücahitleri,” “radikalleri”, 28 Şubat sürecinde önce “ıslahat” ve “nesil” gibi kavramları keşfettiler, aslında şehvetle talep ettikleri iktidarı, “devrimci” yöntemlerle elde edemeyince, birden bire onun zannettikleri kadar da önemli olmadığını kavradılar(!) Sonrasında ise AKP iktidarı sayesinde ahir ömürlerinde, devletten bir nasip alma imkânına kavuşunca, kraldan çok kralcı hâle dönüştüler.
Elbette elle gelen bu kazanımın bir bedeli de olacaktı. Bu bedel kendi ajandasını unutmaktı, kendi iddialarını terk etmekti ve yeniden kurulan iktidarın sivil ayağında kalarak, adeta sürece payanda olmaktı.
Artık eski radikallerin gündemini de, söylem ve eylemini de belirleyen AKP’nin ajandasıydı.
Zamanla siyasal iktidarın söylemiyle İslamî kamuoyundaki söylem arasında bir fark da kalmadı.
Ancak ne ilginçtir ki, Türkiye’de Kürt sorunu yüzünden “bir can kaybına daha tahammülü olmayan”, kendi ülkesinde “etnik temelli, mezhep temelli, ideolojik temelli ayrıştırmalara” şiddetle karşı çıkan bu barış yanlısı, ıslahçı, ümmetçi arkadaşların, iş Suriye meselesine geldiğinde bir anda rafa kaldırdıkları “İslam devrimi”nden, “cihat”tan söz ettiklerini de hayretle gözlemledik.
Kendi sınırlarında mevcut iktidar yapısının ürettiği sorunun çözümü için bugüne kadar silâhlı yönteme şiddetle karşı çıkanlar, sınırın diğer tarafında, Suriyeli muhaliflerden de ateşli bir silâhlı direniş taraftarı olabildiler!
Oysa 28 Şubat’ta “Zalim Kemalist İktidar”a karşı, bırakın herhangi bir kalkışmayı, “cihat”ı;  kararlı, sürekli, iddialı bir “başörtüsü direnişi”ne dahi cesaret edemeyen, buna zorladığımızda bin dereden su getiren ve hatta “ Peki, başörtüsü sorunu bitince ne yapacaksınız?” ya da “Müslümanların başörtüsünden çok daha öncelikli gündemleri var” gibi, bizi cevap vermekten aciz bırakan(!) tezler ileri süren bu arkadaşlar, söz konusu Suriye halkı olunca, her gün onlarca insanın canına mâl olan silâhlı mücadele yönteminin dışındaki olası çözüm yollarını tartışmaya dahi açmadılar!
Türkiye’de “bir can kaybına daha tahammülü olmayan”lar, Suriye’de on binlerce canın kaybedilmesine nasılsa tahammül edebildiler!
Türkiye’de etnik ve mezhebî ayrışmaya karşı çıkanlar, maalesef Suriye’de ayrışmaları desteklemekten geri durmadılar ve böylece ne kadar da “ümmetçi” olduklarını dosta düşmana gösterdiler!
Nedense Türkiye’de İslamî bir devrimi romantizmle suçlayıp karalayan ve buna şiddetle karşı çıkanlar; çözümü, ele geçen devlet imkânlarıyla toplumu dindarlaştırmakta bulanlar; kendi cemaatleri için tek gündemi “eğitim” ve “nesil yetiştirme” olanlar, diğer halklar için “devrim”den başka bir yol bulamadılar!
Ve şimdi de, özellikle ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla sık sık görüşmeye başlamasından sonrasına denk gelen son süreçte, Suriye’deki Baas rejimini dahi ikinci plana atıp, gerçekleştirilemeyen “devrim”in müsebbibi olarak İran’ı, Lübnan Hizbullah’ını göstermeye başladılar! Böyle bir hedef saptırmanın, fitne ateşine benzinle koşmanın hangi tutarlılıkla, hangi ahlâkla açıklanabilir bir tarafı bulunmaktadır?
Yoksa AKP şemsiyesi altında “İslam Birliği” rüyası görenlerin, oturdukları yerden şimdi de bölge Müslümanlarına “ağabeylik” etmesi, “gaz” vermesi ya da “terbiye” etmeye kalkışmasındaki çelişkilerin, çıkardıkları gürültüyle bastırılabileceğini mi zannediyorlar?
Biliyoruz ki gerçekten zorlu bir süreçten geçiyoruz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi, sapla saman, at izi ile it izi birbirine karışmış durumda ve bu durumdan istifade etmeye çalışanların ne yaptıkları, yaptıklarının kime hizmet edip fayda sağladığını doğru tahlil etmek zorundayız.
Bunun için de “Ortadoğu” tesmiye edilen İslam coğrafyasının genel durumuna bir kez daha bakmamız lâzım.
Gözlerden saklanmak istenen hikâye ne?
Bu coğrafyanın en öncelikli problemi (Müslümanlar açısından) kuşkusuz İsrail’dir, olmak zorundadır.
İsrail bir devlet değil, dünyadaki en büyük Amerikan üssüdür. Amerika’nın ve tabii tüm kapitalist batının İslam dünyasındaki öncelikli menfaatlerinin temsilcisi ve müdafiidir. Bu yüzden ABD ve batı açısından vazgeçilmezdir.
İsrail’in tasfiye olacağı herhangi bir senaryo ABD ve Batı için bir kıyamet senaryosudur. Bunun için, batılı devletler gibi Türkiye devletinin de reel sahada üstün bir gayret sergileyerek yapmaya çalıştığı asıl şey, kamuoyuna dönük söylemin tam aksine, İsrail’i, bölgedeki tüm Müslüman devletler ve örgütlerle barıştırmak, ekonomik ve kültürel bir entegrasyonun içine sokmak ve böylece meşru bir devlet hâline getirmektir. İsrail de bunun için, kuzeyden Türkiye ve Azerbaycan,  güneyden Körfez ülkeleri ve Hindistan üzerinden tüm İslam coğrafyasına ilişkin bir çevreleme siyaseti gütmektedir.
Bu kuşağın içinde sorunlu parçalar vardır ki, bunlar hiç bir şekilde İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeyecek olan İran ve onun etki sahasındaki, Irak’tan Körfez krallıklarına, Lübnan’dan Yemen’e kadar uzanan bir bölgeye yayılmış vaziyetteki Şii nüfustur.
Bu sorunlu parçaların en önemlisi de tabi ki İsrail’in ensesine yapışmış, ona daha önce hiç tatmadığı acıları tattıran Hizbullah’tır. Ancak hemen dibindeki Hizbullah’ı tasfiye etmek, aslında en büyük sorunlu parça sayılan İran’ı tasfiye etmekten geçmektedir. Bu da Türkiye, Suriye, Lübnan hattında batı/NATO ittifakına dâhil olmuş iktidarlar kurulmadan pek mümkün değildir.
Anlattığımız, son üç senenin değil, son 23 senenin hikâyesidir.
Birinci Körfez Savaşı’ndan beri bu sorunlu unsurlar için yapılan şeytanlıklar, kurulan ittifaklar, dökülen trilyonlar, sağlanan silahlar ve bölgede mobilize edilen unsurlar konuyla ilgili herkesin malumudur.
Geldiğimiz noktada acı olan şudur ki; bu “Şii” unsura karşı mücadelede ABD tek kuruş, tek asker harcamamaktadır.
Mezhepçiliği körükleyerek İran etrafındaki çemberi daraltmaya çalışan, bölgedeki Şii nüfusa karşı kanlı saldırıları teşvik edenler yine bölgenin “Müslüman” iktidarlarıdır!
Ve yine dikkatle bakıldığında tüm çıplaklığıyla görülen şey şudur ki; bölgede İran ve Hizbullah’a söven iktidarların tamamı İsrail’in dostu, en azından siyasal hedef planında müttefikidir.
Şu anda Türkiyeli Müslümanların gündemine de, sistematik bir şekilde Hizbullah ve İran “tehlikesi”ne yönelik senaryolar sokulmaya çalışılmaktadır. Gülen cemaatinin yayın organlarından AKP güdümündeki medyaya ve İslamcı haber sitelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, her gün bu tehlikenin(!) aslında ABD ve İsrail’den de büyük olduğu anlatılmaktadır. Sanırsınız ki, bölge tam batı işbirlikçisi rejimlerden kurtulmuşken Şii istilasına uğramaktadır!
Ama bize anlatılan hikâyenin böyle olmadığı da, doğru olmadığı da ortadadır.
Hizbullah’ı ve İran’ı açık hedef hâline getiren; izan sınırlarını zorlayan iddialarla, ağız dolusu iftira ve hakaretlerde bulunan, bunların adeta yok olmaları için dua etmeye başlayan “ümmetçi”(!) arkadaşlara sorumuz şudur:
Hizbullah’ın tasfiye edildiği, İran’da mevcut ideolojik yapının çöktüğü ve dolayısıyla Suriye’de de ABD ve İsrail’le müttefik bir yönetimin olduğu; AKP’nin “yeni Osmanlı”cı ideolojisinin liderlik edeceği, halkların tepesindeki zulmün Batı’ya teslim olmuş “dindar iktidarlar” eliyle yürütüldüğü bir “liberalizm cenneti”nde mi yaşamak istiyorsunuz?
Yoksa İslam coğrafyasından İsrail urunun sökülüp atıldığı, Müslümanların kendilerini bağımsızca yönettikleri, bölgenin kaynaklarını kendi aralarında hakça paylaştıkları, Müslümanın Müslümana karşı “cihat” etmediği bir ümmet coğrafyasında mı?
Meselenin özü bu sorunun cevabındadır.
Lâkin halkların dökülen kanının istismar edilmesi, bu sorunun etrafında şekillenen süreçlerin de üzerini örtmeye yaramaktadır.
Öyle ki, kendi durduğumuz yer açısından, bölgede akan kanda AKP iktidarının sorumluluğu olduğu gerçeği bir çırpıda atlanmaktadır. Kör bir vahşetle tek hedef olarak ”Şiileri” gören tekfirci zihniyetin sadece Suriye’de değil; Afganistan’dan Cezayir’e, Irak’tan Libya’ya kadar ümmete verdikleri zarar gizlenmektedir. Bu çaba ise aslında ortadaki niyetlerin habasetini de faş etmektedir.
Tam da böylesine kötü bir vasatta, insanları “gıyabi cenaze namazı”na diye çağırıp, İslam ümmetinin kahraman evlatları Hizbullah’a sövdürten, İran’ı adeta şeytanlaştırarak İsrail’in yüzünü güldürtenler de, şayet hatalarından bir an önce dönmezlerse, şüphesiz bunun sebep olacağı ağır vebali, utanç ve hezimet içinde taşıyacaklardır.
Herkes, Suriye halkının uğra(tıl)dığı zulüm üzerinden kimin, neyin peşinden koştuğunu da görmektedir, ülkede ve bölgede kimin, hangi bedelleri ödediğinin de farkındadır.
Fitne günleri geçtiğinde, elbette herkesin geride bıraktığı izler daha net şekilde görülecektir.
O gün gelene kadar, NATO ittifakıyla birlikte hareket ederek bölge halklarına tuzak kurmayı, entrikalar çevirmeyi temel politika haline getirmiş bir devletin gücüne yaslanarak, bölge ve Türkiye Müslümanlarından açıkça “hesap sormak”tan bahsedenler sakın meydanı boş sanmasınlar!
Biz Direniş’e verdiğimiz ahdin arkasındayız.
Ve Şüphesiz Allah, Muntakim’dir, Sâdık’larla beraberdir.
Devamını oku ...

Gufra

Direniyorsan, kavga ediyorsan, Kur’an konuşur, Peygamber yürür içinde, damarlarında. Diz çökenler direnenlere “şeytan” der, tekfir eder, varsın etsin. Küfür, “gizlemek, sırlamak” demek, bize esrar, sırlar değil, bir kâse bade, yani şarap değil, abdest alacağımız, bir gufra kan lâzım! Gufra: Arapça bir avuçta biriktirilecek su miktarı. Gufran için şart olan bu…
Sonra hatırla, perdeleri yırtıp Kâbe’ye uzanan sokağa dökülen mustazafları. Kâbe kapısında kim neyi koruyordu, sen bugün neyi koruyorsun? Sana neyin bekçiliğini yaptırıyorlar, bir bak. Aklın, vicdanın neye mümin, neye teslim. Kıyasla, koruduklarını müşriklerin Peygamber’den koruduklarıyla. Korudukların, bugün Mekke’de bir gökdelenin müştemilatı. Korurken korktuğunu, korktukça koruduklarını senden çalanlara kul olduğunu anla.
Derler ki, “antikapitalistlik İslam’da zaten var, ne gerek bu sıfata”. Hayır, zaten yok. Hiç olmadı. Hindistan’da, Mısır’da, Türkiye’de, orada burada İngilizlerin yazdırdığı bir İslam, bir Kur’an nasıl içerebilir kapitalizm düşmanlığını. Hiçbir ideoloji “zaten” antikapitalist değil. Antiemperyalist değil. Savaş alanına adım atarsa ancak… O adımda kudret Allah’ındır. Kavga Allah’ı yoldaş kılmakla anlamlıdır. Eğer Kur’an, eğer Allah, eğer Peygamber’se korunmak istenen, sömürü ve zulme karşı çıkmakla mümkün korumak. Onların varlığı bu kavgada tanımlı. Gerisi dünya malına boğulmuş üç beş hocanın anlattığı masal.
Fethullah, TV kanalında, zenginliğin erdemlerinden, güzelliklerinden bahsediyor. “Anarşikliğe, başıbozukluğa düşmeyin” diye emir veriyor. Onun bu emri Peygamber’in karşısına çıkanların bir talimatı. O Allah’a değil, “İslam” diye bir puta iman ediyor. Emperyalistlerin teknesinde karılmış çamurdan bir put bu. Kanma.
Roboski’den Reyhanlı’ya bir zulümdür yaşanan. Bu zulme sessiz kalmak aklı, vicdanı Allah’tan kaçırıp putların gölgesine saklamak. Günün yaver gitmesi, üç kuruş kazanman, yarını kurtardığını sanman, hep imansızlıktan; doğanın talihini, hayırlı güçlerini safında zannetmekten. “Muktedire tek laf etmeyeceğim” akdini satarak geçinme şerefsizliği sana artık yeter. Dili kekeç, derisi kara, ruhu yaralı bir Afrikalının günde beş kez yankılanan sesinden de mi utanmıyorsun?
Artık yeter Osmanlı güzellemeleri. Ecdadını kılıçtan geçirmiş sultanlara methiyeler düzmek, artık yeter. Yaşamak için padişah kılıçlarına, altın sikkelere sığınan bir din olmaz olsun. Çorbamız kaynasın diye inandığımız yalanları ayetlerle örten bir din hakikatin çığlığı değildir. Olsa olsa harem duvarlarına yazılan dedikodu, savaş haritalarına düşülen bir im, tac baştan ayrılmasın diye sarılan bir yular. Seyyid Kutub’un sözüne şerhle, “Osmanlı İslam’a karşı Batı’nın koruması”. Bakma Avrupa içlerindeki camilere, tekkelere. Bizans’ın dirilişi, Vatikan mollalarının intikamı…
Çorbamıza doğradığımız ekmekte hayvan gibi bir kamyon kasasına yüklenmiş, kazada “telef” olmuş Kürd işçilerin, o kadınların kanı var. Hangi sure örter bu hakikati.
Yanına kırdığımız soğanda zulüm ordularının kırdığı kolun acısı var. Hangi secde unutturur parçalanan yanımızı.
İçtiğimiz suda dozer izleri, AVM’ye sokulmayan işçinin teri. Hangi oruç hatırlatır bize onu.
Oruç, secde, sure bekçiliği, muhafızlığı, bunların arkasındaki hakikat hilafına gerçekleşiyor. Sanıyoruz ki müstekbir alkolsüz bir gençliği İslam için istiyor. Salih amel üzre hareket ediyor ve bizim iyiliğimizi düşünüyor. Oysa o, hepimizi, tepeden, tek bir beden olarak görüyor, tekbir getiriyor ve o bedeni kapitalistlere, emperyalistlere nasıl uşak edeceğinin hesabını yapıyor. Güce ve şatafata kanan gözlerde iman dolu kalp susuyor. O tekbire aldanıyor ve bir olmak şöyle dursun, paramparça olan bedenleri, aileleri, değerleri, imanı suskunlukla seyrediyor. Selânikli bir paşanın kurduğu bedene ruh üflemek İslamî zannediliyor. Birlenen bedende ilk Ergenekon darbesinde sinen paşaların korkaklığı, Amerikan-İsrail uşaklarının kaypak ruhu var artık. Bu beden ruhlanırken ruhumuz yok edilecek, ruh bedenlenirken bedenimiz satılığa çıkartılacak; AKP bu.
Demek ki ruhun bu bedene, bedenin bu ruha aç. Bu kadar “büyük birlik” nidaları, bu kadar tekbir, daha fazla lime lime olalım diye. İstiklal’de üç kişi görüp saldıran, onları dağıtan kuduz köpekler gibi iktidar. Toplum neye lâyıksa öyle yönetiliyor.
Ülkenin adı da değişti dolayısıyla: Türkiye Büyükşehir Belediyesi, sermayenin yolunu temizliyor. Okçular Tekkesi’ni İstanbul’un fethi yıldönümünde açıyor, ama aslında dert okçuluk değil, okun meydanını, Okmeydanı’nı ranta açmak. Emlâk spekülasyonları ile iktisadî canlılık görüntüsü verilmeye çalışılıyor. İçki yasağı ile avamın sokak arası muhabbetleri ana alkol ve fuhuş yatağına bağlanıyor. Uluslararası tekellere yuva olsun diye kuşların yuvaları yıkılıyor, ağaçlar kesiliyor. Onca İslam, onca Osmanlı edebiyatı göz boyaması, illüzyon.
Tüm bunları Allah’tan yana saf tuttuğu için çorbasının kaynadığını zannedenler sadece seyrediyorlar. Ne emeğine, ne ekmeğine, ne namusuna sahip çıkabiliyorlar. Ankara’daki namus bekçiliği, bu ülkede neden zinanın meşru ve yasal olduğunu sorgulamıyor meselâ. Faizin, ribanın hayatı yönetmesine tek kelime etmiyor. Necip Fazıl’a atıfla diyorlar ki, “gerçek özgürlük hakka teslimiyettir.” Burada hak sözcüğünün Hakk ile zerre rabıtası yok. Teslim olduklarını, kul ettiklerini söyledikleri “hak” örtülü ödenekten, dağıtılan cülus bahşişinden kendisine düşen hak. Hâk-i pây-i hümayuna yüz sürmek. Hakk’ı unutup yağma ve sömürüdeki paya kul olmak. Bunlara düşen zillet bu…
Evet, sömürücülerin, zalimlerin çıkarlarını kendi çıkarınla birleyen, sana sözümüz. Önden gidip ganimet avına çıkacaksın, uçkurun çözülecek, dünyanın kahrını çektiğin günleri gene dünyaya ödeteceksin. Fırsat bu fırsat, efendilerin “git” dediği yere gidip, dünyalığını biriktireceksin. Dünyanın Allah’ı yok mu, o kuşların, ağaçların, bombaladığın insanların, şehrin kıyısına ittiğin fukaranın intikamını sen ne zannediyorsun?
Okçular Tekkesi’nde eğitimde nişan için bir taş kullanılırmış. Bugün şehirde o nedenle “Nişantaşı” diye bir semt var. Beyoğlu’nu yağmaya gelen efendilerinden biri, bir inşaat şirketi sahibi, “emlâk değeri bakımından Beyoğlu Nişantaşı’nı geçti” diyor. Sen de zannediyorsun ki ecdadının unutulmuş bir sporu diriliyor. Güçlenen, inşaat rantiyesinin kasaları. Ecdadını tüm bu yağmaya kenar süsü kılmak, haysiyetine dokunmuyor olabilir mi?
Okçular Tekkesi’ni II. Beyazid kurmuş. Fuzuli kaleme aldığı “Beng-ü Bade” isimli mesnevisinde Beyazid ile Şah İsmail’i kıyaslamış. Bengi, yani esrarı bade, yani şarapla savaştırmış. Kazanan, Şah İsmail’in temsili olan bade olmuş. Oysa kazanan beng. Beng sofraları. Kendini bengi zanneden zengin işretleri. Bize ise ne beng, ne bade, abdest için bir avuç kan lâzım. Bu sömürü, bu zulmün anladığı başka bir dil yok!
Sen, ABD ve İsrail’in dostluğunu, müttefikliğini imanın şartı kılabilirsin. Bil ki, orada Allah yok. İktidarın nimetleri aldatmasın seni, mühürlemesin yüreğini, gözlerini. Var zannettiğin, üç beş put. İlk kılıç darbesinde devrilecek şekilsiz, ruhsuz kâfir icadları. Bugünün yarını da var ve yarın senin bugününe karşı anbean kılıcını bilemekte. Duy çeliğin soğuğunu. Dinle Habeşli Bilâl’in çığlığını. Bugünün Bedir Savaşı’nda safını belli et. Ne zafer sarhoşluğu ile tepeyi boşaltan okçu ol ne de Süfyan’ın altın ve ipek yüklü kervanına takılsın gözün. Diz çökersen, ABD’nin, İsrail’in tanrısını Allah bilirsin, ayağa kalkar, küffar ordusuna karşı çıkarsan Allah’ı bulursun; dilinde Kur’an çağlar, damarında Muhammed yürür. Ol cihadı unutma, unutma ki Allah da seni unutmasın.
Cidal Haksoy
29 Mayıs 2013
Devamını oku ...

Demokrasi ve Barış Locası

Özel davetiyeli konferans Ankara’da bir otel salonunda gerçekleştirildi. Kürd’ün mücadelesi silâhsızlaşınca geri kalan varlık liberalizmin öncülüğüne kul edildi. Mason localarının özel insanları özel davetiyeleriyle halkın dertlerini ve öfkesini nasıl etkisizleştiririzi tartıştılar.
Düşmanın toplu, kütlesel, genel ve yaygın saldırısı karşısında, birileri benlikleri ve öznellikleri ile var olabilecekleri kişisel kovuklar oluşturabileceklerini zannettiler. Düşmana birey noktasından karşı konulmasını önerenler, düşmana teslim olduklarını verili olarak kabul etmişlerdi aslında.
“Kurtuluş yok tek başına, kurtuluş hep birlikte” sloganı da bu bireyciliğin ve liberalizmin yansıması. Zira slogan çağırdıkları ile var. Bu söz, yoldan geçenleri önce bireylere bölüyor ve sonra o bireylere sesleniyor. Böldüğü ve seslendiği bireyi kurtuluşun kendisinden geçtiğine ikna etmeye çalışıyor. İkna gayreti ister istemez sözün ve eylemin yoğunluğunu düşürüyor. Tersten, söz ve eylemin yoğunluğu düştüğü için ikna etmeye ve bireye bakılıyor.
Kürd’ün birey derekesine indirilmesi de buradan anlaşılmalı. Toplu, kütlesel, genel ve yaygın saldırıda bireyin esamisi okunmuyor. Bireyin ismini öne çıkartmak, altını çizmek ise sola düşüyor. Bu, temel, aslî direnç ve direniş biçimi olarak yüceltiliyor. Oysa farkında değil kimse ama öne çıkartılan, altı çizilen de düşmanın birey tasarımı. Bu klasik fil avcılarının kullandığı yöntem: birileri tuzağa düşmüş fili bir güzel dövüyor, sonra başka renkte kıyafetler içindeki ekip gelip filleri o tuzaktan kurtarıyor ve besliyor.
Kurtulduklarını ve artık iyi beslendiklerini zannedenler, kimlere hizmet ettiğini asla görmüyor. Yani kimse bir otobüste yanına biri gelir diye oturma şekline dahi dikkat etmiyor. Sinemada birileri rahatsız olur mu diye düşünmüyor. Kendi bireysel projelerini herkese dayatıyor. Bu bireyci varoluşun özgürlük gibi büyülü, tılsımlı bir adı da var üstelik. Faşizm vurdukça en liberal yerlerimiz kabarıyor. Onun ahlâkını ve hukukunu bireyin ahlâkı ve hukuku ile yenebileceğimizi zannediyoruz. Kürd olmaktan sıkılmış, “tüm çelişkilerin kaynağı benim, ben olmasam bu dertler de olmaz” deyip Kürdlüğünü intihara sürükleyen yeni liberal bireyler kaplıyor ortalığı. “Bu zamana kadar bize yüz çevirdiniz, şimdi siz görürsünüz” diyen bir kin bileyleniyor sosyalistlere karşı Kürd çevrelerinde. Aynı rezil kin sosyalist çevrelerde hep vardı, daha da keskinleşecek gibi görünüyor bundan sonra. Belki de sosyalistlerin meseleleri için kılını kıpırdatmayacak bir Kürd siyaseti örgütleniyordur, kimbilir.
Bu keşmekeş içinde örgütler bireysel acıma duygularına hitap ediyor. Bireyin önemsenip önemsenmemesi üzerine kuruyor teorisini, ideolojisini, politikasını. Toplumdan en fazla söz eden, aslında bireyin altını çiziyor. Sınıf, mazlumlar vs. toplum sözcüğü kadar ikna edici gelmiyor artık. Bireyle muhatap olmak, kendi bireyliğimizin muhatap alınmasını amaçlıyor. O bireyliğin de kolektif devrimci mücadelenin konusu olduğu günleri nihayet geride bıraktık, şükür! Yani Kürd çektiği Bahoz filminde özeleştiri mekanizmasını tiye alıyor mesela. Bireyin ezilmesi düzeyine indirgeniyor tüm sömürü ve zulüm.
Kürd kadar kadın da işçi de birey derekesinde ele alınıyor. Bireyi imleyen birer metafordan öte bir anlamları yok bunların. O nedenle özel davetiyeli localara doluşmayı maharet sayıyoruz. Bu localarda adam yerine konulmak, iş zannediliyor. Biri bildiride “inanç” kelimesine, diğeri “halk önderi” kelimesine hapsolmayı, o kelimeyle vücut bulmayı yeterli sayıyor. Bireyler arası muhataplık düzeyinde kelimeler altın değerinde oluyor.
Her para altın karşılığında değer kazanıyor. Para gibi olmak isteyen bireylerin altın rezervi, kelimelerden oluşuyor. Düşmanın kelimeleri. Kelime olup cümle içinde kullanıldığında, uyduruk bir anayasa metninde geçtiğinde, her şey hallolmuş oluyor. Tüm bunlar yenilmişliğimizin birer sonucu aslında. O kelimeler, neden yenildiğimize ve nasıl kazanacağımıza dair söz ve eylemden kaçırılıyor artık.
Düşmanı belli açıdan geri adım attırmaya çalışmak mümkün. Bu ise devrimci mücadelenin kolektifleşmesi, kütleselleşmesi ve kökleşmesi bağlamında anlamlı. Kendi öznelliğimizin altını çizmek için değil. Bu öznelliğin altını çizmek, bireyin birer metaforu olarak Kürdlüğün, İslamlığın, solculuğun, liberalliğin ya da Alevîliğin korunması için yapılmış bir hamle. Bunların tek tek, kendi bütünlükleri içinde korunması noktasında herkes zorunlu olarak liberal oluyor. Liberalizm bunlar arasındaki etkileşim kanallarını tıkıyor. Mısır ve İsrail’in Gazze tünellerini kesmesi misali. Bu koruyucu politika belirli bir muhafazakârlığın tecessümü oluyor aslında. Bunlar bu ülkenin değerlerini, varlık nedenlerini, payandalarını, çıkarlarını korumayı iş edinenleri daha iyi anlıyor. Yani “düşmanla mücadele etme ki ona benzemeyesin” diyenler daha fazla düşmana benziyor. Bu sözü sarf edenler, düşmana değmeyecek, özel yasalar, özel mekânlar ve özel bir hayat tasavvuru satmayı seviyorlar. Özerklik diye diye en fazla bireye sesleniyorlar. Sömürü ve zulmün kalelerini yıkıp geçecek o halkın coşkun akan selinden korktukları için bu tür tasfiyeci adımlara meylediyorlar. Korktukları ve milleti korkuttukları o düşman konuşuyor onların dilinde.
Kürd silâhı bırakınca ortalığı böylesi bir liberalizm sarıyor. Zaten liberal olanlarla liberal olmayı tek kurtuluş görenler otel köşelerinde kulis yapma imkânına kavuşuyor. AKP’nin liberal dayanağı Kürd siyaseti üzerinden apartılmaya çalışılıyor. Bu dayanağın sınıfsal olandan azade, bireysel tercihlerden ari bir yanı yok. Yani liberaller kurt misali puslu havayı seviyor ve sınıfsal varoluşları gereği nereye gideceklerini içgüdüsel olarak iyi biliyorlar. Nereye gidiyorlarsa oraya saldırmak gerekiyor.
Kulisin başında Apo’ya da özel selâmı iletilen ve yıllardır liberalizmin şampiyonluğunu yapmış olan bir “Yahudi” duruyor. Gelen geçenden davetiye topluyor. Locaya giriş izni ondan alınıyor yani. O lütfediyor bu âleme giriş iznimizi. Para onda çünkü. Kürd’e, Rum’a ve Ermeni’ye karşı bir iradeyle bu ülkeyi kendi çıkarları uyarınca kuran “Yahudi” ile yoldaşlaşmak kalıyor. Onun ağzından dökülecek bir kelime olabilmek için verilmiş oluyor onca şehid.
Bu tip localarda olup biten, düşman nezdinde değersiz oysa. Altın rezervi, yani kelimelerin tüm bağlamı onun kudretinde. Bu kudrete karşı liberalizm, “ona karşı mücadele etmeyin, yoksa ona benzersiniz” diye korku salıyor. Bu sözün düşmanın sözü olduğu açık değil mi? Mücadeleyi öldürmeyi kim ister başka? Kim eylemci, devrimci, militan kelimelerini tarihin çöplüğüne atıp bireyselliği işaretleyen “aktivist” olmayı tercih edebilir? Aktivist, bireysel tercihe, vicdanî bir yönelime, aklî bir meraka denk düşüyorken, diğerleri tarihin tüm kirini yüklenmeyi göze almayı, yoldaşlaşmayı, başkalarına göre kendini yıkıp kurmayı anlatıyor. Kürd’ün silâhı düştü diye tüm silâhlarımız elimizden alınmak isteniyor, farkında olmadığımız bu.
Farkında olmadığımız, eylemci, devrimci ve militan olarak düşmana göre ve ona karşı mücadele etmenin bile elimizden çalındığı. Aktivist kılınarak, taçlandırılarak bize en fazla uzlaşma öneriliyor. Her şeyde uzlaşma, önerdikleri bu. Zamanında Norveçli “bilim insanları”nın insan beyninde komünistliğe neden olan bir yer bulmaları gibi, bunlar da bizi karşıt kılan, mücadeleye sevk eden yerleri temizlemeye kararlı. Birinin söz konusu locada çıkıp cinsel, “interracial” fantezilerini konuşturmasının nedeni de burada: “Güney Afrika ziyaretimde gördüm ki hâlâ orada siyah ten beyaz tene değmiyor.” Kendi teni, kendi hazzı için aktivist olduğu açık değil mi bu zatın?
Gencay Gürsoy ise “Hükümet dağdan ovaya inilip siyaset yapılmasını önermişti. Fakat mitingler, eylemler, hatta basın açıklamaları bile çok abartılarak polis şiddetiyle önlenmeye çalışıldı. Bu, gelecekte güçlük yaşayacağımıza dair işarettir” diyor. Loca faaliyetinin çıkışsız ve anlamsız olduğu bu ifadelerde de karşılığını buluyor. Demek ki loca faaliyeti düşmana göre ve ona karşı değil, sol siyaset içine dönük bir hamle olarak gerçekleşiyor. Hâlâ CHP’den medet ya da minnet umulması da bunun göstergesi.
Onca edebiyattan sonra siyasete atılan Sırrı Süreyya’nın Apo ile ilişkisi de bu bireylik düzeyinde gerçekleşiyor. İlişki ikbal ilişkisine dönüştüğünden, o mevcut bireysel muhabbetin sınırlarını aşamıyor. Ona altı boş bir Apoculuk kalıyor bu locada. Locanın sonuçlarını “Apo’ya iletelim” önerisi onun hanesine yazılıyor. Apo, Sırrı’ya “sen Türk ve Sünnisin, oraya baksana” diyor, o ise Ankara’nın özel mekânlarından hiç çıkamadığı için bu talimatı da anlamıyor. HDP başkanlığına indirgenmiş bir ikbal ona yeterliymiş gibi görünüyor.
Che’nin Jose Marti’den miras sözüne atfen: “yüzünü bile görmediğin insanlar için ölebilen” Kürd’ün karşısında bugün “başkasının yüzüne bile bakamayanlar” duruyor. Yüz, yüzümüz, öfke ve dert haritası… Bu haritayı yırtıp atanların yüzsüzlüğü siyaset, siyaseti yüzsüzlük zannetmeleri kaçınılmaz görünüyor. “Kapansın el kapıları, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim” sözünün özel değil genel bir çığlık olması gerekiyor. Özel davetiyeli mason localarının söz konusu daveti anlaması mümkün değil.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Londra Saldırısı

Londra Saldırısı ya da “Savaşı Canavarın Kalbine Taşı!”
Zaman, mekân ve mana… Londra’da elinde tuttuğu palayla dünyaya seslenen Afrikalı Müslüman bir soru sormaktadır. Bir yanıt vermiştir. Bir sonuç haline gelmiş, bir hareketin parçası olmuştur.
Yaşanan bir vahşettir. Saldırı başlı başına imge kurmak üzere düzenlenmiş bir ataktır. Dünyanın uzak coğrafyalarına yollanmış savaş lejyonlarına kendi evlerinde takip etme biçimidir.
Londra’da dünyanın en güçlü iletişim araçlarından biri olan video ile perçinlenen saldırı başlı başına politiktir, politikadır.
Saldırıyı gerçekleştiren iki gencin kimliği saldırıların tarihsel köklerine işaret eder. Bu işaretler doğru okunmazsa mesele saldırının şiddet dozajıyla anlaşılabilir olmaz. Saldırı şiddetlidir. Bu şiddet ise yine köklüdür.
Saldırının Kökleri
Alex Haley’in Kökler adlı romanından uyarlanan ve uzun yıllar boyunca televizyon ekranlarında yer etmiş Kökler/‘Kunta Kinte’ hafızalardadır. Toprağından kopartılan ve sömürgecilikle yaşamı parçalanan genç köle Kunta Kinte’nin yaşamını konu eden yapım, beyaz efendinin tüm şiddetine rağmen direnişini sürdüren ‘köle’nin sıkı sıkıya bağlandığı kök fikrini de ortaya koyuyordu. Bu kökün en belirgin anıysa ‘adlandırma’ safhası olacaktı. Adlandırılmak. Sömürgenin ona verdiği isme direnmek üzere yenen kamçılar… Sömürgecilik bir adlandırma ve anlamlandırma sürecidir. Kunta adıyla direnmiştir.
Şimdi saldırının adını İngiliz bulvar gazeteleri koyacak ve memleketimizin sömürgeci medyası da bu adlandırma üzerinden meseleyi ifadesizleştirecek. Saldırı sonrasında Müslüman topluluklara karşı girişilen ırkçı saldırılar konu edilecek, saldırının ilk elden İslam’a karşı bir provokasyon olduğu yinelenecek. Yani tümden bilerek yanlış anlaşılacak.
Saldırıyı gerçekleştirenler Nijeryalıdır. Uzun yüzyılları içine alan ve kapitalizmin inşasında yegâne birikimi olan köle emeğinin kalıntılarıdır. Nijerya köle emeğiyle büyük bir plantasyona dönüşmüş, ‘çalınmış insanlar’ dönemi yerine çalınan petrole bırakmış ve İngiliz petrol şirketlerinin kanlı katliamlarıyla sarsılmıştır.
Saldırıyı gerçekleştirenler Müslüman’dır. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya coğrafyası kan deryasına dönüşmüş bir inanç topluluğundandır. Irak’ta 1 milyonu aşkın, Afganistan’da yüz binlerce ölü bırakan yeni paylaşım dönemiyle ortaya çıkan vahşetin din hanesindendirler… Haritasını beyazların çizdiği bir esmer atlastandır. Filistin, Suriye ve dahası…
Saldırıyı gerçekleştirme biçimi köktür. Pala, Afrika’da yaygın kullanılan bir savaş aletidir. Saldırı bir hazırlık içermekte ama daha ziyade bir nefreti açığa vurma halidir.
Saldırı Londra’da gerçekleşmiştir. Afganistan, Irak ve şimdi de ‘Arap baharıyla’ başlayan yeni sömürgecilik sürecinin baş aktörü İngiltere’nin başkentinde.
İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” [Milan Kundera]
Hatırlamakta fayda var. Faydası ise bizi efendinin dilinden ve fikrinden bir an olsun özgür kılmak için gereken sezgiyi vermesidir. Sezgi önemlidir. Saldırı sonrasında ortaya çıkan söz yumağında, en belirgin olanlar saldırının sahiplerininkidir;
”Yüce Allah’a yemin ederiz, sizinle savaşmayı asla bırakmayacağız. Buna yapmamızın tek sebebi var: Müslümanlar her gün ölüyor. Britanyalı asker, sadece göze göz, dişe diş. Bugün buna kadınların tanık olmasından ötürü özür dilerim, ama bizim topraklarımızda kadınlar her gün bunları görmek zorunda bırakılıyor. Sizler asla güvende olmayacaksınız. Hükümetinizi defedin, siz onların umurunda değilsiniz.”
‘Sanıyor musunuz ki, siyasiler ölecek? Hayır, sizin gibi, çocuklarınız gibi, sıradan adamlar ölecek. O yüzden onlardan kurtulun. Söyleyin onlara, askerleri geri çağırsınlar ki, siz hepiniz birden barış içinde yaşayabilesiniz.”
Sözler video ile kayıt altına alındı. Sözlerin satır aralarındaki öfke yeni bir dünya muharip gücünü betimliyor. Şeriatçı savaşçı imgesi değişiyor. Sakallı, sarıklı, cübbeli adamların yerini kentli, iyi eğitimli, gündelik yaşamın arasında yer bulmuş öfkeliler alıyor. Sözlerin şiddeti de burada… Savaş sömürgeciler için uzaklarda yaşanıp bitemiyor… Onların kentlerini sarsan vuruşlar olarak geri dönüyor.
Yüzlerce yıl boyunca köle emeğinin üstüne kurdukları uygarlıkları, kültürleri ve sanatları bu büyük değiş tokuşla biçimleniyor. Periferi dünyanın merkezle yaşadığı ‘ilişkiye’ yeni katmanlar ekleniyor. Emeğin, hammaddenin, verginin geldiği periferi dünyasına yüz yıllarca savaş, sosyal yıkım, ekolojik yağma, iç savaş gitti fakat şimdilerde sömürge merkezlerine yeni kargolar taşınmaya başladı. Artık uzaklar yakın oldu. Periferi krizini, şiddetini ve intikam isteğini de naklediyor kapitalin merkezine… Paris’te banliyö ayaklanmaları, İsveç’te hesap soran gençler…
Haydi Buna da Muz Sallayın
Saldırı bir kesittir. Bir an’dır. Bir plandır upuzun bir filmden… Rengi, ismi, inancı ve sınıfı nedeniyle gündelik şiddete maruz kalan, coğrafyası yağmalanmış, kökleri parçalanmış birileri bir öğlen vakti Londra’da “Kahramanlara Yardım” toplayan eksi bir harp gazisini biçtiler.
Marsilya varoşlarında Araplar, Berlin sokaklarında Türkler… İstanbul’un kalbinde ise Kürtler… AVM kapısından içeri alınmayan boyacılar. Yoksullar, yok sayılanlar, kimliğini gizlemek zorunda kalanlar. Tüm bu kalp atışları onlara ‘Muz sallayarak’ ahlakını ve zekâsını ele veren efendilerinin şiddetini sineye çekmektedir.
Sine sınırlı bir atlastır. Elbette öfkenin ve şiddetin estetiği bizim konumuzdur ama şiddeti bağlamsız sanmak da efendinin dilinden konuşmaktır.
Zamanı mekânı ve manası olan öfkeyi anlamak için…
Bütün kara parçalarında / Afrika hariç değil.” [Cemal Süreya]

Devamını oku ...

Haklılık Hırsızları

Yaşantımız sanki ateşten gömlek
İçimizden gelir bin defa ölmek
Hakkımız değil mi bizim de gülmek?
Bizi bu fark yaraları öldürür
[Müslüm Gürses - Fark Yaraları]
Zizek’in verdiği örnekte liberal baba asıl despot baba olarak niteleniyor. Görünüşte despot-buyurgan baba çocuğuna “Kalk, babaannene gidiyoruz.” diyor. Liberal olansa “Babaannene gitmek istemiyor olabilirsin. Ama unutma ki o yaşlı bir kadın ve sen onu ziyaret etmezsen çok üzülecek, onu mutlu etmek istemez misin?” diye uzun bir söylev çekiyor. Liberal babanın söyledikleri, despot babanın “Gidilecek!” emrinin netliğiyle karşıtlık içinde, şu gizli mesajı içeriyor: “Hem gidilecek, hem de bu durumdan zevk alınacak!” Asıl despotluk elbette bu ikincisidir. Liberal gizli [ama açık olandan daha amansız] bir despottur.
Televizyonda Sağlık Faşizmi Bakanlığının sigara karşıtı bir “kamu spotu” “dönüyor”. Spotta küçük bir kız babası hakkında “o kadar pis kokuyordu ki yanına yaklaşamıyordum.” diyor. Millet de bunu izleyip [Allah bilir] evdeki tiryaki babalara yan gözle kötü kötü bakıyor. Hiç kimse “Ulan, babaya pis denir mi?” demiyor. Spotun final cümlesi de şöyle: “Hayat senin, karar senin”. Buna göre sigarayı bırakıp bırakmama özgürlüğümüz var ama bu özgürlüğü sigara içmeye devam etmek yönünde kullanırsak canımızdan bir parça olan kızımızın, karımızın, konu komşunun bize “pis herif” demesine de katlanmamız icap ediyor. Bundan âlâ despotluk olur mu?
* * *
Peki bu, bizdenmiş gibi görünmeye debelenen despotların kalplerinde ne gizleniyor?
Ahmet Kaya’yla dost olduğu yalanını söyleyenlerin yüreğinde onun yüreğindeki ateşin közü dahi bulunuyor mu? Asla! Bunların hiçbiri “Artık sigarayı üç pakete çıkardım günde, olsun gözüm olsun, ne olacaksa olsun!” demeye yürek yetiremiyor.
Bir filmde bir adam kaplıca havuzundaki buruşuklara bakıp “Şunlara bak, sonsuza kadar yaşamak istiyorlar.” diyor tiksinerek. Bu “yeni Müslümanlar” da sonsuza kadar yaşamak ve sonsuza kadar yaşamak isteyenlerden müteşekkil bir toplum bina etmek istiyorlar. Toplum mühendisliği yapmakla itham ettikleri soysuzlara ne kadar da benziyorlar!
İlyas Kuncak gerçekleştirdiği eylemin aslî planına göre kamyonu kullanacak kişi değil. Eyleme bizatihi katılmayacak bile, sadece örgütlenmesinde rolü olması planlanıyor. Eylemde kullanılacak kamyonun şoförü gelmeyince kamyona atlayıp eylemi gerçekleştiriyor.
Sonsuza kadar yaşamak isteyenler Kuncak’a baksınlar da tövbe edip arınsınlar! Bunlara Müslüman diyenin ağzında Müslüman küfürdür!
* * *
Mühendislik Latince ve Arapçada inşa etmek, bina etmek, yaratmak gibi anlamlara sahip kelime köklerinden geliyor. “Tersine mühendislik” denen disiplin ise adı üzerinde çatılmış, bina edilmiş olanı parçalarına ayırmayı, onu bir analiz nesnesi olarak edinmeyi anlatıyor. Tersine mühendislik uygulamada en çok başkasının teknolojisini kopya etmekte vücut buluyor. AKP’nin tersine mühendisliği Kemal’in binasını analiz edip onun bileşenlerini parçalılık hâlinde “dondurmak” girişimine dayanıyor. AKP Kemal’in binasını tersten kuruyor.
Kemalizm bir sonuçsa AKP onun nedenlerine dönmeyi anlatıyor. Şimdi Türkiye’de Kemalizmin nedenleri iktidardadır. Kemalizmin benzeştirerek bütünlemek istediğini AKP “müstakil bütünlükler” hâlinde benzeştirmek istiyor.
Kemalizmin 1930’larda formülasyon bulduğu söylenir; tartışılabilir. Ancak bilinen o ki oluşum hâlindeki “Türk” burjuvazisi ile toprak sahiplerinin Hıristiyan sermayesine karşı ve işçileri ve köylüleri tepeleyerek ittifak etme niyeti en sonunda Kemalizm çıktısını veriyor. Kemalizm -kimilerine göre Yahudilik eliyle yürütülen- bir rekabetin çocuğudur.
Rekabet eylemli mülkiyettir. Mülkiyet ise donmuş rekabet oluyor. Mülkiyetin toplaşması rekabetin sonucu, çözüşmesi ise nedenidir. Her ikisi de özel mülkiyet rejiminden neşet ediyor. Aralarında bir fark bulunmuyor.
AKP’nin iktidarı mülkiyetin hâkimiyetini ifade ediyor.
* * *
Eczacı bir arkadaş işe alacağı kalfa adayına “Bu eczanede geleneksel anlamda hiyerarşi yok” demişti. Bu orada çalışan herkesin doğrudan o eczacı arkadaşa bağlı olması demek. Bu hiyerarşi üstü bir hiyerarşinin işareti.
İstanbul’u neden sevdiğini izahen “İstanbul’da hiyerarşi yok” diyen biri bu “sözde” hiyerarşi yokluğunun bedelinin İstanbul denen “ilah”a biat etmek olduğunu görmüyor.
İnsanlar kullukta eşit. Ancak yukarıdaki örnekler bu hâlleriyle şu İslam hakikatini gizliyorlar: “Üstünlük takvadadır”.
Demek ki eşitlik “insan hakları evrensel beyannamesi”nin yutturmaya çalıştığı gibi “bedava” değil.
* * *
AKP, rakipleri yenilmiş Kemalizmdir.
Böyle bir Kemalizmin “farklılıkların eşit birliği” vaazı kendine duyduğu güvenden kaynaklanıyor. Zira yeni Kemalistler eşitliğin önkoşulu olacak olan, eylemli eşitlik olan, eşitliği hak etme mücadelesinin cephaneliği demek olan takvanın bittiğini düşünüyorlar.
Yanılıyorlar.
Bu “kâfirler” farklılık faşizmini farksızlık faşizmine yeğleyeceğimizi sanıyorlar.
Cahil Erdoğan hayatında bir tek Müslüm Gürses şarkısı dinlememiş olduğu için ne “Fark Yaraları”nı ne de “Farklı Değilim”i biliyor. Dermanını dertte bulan dervişler misali, onun şarkılarında zulmedene karşı mağrur durma imkânını bulan bizlerin [ve bizatihi Müslüm Baba’nın kendisinin] farklılığımızla kabul edilmek gibi bir derdimiz var sanıyor. Kendi pis ideolojisinin evrenine bizi de katıp haklı görünmek istiyor. Bizim haklılığımızı çalmaya yelteniyor.
* * *
Müslüm Baba “ruhsuz dünyanın ruhudur”.
Bu “yeni Müslümanlar” da, bunların liberal kıç yalayıcıları da, bu ikisine sabah akşam küfredip tüm dertleri onlardan zalimliği devralmak olanlar da, bizim ruhumuzu bedenimizin iti, bedenimizi ruhumuzun rüşvetçisi etmeye niyet ediyorlar.
Arabesk düşmanlığı edenler de, “arabesk de bir renktir, farklılıklarımızla yaşamayı öğrenelim” diyenler de “elleri kırılsın” diyenle “elleri kırılacak” diyeni iki ayrı kişi sanıyor. Beddua edeni ruh, sıktığı yumruğu zalimin beynine indireni beden diye belliyorlar. Bütün ideolojik faaliyetleri bu ikisini mutlak surette ayırıp yalıtmaya dayanıyor. “Elleri kırılsın” diyenin gün gelip o elleri kıracağını hesap edemiyorlar.
Kemalistlerin arabeske dair “tevekkül” eleştirisi yine Kemalistlerin İslamcılara yönelik “takiyye” eleştirisini hatırlatıyor. Bu memleketin sahibi olanlar, politikayı kitlelere yasak edenler, -yanlış ağızlarında- takiyye eleştirisiyle her zamanki kibirlerini sergiliyorlar, o kadar. Tevekkül meselesine gelince; o Allah’ı kendine vekil kılmayı anlatıyor. Allahsızlar, ya da doğrusu kendini -haşa- Allah sananlar Allah’ın vekaletini küçümserken fukaranın kılıç kuşanmak için Allah’ın yere inmesini beklediğini düşünüyorlar. Bu zalimler bilmezler ki Allah göğün olduğu gibi yerin de Allah’ıdır.
İşte böylece ‘eleştirici’ toplumun tüm sevinçlerinden yoksun bırakılmıştır, ama onun acılarını da bilmez. O ne dostluğu ne de sevgiyi tanır; ama buna karşılık, kara çalmanın onun üzerinde hiçbir etkisi yoktur; hiçbir şey onu küçük düşüremez; hiçbir nefret, hiçbir kıskançlık ona dokunamaz; küskünlük ve üzüntü onun için bilinmeyen heyecanlardır.”
Marks’ın, Engels’in de katkısıyla, “Kutsal Aile”de taifesiyle birlikte yerin dibine soktuğu “Eleştirel Eleştirici” Bruno Bauer böyle söylemiş 170 sene evvel. Kitlelere karşı korkuyla karışık bir tiksinti besleyen Cumhuriyetçi takımı ve bu tiksintiyi zahirde açık etmeyen ve kendi varlığını her türlü kitleselliğin üzerinde gören Demokrat zevat da Bauer gibi acıdan azadeliğini sevinçten ârîliğine borçlu. Bütün sinirleri alınmış ve bir bitkisel hayata mahkûm yaşıyor bunlar. Hiçbir heyecanları yok. Ne küfretmeyi, ne ilenmeyi biliyorlar. Sevinmekten İblis Naim Şahin’in anladığı gibi takla atmayı anlıyorlar. Saadeti zilletten uzak olmak zannediyorlar. Devrimcilerin serlerinden geçmelerini ancak ve ancak kanser üzerinden anlamlandırabilmeleri gibi, bir “küskün”ün koluna attığı jilet de onlara “metafizik” geliyor. Kendi aklını devletinkiyle, devletin aklını kendininkiyle bir tutan devletçi olsa olsa akılsızlık buluyor o jiletin akıttığı kanda. Devletin içeremediğini devlet adına içermeyi görev bilen sivil toplumcu ise o kan üzerine sıçramasın diye onu “soyutluyor”, önce “köyden kente göç”e indirgiyor onu, sonra da kendi deyişiyle “bu oluşan yeni kimliği” kimlikler kataloguna hapsediyor. Polis bizi tek tek fişlerken o topyekûn fişliyor. O küskünle “kan kardeşi” olmak aklının ucundan bile geçmiyor onun.
Bu sonuncular post modern edebiyatın gelişini kutlarken açıkça 12 Eylül’e şükranlarını sunuyorlar. Söyledikleri “12 Eylül getirdiği yasaklarla sekter sınıfçı edebiyattan kopuşa yol açıp yeni biçim arayışlarını tetikleyerek farkında olmadan edebiyat dünyasına bir iyilik yaptı.” biçiminde özetlenebilecek Yıldız Ecevit gibilerinin gizledikleri hakikat şu: O sekter sınıfçı edebiyatı üretenler zaten sırtlarındaki bu yükten kurtulmak için bir 12 Eylül umuduyla yanıp tutuşuyorlardı.
12 Eylül’le “güneşi gören” küçük burjuvazi kendi zihninde arabeski “kent kültüründe melez bir renk” diye rehabilite edip Kürtleri, eşcinseller ve feministlerle yan yana getirirken egemen kültürün hiyerarşik yapısına itiraz ettiği yalanını söylüyor. Gerçekte ise devletin dikey hiyerarşisine karşı şirketlerin yatay hiyerarşisi örgütleniyor. Antipolitik devlet ile apolitik sivil-toplum el ele vererek hayatın ve mücadelenin kanlı canlı hiyerarşisinden kaçmak isteyenlerin yuvasını kuruyorlar.
İşçi olmak istemeyenleri, ana-bacı-yâr olmayı zûl addedenleri, Kürt olmaktan usananları, Aleviliği arkaik hümanizm bilenleri, Müslümanlığı “körlerin fili anladığı gibi” anlayıp anlatanları, sosyalistliği “gerçek demokratlık” kılığına sokmaya uğraşanları farklılığın sıcak kucağına çağırıyorlar. Kendi “soyut tepelerinden” baktıklarında biz onlara “farksız” görünmeye devam ediyoruz hâlbuki.
* * *
Müslüm Baba bir şarkısında “Karanlık çökünce sokağınıza/ Köşede ben varım; unutamazsın” diyordu. O şarkıda sevdiğinin yolunda nöbete duran, onun “unutma ihtimaline” isyan eden bir delikanlı konuşuyordu. Bizim işimiz de devletiyle/küçük-büyük burjuvazisiyle haklılığımızı bizden çalıp bize geri satmaya çalışanlara, bizi “melez bir renk” olduğumuza inandırmak isteyenlere karanlık köşelerdeki “kara” varlığımızı unutturmamak olmalı. Unutmasınlar. Unutmasınlar ki bir jiletin her iki yanı da keskindir.
M. Ocakçı
Devamını oku ...

Reyhanlı: Islah, Sıtma ve Bomba

Nasıl Suriye sınırı doğal bir sınır değilse, Reyhanlı da aslında doğal bir kasaba değil. Osmanlı Devleti’nin demir yumruğu ile 1866’da kurulmuş bir yerleşim. Nedeni ise, a) hemen öncesinde bölgede çıkan isyanlar, b) Osmanlı Devleti’nin 1836′daki Tanzimat Fermanı bağlamında merkezîleşme ve Çukurova’nın verimli topraklarından azami yararlanma çabası. İkinci nedenin izdüşümleri, aslında 17. yüzyılın sonlarına kadar gidiyor. Düzenli vergi toplama kaygısı güden Osmanlı Devleti için göçerlik, bugünün terimi ile “kayıtdışılık” demek. Bu bölgeye yerleşen Türkmenler ise, yaşam biçimlerini korumak pahasına, Osmanlı’ya karşı irili ufaklı ayaklanmalara kalkışır. İlginç olan, aşiretlerin aynı direnişi Adana vilayetini 19. yüzyıl başında işgal eden Mısır hükümetine karşı da göstermesidir. 1840 Londra Antlaşması ile Mısır güçleri Adana’dan çekildikten sonra, Osmanlı, Tanzimat sonrası sistemi uygulamaya koyar: Eyalet sistemi, yerini vilayet sistemine bırakır. Halep eyaleti de, kuzeyde Urfa ve Maraş’ı, doğuda Rakka’yı kapsayan, batıda ise Antakya üzerinden denize kavuşan bir vilayete dönüştürülür.
Bu “dönüştürme süreci”nin perçinlenmesi ve sisteme dâhil olmakta ayak direyen aşiretlerin dize getirilmesi için Arnavut, Boşnak, Giritli, Arap, Kürt, Gürcülerden oluşturulan Fırka-i Islahiye ordusu, Avşar göçebelerini kâh bazı aşiretleri pazarlıkla satın alarak, kâh gözünü korkutarak, ama çoğunlukla savaşarak, 1865 yılında bozguna uğratır. Dadaloğlu’nun üzerine türküler yazdığı isyan, budur. Türkülerde sözü edilen Yusuf Paşa yakalanır ve henüz yaralı hâldeyken alelacele idam edilir; bir yıldan kısa bir zaman içinde, direnen göçebeler bastırılır. Antep sınırları içindeki Islahiye kasabasının adının öyküsü budur. Mustafa Muğlalı’ya kadar devam eden bir devlet geleneğinin izini bu ilçede de görebilirsiniz: Islah ordusunun komutanı Derviş Paşa’nın ve ünlü Tanzimat siyasetçisi, aynı zamanda ordunun komiseri Ahmet Cevdet Paşa’nın adı, ilçedeki bir ilköğretim okulunda yaşamaktadır.
Bir sonraki hamle, göçebeleri yerleşmeye zorlamak ve olası isyanları önlemek için demografik düzenleme yapmaktır. Kayseri’deki yaylalara yerleşenlere Çukurova’ya inme, Çukurova’ya yerleşenlere ise yaylalara çıkma yasaklanır. Etnik düzenleme çerçevesinde atılan adımlardan biri, yerleşmeleri kalıcılaştıracak kasaba ve köylerin kurulmasıdır. Kurulan bir kasabaya, Islah ordusuna bağlılığını ilk açıklayan aşiretin, Reyhanlı’nın adı verilir. Reyhanlı aşireti reisi Mustafa Şevki Paşa ise, kasabanın ilk kaymakamı yapılır. Şevki Paşa’nın oğlu Tayfur Sökmen ise, 72 yıl sonra kurulacak olan kısa ömürlü Hatay Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olacaktır.
Yüzlerce aile, kasabaya ve çevresinde kurulan 20′den fazla köye yerleştirilir. Reyhanlı’ya yerleştirilen aileler, o sıralar büyük bir bataklık olan Amik Ovası’nın hışmına uğrar, sıtma yüzünden bazı köylerin tamamen telef olduğu söylenegelir. Yine de, görev başarılmıştır: Yazın yaylaya göçen Türkmenler, artık göçebe değil, Osmanlı devletine ırgattır.
Sınır kasabası, sinir ucu
Reyhanlı, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kendini bir sınır kasabası olarak buldu. Hoş, Akçakale, Ceylanpınar gibi, sanal ve emperyal bir cetvel yüzünden ikiye bölünen yerleşimlerden değil, ama sınır kasabası demek, ulus devletin sinir ucu demek.
Patlamadan bir yıl önce, 26 Nisan-4 Mayıs tarihleri arasında, Katar’ın kargo uçakları, Esenboğa’ya harıl harıl askerî malzeme taşıdı. Bu trafiği takip eden günlerde, muhalifler, İdlib’in kuzeyinde rejim güçlerini zora sokacak gerilla eylemlerini hızlandırdı. New York Times’ın 25 Mart tarihli haberine göre, Katar ve Suudi Arabistan’dan Esenboğa Havalimanı’na 160’tan fazla uçuşla taşınan silâhlar, buradan kamyonlarla sınıra götürüldü. Amberin Zaman’ın haberi ise, bu seyrüseferin nerede son bulduğunu gösteriyor.
Kasabadaki yabancıların dramatik artışının Reyhanlı’da -ya da herhangi başka bir kasabada- gerilim yaratması doğal. Reyhanlı, az önce de sözünü ettiğimiz gibi, bir Akçakale ya da Ceylanpınar değil. Sınırın karşı tarafı ile akrabalık bağları bu iki ilçe kadar güçlü değil. Bir yandan da Sünni Türkmen bir kasaba olduğundan, burada çalışmak isteyen örgütler için daha verimli bir sosyo-politik zemin sunuyor. Katar Emiri’nin yardım örgütü Qatar Charity ile birlikte çalışan İslâmcı yardım örgütü İHH’nin bölgedeki iki eşgüdüm ofisinden biri Kilis’te, diğeri de bu kasabada. Bombalı saldırıya kadar kasabada bir sorun yaşanmadığı, İHH yetkilileri tarafından da dile getiriliyor. Keza, Reyhanlı ilçesi ve köylerinin yüzde 68,4’ü (yaklaşık 27 bin kişi), 2011 seçimlerinde AKP’ye oy vermiş.
Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım: Bir savaştan kaçan yüzlerce, binlerce sivil ve bazı militanlar, 63 bin nüfuslu bir kasabaya doluşursa ne olur? Gerilim olur olmasına da, işini bilenler için fırsatlar da doğar. Misal, Reyhanlı’da olduğu gibi, henüz kabası bitmemiş binalar Suriyeli ailelere makûl olmayan fiyatlardan kiraya verilir. Doğru zamanda doğru yerde olma yetileri yüksek kişiler, yeni ticaret kanalları bulur, alınan ve satılan malların niteliği ve fiyatları değişir, dedikodu gerçek ile yarışmaya başlar; kısacası, “kimya bozulur”. “Bizi burada seviyorlar” diyen Suriyeli aile ile “Suriyelileri linç ettiler, kafamı kırdılar” diyen İHH gönüllüsü arasındaki gri bölge, bu kimyanın ve hakikatin bölgesi. Nitekim, Mazlum-Der’in bombalamadan birkaç gün sonra yayımladığı rapor, saldırıdan iki gün önce, kasabada Suriyeliler ile yerliler arasındaki bir kavgadan söz ediyor: Kavganın nedeni, Türk bakkal ile Suriyeli müşteri arasında, ödeme ile ilgili bir sorun.
Bozulan kimyanın asıl müsebbibi ise, Suriye’nin birkaç ay içinde “hallolacağını” sanıp tüm planlarını buna göre yapan hükümet. Mülteci statüsü verilmeyen neredeyse 200 bin “misafir”in huzursuzluk yaratması için bomba patlatılmasına gerek yok. Her sınır kasabasının kendine özgü sorunları yığılıyor. Örneğin akrabalarını konuk eden Ceylanpınar’da, BDP’li belediye, Rojawalı Kürtlere devletin esirgediği yardımı küçük bütçesiyle sağlamaya çalışıyordu, ancak bu bütçe suyunu çekeli çok oldu. Çadır kamplarda çıkan olaylar, ev sahibi Türklerde gitgide yaygınlaşan, yerel yetkililer tarafından da kabul gören “burada elektrikleri, televizyonları var, o yüzden dönmezler” bakışındaki hoyratlık, kamp sakinlerinin ayaklanmalarına polis müdahalelerinde kendini göstermeye başladı.
Reyhanlı kasabası bir büyük hesap ile kurulmuştu: Osmanlı, Avrupa’ya ve ABD’ye daha fazla tarım ürünü ihraç edecekti. Bunun için, Amik Ovası’nın verimli biçimde kullanılması, göçerlerin işgücünün ekonomiye kazandırılması gerekiyordu. Sıtma ise, kalkınma yolunda bir yan etkiydi.
Bir buçuk yüzyıl sonra, Reyhanlı’nın insanları, başka bir büyük hesabın figüranı. Bu kez anahtar kavram kalkınma değil, “bölgesel hesaplar”. Büyük oynadığını sanan, ancak aklı hevesine koşut olmayan bir hükümetin hırsının yan etkisi, Reyhanlı’da patlatılan bomba ve ölen düzinelerce insan oldu. Ana akım tarih kitaplarında, zorla yerleştirmenin acı bir süreç, ama bir yandan da “gerekli” olduğu yazılır. Reyhanlı’da ölenlerin de “gerekli kurbanlar” olduğunun yazılacağı bir tarih, bizden uzak olsun.
Devamını oku ...