Allah İşçidir

İran’da, devrim öncesinde, komünistlerin örgütlediği işçi evlerinin çok kısa sürede Humeyni’nin partisi İslamî Cumhuriyet Partisi’nin kontrolüne girmesini sağlayan bir slogan bu. “Allah İşçidir” yazılı pankartla ilk kez 1 Mayıs’a gelen parti, devrime uzanan kısa süre zarfında, işçiler arasında da örgütlenmeyi biliyor. Sloganın bütünüyle hakkının verildiği ya da gereğinin yapıldığı elbette ki şüpheli ama söz tarihe çentiğini atıyor bir kere.
Bizim solumuz ise döne dolaşa “Allah aydındır” diyor ve her kitap okuyan, Allah’lığını ilân ediveriyor. Aydın olmak ise önü sonu ya bir esnaf ya da zanaatkâr pratiği olarak somutlanıyor. Her iki eğilim, sonuçta akademi denilen localarda örgütleniyor ve üniversiter bir nitelik arz ediyor. Sol, bile isteye kendisini bu alana hapsediyor.
“Allah işçidir” sloganı, yaratım pratiğine, ibdaya, vurgu yapıyor. Onun kolektif niteliğini öne çıkartıyor. Aydını Allah bilense, pazarda emtia üzerinden sürekli rekabet etmek zorunda hissediyor kendisini. Asla kolektivize olamıyor. Sadece kendi başlattığını biliyor, sadece kendisinin sonlandırabileceği bir sürece imza atabiliyor.
Geçen TV’de sol ile ilgili tartışmada da aynı rüzgâr esiyor. Komünist olduğu iddiasındaki partinin şefi, Kürd’ün savaşı için “biz sosyalistler başlatmadık ki bu savaşı” diyor. Ona, “peki siz sosyalistlerin başlattığı ya da en azından başlatmayı düşündüğü bir savaş var mı?” diye sormak gerekiyor. Bu şef, kendisi gibi olanları arayıp bulmayı sosyalistlik ya da politiklik zannediyor. Ancak kendisinin başlattığını ve bitirdiğini tanıyor. Sadece kendisine işaret ediyor. Başkasıyla iş yapmak gibi derdi asla yüklenemiyor.
Solun bu rekabet piyasasında sürekli kendisini öne çıkartması ve kendi örgütünün diğerlerinden daha iyi, devrimci, örgütlü ya da bilgili olduğunu haykırması da aydın olmayı Allahlık bir şey olarak görmesi ile ilişkili. Yani aslında bir kişi, diyelim, kendisini örgütleyen kişiden daha sosyalist olduğunu her durumda ispatlamaya çalışıyorsa, o kişinin dışa dönük, kolektif bir iş yapma derdinde olmadığını görmek gerekiyor. Kişi başka bir kişiyle uğraşmayı iş zannediyorsa, bu, o kişinin aslında kendi huzurlu dünyasına çekilmeye çalıştığını gösteriyor. Kendisini örgütleyen şey ya da kişi neyse, kişi kendisini “reset”leyip, bir anlamda fabrika ayarlarına dönerek arınmak istiyor. Fabrika ayarlarına dönmek fabrikada işçi olmayı da siliyor. Birlikte iş yapması gereken kişinin tırnak uzunluğuna gözü takılan kişinin işin kendisine yabancı, hatta düşman olduğunu artık görmek gerekiyor. Eğer mesele gerçekten tırnak uzunluğu ise işin yapılması esnasında bir tırnak makası bulup getirmek mümkünken, tırnak işin kendisini kökünden söküp atabiliyor.
Bu silme, arınma pratiği doğalında her şeyi düzlüyor. Kişi bir ânda liberal, bir ânda faşist olabiliyor. Liberallik burjuvazinin değnekçisi, faşist ise değneği olmak demek oluyor. Teorisini, ideolojisini ve politikasını ilerlemeciliğe bağlamış kişi, ister istemez, değnek ya da değnekçi olmak zorunda kalıyor. Mülkiyet ve rekabet bunu emrediyor.
Oysa dışarı dönük, öne doğru, düşmanı hedef alan, ortak iş üretmek ve yapmak isteyen bir öznenin böylesi kişisel takıntıları olamaz. Böylesi bir öznenin yanındaki öznenin fizikî varlığından rahatsız olması mümkün değil. Ortak iş gereği bu fizikî varlığın nasıl kolektivize edilebileceği tartışması yapılabilir sadece ki bu tartışma bile talidir.
Yukarıda bahsi geçen partinin şefi, doğal olarak, sosyalizmi esnaf-zanaatkâr bilinciyle parlatıp vitrinine koyuyor. Kadrolarını ve birilerini saf, ari ve duru bir ürüne ikna etmeye çalışıyor. Onca milliyetçileşme girişiminden sonra, onca partideki Kemalistlerle tartışan komünist yoldaşlarını partiden uzaklaştırdıktan sonra, bugün birilerini sosyalizm masalıyla uyutabileceğini zannediyor.
Sol, birkaç sene evvel İran rejimini eleştirmek için çekilen Persepolis filmini savunan bir yerde durmayı matah bir şey zannediyor örneğin. Filmde orta sınıftan bir kadın, filmin ana karakteri olan genç kızın annesi, devrimden sonra hastaneye gidiyor, hastane müdürüne bir işi düşüyor, müdür İslamcı olduğundan kadınla başını eğerek konuşuyor. Anne o esnada müdürün devrimden önce evlerine temizliğe gelen adam olduğunu fark ediyor. Sonra bu kadın, üstelik solcu, söz konusu olayı arkadaşlarına anlatırken, “bu nasıl olabilir, bize temizliğe gelen adam şimdi hastanenin müdürü olmuş!” diye hayretle ve öfkeyle tepkisini ifade ediyor. Sol, tam da bu kadının küçük burjuvalığına örgütlenmek demek oluyor. Devrimin camları silen emekçiyi müdür yapabileceğini unutuyor. Lenin’in Fransa’da banka memurluğu yapan bir kişiyi maliye bakanı yaptığını duymazdan geliyor. Lenin’i ve Ekim Devrimi’ni kendisinin sonradan okuduğu kitapları okumamış olmak üzerinden eleştiriyor. Buna “teorik üretim” adını veriyor.
Sol kendinden menkul üst bir kimlik olarak örgütlenmek suretiyle aydın oluşunu Allah’ın yerine koyanların eline geçiyor. Tencere ve kapak buluşuyor. Ancak başkasıyla, o da biraz, tam olabilmeyi öngörmüş kişileri değil, tam olduğuna ikna edilmiş, kimlik sahibi, sistemin bütünlüğüne lâyık ve laik özneleri görebiliyor.
Sol, kendisine biçilen rol gereği, nereye elini atsa, sırtını yasladığı sınıfın çıkarlarına uygun hareket ediyor. Kadını küçülterek onun gücünü eziyor, doğayı öne çıkartarak ondaki kudreti makulleştiriyor, işçi sınıfına vurgu yaparak ondaki azameti ufaltıyor.
Yukarıda atıfta bulunulan TV tartışmasında “demokrasi sosyalizme içseldir” ve “hayır sosyalizm demokrasiye içseldir” diyen iki ayrı yaklaşım öne çıkıyor. Biri demokrasiyi, diğeri sosyalizmi öne, önceye alıyor. Ama her ikisi de tarihsel planda burjuva pratiğini başlangıç noktası olarak belirliyor. Burjuva devrimi bilgileri üzerinden birileri, “ben daha burjuva bir devrimciyim” diyor, diğer kesimse “ben daha devrimci bir burjuvayım” demiş oluyor.
Sonuçta bu kayıkçı dövüşünden kurtulmanın yolu, önceye Allah’ı koymaktan geçiyor. Yurttaş bile sayılmayan, neslin biyolojik devamlılığı açısından döl aktarıcısı olarak iş gören, bu nedenle Latince döl anlamına gelen “proles” sözcüğünden türemiş proletaryayı, sosyalizm edebiyatıyla devlete, demokrasi edebiyatıyla öteki devlet olarak demokrasiye bağlamak yerine, ezele yazmak gerekiyor. Sömürülenlerin ve mazlumların kendini Allah zanneden aydınlara değil, kolektif mücadelenin bayraklaşmış ruhu olan bir Allah’a ihtiyacı bulunuyor.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Taksim Meydanı

TKP Vazgeçti, Biz Taksim Meydanı’ndan Vazgeçmeyeceğiz
1 Mayıs 1977’de Taksim’deydim. 1 Mayıs Alanı’nda, 15-16 yaşlarında... Sömürünün yalnız ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda politik bir mesele olduğunu yeni yeni öğreniyordum. Sınıf mücadelesinin görkemli sesini, coşkusunu o gün kana bulayan katiller 36 arkadaşımızı, yoldaşımızı, canımızı katlettiler. Mücadelenin siyasal yönünün içerikten asla ayrılamayacağını, ekonomik-politik mücadelenin iç içeriğini o gün çok acı bir deneyimle, özellikle benim yaşımdakiler, belleğimize kazırcasına öğrendik.
O günlerden bu güne Taksim Meydanı; işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen ve baskı gören halk kitlelerinin, kadınların ve öğrencilerin ekonomik- demokratik mücadelesini taşıdığı, simgesel bir mücadele meydanı olmuştur.
2013 1 Mayıs’ında Taksim’de, işçi sınıfının ve ezilen halkların ekonomik, demokratik, ulusal-demokratik siyasal hak taleplerini ve kavgalarını birleştirecekleri gün olacaktır.
Egemen sınıflar ve AKP hükümeti bu mücadeleyi engellemek için yasakçı tutum geliştirebilir. Ancak demokrasi ve sosyalizm güçleri ve emekçi kitleler bunu boşa çıkaracaktır.
TKP, yayınladığı açıklamasıyla 1 Mayıs’ta İstanbul-Kadıköy meydanında ayrı bir “kürsü kuracağını” açıkladı. Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamalarını savunan ve bu yönde AKP yasağına karşı kararlılıklarını açıklayan sendikaları, devrimcileri, devrimci- sosyalistleri, “içerikten yoksun” ve “alan fetişizmine düşmekle” suçladı.
Kötü bir siyasî tercihle AKP ve sermaye güçleri karşısında emek güçlerini bölen bir noktada yer aldı.
Bugün 1 Mayıs 2013’e birkaç gün kala büyük bir talihsizlik olarak ifade etmekte dahi zorlandığımız bir kararın altına imza atan TKP’nin açıklamalarını büyük bir sıkıntıyla okuduk. “İçerikten yoksun bir 1 Mayıs inatlaşması”ndan söz ediliyor.
İçerik dediğiniz bu ülkenin tarihidir. 1977’lerden 2007 ve 2010’lara ve bugüne kadar değişik düzeylerde verilmiş mücadelelerin tarihidir. 1 Mayıs bu mücadelede, işçi sınıfı ve ezilen halkların, devrimcilerin, sosyalistlerin kanlarının döküldüğü ve can verdiği sembolik bir devrimci sınıf mevzisi olarak bu tarihte yerini almıştır, almaya da devam etmektedir.
1 Mayıs işçi sınıfının, emekçilerin birleşik devrimci kitlesel nitelikli enternasyonal birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.
İşte tam da bu noktada bu içerik ve doğrultuda sınıf, “birlik” şiarıyla bir araya gelir. Günlerdir, önce DİSK, KESK, sonradan Türk-İş ve devrimcilerin, sosyalistlerin  “1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanı’nda, Taksim’deyiz!” açıklamaları inat ve kararlılıkla sürüyor. Türk-İş’in tabanının işçi sınıfı olduğunu unutmayalım. Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu ve Sendikal Güç Birliği Platformu sendikalarının 1 Mayıs Alanı kararlılığını göz ardı etmeyelim. TTB ve TMMOB gibi meslek örgütlerini, işçi derneklerini, demokratik kurumları da… Tümü de toplumsal zeminlerinde yaşadıkları sorunları ve talepleriyle 1 Mayıs alanı Taksim Meydanı’nda birlikte olmayı açıkladılar.
TKP’nin bu kararlılığı basit bir inatlaşma olarak göstermesi, mücadeleye yönelik büyük bir haksızlıktır.
1 Mayıs’ta Taksim kararlılığı, toplumsal gündemden bağımsız değildir.
1 Mayıs alanı Taksim üzerine kopan fırtınalar, yakıcı olarak söz edilen gündemin bir parçasıdır. Sömürüden, işsizlikten, yoksulluktan, iş cinayetlerinden, taşeron sistemine karşı mücadeleden, direnişteki işçilerden, Kürt ulusunun var olma mücadelesinden, anadil meselesinden, dinsel-gerici uygulamalardan, eğitimin ticarîleştirilmesi ve yozlaştırılmasından, üniversiteler ve cezaevlerindeki baskılardan, kentsel dönüşümden, kent merkezinin güya yeniden yapılandırılmasından, toplumun hücreleştirilmesinden vb. bağımsız değildir.
TKP’nin açıklamasında sözünü ettiği “iktidarın temel yönelimlerine karşı koyuş ve meydan okuma”nın/mücadelenin, bugün olmazsa olmazlarından biri de bugün 1 Mayıs’ta 1 Mayıs Alanı’nda, Taksim’de olmaktır.
Ne yazık ki TKP, AKP Hükümeti’nin ekmeğine yağ sürmüştür.
Evet, “farklı ses” oldunuz. Ancak bu “farklı ses”iniz aslında devrimci-sosyalist içerikten de yoksundur. TKP politikasıyla işçi sınıfını ve ezilen halk kitlelerini “bölen ve kaçan” bir yerde durması nedeniyle, sınıf mücadelesi tarihine, “ zarar veren nitelikte” bir ses olarak geçecektir.
Taksim Meydanı Türkiye’nin meselelerinden bağımsız değildir. Kent merkezinin yeniden yapılandırılması projesi, kentsel (rantsal) dönüşümün bir parçası olduğu gibi yayalaştırma projesinin hedeflerinden biri de Taksim’i halkın gösterilerine, işçi-emekçi eylemlerine kapatma projesidir. Emekçi halkın demokrasi ve sosyalizm mücadelesine kent meydanını yasaklamaktır.
TKP, bir kazanımı görmezden gelmektedir.
Hem yıllarca verilen mücadeleyle elde edilmiş alanı görmezden gelmekte hem de halkların kardeşliği bağlamında alanın niteliksel gelişimini reddetmektedir.
Alan tartışmasını bu şekilde geriye döndürmek büyük bir talihsizliktir. Taksim basit-sade bir alan değildir. Taksim Meydanı, siyasî iktidar gibi bir meselesi olanların alanıdır. Emperyalist-kapitalist sistemle kavgası olanların, emperyalist bölgesel savaşlara karşı olanların alanıdır. Neredeyse hemen her gün emekçilerin, direnişçi işçilerin, ezilenlerin, Kürtlerin, Alevilerin, öğrencilerin, kadınların mücadelesini taşıdığı ve gösteri yaptığı kavga alanıdır.
Bugün yalnız AKP Hükümeti’nin yasakçı tutumuna karşı değil, emperyalizme ve ona göbekten bağlı işbirlikçilerine karşı, sömürüye ve zulme karşı ortak bir irade oluşturmak üzere TKP’yi ve saflarında yer alan emekçileri, 1 Mayıs 2013’te 1 Mayıs Alanı’na, Taksim’e çağırıyoruz.
Biz Taksim Meydanı’ndan vazgeçmeyeceğiz!
Devamını oku ...

İki Siyah Sokak Kedisi: Sacco ve Vanzetti

15 Nisan 1920’de, Massachusetts’te Güney Braintree adındaki küçük bir kasabada hava silâh sesi ve bir otomobilin motor gürültüsü ile bozuldu. Slater&Morrill Ayakkabı Şirketi’nin yanı başında bir mutemet ve ona eşlik eden bekçi vurularak caddeye düştü, üzerinde taşıdıkları 16.000 dolar, iki silâhlı adamı olay yerinden uzaklaştıran araba ile birlikte, gözden kayboldu. Her ne kadar bahsi geçen cürüm tüm vahşetiyle yaşanmışsa da, I. Dünya Savaşı sonrasında toparlanmak için mücadele veren Dünya’da sıkça görülen olağan durumlardan birisi olması sebebiyle pek fazla önemsenmedi; olay ilk olarak yerel basında güçbelâ dikkate değer bulundu. Ancak sonrasında, takip eden bir yıl boyunca, “yüzyılın duruşması” hâline geldi.
Üç hafta sonra, kendini açıkça anarşist olarak ifade eden iki İtalyan göçmen, yetenekli bir ayakkabı ustası Nicola Sacco ve seyyar balık satıcısı Bartolomeo Vanzetti, Brockton, Massachusetts’te bir arabanın içinde tutuklandı ve cinayetlerle ilgili olarak suçlandı. Radikal ve göçmen karşıtı histeri ülkeyi kasıp kavurdu, mahkeme inandırıcılığı olmayan delillere takılıp kalarak Sacco ve Vanzetti’nin anarşist görüşleri ve asker kaçağı oluşları üzerinde durdu. Amerika Emek Fedarasyonu’nun söylediği gibi dava, “adaleti tüm korkunçluğu ile başarısızlığa mahkûm etti” ve bu iki kişi ölüm cezasına çarptırıldı. Yedi yıl süren dava boyunca ABD, Avrupa ve Güney Amerika’da çok sayıda gösteri düzenlendi ve politik açıdan da tüm yönleriyle desteklenen böylesi bir zulme maruz kalan ancak o günlerde pek fazla tanınmayan iki anarşist uluslararası planda meşhur bir davanın konusu hâline geldi.
İki göçmenin idamı ile davanın son bulacağını düşünen Massachusetts seçkinleri yanılıyorlardı. Dava, takip eden süreçte, birçok eylemciye, radikale, aydına, şaire, yazara ve sanatçıya ilham verdi. Sacco ve Vanzetti’nin yayınlanmış mektuplarından Ben Shahn’ın Sacco ve Vanzetti’nin Tutkusu adı altında topladığı çizimlerine; Woody Guthrie’nin iki politik tutsak için yazdığı protest şarkılardan, düzenli olarak farklı yerlerde ortaya çıkan resmî görüşmelerdeki çeşitliliğe; Joan Baez’in yazdığı şarkıdan, 1977’de bu iki insanın adil bir yargılamaya tâbi tutulmadığını söyleyen Vali Michael Dukakis’in itirafına; Dünya çapında ölüm yıldönümlerinde gerçekleşen toplantı ve gösterilerin yaygınlığına kadar birçok tepki, davanın gerçekten de ölümsüz olduğunu ispatlamaktadır.
Bugünün hâkim söylemi, “ya bizimle ya da teröristlerle birliktesiniz”dir. Şüphenin nesnesi olarak Araplar İtalyanların yerini aldı, radikaller hızla terörist olarak damgalandılar; Sacco ve Vanzetti’nin hikâyesi hâlâ güçlü bir biçimde yankısını buluyor.
“Bir önceki gün o anarşist piçlere neler yaptığımı gördünüz mü?”
Birçok İtalyan anarşist için 1920 yılında ABD gerçek bir düşman arazisiydi. Kasım 1919’da Avukat A. Mitchell Palmer, 10.000 tutuklama ile sonuçlanan, göçmenlere, emekçi ve komünist örgütlere yönelik bir dizi polis baskını gerçekleştirdi. Bu polis baskınlarının özel hedefi, 1915 yılında Başkan Woodrow Wilson’ın “millî hayatımızın atardamarlarına ihanet zehrini akıtan çifte vatandaşlı Amerikalılar” olarak tarif ettiği “yabancılar”dı. Bu cadı avı, aralarında Emma Goldman ve Alexander Berkman’ın da olduğu 800 şüpheli radikalin ve “yurttaş olmayan” insanın tutuklanıp sınırdışı edilmesi ile sonuçlandı. Göçmen karşıtı histeri ve paranoyanın kendisine başkanlığı kazandıracağını uman Palmer: “Onların o sinsi ve kurnaz gözleri açgözlülüğü, insafsızlığı, deliliği ve suçu tetikliyor; bir yana eğik suratları, hırsı, yamuk kaşları ve şekilsiz görünümleri yanlış anlaşılmalara mahal vermeyecek ölçüde suçlu tipinin tanınmasını sağlıyor.” diyordu.
Sacco ve Vanzetti sadece birer göçmen değil, ayrıca anarşistti, Vanzetti’nin sonradan ifade ettiği üzere, “radikalin radikali” bu iki anarşist, Kızıl Korku histerisine batırılmış bir milletin en büyük önyargılarıyla yüzleştiler. Dartmouth Profesörü James Richardson 1924’te verdiği yeminli ve yazılı ifadesinde, yeni bir yargılama için her türlü girişimi reddeden Hâkim Thayer’ın şu sözünü aktarıyor: “Bir önceki gün o anarşist piçlere neler yaptığımı gördünüz mü? Bu onları bir süre alıkoyar.”
Tutuklandıklarında her ikisinin üzerinde silâh bulundu, ancak sorgulama esnasında bu konuda yalan söylediler. Onlar katil değil, radikal ve göçmen oldukları için yakalandıklarına inanıyorlardı. Bu yalanlar bilhassa yasal savunmalarına zarar veriyor, Hâkim Thayer’ın onların “katil, serseri ve radikal olduklarından suçluluk bilinci” ile hareket ettikleri iddiasına sarılmasına sebep oluyordu.
Harvard’da hukuk profesörü olan Felix Frankfurter’in ifade ettiği üzere, “Şerif vekilleri tarafından Masonik birlikler ve şerif vekillerinin ‘sağlam’ ve ‘zeki’ temsilci yurttaşlar’ olarak addettiği kişiler arasından seçilmiş jürinin başkanlığını, dava öncesinde bir arkadaşına ‘onlara lânet olsun, her şekilde asılmalılar.’ diyen Walter Ripley yapıyordu.” Thayer’ın “hükümete sadık” olma yönünde jüriyi yönlendirmesi ve onların “müzakere sürecinde Fransa’daki savaş alanlarında dövüşüp hayatlarını veren ve kendisinde simgeleşen Amerikan askeri gibi cesur olmaları”nı istemesi ile sahne tamamlanmış oldu. Hâkim, Sacco ve Vanzetti’nin 1916’da Meksika’ya yaptıkları yolculuk sayesinde askerlikten kaçmış olduklarını biliyordu, Bölge Avukatı Frederick G. Katzmann’ın bu iki tutsağın uçuşları için izin tedarik ettiğini öğrenmesi ve sonrasında da iki anarşistin ateist olduklarını “itiraf” etmesi, davayla ilgili olarak jürinin tam anlamıyla pişmesini sağladı.
Katzmann’ın mahkemedeki Sacco ve Vanzetti’ye yönelik suçlamaları oldukça insafsızdı, jüriden delilleri saklayan Katzmann, FBI’dan aldığı yardımlarla tanıkları sürekli rahatsız edip kabadayılık yaparak onları etkisizleştirdi. Tarihçi Paul Avrich’in de belirttiği gibi, “Katzmann, sanıklara karşı geliştirilen en derin önyargıların açığa çıkmasını sağlayarak jüri üyelerinin duygularına oynadı. Gözaltına alındıkları andan itibaren tüm silâhlar Sacco ve Vanzetti’ye çevrildi; çünkü onlar yabancı, ateist ve anarşistti. Buna bağlı olarak tüm yargılama süreci kara bulutlarla kuşatıldı.”
Davaya sunulan kanıtlar, çapraz sorgularla ve sanıkların olay anında başka bir yerde olduğunu ispatlayan bir dizi kanıtla birçok kez geçersizleştirildi. Ancak tüm bu gerçeklerin davaya çok az etkisi oldu.
Yoğun çabalarına rağmen müdafi avukatı Fred H. Moore’un davaya hiçbir katkısı olamadı. Batı Yakası’nda “radikallerin profesyonel bir savunucusu” ve Massachusetts’teki karışık durumlara pek de aşina olmayan birisi olarak Moore, onu dışsal bir unsur kabul eden müvekkillerinin de kendisine husumet beslemeye başladığı bir gerçeğin içinde boğuldu. Kaçınılmaz olarak bu durum, Savunma Komitesi ile Moore arasında temyiz başvurusu sürecinin nasıl devam edeceği meselesiyle ilgili olarak kimi fikir aykırılıklarına sebep oldu ve 1923 Ekim’inde Moore’un yerine William G. Thompson getirildi.
Bu sebeple yapılan hukukî manevralar ve dehşet verici tarafgirliğin ötesinde, Sacco ve Vanzetti’nin hikâyesi aynı zamanda iki emekçi insanın hikâyesiydi.
İyi bir ayakkabıcı ve fakir bir balıkçı
Sacco ve Vanzetti, anarşizme yönelik aynı aşkı duyup Luigi Galleani’nin etkisi altında olan küçük bir anarşist grubun üyesi olarak tanışmış olsa da, bu iki insan birbirinden farklı hayatları tecrübe eder.
Nicola Sacco, Güney İtalya’da küçük bir kasaba olan Torremaggiorre’de 22 Nisan 1891’da doğar ve uzun yıllar babasının üzüm bağında çalışır. 1908’de 17 yaşındayken ABD’ye göç eder, bir yıl sonra Milford Ayakkabı Şirketi’nde iş bulur. İşindeki kalite ve hız sebebiyle Sacco’ya saygı duyulur, Three-K Ayakkabı Şirketi’ndeki ayakkabı işçileri için açılan gece okulunda zanaatıyla ilgili önemli konuları öğrenir. 1916 yılında askerden kaçmak için Meksika’ya gider ve sonrasında Three-K Ayakkabı Şirketi’ne geri döner. Sacco’nun suça iştirak edemeyecek bir insan olduğuna inanmayı her zaman sürdüren fabrika sahibi Michael F. Kelley’in arzusu üzerine fabrikada gece bekçiliği görevine getirilir. Kelley onunla ilgili olarak, “Sabah saat 4’te bahçede, akşam saat 7’de fabrikada olan, akşam yemeğinin ardından tekrar bahçesine geri dönen, gece saat 9’a, 10’a kadar orada kalan, su taşıyan, ihtiyaç duyduğu sebzeleri toplayıp onları fakirlere veren bir insan yol kesen bir haydut olamaz.” değerlendirmesini yapar.
ABD’ye geldiğinde sadık bir cumhuriyetçi İtalyan olan Sacco kısa bir süre sonra anarşist olur. Milford Ayakkabı Şirketi’nde bir dizi greve katılır ve Kelley onun Three-K Ayakkabı Şirketi’nde radikal metinler dağıttığını fark eder. Kelley “bu işte para yok” diyerek ona kimi tavsiyelerde bulunur.
Sacco 1912’de evlenir, bir yıl sonra 1913’te Dante adında bir oğlu olur. Kızı İnes 1920’de tutuklanmasının hemen ardından Dünya’ya gelir.
Bartolomeo Vanzetti, İtalya’nın sanayi açısından gelişkin olan Kuzey bölgesindeki Villafalletto kasabasındandır. 11 Haziran 1888’de orta sınıfa mensup dindar bir Katolik ailede dünyaya gelir. 13 yaşına dek okula gider ve sonrasında babası onu fırıncı olarak yetişmesi Cuneo’ya gönderir. Vanzetti orada yazdığı bir yazısında “ilk kez zor ve acımasız olan emeğin tadına vardım.” diye hayatına ilişkin bir not düşer. Altı yılın ve sayısız işin ardından ağır hasta olarak Villafaletto’daki evine geri döner. Ona çok iyi bakan annesi kısa bir süre sonra ölür; bu gelişme Vanzetti’yi derinden etkiler. Pek de uzun olmayan bir süre zarfında, 9 Haziran 1908’de İtalya’yı terk eder. O günlerde 20 yaşındadır.
Aile kurup para biriktiren, bahçesiyle meşgul olan ve sonrasında radikal harekete iştirak eden Sacco, ABD’deki İtalyan cemaati içinde kurduğu yeni hayata hızla alışırken Vanzetti, ülkenin dört bir yanını dolaşan gezgin bir işçi ordusunun parçası olur. 1920’de tutuklandığında seyyar balık satıcısı olarak çalışmaktadır.
Felsefeci olarak görülebilecek olan Vanzetti, Springfield ve Meriden’de sıradan işlerde çalıştığı dönem boyunca sınıf bilincinin propagandacıların icat ettikleri bir ifade değil, gerçek ve yaşamsal bir güç olduğunu görür ve bu bilincin, artık birer yük havyanı olmaktan kurtulmak isteyip insan oluşlarını fark edenlere ait olduğunu anlar. Hevesli bir okuyucu olan Vanzetti, tutuklu olduğu dönem boyunca eğitimini epey ilerletir. Yazdığı sayısız mektup, romancı Frederick Lewis Allen’ın “göründüğü kadarıyla, mutemetin cinayetine iştirak etmesi imkânsız olan, zekâ açısından olağanüstü bir insan, karakteri asaletle yüklü bir entelektüel ve felsefî bir anarşist” ve köşe yazarı Heywood Broun’un “o günlerin en büyük insanlarından biri” olarak tarif ettiği bir kişinin görüşlerini sunmaktadır.
Belki de, ülser şüphesi yüzünden kararlılığının zayıfladığı ve 1925’te kısa bir süre delilik suçlaması yüzünden Bridgewater Hastanesi’nde kaldığı dönemde onu ayakta tutan, sadece sahip olduğu entelektüel disiplin ve irade gücüdür.
Sacco kendisi için pek de hayırlı olmayan sınırlı İngilizcesi ile uzunca bir süre hastanede kalır. İlk kez 1922’de İngilizce sözlük ister ve ilk mektubunu yazar. Mektuplaşmaları onun takip eden yıllar boyunca oluşan fikirlerinin çerçevesine dönük genel bir bakış sunmaktadır. Vanzetti, temyiz aşaması ile ilgili yeni gelişmelere ve işçi sınıfının birleşip kendilerini kurtaracağına dair iyimser bir tutum sergilerken Sacco, her şeye rağmen kendilerinin idam edileceği konusunda ikna olmuştur. Cezalandırmaya ilişkin mahkemeye sunduğu son ifadesinde, “verdiğiniz hüküm iki sınıf, yani mazlum ve zengin sınıf arasında yaşanan çatışmanın sonucunda biçimlenecektir. Bizler kitabı ve kendisine ait bir edebiyatı olan insanlara yoldaşlık ediyoruz. Sizler bu insanlara zulmediyor, onlara baskı uyguluyor ve onları katlediyorsunuz.” der. Sacco, New England Sivil Özgürlükler Komitesi üyesi Cerise Jack’e gönderdiği mektupta, rüyasında savaşan işçilerle askerlerin birleşmesi için yalvarırken öldürüldüğünü anlatır, kendisini şehitlik mertebesinde gösterirken, kötümser bir bakış açısına sahip olduğunu dolaylı olarak ifade eder. Bu yaklaşım, Vanzetti’deki idealist tutumla çelişir.
Bu idealizme bağlı olarak Vanzetti pratik anarşizmini ilerletir. Bir yerde, “Ben ve Nick anarşistiz, radikalin radikaliyiz -bizler siyah kedileriz, tüm bağnaz insanların, sömürücülerin, şarlatanların, sahtekârların ve zalimlerin tepesine çöken terörün adıyız.” diye bağırır. Bu yüzden ikilinin uzun süre destekçisi olan gazeteci Gardner Jackson, Vanzetti’yi kuşatan “tümüyle dingin bir aura” tespitinde bulunup onu betimlerken, Paul Avrich konuyla ilgili olarak, “destekçileri tarafından zararsız hayalperestler biçiminde resmedilmelerinin ötesinde onların anarşist hareketin şiddete dayalı bir ayaklanmayı ve suikast ve dinamit de dâhil her türlü silâhlı misillemeyi vazeden bir koluna mensup olduğu”na dair kendi görüşünü öne çıkartır.
Kendi onurunuz için onları kurtarın
Sinclair, davadan etkilenen ilk edebî figür değildir. Tüm yazar, şair ve sanatçı kuşağı meseleden haberdardır ve süreç içinde radikalleşir, çünkü 1928’de Edmund Wilson’ın ifade ettiği gibi, “dava, tüm sınıflarıyla, bu sınıfların bakış açıları ve ilişkileriyle Amerikan hayatının tüm anatomisini açığa vurur, ayrıca politik ve toplumsal sistemimizin neredeyse tüm temel meselelerini su yüzüne çıkartır.”
Örneğin romancı John Dos Passos Savunma Komitesi’nde birkaç yıl boyunca çalışır ve komitenin Savunma için Hitap’ı kaleme alır. Arasında üç ciltlik romanı ABD ve “Bizim milletimiz Amerika, dilimizi ters yüz eden, babalarımızın konuştuğu temiz sözcükleri kirletip onları bozan yabancılara yenilmiştir.” diyen Palmer’ın göçmen karşıtı retoriğini tepe taklak etmek amacıyla montajlanmış bilinç akımı içinde kalarak kaleme aldığı Kamera Gözü (50) gibi kapsamlı edebî çalışmalara imza atar.
Fakat dava, ona doğrudan dâhil olanları daha fazla etkiler. Sacco ve Vanzetti’nin Istırabı adı altında bir dizi çizim yapan ressam Ben Shahn’ın şu ifadeleri oldukça çarpıcıdır:
“Tüm doğru resimleri gördüm ve tüm doğru kitapları okudum: Vollard, Meier-Graefe ve David Hume. Fakat bunun hiçbir şeye katkısı olmadı. O noktada, Sacco-Vanzetti davası üzerine düşünmeye başladım. 1927’de elektrikli sandalyede idam edildiler ve ben Avrupa’da davaya karşı düzenlenen gösterilerin hepsini -hatta oradakilerden daha fazlasını burada- gördüm. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi kadar büyük olan bu olaya tanık olduğumda uzun süre yaşamak konusunda yeterince şanslı olmayı arzuladığımı hatırlıyorum. Ve birden fark ettim ki hayattayım! Şimdi burada bir başka çarmıha gerilme vak’ası yaşanıyor. Bu da altı çizilmesi gereken bir durum!”
İronik olarak, Istırap ve Çarmıha Gerilme gibi, Shahn’ın kullandığı kimi sözcüklerin dinî yan anlamları, bu tip ifadelerin “ne Tanrı ne efendi” gibi anarşist ilkelere hakaret olduğunu düşünen bazı komünist grupların da içinde olduğu, Sacco ve Vanzetti’yi kurtarmak için başlatılan kampanyanın kimi üyelerini kızdırır.
Sanatçılar George Grosz ve George Biddle çalışmalara katılır, onlara, birçok liberal ve radikal yayında çalışmalarına yer verilen sayısız politik karikatürist de eşlik eder.
Diğer birçok ünlü kişi adalet için verilen kavgaya dâhil olur. H. G. Wells, birçok Amerikalı yayınevinin yayınlamayı reddettiği, 1927 tarihli İki Radikalin Kasıtlı Katli adlı oyununu nihayet Dünya’nın İzlediği Yol başlığı altında toplanan makaleleriyle birlikte okuyucusuna sunar. Kadınların oy hakkı savunucusu Elizabeth Glendower Evans’ın Yeni Cumhuriyet ve davaya yönelik ilk yorumlardan biri olan Yabancılar başlıklı makaleleri de aynı kaderi paylaşır. Fransız yazar Anatole France’ın aynı yıl yayınlanan Amerikan Halkı’na adlı yazısı şu ricayla sona erer: “Kendi onurunuz, çocuklarınızın ve henüz doğmamış kuşakların onuru için, onları kurtarın.”
İki İtalyan politik tutsağın içinde yaşadığı berbat durumun ve adaletin açıktan yanlış yöne sevk edilmesi gerçeğinin kamuya duyurulmasında Avrupa’daki aydınlar ve radikaller önemli bir rol oynarlar. Filozof Bertrand Russell, “Bu insanların politik görüşleri adına mahkûm edildiği ve onların, yanlış da olsa, düşüncelerini ifade etmelerine izin verilmesi gerektiği yönünde kanaat oluşturmaya zorlandım, çünkü bu insanlar yaşamaya hakkı olmayan bu tarz görüşlere sahip oldukları için alıkonuluyorlar.” diyerek kampanyaya önderlik eder. Russell, kampanyanın ilerleyen aşamalarında o denli başarılı olur ki, birçok İngiliz parlamento üyesi Sacco ve Vanzetti’yi destekleyen konuşmalar yapar ve hatta eski Başbakan Ramsay MacDonald şu sözü sarf etmek zorunda kalır: “Umarım ki, ABD’nin sahip olduğu şeref bu idamın dehşetinden kurtulacak düzeydedir.”
Dünya genelindeki gazete ve dergiler, Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya’daki kitlesel toplantıları ve isyanları rapor ederler. Mussolini, sonradan kanıtlandığı üzere, İtalya ve ABD hükümetleri arasında gerçekleşen bir diyalog aracılığıyla, ABD’nin iki anarşiste yönelik muamelesini övüp sınırdışı etmenin yükünden kendisini kurtardığı için teşekkür etmesine rağmen, bu iki insan için açıktan ricada bulunur.
“Yasal cinayet”ten iki yıl sonra Anarşist Emma Goldman, meseleyle ilgili olarak, aralarında Alexander Berkman ile kaleme aldığı ateşli bir makalenin de bulunduğu sayısız yazı yazıp birçok farklı yerde konferans verir. Tekrar ABD’ye geri dönecek olursak; sosyalist lider Eugene V. Debs, kendisine yazılmış mektupların da gösterdiği üzere, Sacco ve Vanzetti ile düzenli olarak temas kurar. Bu mektuplarda ifade ettikleri gibi, Sacco ve Vanzetti, kimi ideolojik farklılıklara rağmen, dayanışmanın önemini kabul etmektedir. 1921’de cezaevinden salıverilmesinin ardından Debs, kendisine “özgürlük ödemesi” olarak verilen beş doları savunma fonuna bağışlar. İki anarşistin idamından önce Rahibe Jones “Onları asla idam edemezler.” diye haykırır. Helen Keller ve Charlie Chaplin, iki politik tutsağın içinde bulunduğu kötü durumun son bulmasına yönelik taleplerini yüksek sesle dillendirir.
Sacco ve Vanzetti davası, Massachusetts’te ve tüm Dünya’da anarşistleri, komünistleri ve göçmenleri bir araya getirir. Komünist gazeteci James P. Cannon davayla ilgili sayısız yorum kaleme alır ve herkesi Savunma Komitesi etrafında politik bir birlik oluşturmaya çağırır: “Birçok meseleye ilişkin farklı görüşlere sahip olabiliriz; fakat şu yedi yıl içinde emin olmamız gereken bir şey var […] biz Sacco ve Vanzetti’nin, kitlelere yönelik kapitalist sömürüye karşı isyan etmek dışında, her türlü suç karşısında masum olduğuna inanıyoruz.” Meseleyle ilgili olarak düzenlenen ve yüz binlerce işçinin katıldığı ABD genelindeki mitingler, ağır polis baskısı ve yüzlerce gözaltıyla sona erer.
Sacco ve Vanzetti’nin elektrikli sandalyeye gönderilmesinin ardından dava onlarca yıl yankı bulmaya devam eder. Bu dava, tarihin çeşitli aşamalarında baskı ve mücadeleye ait doğanın esas olarak aynı kaldığı konusunda bizi bilgilendirirken, bizler kendilerini “iyi bir ayakkabıcı ve fakir bir balıkçı” olarak tanıtan ve inançları için ölen bu iki insandan umut ve cesaret devşirebiliriz. Bu inanç, sefalet ve sömürüden kurtulmuş bir dünya yaratabileceğimizle; başka bir dünyanın mümkün olması ile ilgilidir.
Vanzetti’nin kendisi ile ilgili olarak söylediği gibi:
“Bu olay yaşanmamış olsaydı, hayatımı cadde köşelerinde herkese tepeden bakan insanlara laf anlatarak geçirecektim. Kimsenin tanımadığı, dikkatini çekmediği, hatalarla yüklü bir insan olarak ölecektim. Şimdi yaptığımız ise bir hata değildir. Bu bizim meslekî başarımız ve zaferimizdir. Bütün hayatımız boyunca hoşgörü, adalet ve şimdilerde bizim de anlayış tarzımızla insanlara bakan herkes için çeşitli ümitler besledik. Bizim sözlerimiz, bizim hayatlarımız ve acılarımız; iyi bir ayakkabıcı ve fakir bir seyyar balık satıcısının hayatını almak, tüm bunlar hiçbir şeydir! Sahip olduğumuz şu son ân, çektiğimiz bu son ıstırap bizim zaferimizdir.”
John Davis
Sacco ve Vanzetti için Methiye: “Onlar Ölü Şimdi”
Bu bir şiir değil,
Bu, gri mapus elbiseleri içinde iki adam,
Biri yedi yıldır işlememiş elinin hasta canına bakıyor.
Bilir misin bir yılın kaç çektiğini
Ya da
Bir gün yirmi üç saatken mapus döşeğinde
Parmaklıklar boğarken insanın hayâllerini
Kaç saat var bir günde?
Bilir misin hücredeki insanın hayâllerini?
Onlar ölü şimdi.
Yine kazandı zift kokulu çarklar,
Yandı tüm bedenleri.
Etleri Massachusetts’in mavi göğüne,
Hayâlleri rüzgâra karıştı.
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Vali’nin sekreteri dürttü Vali’yi,
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Yüksek Mahkeme Yargıcı dürttü kendisini,
“Onlar ölü şimdi” diyerek
Üniversite Rektörü dürttü nefretini.
Tüm ölülerin yüzünde kuru bir gülümseme belirdi;
Öldü beyaz yakalı,
İpek şapkalı,
Redingotlu adam.
Atlayıp otomobillerine,
Gezdiler bir uçtan bir uca Boston sokaklarını.
Artık özgür hayâlleri,
Uzakta artık o zift kokan hücre.
Sesleri, dillerine yabancı on binlerin nefesinde yankılandı
Ve aynı şarkıyı hep bir ağızdan söyledi on binler.
Şarkı çığlık olup patlattı Massachusetts’in kulak zarını.
Şimdi varsa cesaretin buna şiir de!
John Dos Passos
Kaynak: John Dos Passos, “They Are Dead Now” New Masses [Onlar Ölü Şimdi -Yeni Kitleler], Ekim 1927.
Devamını oku ...

Türkiye’nin Parçalanması ve Ermeni Sorunu

Şüphesiz şu an Doğu Sorunu’nun gelişiminin en kritik aşamalarından birindeyiz ve bugünkü savaş “Hasta Adam”ın dermansız bedeninin üzerinde zaman zaman yürütülen alışılmış sancılı operasyonlardan bir diğeri olarak görülmelidir.
Bu çok uzun süredir devam etmektedir. Doğu Sorunu’nu oluşturan öğelerden bir teki bile barışçıl yollarla çözümlenmemiştir ve uluslararası ilişkilerin cephaneliğindeki mevcut tüm olası zorlama biçimleri uygulandığı hâlde, Avrupa diplomasisi Türk hükümetinin mevcut düzeni değiştirmekteki inatçı isteksizliği, daha doğrusu bu kapasiteye sahip olmayışı karşısında çaresiz kalmaktadır. Elbette sorunların çoğunu uzun süre çözümsüz bıraktığı için bazı felâketlerden veya diğerlerinden bir dereceye kadar diplomasinin kendisinin sorumlu olduğu doğrudur. Ama iyi niyet ve azami çeviklik göz önüne alınsa bile Türkiye’nin sınırlarını en azından Asya’nın beşiğine kadar çekerek daraltmasına yol açacak olan felâketlerden birini önleyemeyeceği de doğrudur.
Doğu Sorunu’nu meydana getiren öğelerden biri Makedonya sorununa benzer nedenlerden doğan Ermeni sorunudur. Eğer ilki, nihai çözümü gerektiren bir savaşa yol açabilmişse, Ermeni sorunu gündemin gelecekteki konusu olmalıdır; çünkü bu sorun Makedonya’dakinden her zaman daha kötü olmuştur. Makedonya açısından Bulgaristan’ın yakınlığı büyük bir avantaj oluşturmuştur.
Gerçekte, Makedon devrimci hareketi Bulgaristan’da sadece moral değil, maddî destek de bulmuştur: Başarısız bir yükselişten sonra Makedon devrimciler kendilerini güvenli ve hatta hoş karşılandıkları bir barınağın beklediği Bulgaristan’a çekilmişlerdir. Ayrıca (Bulgaristan’ın yakınlığının en önemli sonucu olarak) Türkiye, Makedonya’yla baş etmek için fazla ileriye gitmemektedir, mevcut Bulgaristan tehdidinin bir gün aktif müdahale biçimini alacağını hesaba katması gerekmektedir.
Türkiye’nin Ermeni nüfusuysa tamamen farklı bir konumda bulunmaktadır. Başarılı operasyonlarda bile, başkaldıran güçler, uzun süre Türk topraklarında kalamamakta ve sınırın ötesine -yani İran’a veya Kafkasya’ya- çekilmek zorunda kalmaktadır. Türk hükümeti bilindiği gibi, İran’ı çok az dikkate almaktadır ve Ermenilerin izlenmesi İran toprakları içinde de sürdürülmektedir. Ayrıca sınır ötesine çekilirken Ermeniler, Türklerden daha az tehlike oluşturmayan İranlı Kürtlerle de çatışmalara girmektedir. Rus topraklarında Ermeni kaçaklar her zaman kendilerini saklamak zorunda bırakıldılar, çünkü Rus otoriteleri onları Türkiye’deki mevcut ürkütücü koşulların kurbanı olarak değil, sadece devrimciler olarak görmektedir. Ve herkesin bildiği gibi, devrimciler Nikaragua’dan veya Filipinler’den gelmelerine bakılmaksızın her zaman hapishaneye atılmalıdır. 1890’larda ve 1900’ların başında Kafkasya”daki hapishanelerin yüzde ellisi, tüm suçları medeni dünyayı titreten sistematik katliamlara maruz kalan yurttaşlarının durumunu iyileştirmekle ilgilenmek olan “siyasî suçlular”la doluydu. Prens Lobanov-Rostovskiy gibi diplomatlar, Abdülhamit’e Ermenileri yok etmek için açık çek verdi ve Prens Golitsin gibi yöneticiler sultanın katliamlarını protesto etme cesaretini gösterenleri hapishaneye yolladı.
Şimdi Ermeni sorunu bir kez daha güncel hâle geldi. Gerçekte sorun hiçbir zaman yok olmamıştı, sadece 1894-1896’daki korkunç katliamların halkı mutlak bir umutsuzluğa düşürdüğü ve devrimci örgütlerin kaynağını kuruttuğu 1897-1901 yılları arasındaki süreçte hafifledi. Ermenilerin diplomatik müdahalenin gücüne inançlarını yitirdiğini eklemek gerekmektedir ve bu nedenle devrimci hareket geçici olarak ertelenmiştir. Harekette 1901’de başlayan, 1904’te ünlü Andranik tarafından yönetilen Samsun isyanıyla sonuçlanan bir canlanma gözlendi. Ancak bu eylem hiçbir olumlu sonuç doğurmadı ve Andranik bazı partizanlarıyla birlikte yerleştiği dağları terk etmek zorunda kaldı. Yine de o zamandan itibaren yoğun devrimci propaganda, insanların silâhlandırılması ve münferit isyanlar kesintisiz devam etti. Türkiye’nin bir anayasa oluşturması daha uzun süre ertelenseydi, Ermeni ve Türklerin katıldığı geniş çaplı bir isyana, Türkiye Ermenistan’ının sahne olması büyük bir olasılık olurdu.
Türk anayasası Ermeniler arasında yeni umutları alevlendirdi. Doğru, onlar için tüm bunların anlamı durumlarının iyileştirilmesine dair verilen vaatlerden ibaretti ama onlar Abdülhamit mutlakiyetçiliğini ortadan kaldıran insanların sözlerine inanmaya istekliydiler. Hatta on bin kurbanla birlikte Adana’yı bağışladılar, o korkunç katliamlardan sonra bile Jön Türklerin ettikleri yeminlere inançlarını yitirmediler. Ermenilerin Türklerle el ele çalışma isteği, en etkili Ermeni Partisi Taşnaksütyun’un anayasal rejimi desteklemek için Jön Türklerin İttihat ve Terakki Partisi”yle resmî bir pakt kurmasına ve kültürel-ulusal özerkliğe doğru ilerleyecek yerel hükümet önlemlerini yürürlüğe koymasına kadar ileri gitti. Bundan hemen sonra aynı Ermeni partisinin ısrarıyla hükümet, Türkler arasındaki gerici öğelerin muhalefetine aldırmaksızın, Müslümanlar gibi Hıristiyanları da askerî hizmete tabi kılmaya karar verdiler ve 1909’un sonunda vilayetlere yönelik olarak İçişleri Bakanlığı, idarî yerel yönetimlerin ve bölge sakinlerinin temsilcilerinin katıldığı konseylerin kurulmasını öngören bir yasa oluşturdu.
Ancak Türkiye’de her zaman olduğu gibi âdemi merkeziyetçilik, kâğıt üzerinde, hükümetin sözleri ise havada kaldı. İçerik, önceki gibi kalırken, anayasanın sadece dış görünüşü değiştirdiği herkes tarafından anlaşıldı. Söz verilen reformların bir tanesi bile gerçekleştirilmedi ve son bir yıl boyunca Ermeni bölgelerinde şu an ürkütücü boyutlara ulaşan sistematik katliamlar başladı. Böylece, bu yılın Mart ayından beri geçen altı aylık sürede sadece Van ilinde altmış Ermeni öldürüldü ve iki yüzün üzerinde Ermeni yaralandı veya soyuldu. Merkezî hükümete yapılan başvuruların ve yerel otoritelerin hareketsiz kalmasıyla ilgili şikâyetlerin hepsi sonuçsuz kaldı. Bu ölümlerden sorumlu kişiler hâlâ serbest olmakla ve zorbalıklarını sürdürmekle kalmayıp, yetkili mercilerin korumasına da sahipler. Ermeni Patriği”nin şikâyetlerine karşılık Dâhiliye Nazırı’nın verdiği cevap oldukça tipiktir: “Bu olayda sıra dışı bir şey görmüyorum, sadece olağan cinayetler. Eğer bu şiddet eylemleri olmasaydı hükümetin varlığını bir anlamı olmazdı.”
Bu tür bir karşılıktan sonra, Ermenilerin tekrar kaderine terk edildiği ve Ermeni katliamlarının doğal ve normal bir şey olarak görüldüğü açıktır. Böylece, anayasanın ilânından beri Ermeni sorunu ilk kez tekrar ortaya çıktı ve bu başlık altında Ermenistan’daki mezalim haberleri Ermeni gazetelerinde yayınlanmaya başladı: Bu yolla Türkiye’nin ötesinde Avrupa kamuoyuna dolaylı bir çağrı yöneldi.
Ermeni sorununun nedenleri, yabancı öğelere karşı Türk yönetici sınıfının geleneksel politikasında ve Ermeni bölgelerindeki yerleşiklerin ekonomik konumlarında aranmalıdır. Jön Türklerin ünlü Osmanlıcılığı kısa sürede İslamcılığa ve daha sonrasında Türkçülüğe dönüştü. Yeni rejimin ve genelde imparatorluğun bütünlüğünün sağlamlaştırılmasının nüfusun tüm öğeleri arasında, din ve ulus farklılığı gözetmeksizin tam ve gerçek hak eşitliği sağlanmasıyla mümkün olduğunu kabul ettikleri ve bu hak eşitliğini Osmanlıcılık kavramıyla tanımladıkları bir anda, Jön Türkler, Selanik’teki kongrelerinde (1910 Ekim) Müslüman milliyetlerin gayri Müslimlere göre ayrıcalıklı olduğunu ilân ettiler ve Türk unsurların devletin dayanacağı destek olduğunu açıkladılar. Özellikle “Hıristiyanlar”, -fermanlarını böyle haklı gösteriyorlardı- güvenilemez bir unsur olarak tanımlandılar. Bu halkların Rumeli’de gözlerini Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’a ve Anadolu’da büyük güçlere ve özellikle Rusya’ya çevirdikleri düşünülüyordu. Hıristiyanlar kendilerini asla gerçekten Türk İmparatorluğunun vatandaşları olarak göremezler ve bu nedenle bunlara ancak tahammül edilebilir. Durum böyle olunca, onlara eşit haklar sağlamak ve özel ulusal çıkarlarını ve özlemlerini tanımak insanın kendi evinde çöküş koşullarını yaratması anlamına gelecektir. Müslüman milliyetler açısından da hepsine aynı güveni duymak mümkün değildir, çünkü Araplar ve Arnavutlar ayrılıkçı eğilimler beslemektedir ve Kürtler kolaylıkla Rus propagandasının etkisi altına düşebilmektedir. Böylece hükümetin güvenebileceği tek unsur Türk nüfusu olmakta ve bu yüzden İttihat ve Terakki Komitesi’nin ve Türkiye hükümetinin ilgisi, Türkî aileye mensup diğer milliyetlerle birlikte Anadolu ve Rumeli’deki Türklerin ekonomik konumunu ve siyasî etkisini güçlendirmeye yönelmektedir. Bu yöndeki ilk adım “muhacir” (iskân) girişimini başlatmak olmuştur. Jön Türk meclisi Bosna, Bulgaristan, hatta Afrika ve Afganistan’dan Türklerin Hıristiyan nüfusun çoğunluğu oluşturduğu bölgelere yerleştirilmesi amacıyla harcanmak üzere büyük bir tutar onayladı. Kısa bir süre içinde Makedonya’daki ve bir dereceye kadar Ermenistan’daki en iyi yerler muhacirlere verildi, bu proje başarılı olmadıysa ve muhacirlerin çoğunluğu eve geri döndüyse bu durum Türk hükümetinin herhangi bir şeyi örgütlemedeki yetersizliğine bağlanmalıdır. Bir süre önce bu proje için meclisten para istediklerinde gelip “büyük Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamak için can atan mutsuz dindaş”larının kaderine gözyaşı döken ve dövünen Jön Türkler kısa sürede onları tamamen unuttular ve tüm dikkatlerini büyük feodal beylerinin sempatisini kazanmaya yönelttiler. Bu beyler, Jön Türk komitelerinin finansmanına büyük katkı sağlayarak meclis seçimlerinde komitenin adaylarına söz verdikleri oylar karşılığında, işçi kitlelerinin korkunç şekilde sömürülmesi haklarını güvence altına aldılar. Son tahlilde, Jön Türklere göre anayasa için en güvenilir desteği sağlayacak olanlar bu toprak sahipleriydi.
Ermeniler için özellikle büyük bir talihsizlik, komşuları Kürtlere verilen ayrıcalıklı konumdu. Kürtlere ilişkin politika Abdülhamit zamanından sonra çok az değişti. Yarı göçmen Kürt aşiretleri Rusya’ya karşı bir kale olarak görüp, Türkler için hâlâ bir karabasan olan Kazaklara karşı Kürtler arasından atlı birlikleri kuran ve ikinci olarak Ermenileri kontrol altında tutmak için onları bir silâh olarak kullanan Abdülhamit bu Kürt aşiretlere özel bir ayrıcalık gösterdi. Jön Türkler bu politikayı sürdürdü. İlk planda onlara göre Kürtler hükümete karşı ayaklanmayan tek halktı ve Jön Türkler onların da hoşnutsuzlar kampına katılacakları korkusuyla Kürtleri kızdırmaktan çekiniyordu. Ayrıca Rus ajanlarının sınır bölgelerindeki Kürtler arasında yoğun propaganda yürüttükleri söylentileri son iki yıldır duyulmaktaydı. Bu durum Jön Türkleri yalnızca Kürtlere verilen ayrıcalıkları sürdürmeye değil, ayrıca anayasanın kabulünden sonra dağıtılan Hamidiye Alayları’nı (sadece bir isim değişikliğiyle birlikte) yeniden canlandırmaya zorladı. Son olarak tüm dostça sözlerine rağmen Jön Türkler, çoktan belirtildiği gibi, diğer Hıristiyan halklarda olduğundan daha da fazla Ermenilerin Osmanlıcılığının içtenliğine güvenmediler ve Ermenilerin ilk fırsatta aktif mücadele yolunu seçeceklerini düşündüklerinden Kürtleri onlara karşı devamlı bir tehdit olarak ellerinin altında tuttular.
Son cinayetlerin sorumluları bu nedenle tutuklanmamış veya cezalandırılmamıştır. Ermeni temsilcilerinin başvurularına merkezî hükümet yerel otoritelerin sorumlu olduğu karşılığını vermiştir ve Kürtlerin aşırılıklarıyla mücadele etme isteklerini kanıtlamak için orada burada vali değişikliğine gitmişlerdir: ancak diğer tarafta yerel otoriteler Kürtlere karşı yürüttükleri çabalarının merkezî hükümet tarafından engellendiği şikâyetinde bulunmuştur.
Ermeni sorununu doğuran siyasal nedenlerden biri Ermenilerin neredeyse hiç var olmayan haklarıdır. Ermenilere karşı yürütülen şiddet eylemlerinin suç olarak değerlendirilmediğini çoktan gördük. Yine de bir şiddet olayı mahkemeye ulaşabilirse, her zaman saldırganın aklanmasıyla sonuçlanmaktadır çünkü hiçbir Müslüman kendi dindaşına karşı ve bir “gâvur” lehine tanıklık etmek istememekte veya edememektedir ve Hıristiyanların ifadesi Müslümanlara karşı dikkate alınmamaktadır. Elbette kanun bu kapsamda Müslümanlar ve gayri Müslimler arasında ayrım yapmamaktadır. Ancak kısmen Abdülhamit rejiminden miras kalan ve genelde onun geleneğinin ruhuyla yetiştirilen görevliler yasaya çok az aldırış etmektedir ve azimli bir şekilde bölgelerin iç kısımları başta olmak üzere anayasayı tanımayı reddetmektedir. Şimdi neredeyse Anadolu illerinin her yerinde eski rejimin özelliği olan aynı kanunsuzluk ve keyfilik hüküm sürmektedir. Bir yapı olarak resmî görevliler halkı perişan eden en büyük fenalıklardan ve Türk devlet sisteminin çökmesindeki ana faktörlerden biridir.
Şimdi Ermeni bölgelerindeki ekonomik duruma dönersek, ilk olarak tarım sorununu ele almalıyız. Bilindiği gibi Ermeni nüfusunun yüzde 90’ından fazlası tarımla uğraşmaktadır. Ancak günümüzde Ermeni köylüler neredeyse tamamen tek yaşam kaynaklarından mahrum bırakıldılar. Çünkü 1894-96 katliamları sırasında Kürt beyleri sadece kaçan Ermenilerin değil, evlerinde kalanların da topraklarına el koydular. Anayasanın kabulünden sonra Ermeniler topraklarının kendilerine geri verilmesi için birkaç kez hükümete başvurdular. Ancak Türk mahkemelerini saran kırtasiyecilik ve çoğu gerçek toprak sahibinin bu haklarını kanıtlayacak belgelerinin noksanlığı nedeniyle bu konuları mahkeme önüne getirmek, pratikte Ermenilerin haklarını terk etmesi anlamına gelmektedir. Sonuç olarak Ermeni Patriği ve Taşnaksütyun Partisi sorunun idarî çözümünde ısrar etti ve Said Paşa kabinesi uzun bir tereddütten sonra şu öneriyi kabul etti: ilgili bölgelere gidecek ve toprak sorununun yerinde çözümünü sağlayacak bir komisyon bile atadılar. Ancak bu komisyon İstanbul’u terk etmedi ve biz şimdi feodal beyler tarafından Ermeni topraklarına yeni el koymaların yaşandığı hakkında duyumlar almaktayız. Buna berbat vergi sistemini ve ağırlıklı olarak Ermenilere yüklenen aynî vergi ve haracı eklersek, sadece bu kişilerin uzun süren ıstırap içindeki tutumlarına şaşırabilir ve korkunç durumlarından kaçma için bugüne kadar her şeyi göze alacakları bir çaba niye göstermediklerini merak edebiliriz.
Ancak anayasanın Ermenilerin yaşadıkları cehennemî koşullara hiçbir değişiklik getirmediğini söylemek yanlış olur. İlk olarak eski rejimin temsilcileri ve profesyonel kabadayılar yeni rejime karşı nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı ve bu nedenle bir şaşkınlık içindeydiler, özellikle merkezdeki Ermeniler bir parça daha özgür soluk alabiliyordu. Hızla siyasî kulüpler, kütüphaneler ve okuma salonları açtılar ve okullarının ve hayırsever, eğitsel topluluklarının her biçiminin sayısını artırdılar. Ama bütünde Ermeniler önceki gibi “gâvur”, yani Türkler ve Kürtlerin istedikleri gibi muamele edebilecekleri varlıklar olmaya devam ettiler. Ermeniler üzerinde başkentteki yerleşiklerin bile muaf olmadıkları katliam tehdidi hâlâ bulunmaktadır. Geçen sene İttihat ve Terakki Partisi ve İtilaf ve Hürriyet arasındaki mücadele keskinleşip aralarında açık bir çatışma olabileceği düşüncesi oluştuğunda Ermenilerin bazı Türk dostları bir katliam olabileceği için Ermenilerin önlem aldıklarını belirtmiştir. Tamamen Türk partileri içeren bir çatışma ve Ermenilerin katliamı arasında bir bağlantı olası görünmemektedir, ancak Ermeniler Türkiye’nin siyasî ve toplumsal hayatındaki herhangi bir büyük olayın Ermenilerin katliamına yol açacağı gerçeğine alıştılar. Bir Ermeni ileri geleni İstanbul”da bana “Gelecek yıl burada bir katliam olabilir” dedi. Neden böyle düşündüğünü sordum. “Neden demekle neyi kastediyorsun? Panama Kanalı’nın gelecek yıl açılacağını unuttun mu?” dedi. Bu yılın baharında İstanbul’da dolaşan bir söylentiye göre Fransız elçiliği Erzurum’daki konsolosundan orada gerçekleşen Ermeni katliamıyla ilgili bilgi almıştı. Erzurum mebusu Bay P. ile birlikte Fransız elçiliğine gittim. Orada bize söylentinin temelsiz olduğu belirtildi. Yine de Bay P. çok üzgündü. “Elçiliğin katliamla ilgili haberi şimdi yalanlamasının ne önemi var? Asıl trajik olan, böyle söylentilerin her yerde dolaşabileceği ve bizim bunlara inanabilecek olmamızdır” dedi.
Tüm bunlardan sonra geriye şu soru kalmaktadır. Türk bölgelerindeki Ermenilerin durumu nasıl iyileştirilebilir ve Türk hükümeti kendi içinde Ermeni sorununu çözebilir mi?
Bu soruyu kendim cevaplamak yerine Türkiye’yi ve parti liderlerini iyi bilen bir Taşnaksütyun Partisi üyesinin görüşünü belirtmesine izin vereceğim: “Jön Türkler”in kendilerinden daha fazla Jön Türk’üz, çünkü yeni rejimin yerleşmesi konusunda onlardan daha az ilgili değiliz. Çoğu kişi onlar yüzünden hayal kırıklığına uğradı ve kişilere olan güven kaybını rejimin kendisine taşıdılar. Ancak biz onlara inanmaya devam etmek, en azından onlara inanmak istedik. Çünkü anayasanın Türkiye’nin bağımsızlığı için son şans olduğunu çok iyi anladık. Ancak sonradan, tüm geri kalanlardan daha geç olsa da, biz de hayal kırıklığına uğradık. Ancak uzun gözlem ve deneyimlerden kaynaklandığı için bizim güven kaybımız daha temelli, hayal kırıklığımız da daha güçlü oldu. Ve şimdi oldukça dürüst bir şekilde Türk anayasasından hiçbir şey gelmeyeceğine inandığımı söyleyeceğim. Kimden çıktığına bakılmaksızın Türk hükümeti sözler dışında hiçbir şey verebilecek durumda değil. Bu sözler uzun süredir anlamını yitirdi. Bundan sonra Türk hükümetine başvuranlar sağlam teminatlar talep edecek ve Türkler herhangi bir teminat veremeyeceğinden Makedonya’da, Arnavutluk’ta veya Ermenistan’da olsun, reform görevi Avrupa tarafından üstlenilecektir. Durum böyle olunca Avrupa alışılmış yarım önlemlerden vazgeçmeli ve ‘Hasta Adam’a radikal çareler uygulamaya girişmelidir. Ameliyata başvurmadan hiçbir şey elde edilemeyecektir.”
6 ay önce söylenen bu kelimeler kehanet gibi olduklarını kanıtladılar. Berlin Kongresi’nde, Avrupa, iki ülkeye de reform sözü vererek Makedonya için 23. Madde’yi, Ermenistan için ise 25. Madde’yi geçirmişti. Ve Avrupa bu reformların uygulanmasının denetlenmesi hakkını kendisinde tutmasına rağmen, bu reformların gerçekleştirilmesi esas olarak Türkiye’ye bırakıldığından, durum her geçen gün daha kötüye gitmiş ve hatta pek çok kere kanlı ayaklanmalara yol açmıştı. Aynı şey Rusya, İngiltere ve Fransa temsilcilerinin sunduğu ve Babıâli tarafından kabul edilen 1895 muhtırasında da oldu. Bu muhtıranın Ermenilere söz verdiği geniş reformların yerini, reformların başlatılmasını denetlemek için atanan Şakir Paşa’nın ziyaret ettiği yerel bölgelerden gelen yeni katliam dalgalarının korkusu aldı. Aynı fiyasko Avrupa Güçleri’nin bir İtalyan generalin emrinde bir Makedon jandarması organize etme planında da yaşandı. Çünkü burada da yüksek komiser Türk Hükümeti’nin bir temsilcisi olan Hilmi Paşa’ydı.
Yasa yayınlandıktan sonra reform komisyonları Türkler tarafından atandı, fakat faaliyetleri sadece Boğaz’da yapılan toplantılarla sınırlıydı. Sonunda Makedonya Türkiye devlet yapısının Aşil topuğu olduğunu ispat etti; fakat Osmanlı talihlidir ki bu ikinci yenilgi, Makedonya genel olarak Türkiye’nin uç bölgelerinden biri olduğundan, sadece kısmî bir ayrılmayla sonuçlandı.
Ermeniler ise faklı bir sorundur. Bir Türk politikacı 2 yıl önce bana, saygın parlamento kodamanları Girit konusunda Yunanistan’a karşı bir kampanya başlatmak tehditleri savururken şöyle söylemişti: “Gerçeklik duygumuzu kaybedeli çok oldu. Girit bizim için nedir? Unutulmamalı ki, onu uzun zaman önce kaybettik; fakat hâlâ onun hesabına kendimize zarar veriyoruz. Bizim geleceğimiz Asya’da. Bunu daha önceden fark etseydik ve romantiklik politikamızdan kurtulsaydık, Anadolu’da yapıcı çalışmalara odaklanabilirdik. O zaman, şimdi olduğu gibi kimsenin itibar etmediği önemsiz bir güç konumunda olmazdık.” İstanbul’un karşısında Üsküdar’da ikamet eden önde gelen bir mebus Trablus savaşının başlangıcında bana şöyle söylemişti: “Her durumda yakında Avrupa’dan sürülmüş olacağımızdan, ben çoktan Asya’ya taşındım. Ve eğer hükümetimiz benim örneğimi izleseydi, çok mantıklı davranmış olurdu.” Anadolu hakikaten Türkiye ağacının, gerçek Türkiye’nin gövdesidir. Ermeniler, Türklerin söylediklerine veya Avrupa’nın sözlerine inanmayı çoktan bıraktılar ve sağlam teminatlarda ısrar ediyorlar. Fakat bu teminatlar nasıl bir biçim alabilir ve Büyük Güçler bu görevi yerine getirme işini kendi ellerine almazlarsa, bu reformun uygulanmasını nasıl garanti edebilirler? Ve bu, hepimizin bildiği gibi, her zaman reform ihtiyacında olan eyaletlerin “geçici” işgali demektir. “Geçicilik” sadece diplomasi sözlüğündeki teknik açıklamalardan biri ve son zamanlarda işgalci bir ordunun işgal edilen topraklarda çok uzun süre kalmadığı bir durum görmedik. Doğu Sorunu’nun şimdiye kadarki bütün unsurları bu işgaller yoluyla bir çözüme kavuşturuldu ve böylece Türkiye egemenlik alanlarını ardı ardına kaybetti. Ve şimdi diyelim ki Ermenistan’ın işgalinden sonra Osmanlı’nın diğer eyaletlerinin de (Mezopotamya, Suriye, Kilikya ve Arabistan) işgal edilmek istenmeyeceğini garanti edebilir miyiz? Ayrıca, Büyük Güçler, Ermenistan’ın örneğin Rusya tarafından işgaline hiç de sempatiyle bakmayacaklardır; bunu telafi etmek için bir “karşılık” elde etmekten kaçınmayacaklardır. Büyük Güçler, diplomatik çevrelerde şimdiden açıkça, Türkler Avrupa’dan çıkarıldıktan sonra birkaç ay içerisinde Asya Türkiye’sinin bölünmesinin ister istemez gündeme geleceğini söylüyorlar. Osmanlı’nın Avrupa topraklarında yaşayan Türk topluluklarının Anadolu’da iskânı, uzun zamandır koşullarının iyileştirilmesi ihtiyacında olan bazı halkların konumlarını iyice zorlaştıracaktır. Eğer bugün belirli reformlar yapılmazsa bu bölgede kargaşanın çıkması kesindir. Türkiye’nin kendisi de böyle bir şeyi yüklenebilecek durumda değildir ve bu yüzden Avrupa müdahalesi kaçınılmaz görünmektedir – Osmanlı’nın Asya’daki varlığını Avrupa barışı için yeni ve daimi bir tehlike hâline getirmemek için yapılacak bir müdahale, Türkiye’nin Asya’daki sömürgelerini paylaşmak için ilk uygun fırsatta kullanılacaktır.
Böyle bir paylaşımın taslağını çizmenin şimdiden mümkün olduğunu düşünen pek çok kişi var.
12 Kasım 1912
Devamını oku ...

Neva

Bugün sağda solda devrimci, sosyalist ve komünist faaliyet yürüten her örgütün ve militanın emeği kolektif manada değerlidir. Fukara ahvalimizle bizimki de dâhil, her türlü eleştiri bu kolektif değer karşısında talidir. Kemalist, liberal, burjuva, küçük burjuva, reformist ya da apolitik olarak da eleştirilse, ortaya konulan emeğin önünde eğilmek zorunludur.
Birileri şehirli orta sınıfın hassasiyetlerine oynuyor olabilir, kimileri Kürd’ün harına sığınabilir, bazıları parlamenter güzergâhta yürüyebilir, nadiren de olsa birkaç unsur da bedenini silâh edebilir… Bunların bir kısmına ya da hepsine “trafik polisliği” yapmanın anlamı yoktur.
Bugün örgütlerin ve militanların teori eksiklik çektiği ve sırf bu eksiklik yüzünden tıkandığı iddia edilemez. Temel mesele, sınıfsal, işbölümüne ait ve hiyerarşiye dair bir kolektif çıkışın gerçekleştirilememesidir. Böylesi bir çıkış teorik, ideolojik ve politik marazları bir bir devrimcileştirecektir. Dolayısıyla tahkimat bu alanda yapılmalıdır.
Örgütler sınıfsızlaşmakta, işbölümüne inanmamakta, sadece kendisinin üstte olduğu bir hiyerarşiye tahammül edebilmektedir. Böyle olunca, militanlar o değerli kolektif emeklerinin berhava olması karşısında umutsuzluğa ve inançsızlığa saplanmaktadırlar. Devrimci örgütler kolektifi anlamında komünist bir çıkışın bu umutsuzluğu ve inançsızlığı gidereceği açıktır.
Komünist çıkış yerine burjuva bir geri çekilişin hüküm sürdüğü koşullarda örgütler, örgütlenme meselesinde, kendilerini bu örgütlenme pratiğinin dışına yerleştirmektedir. 12 Eylül, Sovyetler’in dağılışı ve 2000 ölüm oruçları momentlerinde örgütlerin ana teorik, ideolojik ve politik hedefi kendi örgütlerini korumak olmuştur. Dolayısıyla buna göre militan üretilmekte, buna uygun örgüt formları inşa edilmektedir. Oysa örgüt, örgütlenme gibi maddî ve diyalektik bir faaliyetin dışında kalamaz. Diyelim bir fabrikada ya da mahallede ya da okulda bir tek kişiyi örgütledi, örgüt teorik ve pratik olarak o kişinin hayatına örgütlenmelidir. Kişi basit anketör, pazarlamacı ya da reklâmcı olmanın dışına çıkartılabilmelidir. Bu basit anlamda örgüt içi demokrasi meselesi değildir. Demokrasi meselesi faydacıdır ama devrimci tarz, kişinin hayatına örgütlenen ve onu örgütleyen bir tarzdır. Burjuva geri çekiliş örgütleri ve militanları pratik, faydacı ve nicelci bir eğilime mecbur etmektedir.
Böylesi bir düzlemde, örneğin Zübeyir Aydar’ın sosyalistlere yönelik eleştirisi bu açıdan iki düzlemde karşılanmıştır. Birincisinde örgütler, kendini muhafaza etme derdiyle, bu eleştiriye korumacı bir yerden tepki geliştirmiş; ikincisinde ise “biz bildiğiniz sosyalistlerden değiliz, biz varız” şeklinde uyumlu bir cevap üretmişlerdir. Sınıf, millet ve din başlıklarında ayrı ayrı ve bütün olarak örgütlerin doğal refleksi mevcut dönemde, etraflarına surlar inşa etmek olmuştur. Sur inşası politika yapmak zannedilmektedir. Dolayısıyla burjuvazi ve devletin kalelerini yıkacak, fethedecek her türlü imkân örgütlerin politika anlayışının dışında kalmaktadır.
Aydar’a yönelik eleştirilerin biçimlendiği iki düzlemde de Aydar’ın “biz sosyalistlere iktidar yolunu, parlamento yolunu açıyoruz” tespitine belirli bir cevap üretilmemiştir. Kimse “biz o yolun yolcusu değiliz” dememiştir. Bazıları yüzeyde yumuşak laf edip örneğin KESK içinde “akil adam” olan Lami Özgen’in kuyusunu kazma operasyonlarına girişmiş, bazıları da fırsattan istifade, kendi haklılığının propagandasını yapmıştır.
“Neva” kelime olarak nağme, düzen gibi anlamlara sahiptir. Bir Urfa türküsünde kelime şu şekilde geçer: “Bülbülüm neva bilmem/Dertliyim deva bilmem.” Türkünün sözleri Hikmet Kıvılcımlı’nın “çığlıkta ahenk aranmaz” sözünü hatırlatır, onu şerh eder: derdi olmayan nevaya düşkündür, nevası olanın derdi yoktur.
Sol örgütler biraz da korumacı, muhafazakâr eğilime bağlı olarak, dertten azade yuvalara yerleşmektedir. Kapitalizm karşıtı devrimciliği, emperyalist karşıtı sınıf mücadelesini görmeyecek bir yere kapanmaktadır. Kitlelerin kendiliğindenliğine dönük tapınma, örgüt ve örgütlenme meselesini geçersizleştirmekte, durum, dönem ve süreç dâhilinde her türlü imkân politik devrimci bir ayraca tabi tutulamamaktadır.
 Demokrasiyle birlikte sol öznelerin zihin dünyası matematiğe tabi hâle gelmiştir. Bu nedenle kimsenin fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimsel disiplinlere dair bir derdi de kalmamıştır. Verili matematiksel “neva” onlar için yeterlidir. Matematik sonuçtur; örgütler kendi fiziklerini, kimyalarını ve biyolojilerini putlaştırdığı için mevcut matematiksel, geometrik kurguya dâhil olmayı anlamlı ve yeterli saymaktadır. Tersten kurguya tabi olmak, fiziği, kimyayı ve biyolojiyi bir biçimde budamaktadır.
Başta belirttiğimiz üzere, örgütlerin ve militanların maddî pratikleri, fiziksel, kimyasal ve biyolojik nitelikleri ile değerlidir. Bu nitelikleri matematiksel niceliklere hapsedenler, her zaman devrimci eleştirinin konusudurlar.
Örgütler, kendi militanlarının ve çeperlerinin hayatlarına biraz da bu nedenle örgütlenememektedirler. Belirli bir fiziksel, kimyasal ve biyolojik faaliyetin ürünü olan örgütler, kısmen kendilerini koşullayan belirli bir duruma, momente ve yere kazık çakmakta, dünyayı o kazığın etrafında döndürmekte, başka fiziksel, kimyasal ve biyolojik unsurlara ve dinamiklere mesafeli yaklaşmaktadırlar. Aslında örgütler, bir kişiyi ya da mahalleyi örgütlediğinde ona fazla güvenmemekte, onun dalgasına karşı dalga kıranlar örmektedirler. Sırf bu nedenle, ülke genelinde ya da tekil bir mücadele alanında somut bir politik durum oluştuğunda, ona karşı doğal bir kolektif karşı koyuş gerçekleştirememekte, başka dinamikleri ve özneleri görmeyecek bir yerde durmaktadırlar.
Çoğu zaman örgütler, kendisine zarar vereceğini düşündüğü unsurları sınıfsal olarak karşı tarafa atmakta veya iyice küçük burjuvalaştırmakta, işbölümü bahsinde onları işsizleştirmekte veya onlara yüklenemeyeceği işler vermekte ya da hiyerarşi bahsinde, onları alt kademede süründürmekte veya üst bir kademeye alıp orada boğmaktadırlar. Onca matematiğe rağmen, muhtemelen bu tip yaklaşımlar yüzünden örgütlerden ayrılanlar örgütlerin mevcut nüfuslarından sayıca daha fazladır. Mevcut nüfusun nüfuz üretmesi ise imkânsızdır.
Benzer bir matematikçi yaklaşım teorik alanda da hüküm sürmektedir. Teorik alanların diyelim feminizm ve ekoloji gibi alt alanlara bölünmesi suretiyle niceliğin artırılacağı düşünülmektedir. Bu kadar nicelci yaklaşım nitel bir sıçramayı asla koşullamamaktadır. Mücadele başlıklarının düşünsel-teorik düzlemde sayıca artırılmasının örgüt nüfusunu artıracağını düşünmek yanılsamadan ibarettir. Zira döne dolaşa feminizm bahsinde erkekçi ve kadına lütufla yaklaşan bir dil; ekoloji bahsinde, insancı ve doğaya acıyan bir zihniyet hâkim olmaktadır. Dolayısıyla ilgili alt alanlardaki devrimci olasılıklar da fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklere körleşilmesi üzerinden, doğduğu gibi ölmektedir.
Soldaki orta sınıf burjuvalara özgü laiklik ve ateizm, aslında mevcut matematikçiliğin bir tezahürüdür. Onun şahsında matematik, fiziğin, kimyanın ve biyolojinin ecdadı olduğunu haykırıp durmaktadır. “Burjuva laik ve ateist olamadı, biz onun olmuş hâliyiz” demek, tam da bu üç bilimin parçalı olarak işaret ettiği hakikate inanmamak ve onun hareketine güvenmemekle ilgilidir. Döne dolaşa, başarılı olmuş bir devrim pratiğini ileri götürmekten bahsetmek ve yere düşmüş devrim bayrağını kaldırıp ileri doğru koşmak, devrim imkânlarını ve devrimi ıskalamakla sonuçlanacaktır. Çünkü oradaki devrim, olmuş bitmiş bir devrimdir ve o devrim, maddî olarak kendisinden ayrı ve başka bir devrime asla tahammül edememektedir. Ayrı ve başka devrimse, tüm tarihin derdini yüklenmeyi, tüm toplumsal dinamiklerin ahenksiz çığlığını örgütlemeyi şart koşar. Bu noktada mesele, deva veya neva üretmek değil, dertlileri ve egemenlerin ahengine, nevasına karşı çığlık üretenleri devrim yoluyla muktedir kılmaktır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Materyalistlerin Din Sempozyumu Neye Yaradı?

13 Nisan 2013 Cumartesi günü Galatasaray Lisesi'nin alt sokağındaki Cezayir binasına ulaştığımda Özgür Üniversite'nin organize ettiği Din Sempozyumu başlamıştı. Aşağıda birbirinden konuca hayli kopuk hâlde bulunan metinler, tamamen konuşmacılara ait olup (Spartek: Bu yazıyı okuyanlar bu konuşmacıların adını tırnak içerisinde arasalar iyi olur.) sırf parantez içindeki izahat, bu fakire ait derkenar oluyor.
Sibel Özbudun: İslam feministleri diyebileceğim Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Hidayet Tuksal gibi kadınlar ağırlıklı olarak Asr-ı Saadet kadınlarına vurgu yaparlar. (Hidayet hanım yapar mı öyle bir şey?) Ancak hesaba katmadıkları şey, evet özgürlükçü refleksleri olan Hatice'nin ve Ayşe'nin kişiliklerinin Cahiliye Dönemi'nde şekillendiğidir. (Yanımdaki arkadaş, "Sibel Özbudun yanılıyor, Hatice tamam da Ayşe öyle değil, Hz. Ayşe, ilk İslam toplumunda şekillenmiştir." dedi.)
Özbudun devam etti: İslamcı feministler, örtülü kadının İslamcı patronlarca ucuz işgücü olarak sömürülmesine yeterince karşı çıkmıyorlar. Hatta yeri geldiğinde bu yazarlar kadının ekonomik bağımsızlığa dayalı sınıfsal özgürlüğünü görmezden gelip "ya evet, biz de geleneği kabul ediyoruz, kadının aslî vazifesi evdedir; eş ve anne olmaktır" diyebiliyorlar. Oysa İslam kadını hor görür. Onu erkek gibi özgür birey olarak görmez. İslam'a göre nihayet kadın, erkekten yaratılmıştır.
Hakan Mertcan: Kemalizm, kendi "Devlet İslamı"nı yaratmak idealindeydi. Onlara göre din, kendi haline bırakılamazdı. İslam'ı kendi haline bırakırlarsa, ezdikleri Müslümanların kendilerine neler yapabileceklerini hesaba katıyorlardı. Bu yüzden İslam'ı Türkçü bir paradigmanın ışığında diyanet ve eğitim eliyle yeniden şekillendirdiler. Kemalizm; Kemal, bayrak, devlet, ordu gibi kültleri yarattı. Böylece dini ötekileştirmekten kaçındı, İslam'ı dönüştürdü, devletçi tornadan geçirerek kamulaştırdı. Gelinen noktada Kemalizm, dindarları kendi ideolojisine ram etmeyi bilmiştir.
(Burada Kemalo-Komünistlerden dinleyici bir kadın, birçoğumuzu çıldırtmak pahasına şunu söyledi: "Kemalizm, dinciliğe göre daha ehven-i şer olamaz mı diye sorucam valla ben". Bu tehlikeli ve kibirli sorunun üzerine dikkatle ve tahkirle yürüyeceği yerde Hakan Mertcan, basit yazarların hep yaptıkları şekilde entel gevezelikler yaparak hedefi ıskaladı.)
Mertcan: Valla bence tek bir İslam yok. Ben zaten çalışmamda “İslam” değil, “İslamlar” kelimesini kullandım hep. Yoksa heteredoks İslam'ı nereye koyacaksınız? Bunlarda çok ciddi sorgulamalar var. İşte efendim Karmatîlik var, İsmailîlik var (bunlar aynı şey değil mi?), Nusayrîlik var...
(Yanımda yaşlıca bir kadın, yanındaki başka bir kadına "Doğru söylüyoo. Suriye'de Nesturî Müslümanları var mesela" dedi. "Hanımefendi Nusayrî Alevilerle Nesturi Hristiyanları karıştırıyorsunuz" dedim. Bizim gülümsediğimiz başka cahilce yargılar da söylendi toplantı boyunca.)
Osman Tiftikçi: “AKP ile Fethullah Gülen hareketi arasında gerginlik var mı?” Bana sorulan soru bu. Bence böyle bir gerginlik var. Ama parti ile cemaat arasındaki bu gerginlik, uzlaşılmaz bir gerginlik değildir. Her iki güç de uluslararası emperyalizmin emrinde. Emperyalizm onlara "uzlaşın" derse yan yana hizaya gelirler. Ve bence AKP gider ama Fethullah Gülen hareketi kalır. (Bence de tam tersi. Siyasal olan yapıların dokusu daha sıkıdır. Millî Görüş geleneğinin devamı olan AKP zihniyetinin Nurculuğun toplumsal olanından daha kalıcı olabileceğini düşünüyorum. Cemaatin dokusu çok gevşek. Fethullah Gülen ölür ölmez, cemaatinin bileşenleri ayrılıp paylaşım savaşı yapacaklar, birbirlerini yiyecekler.)
Osman Tiftikçi: Ayrıca ordunun konumu ve ordu-İslam ilişkisi üzerine sorulmuş bir soru var bana. Bence TC ordusu kendi başına hareket eden müstakil bağımsız bir güç değildir. TR'deki tekelci sermayenin ve Pentagon'un taşeronudur. Onların çıkarlarını gözeterek hareket eder. Türkiye'de dindarlaşma, Yeşil Kuşak projesinin uzantısı olarak evet, ordu tarafından, yani Amerikancı 80 cuntası tarafından başlatılmıştır. Mısır'da Mübarek, Pakistan'da Ziyau'l-Hak, Türkiye'de 80 cuntasını böyle değerlendirmek gerekir. Bunların hepsi ABD isteğiyle yapılan askerî darbelerdir. Bazı solcuların "Kenan Evren dinciliği hortlattı. Zorunlu din derslerini kitaplara koydurttu” diye yazması gerçeği yansıtmıyor. Evren'in kendisinin dinle ne alakası var? Zorunlu din dersini TÜSİAD koydurdu okullara. 80 darbesinden sonra Sakıp Sabancı, Hürriyet Gazetesi'nde birkaç dizi hâlinde yayımladığı yazısında okullara din dersi konulmasına dair kendi Avrupa anılarına dayalı ısrarlı cümleler sarf etti. İşte "Fransa'da herkes pazar günü kiliseye gider. Her evde İncil vardır. Mahkemelerde İncil üzerine yemin edilir..." filan gibi. Unutulmamalı ki "dinci" denilen cunta bir yandan Kuran Kursları açarken, Alevi köylerine zorla cami-minare dikerken, okullara zorunlu Sünnilik dersi koyarken, aynı dönemde bir yandan da şeriatla mücadele ediyordu.
Cengiz Gündoğdu: Yobazlık bu topraklara mahsus bir şey değil. Yobazlığı dindarlık olarak görmek Kemalizme mahsus bayatlamış bir hastalık. Aristo bu âlemde bir sürü hurafe üretmiştir. Mesela insan anatomisi ile ilgili yüzlerce yıl yaşamış birçok hurafenin kaynağı Aristo'dur. Gövdedeki bütün sinirlerin kalpte toplandığını ileri sürer. Galile metafiziği kuran adamdı ama o bile Aristo için "büyük usta der ki..." diye başladığında "Aristo ne dese doğrudur" demeye getirir... Böyleyken İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina gibi düşünürlerin Tanrı'nın varlığı ve inanç konusundaki yaklaşımlarını da bilmek gerekir.
Temel Demirer: Gülen cemaati dinî motifler taşımakla birlikte, dinî bir cemaat olmaktan ziyade, Türkiye tarihindeki en örgütlü sermaye hareketidir. Gülen, Osmanlı padişahlarını öven, ateşli, öfkeli bir hatiptir, yerli gibi görünür ama ama ama... Batı'nın kuludur!
Polat S. Alpman: Said Nursi'nin "Eski Said" dönemi siyasal bir dönemdir. (Alpman, akademik heyete tez savunmasını yapan telaşlı bir öğrenci gibi acemiydi. Not almamı gerektirecek bir şeyler söylemedi.)
Şaban İba: "Türk-İslam sentezi" lafının sağ kesimde ilk kullanılması Aydınlar Ocağı ile başlar. 1960'ların sonlarında Kültür Ocakları kurulur. 1970'te kurulan Türk Aydınlar Ocağı, 12 Mart 71 muhtırasıyla birlikte dernek adlarında "Türk" kelimesinin yasaklanmasıyla "Aydınlar Ocağı"na dönüşür. Bu derneğin tüzüğünde solla mücadele ve sağı güçlendirmek emeli vardır. Kurucuları 56 kişidir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Muharrem Ergin, Nevzat Yalçıntaş, İbrahim Kefesoğlu gibi sağcı aksiyon adamları vardır içlerinde. Seçkincidirler. Aralarına bir üye bile kabul edilecekse oy birliği ile karar alınmalıdır. Derneğe üye olmak çok zordur. Öyle ki yıllar sonra bile üye sayısı 100'ü geçmez. 1978'deki kurultaylarında "Türk müyüz yoksa Müslüman mıyız?" tartışmaları yaşarlar ve orada "hem Türk hem de Müslüman'ız" söylemi, Türk-İslam sentezini oluşturur.
Serpil Köksal: "Alevilik", 500 sene Osmanlı'ya ve İslam'a karşı savaşmış olan Kızılbaşlık'ın İslam'a yamanmasının adıdır. Kızılbaşlık, Bektaşilik vardır ama Alevilik diye bir laf esasında yoktur. Kızılbaşlık, materyalizme inanılmaz ölçüde yakın bir isyan hareketinin adıdır. Yani bugünkü adıyla diyelim; Aleviliğin İslam’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi, ilişkisi yoktur! Fakat biz solcu Kızılbaşları Avrupa'da cemevlerine sokmuyorlar. Cemevlerinde bugün Kuran var. Böyle dönüştürdüler.
Osmanlı aristokrasisi Kızılbaş'a karşı acımasızdır. Bu hususta Ebussuud, Zembilli Ali, hatta Ahmet Cevdet bile son derece acımasız yargılar öne sürerler.
Bence isyan eden her şey varlığını sürdürür. İsyanda hayat vardır.
Sungur Savran: Cumhuriyet tarihinde Kemalist laikliği İslam'a karşı ilerici bir hamleymiş gibi savunan solcular çoktur. Yanlıştır.
Dünya tarihi boyunca varlık tartışılagelmiştir. Descartes maddî dünya ile manevi ruh dünyasını tamamen birbirinden ayırır. Buna "kartezyen ikilik" denir. Descartes, kendi aklının mükemmelliyetçiliğinden yola çıkarak "Tanrı vardır" der. Buna da "ontolojik kanıt" der.
Spinoza, Tanrı'yı doğada arar. Doğa kurallara göre işler. Neredeyse doğaya Tanrı der Spinoza. 17. yy'ın en özgür ülkelerinden sayabileceğimiz Hollanda'da yaşadığı hâlde baskı altında tutulmuştur.
David Hume, özel mektupları dışında Tanrı hakkındaki kuşkularını kendine saklamıştır. Asla dile getirmez.
La Metri ve Diderot 18. yy Fransası'nda ilk kez materyalizmi savunurlar. Aklı dinden kurtarmaya çabalarlar. Batı'da aydınlanma, dünyanın doğa ve toplum yasalarıyla şekillendirilmesi çabası ile birlikte başlar.
18. yy'da özgürlükçü Voltaire Tanrı'yı savunur. Ateizm düşmanıdır ve materyalist olan La Metri için "o bir delidir" der. Çünkü Voltaire, "Tanrı yoksa bile, insanları bir arada tutabilmek için mutlaka bir Tanrı fikri yaratmak gerekir" der.
Rousseau da Tanrının varlığı hususunda kuşkucudur.
Hegel, tüm düşüncelerini "tin" üzerine kurar. Tanrı üzerine Hegel, belirsizdir.
Bununla birlikte bütün burjuva filozoflar "dinin kaynağı nedir?" sorusuna "cehalet ve korkudur" derler.
Feuerbach, 1841'de yayımladığı Hristiyanlığın Özü adlı kitabında "İnsan Tanrı'yı yarattı, tam tersi geçerli değil" der.
Feuerbach, Marx'ı çok erken bir dönemde etkilemiştir. Bu yüzden Marx, doğuştan ateisttir, denebilir. Marx'ın dinin kaynağına yaklaşımı, burjuva filozofların "korku, cehalet ve çaresizlik" gerekçesiyle sınırlı değildir. Marx'ın dine yaklaşırken getirdiği yenilik, dinlerin kaynağını sınıfsal ezilmişlikte aramak fikridir. Öte yandan Marx, "dine karşı mücadele, egemen sınıfa ve devlete karşı verilmiş bir mücadeledir" der. Ona göre kalpsiz bir dünyanın kalbidir din. İşte o kalpsiz dünya bugün kapitalizmdir.
Lenin, partide dindarlara da yer verir. Ekim Devrimi'nden sonra Lenin ve Troçki; ezilen dinleri ve mezhepleri, ezen dinlere karşı korurlar. İnançlara karşı merhametlidirler. Ortodoks kilisesinin marjinal Hristiyan mezheplerini ezmesine izin vermezler, Orta Asya'daki İslam'ı korurlar.
(Notlarımdan anlaşılacağı üzere bu sempozyumdan yararlanmakla birlikte oturumların heyecansız geçtiğini belirtmeliyim. Zaten tamamı materyalist olan bir kitle, felsefî anlamda materyalizmi ve politik olarak da "bu dincilere karşı nasıl bir tutum belirlemeliyiz?"i konuşmuş oldu. İslam'ın doğuş yıllarına ve yayılmasına yönelik materyalist bir bakışla, Marksist tarih okumasıyla değerlendirmeler dinlemek isterdim, olmadı. Bir bakıma din değil dincilik, İslam değil İslamcılık, dinlerin anlam dünyası değil dindarların Cumhuriyet tarihindeki tutumları masaya yatırıldı. İslam deyince İslamcı kitleyi anlayan, Müslüman halkı göz önüne getirmeyen o sıkıntılı algılayış yine sürdü bu sempozyumda. Sungur Savran'ın konuşmalarını biraz dışarıda tutacak olursam, adı "Din Sempozyumu" olmasına rağmen, hiç abartmıyorum, dinin tarihsel gelişimine pek yer verilmeyen ama İslamcılar üzerine sıkı tahlillerin yapıldığı bir programa katılmış oldum.)
Mehmet Sait Çakar
Yordam Mail Grubu
Devamını oku ...