Rachel Corrie'nin Mirası

“Merhaba Baba… Benim için fazla endişelenme, burada tek derdim, daha fazla yararlı olmak. Kendimi hâlâ özel olarak belirli bir risk altında hissetmiyorum. Refah, son zamanlarda eskisine nazaran daha sakin.” Rachel Corrie bu cümleleri babası Craig’e, Refah’tan, Gazze Şeridi’nin güney ucundaki kasabadan, yazıyor.
Rachel’in Rachel Corrie Vakfı internet sitesinde bulunan “son epostası”, tarihsiz. 28 Şubat’ta annesi Cindy’ye yazdığı son epostanın hemen ardından yazılmış olmalı. Rachel, 16 Mart 2003’te bir İsrail buldozeri tarafından katledildi.
Orduya ait buldozerin altında ezilmesiyle gerçekleşen o acı ölümünün ardından Refah onun mirasını sahiplendi ve kendisini Filistin’in binlerce “şehid”inden biri olarak kucakladı. Rachel, ona yakışır övgülerle uğurlandı.
Rachel, savaş karşıtı ve sosyal adaletçi eylemlerin merkezi olan Olympia şehrinde, ilerici bir ailenin içine doğdu. Olympia, Washington Eyaleti’nin başkenti. Burada politikacıların yüreklerini nasır bağlamıştır, ahlâken kararsızdırlar ve ABD hükümetindeki isimler kadar İsrail yanlısıdırlar. Burada insanlar, iktidar ve nüfuz için kandırılıp dururlar. Rachel’in ölümünden on yıl sonra ABD hükümeti hâlâ İsrail’in safında. Kısa zaman içinde adaletin gerçekleşeceğini kimse ummuyor.
Mısır ve İsrail’e sınır olan Refah, bölgenin en fakir mülteci kamplarının bulunduğu yer. Burası yıllardır manşetlerden inmiyor. 1987’deki Birinci Filistin Ayaklanması’nda (İntifada) gösterdiği kahramanlıkla şehir, Gazze ve Filistin’in diğer bölümlerindeki kasabalar, köyler ve mülteci kampları arasında bir efsane olarak öne çıkıyor. O dönem İsrail geri kalan Filistinlilere kendince gerekli dersi vermek için Refah’ı bir sınav aşaması olarak kullandı. Bu nedenle Refah’taki şehidler listesi en uzun listelerden biri. Bu liste muhtemelen ileride daha da uzayacak. Refah’taki Mısır’a açılan tüneller İsrail’in 2006’da Filistin’de yapılan demokratik seçimler ardından uygulamaya koyduğu ekonomik ablukayı kırmayı bildi. Onlarca Refahlı çamur tepelerinin altına gömüldü, Mısır’ın kanalizasyon şebekesi içinde boğuldu ya da İsrail’in saldırıları sonucu ezildi. Bu insanların hâlâ bir mezar taşı yok.
Refah, kısmen kendisini kuşatan Slav, Atzmona, Pe’at Sadeh, Gan Or ve benzeri yasadışı Yahudi yerleşimleri yüzünden çok acı çekti. Refahlılar, güvenlik, özgürlük ve hatta uzun bir zaman yanı başındaki denize gitme haklarından mahrum kaldılar. Böylelikle söz konusu yasadışı yerleşimler, güvenliğin, özgürlüğün ve özel plajların keyfini çıkardılar. 2005’te yerleşimler dağıtıldığında bile Refah, İsrail ordusunun baskısı, saldırıları, Mısır’ın sınırlamaları ve ağır kuşatma şartlarına maruz kaldı. Ama özüne sadık kalarak Refah, bugün de direnmeye devam ediyor.
Rachel ve üyesi olduğu Uluslararası Dayanışma Hareketi’nden (UDH) dostları bu mücadeleyi takdir etmiş olmalılar ki, İsrail ordusunun caniyane saldırılarına rağmen bölgeye geldiler. İngiliz Independent gazetesi için muhabirlik yapan Justin Huggler 23 Aralık 2003 günü Refah’tan şunları yazıyordu: “Refah’ta katledilen sivillerin hikâyesi kasabanın sınırlarını aşıyor ve her hafta Kudüs’teki haber kanallarına ulaşıyor. En son Cumartesi günü on bir yaşındaki bir kız çocuğu okuldan eve dönerken vuruldu.” Huggler’ın makalesi şöyle bitiyor: “Refah’ta çocuklar silâh sesine o kadar alışmışlar ki neredeyse onsuz uyuyamıyorlar.” Huggler, kendisinin de “silâh sesleri altında uyuduğunu” söylüyor.
Refah, evlerin yıkılması gibi kimi korkunç gerçeklere tanık oluyor. “Refah’ın Yerle Bir Edilmesi” başlıklı 18 Ekim 2004 tarihli raporunda İnsan Hakları Gözlem Merkezi insanı epey sarsan rakamlar veriyor. Rapora göre, 2000-2004 yılları arasında İsrail Gazze’de 2.500 evi yıkmış. “Bunların yaklaşık üçte ikisi Refah’ta bulunuyor. (…) On altı bin insan, Refah nüfusunun yüzde onundan fazlası, evlerini kaybetmiş, birçoğu mülteci durumuna düşmüş, önemli bir kısmı ikinci ya da üçüncü kez evsiz kalmış.” Yıkımlar, İsrail ordusunun operasyonlarını güvence altına almak amacıyla geçitlerin genişletilmesine yönelik olarak gerçekleştirilmiş. Bu noktada İsrail’in tercih ettiği silâh, Caterpillar D9 marka buldozer. Bu buldozerlere sıklıkla gece yarısı rastlıyorsunuz.
Rachel Corrie’yi ezen de aynı tipte, Amerika’da imal edilmiş ve oradan alınmış bir buldozer. Bu buldozerler uzun yıllardır Refah’ı terörize ediyorlar. Refah sokaklarındaki birçok duvarın Rachel’in resimleri ve muhtelif grafitilerle bezeli olması şaşırtıcı değil. Refah, 16 Mart’ta yeniden bir araya gelip Rachel’in onuncu ölüm yıldönümünü anıyor. Refah’ta bir ev ayakta kalsın diye buldozere meydan okuyan bu Amerikalı kız hakkında coşkun konuşmalar yapılıyor. On iki yaşındaki bir kız çocuğu, Rachel’e cesaretinden ötürü teşekkür ediyor ve ABD hükümetinden çoğunlukla sivillere karşı kullanılan silâhları İsrail’e vermemesini istiyor.
İşgalin en büyük yükünü Refah çekiyor, İsrail ordusunun öfkesine en çok o maruz kalıyor. Refah’ın ve Rachel’in hikâyesi, Filistin’de uzun yıllardır yaşanan o büyük trajedinin bir sembolü olarak duruyor karşımızda. Ağustos 2012’de, El Cezire’de de yayınlanan, Ev Yıkımlarına Karşı İsrail Komitesi raporu bu sürecin kısa bir özetini sunuyor:
“İsrail hükümeti, 2011’de, Doğu Kudüs’te 22, Batı Şeria’da 222 ev yıktı ve yaklaşık 1.200 insanı evsiz bıraktı. Gazze’ye yönelik savaş süresince (Aralık 2008-Ocak 2009) İsrail 4.455 ev yıktı ve 20.000 Filistinliyi yersiz yurtsuz kılıp kuşatmanın dayattığı sınırlamalara bağlı olarak bu insanların yeni ev yapmalarını imkânsız hâle getirdi.” (Diğer raporlardaki rakamlar daha da yüksek.) 1967’den beri işgal altındaki bölgelerde İsrail 25.000 ev yıktı ve 160.000 Filistinliyi evsiz bıraktı. Bu sayılar, ev yıkımları ile bağlantılı çatışmalarda ölen ve yaralananlar da hesaba katıldığında, epey artıyor.”
Rachel Corrie, elinde megafon, üzerinde o turuncu ceketiyle İsrailli buldozer şoförünü başka bir Filistinli evini yıkmasın diye ikna etmeye çalıştığı esnada, yıkımlarla ilgili rakamlar epey yüksekti. İsrail yanlısı Amerikan ve diğer batılı medya kanallarında eylemini karikatürleştiren insanlık dışı haberlere ve İsrail mahkemesinin geçen Ağustos’taki herkesçe beklenen kararına rağmen Rachel’in cesur eylemi ve sonrasında gerçekleşen cinayet, Filistin-İsrail çatışmasının tam da merkezinde duruyor artık. Bu olay, İsrail ordusunun acımasızlığını gösteriyor, Tel Aviv’deki yargılama sistemini rezil ediyor, Filistinli siviller için koruma sağlama konusunda uluslararası toplumun hatasını gün yüzüne çıkartıyor ve uluslararası dayanışma hareketinin çıtasını daha da yukarıya taşıyor.
İsrail mahkemesinin geçen Ağustos’ta aldığı karar herkesi ayıltan bir niteliğe sahip, bu karar İsrail’in kendine göre tesis ettiği yargılama sisteminin ne bir Filistinli ne de bir Amerikalı için adalet sağlayacak bir sistem olamayacağını söylüyor ve bu yöndeki hayallere bir son veriyor. Kuzey İsrail’deki Hayfa Yerel Mahkemesi’nde aldığı kararı okurken Hâkim Oded Gershon şunu söylüyor: “Ulaştığım sonuca göre, olayda buldozer şoförünün herhangi bir ihmali bulunmamaktadır.” Bilindiği üzere, Rachel’in ailesi bir dava açarak zararlar ve kanunî masraflar için bir dolarlık sembolik bir tazminat talep etmişti. Gershon davayı reddetti, Rachel’i “makul olmayan” bir kişi olarak resmetti ve yıllardır tanık olunan binlerce Filistinli örneğinde görüldüğü üzere, bir kez daha saldırının kurbanını suçladı. “Onun ölümü, kendi başına açtığı bir kazanın sonucudur” dedi. Hâkime göre, kanunî korumayı hak eden o evlerin kolektif bir cezalandırma biçimi olarak yıkılması da “makul” bir eylemdi. Esasında makullük, sadece İsrail’in işgaline ait kurallar açısından makullüktü.
Rachel’in mirası, Gershon’un maskaralığa dönmüş mahkemesinden bile daha uzun yaşayacak. Onun feda eylemi, bugün Filistin’deki kahramanlık ve acıyla yüklü o büyük resmin içine kakılmış bir hâldedir.
Rachel, ölümünden yaklaşık iki hafta önce, annesine şu cümleleri yazıyordu: “Bence Filistin’in özgürleşmesi tüm dünya genelinde mücadele eden insanlar için muazzam bir umut kaynağı olabilir. Bence bu özgürlük Ortadoğu’da ABD’nin desteklediği, demokratik olmayan rejimler altında mücadele eden Arap halkına muazzam bir ilham verebilir.”
Remzi Barud

Devamını oku ...

Denge Keçika Kurdistane

Bize İhanet Edenler, Kimdir Onlar? Sosyal-demokratlar!
Devrimcilerin ölümlerine ev sahipliği yapan beynelmilel mezarlık kentinde üç fidan toprağa düştü. Çok allandılar, pullandılar, yere göğe sığdırılamadılar. Ama bazen övgü kimileri için kavgada yaşatılması gereken değerleri anımsatır, bazen bir örtbas edip geçiştirme aracıdır. Paris suikastının kim tarafından neden işlendiği meçhul ve son derece spekülatif bir meseledir, TC’nin komplo teorisyenlerine yaraşır “akıl yürütmelerine” çağırır. Hele sonrasında konuşan, Devrimci Karargah’a sızmış kimi tiplerin Ankara’daki teyzelere dair söyledikleri düşünüldüğünde, olup bitenlerden tiksinmek, malumun ilânının getirdiği o ağır mide bulantısını tekrar hissetmemek işten bile değil. Ancak tüm bunlar meselenin spekülatif boyutu. Bizi pek bir yere götürmez, bundan kaçınmak da gerekir; bu, dipsiz bir kuyudur.
Bir de bu meselede göze çarpan kimi olgular var. Bu olay Kürtler ile devlet arasında bir “Habur” işlevi görmüş ve karşılıklı bir sınama olmuştur, sonuçta sürdürülebilir bir denge yakalanmıştır. Ancak, bu olayı PKK’ye sıkılmış bir kurşun olarak nitelendirenler meseleye “dar yaklaşmaktadırlar.” Burada bakılması gereken şey, kurşunun PKK’nin neresine sıkılmış olduğudur. Kürt hareketinin merkezî kadroları tarafından her daim önemsenen bir figür olsa da bu seneki 8 Mart bir atfı itibariyle özeldi. Zira, Kürt kadın hareketi Sakine Cansız ile Rosa Lüksemburg’u eşitleyen bir şiar ile 8 Mart’ı Dersim’de sonuçlandırdı. Osman Öcalan, bir röportajında örgütün Kürt-solcu-Aleviler tarafından ele geçirilmiş olduğunu söylüyor. Silâhsızlanma tartışmaları ilk başladığında burjuva medyada ilk silâh bırakan grubun bunu Dersim’de yapacağı söylenmişti. Kürt kadın hareketinin yayın organları ise bu cinayetten bahsederken “direnen PKK’nin” hedef alındığını belirtiyor. Sakine Cansız’ın “önderlikle” ilişkisi zaten malum. İnsan, bazen PKK’nin kurgusal hâlinde bu açı farkının kadınları güçlendirmek ve “Önderlik” karşısında onları “görece özerk” kılmak için bilinçli bir hamle olarak mı kurgulandı yoksa basbayağı araları açık mı diye düşünmeden edemiyor.
Rosa Lüksemburg ilginç bir figürdür. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya’da sosyal demokrasinin eliyle burjuva devrimi, yani müesses işçi sınıfının silâhıyla burjuva bir alan açılır. Sosyal Demokrasi içerideki nizamı tahkim ettiğini düşünür ve işçi-köylü-burjuva ittifakıyla Almanya’nın emperyalist emellerinin bayrak sallayanı olur. Rosa ise bu çizgiden kopar, Karl Liebknecht “Düşman Kendi Ülkemizdedir” der. Dolayısıyla Rosa, savaşı içeri taşımak ister. Sosyal demokratların ve proto-faşist kontraların marifetiyle (Karl ile birlikte) öldürülür, Alman Komünist Partisi sosyal demokratlardan hallice bir Sovyet uydusuna dönüşür. Rosa, hem Lenin’e hem de Sosyal-Demokratlara ama en çok da kapitalizme karşı koymuştur. Sömürge sorununu dışsal değil işçi aristokrasisi yaratan içsel bir sorun olarak ele almıştır. Sovyetlerle ilişkileri ve sıkıntılı yanları bir yana, Alman komünistlerinin bir sözü vardır: “Bize İhanet Edenler, Kimdir Onlar? Sosyal Demokratlar!”
Tüm devrimler pekiştirme ve iç tahkimat döneminde en diri ve devrimi ileri taşımak isteyen unsurları tasfiye ederler. Toplumsal alt-üst oluşlar ve parçalanmalar hem bir önceki ahvale karşı koyarak onu çözen hem de bir sonraki düzen içerisinde kendisine yer bulamayacak unsurlar açığa çıkarır: Rosa, Kronstadt, Mahno! Cadılar her yerde!
KCK operasyonları Kürtler içindeki güç dengelerini değiştirmiş, Kürt sorununu bir özgürleşme arayışından kurumsal bir tanınma sorununa indirgemeye meyil etmiştir; en çok da önderliğinden güç alan kadının elindeki kozları sarsmış, harekette onun konumunu zayıflatmıştır. KCK operasyonları bugünkü atmosferi mümkün kılan bir karşı-devrim mi acaba? Bunun için içeridekilerin kim olduğunu daha iyi bilmek gerek ama bu şimdilik bir soru işareti olarak kalsın. En nihayetinde devletle anlaşmak demek “Gewer’deki taş atan genci nasıl teskin eder ve yönetilebilir kılarız, kadın devrimini bir kimlik meselesine hapsederiz” sorularının ister istemez tartışılacağı düzlem olacaktır. Zira, eninde sonunda bir “yönetim şekli” tartışılacak ve birileri de yönetmeye konu olacaktır, belki de kendi kendilerini yönettiklerini sanarak. Burada “kendi” olmanın ne demek olduğu elbette gündeme gelecektir.
Örgütsel birliğini bozmak istemeyen ve bunda sonuna kadar haklı olan Kürt Hareketi içerisindeki Kürt Özgürlük Hareketi Kürt kadın örgütlenmelerinin şiarı buradan da okunabilir. Bu verili konjonktürün dayattığı bir iç mücadele olabilir. Kavga konusu şudur: Kürt ne demek? Özgürlük ne demek? Devrim nedir? Yani, önderliğin bugüne kadar söylediklerini nasıl birleştirip, o çelişik paradigmayı nasıl anlamlandıracağız? Paradigmayı kim nereden nasıl yakarsa!
Bu olay nedense bundan yıllar önce bir şafak vakti öldürülen başka bir Kürt kadını olan Sabahat Karataş’ın ölümüyle ilgili tartışmaları belli yanlarıyla anımsatıyor gibi.
Zeynep Kaledaş
Devamını oku ...

Name

Ödülünü Obama’nın karısının verdiği Argo filmi aslen Türk olan bir CIA ajanının hikâyesine dayanıyor. Amerikan rehinelerini kaçırma planı Ruzi Nazar isimli bu ajana ait. Nazar, Gladio dairesinde örgütlenmiş, 12 Mart ve 12 Eylül’de aktif rol oynamış bir isim.
Gladio ise II. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın İtalya’ya çıkartma yaptığında ve sonrasında hâlihazırda faal olan faşist unsurlardan yeni dönemin uluslararası kontrgerilla örgütünün kurulmasını ifade ediyor. Eski Alman ve İtalyan faşist generaller ve alt kademe askerler Amerikan himayesinde komünizmle mücadele için örgütleniyorlar. Liberalizm ile faşizm arasındaki geçirgenlik bu örgütlenmeyle kalıcılaşıyor. Kültür, sanat ve felsefe alanında CIA güdümlü teşkilâtlar kuruluyor. Yüzeyde insandan, haklarından, azınlıklardan, özerklikten, özgürlükten ve mağduriyetten dem vuruluyor ama altta Nazi kamplarının girişinde yazan “Arbeit Mach Frei” fısıldanıyor sessizce.
“Kısa kılıç” manasındaki Gladio komünistlerin boynuna vuruluyor. Gene kurulduğu yerde bu kılıcın biraz ucu görülür gibi oluyor ama ilişkilerin çok derin ve köklü olduğu fark edilip üstü kapatılıyor. Hitler’in destekçilerinden Henry Ford’un düzeni kaim olsun diye Nato ve Gladio gibi unsurlar kendi liberallerini bularak ilerliyorlar.
Argo filminin de arkasında bu türden liberaller var. Film üzerinden Oscar alanlardan biri bugün dünyanın çeşitli noktalarında Amerika için çalışan CIA ajanlarına ithaf ediyor ödülünü. Film, İran’a karşı örtük olarak ilân edilmiş savaşın kültürel-ideolojik cephesini örüyor. Maraş Katliamı gibi bir dizi operasyonun altında imzası olan Ruzi Nazar’ın hikâyesi bugün yeni katliamların habercisi niteliğinde.
Böylesi bir jeopolitik gerçeklikte, bölgenin en önemli gücü olan bir örgütün mapus lideri “barış” yapma kararı alıyor. Işığa tutulduğunda sırda “si vic pacem parabellum” yazan bu mektubunda mapus lider İran’a yönelik kazılan siperlere halkıyla birlikte gömülmemek için geri çekiliyor.
Siperlerin farkında ki “'Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları 'Milli Dayanışma ve Barış Konferansı'na çağırıyorum” diyor, İranlıları dışarıda bırakarak. Dışarıda bırakmanın nedeni, ölçeğin Misak-ı Millî olarak alınmasından. Liberal, bu sınırların içindeki sınıfı, faşist ise muktedir sınıfın sınırlarını muhafaza ediyor.
Liberal de faşist de kitleleri hor görmekle malul. Dolayısıyla İmralı mektubuna ilişkin değerlendirmeler mektubun seslendiği milyonları küçük ve hakir görmekten başka bir şey yapmıyor. Öyle ki sağcı basın namedeki cümlelerin altında kaldığından, “bunu Apo değil Tayyip’in danışmanlarından biri yazmış” diye yalan haber yapıyor. Düşmanını küçük görünce küçüleceğini zannedip ahmaklaşıyor.
İlginçtir, nameyi eleştiren de destekleyen de aynı şeyleri söylüyor.
“Bu yönelişle Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’yi yönetenlerin barış, demokratikleşme ve özgürlüklerin genişlemesi taleplerini bastırmayı meşrulaştırmak için istismar ettikleri silâhlı çatışma bahanesini ellerinden alarak karşıtlarını da silâhsızlandırıyor. Böylelikle, Türkiye'de demokratik hak ve özgürlüklerin, sosyal hakların, ezilen inanç ve kimliklerin ve kadınların özgürlüğünün önüne dikilen bir egemen sınıf engelini de ortadan kaldırıyor.” (HDK Sonuç Bildirgesi)
“Eskiden beri Kürt hareketinin mücadele stratejisini eleştiriyoruz. Silâhları da içinde barındıran o strateji Türkiye işçi sınıfının milliyetçileşmesine yaradı. Milliyetçileşmeden en çok düzenin aktörleri ve iktidar partisi yararlandı. AKP dilini milliyetçileştirdikçe oy oranını korudu.” (İlker Belek)
SoL’cular utanmadan kendi milliyetçileşmelerini de Kürd hareketine fatura ediyorlar. Ahlâkî bir tutumdan beri olarak bir de “şimdi devlet sol sosyalist güçlere daha fazla saldıracak” diyor. En azından şimdiye kadar buna mani olabilmişliği için ahlâkî ve haktanır bir yaklaşım içine giremiyor. Namede “büyük Türkiye” çağrısı bulup kendi milliyetçi “sosyalist Türkiye” hedefini güncelleme imkânı bulduğunu düşünüyor. Yaptıkları filmden bu hedefe ilişkin tasavvurlarının ne denli sığ olduğu görüldü: işçilerin haberi olmadan “devrim” oluyor ve bir iki kamulaştırma ile sosyalist iktidar tesis edilmiş oluyor. Bu da Kürd’ün mücadelesini hor ve hakir görmenin bir yansıması aslında.
HDK ise söz konusu bildirgenin sonunda şunları söylüyor: “Halkların Demokratik Kongresi, doğmakta olan barış iklimini tüm bileşenleriyle birlikte ilerletmek, Türkiye’nin batısına taşımakta kararlıdır. Bununla birlikte kimlik hak ve iddiaları nedeniyle halkların birbirini boğazlaması ve devletin bir milliyeti diğerinden üstün tutması zemininin ortadan kalkması olasılığı zenginle-yoksul, ezilenle-ezen, mazlumla-zalim arasındaki mücadelenin gündemden kalkacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, barış iklimi bu mücadelelere halklar arasında etnik barikatlar olmadan girişmek için yeni bir imkân yaratıyor.”
Herkes kendi dükkânının derdinde özünde. Destekleyen de eleştiren de milliyetçilik eleştirisi yapıyor ve egemenlerin böylesi bir kozdan ve bahaneden mahrum kalacaklarına işaret ediyor. Her iki taraf da Kürd hareketinin genel kurguya duhul etmesine içten içe seviniyor. Bir taraf AKP karşıtlığı üzerinden mektubun AKP’nin elini güçlendirmesine kızıyor, diğer taraf ise hareketin demokrasi mücadelesinin mutlaklığı önünde diz çökmesine seviniyor. Bir taraf mülk sahiplerini, diğer taraf elindeki mülklerle rekabet içinde olmayı matah bir şey sananları örgütleyeceğini zannediyor. TKP “İslam kardeşliği” eleştirisi için “bunun sahibi var, AKP’den daha fazlasını yapamazsınız.” diyor. Kendi milliyetçiliğinin CHP ve İP’i aşamayacağını gizlemeye çalışıyor.
Oysa Apo halk kütlesinin iradî öznesi olarak düşünüp konuşuyor. “Ortadoğu’ya çekidüzen mi veriyorsun? Bensiz yapamazsın” diyor ve bir hiza, bir sınır, bir ölçü çekiyor kendince. “Barzanî ile birleşip oranın petrolünü içmek mi derdin? Bizim icazetimiz olmadan bunu yapamazsın.” diye uyarıyor. Yani mektupta hem geri adım atma hem de ileriye doğru sıçrama var. Dolayısıyla mektup bu gerilimde okunmalı. Ad hominem zırvalıklarla, meseleyi şahsîleştirip “kendini kurtarmak istiyor” ya da “Tayyip’in önünde diz çöktü” türünden boş analizlere aldanmamak gerekiyor. Mantıksal safsata olarak Türkçeleştirilen bu Latince tabir yaşanan tartışmanın ne denli şahsî ve öznelci bir yerden ilerlediğini göstermek için seçiliyor. Tayyip’i yüceltip Apo’yu küçültmek, emperyalizmi semaya fırlatıp Kürd hareketini küçümsemek kimseye fayda getirmedi, getirmiyor.
Birileri emperyalizme bir taş bile atmadan Kürdlere yönelik “emperyalizmin oyuncağı” dualarını etmeye devam ediyor. Bazıları da sınıfı kavramsal olarak kafalarında sildiği vakit toplumu cennet kılacağı yanılsamasına ek olarak mazlum milletler ve etnik kimliklerin çöpe gitmesi için demokrasicilik oynuyor. Siyasette usta ve uzman olmak, pürüzsüz bir zemini gerektiriyor. Dolayısıyla ortalığı mülkiyet veya rekabet üzerinden insanları sisteme örgütleyen sol özneler kaplıyor. Mektup bu niyetleri dikine kesiyor, her iki tarafı da görüyor ve kendi “bütünlük” çağrısını yapıyor. Ama bu çağrı tam da parçalamayla gerçekleşebiliyor, zira çağrı Kürd’ün yangılı nefesinin iki ses teli üzerinde örgütlenmesini ifade ediyor.
Mektubun Kürtçesinin Kürtçesi zayıf biri tarafından okunması karşısında Türkçesinin Türkçesi güçlü biri tarafından okunması, sırf bu seçim bile, onun esasta Türk’e seslendiğini gösteriyor. Bu anlamda mektup ideolojik bir propaganda metni olarak Kürd’ün tarihsel mücadelesine mazlum Türk’ün çağrılmasını ifade ediyor. Mağdurların, gadre uğramışların, zulüm görmüşlerin ortaklaşmasına işaret ediyor. Böylelikle Kürd hareketi AKP’nin zorunlu olarak açtığı kapıdan girip taktiksel olarak batıya uzatıyor başını. Kürd ve Türk tarafında olup mektuba kızanların esasta karşı oldukları şey bu. “Öldü, bitti, bize gün doğdu” olarak özetlenebilecek sevinçleri kursaklarında kaldığı için köpürüyorlar.
Mektuptaki “Bizlik-teklik” ayrımı da bu çağrıyı pekiştiriyor ve düne kadar kendisine düşman olan kesimlerin kulağına kar suyu kaçırıyor, onları tekçiliğin sultasından çıkıp “biz”e ait kardeşlik sofrasına çağırıyor. Bu noktada milliyetçi ve üstelik mücadelenin yarattığı değerleri kibirle sahiplenenlerin görmediği bu: kardeşlik sofrasına çağrı kurtuluşa çağrıdır. Dolayısıyla düşmana benzememe ve düşmanın ele geçiremedikleriyle birlikte bir gerçeklik kurma niyetini ifade ediyor. “Milliyetçiler”deki kibir ciddi bir yanılsamadır. Kibir körleştiricidir, bu körlük nedeniyle metinde “Kürdistan” sözcüğünü arayıp bulmak istemektedirler. Aynı kibir Tayyip’te de vardır, o da Amed meydanında Türk bayrağı arayıp durmuştur. Oysa bölgesel dengeler ve çıkarların zorunlu sonucu olarak Kürd hareketi kendisine dayatılan sınırları genişletme imkânı bulmuştur. Mektup bu genişlemenin somut bir ifadesidir.
Mektup özünde bu genişleme dâhilinde Ortadoğu halklarına emperyalizmi işaret ederek karşı bir birliği ve bizliği telkin etmektedir. Kâğıt üstünde, ezbere bir anti-emperyalizme karşı bu anti-emperyalizm somuttur ve hakiki bir zemine sahiptir.
Aslında mektup “rüşeym Kürdistan”ın ilk emaresidir. Apo biz derken burayı, tekçilik eleştirisi ile tekçi olmayacak bir kurguyu dile getirmektedir. Bu “Kürdistan” doksan sene evvel Türkiye’nin olamadığı ve doğası gereği kesinlikle olamayacağı bir ülke tasavvuru olarak örgütlenmektedir. Dolayısıyla Barzanîciliği de Tayyipçiliğe de somutta boşa düşürmektedir. Bu müdahale ile Apo Tayyip denilen balon özneyi söndürmekte ve halkın iradesini sahneye çıkartmaktadır. Asıl kızılan budur. Birileri Tayyip karşıtlığından nemalanmayı tek yol bellediğinden bu name karşısında tüyleri diken diken olmaktadır.
Ama mücadele esnasında bölge güçleri ve emperyalist odaklar arası çatlaklardan istifade etmenin emperyalizm uşaklığı olarak değerlendirilmesi ne kadar yanlışsa, kapitalizm içre kimi imkânları ve çatlakları kullanmayı “Marksizm kapitalizmi besliyor” diye eleştirmek de o kadar yanlıştır. Apo’nun kendi pozisyonunu rasyonalize ederken “aştım” dediği Marksizm budur. Dolayısıyla onun da emperyalistler ve güç odakları arası çatlaklardan istifade ederken “emperyalizmin piyonu oldu” tespitlerine kızmaması gerekir. Teorik, ideolojik ve politik olarak ekolojizm, feminizm ve demokratizm bağlamında liberalizme meyletmek kısa vadede ön açıcı gibi gelebilir ancak uzun vadede bu meyil kitleleri hakikate karşı körleştirecektir.
En önemli tehlike, havaya fırlatılmış taşın bizatihî kendisinin uçtuğunu zannetmesidir. Liberalizm tam da bu yanılsamayla insanların gözüne pembe bir mil çekmektir. Ekolojizm doğanın, feminizm kadının, demokratizmse halkın pazar tezgâhına çıkartılmasıdır. Pazarın sahibi tektir, sahipleri çoğaltma istemi zulmü ve sömürüyü pekiştirir.
Ulus-devlet pazar demektir. Bölgesel pazarda olmak adına bu ulus-devlet pazarına itiraz etmek mücadele eden halkı bölgesel pazarın sahibine kul edecektir. Liberalizm kapısında “arbeit mach frei” yazan toplama kamplarına uzanan süslü yolun adıdır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

İsrail'in Özrü

Dün akşam saatlerinde Türkiye ve dünya kamuoyu, Netanyahu yönetiminin Mavi Marmara katliamı nedeniyle Türkiye’den özür dilediği haberini aldı. 65 yıllık işgal tarihi boyunca sayısız cinayet ve katliama imza atmış Siyonist rejimin, 31 Mayıs 2010 tarihinde işlediği suç nedeniyle özür dilemesi, hatta kurbanların ailelerine tazminat ödeneceğini açıklaması, sıra dışı bir gelişmedir ve kuşkusuz bunda 3 yıldır Filistin dostlarının yürüttüğü hukukî ve siyasî mücadelenin de payı olmuştur.
Ancak büyük resim ortaya konulduğunda bu gelişmenin sevinçle değil, kaygıyla izlenmesi gerekmektedir. Zira “özür”, gerçekte, ABD Başkanı Barack Obama’nın talimatıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesinden başka bir amaç taşımıyor.
Aslında kesilen diplomatik ilişkilere rağmen geride kalan süre zarfında iki ülke arasındaki dolaylı temaslar her zaman devam etmiş, ikili ticaret hacmi küçülmek yerine büyümüştür. Ancak ABD, başından beri ilişkilerin tümden normalleşmesi ve daha da gelişmesi için çabalamış, birkaç hafta önce Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Türkiye ve İsrail’in ABD’nin iki yakın dostu ve müttefiki olduğu mesajı da, yaklaşan normalleşmenin habercisi olmuştur. Nihayet, bu hafta Tel Aviv’e giden Obama, Siyonist rejime açık ve güçlü bir desteği ifade etmiş ve Türkiye’yle olan “husumet”in de sona ermesini istemiş, sonuç olarak da Obama henüz Ben Gurion Havaalanı’ndayken gerçekleşen üçlü telefon görüşmesiyle yeni bir döneme girilmiştir.
Özür ve tazminat önemlidir, ancak Türkiye Başbakanlığı tarafından yapılan cevap açıklamasında iki ülke arasındaki ilişkilerin “bozulmasından” dolayı duyulan “üzüntü”den ve hatta ilişkilerin yeniden tesisinin “stratejik önemi”nden bahsedilmesi kaygı vericidir.
Ortadoğu meseleleriyle bizzat ve fiilen ilgilenmek istemeyen Obama yönetimi, bölgede kendisinin adına bunu yürütecek bir eksen oluşturma yönünde arka arkaya adımlar atıyor. Bu eksen, temel olarak, Türkiye, İsrail ve Körfez diktatörlüklerinden oluşmakta, aynı eksen bölgede kendisi bakımından tehdit oluşturan veya oluşturması muhtemel unsurları da ya kendi tarafına çekmeye, ya tarafsızlaştırmaya ya da istikrarsızlaştırmaya çalışmaktadır.
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği olarak, Siyonist işgal rejimini meşrulaştıran her türlü adımı protesto ediyor, Türkiye ve dünya kamuoyuna Tel Aviv’deki yönetimi ticarî, askerî, diplomatik, akademik yönlerden yalnızlaştırma, tecrit ve boykot etme ve kendi hükümetlerine bu doğrultuda baskı yapma çağrısı yapıyoruz.
23 Mart 2013
Devamını oku ...

Beytüllahim’in Çetin Yolu

21 Mart 2013 Perşembe günü ABD başkanı Barack Obama Kudüs’ten işgal altındaki Batı Şeria’nın Beytüllahim kasabasına seyahat etti. Obama şehre İsraillilerin “Hat 300” adını verdikleri yol üzerinden, kuzey kapısından girdi.
Tüm kontrol noktalarının açılıp, yolların insandan arındırılması sonrası Obama’nın seyahati yalnızca birkaç dakika sürdü.
Oysa Filistinliler böylesi lüks imkânlardan mahrumlar. Söz konusu hat yasak bölge içerisinde ve buraya giriş işgal yetkililerinden alınacak özel izinlere tabi.
Eğer Obama, Beytüllahim’e Ramallah üzerinden ulaşmak isteseydi, muhtemelen seyahati 25 dakika, hatta biraz daha uzun, sürecekti. Öte yandan Filistinlilerin Ramallah üzerinden Beytüllahim’e seyahatlerinin neye benzediğini görmekte fayda var.
Atıf Luveys Ramallah’ta çalışıyor ve Beytüllahim’de yaşıyor. Anlattığına göre evden sabah 6:30’da çıkıyor, saat 8’de işe varma umuduyla Ramallah’a gitmek üzere bir taksiye biniyor.
Şehir merkezine vardığında İsrailliler şehrin güneydoğu girişindeki askerî kontrol noktasında kendisini durduruyorlar.
Luveys, Filistinlilerin “uçan kontrol noktaları” adını verdikleri bu devriyelerin işe gidip gelenler için gerçek birer kâbus olduklarını söylüyor. Eğer İsrail askerlerinin keyifleri olursa, Luveys’i pek fazla alıkoymuyorlar ve onun Arapçada “ateş vadisi” anlamına gelen “Vadiyülnar” denilen tehlikeli yol boyunca seyahatine devam etmesine izin veriyorlar. Bu yol üzerinden Luveys işgal altındaki Kudüs’ün dışındaki Azariye (Betani) kasabasına ulaşıyor.
Bu onu İsrail sınır polisi araçlarının bitişikteki bölgede sıklıkla devriye attıkları Adumim Mahallesi’ne ulaştırıyor. Burada işgal askerleri Filistinlileri kimlik ya da ruhsat kontrolü gibi bahanelerle sürekli durduruyorlar.
Atıf’a her gün eşlik eden Said Abdullah ise şunları söylüyor: “Taş ocağı yolundan geçip Hazma isimli Filistin köyüne ulaşıyoruz. İşgal altındaki Kudüs’ün etrafından dolanan bir tali yola giriyoruz sonra. Yol boyunca Kudüs’ün içinde ve civarında toprağı lime lime etmiş yerleşimleri görüyoruz.”
“Cabba kontrol noktasını geçmeyi becerdiysem, Kalandiye geçidine kadar birkaç dakika yürüyorum. Ama burada karşımıza bir başka felâket çıkıyor: her akşam ve sabah işine giden ya da işten dönen binlerce insanın neden olduğu trafik sıkışıklığı. Tüm bu insanlar Filistinlilere işkence etmek ve onları aşağılamaktan keyif alan işgal askerlerinin kontrolü altında yol alabiliyorlar.”
İşte Filistinlilerin her gün işe gidip gelirken kat etmek zorunda oldukları çetin yol böyle bir yol. Geri dönüş daha da zor, iki saat, hatta daha da uzun bir süreyi yolda geçiriyorsunuz. Belki de kırmızı halılarla karşılanan, kendisi için yollar boşaltılan Obama bu ayrıntıları hiç bilmiyor. Bilse de umurunda olur mu, bu da ayrı bir konu.
Fadi Ebu Seyda
Devamını oku ...

Devrim Bilimi

Birçokları için “diyalektik materyalizm” terimi kafa karıştırıcı ve pek de aşina olunmayan iki kelimenin birbirine bağlanmasından oluşan bir tür jargon gibidir. Ancak bu kavram, suyun kaynamasından toplumun devrimci dönüşümüne dek her şeyle ilgili belirli bir anlayış geliştirme noktasında temel bir niteliğe sahiptir.
Diyalektik materyalizmin ne olduğunu anlamak için sıklıkla “diyalektik” ve “materyalizm”, bununla birlikte söz konusu iki kavramın karşıtları tanımlanmaya çalışılır.
Diyalektikle ilgili temel fikir, atomik yapıya ait en küçük ölçekten evrene ait en büyük ölçeğe dek her şeyin sürekli bir değişim sürecine tabi olduğunu söyler. Bu değişim, hem iç hem de dış etmenlere bağlı olarak oluşur. Pozitif ve negatif partiküllerden oluşan atom gibi her şey birbiriyle çelişki içerisindeki rakip çıkarlar ya da karşıt eğilimlere sahip iki parçadan oluşur. İç çelişkiler bütün olarak bir nesnenin aslî değişim nedenidir. İç çelişkilerin her zaman belirli bir hareket ve gelişim içerisindeki, rakip ve çelişkili dış etmenlerle birlikte ele alınması gerekir. Doğal ve toplumsal dünya ile ilgili bu temel anlayış hiçbir şeyin sabit olmadığını söyler. Ayrıca hiçbir şeyin başka bir şeyle birebir aynı olmadığı iddiasındadır. İster bir kilo şeker başka bir kilo şekerle isterse bir hükümet başka bir hükümetle kıyaslansın, arada belirli bir farkın olduğu gerçeği bir biçimde tespit edilecektir.
Diyalektik düşünmenin karşıtı, evrendeki her şeyin ve bunların niteliklerinin her zaman farklı biçim ve miktarlarda var olduğuna inanan metafizik düşünme tarzıdır. Metafizik, şeyleri mutlak biçimleri dâhilinde görür ve böylelikle açgözlülüğün ve zulmün toplumda her daim var olduğunu, dolayısıyla toplumun kendisini sadece tekrarlamakla yetindiğini söyler. Bu tarih anlayışı nesneler için aslî değişim sebebi olarak dış etmenlere işaret eder, bu nedenle toplumun gelişimi coğrafyaya dayanılarak izah edilir, aynı coğrafyadaki ülkelerin gelişim açısından neden farklı düzeylerde olduğu ve toplumda birbirine rakip çıkarların nasıl oluştuğu gibi sorularla ilgilenilmez.
İnsanların zenginliğe ve lükse düşkünlükleriyle bağlantılı olarak kullanılan biçiminden farklı olan materyalizm kavramı, esasında insanların düşüncelerini, niteliklerini ve eylemlerini izah etme noktasında katkıda bulunan bir kavramdır. Materyalizm, tüm bu hususların insanları kuşatan maddî dünya tarafından biçimlendirildiğini söyler. Yani “bilinci belirleyen varlıktır.” Bu anlayış, algı ve düşüncenin insanın varoluşunu belirlediğine inanan idealizme aykırı bir yaklaşımdır. Dolayısıyla sağcı politikacılar insanların öyle olmaya karar verdikleri için evsiz ya da fakir olduklarını iddia ederler. En uç biçiminde tüm maddî gerçekliğin ebedî bir varlık tarafından yaratıldığına dönük inanç idealist felsefenin nihaî gerçekleşmesini ifade eder.
Bu noktadan itibaren diyalektiği ve materyalizmi birleştirmek, “her şeyin sürekli bir değişim içerisinde olduğunu” ve “algımızın maddî dünyaya dayandığını” söylemeyi ifade eder. Diyalektik materyalizm, toplumdaki sürekli değişimleri değerlendirmek ve toplumdaki gelişimi anlamak için bu araçları kullanır.
“Felsefeciler dünyayı yalnızca yorumladılar, oysa mesele onu değiştirmektir.” Devrimlerin nasıl gerçekleştiğine dair belirli bir anlayış sunan bir bilim olarak diyalektik materyalizmin kurucularından Karl Marx ayrıca insanların toplumsal olguların anlaşılması ötesinde insanların etrafındaki dünyanın değiştirilmesinde aslî bir role sahip olduğuna inanır.
Mevcut düzeyinde kapitalist toplumdaki aslî çelişki, üretim güçleri (toprak, teknoloji ve altyapının insan emeğinin kârlılığı arasındaki ilişki) ile üretim ilişkileri (tüm fabrikalara, iş yerlerine ve toprağa bir avuç kapitalistin sahip olması, öte yandan milyarlarca insanın emeğini satarak var olabilmesi) arasındaki çelişkidir. Üretici güçlerdeki muazzam gelişme ile toplumun önemli bir bölümünü kontrol altında tutan ve tüm bu gelişimi kendi kârı için kullanan bu türden küçük bir grup arasındaki çelişki söz konusu çelişkiyi çözecek mücadelenin zeminini de teşkil eder. Mazlumların mücadelesini de içeren sınıf mücadelesini kavramak, üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki söz konusu çelişkiye dayanan toplumsal hareketliliği kavramayı ifade eder. Bizim yüzde bire ve yönetici sınıfa karşı yürüttüğümüz mücadele insanlığın geçmiş ve gelecek tarihidir. İşte tam da bu nedenle Marx’ın Komünist Manifesto’nun başında dile getirdiği biçimiyle, “bugüne kadar var olmuş tüm toplumun tarihi, sınıf mücadelesi tarihidir.”
Sürekli değişim ve gelişmeye dayanan bir bilim olarak diyalektik materyalizm ne bir dogmadır ne de ebedî hakikatleri ifade eder. O kapitalizmin nihai bir sona ulaştığını gösterir. Dünyadaki zenginliğin muazzam ölçülerde geliştiğini ama ondan istifade edenlerinse sayıca çok az olduğunu söyler. Sosyalizm denilen geçiş aşaması, sömürülenlerin ve mazlumların bir araya getirilip toplumun yönetilmesini ve bir sonraki niteliksel gelişimi, tarihin yeni aşamasını temsil eden yeni bir üretim ilişkisini oluşturmayı anlatır. Diyalektik materyalizm, söz konusu çelişkileri anlamak ve tüm zayıflıkları ve güçlü noktaları bilince çıkartmak ve sosyalizmin kapitalist sömürü ve zulmün yegâne cevabı olduğunu göstermek için kullanılmalıdır. İşçilerle ve mazlumlarla yeni toplum mücadelesini inşa etme noktasında ilişkiler kurmak için daha çok çalışmak ve nihayetinde kapitalizmi tarihin çöp tenekesine fırlatıp atmaksa devrimcilerin üzerine düşen bir görevdir.
S. Williams
Devamını oku ...

Putların Demokrasisi

Aslolan mülkiyet ve rekabettir. İlki için devlet ikincisi içinse demokrasi “icat” edilmiştir. Dolayısıyla her yanda ve her ânda “devlete karşı demokrasi” diye bağırıp duranlara “siz kimi kandırıyorsunuz?” diye tokat savurmak gerekir. Zira rekabet mülkiyetsiz olmaz.
Solculuğun ve kısmen sosyalistliğin düzen içi manevralara, geçici, kısmî başarılara kilitli olan bir tarafı vardır ama komünist olmak tam da düzenin aynasındaki görüntüsüne âşık olmamaktır. Bu ise ancak aşkın bir hakikate “pervane” olmakla mümkündür. Yanacağını bile bile…
Bir sempozyumda, “İslam öncesi cahiliye döneminin daha demokratik olduğunu” söyleyen Erdoğan Aydın’ın yapamadığı ve yanamadığı budur. Onda, onu kendisine âşık kılan aynalar kırılmasın diye, İslam düşmanlığı ifrada varmakta, sonuçta paganizm savunusu aynanın sırrı hâline gelmektedir. Koruma altına alınan ayna mülkiyet ve rekabet ilişkilerinin çarpıttığı hakikattir. Erdoğan Aydın gibiler, o hakikate sırf mülkiyet ve rekabet sayesinde yaldızlanmış özneliğine halel gelecek diye düşman olmak zorundadırlar. Bu, 12 Eylül’ün, Özal’ın, 1989-92 çözülüş döneminin ve Ölüm Oruçları sürecinin teslim aldığı herkes için geçerli bir ruh ve kişilik hâlidir.
Hitler’in ideolojik kurgusunun önemli ölçüde paganist olduğu söylenir. Swastika, yani gamalı haç, Hindistan yarımadasından apartılmış pagan bir semboldür. Roma’ya yapılan tarihaşırı atıf da bu paganizmin bir yansımasıdır. Paganizm köylüyle, tarlayla, bitki dikmekle, saplamakla bağlantılı bir sözcüktür. Aynı kökten türeyen pakt da barış ve sözleşme anlamında, belli bir yerin ve o yerin insanlarının tanınmasını ifade eder. Demek ki Hitler’in mücadelesi, her yeri köyleştirip herkesi tek führere bağlı ve mecbur kılma amacını güder. Demokrasi devletin tekilliklere yedirilmesi işlemidir.
Erdoğan Aydın’daki putçuluk, köylü mülkiyetindeki mantığın şehirli orta sınıfa yedirilmesinden başka bir şey değildir. Bu savunu putların demokrasisidir. İhsan Eliaçık’ın cahiliye dönemindeki üç büyük put, Lât, Manat ve Uzza ile ilgili tefsiri fikir açıcıdır. Lât otorite, Uzza güç, Manat da paradır.
* * *
On yılımız AKP iktidarı ile geçti. Neredeyse bir kuşak bu gerçekte yetişti. Solun bu iktidara karşı mücadelesi ise Erdoğan-Apo eleştirileri üzerinden, Müslüman ve Kürd düşmanı olan tarafa kaçmasıyla tanımlı. Yani sol, Müslüman’a karşı eski laikliğini, Kürd’e karşı Türklüğünü daha fazla hatırladı, kendisini burada kurdu.
Tersi de var: bir kesim de Müslüman ve Kürd’ü başarıcılık üzerinden istismar edip yol almaya çalıştı. Bu başarıcılık Müslüman ve Kürd’den hiçbir şey öğrenmemenin kılıfıydı. Müslüman ve Kürd içinden belirli kesimlerse rekabet için solun mülkiyetini istismar etmeyi kurtuluş addettiler.
İştirakî’nin mütevazı ve naçiz mevcudiyeti de tam da burada tanımlı aslında. O, söz konusu yönelimleri sol içerisinden dışarı çıkarak görmenin ve bu meyle dönük “devrimci” bir müdahalenin adı özetle. Devletten ya da demokrasiden değil, devrimden yanalığın cılız aklı, eksik ruhu.
Bugün söz konusu laiklik solu daha fazla modernist ve aydınlanmacı kıldı. Mevcut Türklük onu daha fazla devlet kanalına akıttı. Bunlar esas olarak birey kılıfı altında gizlendi. Yani bireyliğini koruyup anlamlı iş yaptığını zannedenler, örtük ve dolaylı olarak burjuvazinin ve devletin müdafaasına nefer kılındılar.
Sol, “kahramanlık fazla metafizik, fazla dinsel” diyerek geçmişine, geçmişindeki devrimci kahramanlara küfreder hâle geldi. Oysa kahraman Farsça kökenli ve “ferman yazan” demek oluyordu. Osmanlı’nın baldırıçıplak asilerinin dilinde devrimci bir şiara dönüşen “ferman devletinse dağlar bizimdir” cümlesini varlığı ile somutlayanların indirdiği bir vahiydi bu.
Ama AKP gerçeğinde solun maddî planda böylesi bir metafiziğe, vahye ve kelâma karşı daha fazla alerjisi vardı. Sol, putların demokrasisini o putları yıkanın fermanına tercih ediyordu. Başkaldırmadan “varın benim farkıma” diyordu özetle. İçinden Ahmet Kaya’dan tiksinip, dışından onu ucuz teorisi ve pratiği için sömürüyordu.
* * *
“Kapitalizme karşı komünizm, devlete karşı halk…” Böylesi bir karşıtlık belirleniyor. Ama kapitalizmin üç beş burjuvanın bireysel tercihi ve ideolojisi olduğu varsayılıyor. Buna göre, önce o üç beş burjuvaya karşı milyonların örgütlenebileceği zannediliyor. Devletse üç beş kişilik geri bir örgütlenme sonuçta. Böylelikle milyonların o devlete karşı birleştirilebileceği düşünülüyor. Ama bu hesaplar süreç içinde kapitalizmin ve/ya devletin yerleşikliğine tosladığında, onunla uzlaşma arayışları uç veriyor. Sanki ilk bahsedilen karşıtlık, tam da milyonları uzlaşmaya, önceden iknaya hazırlamak için tespit ediliyor. Yani ölümle korkutup vereme razı etmek bu oluyor.
Negri, İtalya’da grevdeki işçilere yaptığı “akademik” konuşmada, “rüyalarınızı bile sömürüyorlar” diye bağırıyor ve hayatın tüm hücrelerini ayağa kaldırabileceği hayaliyle konuşmasını sürdürüyor.
Bir devrimci, “ötesini düşünmek bizi dine yaklaştırıyor” diyerek endişesini dile getiriyor, geriye dönmenin solu gericileştireceğini söylüyor ve son olarak da reçeteyi veriyor: “Devrimci özne ânda kurulur.” “Ân” dediğinde bireye, üstelik beden denilen bir varlığa işaret ettiğini ve o bireye geçmişe-geleceğe uzanan kollarını budamayı öğütlediğini, ân denilen sonsuzlukta bir tür liberalizme kul olacağını ve dolayısıyla insanları burjuvazinin serbestiyet yalanlarına örgütleyeceğini görmüyor. Özünde döne dolaşa, ağızda gevelene gevelene, devrimci öznenin ancak belirli bir aydınlanma ve modernizmle var olabileceği söyleniyor. Oysa aydınlık mücadelesinin bir bakıma gaz yağı satıcılarının mücadelesi olduğu görülmüyor. Fitili böylesi bir yerden tutuşturulmuş bir mücadelenin gözünü karartmışlara verebileceği bir şeyin olmadığı anlaşılmıyor. Tersten, kimsenin gözünü karartması da istenmiyor.
* * *
Negri, “Devrimci siyaset kimlikten başlamak zorundadır, ama orada sona eremez. Mesele, kimlik politikası ile devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, tersine, kimlik siyaseti içinde birbirine koşut olarak yer alan ve belki de paradoksal olarak kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan devrimci düşünce ve pratik akışlarını izlemektir. Başka bir deyişle devrimci düşünce kimlik siyasetinden kaçmamalı, onun içinden çalışmalı, ondan öğrenmelidir.” buyuruyor. Birileri de bu yaklaşımın Apo tarafından benimsenip uygulandığı iddiası ile, son süreçte akademik aynasındaki görüntüsünü satabileceğini düşünüyor.
Sol aslında kimlik siyasetini örgütleyeyim derken kendisini ona örgütlüyor. Kimliklerden bir kimliğe dönüşüyor. Kürd’ün ve Müslüman’ın varlığına karşı esasta bu sol kimlik müdafaa ediliyor. Bu iki dinamiğin içine girenler de cepheden bunlara karşı çıkanlar da onlarla ancak kimlik düzeyinde ilişki kurabiliyorlar. Kürd ve Müslüman, kimliklerden bir kimlik olmayı “tercih” edenleri bir süreliğine solun yanına gönderiyor. Ağzı laf yapsın, şiirden, sinemadan anlasın, ufku genişlesin diye kadro yetiştiriyor. Sol, metalar dünyasına bu kesimlerden adam devşirme okulu olarak iş görüyor. Kimliklerinden sıkılanların, o kimliklerin gördüğü zulüm, maruz kaldığı sömürüden kaçanların sığınağı olmak solu da ara bir kimlik formuna dönüştürüyor.
Apo dolayımıyla Negri’ye atıfta bulunan yazarlar, “PKK’nin projesinin, devletin ötesinde siyaset, partinin ötesinde siyasal örgütlenme ve sınıfın ötesinde siyasal öznellik’ öngörme anlamında bir ‘radikal demokrasi’ projesi olduğunu ileri sür”düğünü söylüyorlar. Sınıfın, devrimin ve iktidarın teorik ve pratik gerilimleri berhava edilsin diye demokrasi köklere indiriliyor. “Devletin ötesinde siyaset” iktidarı, “partinin ötesinde siyasal örgütlenme” devrimi, “sınıfın ötesinde siyasal öznellik” ise işçi sınıfını lügatten siliyor. Prangalar kırılıyor, burjuvazinin masmavi özgürlük denizine çivileme atlanıyor.
* * *
Demir Küçükaydın, son müzakereleri radikal demokrasi ve Ortadoğu bağlamında analiz ediyor. PKK’nin ABD ve İsrail çizgisine geldiği için seviniyor. Müzakereleri “devrim” olarak niteliyor. Burjuvazinin hiç “yurtsever” ya da “aydınlanmacı” olmadığını ileri süren TKP gibi, burjuvazinin hiç “demokrat” olmadığını söylüyor. Böylelikle tıpkı TKP gibi, demokratlığın en fazla kendisi gibi sosyalistlere yakışacağını söyleme imkânı buluyor. Nihayet Yalçın Küçük çizgisine geldiğini ikrar ediyor ve “Kerkük’ü almazsak Diyarbekir elden gider” diyor. Demokratlık ve teorik yetkinlik konusunda Apo’yu kendisinin, Tayyip’i de onun altına alıyor. Hiyerarşisini bu şekilde kuruyor. Cümlemizi, “Ortadoğu’nun büyük devleti Türkiye” vizyonu için “demokrat” olmaya çağırıyor. Gerici, feodal ama ne idüğü belirsiz devlete karşı burjuvazisiz ama onun adına ulaştığı demokrasi zaferinde, hepimize “burjuvazinin oyuncağı olun, yoksa yok olur gidersiniz” diyor. Korku salıyor. Kerkük’ten gelecek petrol paraları için Tayyip’in Apo ile barışmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Ağza bir parmak bal çalıyor. Hatta Tayyip’in PKK’yi Ortadoğu’da “taşeron” olarak kullanabileceğini iddia ediyor, bunu şimdiden öngördüğü için gururlanıyor. “Boşuna mücadele etmeyin, sonunuz bu” diyor, öğüt veriyor. Özetle aynadaki imajına âşık olanlar hakikati her fırsatta çarpıtıyorlar.
Hâsılı, Küçük, Aydın ve Küçükaydın şefaati putların demokrasisinde buluyor. Demokrasi putsuz olmuyor. Dönüp dolaşıp mülkiyet ilişkilerine bağlanıyor. Putların her yana ve her âna vakıf olmasını sağlıyor. Demokrasinin güncel karşılığı, her yerde asılı olan güvenlik kameraları oluyor. Kitlenin devrimci damarının kesilmesini ve teslimiyeti, putlar önünde diz çökmeye hazır olanların baş kılınmasını ifade ediyor. Bu üç aydın da puthaneyi dümdüz eden ümmi bir yetimin öfkesini hiç mi hiç bilmiyor, anlamıyor.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Zencî Kölelerin İsyanı

“Savaş bir kez ilân edilir edilmez, (ehil bir asker) o kıymetli vaktini takviye beklemekle heba etmez […] aksine hiç gecikmeksizin düşman cephesini yarıp geçer. Bu, tavsiye edilmeyecek kadar cüretkâr bir siyasetmiş gibi görünebilir ancak tüm büyük stratejistler göstermiştir ki zaman, sayısal üstünlük ya da en ince hesaplamalardan daha değerlidir.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Giriş
Sınıf düşmanımıza tencere, tava ya da mutfak lavabosu fırlatmak suretiyle kaç tane hakiki manada proleter isyan başlatıldığını görmek gerçekten de heyecan vericidir. Zencî Kölelerin İsyanı (MS 869-883) böylesi mütevazı koşullarda başlamıştır. Ellerinde çubuk, iki at ve üç kılıçla yeryüzünün lânetlileri Kutsal İslam İmparatorluğu’na ve köleliğe karşı savaş ilân etmişlerdir.
Zencî İsyanı’nı diğer muhtelif köle ayaklanmalarından ayıran şeyi tek başına isyancıların mücadelesinin uzunluğu ve sayısı ile tespit etmek mümkün değildir, zira bu noktada yönetici sınıfa üstün gelme ve eldeki yeteneğin sergilenme süresi dikkate alınmak zorundadır. İsyancılar ne yapılması gerektiğini doğaları gereği bilmektedirler. Bu, niceliksel kıyaslamaların yanlışa sevk edici olduğu noktada, isyancıların sahip olduğu sayının küçümsenmesi anlamına gelmez. Spartaküs İsyanı üç yıl sürmüş (MÖ 73-71) ve yaklaşık 120.000 köle ile yürütülmüştür. Buna karşın Zencî İsyanı 500.000 gibi bir rakama ulaşmış, isyancılar etrafı kuşatılmış bir devleti on beş yıl süresince ayakta tutmayı bilmişlerdir. Belki de bu isyanın Hollywood’a malzeme olmamış olması gerçek manada gizli bir lütuftur zira Hollywood doğası gereği sınıflı topluma karşı proleter direnişi öldürmek ve hafızalardan silmek gibi bir eğilime sahiptir. Dolayısıyla biz 21. yüzyıl proleterlerine düşen, bin yıldan fazla bir zaman önce bizden ayrılmış akraba ruhların zamanını ve dünyasını yeniden yaratmak olmalıdır.
“Dolayısıyla akıllı bir general düşman üzerine baskın yapmayı aklına koyar. Bir araba dolusu düşman erzakı elindeki erzakın yirmi katına denktir.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Askerî Yön
Sömürücülerine karşı silâhlanır silâhlanmaz isyancılar düşman arazisine gece baskınları yapmada ve silâhlara, atlara, yiyeceklere ve dost kölelere el koymada mahirleşirler. Baskın sonrası intikamı ertelemek maksadıyla her şeyi yakıp yıkarlar. On beş yıllık ayaklanma süresince isyancılar kuşatma mancınıkları, ateş topu fırlatıcıları, hızlı iki tekerlekli savaş arabaları ve çok başlı oklar gibi o dönemin tüm teknik imkânlarını edinirler. Düşmanın ilerleyişini durduracak sağlam, su kanalları ile içten kuşatılmış kalelerle, hızlı açılıp kapanan köprüler inşa edecek ve insanları iç kaleye çağıracak haberleşme hatları kuracak uzman mühendisler yetiştirirler.
Belki de Spartaküs’ün yenilgisinden dersler çıkartarak, isyancılar denizi gözardı etmek suretiyle ellerini kollarını bağlamak istemezler. Savaş ve yük gemilerine sahip olurlar. Sadece tek bir savaşta Halife’nin donanmasını yenip 24 gemiye el koymuşlardır. Gemiler, kaptanlar tarafından birbirlerine zincirlenip savunma becerisini artırmak için kullanılmıştır! Râfiî, bugün bize abartılı gelecek bir ifadeyle, Zencîlerin donanma gücünün 1.900 gemiye kadar ulaştığını söylemektedir!
“Ülkenin genel çehresi, ülkedeki dağlar, ormanlar, tuzaklar, uçurumlar, bataklıklar ve taşkın bölgelerine aşina olmadıkça bir orduyu yürüyüşe geçiremeyiz.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
İslam İmparatorluğu ve Irk
Abbasî İmparatorluğu (MS 750-1258) kârını sürekli artırmak için aşama kaydeden bir medeniyet olma fikrini kısa sürede kavramıştır. Köylü göçleri ve tekrarlanan seller yüzünden giderek bataklık bölgesine dönüşmüş olan Fırat-Dicle deltası yoğun emek aracılığıyla diriltilmeye çalışılır. Zengin arazi sahipleri “gelgite maruz kalan araziyi ekilebilir kılmak şartıyla yüklü miktarlarda yardımlar alırlar.” [David Brion Davis, Slavery and Human Progress -Kölelik ve İnsanî İlerleme, s. 5].
Bu amaç doğrultusunda Zencîler ya da başka bir ifadeyle, Doğu Afrika kökenli siyah köleler ithal edilir. Giderek “Zenc” terimi belirli bir coğrafî bölgeyi tanımlamak için de kullanılır ve aynı zamanda köleleştirilebilir barbarları etiketlemek için devreye sokulan “serbestçe yüzen” bir kavram hâline gelir. Barbarlık ile ilgili bu yaklaşım, o günlerde köleliğin meşrulaştırılmasını kolaylaştıran bir etmen olarak iş görür [P. F. de Moraes Farias, Slave & Slavery in Muslim Africa -Müslüman Afrika’da Köle ve Kölelik, ed. J. R. Willis, I. Cilt, s. 27].
Yabancı kölelerin İslam İmparatorluğu’nda sayıca baskın hâle gelmesi İslam’ın evrimindeki ironik bir tuhaflığın sonucudur. Oryantalist Bernard Lewis, makul ve açık kimi ifadelerde bulunur bu konuda: “Kur’an, ırkçı ya da deri rengine ait bir imtiyaza ilişkin hiçbir şey söylemez.” [B. Lewis, Race and Slavery in the Middle East -Ortadoğu’da Irk ve Kölelik, s. 21]. Esasında toplumsal manada dışlama hususunda sadece “mümin/kâfir” ölçütünü kullanan İslam, deri rengi bağlamında ırka ilişkin herhangi bir anlayış öne sürmez. Ama bu, İslam’ın renk körü olduğu anlamına da gelmez (örneğin bkz.: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi halklara, kabilelere ayırdık. Açıkçası Allah katında en değerliniz Allah bilinciyle en çok yaşayanınızdır. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın.” [Kur’an, 49:13. -İhsan Eliaçık Tefsiri]. Kur’an’ın önyargıdan muaf oluşu, ırkî bilinçten ziyade kabilevî/etnik bilince sahip olan İslam öncesi Arapların yaklaşımlarını yansıtır. Ama gene de bu noktada Pers yayılmacılığına dönük bir tepki olarak İranlıların “hakaretamiz bir ifade ile “kızıl insanlar” olarak anıldıklarına da şahit olunmuştur.
Başlangıcından itibaren köleliğe dönük ikiyüzlü bir yaklaşım hüküm sürer. Peygamber’in bile köle sahibi olduğu ve köleliğin zenginleşmenin bir aracı olarak kullanılmasına izin verdiği dönemde, bir yandan da (savaş süresince ya da haraç olarak kullanılması haricinde) mevcut köleleştirme pratiklerini yasaklayan İslam içi insanî bir eğilim de vardır. (Bu yasaklar savaşlarda ve haraç olarak edinme noktasında geçerlidir.) Bu sayede ekonomik üretkenliğin insanların daha fazla metalaştırılmasına yol açan köle ithaline ihtiyaç duyduğu ve daha fazla köle bulmak için yeni savaşların fitilini ateşleyen köleleştirmeyi meşrulaştırıcı ırkçı bir ideolojinin tesis edildiği diyalektik bir döngü ortaya çıkar.
İslamî hümanizm ise kölelik kurumlarında kendisini inkâr ederek yüzlerce yıl hükmünü sürdürür. Söz konusu dikotomiyi geçici de olsa aşma imkânını ise Zencîler bulacaktır. Sonrasında bu hümanizmin mevcut genel emtia üretimi sisteminin bir tür hayırseverliğe doğru yozlaşmasına mani olunamaz. Paul Mattick [Anti-Bolshevik Communism -Bolşevik Karşıtı Komünizm, s. 158] hümanizmin doğulu muadiline kıyasla daha kötü bir biçimde gözden düştüğü ve çarpıcı sonuçlara ulaştığı Avrupa arenasına ilişkin geçerli kimi genellemelere ulaşmaktadır: “Burjuvazinin kendisini güvenli bir ortam içinde tesis etmesiyle, hümanizm, sermaye oluşum sürecine eşlik eden toplumsal sefaletin etkilerinin azaltılması adına bir tür yardımseverliğe doğru yozlaşmıştır.”
İslamî burjuvazinin hükümranlığı aksak, istikrarsız ve görece daha az emniyetlidir. Avrupa feodalizmine karşı “batı” burjuvazisinin kazandığı kimi savaşların bir biçimde onun “doğulu” muadili tarafından yaşanması gerekir. Sonuçta İslam aydınları arasında hümanist bir gelenek varlığını muhafaza eder. Bu, (burjuva) sufizmin İslam toplumlarında neden hâlâ güçlü bir akım olarak hüküm sürdüğünü de açıklar.
Eldeki kölelerin çoğunluğunun yerele ait unsurlar olduğu Roma İmparatorluğu ile bir kıyaslama yapıldığında, kölelerin getirilmesi için uzun mesafelerin katedilmesi gerekliliği, İslam içinde köle ticaretinin görece daha sofistike bir hâl arz etmesine neden olur. Lewis’in hatırlattığı üzere, fetih, ticaret ve hac aracılığıyla İslam ilk gerçek evrensel medeniyeti tesis etmiştir. Burada kullanılan “medeniyet” kelimesinde herhangi bir ahlâkî anlam yoktur ve tümüyle öncekilere kıyasla daha fazla artı değer üreten belirli bir sistemi ifade etmektedir. Bunun dışında İslam’ın evrenselci iddialarının ondaki sınıflar ve cinsiyetler arası eşitsizliği sistematik biçimde örten “muhayyel bir cemaat” olarak ümmete dayandığını söylemek mümkündür. Muhayyel bir cemaatin hayatta kalabilmek için dış düşmanlara ihtiyacı vardır ve tam da batılı muadili gibi böl-yönet taktiğine başvurur. Ancak müteakip halifelerin emekçileri milliyet esasına göre bölme politikalarına karşın köleler arasındaki uluslararası dayanışma zamanla zirveye ulaşır.
“Eskilerin tabiriyle, akıllı bir savaşçı sadece savaş kazanan değil, savaşı kolayca kazanma noktasında öne çıkabilendir.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
İsyan
Her ne kadar isyanın fitilini, Mezopotamya’nın bataklıklarında ve tuz madenlerinde, özellikle Basra civarında çalışan Afrikalı köleler yakmışlarsa da bunlara zaman içinde diğer köleler, serfler, köylüler, zanaatkârlar, bedevî Araplar, azatlar ve tarihin karanlık, tekinsiz geçitlerinde gizlenen ve zarar ziyan peşinde koşan ayaktakımına mensup çeteler de dâhil olur.
Hoşnutsuz isimlerden biri, Persli Ali Razi, söz konusu isyanın lideri hâline gelir. Kendisine Zencîlerin dostu manasında “Zangiyar” denilen Razi, müritlerine yeryüzünde cennet vaat eder ve halka açık yargılamalarda köle sahiplerini şiddetli bir biçimde cezalandırır. Gizli ilimlerle ilgili bilgisi ve usturlaptaki uzmanlığı onun doğaüstü güçlere sahip olduğunun düşünülmesine neden olur. Bu hiç garipsenmemelidir, zira Spartaküs için de benzer güçlere sahip olduğu iddia edilmiştir: “Her şeye kanan Elen tarihçi Plutarch’a göre, Spartaküs uyurken etrafını yılanlar sarıyormuş, kâhin olan karısı o henüz daha köle iken sahip olduğu büyüklükten dem vuruyormuş.” [F. A. Ridley, Spartacus, s. 37]. Razi de köleleri makul kimi argümanlar üzerinden ikna eder ve safına katar. Konuşmalarında kölelere sürekli, eğer onların güvenini boşa çıkartacak olursa, kendisini tereddüt etmeden öldürmelerini söyler. Razi’nin verdiği sözün Karbonariler gibi diğer gizli cemaatlerdeki benzeri yeminlerden görece daha hakiki olduğu kesindir.
Esasında isyanın elde ettiği başarının Razi’nin liderliğine dayanıyor olması hareketin zayıflığının önemli bir nedenidir. Bu noktada geçmişteki birçok mücadelenin karizmatik bir lidere sırtını yaslamanın sıkıntısını çektiğini söylemeye gerek bile yok. (Elbette bazı aptallar, Subcommandante Marcos, Che, Malcolm X, Bakunin ve Lenin gibi isimlerin karizmasına kendilerini güvende hissetmek için hâlâ ihtiyaç duyuyor olabilirler. Bu sorun zaman içinde hallolmuşsa da gene de tümüyle aşılabilmiş değil.) Örneğin İlk Sicilya Köle Savaşı (MÖ 134-129) büyü yapma becerisi olduğu iddiasıyla itibar kazanmış olan Suriyeli isyancı Kral Eunus’un yükselişine tanıklık etmiştir. MS 866’da gerçekleşen ilk kapsamlı Zenc isyanının lideri de Afrikalı Şerih Habeş’tir. Üç yıl sonra Zencîler lider olarak Ali Razi’yi seçerler. İsyanın kişiliğinin damgasını taşımasından dolayı onun üzerinde durmak gerekmektedir.
Kale-şehir Muhtariye’den (Otonomya) iki halifeye ve bir dizi talihsiz generale saldırıp onları yenerler, güçlerini ve prestijlerini artırdıkları dönemde camileri yerle bir ederler. Slavery and Human Progress [Kölelik ve İnsanî İlerleme] isimli çalışmasında David Brion Davis, Zencîlerin kayıtlı tarihte ilk “ada” toplumunu kurdukları sonucuna ulaşır: “Ada toplumundan kasıt, koruma altındaki, kendine yeterli kaçak kölelerin teşkil ettiği toplumdur.” Oysa Zencîlerin tartışmalı kabul edebileceğimiz bu alıntıda varsayılandan görece daha hırslı oldukları aşikârdır. Zira batılı akademisyenler bizim gibi paranoidlere şüpheli gelecek biçimde söz konusu mücadeleleri çok küçük gösterip marjinalleştirebilmektedirler. Davis de böylesi bir yanılgı içerisindedir. Aslında Muhtariye, belki de ancak (kral iken köle olmuş) Aristonicus’un (MÖ 130 civarı) “şehre gelen tüm köleler azat edilecektir” diye beyanname çıkarttığı Güneş Ülkesi Heliopolis ile kıyaslanabilir. Muhtariye Heliopolis’in yeniden bedenlenmiş hâlidir. Civar ülkelerdeki Türk, Slav, Persli ve Arap köleler bu bayrağın altında toplanmış, devrimci terörün hüküm sürdüğü on beş yıllık dönemin sonunda Afrikalı olmayan köleler ilk isyancıların sayısını hayli geçmiştir.
“Ordunu sürekli hareketli hâlde tut ve kimsenin akıl sır erdiremeyeceği planlar yap.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
İdeolojik Savaş
Zenc hareketinin tüm macerası boyunca “gizlilik ilkesi”ne dayalı yaklaşımını hiçbir vakit yitirmemiş olduğunu bize gösterdikleri için Machiavelli ve Cesare Borgia’ya müteşekkir olmamız gerek. Sürecin ta başında bile, elde yeterince silâh olmamasına karşın, hareket örgütlenme konusunda muazzam beceriler gösterir. Çok soğukkanlıdır. Gizli bir plan hazırlayan Ali Razi dostlarını ayrıntılar konusunda bir şifre yoluyla bilgilendirir. Buna göre her bir köle (ekseriyetle erkek) efendisine aynı gün aynı saatte suikast düzenleyecek ve evini, servetini ve toprağını elinden alacaktır. Plan tıkır tıkır işler ve böylelikle hareket bugünkü Irak, Bahreyn ve İran’ın önemli bir bölümünü ele geçirir.
Yönetici sınıfın kibri zamanla dezavantaja dönüşmüştür. Klasik antikite boyunca köleler “konuşan maskeler” ya da “canlanmış birer araç” olarak görülmüşlerdir. Müslüman elitteki aynı kibir, hızla bir dizi zafer elde etmiş Abbasî Hanedanlığı’na sirayet eder. Hanedan üyelerinin aşağıda da ele alacağımız ırkçılıkları, kölelerin küçümsenmesine bağlı olarak, onların kölelerce mağlup edilmesine neden olur.
Yönetici Müslüman elitin ırkçılığı, imparatorluk köle emeğine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesiyle derinleşir ve daha da kötü bir hâl alır. Örneğin ünlü Müslüman tarihçi Mesudî, Bergamalı Galen’e sırtını yaslayarak kaleme aldığı çalışmasında, Sudanlıların on özelliğini şu şekilde sıralamaktadır: “Kıvırcık saçlar, ince kirpikler, geniş burun, kalın dudaklar, keskin dişler, berbat kokan bir deri, koyu gözbebekleri, çatlak el ve ayaklar, uzun penis ve hayli neşeli bir hâl.” Devamında da Galen’den şu alıntıyı yapar: “Beynindeki fesada bağlı olarak içinde olduğu neşeli hâl o karanlık karakterine baskın çıkar. Dolayısıyla zekâsı zayıftır.” [bkz.: Ekber Muhammed, Slaves and Slavery in Muslim Africa -Müslüman Afrika’da Köleler ve Kölelik- I. Cilt, s. 68].
Bir başka yerde ise Mesudî siyah derili olmalarının nedenini Eski Ahit’teki Ham/Kenan hikâyesi üzerinden Tanrı’nın lânetine bağlar: “Nuh’un Gemisi’nde karısı ile cinsel ilişkiye girdiği için dölündeki lânet üzerine geçmiştir.” (bu lâneti taşıyanın Ham mı yoksa Kenan mı olduğu ile ilgili tartışma için Ephraim Isaacs’in çalışmasına bakılabilir.) Her ne kadar haham geleneğinden gelen ideologlar yazılarında mündemiç olan ırkçılıkta kendini gösteren bir ahlâkî seçilmişlik fikrine inanmışlarsa da kendi ırkını başkalarından biyolojik/kültürel açıdan üstün olduğuna dönük inanca, ayrımcılığa dayalı açık bir ırkçılığa dönüştürmek İslam düşünürlerine kalmıştır. Her şeyin ötesinde eski Yahudilik’ten farklı olarak İslam’ın ayakta tutmak zorunda olduğu bir imparatorluk vardır elinde!
İbn-i Kuteybe, “siyahların “sıcak bir ülkede yaşadıkları için çirkin ve şekilsiz” olduklarını düşünmektedir. Sıcak, onların rahimde yanmalarına ve saçlarının kıvırcıklaşmasına neden olmaktadır.” İbn-i Haldun gibi bir dâhi bile siyahlara karşı önyargılı olma lekesini taşımaktadır üzerinde: “Bu nedenle Zencî milletler kural olarak köleliğe boyun eğerler çünkü onlar esasta dilsiz hayvanlara benzer özelliklere sahiptirler ve daha az insandırlar.”
“Sana zafer kazandıran taktikleri asla tekrarlama, aksine onların sonsuz çeşitlilik arz eden koşullar tarafından ayarlanmasına izin ver.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Mutaassıp hoşgörüsüzlüğe ait bu türden nutuklara karşı bazı siyah yazarlar karşı saldırıya geçerler. Bir hicivci olan Basralı Cahiz (776-869), Zencîleri onları hakir görenlere karşı savunan “Siyahların Beyazlara Karşı Duyacağı İftihar” isimli bir eser kaleme alır. Ama bu türden entelektüel gayretler ne yazık ki kapsam itibarıyla sınırlı kalır. Örneğin hicivci, saray soytarısı ve şair bir Arap olan Ebu Dulema (ölümü 776 civarı), Abbasî sarayındaki efendilerini eğlendirmek için kendisiyle alay etmeye ve bu yönde komiklikler yapmaya zorlanır. Lewis [Race and Color in Islam -İslam’da Irk ve Deri Rengi-, s. 17], Cahiz’in Afrika kökenli olmasına karşın Afrikalılara dönük müdafaasında “tümüyle ciddi” olmadığı iddiasındadır. Cahiz o zehirli diliyle Zenc hareketine saldırırken, kesinlikle Arap’tan daha fazla Arap’tır: “Zenc hareketi insanlığın en az zekâlı ve en az izanlı oluşumudur, ayrıca eylemlerinin sonuçlarını anlama becerisinden de mahrumdur.” Zencîler belki de en fazla kendileriyle ilgili yanlış düşüncelerle mücadele etmişlerdir.
Taktik ve Strateji
Gulamrıza İnsafpur, İran’da Kırsal Ekonomik Hayat ve Toplumsal Sınıflar Tarihi isimli eserinde ifade ettiği kadarıyla, Zenc hareketi 15 yılı bulan mücadele boyunca imparatorluk güçleriyle 156 kez savaşır. İlk altı yılda kazanılan savaşların çoğu cesaret ve baskına dayalı gerilla taktiklerinin bir karışımı aracılığıyla kazanılır.
Örneğin yedinci çarpışmada iki köye eşzamanlı saldırarak halifenin generallerini büyük bir kurnazlıkla yenerler ederler. Gerektiğinde acımasız (halife yanlısı binlerce kişiyi idam ederler) gerektiğinde de yüce gönüllü (imparatorluk karşıtı propaganda savaşının bir parçası olarak askerleri serbest bırakırlar) olurlar.
“Kurnaz ol! Kurnaz ol! Ve casuslarını her türlü iş için kullan.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Zenc hareketi kadar tavizsiz olan bir hareket bile sınıf düşmanları ile ara sıra temas kurmaktan kaçınamaz. Eldeki stoklar tükendiği vakit kendilerine kumanya satan tüccarlar ve kendi saflarına kazandıkları askerler ilk fırsatta üstlerindeki kuzu postunu çıkartırlar, zamanla birer hain olduklarını kanıtlarlar ve sahte birer isyancı olarak mücadeleye zarar verirler.
Bu konuda en fazla öne çıkan örnek, (Müslüman) bir milliyetçi iken (Müslüman) Arap ordusuna karşı savaşan ve “yığınla İranlıyı “özgürleştiren” Yakup isimli isyancıdır. Ancak Zenc hareketinin eşitlikçi ilkelerinden zamanla nefret eder ve ilk çatırdamada Halife’nin yanına kaçarak harekete asla telâfi edilemeyecek büyük bir darbe indirir. Paris Komünü’nün tarihsel derslerinin Ortadoğu proletaryası için de geçerli olması tabiî ki şaşırtıcı değildir. Bilindiği üzere Komün’de patronlar aralarındaki hizip kavgalarını askıya almış ve proletaryaya karşı birleşmişlerdir. “Şerefsiz” Yakup bu özel dersi bizlere yüzlerce yıl önce vermiştir aslında!
Tüm bu yaşananlar Zenc hareketini yaygın bir istihbarat ağı kurmaya iter. Yereldeki casuslar düşmanın planlarını öğrenmekle görevlendirilirler. Ali Razi, efendilerinin niyetlerini sormak için halife yanlılarının hâkim olduğu bölgelerdeki kölelerin kaçırılması emrini verir ve bu kölelerin birçoğunu kendi safına kazanarak, onlara hiçbir zarar vermeksizin serbest bırakır. Ayrıca bu ulaklar aracılığıyla Zenc hareketi, dinlemesi muhtemel herkese eşitlikçi öğretilerini vazetme imkânı bulur.
Hareket içindeki birbirinden farklı katmanlar özel mülkiyete karşı kapsamlı bir saldırı gerçekleştirmek için birbirlerini tamamlayacak şekilde hareket ederler. Afrikalılar ve bedevîler kölelik dönemi öncesinden hatırladıkları kabilelere benzer hiyerarşik olmayan komünler kurma gayretiyle komünist eğilime katkı sunarlar, Persliler ise bu noktada her şeyin ortak mülkiyette olması gerektiğini vazeden Mazdekî ideolojinin etkisi altındadırlar.
Zenc isyanı, kadınların da mücadeleye aktif bir biçimde katıldıkları nadir isyanlardan biridir. Burada not etmek gerekir ki kadınlar ve çocuklar da halife topraklarında özel bir rağbet görmekte, dolayısıyla köle ticaretinde ağırlıklı bir yer tutmaktadır.
“Sıradan sözler ve hazırlıkların artırılması düşmanın ilerlemekte olduğunun işaretleridir. Sert bir dil ve ileri atılmak ise düşmanın geri çekildiğinin işaretleridir.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
İmparatorluk İntikam Alıyor!
“Feodal” bir yapı olarak teşkil edilmiş İslam İmparatorluğu üç yüz yılı aşkın bir sürenin ardından madenlerde, atölyelerde, bataklıklarda, tarımda ve ev işlerinde çalışan milyonlarca köleye sahip bir güç hâline gelmiştir. Bu, “feodalizm”e paralel, onun yanı başında ve ona tabi olarak yaşayan bir köleci üretim tarzının oluşmasını koşullamıştır. Köle sahipliği konusunda bir artığın oluştuğu, bazı kölelerin saray eğlencelerinde kullanılmalarından bellidir. Harem ağaları, bakireler ve hatta travestiler Müslüman elitin zevk dünyalarına peşkeş çekilirler. “Temsil” olarak bilinen köle pazarlarında köle fiyatları askerî bir zafer ardından hızla düşmektedir. Yirminci yüzyılın tüketimciliğini önceden haber verecek biçimde zekî bir tüccar düşük seyreden satışları canlandırmak için 40 Türk köle alana bir tane bedava vermeyi düşünebilmektedir!
Onuncu yüzyılda hazırlanan köle tüccarlarının kullandığı ilk el kitabı esas olarak kölelerin fizyolojisi ve fizyonomisine odaklanır, bu türden el kitapları ileride karşımıza çıkacak kafatası biliminin öncüsü olarak kabul edilebilirler. Sonraki çalışmalar ayrıca etnolojik özellikleri de analiz eder. Tüm bir çalışmasını bu konuya teksif etmiş olan İbn-i Büttan köleler için ayrıntılı bir teknik işbölümü önerir.
Bütün bu bilgiler yönetici sınıf hareketi askerî açıdan parçalayıp kitle içine kuşku tohumları serpiştirmek için kullanılır. Zamanla Zenc hareketinin kontrolündeki şehirler halife güçlerinin eline geçer. Hareketin başkenti olan Muhtariye iki yıl kuşatma altında kalır. Sonunda bir baskın ve saldırı ile Razi ve en yakın dostları son bir savaş için harekete geçer. Her şeyin bittiğini biliyorlardır. Sona geldiğinde Razi’nin kesilen başı direnişin beyhude olduğu konusunda geri kalan özgür köleleri ikna etmek için tüm bölge genelinde teşhir edilir. Ancak binlercesi buna inanmaz ve asla somutlanmayacak bir mucizenin gerçekleşmesi umuduyla, kuşatma altındaki birkaç küçük bölgede savaşmaya devam ederler.
Sonuçlar
“Dolayısıyla bu konudaki darb-ı mesel şudur: “Eğer düşmanını ve kendini biliyorsan, yapılacak yüzlerce savaşın sonuçlarından korkmana gerek yoktur. Eğer düşmanını biliyor ama kendini bilmiyorsan, kazandığın her zaferde bir mağlubiyet yaşarsın. Eğer ne kendini ne de düşmanı biliyorsan, her savaşta yenilirsin.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Bir seferinde gerici bir burjuva, Roma İmparatorluğu’ndaki köle isyanlarının yenilmesini şu şekilde izah etmişti: “[…] ayaklanmalar başarısızdı çünkü tarihin en devrimci krizinde bile köleler her zaman yönetici sınıfların araçlarından başka bir şey değildiler.” [W. Z. Rubinsohn, “Spartacus' Uprising and Soviet Historical Writing -Spartaküs Ayaklanması ve Sovyet Tarihyazımı’ndan aktaran Lenin]. Lenin elbette Zenc isyanından habersizdir. Beş aşamalı tarih tezi üzerinden Stalin tuhaf biçimde şu sonuca ulaşır: “[…] Çöküş aşamasındaki Roma Cumhuriyeti’nde yaşanmış büyük köle ayaklanmaları köle sahibi sınıfı ve köleci toplumu yok etmiştir.” [J. V. Stalin, 13. Cilt, s. 239, “Birinci Tüm Kolhoz Köylüleri Sovyet Kongresi”] Aynı hükmü Zenc isyanı ile ilgili olarak verdiği takdirde hatalı ama gene de görece daha güvenli bir zeminde olacaktır. Hem Lenin hem de Stalin antik dünyadaki sınıf mücadeleleri analizi konusunda eksiktir. Ortadoğulu akademisyenler de bugüne dek söz konusu eksikliğe yaslanan sözleri yankılamaktan başka bir şey yapmamışlardır.
Zenc hareketi savaşlar kazandığında ve yeni üyeler edindiğinde dahi fark edilemeyen, doğasına özgü kimi zaaflara sahiptir. Cephede ilerleme durduğunda kusurlar açığa çıkmış ve aşılması imkânsız kimi engellerle yüzleşilmiştir.
Hanibal Cannae’de o ünlü zaferi kazanması ardından süvari komutanı Maharbal onu Roma’ya ilerlemeye zorlar. Hannibal bu öneriyi reddedince Maharbal sert bir cevap verir kendisine: “Hanibal, tanrılar sana nasıl zaferler kazanacağını öğretmiş ama bu zaferleri nasıl kullanacağını öğretmemiş.” Aynı eleştiri Zenc için de geçerlidir. Hilafet güçlerine karşı verilen mücadeleyi duraksatmak Zencîleri avantaj kazanma imkânından alıkoymuştur. Ellerinde bir ana plan yoktur. Zaman içerisinde hazinelerinde servet birikmesiyle hareket önderleri eski efendilerini taklit etmeye başlamışlardır. Katı hiyerarşik yapı ve askerlere yönelik seçkinci tavır hayal kırıklığına yol açmıştır. Hareket ordusundaki kimi üst düzey generaller nefret ettikleri toprak ağalarından farksız bir hâl almışlardır. Tüm bu sürecin yarattığı yabancılaşmanın net biçimde farkında olan Ali Razi ise yaşananlar karşısında eli kolu bağlı kalmıştır.
Aynı sorun 17. yüzyılda Karayip Adaları’ndaki topluluklarda da tekerrür eder. “Örneğin Palmares yerleşiminin uzun süre ayakta kalması, esasen Kral Ganga Zumba’nın monarşik düzeninin gerçek manada bir hanedanlık formuna sahip olduğunu ifade eder. […] Bu bağlamda yaşanan en tuhaf gelişme ise Brezilya’daki Yerli direniş liderlerinin ortaya çıkmasıdır. […] Bu liderler Portekiz Katolikliğinin etkisiyle kendilerini papa gibi takdim etmişlerdir.” [K R Bradley, Slavery and Rebellion in the Roman World -Roma Dünyasında Kölelik ve İsyan, s. 10-11].
Köleler arasındaki çeşitlilik zamanla bölünmenin ana nedeni hâline gelir. Razi ve generallerinin arasında taktikler konusunda tartışmalar yaşanmaya başlanır. Bugün kimilerine göre Zenc hareketi yenilmiş olmasına karşın muzafferdir zira o yönetici sınıfı feodalizmin yedeğindeki bir üretim tarzı olarak kölecilikten vazgeçirmeyi başarmıştır. Kölelerin iş yükü hafifletilmiş ve köleler zamanla köylülere ve serflere dönüştürülmüş, bir kısmı da “azat” edilip ücretli köle hâline getirilmiştir. Buna göre Zenc hareketi toplumsal devrim olmayan bir toplumsal devrim başlatmıştır. Ama belki de kendisinden önceki ve sonraki birçok proleter harekette görüldüğü üzere, en büyük hatası, “antik çağa ait şu temel önermedeki hikmeti gözardı etmesidir:
"O hâlde savaşta en büyük hedefin uzun seferler düzenlemek değil, zafer kazanmak olmalıdır.”
[Sun Tzu, Savaş Sanatı]
Mike Harman
Devamını oku ...