Yürüyüş Çağrısı

EMPERYALİZM ve NATO’YA KARŞI
DOLMABAHÇE’YE
YÜRÜYORUZ
Emperyalizm ve onun ölüm makinesi NATO, bütün dünyada olduğu gibi bölgemizde de yıllardır milyonlarca insanı kan ve ateşe boğarak sömürü, gasp, yağma ve talanı sürdürmekte...
Bu emperyalist saldırganlık yeni tezgâhlarla artık kapımızda…
Alarm veren bu durum karşısında, farklı inanç, ideoloji ve geleneklerden bir araya gelen biz aşağıda isimleri bulunanlar, emperyalizme ve NATO’ya karşı bir ortak yürüyüş eyleyeceğiz…
Tüm yeryüzünün emperyalizme karşı direnen özgür halklarını selamlayarak, emperyalist saldırganlık ve köleliğe karşı aydınlık gelecek, onurlu ve insanca bir yaşam için herkesi bu birlikteliğe ve mücadeleye; bu yürüyüşe katılmaya çağırıyoruz.
02 Mart 2013 Cumartesi
Toplanma Yeri: Taksim / AKM önü
Toplanma Saati: 14.00
EMPERYALİZME ve NATO’YA KARŞI EYLEM BİRLİĞİ
AKA-DER (Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği)
Anti-Kapitalist Müslümanlar
BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) İstanbul İl Örgütü
Emek ve Adalet Platformu
EMEP (Emek Partisi)
ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi)
FHDD (Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği)
İKP (İşçi Kardeşliği Partisi)
İştirakî
Kaldıraç
Kudüs-Der (Kudüs İslami Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği)
Makbul Adımlar
ÖDAD (Özgür Demokratik Alevi Derneği)
Özgür Açılım
Sakarya Dayanışma Derneği
SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi)
TOKAD (Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği)
Türkiye Gerçeği
UİD-DER (Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği)
Uyanış ve Vahdet
Devamını oku ...

Muhafazakâr İktidarın 10 Yılına Müslümanca Bakış

Muhafazakârlık genel olarak mütevazı, ihtiyatlı davranış, geleneksel değerlerle uyumlu bir hayat tarzı, değişime karşı bir dünya görüşünü ve tavır alışı ifade eder.
Türkiye de son 10 yıla damgasını vuran iktidar kendini “muhafazakâr” olarak adlandırmaktadır. Klasik muhafazakâr tavırlarla uyumlu davranan iktidar bazen, devlet geleneğinin dışında marjinal tavırlar sergileyen bir hükümet başkanında somutlaşmasını da gözlemlemekteyiz.
Millî görüş geleneğinden gelen birinin muhafazakâr olması (Milli görüş ideologlarından Bahri Zengin’e göre, muhafazakârlık “Ebu Cehil ideolojisi”dir.) gömleği çıkarmakla da ispat edilemeyecek bir durum. RTE’nin İslamî değerleri üzerinde taşıdığı kanaati, halkın büyük çoğunluğunun yanı sıra muhaliflerince de paylaşılmakta.
Başbakanın liderliğinde iktidar olmanın ilk yıllarındaki büyük zorbalıkları, militer baskıları atlatmanın verdiği özgüven ile son dönemde iktidarı paylaştığı “yargı” ile de hesaplaşmıştır ve huzurlu bir şekilde devlet aygıtına hükmetmenin ekâbirliğini yaşamaktadır. Öyle ki devletin en mahrem olan kozmik odalarına girilmiş, dokunulmaz olan apoletlilere dokunulmuş, devlet beslemesi holdinglerin yerine kendi abdestli burjuvalarını yerleştirmiş, göreceli olarak HSYK kanunu değiştirilmiş, yargı reformu yapılmış olarak devlet üzerindeki iktidar gücünü muhkemleştirmiştir. Medyanın dizayn edilmesi ise iktidarını perçinlemiştir.
Özel’in TSK’nın bir numarası olması ardından yapılan YAŞ toplantısında başbakanın gücünün, devletin tek patronu olduğunun objektiflere yansıdığına şahit olduk. İktidarın değişimi yaşanan son yapılanmaların bir neticesi olarak dönüşümün taraftarları ve muhaliflerinin üzerinde nasıl bir değişime yön verdiğini de tartışmak gerekiyor.
Muhafazakâr iktidarın ve RTE iktidarının selefi olduğu Kemalist devlette nasıl bir dönüşüm gerçekleştiğini tartışmak elzem görünüyor. Yoksa birilerinin dediği gibi devrim mi? Ya da birilerinin tanımlaması gibi neo-Kemalist bir oluşumumu mayalandırmaktadır? Netleşmek gerekli görünüyor.
AKP İktidarında Ana Tema: “Muhalifiyle Var Olma”
AKP ve RTE’nin taraftar olduğu ve savunduğu dünya görüşünden daha çok muhalifi olduğu düşünce ve yapılara karşı net keskin diliyle şekillendiği ortadadır. Özellikle CHP’nin (CaHaPe telaffuzu) siyasî sabıkasındaki suçlu profilini kullanmak suretiyle dolaylı olarak kemalizmi gerilettiği doğru. Toplum belleğindeki CHP’yi kullanmayı çok iyi beceren RTE varlığını muhalifinin kimliği ile var etmekte. Daha farklı muhalif söylem ve oluşumları marjinal sayıp kriminal hâle getirerek polis müdahalelerini meşruiyet sağlamaktadır. TC muasır medeniyet seviyesi ile RTE “güçlü devlet, güçlü TC” söylemi aynı hedefi farklı tarzlarda yol almayı ifade etmektedir. Muhalifinin haklılığından çok değersizliğini ifade eden bir AKP vardır ortada. Kamuya mal edilen bu düşünce, muhalifine yapılacak olanlarında hukuk dışı olsa da sorgulanmasını engellemektedir.
AKP ve RTE’nin Toplum Mühendisliği
Kürtaj meselesinden, düğün merasimlerine, anne sağlığından, cinsel suçlara, çocuk sayısından, içki ve sigara karşıtlığına AKP’nin aslında bir toplum mühendisliği icra ettiği görmezden geliniyor. Toplumun şekillendirilip bazı bilmezliklerinin önüne geçilmesidir mesele, yoksa Allah muhafaza, toplumun tercihleri yüzünden devletin kurulu olan nizamı zayıf düşebilir. “Halk devlet için var olmalıdır”ın değişik varyasyonları ile karşı karşıyayız. Yani soft Kemalizm bu olsa gerek; aynı hedeflere aynı aygıtla farklı tarzda yol almanın adı. Yaşasın ileri demokrasi.
Toplumu yaşayan bir canlı olarak algılamak, onu dönüştürecek projeler geliştirmek AKP’nin de aslında bir proje olduğunu düşündürmüyor değil. AKP toplumu gelenek-otorite-ortak ahlâk bağları ile bir arada duracağını düşünerek siyaset üretiyorlar. Özellikle RTE geleneksel din ritüellerini kullanmakta çok mahir. Bu düşünce sonucunda devlet müdahaleciliğini toplumda içselleştiriliyor.
AKP iktidarda var olmanın önkoşulu olarak halkın muharref değerlerini gelenekten alıp hem otoritesini hem de kendine göre bir ahlâk inşa etmektedir. Pragmatizm içirilmiş ahlâkı sadece uçkur mesafesine indirerek (kaset olayındaki ayıp örtme davranışı-zinanın suç olmaktan çıkarılması) yozlaşmanın son hâlini ikiyüzlü olarak göstermekte. Bu ahlâk inşası o kadar ileri götürülür ki annesinin karnında polis şiddetiyle öldürülen çocuğun nereden “peydahlandığını” araştırırken, polis şiddetini araçsallaştıran bir iktidara eleştiri getiremeyen İslamcıdan dönme, sonradan olma fikirli tipler türemiştir. Hatta AKP’nin MKYK’sına kadar sızan bu omurgasız tipler NATO konseptindeki küresel saldırıları meşrulaştırmak için olmadık kelime hokkabazlıkları yaparak sürüngenlerden daha tiksindirici olabildikleri, birer ibret vesikası olarak karşımızda. Bu tipleri görüp “İslamcılık ölmüştür” diyenleri yadırgamamak gerekli.
AKP ve RTE fenomeni, geleneksel ve tarihî tecrübeyle beraber siyasî geçmişe atıflar yaparak öne çıkmaktadır. Demogojik tahliller, duygusal konuşmalarla kitleleri yönlendirirken “reel gerçekler”e karşı hoşnutsuzdurlar.
Roboski saldırısı sonrasında her hatırlatmada gazetecileri azarlaması bunu göstermektedir. Müslüman olmamak başbakanla çatışmanın gerçek nedeniymiş gibi ortaya konulmaktadır, başbakanın o “marjinal” gruplarla uğraşmasının İslamî duruşunun gayesi gibi gösterilmesi gayet manidardır. PKK’nin dağ kadrolarını “Zerdüşt” diye yaftalamaktan çekinmiyor. Kendini “Rum” diye yaftalanmasına da içerleyerek Rumları ötekileştiriyor.
AKP ve Başbakan ilke siyasetinden daha çok fayda siyaseti güdüyor. Faydası için ne gerekiyorsa o yapılıyor. Gerekirse şeytanla dahi görüşüp koklaşmayı, vazgeçilecek ne varsa onu da belirlemekten asla geri durmuyor.
AKP ile değişimin sonucunda açılan alanda at koşturanlar (burjuvazi, cemaat, STK vb.) AKP ile benzeşerek pragmatizmin basit hâline ve saf fırsatçılığın çanak yalayıcılığına soyunmuş hâldeler.
Başbakanın Mevlevihane’de teravih namazını bakanları ile kılması, vakıf eserlerini restore etmesi, cami inşaatlarını çoğaltması, Sarıkamış, Çanakkale anıtlarının kutsallaştırmalarının yanına M. Kemal banisine saygı göstermesi aslında önceki Kemalistler gibi “toplum mühendisliği” yaptığının delili. STK ve düşünce kuruluşlarının hamallığında “ölmüşleri razı etme” demokrasisi uygulanıyor. Hayatta iken sövülenleri, öldükten sonra razı etmek muhafazakârlığın genel alışkanlığı. Ermeni jenositine karşı çıkarak İTC katillerine sahip çıkmak hangi İslam vicdanında yer buluyor, düşünmek gerek. Bu AKP’nin devlet geleneğini sahiplendiğini ve önceki dönemden ayrı bir kopuşu göstermediğinin de delili sayılabilir. Atalar dininin izdüşümünden başka bir şey olmayan, geçmişi kollamaktan geri durmayan RTE siyasî kararlarla siyasî sonuçlar oluşturan sorunları tarihçilere bırakmak istemekle topu taca değil, stadın dışına atıyor.
Özellikle son seçim zaferinde kullanılan “istikrar” yeni statükonun da meşrulaştırma aracı oluverdi. “İstikrar”ın teknik, ekonomik bir kavram olması, neo-liberal bir taşeron parti için gayet normal ama bir tarafıyla da AKP siyasî ve ekonomik sürekliliği temsil ediyor.
Son on yıldaki değişimin anlaşılması açısından halk muhalefeti sayılabilecek sınıfsal, dinsel, etnik talepli mücadelelerini ötekileştirerek gerekli değişim yapılmış izlenimi yaratılmış, ama öte yandan da iktisadî-politik-etnik kısaca her alanda biat esaslı bir toplum teşkil edilmiştir.
Bu biati kabullenmeyen eylem, düşünce ve sosyal yapılar yeni statüko tarafından ehlileştirilmekte, o da olmazsa tabansızlaştırılmakta, daha da ötesi kriminalleştirilerek itibarsızlaştırılmaktadır. ÇHD’ye yapılan polis operasyonu, birçoğu başörtülü olan işçileri savunan İstanbul şube başkanının terörist gibi gösterilmesi son örnek olarak karşımızda durmaktadır. İslamî dili ile zulme direnen bilge kişilere çocukları üzerinden gözdağı verilmesi de hâlâ hafızamızdadır.
İstikrar AKP ve RTE’ye göre piyasa-gelenek-ortak ahlâk-ılımlı İslam-soft Kemalizme uygun davranarak, rahatsızlık vermeden hareket etmek demektir. “Başörtüsü için on milyon imza” gibi kof taleplerde bulunulabilir. Asgari ücret eleştirileri ve bu yöndeki talepler sakıncalı sayılarak susturulması iktidarın basit bir refleksi olmuştur.
Özgürlükler ise RTE için sosyal sorumlulukları yerine getirmek için oluşturulmuş bir alandır. Çerçevesi ise polis tarafından çizilen bu alanın devlete uyumlu kılınarak kullanılmasında bir sakınca yoktur. Ama sivil itaatsizlik, gönülsüz vatandaşlık gibi talepler kabul edilemez sayılır.
Hükümeti yıpratmamak için özellikle İslamcı geçinen damarın silikleşmesine önayak olanların patriotlar karşısındaki suskunluğu artık bir gelenek hâline gelmiştir. Füze kalkanına cılız tepki verenler patriotlara karşı ise “gık” diyememiştir. Haber yapma cesareti dahi gösterememişlerdir sitelerinde. Muhalefeti şekillendiren bir iktidar cumhuriyetin erken döneminden sonra ilk kez bu kadar barizleşmiştir. Özellikle muhalefetini hiçbir dönem kesintiye uğratmayan İslamcı damar AKP ile sessizliğe gömülmüştür. Namus saydıkları Kudüs davasında bile suskunlardır. “Başkenti ‘batı Kudüs’ olan bir Filistin devleti kurulmalıdır” diyen başbakana “doğu Kudüs”ten ne zaman vazgeçildiğini soran dahi yoktur. Mavi Marmara gemisini albayraklarla süsleyerek seferber olanlar, ikinci Gazze seferi hazırlıklarından hükümetin kulaklarını çekmesi üzerine vazgeçmişlerdir. Son “terörün finansmanı yasası” karşısında dahi İslamcı STK’lar yuvalarına gömülmüşlerdir. Artık sadece “kontenjan İslamcılığı” yapılmakta. Bakalım kim nereden aday olacak? Muhafazakârlaşan İslamcılar freni patlamış kamyondan farksız, ilerliyorlar.
İslamcıların hâli “hiçbir şey yapmamak bazen çok şey yapmaya tercih edilebilir” haline dönüşerek güdükleşmiştir.
İslamcıların tarihe not düşerek bir gelenek oluşturması beklenirken, sloganlaştırdıkları bilgi-inanç-eylem ise anılarda kalan hoş bir seda olarak tarihte yerini alacaktır, ne yazık ki.
AKP ve RTE geleneksel, ailevî, İslamî, liberal değerler ve parasal tüm değerleri harmanlayıp yeni bir paradigma oluşturuyor. Samiri’nin buzağısı gibi tüm değerleri içinde barındırıyor. Nihai olarak RTE aynı tarihi, aynı geleneği paylaşan insanlar arasındaki yakınlığı önemser görünüyor. Bunun için AKP vatan-bayrak-ezan vb. önkabullerin arkasından toplumu kemalizme de piyasaya da uyumlu hâle getirerek onun devleti sahiplenmesini sağlayan bir proje olarak karşımızda duruyor. Gönülsüz vatandaşlık dahi kabul edilemez hâle getiriliyor.
Cumhuriyetin ilk dönemindeki muhafazakâr ve İslamcıların klasik kemalizmin mağduru olduğu bir gerçektir. İlk dönem cumhuriyetin Kemalistleri İslamcılarla muhafazakârları bir tutup aynı kaderi paylaşmaya zorladığından iki duruşun yakınlaşması sonucu muhafazakârlar her dönem İslamcıların desteğini arkalarında buldular. Mazilerindeki kan davasını güden İslamcılar Kemalistlerin süründürülmesini alkışlarla, tekbirlerle karşılamaktalar. Cambaza bakarlarken ayaklarının altından nelerin kaydığını hâlâ anlayamadılar.
Devleti Halka, İktidarı İse İslamcılara Sevdirme Projesi
Klasik totaliter devlet şekli AKP ile paternalist bir şekle bürünüyor. Bu vali Tandoğan’dan kalma bir alışkanlık sadece, ama bu biraz daha abdestli şekli. Paternalist devlet tam anlamıyla “baba” tarzının bir yansıması. Siyasî ilke olarak zararı engellemek, faydayı sağlamak niyetiyle halk üzerinde kurulan bir iktidar ve otoritedir bu. Bu noktada tek dertleri elbette “halkın yararına ne lâzımsa onu biz yaparız” demek değil; sermayenin faydasına olanı halk yararınaymış gibi göstermek. Söz konusu yalanı bu topraklarda resmî ideolojiden sonra en yüksek sesle söyleyen AKP ve RTE’dir. Yalan ne kadar yüksek sesle söylenirse inananı o kadar çok olur.
Paternalist devletin özelliği kurulduğu dönemdeki siyasî düşüncesinden soyutlanamaz, sadece şeklî değişikliğe uğrar. Osmanlı sonrası TC gibi. İTC kurucu babalarının beslemesi olanlar TC’yi de kuranlardır. Dolayısıyla “değişim araçlarına sahip olan devlet, değişimi korumanın araçlarına sahiptir”, böylece TC kendini yenileyerek güçlenmiş, taze kanı ve organlarını ise İslamî kesimden almıştır. Kapitalizmle beraber kemalizmin de abdest almış hâli var artık karşımızda.
AKP devleti dönüştürme aracı, AKP sonrası oluşturulan kurumlar (anayasanın değişik maddeleri) ve yapılan değişikliklerle değişimin korunması sağlanmaktadır. Darbe döneminde yapılanlar AKP iktidarında da gerçekleştiriliyor. Askerî cunta medya mensuplarına brifing verirken, RTE de medya patronlarının kulağını mali polislerin eliyle çekiyor. Köşe yazarlarının işine dahi son verebiliyor. Sakıncalı ne varsa bertaraf ediyor.
Başbakana göre devlet herkesin rehberliğini yapmaya muktedirdir. Bu halk için, halkın güvenliği için gereklidir. Halk durduğu yeri bilmeli, beklentilerini de devlete göre sınırlamalıdır.
[…]
Çetin Yıldırım
Devamını oku ...

28 Şubat Liberalizmi

Bugün sağda solda Müslümanlar, sanki geçmişin intikamını alırcasına veya geçmişten intikam alırcasına, sürekli bir rasyonalizm ve realizm zemininden konuşuyorlar. Yavan, komplo teorilerine dönük eleştiriler her yeri kaplıyor, bireyin aklına sonsuz alan açan bir yaklaşım hâkim oluyor, tuhaf bir aklî kurguya bükülüyor her şey. Bu kadar akılcılığın ve gerçekçiliğin iktidarda olmakla -daha doğrusu iktidarmış gibi görünmekle- ilişkisi olmalı.
Müslümanların akıl ve gerçek tasarımları, sekülerleşmenin ve liberalizmin yansıması. Bu sekülerleşme ve liberalizm ise 28 Şubat darbesinin bir sonucu. 28 Şubat’ın bin yıl sürmesi, tam da belirli bir akıl ve gerçek kurgusuna Müslümanların kul edilmesiyle ilgiliydi. Müslümanlar, iktidarın ve Kemalist burjuva nizamın arkasındaki akıl ve gerçek kurgusuna biat etmiş durumdalar. Akılcılık ve gerçekçilikse bugünün kutsallaştırılması ile ilgili. Akılcılık ve gerçekçiliğe göre İslam revize ediliyor, verili aklın ve gerçeğin hüküm sahiplerinin dişine uygun bir din tesis ediliyor. Aklı ve gerçeği zorlama ihtimali olan her şey devletçi İslam’ın tankları altında eziliyor. Sincan’da 4 Şubat 1997’de yürütülen tanklar, İslam’ın tüm sömürü ve zulüm karşıtı yanlarını dümdüz ediyorlar. Açılan yoldan, AKP’ciler yürüyor, sömürenlerin ve zalimlerin tüm uşaklarını örgütlüyorlar.
28 Şubat’ın 12 Eylül ile ortak bir mantığı var. Her ikisi de devrim gibi derdi olmayanların, teoriyi, ideolojiyi ve politikayı rant için ele alanların zamana hâkim olması derdiyle yapılmış görünüyor. Egemenler vurup kendilerine düşman kitlenin içinden teslim olacakları ayırıyor, onlara yol veriyorlar. 1971 darbesinde “İslam elden gidiyor, bu komünistleri ezmek gerek” diye gizli bildiriler kaleme alan ordu, 12 Eylül’de mevzii Türklükte teşkil ediyor, sınır boylarını korumakla görevli ordu, sınır ötesindeki tüm tehlikeli gelişmelere karşı sahiplerinin çıkarlarını gözetecek şekilde hareket ediyor. Her şeyi Türkleştiriyor; ekonominin avrupaîleştiği ve amerikanize edildiği momentte tüm ideolojik birikimin Türkleştirilmesi kaçınılmaz görünüyor. Ordu, “şu Arapların zırvalarını öğrensinler diye Kur’an’ı Türkçeye çevirttim” diyen Mustafa Kemal’in izinden giderek, Kur’an kanalından girebilecek her tür “virüs”e karşı ülkeyi kendince şerbetliyor. 28 Şubat ile de son darbe indiriliyor ve Kur’an kanalı, tıpkı bugün Mursi’nin emriyle lağım suyuyla doldurulan Gazze tünelleri gibi, tam anlamıyla kapatılıyor.
Darbelerin vurduğu yerde hemen teslim olanlar, örgütleriyle, tekkeleriyle, cemaatleriyle, kitleleriyle, bayraklarıyla ve ideolojileriyle mülkiyet ilişkisi geliştirenler. Darbeyi yediği anda mülk sahipleri mülklerini korumak adına, beyaz bayrağı çekiyorlar. Tüm iddialar, hedefler, ülküler, iman, birikim, miras, kavga, özetle darbeye sebep olan ne varsa, geri çekiliyor. Mülk sahipleri ve onlara öykünerek günlerini geçirenler, “ben sosyalist ya da ben Müslüman olduğum için bunlar geldi başıma” diyor. Hayatta kalmak için mülke sarılıyor ve sosyalistliğini ya da Müslümanlığını iyiden iyiye liberalize ediyor.
Söz konusu saldırının koşulladığı savunma hâli, herkesi demokrasi kurgusuna mecbur ediyor. Pazarın matematiği içinde birer sayı olarak sayılmak en makul yolmuş gibi görünüyor. Buradaki akıl, zamanla egemenlerin imkânlarından faydalanma talebini koşulluyor. Kendi geçmiş mülk ilişkilerine kapanan siyasî özne, kendine kapalı, havada asılı, “kendine Müslüman” bir tekil bütünlük olarak, “küre” şeklinde var olmanın doğru olduğunu zannediyor.
Korumacılık ve savunma hâli üzerinden sol ve Müslüman özneler, hemen liberalizm yatağına yuvarlanıyorlar. Kendi öz mülkünü koruma kaygusuyla, misal Karl Popper gibi isimlerin bilim felsefelerine sarılıyorlar. Fukara halkı da “biz Kur’an’ı, Allah’ı, Peygamber’i kâfirlere karşı koruyoruz” diye kandırıyorlar. Evet, koruyorlar ama Kur’an’ın, Allah’ın, Peygamber’in bugünde kavga etmesini imkânsızlaştırarak bunu yapıyorlar.
Herhangi bir teorik yaklaşım, Kur’an’ı göreceleştirdiği zannıyla çöpe atılıyor. Belli bir dönemin algı ve bilgisinde dondurulmuş Allah ve Peygamber ise benzerî göreceleştirme pratiklerine karşı muhafaza ediliyor ve bu yapılırken donduruluyor.
Popper “ilahi bir kelâm” ediyor, “bilim, yanlışanabilendir” diyor, sonra da Marksizm gibi yanlışlayamadıklarını bu ilkeye uymamakla suçlayıp çöpe atıyor. Misal, ABD’de İslam düşmanı evanjelistlerin yazdığı evrim teorisi eleştirisine iman etmiş bir Müslüman “âlim” de “Darwin’e inanıyorsunuz, Allah’a değil” diyerek Müslüman ahaliyi coşturmaya çalışıyor. Kur’an’ı korumak isterken, Popper gibi bir Yahudi’den liberalizm öğreniliyor. Soros’un hocası Popper, “ben hep eşitliğe karşı özgürlük için mücadele ettim” diyor. Dolayısıyla yediği dayak ve aldığı darbe sonucu “bana saygı gösterin” derekesine düşen Müslüman, kulluğu terk edip, “özü gür” liberal bir gevezeye dönüşüyor. Öz ise her daim mülk oluyor, parayla gürlüyor.
Bir Müslüman, “solcular da amma eylem meraklısı!” diye feveran ediyor. Ona, “perdeleri yırtıp Mekke sokaklarına dökülen, “kırın kölelerin boyunduruklarını!” diyen Hz. Muhammed hatırlatıldığında, sadece susmakla yetiniyor. Yenilen dayak ve savunma hâlinde kalmanın sonucu, Peygamber’in pratiği bugündeki tüm sömürü ve zulüm karşıtı pratiklerin ezilmesi için kullanılıyor. Müslüman ahali, “bu eylemler Peygamber’in pratiğini unutturmak, silmek, göreceleştirmek için yapılıyor, kanmayın” denilerek uyutuluyor. Hakk’ın divanında durmaksa mesele, ahali, özel ağızlarda, birer ticarî metaa dönüşmüş, ne olduğu bilinmeyen bir “Hak”kı korumak için bugünde süren kavganın hakikatine düşman ediliyor.
Popper’in ağzından çıkan özgürlük, metanın ve paranın özgürlüğü. Yahudilere bankacılık, tefecilik ve para işleri düşmüş yüzlerce yıl. Meta ve/ya paraya teslim edilmiş aklın ve ruhun serbestiyet talebi, ister istemez Popperci özgürlük bataklığına düşmekle sonuçlanıyor dolayısıyla. Bu özgürlük, modern olanın hâkimiyetini talep etmek zorunda. Modern olan, efendilerin mevcut iktidarı.
Modernizm, otuzların başında İstanbul şehir planında çıkmaz sokakların kaldırılması kararıdır. Çıkmaz sokaklar, mahalle halkının mahrem ortaklaşma alanıdır. Modernizm her şeyin göz önünde olmasını ister.
28 Şubat, dini ve dine ait tüm olguları göz önüne serip tartışılmaz olanları tartıştırmıştır. Müslümanlar, küçük mahallelerinden ve atölyelerinden ortalık yere çıkmak için bu darbeyi fırsat bellemiş, tüm varlıklarını pazara çıkartmışlardır. Müslüman ahali, demokrasi pazarında adam yerine konulduğuna sevinirken, arka bahçe kapısından içeri şeytanın girdiğini fark etmemiştir. Artık Mevlevi semazenler, lüks restoranlarda eğlence için dönmektedirler, Allah için değil.
Kılıç mecazını anlamayıp, bu kelimeyle aslen “şeriat”ın kastedildiğini zannedenler yanılmaktadırlar. Kılıç şeriatı önceler, zira şeriat Allah’ın hudududur, hudud sonuçtur, önce kıyam edip kılıç çekmek gerekir. Sonuca ve şekle tapmak, insanı nedene ve öze karşı körleştirir. Esasta basit bir hukuktan dem vurulmamakta, kılıç derken, ahlâkın ve hukukun ötesinde, bugünün sömürü ve zulüm düzenine karşı kıyama işaret edilmektedir.
İnşa Kültürevi’ndeki seminerinde Atasoy Müftüoğlu Hoca da “tarihin öznesi” olma meselesini gayet aydınlanmacı ve modernist bir yerden kurgulamaktadır. Neredeyse iki yüz yıldır Müslümanlar günahlarının, hatalarının sebebinin gene kendilerinde olduklarına ikna edilmektedirler. 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri basit olaylar değildir, bunların içeriye doğru halka halka geçirdiği zincirlerle bir bir hesaplaşmak zorunludur. Batının vurduğu yerde biteni gül zannedip koklayanlar, her yeri kaplamaktadırlar. Batı vurmakta, Müslüman da hatanın, günahın kendisinde olduğunu düşünmekte, İslam’ı yumuşatmak, aklîleştirmek ve kavga içinde çelikleşmiş yanlarını kireç diye çözmek için uğraşmaktadır. Müftüoğlu, seminerde anlattığı hikâyede, Osmanlı’nın yıkılışına dair bir şeyhin izahatını akıl dışı bulmaktadır. Bu izahın herkesçe görünür ve anlaşılır olmamasına kızmaktadır. “Herkes”ten kastın batı ahalisi olduğu görülmelidir. Oysa şeyh basit anlamda, kendince, mecazî, simgesel bir anlatımla, imparatorluğun Osmanlı padişahlarının dinden-imandan uzaklaşmaları sebebiyle yıkıldığını söylemektedir. Müftüoğlu sonrasında, Yahudilerin bu topraklarda her daim öne çıkardığı Endülüs İslam’ını örnek olarak sunmaktadır.
Herkes bir biçimde, İslam’ın kapitalizm ve emperyalizmden önce olması gerçeğine sırtını yaslayıp bugüne bir şeyler söylemektedir. İslam’ın önce oluşunun ve kendi İslam’larının bu tür melânetlerden ari ve beri olduğu düşünülmektedir. Solda “ezilenler tarihi” yazıp önceki döneme methiye düzenlerde de aynı yanılsama vardır. Kapitalizmin ve emperyalizmin hiç yaşanmadığı döneme ve o döneme ait olguya bugünde bağlı olmak kimseyi kurtarmamaktadır. Buradaki yanılsama, ilgili malumatın içinde yaşamakla gerçekte yaşamanın karıştırılmasıdır ve en fazla bugünde hiçbir şey yapmak istemeyenleri örgütler.
12 Eylül ve 28 Şubat ile aradan onca zaman geçtikten sonra hesaplaşmanın anlamlı bir yanı yoktur. Ne kadar direnç geliştirilmişse o kadarızdır. Her iki darbede geçmişin mülkü üzerine çöreklenmiş olanlar bugüne kalmış ve hayatta kalmak adına liberalizmin ve demokrasinin yatağına gönüllü olarak yuvarlanmışlardır.
28 Şubat’tan önce “kanlı mı kansız mı?” tartışması başlatan Erbakan yaşanan sürecin bilincindedir. Onun gözü devrimde olmadığı için kulağı asla kitlelerin sesinde olmamıştır. Zaten kanlı-kansız tercihini masaya koymasından bellidir bu. 28 Şubat konusunda tek başına ABD ve siyonizmi düşman bellemenin de anlamı yoktur, kavgada esas olarak içe vurmak zorunludur. İçe vurulmazsa kim emperyalist kim siyonizmin uşağı, gerçek manada görülemez. Düşmanı bilinmez bir zamana ve mekâna fırlatıp atmak, politik mücadeleyi bugünden uzaklaştırır.
Öte yandan 28 Şubat konjonktüründe Erbakan’ın o kadar güvendiği Arap/Körfez sermayesinin de yaşanan tasfiye sürecini olumladığı görülmelidir. Aynı durum, 12 Eylül konjonktüründe Sovyetler için de geçerlidir. Sovyetler uluslararası ilişkiler örgüsü bakımından yanı başında yeni bir dert istememiştir. Cunta liderlerinin gizli kapılar ardında görüşmeler yaptıkları açıktır Sovyetler’le. Aynı şekilde 28 Şubat konjonktüründe de Arap/Körfez sermayesinin siyonizm ve emperyalizmle koyun koyuna olması başat bir etmendir. Bugün Müslüman ahalinin liberalizme ve demokrasiye kul edilmesi o günkü teslimiyetin bir eseridir. Söz konusu teslimiyeti koşullayan bir zemin de politik Müslüman dinamiklerin özellikle komünist harekete karşı pozisyon alırken, gereksiz yere savunmacı ve korumacı bir refleks geliştirmeleri ve satha yayılırken efendilere fazla ödün vermek zorunda kalmalarıdır. Komünistlere karşı direnç, politik Müslüman kesimleri her türlü saldırı imkânından ve araçlarından arındırmıştır. Geçmişte “Sovyetler’in kucağına yuvarlanmayalım” diye ABD’nin kapısına bağlanmayı gayet tevhidî bulanlar, bugün yüzeysel bir tevhidi sağlayan yerli ve yabancı efendilere uşaklık etmektedirler. Ahmet Örs’ün bahsini ettiği, NATO methiyecileri bu sürecin ürünüdürler.
Bugün Müslümanlarla solcular tam da demokrasi ve liberalizm zemininde yan yana gelebiliyorlar. Bu yan yanalık 28 Şubat ve 12 Eylül’ün yan yanalığının sonucu. Darbeden sonra artakalanlar, mülklerine sarılıyorlar ve ağlamaklı bir eda ve savunmacı bir refleksle birbirlerine sarılıyorlar. Bu yüzeysel kardeşlikten kıyam ve kılıç asla çıkmaz. Söz konusu yan yanalık liberalizm yatağında, geçmişin solculuğunu veya İslamcılığını olduğu gibi koruma istemiyle ilgilidir. Sol bu noktada sığ bir ezilencilik üretirken, İslamcılar benzer bir refleksle dayanışmacılığı çıkartmaktadır.
Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’ndaki konuşmasında ve sonraki açıklamalarında Ayhan Bilgen’in yaptığı İhsan Eliaçık eleştirisi, esasta “teolojiye, dine, imana dokunma!” olarak özetlenebilir. Havada asılı bir küre olarak görülen din, liberal bir hava içerisinde, esasında sola karşı korunuyor burada. “Avamı politika dışı tutan duvarları yıkmayın, avamı ürkütmeyin” demek, liberal bir tepki olsa gerek. Zira Fransız Devrimi’den sonra Spinoza, Kant ya da Hegel üzerinden felsefe, teoloji ve politika alanında süren tartışmalara bakıldığında, dağınıklığın, parçalanmanın, çatışmaların giderilmesine dönük gayretlerin hâkim olduğu görülür. Liberalizm, 1789 sonrası, esas olarak köylülerin bir talebine sırtını yaslar: şehirde işçiler fiyatların sabitlenmesini isterlerken, köylüler fiyatların serbest bırakılmasını talep ederler. Devrimin bayrağındaki “beyaz” köylülerin rengidir ve bu renk “kardeşlik” şiarına denk düşer. “İnsanların kardeşliği” ise Marx-Engels’in “insanlar kardeş değildir, insanlık proletarya-burjuvazi olarak ikiye bölünmüştür” tespitiyle kılıçlanır. Dolayısıyla her türlü eleştiriden, çatışmadan, ayrışmadan ve sınırdan muaf tutulan bir “kardeşlik” talebi liberalizme kapaklanmak zorundadır.
12 Eylül ve 28 Şubat’ın gerçek zulmünü görenlerin yan yana gelip kardeşleşmesinden ziyade, ortak kavgada yoldaşlaşması esastır. Bu da, darbe öncesindeki mülkünü “öz, iman, gelenek” diye koruyanların darbe sonrası yuvarlandıkları liberalizm yatağından çıkmaları ile mümkündür. Dolayısıyla her liberalizm eleştirisine “faşizm” yaftası yapıştıranların dili ve bilinci hâlâ 12 Eylül ve 28 Şubat faşizmiyle konuşmaktadır. Liberalizmin sinsi, sırdaki zorbalığı bu darbelerden mirastır. Söz konusu darbelere karşı tek kelime etmemiş, kıllarını kıpırdatmamış olanların “faşizm” eleştirileri de boştur. Bu kesimler gelecek kuşaklara 12 Eylül ve 28 Şubat tabelalı dükkânlara tezgâhtar olmayı öğütlemektedirler. Çıkış, bu darbelerle hesaplaşırken onlara teslim olmuş olanlarla da kavga edebilmektedir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Bir Terbiye Süreci Olarak 28 Şubat

28 Şubat’ın doğru değerlendirilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu, o zaman sanırım objektif tahlillere yetecek kadar geçti.
Her şeyden önce 28 Şubat'ı tek başına değil de bir yandan darbeler silsilesinin devamı, diğer yandan da küresel ölçekteki benzerleriyle birlikte ele almak zorundayız.
28 Şubat’ı doğuran koşulları küresel hegemonyanın planlama ve adımlarından uzakta ele alacak her tahlil eksik kalacaktır. Küresel hegemonyanın Türkiye ayağının taşeron rolünü abartmak işleyişi kavramayı zorlaştıracaktır.
Bugün, üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen İslamcı çevrelerin 28 Şubat’ı lâyıkıyla anladığından bahsedemeyiz. Bu çerçevede yazılan yazılar, yapılan konuşmalar, panel ve konferans gibi etkinlikler daha çok, sürecin muhataplara yaşattığı acılara odaklanıyor. Özellikle başörtüsü yasağıyla sembolleşen ve zirveye çıkan 28 Şubat, İslamî çevrelerin anlatımlarında küresel plan ve paralelliklerden uzak değerlendirmelerle tartışıldığı için gerçek konumuna oturtulamıyor.
Burada, öncelikle 28 Şubat’tan önce 12 Eylül darbesine bakmak icap ediyor. 12 Eylül, kapitalizmi tehdit eden sol hareketleri tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Bir yandan sol hareketi tasfiye ederek küresel kapitalist işleyişin Türkiye ayağını sağlama alan 12 Eylül darbesi diğer yandan da İran Devrimi’nde karşılığını bulan ve Türkiye’de de yükselme emareleri gösteren İslamî hareketi Türk-İslam senteziyle yolundan saptırmak istemiş, bu suretle de resmî ideoloji dışındaki her türlü ideolojik hareketi tehdit olmaktan çıkarmıştı.
12 Eylül’ün ne istediği açıktır: Özal’ın müsteşarlık yaptığı sivil hükümetin ilân ettiği 24 Ocak neoliberal dönüşüm programını sıkı bir disiplin içerisinde uygulamak! 24 Ocak kararlarının istikrarsız siyasal ortamda gereği gibi uygulanamayacağına karar veren küresel hegemonya 12 Eylül’ün baş mimarıdır. Cuntanın vazifesi taşeronluktan öteye geçmez.
Küresel kapitalizmin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için yaşamın bütün alanlarını talan etme, kamusal varlıkları devletten/halktan tümüyle alıp sermayeye peşkeş çekme planı evvela Pinochet tecrübesiyle Şili’de, Reagan’ın ABD’sinde ve Thatcher’ın İngiltere’sinde ortaya çıkan ve birbirine yakın tarihlerde dünyanın uzak yakın birçok ülkesinde tekrarlanan bir süreçte tecrübe edilmiştir. 12 Eylül darbesi bu sürecin Türkiye taşeronluğudur.
28 Şubat, ancak bu zeminde ele alınabilirse bir anlam kazanacaktır. 12 Eylül rejiminin ifsad edici Türk-İslamcı sentezi her şeye rağmen egemenleri tatmin etmekten uzakta kalmıştır. Turgut Özal’la birlikte uygulanmaya konan neoliberal politikalar yükselen Refah Partisi ve radikal İslamî söylemin tehdidiyle karşı karşıya kalınca egemenler bir terbiye operasyonunu daha gerekli görmüşlerdir.
Kapitalist işleyiş, ideolojik muhalefetleri bertaraf etmek zorundadır. Zora dayalı kapitalistleşme politikalarından ürün çeşitliliğine dayalı kapitalist evreye geçince göreli bir özgürlük ortamı, tüketimin güvenli bir iklimde var olabilmesi için gerçekleştirilmek zorundaydı. İşte 28 Şubat darbesi bu politikalara geçişin son operasyonudur.
28 Şubat’ın İslamî kimlikle üretilebilme potansiyeline sahip muhalefeti ehlileştirmeyi amaçladığı bu çerçeveden açıkça görülebilir. Tasfiye edilen Erbakan iktidarı D-8 projesinden tutun, muhtevası kâmilen kavranamasa da yerel ve küresel kapitalist işleyişi tedirgin eden ve İslamî dille takviye edilen “Âdil Düzen” söylemiyle “başka bir dünya” iddiasını dillendiriyor ve alenen Siyonizme, İsrail’e karşı çıkıyor, başta İran olmak üzere Batının istemediği yeni ittifaklar arıyordu. Batı kapitalizmi için bu arayış ve çabalar büyük bir tehditti. Erbakan iktidarının yanı sıra onu da aşan bir sertlikte yükselen ve kendisine biçimler arayan radikal tevhidî söylem ayrı bir baş ağrısı oluşturabilecek bir imkân ve potansiyele sahipti; önünün alınması gerekiyordu.
28 Şubat tam bir terbiye ve ehlileştirme sürecidir. Hareketlilikleri, yürütülen korku ve tedhiş politikaları ile kontrol edilen, sindirilen İslamî çizgi içinden ılımlı İslam politikalarıyla uyumlu bir iktidarı çıkmıştır. Yerel ve küresel sistem karşısında örgütsel ve düşünsel olarak dağınık durumda bulunan Müslümanlar/İslamî çevreler, büyük oranda çözülmüş ve direnişler örgütleyememiştir. İtiraz ve muhalefet çabaları olmuşsa da geniş çevreler tarafından sahiplenilmediğinden bu çabalar akim kalmıştır.
Artık İslamcı çevreler 28 Şubat’ın yaşattığı acıları çok fazla konuşmak yerine ürettiği yeni siyaseti, bünyelerinde oluşturduğu tahribatı ve yeniden nasıl derlenip toparlanacaklarını tartışmalıdır. Acılar üzerinden gerçekleşen 28 Şubat anlatıları, bugünkü yanıltıcı siyasal/sosyal atmosferi fazlasıyla meşrulaştırmakta, sorgulamaların önünü kesmektedir.
28 Şubat her şeyden önce İslamî çevrelerin siyasal iddialarını geri çektirmiştir. Siyasallık iddialarından uzaklaşan İslamî çevreler aile ve çocuk eğitimiyle uğraşmaya başlamış, bugün için mağlup olduklarına iyice inanarak sorumluluğu, siyasal mücadeleyi gelecek kuşaklara havale etmiştir.
“Paranın dini imanı olmaz” söylemiyle ilk günden çılgınca neoliberal politikalar doğrultusunda politika yapmaya başlayan AKP iktidarı, 28 Şubat’ın doğurduğu en büyük proje olarak içinden geldiği İslamî çevrelerin rızalarını sistemle bütünleştirme doğrultusunda büyük bir iş yapmıştır. Müslüman kitlelerin ne pahasına olursa olsun, başta başörtüsü yasağı olmak üzere, İslamî kimliğe dönük yasakların ortadan kaldırılmasını istemesi, küresel güçlerle ve sermaye çevreleriyle uyumlu AKP iktidarına karşı bir körlük yaratmıştır.
Irak işgali sürecinin birinci ayağında hükümetin ısrarla meclisten geçirmeye çalıştığı 1 Mart tezkeresi iktidarın NATO ve ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum alacağını işaret etmişti. Bu işaret aradan geçen onca yılda hep aynı çizgiyi göstermiş; Türkiye o günden sonra Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu politikalarında hep emperyalist NATO ve ABD politikalarının yanında yer almıştır. 1 Mart tezkeresine önemli bir tepki gösteren İslamî çevrelerin direnci zamanla kırılmış, hatta bazı kanaat önderleri ve aydınlar NATO’nun neredeyse bir “hayır örgütü” olduğuna dair yazılar kaleme almaya başlamışlardır.
28 Şubat, İslamcıların referanslarını da ciddi biçimde etkilemiştir. Vahiy yerine AB kriterleri öne çıkmış, bu süreçte hakikatle irtibatları sorunlu hâle gelen Müslümanlar, demokratik ve liberal değerleri öne çıkarmışlar, hayatî meseleleri o anlayışlara atıfta bulunarak tartışmaya başlamışlardır. Bu, darbe sürecinin belki de en önemli sonucudur. Zira zihinsel kırılma her şeyden önce gelir, bütün bir geleceği belirler.
Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe sürecine karşı İslamî çevrelerde ortaya konulan direniş ve muhalefet süreç içerisinde hükümetten beklenen çözüm umutlarıyla sahipsiz bırakılmıştır. Bu meselede bugün şöyle bir tablo var: Ufak adımlarla sınırlı alanlarda getirilen başörtüsü serbestiyeti karşısında İslamî çevrelerden sınırsız bir rıza alınmıştır. Bu rıza doğrultusunda hükümetin kapitalizmin, emperyalizmin taşeronluğunda büyük mesafeler alması görmezden gelinmiş ve bu süreç içerisinde Müslümanlar türlü yozlaşma ve çürüme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.
Başörtüsü İslam’la zalim sistem/ler arasında uzlaşılmaz bir çelişkinin işareti, devrimci bir mücadelenin sembolü olmaktan çık(arıl)mış; kapitalist politikaların, NATO ittifaklarının üzerini örtecek, onların görünmesini engelleyecek bir biçimde işlevselleş(tiril)miştir.
Cihan Tuğal’ın “İslamî Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında işlediği tez İslamî çevrelerde süratle gerçekleşmiştir. Bu hızın baş döndürücü olduğu söylenmelidir. Mümtaz’er Türköne’nin “Doğumu ile Ölümü Arasında İslamcılık” kitabı da benzer bir tezi işlemektedir: “İslamcı söylem devletle bütünleşerek ortadan kaybolmuştur.” Her ne kadar Türköne’nin tespitleri temenni boyutlu olsa da bu tespitlerin gerçekleri önemli ölçüde ortaya koyduğu kabul edilmelidir. İslamcıların devletin bekasına hizmet ederek sistemin yaşadığı meşruiyet krizini aşmada yardımcı olduklarını söyleyen Türköne’ye göre, İslamcıların büyük oranda eklemlendiği AKP iktidar süreci, İslamcı iddialardan vazgeçişin açık göstergesidir. Burada Ali Bulaç’ın AKP iktidarının İslamcı aydınları devlet memuru yaparak onların enerjilerini devlet adına emdiği tespitini de hatırlamakta fayda var.
Hızlı ve çılgın özelleştirmeler dindar insanların yönettiği iktidar sürecinde gerçekleşip emekçiler işsiz kalırken; AKP iktidar sürecinde on binden fazla işçi iş cinayetlerinde can verirken; milyonlarca işsizin yanında bir o kadar insan da asgari ücret koşullarında yaşama tutunmaya çalışırken; HES’lerle, 2-B ve kentsel dönüşümlerle tabiat ve şehirler kapitalist hırslar doğrultusunda yağmalanırken, terbiye edilen İslamî çevrelerden adaleti Allah için ayakta tutacak etkili bir muhalefet olmamıştır. Bilâkis “sınıf atlayan dindar çevre” tartışmaları faklı platformlarda sık sık yapılır olmuş, adalet ve özgürlük ışığı olacak İslamî değerler, müntesiplerince bu rolünden uzaklaştırılmış; toplumsal öfkeyi üzerine çekecek bir odağa dönüşmeye başlamıştır.
12 Eylül’ün neoliberal dönüşüm politikalarının bir ucunda yer alan AKP iktidarının darbecilerle hesaplaşma söylemi de açık bir sahtecilik içermesine rağmen İslamcılar tarafından bu yeterince algılanamamıştır. Pinochet’ye benzeyen süreciyle Evren, uyguladığı çılgın neoliberal politikalarıyla aslında tam bir AKP’lidir. Hatta AKP, bu politikaları uygulamada Evren’den çok çok daha ileri gitmiştir. Evren’in üretmeye çalıştığı Türk-İslam sentezi de bu paralelde değerlendirilebilir.
28 Şubat süreci tam manasıyla bir yardım/hayır kurumlaşması dönemi olmuştur. Siyasî iddialarından vazgeçen İslamî çevreler, çocuk ve aile eğitimine benzer bir usulle yardım faaliyetlerine odaklanmış; adaletsizlikler üreten kapitalist sistemi sorgulayıp kökten ortadan kaldırmak yerine, yoksulların anlık ihtiyaçlarını gidermeye matuf çalışmalara yoğunlaşmış, sınıf farklılıklarını da tartışmaktan sakınmıştır. Bu çerçevede, yardım faaliyetleriyle sınıf oluşumları arasındaki çelişkileri masaya yatıran kişi ve çevrelere gösterilen tepkideki aşırılık manidar ve üzerinde düşünülmeye değerdir.
İslamî çevrelerin yeni kuşaklara aktarabileceği entelektüel derinliğe sahip bir siyasal mücadele mirası olmayınca, özellikle kariyer arzularının, meslekî itibar kaygılarının öne çıktığı, sadece kültürel ve salt inançsal düzlemde ve hayatı ıskalayan bir din eğitimiyle yetinerek oluşan bir genç kuşak var bugün karşımızda. Emevi siyasetine paralel biçimde İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, Diyanet gibi kurumlar eliyle araçsallaştırılan İslam, devletin ikbal hesaplarıyla gençleri buluşturdu, bütün bir nesil tartışmalarını başka bir noktaya taşıyarak İslamcıların ufuklarını kapattı.
“Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun”la sessiz sedasız emperyalistlerle her hâl ve şartta birlikte olacağına bir kez daha garanti veren hükümete dönük sınırsız destek, Müslüman zihinleri yeniden inşa edilen ve bekasına vurgu yapılan devlet dolayımında konumlandırmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan NATO’nun İslam dünyasının geleceğini kuşatan füze radarına, patriotlarına, kara karargâhına ses etmeyen İslamcılık, terbiyeden nasibini fazlasıyla almış değil midir?
Akif Emre’nin içeride devrim yapamayan İslamcıların dışarıda devrim heveslisi olmasını izah etmeye çalıştığı gazete yazısı mühimdir. Özellikle Suriye meselesinde ABD-Suud-Katar çizgisinde konumlanan hükümetle büyük oranda paralelleşerek sınırsızca silâhlı mücadele propagandası yapan İslamcı çevrelerin 28 Şubat darbe sürecinde herhangi bir etkili sivil direniş bile üretmekten aciz kaldığı düşünülürse, garabet kendini çok daha iyi gösterecektir.
Türkiye İslamcı çevrelerinin yaşadığı zihinsel yoksulluk, siyasal ufuksuzluk 28 Şubat terbiye atmosferinde ziyadesiyle derinleşmiştir.
Ana damar İslamcılığın terbiye ve ehlileştirilme sürecinde devlet siyaset ve kadroları içinde küresel ve yerel kapitalizme uygun siyasetlere eklemlenerek yok olmasından sonra devrimci arayışlarını sürdüren İslamcı oluşumlar, siyasetler kıpırdanma aşamasındadır. 28 Şubat’la hakiki manada yüzleşme, bu kıpırdanmaların ete kemiğe bürünmesiyle olacaktır.
Devamını oku ...

Yeni Devrimci Özne

Komünistlerin bireyi ve insanı tanımadıkları, bunları ezdikleri tespiti sömürenlere ve zalimlere aittir. Onlar düşmanlarını savuşturmak, etkisizleştirmek için bu lafın arkasına sığınırlar. Bu tespit esasen şu gerçeği gizler: komünistlerin tanımadıkları ve ezdikleri, sömürenler ve zalimlerdir. Demek ki birey ve insandan kasıt sömürenler ve zalimlerdir. Burada sömürenler ve zalimler komünistlerin etki alanında olan ya da olabilecek kitleleri dağıtmak, buraya nifak tohumu sokmak için genel ve mutlak olduğu düşünülen kavramları Kur’an sayfası gibi mızraklarının ucuna asmaktadır.
Kitlenin içerisinde süreç dâhilinde bu mızrak ucundaki ilâhiymiş gibi görünen yalana ikna olanlar çıkar. Bunlar tıpkı “Hakem Olayı”ndaki Musa Eşari gibidirler. Düşmanın iğvasına kapılırlar ve safları terk ederler.
Söz konusu tespite ikna olanlar, bu sefer, insan ve bireye göre tanımlama gayreti içine girerler devrimi ve sosyalizmi. “Komünistler bireyi ve insanı eziyor” cümlesi, örgütsel, politik, ideolojik ve teorik tüm hücreleri bir bir likide eder. Ardından likidasyon edebiyatı yapıp kendi ilâhi bireyine ve insanına herkesin ram olmasını ister.
Tekrar: “komünistler bireyi ve insanı eziyor” diye vaveyla kopartanlar, sömürenler ve zalimlerdir. Bu cümledeki bireyden ve insandan kasıt, onların bizatihi kendi varlıklarıdır. Birey ve insan, sömürenlerin ve zalimlerin kendilerinden yola çıkarak şekillendirdikleri, ruhunu kendilerinin üflediği birer puttur.
Birey ve insan kurgusuna ram olmak, sömürenler ve zalimlerin varoluşlarını süreklileştirme becerilerine öykünmenin bir sonucudur. Oysa sömürenlerden ve zalimlerden ancak onların zayıf noktaları öğrenilebilir. Güçlü noktalarını öğrenmek ve kendi varlığımızda yinelemekse düşmana teslim olmaktır. Birey ve insan deliklerinden düşmanın nefesi, ruhu sızar içimize. Birey ve insan putunu düşmanın zayıf karnı olarak okumak mümkündür esasında. Ama ters yönde bir işlem yapılmakta, bu putlarla belirli bir saygı ve korku ilişkisi geliştirilmektedir.
Sınıf, millet ve din, birey ve insan denilen ilahi, mutlak düzleme, cennet diyarına ulaşmak için istismar edilebilir. Sınıfçılardaki genel tepkisellik bu yöndedir: onlar millet ve dinden, tam da egemenlerden öğrendikleri birey ve insan kurgusuna ait cennet diyarına ulaşmak için kurtulmak isterler. Sınıfın kurtuluşu dedikleri, birey ve insanın kurtuluşudur, oysa bu kurtuluş, sömürenlerin ve zalimlerin teline bile dokunmaz. En fazla, sömürenlerin ve zalimlerin kendilerine paravan kıldıkları kimi millî ve dinî unsurları kırar.
Yeni devrimci özne arayışları, Diyojen misali, elde kandil, çeşitli kulvarlarda sürmektedir. Ancak bu arayışın kendisi de Diyojen’in dile getirdiği gibi, “insan aramak”la maluldür. İnsan ve birey dışı her türden devrimci ve sosyalist pratik gölge kabul edilmektedir.
Yeni devrimci özne, birey ve insan eksenine, hizasına göre inşa edilmektir ve bu hiç de yeni, devrimci ve öznel değildir. Yeniliğin, devrimciliğin ve özneliğin egemenlerin birey ve insanına peşkeş çekilmesi sonuçsuzdur.
Bu anlamda ekolojiden, kadına, LGBT’den topraksız köylülere, öğrencilerden Kürdlere herkesi kucaklayan perspektifin yeni, devrimci ve özne olarak pazarlanması mümkün değildir. Bunlar altmışların Avrupa’sının tükettiği tartışmaların ürünüdür ve oradaki iktidar ilişkileri ile bağlantılıdır. Bir ayağı Avrupa’da olanların oradaki bayat tartışmaları buraya güncelmiş gibi ithal etmeleri çıkışsızdır.
Söz konusu toplumsal kesimler, bir üst gösterene, güce, kudrete göre hizaya çekilmek istenmiştir. Avrupa’nın kaderi bu şekildedir. Avrupaîleşenler bu hizayı ilâhi kelâm gibi, bir misyoner edasıyla, bu topraklara taşımaktadırlar. Buranın kavgasından, çatışmalarından azade olan bahis konusu misyonerlik, teslimiyet koşullarında filizlenebilmektedir. Birliğe muhtaç Avrupa’nın birleşme yöntemleri Türkiye’ye, özellikle Kürdistan meselesi üzerinden, önerilmektedir.
Üst gösterene göre hizaya çekilen toplumsal bileşenler, oranın zamansallığına kul edilmektedirler. Dolayısıyla tüm politik ya da politikleşme imkânı olan unsurlar kendi içine kapalı birer “küre” olarak tasavvur edilmekte, böylelikle ilgili unsurların kolektivize edilmesi, bilenip düşmana yöneltilmesi imkânsızlaştırılmaktadır.
Zamanı hükmü ve ipoteği altına alan liberaller, sahadaki ajanlarına mekân çalışmaları yaptırmaktadırlar. Akademi bunların şer yuvasıdır. Tüm mücadele, her türlü kolektivizasyondan uzakta, basit, kendine kapalı, pazarlanabilir, mekânlara hapsedilmektedir. İşyeri, beden, mahalle, köy vb. politik teorinin eksenine oturmaktadır. Bu liberal ajanlar, en fazla, Kürd hareketini istismar etmekte, esas olarak Kürd’ün devrimciliğini zamansızlaştırmaya çalışmaktadır. Zamana hüküm ve ipotek koyanlar, bizi bedenlerimizden başlayarak kendi mekânlarımıza hapsetmeyi hedeflemektedirler. Bu yaklaşım kadın, eşcinsel, işçi, ezilen, gecekondulu, tinercileri küçük kürelerin içine hapsetmek istemekte, bunların ilgili kimliklerini pazara birer etiket gibi taşımaktadır. Özgürlük çığlığı pazarın varoluşuyla ilgili bir meseledir.
Sol, üniversitelerde dağcılık faaliyetleri yürütmüş, bu işi yetmişlerin ve sonrasının gerillacılığına dair ucuz edebiyatla meşrulaştırmış ama sonrasında tüm dağcılık kulüpleri, efendilerinin plazalarının camlarını silen free-lance işçi bulma kurumlarına dönüşmüştür.
Aynı durum evsizler, tinercilerle ilgili, özellikle eski İslamcı çevrelerin çalışmalarında da vardır. Bugün evsizler ve tinerciler, küçük kapitalist atölyelere işçi yapılmak istenmekte, zenginlerin ev eşyalarını taşıyan hamallara dönüştürülmektedir. Birey ve insan üzerinden her türlü eleştiriye feveran edenler ve tüm politik yaklaşımları ucuz bir tasavvuf edebiyatıyla ezmek isteyenler, onca birey ve insan edebiyatı üzerinden, efendilere uşaklığın propagandasını yapmaktadırlar. Bu, teorik planda birey ve insanın ilâhi bir eksen ve hiza kabul edilmesinin bir sonucudur.
Aynı eksen ve hiza, solda “komünist partinin başında bir eşcinsel ya da başörtülü olsun” talebinde karşılık bulabilmektedir. Komünist parti, tüm toplumsal-tarihsel kesimlerin düşmana karşı, düşmanın üzerine doğru adım atmış, huruc eylemiş, diklenmiş, direnmiş kesimlerinin kolektifidir. Ezeli ve ebedi planda bir eşcinsel ile başörtülüyü, Kürd ile Alevîyi, mutlak olarak yan yana getirmek, sonra bunlara lütufta bulunmak, komünist siyasetin yapacağı iş değildir. O sadece kavga edeni tanır.
Bir Ermeni yaşadığı bir olayı şu şekilde anlatır: bir kadına Ermeni olduğunu söyler ve kadın “A biz Ermenileri çok severiz” diyerek sarılır ve birlikte fotoğraf çekilirler. Ermeni, bu durumun kendisini çok üzdüğünü anlatmakta, söz konusu ötekici tavrın ne denli zalim olduğunu söylemektedir. Kadının Ermeni’ye sarılıp fotoğraf çektirmesi, Afrika’ya gelen Avrupalı misyonerlerin tavrına çok benzemektedir. Ermeni o ânda “esasen ne kadar azız” diyerek üzüldüğünü ifade etmektedir. Yalnızlık hissinin içine oturması, ilgili “Ermeni sevgisi”nin bir sonucudur. Bu sevgi dışlayıcı, ezici ve horgören bir yaklaşımın ürünüdür. Ermeni’yi bu topraklardan, zamandan, mekândan, kolektif pratikten ve kavgadan bağımsız olarak sevmek, tam da o Ermeni’yi topraktan, zamandan, mekândan, kolektif pratikten ve kavgadan uzakta görmek istemekle ilgilidir. Esasen bugün Samatya’da yaşlı Ermeni kadını katleden faşistlerin öfkelendiği gerçeği sevmektir önemli olan. Ermeni’nin sırtına inen bıçak, hikâyede aktarılan kadın tipindeki kişilerin yanağa kondurdukları öpücükten daha az tehlikelidir. En azından birincisi açıktır ama ikincisi sinsi ve gizlidir. İlki “Ermeniler gelip mallarını alacaklar” korkusunu açıktan dile getirmekte, ikincisi sevgi gösterileriyle bu korkusunu sinsi bir plana ortak etmektedir.
Emma Goldman Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya’ya gelir, gezer, turlar, Amerika’ya döndüğünde de dünyanın en boş ve en anlamsız Sovyet eleştirisini yapar: “Dans edemediğim devrim devrim değildir.” Oysa Bolşeviklere “ben dans etmek istiyorum, bana pist ayarlayın” deseydi, onlar o zor koşullarda büyük bir lütufkârlıkla gereken imkânı onun için yaratırdı. Esasen Emma’nın derdi bağcıyı dövmek, şarap içip meydanda dans etmektir. İç savaş koşullarında, düşmanın içte ve dışta ağır bir saldırı gerçekleştirdiği ülkede Emma’nın eleştirisi küçük burjuva bir şehirlinin gevezeliği olarak kalmaktadır. Ekim Devrimi, korkudan eski burjuvaların dilenci kılığına girip sokaklarda saklandığı bir ortam oluşturmuştur. O sokaklarda dans edemediği için hayıflanmak, esasen o burjuvaların bir talebidir. O sokaklarda “birey ve insan eziliyor” diye yaygara kopartanlar eski kodamanlar, parababaları ve çar sülükleridir. Kadife eldivenlerle, yani burjuva saraylarındaki vals partilerinde kokonaların ellerine geçirdiği yumuşak eldivenlerle devrim yapmak mümkün değildir.
Yeni devrimci öznenin arandığı sokaklar Kızılordu askerlerinin, toprağı kamulaştıran köylülerin, fabrika çıkışı ortak yönetim sorunlarını tartışan işçilerin sokakları değil, bu sokaklardır maalesef. Eski örgütlerini “bireyi ve insanı eziyor” diye terk edenler, örgütlerinin direndiği yalana örgütlenmişlerdir. Terk edenler, örgüt şeflerindeki birey ve insanı dinamitlemek yerine, onlardan öğrendikleri birey ve insan olma karikatürlerini her yere çizmek istemektedirler. Terk etmenin huruc gibi devrimci bir içeriği yoktur. Nesnel olarak eski örgütler ulaşamadıkları yerlere militanlarını ajan niyetine göndermektedirler. Genel bağlam ve zemin asla eleştirilmemektedir.
Eleştirilmeyen bağlam ve zemin, devrimci şiddet meselesidir. Eski örgütlerini bu minvalde eleştirip ayrılanlar, nedense daha reformist, daha revizyonist pratiklere bağlanmıştır. “Marksizm-Leninizm devrimin silâh zoruyla ele geçirilmesini devrimin en yüksek biçimi olarak kabul eder ve bu ilkenin bütün ülkeler için evrensel olduğunu söyler.” diyenler, kendi varlığını “Marksizm-Leninizm” zannetmekte, şiddet meselesini birey ve insan derekesinde ulvileştirmekte ve esasen bugünde hiçbir şey yapmamanın kılıfını örmektedirler. Devrimin silâh zoruyla ele geçirilmesinin devrimin en yüksek biçimi olduğu, yalandan ibarettir. Zira devrimi uzak ihtimal görüp onu bugünden söküp atanlar devrimi semaya fırlatıp atmak zorunda kalacaktır. Devrim maddî bir gerçeklikse, bugünde izi, titreşimi, sesi, soluğu olmalıdır. Ama devrimi ulaşılamaz bir yükseklikte, bir ütopya olarak pazarlamak, o izleri, titreşimleri, sesi, soluğu boğacaktır.
“Modernizm” sözcüğü “modo” kökünden gelir ve bu kök “hemen şimdi” demektir. O hâlde gelecekteki devrimin silâhını bugünde, hemen şimdi patlatmak modernist bir projedir. Üstelik “iktidarın silâh zoruyla ele geçirilmesi devrimin en yüksek aşamasıdır” diyen, bugündeki her türlü ayrışma ve birleşmeyi anlamlı kılacak bağlamdan da kopacaktır. O kadar şiddet savunusu bugünde ciddi bir geri çekilmeyle sonuçlanacaktır. Zira burada şiddet birey ve insan eksenine göre tanımlıdır, onların yüceliğine ortak olmak ister. Şiddetin öznesi bireyin ve insanın dünyasına örgütlenmiştir. O nedenle devrimin en yüksek biçiminin silâh olduğunu söyleyenler, öncelikle o silâhı taşıyabilecek mutlak, ilâhi bireylere ve insanlara muhtaçtırlar. Tam da bu nedenle, eksikli, zaaflı, kırık, kontrolsüz, kirli olanın temizlenmesi silâh için şarttır. Silâhın mükemmel ve tıkır tıkır işleyen mekanizması aynı niteliğe sahip bireyler ve insanlar talep edecektir. Silâhın bu denli edebiyatının yapılmasının nedenini de burada aramak gerekir.
Yeni devrimci özne arayıcılarının, altmışların Avrupa’sında istihbarat örgütlerinin taşeronu olmanın ötesine geçememiş RAF’ta hikmet bulmasının nedeni de buradadır. RAF, Almanya’nın eğretilemesini Filistin’de bulmuş, emperyalizme karşı çıkan kentli küçük burjuvaların haysiyet direnişi olarak somutluk kazanmıştır. Ürdün’deki kamplardan kovulan RAF’lıların oradaki direnci ise gene küçük burjuvacadır ve canını başkasına emanet etme, başkasının omuz çukurunu vatan belleme konusunda zaaf gösterdikleri, bir direniş ve varoluş savaşının kurallarına uyum sağlamadıkları için dışlanmışlardır. Benzer bir ruh hâlini ve yöntemi buraya önermekse sorunludur.
Silâh, sömürenlere ve zalimlere karşı sömürülen mazlum halkın devrimci çıktısı olduğu takdirde anlamlıdır. Silâhın mutlak, mükemmel doğasına örgütlenmekten çok, silâhın sömürülen mazlum halkın eksik, zaaflı, yanlış, kırık ve kontrolsüz gücüne örgütlenmesi esastır. Burada asıl mesele, silâhın mazlum sömürülen halkın arkasında hizalanacağı bir ilâhi put olmaması ve halkın savunma/saldırı noktasında önünü açan bir koçbaşı olabilmesidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Anime-Politik: Siyah ve Beyaz

Son günlerde ABD’nin köleci geçmişi ve dolayısıyla ırkçılık konusunda iki film, iki birbirinden iddialı prodüksiyon vizyona girdi. Biri Quentin Tarantino’nun “Zincirsiz Django”su, diğeri ise Steven Spielberg’in “Lincoln”ü. Kölelik meselesi ilkinde Tarantino’nun pek sevdiği “intikam” temasına adeta bir fon teşkil edip eğlendirici bir seyirliğe “vesile” kılınıyor. Köleliğe karşı mücadele ise bireysel bir intikamcılık, hani Amerika’daki popüler tabirle bir “vigilante” meselesine indirgeniyor. Lincoln’de ise köleliği resmen ve bütün ülkede kaldıran 13. Anayasa Değişikliği’ne odaklanılıyor ve açıkçası bu süreç, bizdeki Güneş Motel hadisesi gibi bir hadise olarak sunuluyor. Ecevit nasıl hükümet kurabilmek için AP’den milletvekili “avlamaya” çalıştıysa, Lincoln de köleliği kaldırmak için oy “satın alıyor”. Filmde neredeyse bir tek köle görünmezken, bütün film boyunca “iyi” beyazlarla “kötü” beyazlar arasında meclisteki kölelik tartışmalarına şahit oluyoruz. Kölelik ancak “yukarıdan”, adeta bir devlet ihsanıyla, kalkmış oluyor. Üstelik “her insanın eşit olduğu” için değil, “insanlar yasa önünde eşit olduğu” için. Film radikal değil, mutedil-reformcu-kurumsalcı siyaset etme biçimine bir methiye adeta.
Uzatmayalım. Kölelik-ırkçılık tartışması bu iki film vesilesiyle gündemdeyken kölelik olmasa da yapısallaşmış, ekonomik ve siyasî güç ilişkilerine kazınmış fiilî ırkçılık (yukarıda anılan “yasa önünde eşit” olmakla “eşit” olma arasındaki farkı hatırlayın) hakkında ilginç bir anime filmi ele alalım. Üstelik başlangıçta bir şiir olan bir anime filmi…
1920’lerin başında Sovyet şair ve oyun yazarı Vladimir Mayakovski Küba’ya gider ve burada ABD’nin hâkimiyetini, şeker kamışı plantasyonlarındaki sömürüyü, adada kurumsallaşmış ırkçılığı gözlemler. Gördüklerinden hareketle “Siyah ve Beyaz” adlı şiiri yazar. Şiir sokakta ayakkabı boyayan ihtiyar Willie’nin hikâyesidir. Willie “puro kralı” Henry Clay & Co. şirketinin karşısında durup gelip geçenlerin ayakkabılarını boyar. Ancak aklına bir soru takılmıştır Willie’nin. Bir gün yoldan geçmekte olan şeker kamışı plantasyonu sahibi, “şeker ekselansı” Mr. Bragg’a bu soruyu yöneltme “gafletinde” bulunur. Bragg’a “neden beyaz şeker siyah insanlar tarafından üretiliyor?” diye sorar. “Beyaz adam beyaz şeker istiyorsa kendisi yapsa olmaz mı?” Bu soru karşısında deliye dönen Bragg, Willie’yi öldüresiye döver. Bragg, her “beyaz lordun” daha küçükken öğrendiği gibi hareket etmiştir; ortada aslında şaşılacak bir şey yoktur. Willie Bragg’a böyle bir şey sormakla hata etmiştir belki ama diğer yandan Willie ne yapsın diye hayıflanır şiirin sonunda Mayakovski:
“Böyle soruların
Ancak Komintern’e, Moskova’ya sorulduğunu,
Willie nereden bilsin ki?”
1932’te Mayakovski’nin şiirinden hareketle, üstelik onun o dönemde çizmiş olduğu gravürleri de kullanarak “Siyah ve Beyaz” adlı anime film yapılır. Filmin yönetmenliğini “Sovyet animasyonun babası” olarak da anılan Ivan Ivanov –Vano ile L. Amalrik yapar. Mezhrabpom-Film stüdyosu tarafından üretilen film için Langston Hughes gibi siyah Amerikalı entelektüellerle de teşrik-i mesaide bulunulur (Hughes, bir romancı, oyun yazarı ve sosyal aktivist olduğu kadar jazz şiirinin de öncülerindendi). Hughes’un ortaya çıkan işten çok da memnun kalmadığının söylendiğini de bu arada not edelim.
Anime filmde Willie’nin hikâyesi Havana’dan ABD’nin güneyine, “Jim Crow yasaları” denen bir hukuksal segregasyon (“eşit ama ayrı”) sistemi aracılığıyla fiilî ama yapısal hâle gelmiş ırkçılığın hüküm sürdüğü ABD’nin Güneyi’ne taşınır. Film tarlada çalıştırılan, zincirlenip hapishanelere doldurulan ve elektrik sandalyesinde öldürülen siyahlar gibi güçlü ırkçılık karşıtı imgelerle doludur. Elektrik tellerine asılmış siyahların görünümü Spartaküs’ün yenik ordusunu hatırlatır. Bu arada bu etkileyici imgelere, Paul Robeson’un (hani Nazım Hikmet’in “türkülerimizi söyletmiyorlar” diye hayıflandığı “inci dişli zenci kardeşim”) sesinden “Sometimes I feel like a motherless child” (yani “bazen kendimi anasız bir çocuk gibi hissediyorum”) adlı kölelik devrinden kalma şarkı eşlik eder. Tıpkı Mayakovski’nin şiirinde olduğu gibi film de Willie’nin sorduğu türden sorular için müracaat edilmesi gereken adresin neresi olduğunun hatırlatılmasıyla sona erer.
Siyah ve Beyaz
Havana’ya bir bakış atmak
Pencerelerden alabildiğine parlak,
Palmiyelerin altındaki kızıl gölgeleriyle
Bir güneş ülkesi karşımızda.
O kaliteli şehri Vedado’da
Tek bacaklı flamingolar
Çiçekten kolyeler.
Sınır bahsinde
Havana’nın da pek eksiği yok;
Dolar beyaz adamı zıplatıyor
Siyahınsa ceplerini boşaltıyor.
Bu yüzden Willie
Henry Clay &Şti. önünde
Fırçası elinde
Gayet cüzzamlı görünüyor.
Bir ormanı dolduracak kadar çok kıymık ve tüy
Siyah Willie kazanmak için siliyor.
Midesinin sırtına yapışması
Saçlarının o kadar yılgın olması bu sebepten.
Daracık yataklarda düşler de cüce
Neşeli hayaller gayet ince
Bazen bir hırsız
Bazen bir iskele çetesi şefi
Bir kuruş atıyor “delikanlı”nın önüne.
Kurtulmak imkânsız kir küreyen ayakkabıdan.
Kafasının üzerinde yürümeden.
Her şey giderek kötüye gidiyor!
Daha fazla kir almak gerek.
Binlerce kıl var ama ayak sayısı sadece iki.
Kıvılcımlar ve motor sesleri
Üç millik caz.
Düz ve dosdoğru o bulvarlar, bükülüyor.
"Ah işte burada” diye düşünüyor,
Soluk bir fikir Cennet’in
Orası olması gerektiğini söylüyor.
Zekâya dair tek bir bobin yok
Willie’nin beyninde.
Çok az şey ekilip yetişmiş;
Ama bir şey
(Maceo anıtının taşına işlenmiş kelimelerden
Daha derin olmayan bir şey)
Kesiği derinden atıyor.
“Beyaz adam sert ve olgun meyveyi yerken
Siyah adam meyvesini kurtlarla bölüşüyor.
Açık tenli ellerde işler temizken,
Kara ellere hep karanlık çöküyor”
Willie başka hiçbir meseleyi merak etmiyor
Kafasını allak bullak eden tek bir soru var.
Beynini delip geçince bu soru
Willie elinde gönülsüzce tuttuğu
Büyük fırçasını düşürüyor.
O kadar bahtsız ki
Karşısına Puro Kralı Henry Clay’in
Şeker ekselansı,
Köklü beyazlığı ve çenebazlığı ile
Bay Bragg çıkıyor.
Şişko adama doğru koşuyor bizim “zenci”:
"Affedersiniz Bay Bragg
Zambak beyazı şekeri siyah adam yapıp
Siyah puronuzun olduğu çantanıza koyuyor
Kahvenizdeki şekeri neden siz yapmıyorsunuz?
Kendinize bir iyilik yapın
Bir iyilik.
Teveccüh gösterin efendim.
Bu iş de sizin olsun.”
Krallara has beyazlık yalazlı bir sarıya dönüp
Alevleniyor.
Böyle bir suale hiç rastgelmemiş kral
Her beyaz lordun öğrendiği şeyi yapıyor
Toz toprak içindeki eldivenlerini çıkartıp fırlatıyor.
Sarsak Willie donuna,
Kıçına siliyor elini.
Burnundan akan kan üstüne başına bulaşıyor.
Nefes aldıkça canı yanıyor.
Anlıyor bir şirrete soru sorulmayacağını.
Bir elinde fırça
Çürük içindeki yanağına bastırıyor diğer elini.
İyi de
Bu türden soruların Moskova’da Komintern’e
Sorulabileceğini nereden bilsin Willie?
Vladamir Mayakovski
1925
Bazen Kendimi Öksüz Bir Çocuk Gibi Hissediyorum
Bazen Kendimi Öksüz Bir Çocuk Gibi Hissediyorum
Bazen kendimi öksüz bir çocuk gibi hissediyorum
Bazen kendimi öksüz bir çocuk gibi hissediyorum
Evden çok uzaklarda
Evden çok uzaklarda
Bazen özgürlüğün yakın olduğunu hissediyorum
Bazen özgürlüğün yakın olduğunu hissediyorum
Bazen özgürlüğün yakın olduğunu hissediyorum
Ama o çok uzaklarda, çok çok uzaklarda
Bazen uçabilmeyi arzuluyorum
Bazen uçabilmeyi arzuluyorum
Bazen uçabilmeyi arzuluyorum
gökyüzündeki o kuşlar
Eve biraz daha yakın uçan o kuşlar gibi
Bazen neredeyse gitmiş gibi hissediyorum
Bazen neredeyse gitmiş gibi hissediyorum
Bazen neredeyse gitmiş gibi hissediyorum
Yukarı, o semavi vatana doğru
Yukarı, o semavi vatana doğru
Bazen kendimi öksüz bir çocuk gibi hissediyorum
Bazen kendimi öksüz bir çocuk gibi hissediyorum
Bazen kendimi öksüz bir çocuk gibi hissediyorum
Evden çok uzaklarda
Her yerde dua var.
[ABD’deki kölelik dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahip zenci ilahisi. Ailelerinden kopartılıp satılan çocuklarla ilgilidir. Şarkı ilk kez 1870’lerde Fisk Jubilee Singers isimli grup tarafından icra edilmiştir. Diğer birçok geleneksel şarkı gibi bu şarkının da çeşitli versiyonları vardır. Şarkı ailesinden kopartılan bir çocuğun umutsuzluğunu ve çektiği çileyi anlatır. Bir yoruma göre “bazen” sözcüğünün sıkça tekrarlanması umuda dair bir ölçüyü ifade eder. “Öksüz çocuk” ifadesi ise anavatan Afrika’dan kopartılmış olmaya ilişkin bir mecazdır. “Çok uzaklarda olan ev” ise bir yanıyla cenneti anlatır.]
Devamını oku ...