Teori ve Politika'nın İman Sorunu

Metin Kayaoğlu Teori ve Politika dergisinin 59-60 numaralı sayısında yer alan “Marksizmin Furkanı ve İslam’ın Ayıracı” isimli yazısında (s. 11), din meselesine ilişkin yön tayin ederken ve buna dayalı teorik-politik bir eylemlilik gerçekleştirirken hangi ilkelere yaslanacaklarını şu sözlerle dillendiriyor:
“(Lenin’in konuya nasıl yaklaştığına da atıfla) Meseleyi sadece Tanrı’ya inanan işçiler bakımından materyalize etmeyecek ve taktikselleştirmeyeceğiz, ‘Tanrı’ya inanç’ın ve dindarlığın kendisini, taşıyıcısının özgüllüğünü bir an paranteze alarak, materyalize etmeye ve taktikselleştirmeye çalışacağız.”
Metin Kayaoğlu (bundan sonra M.K.) burada “dinin kendisinden hiçbir şey öğrenmeyeceğiz” demiş oluyor bir anlamda. Bir önceki sayfada yer alan, neyin marksist olduğunun, neyin olmadığının nasıl belirleneceğine ilişkin kaygının kendisi aslında M.K.’nın, sözünü ettiği ayrımı (modernizmin öncesi-sonrası ayrımı) düşüncesinin merkezine aldığına işaret etmiyor mu?
“Haniflik” kavramsallaştırması nasıl ki İslam’ın devrimsel ayracını görmüyorsa “Hanif Marksizm” de marksizmin modernizmin bağrında açtığı yaranın üstünden atlamayı tercih ediyor.
Buna göre, ilk insanın müslüman olması gibi, ilk insan komünist oluyor. Şu durumda Muhammed’in ve Marks’ın eylemleri berhava edilmiş oluyor. İslam’ı fıtrata indirgemekle marksizmi “ezilenlerin şiddeti”ne indirgemek arasında fark bulunmuyor. “İslam fıtrat dinidir” diyen kişi fıtrat diye bir şey varsa bile onun devrimcileşmesine engel olmayı hedefliyor. Politikayı ezilenlerin şiddet eylemine denkleyen ise kendi kendisini devrimcileşme sürecinden arî kılıyor; kuyruğuna taktıklarına ve takacaklarına da aynı yolu hazırlıyor.
Marksist olanla olmayanı ayrıştırmaya hasredilen teorik faaliyet de işte bu noktada boşa düşüp metafizik bir kabulle neticelendiriliyor:
"Peki, bu haldeki 'şey'in Marksizm olduğunu ve başka bir yerdeki 'şey'le ortak olarak Marksist nitelemesini hak ettiklerini nasıl anlayacağız? Bunun ampirik bir kanıtlaması olamaz. Metafizik bir kabul niteliğindedir." (s. 10)
Bu tür bir kabulün önsel olması beklenmez mi? Hâlbuki burada sonsal. Bu, neyin Marksist olduğunu belirlemeyi her isteyişimizde M.K.’ya danışmamız gerektiği anlamına geliyor. O da bize “dindarlığın kendisini taktikselleştirecek” bir marksizmin kılavuzluğunu yapacak gibi görünüyor. Hâlbuki “taktik” her şeyden evvel politik “özne”nin işi oluyor. Yani “güç” işi. Aksi takdirde her zaman “karardan firara tebdil”i anlatıyor.
“Marksizm büyümezse küçülür” (s. 14) sözünün Yalçın Küçük’ün siyasi düşüncesindeki karşılığı “Türkiye büyümezse küçülür” idi. M.K.’nın Küçük’e bu sözü söyleten halet-i ruhiyeyi paylaştığı anlaşılıyor. Buna göre marksizm M.K.’nın toprağıdır. Dünyanın merkezinin Nasreddin Hoca’nın eşeğini bağladığı yer olması gibi marksizm de M.K.’nın durduğu yerden başlayarak büyüyecektir; öyle görünüyor. Yalçın Küçük “büyük Türkiye” için PKK’yi Ortadoğu’da Türkiye adına bir örtülü savaşa sokmayı hayal ediyordu. M.K. ise “büyük marksizm” için İslam’ı ayartmayı kurmaktadır.
Anlaşıldığı kadarıyla burada “büyüme”den kasıt teorik bir büyümedir. Ve işte o teorik marksizm de M.K.’nın, dedik ya, öz toprağıdır. Değil mi ki politika “ezilenin şiddet eylemi” idi; bunun küçüğü-büyüğü en azından ilke düzeyinde olmayacağına göre, hele ki “konjonktür” böyle bir “maddi” büyüklüğü ima bile etmediğine göre, ihlal edilecek sınırlar olsa olsa teorinin sınırlarıdır. Yoksa Teori ve Politika pratikte “durmaya”, yani hareket etmemeye ayarlıdır.
M.K.’nın takıldığı bir de “Nesh” kavramı var. Buradan yola çıkarak M.K. Kuran’ı -haşa- elinde oyuncak etmeyi planlıyor. “Nesh” beğenmediği ayeti Kuran’dan atmak isteyenlerin aleti oluyor.
“Nesh” meselesini başlı başına bir tartışma nesnesi haline getirmek gerekiyor. (M.K.’nın nesh etmekle karşılaştırdığı bir teorik eylem olarak) somut durumun somut tahlilini yapmak başka şey, hüküm koyup hüküm kaldırmak başka şey. Lenin “Bütün iktidar sovyetlere!” derken marksizmin bir ayetini nesh etmiyor; marksizmi hükümler silsilesi haline sokanların ideolojik dünyasının karşısına somut devrimci pratiği çıkarıyor.
İslam içinde de bu nesh kavramına itiraz edenler mevcut (İhsan Eliaçık bunlardan biri, M.K. da onun itirazını anıyor). Bunlar, örneğin, nesh edilmiş gibi görünen ayetlerin her çağda ve toplumda muhatap bulacaklarını iddia ediyorlar. Gayri ciddi bir örnek olarak görülebilir belki ama, içki, bu anlayış çerçevesinde “ehline helal, naehle haram” oluyor.
Tekraren; Kuran’da nesh diye bir kurumun varlığını reddetmek gerekiyor.
“Muhammed ayrıştırılması gereken bir kaynaktır. Bizzat Muhammed zaten ayrışmaktaydı. Muhammed, içinde bulunduğu konjonktüre göre hareket ediyor; bazen sağa bazen sola büktüğü çubukla hareketine somut ortamda yol ve yordam arıyordu. Dolayısıyla, Muhammed’in bütün pratiğinin onun (Kıvılcımlı’nın ifadesiyle) “gönlünden geçen” pratik yordam olmadığını varsayabiliriz. Bu, Muhammed’in toplam eserinin (ortaya koyduğu pratiğin ve ayetlerin) ayrımlaştırılabileceğini teorik olarak göstermeye yetmektedir.”(s. 55)
Kuran ayetlerini ve Muhammed’in pratiğini birbirinden keyfe göre yalıtılarak marksizan düzlemde yol alınacaksa M.K.’nın yazısında olduğu gibi Küçükaydın’a yahut Altınoğlu’na neden itiraz ediliyor? Altınoğlu da M.K.’nın doğru tespitiyle diyalektik yöntemi bir kenara koyup Kuran’ı zahiren-düzünden okuyarak ayetleri çağ dışı diye nitelemiyor muydu? Küçükaydın Muhammed’in ahlaki edimini yüceltip bu edime Kuran’ın verdiği politik doğrultunun üzerinden atlamıyor muydu? Pratik ile teorinin ancak idealar düzleminde örtüştürülebileceğini M.K. ima etmiyor muydu? Bu ontolojik açı neden birdenbire Muhammed’in özel olarak konusunu oluşturması gereken bir sorun gibi algılanmaya başlanıyor?
İslam’ın ve Muhammed’in ayrıştırılması fikrini ve teorik-(politik) pratiğini Fethullah Gülen de paylaşıyor. Buna göre İslam altı bin beş yüz küsur ayete (kimi durumlarda ise imanın ve islamın şartları faslında on bire), Allah ise isimleri üzerinden doksan dokuza bölünüyor. Bu bölme işlemi bir “Allah ve İslam mağazası”nın müşterilerine seçenekler sunmayı ve onların “nefs”lerini -haşa- Allah ve İslam üzerinde egemen kılmayı anlatıyor. M.K.’nın yaptığı da aynen budur; kendi nefsini âleme dayatıyor. Fethullah Gülen’den tek farkı Gülen’in kendi nefsini ve takipçilerinin “nefs”lerini devletinkinden bağımsız düşünmemesi ve “mağazadan yapılacak seçim” konusunda görünüşte daha gevşek bir tutum sergilemesidir. Bu fark ihmal edilebilir niteliktedir, zira Fethullah Gülen’i böyle davranmaya iten elinde bulundurduğu güç ve yine bu gücün sınırlarıdır. Bu sınırlar (ancak sadece onlar değil, aynı zamanda Gülen’in misyonu gereği vazettiği “hoşgörü” ideolojisi) onu böyle söyletmektedir. M.K.’nın böyle bir gücü yoktur; yani ikisinin arasındaki fark büyük oranda pratiktir.
Marks “Demokritos ile Epikuros’un …”da kurulu düzene ödün vermiş düşünürlerin ödünlerinin kendi ilkelerinin yetersizliğinden ya da yetersiz kavranışından neşet ettiğini söylüyor ve ekliyor: “Öyleyse bir filozof eğer gerçekten ödünler vermişse öğrencileri onun özsel iç bilincinden yola çıkarak, kendisi için sahip bulunduğu dışrak bir bilinç biçimini açıklamak zorundadırlar.”
Gerçek Muhammed ve resmi (ödüncü) Muhammed arasında M.K.’nın yaptığı ayrım M.K.’nın Muhammed’in ilkelerini yetersiz kavrayışındandır. O, kurgusunda ısrar ettiği müddetçe, evvela Muhammed’in “kendisi için sahip bulunduğu dışrak bilinci”ni açıklamak zorundadır. Hem de onun içsel bilincinden yola çıkarak.
İslam’ın hem politik devrimini hem de tarihsel devrimini (şayet böyle bir ayrım geçerliyse) bir kitabın içinden ve üzerinden tartışmak olmaz. Nerede kaldı politikanın (devrimci politikanın) ezilenlerin şiddeti olarak ifadesini bulan bir eylem biçimi olduğu? Nerede kaldı tarihsel materyalizm? Tarihsel devrimi (o henüz ortada yokken) bir kitap mı belirliyor? Bir kitap mı tek başına hem tarihsel devriminin haritasını serimliyor hem de onun (tarihsel devrimin) ideolojisini anlatıyor? Gerçekliğin tarihe atfedilmesine, tarihsel şartların belirleyiciliğine ne oldu? Buradaki çelişki salt “23 yılda nuzül”le mi açıklanacak? Tarihle kastedilen “23 yıl” mı?
Muhammed’in ve İslam’ın “içine girmek” iddiası ile yola çıkılıyor ve daha ilk durakta Muhammed ikiye bölünüp tarihsel olan Muhammed otobüsten atılıyor. O halde “İslam’la liberal bir yolda ilişkilenenler”le nasıl ayrışılıyor?
İslam’ı devrimcileştirmek istemek “Devrimci Marksizm” diye dergi çıkaranların kafasını yansıtıyor. Bu kafa ona (İslam’a) içrek devrimciliği görmüyor. Devrimin kirinden pasından imtina edildiği için tarihsel-politik ayrımı kuruluyor. Böylece “kirli” görülen her şey tarihe havale ediliyor. Lenin’le devrimcilikte paralellik kuruluyor da “kirlilik”te kurulmuyor.
M.K. yol diye, kendi ifadesiyle “hakim İslam kültürü”nün tuttuğu yolu benimsiyor ve öğütlüyor. Bu kültürün savunucularının yaptığını tersten yapıyor. Tabii bu arada onca “irrasyonalite” edebiyatı da uçup gitmiş oluyor. M.K. birdenbire rasyonelleşiyor! Bu durumda hiç akla getirilmeyen “iman”ın varlığını hatırlatmak gerekiyor. “İman”ın kendisi bu seçmeci kafayla doğrudan çelişiyor. İşte bu yüzden imandan söz edilmiyor da “kutsallıklar”dan sözediliyor. Zira “kutsallık” M.K.’nın hâkim İslam kültürü dediği yapının imana karşı silahı oluyor. “Kutsal” imanı baskılamayı anlatıyor. Kutsala yapışmak “hâkim İslam kültürü” ile yoldaşlaşmak demek oluyor. Mevcut politik kültürde “kutsal” M.K.’nın beğenmediği TKP’nin ağzına yakışıyor. Zira TKP de M.K. da bir devrimin sonrasından konuşuyorlar: M.K. yazısı bağlamında İslam devriminin, TKP Ekim Devrimi’nin. Kutsallaştırma buradan; tarihsel olanı politikanın başat konusu yapma, ya da tersten; politik olanı tarihin gölünde boğma niyetinden, türüyor. Devrimcinin imanı kutsal olanla etkisizleştiriliyor. Ancak imanın da kutsalın akıbetine uğrayarak bir iman nesnesi haline gelip kutsallaşması ve aynı oranda içeriksizleşmesi olasılığının varlığını da elbette kabul etmek gerekiyor.
Yazıda Kıvılcımlı’ya atıfla Enfal Suresi tarihsel-politik ayrımının dayanağı haline getirilmek isteniyor.
Enfal Suresi Bedir Savaşı’nı konu ediyor. Savaş, hele ki Bedir gibi tarihsel bir kırılmaya işaret eden bir savaş, içinde oluştuğu hukukun oluşturucusu, dönüştürücüsü oluyor. Savaş kendi hukukunu tayin ediyor. Devrimcilikten komüncülüğü anlayanlar bunu anlamıyor.
Sadece onlar değil, İslamcılıktan cemaatçiliği anlayanlar da anlamıyor. Onlar da Bedir savaşıyla beraber “canını hakikate şahit kılanlar”dan oluşan İslam toplumu ortadan kalktı diye düşünüyorlar. Buna göre fetihçi İslam’ın başlangıç momenti -Bedir savaşı-, canını hakikate şahit kılmayı; yani kendini hakikate feda etmeyi bir gereklilik olmaktan çıkarıyor. Komüncü kafa da aynını düşünüyor. Mekkelilerde Mekke’yi terke zorlanan ilk “fukara” müslümanların, zulme, gadre uğramışların -bu anlamda hem sınıfsal hem politik- kinini görmüyor da onları ganimete akın eden karınca sürüsü sanıyor.
Meseleyi daha hukuki bir yerden ele alansa (Bkz. Mustafa İslamoğlu) ganimet yerine “tazminat” (Mekke’de kalan malların tazmini) demekle iş halloldu diye bakıyor.
Ayrıca surenin 1. ve 41. ayetleri dilsel planda da çelişik değil. 1. Ayette الانفال (el enfal: fazladan bahşedilen, bağışlanan. Mustafa İslamoğlu’nun verdiği bilgiye göre farzın dışında kılınan namazı anlatan “nafile namazı”ndaki nafile de aynı kökten geliyor. Bkz. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı: Kuran-ı Kerim Meal ve Tefsiri, s. 307) 41. ayette غنمتم (sizin ganimetiniz) sözcükleri geçiyor. İlk ayette “enfal” ya da “savaşın kazandırdıkları” Allah’a ve elçisine kayıtlanıyor. Ancak 41. ayette reel bir bölüşüm gerçekleşiyor ve beşte bir oranında ganimet Muhammed’e yazılıyor. Burada meseleyi, örnek olsun, Fidel Castro’nun şahsi servetinden söz eden karşı devrimci batılıların kafasıyla anlamayı reddetmek gerekiyor. İlk ayet ilkesel bir kaydı teşkil ederken 41. ayet pratik bir adım atarak devrimi finanse ediyor. Ne Castro’nun ne Lenin’in ve elbette ne de Muhammed’in servet sahibi olmaları kategorik olarak mümkün oluyor.
Yalçın Küçük, kemalistlere nazire olarak, “Sevdiğimin dini var, imanı yok” türküsünü hatırlatıyordu. M.K.’nın dini de türküdeki gibi imandan münezzeh görünüyor. İman kendi iradesini merkeze koymanın yahut kendini rüzgâr önüne yaprak diye katmanın reddini anlatıyor. Bu red gerçeğin değil ama hakikatin öğrencisi olmayı koşulluyor. Şu halde İslam’a, islamcılara akıldanelik etmeyi bırakıp onlarla yoldaşlaşacağımız kavşakları gözleyerek, hakikat ve devrim tâlibanı olmak gerekiyor.
Mehmet Ocakçı
Devamını oku ...

Anti-Kapitalist Müslümanların Sınıf Mücadelesindeki Yeri

Yurdun dört bir yanında, son yılların en geniş katılımıyla kutlanan 1 Mayıs'ın en dikkat çekici grubu Anti-Kapitalist Müslüman Gençler, Sosyalist Sol'da büyük tartışmalara neden oldu. İlahiyatçı İhsan Eliaçık'ın fikrî önderliğinde hareket eden ve medyada geniş yankı uyandıran grubun yarattığı etki, "Sosyalizm ve Din" tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Harekete karşı olumlu yaklaşan da var, biraz kuşkuyla yaklaşan da, ama hareketi tamamen olumsuzlamayan da var, hareketin içeriğini tamamen reddedenler de var.
Genel hatlarıyla baktığımızda konuyla ilgili yürütülen tartışmaların ana ekseninin yanlış bir zemin üzerinden ilerlediğini görmekteyiz. Klişe bir tabir de olsa, "din" gerçekten sosyolojik bir olgudur. Çetrefilli bir konudur. Basmakalıp yöntemler ve söylemler ile bu konuyu ele almak; bu konu üzerinde geniş çaplı araştırmalar yapmış ve din olgusunu Tarihsel Maddeci yöntemle analiz etmiş olan devrimci önderlerin ve aydınların emeğine haksızlık etmek olur. Bu yüzden bu konu, kimilerinin hoşuna gitmese de, işine gelmese de ultra-sosyolojik bir yöntemle ele alınmak zorundadır. Çünkü; toplumsal yaşamda, moderniteyle toplumsal formasyonlarda etkisi azalsa da, yönetim biçimlerinin, hukuk normlarının, ahlâk yasalarının, kültürel ve sosyal imgelerin hâlâ en belirleyicilerinden biri olan din olgusu, küresel ölçekte yadsınamayacak bir etkiye sahiptir.
Böylesine derin bir konuyu ajitatif bir üslupla ele alarak ve yeryüzünde olan biten her şeyi Sosyalizmin birtakım temel formüllerine göre yorumlamaya kalkışmak, Marksizm softacılığının, kaba materyalizm anlayışına uygun bir davranışıdır. Daha da açarsak; insanlık tarihinin, Tarihöncesinde geçirmiş olduğu evreler ve tarih sahnesine çıkışı, İlkel Barbarlık konaklarından Medeniyete sınıflı toplum yapısına geçişi, avcılık ve toplayıcılığa dayalı üretim tarzı ve ilişkilerinden toprak ekonomisine geçişi gibi vb. Tarihöncesi ve Antik Çağa özgü somut gerçekliğe dayanan birçok unsur, Diyalektik metotlu Tarihsel Maddeciliğin eylem kılavuzluğu bütünlüğünde ele alınmadıkça, Antik Çağdan günümüze miras kalan birçok olgu şabloncu bir anlayışın gölgesinde tahrifata uğrar.
Burjuva aydınlanmacılığı saplantısından kurtulamamış olan, Marksist Sol'da etkin olarak yer alan birçok kesim ile Ebu Sûfyanlardan beri din bayraktarlığı gölgesinde kadim sömürü ilişkilerini Antik Çağdan, Modern Sosyal Sınıflar Çağına taşıyan, İslam ve Muhammed Peygamber’in öğretisini bezirgânlaştırarak yozlaştırmaya kalkışan zihniyet, farkında olmadan İslam'ın devrimci özü ve pratik süreçte hayat bulmuş somut halinin yadsınması konusunda ortaklaşmışlardır.
Oysaki makro anlamda "din" dediğimiz olgunun tarihsel köklerini yerli yerine oturtabilmek ve dinin toplumsal yaşayış ve toplum biçimlerinin gelişimindeki yeri ile bireyin, insan zihninin düşünsel yapısını nasıl şekillendirdiğini tam olarak anlayabilmek ve günümüze olan yansımaları ile geniş çaplı bir sonuç çıkarabilmek için, her türlü Metafizik idealizme, Modernist idealizme ve kaba Materyalizme karşı çıkarak gerçekten Tarihsel Maddeciliğin özüne uygun bir analiz yöntemi geliştirmek zorundayız.
20. yüzyıldan önce Arkeolojik buluşlar, teknik ve teknolojideki gelişmeler günümüzdeki kadar yeterli bir noktaya gelemediği için kapsamlı bir şekilde antropolojik çalışma yapılmasını engelliyordu. Özellikle Doğu toplumlarıyla ilgili yapılacak çalışmalarda gerekli olan sosyal bilimlerin dallarından günümüzdeki kadar yararlanma olanakları yoktu. Bu yüzden Engels bir yol açmış ve yörünge belirleyerek konuyla ilgili detaylı çalışma yapılmasını salık vermiştir. Morgan'ın Antik ve Tarihöncesi ile ilgili çalışmaları ilk referans kaynaklarından birisi olmuştur. Daha sonra Hikmet Kıvılcımlı, Tarihsel Maddeciliğe uygun bir anlayışla konuyu etüt ederek, ürettiği tezlerle Engels'in açmış olduğu yolu daha da geliştirmiştir. Tarih-Devrim-Sosyalizm, Allah-Peygamber-Kitap, Tarih Tezi, Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitaplarını aslında şu an ki süreçte tekrar incelemek gerekiyor. Mevcut hareketten ziyade "din" olgusuna yaklaşımımızın nasıl olması gerektiğiyle ilgili olarak...
"Hikmet Kıvılcımlı'nın İslamiyet ve Hz. Muhammed'in Allah anlayışını "bilinçaltındaki tarihsel determinizmin, bilince çıkmaya en yakın, en ileri kavranışı" olarak ele alması, geleneksel Marksist kesimin oldukça yabancı olduğu bir adımdır. Bu tutum, sadece "Marksizm'in modernizmin içinde sıkışmaması" ile ilgili değildir; burada ciddi biçimde yöntemsel farklılıklar ve tarihe bakış farklılıkları vardır. Hikmet Kıvılcımlı, Allah'ı rasyonalizm-pozitivizm heyulasının ya da idealist-gerici tefeci-tüccar ideolojisinin gölgesi altında tanımlamaya kalkmaz. Sosyolojik bir inceleme olarak Kıvılcımlı, barbar halkların mitolojilerine, efsanelerine, destanlarına eğilir. Bunu yaparken gerekçesi gayet açıktır; kolektif aksiyon sahibi barbar halkın sınıfsız niteliği, ona üstyapıda da -ve onun parçası olan kültür, sanat alanlarında da- etki etmektedir. Dürüst, yalansız barbar toplumları efsane ve destanlarında tarihsel olayları doğru yorumlayacaklardır; ancak bir farkla: Değişik imgelemlerle. Mesele, tarihe ilerlemeci retoriğin dışından bakabilmektir, çünkü tarih bilimine katkıda bulunmak, şu anki genelgeçer yaklaşımdan daha fazlasını gerektirmektedir."[1]
Tüm bu tartışmalardan "din odaklı bir hareketi sınıf hareketinin önüne geçirmek" gibi bir sonuç çıkartılmamalı. Fakat 6. Filo'ya karşı eylem yapan devrimci gençliği taşlayan, modern çağın Ebu Sûfyanlarının ve Muaviyelerinin, bezirgân hacıağalarının politik alandaki izdüşümü olan Siyasal İslam'ın karanlık mirasını reddederek alanlara çıkan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler'in konumu mevcut konjonktürde önemlidir.
Özellikle Ortadoğu gibi kendine özgü tarihsel, sosyal, siyasal ilişki ve çelişkileri bulunan, Batı'dan çok farklı sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir yapıya sahip olan bir coğrafyada, sınıf mücadelesinin içeriği farklı toplumsal zümrelerin sınıf pusulası temelinde birleşmesi ile genişleyebilir. Biraz daha açarsak; başat çelişkinin "emek-sermaye" olduğu günümüzde, emek cephesinin dinamiklerini işçi sınıfı ve ideolojisiyle birlikte onun başlıca müttefiki olan toplumsal tabaka ve zümreler oluşturmaktadır, daha doğrusu oluşturmak zorundadır. Batı'da bu dinamikler farklı bir şekilde işlevsellik kazanabilir, Uzakdoğu'da farklı bir şekilde, Latin Amerika'da başka bir şekilde işlevsellik kazanabilir. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz coğrafyada da farklı bir şekilde işlevsellik kazanabilir. Önemli olan bu unsurlar kimlerdir, sınıf perspektifi temelinde nasıl ortak hareket edebiliriz bunun geniş bir araştırması yapılmalıdır. "Bugünkü haliyle, İslamcı hareket içinde, İslamcı devlet güçlerine muhalif bir alternatif grubun ortaya çıktığını ve devrimci hareketin doğal müttefiki olacağına dair bazı veriler bulunuyor. Karşılıklı etkileşim ve dönüşüm bu sürecin önemli bir halkası olacaktır. Toptan reddetme yerine, tanımayı esas alarak ilerlemek daha doğrudur."[2]
Sosyalizm, yeni bir uygarlık inşa etme sürecine dayanır. Bilimsel Sosyalistler de; Burjuva uygarlığının bir sonucu olan modernizm, rasyonalizm, pozitivizm ve aydınlanmacı retoriği içerip aşmak zorundadır. Esas mesele bu güçleri Devrimci İşçi mücadelesinin "sınıf pusulası" temelinde Sosyalist hareketin yörüngesinde bütünleştirmektir. Mekkeli Kureyş Aristokrasisine karşı tarihsel devrim yapan, tarihsel-toplumsal determinizmin en ileri kavranışına ulaşan Muhammed peygamber ve İslam'ı; Avrupa merkezci, oryantalist, tarihsel ilerlemeci bakış açısının dar kalıplarına sıkışmadan analiz ederek, pratik-politika alanında keskinleşen sınıf mücadelelerinin ön plana geçtiği bir momentte, geniş bir proleter yığını temsil eden inançlı kesimlerle birliktelik oluşturabilmenin yollarını aramalıyız. İndirgemeci paradigmanın esiri altında, şablonculuk hastalığından bir türlü kurtulamayan Sosyalist Demagogların, Marksizm Softalarının, Küçük-Burjuva sosyalizan eğilimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan halktan kopuk, pratikten uzak, "Halksız Sosyalizm" anlayışlarının iyice tıkandığı bir aşamada, mevcut süreci iyi takip ederek, Tarihsel Maddeciliğe uygun bir tutum almalıyız.
Dipnotlar
[1] "Neden Kıvılcımlı?", Uğuray Aydos - Çağdaş Balcı, vatanpostası.org.
[2] "Ezberi Bozan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler", Dr. Mustafa Peköz, sendika.org.
Devamını oku ...

Mustafa Suphi ve Hikmet Kıvılcımlı

İşin başı ve sonu olma niyeti, işin ve işe ortaklaşmanın hakikatini asla görmez. Bu yaklaşım, süreç içinde en fazla esnaf-zanaatkâr zihniyetine doğru kapanmak zorunda kalır. İlgili yaklaşım üzerine kurulu bir siyasetin ve teorinin iş yapma ve ortaklaşma istidadı yoktur.
Dolayısıyla “ilk teorik Marksist” ya da “ilk politik Marksist” türünden tespitlerin küçük burjuva bir nitelik arz ettiği açıktır. “İlk olmak” isteyenler, küçük burjuvalardır. Proletarya ise başını sonunu bilmediği bir iş sürecinin doğal parçası olduğunun bilincindedir.
Bu anlamıyla Demir Küçükaydın öncülüğünde büyük bir yürek ve takdire şayan bir emek ile somutlanmış “Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”ndaki genel havanın bu küçük burjuvalıkla malul olduğunu net bir biçimde dile getirmek şarttır.
Teorik, akademik ve/veya siyasî planda Kıvılcımlı’nın biricikleştirilmesi gayretleri, söz konusu küçük burjuvalığın tecessüsünden ibarettirler. Kıvılcımlı’nın genel bağlamından kopartılması, onun TKP içi husumet politikası sonucu ülke ülke gezerken çektiği çilenin derinleşmesinden başka bir şey değildir. “Kıvılcımlı” derken bir kez bile “TKP” denilmemesi, ülkedeki komünist faaliyetin eksikleri, zaafları ve güçlü noktalarına değinilmemesi, ciddi bir marazdır. Kıvılcımlı şahsında yüceltilen, parlatılan, altı çizilen, övülen, esas olarak bugündeki bazı bireylerin enfüsü, şahsî mevcudiyetleridir. Kıvılcımlı’nın yaldızlanması, Kıvılcımlı ile ilgili malumatın ve malumatın sahibinin öne çıkartılması amacını güder.
Kıvılcımlı denildiğinde akla gelen, TKP, Komintern, Lenin ve kısmen Sovyetler olmalıdır. Ama onun da parti içerisindeki mücadelede Türkiyeci kanatta kaldığı, hatta bu kanadın öncülüğünü yaptığı görülmelidir.
Osmanlı’da sol-sosyalist mücadele temelde ekaliyyet üzerinden ilerler. Ermeni, Rum ve Yahudi halkın mücadeleleri ayrı veya birleşik alanda sürerler. Söz konusu mücadelenin II. Enternasyonal’ci yanı barizdir. Ancak bu niteliği Ekim Devrimi ile birlikte dönüşüme uğramıştır. Döneme dair değerlendirmelerde ana eğilim, Ekim Devrimi’nin ağırlığının yok sayılması yönündedir. Bu eğilim, dönemin ittihatçıları ile ilgili değerlendirmelerde de hâkimdir. Sanki ittihatçılar, hiç dönüşmeden ve etkilenmeden 1917 Kasım’ını aşmış gibilerdir.
Bilindiği üzere, 1918’de Moskova’da uç veren iştirakiyyun faaliyeti, 1920 Mayıs’ı ile birlikte ittihatçıların Sovyetler’le yaptığı anlaşmanın sonucu kurduğu Türk Komünist Partisi’ni tasfiye eder ve Mustafa Suphi, Kırım, Kazan, Taşkent gibi noktalarda, kendi tabiriyle Garb kapitaline karşı “inkilâbî cehennem ocakları” olarak kurduğu iştirakiyyun teşkilâtlarını birleştiren bir kongre tertipler. Kongreye Anadolu ve İstanbul’daki ekipler de katılır. Ancak 1921 Ocak’ındaki katliam sonucu parti, temel olarak söz konusu kongreye katılmamış olan ve esasta Avrupaî bir sosyalizme meyli bulunan Şefik Hüsnü’nün eline geçer.
Partinin Ankara’da tertiplediği ikinci, legaldeki kolu olan Halk İştirakiyyun’un birinci kongresine Ermeni örgütlerinin katıldığı söylenmektedir. 1923 yılında sonradan Yunanistan Komünist Partisi genel sekreteri olacak olan Niko Zahariadis TKP üyesi olur. Ancak Rum ve Ermenilerle olan bu ilişki, partinin 1925 sonrası ülke içine doğru kapanması ve Şefik Hüsnü çizgisinin Kemalist cumhuriyeti tanıması gibi sonuçlar üzerinden kopar. 1929 tevkifatı sonrasında bu ayrışma özellikle hapishanelerde derinleşir, sonuçta Ermeniler ve Rumlar hem partiden hem de ülkeden koparlar.
Bu ayrışmaya parti içinde alınan tüzük kararları yol açar. Tüzükteki değişikliklerin altında Hikmet Kıvılcımlı’nın imzası da vardır.
Alınan kararlar, Şefik Hüsnü çizgisinin Kemalist siyasî sınırlara tabi olması ile ilişkilidir. Söz konusu çizgi, salt sendikal faaliyete endeksli bir politika öngörmekte ve Kemalist diktatöryanın ilerlemeciliğini onaylamaktadır. KTUV mezunu kadroların bir kısmı, sonrasında Kemalist safa geçer. Örneğin bu damar, Şeyh Said isyanı ile ilgili olarak Kemalizme destek çıkar. Ancak öte yandan partide Kemalist siyasete karşı çıkan, onu diktatörlük olarak gören, hatta silâhlı mücadele yürütülmesini öneren başka bir damar daha vardır. Kıvılcımlı, esas olarak Şefik Hüsnü hattı dâhilindedir.
Türkiye’nin kuruluş sürecinde Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen politik ve sosyolojik iki ayrı akımın etkili olduğu söylenir. Çerkeslerin Ethem ile birlikte tasfiye edilmesi, Şeyh Servet gibi isimlerin kenara itilmesi, Balkanlardan gelen isimlerin öne çıkması ile sonuçlanır.
Bu yarılmanın TKP içine de yansımaları olduğu açıktır. Şefik Hüsnü, Avrupa’da sosyalizm eğitimi görmüş, buranın idealleriyle yüklü bir isimdir ve esas olarak Mustafa Suphi damarından pek haz etmemektedir.
Karadeniz’de Suphilerle birlikte katledilen yoldaşı Ethem Nejat, 10 Eylül’deki kongrenin esasında emperyalizme karşı bir ittifakın ürünü olduğunu söylemektedir. Yani bu kongrede komünistler birleşmemiş, sadece işgale karşı bir araya gelmişlerdir.
Doğudan özelde Kafkaslardan gelen hattın İstanbul hattı tarafından pek desteklenmediği, içselleştirilmediği açıktır. Bu tartışmalar, Şefik Hüsnü’nün yoldaşı Ethem Nejat ile ilgili tespitine de yansımaktadır: “Ethem Nejat, Suphi’den farklı olarak ittihatçıların kim olduklarının farkındaydı.”
Oysa Suphi, millici olduğu dönemde, 1910’ların başından beri, ittihatçıların kim olduğunu, neler yapabileceklerini ve neleri yapamayacaklarını gayet net bilmektedir. Şefik Hüsnü’nün ittihatçılık eleştirisi, bir miktar onun kemalizmin safına düşmesiyle ilişkilidir. Öte yandan Suphi’de eleştiri kılıcı her iki tarafı da hem neo-ittihatçılar anlamında Kemalistleri hem de eski ittihatçı paşaları kesmektedir.
Bu ortamda Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol çalışmasında Suphileri “maceracı, anarşist” olarak nitelemesi, tam da Suphilere karşı ciddi bir tertibat içerisinde olan Kemalistlerin ifadeleri ile benzeşmektedir. Onlar da “burada bir devlet, hükümet var, nizam kuruldu, bu Suphiler gelip ortalığı karıştıracaklar” demektedirler. Yani “marjinal” edebiyatı yapanlar, bu eleştiriyi yönelttikleri kişileri marjinalleştirmek niyetindedirler esasında.
Şefik Hüsnü’nün de değerlendirmesi bu yöndedir. Bugün özel ellerde toplaşmış tarihî belgelerin yeni yeni günışığına çıkmasıyla o dönem Suphilerin marjinal olmadıkları, aksine Anadolu’da güçlü bir tabana sahip bulundukları görülmektedir.
İttihatçıların sol kanadıyla ittifak kurulmuştur, Müslüman çevrelerle organik ilişkiler geliştirilmiştir. Komünist faaliyet, işçi ve köylü tabanına doğru gelişme kaydetmeye başlamıştır. Basit aydın, bürokrat ve asker tabanı üzerinden halk içerisinde sağlam ilişkiler kurulmaya başlanmıştır.
Özelde iştirakiyyun hareketi işçi-köylü merkezli iken, Şefik Hüsnü ve Aydınlık çizgisi aydın tabanlıdır. Şefik Hüsnü ve Kıvılcımlı, ikisi de birden, Fransız aydını Henri Barbusse’ü önemsemektedir ve Barbusse’ün çıkardığı dergiyle aynı isimde bir yayın organı çıkartılmıştır (Aydınlık). Barbusse’ün genel teorik vurgusu, aydınların toplumsal dönüşümde öncü olmaları ve aydınlanmanın muzaffer olması ile ilişkilidir.
Dolayısıyla Kıvılcımlı Sempozyumu’nda onun İslam ve yerel tarihle kurduğu ilişkilerin biricik olduğunu iddia etmek, ciddi bir yanılsama olmalıdır. Bu türden ilişkiler çok öncesinden tesis edilmiş, Anadolu’nun çeşitli noktalarında yayınlanan Bolşevik-Müslüman gazetelerde bu türden meseleler tartışılmıştır. Bu ilişkilerin ilk kez Kıvılcımlı ile kurulduğunu iddia etmek, “Kıvılcımlı” dükkânlarını terk etmek istemeyenlerin bir pazarlama yöntemi olmalıdır.
Misak-ı Milli ve Kemalist kuruluşun verili olarak benimsenmesi siyaseti içinde düşünen bir Kıvılcımlı vardır elimizde. Daha önce ifade edildiği üzere, partinin bu topraklarda sosyalizm bayrağını kesintili ve sürekli olarak taşıyabilmiş azınlıkları dışlayan karar, doğrudan Kıvılcımlı ile de bağlantılıdır. Bu eğilimin TKP’nin doğrudan İstanbul ekibinin eline geçmesiyle bir ilişkisi olması gerekir.
Özetle; esasta sempozyuma dönük itiraz, belirli kişilerin bugündeki teorik faaliyetlerini Kıvılcımlı istismarı üzerinden aklamaya çalışmaları, Kıvılcımlı’yı bu amaçla biricikleştirmeleri ve onu genel tarihsel bağlamdan soyutlamaları ile ilgilidir. Kıvılcımlı külliyatı, Suphilerin 1918’lerden başlayan iştirakiyyun hareketine ait kılınmalı ve oradaki mevcudiyeti üzerinden yeniden değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Tarihten ve toplumdan azade, basit bir akademik figür statüsünde tutulan Kıvılcımlı’nın ne eksikleri, zaafları görülebilir ne de meziyetleri.
Eren Balkır
Devamını oku ...

6. Filo Günlerine Dönüş

Zalimlere, emperyalistlere tavır alması gereken; bölgesel ve küresel siyasetleri çözümleyecek kavrayış ve vicdana sahip olması gereken İslamcı çevreler bugün tarihlerine büyük bir kara lekenin daha çalınmasına izin veriyorlar.
İnsanlığa, yeryüzüne adil bir dünyanın, kurtuluşun kapılarını göstermesi gereken İslamcılık, pratiğindeki affedilmez hataların hem kurbanı oluyor hem de ilişkili olduğu söylemi fiili anlamda umut olmaktan çıkarıyor, zan altında bırakıyor.
Anadolu’nun NATO güçleri tarafından baştanbaşa işgal edildiği bir dönemde cılız tepkiler dışında İslami camiadan ses çıkmaması kahredici bir durum değil midir?
Malatya’daki NATO radarından sonra İzmir’deki kara karargâhı ile derinleşen, en nihayetinde patriotlarla zirveye çıkan işgal süreci karşısındaki sessizlik İslamcı çevrelerin kendilerini tümüyle iptal etme süreci olarak tarihi bir kayıt olacaktır.
1400 yılık iktidar geleneğine verilen Kemalist arada bağımsız tevhidi kimliğe dönüş çabaları yetersiz kalmış olmalı ki, İslamilik iddiası kendinden menkul bir iktidarla birlikte hemencecik devletleşen yeni İslamcılık hızla 6. Filo günlerine dönüyor.
Libya’ya dönük müdahalede insani yardım hususunda NATO’nun araçsallaştırılabileceğini salık veren İslamcı kalemler maalesef bugün hızlarını alamayıp “Üç-beş patriottan ne çıkar?” noktasına gelebilmişlerdir.
Birkaç şehirde ABD ve NATO varlığına, üslerine ve patriotlara karşı Müslümanlar eylemler yaptılar, seslerini yükselttiler ancak ana gövde iktidarla kurduğu yakın düşünsel ve siyasal münasebet nedeniyle bu tavırdan uzak durmayı tercih etti.
Emperyalist işgale iktidar tutkusuyla ses çıkarmamak 6. Filo günlerine dönüşten başka bir şey değildir. Bazı sol grupların patriot çıkarmasına karşı gerçekleştirdiği eylemlilikler böyle can acıtan bir benzetmeyi maalesef bize dayatıyor.
Abdülhamit İslamcılığının pragmatizmine kurban verilen İslami söylemin devletleşmenin büyüsüne erkenden kapılması bundan böyle işimizi daha da zorlaştıracaktır.
Ümmetin, Ortadoğu halklarının geleceğini kuşatan operasyonlara “Büyük Türkiye” hayaline kapılarak göz yummak, onlarca yılın birikimini iktidara havale edip kendini, emeğini inkâr etmekten başka bir anlama gelmiyor.
Mevcut tablonun gösterdikleri karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. "Sütçü İmam" figürü artık, mitolojik anlatıdan öte bir anlam taşımıyor.
Yerden yere vurulan M. Şevket Eygi’lerin yerine geçildiğinden kimsenin haberi yok!
6. Filo, bu derin sessizlikte hayat sularımızı yararak coğrafyamızın içine doğru ilerliyor.
Kendi geleceğimizi düşmana teslim ediyor, evi boşaltıyoruz.
Devamını oku ...

Kıvılcımlı’nın Kur’an Tefsiri

Hikmet Kıvılcımlı din konusunda konuşurken “üzerinde en çok spekülasyon: düşünce vurgunculuğu yapılan alan” olduğunun farkındadır. “Oysa tam tersi olması gerekir: öyleyse bilimin en çok kılıç kuşanması gereken alanlardan birisi de din konusu olmalıdır. Bu yüzden bu alanda "İdeoloji" ve "politika" sökemez, sökememelidir. O yavanlıklar ancak bilim ateşiyle durdurulup dönüştürülebilir.” der.
Kıvılcımlı’ya göre mesele “hiç de ikincil-üçüncül kategoriden bir iş sayılamaz. Çünkü din konusu, sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir. Ve insan beyninde kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir. Söküldü sanıldığı yerde, başka bir nesnenin veya konunun Fetişe edilişine: tapımına dönüşmüştür: İnsan şuuru kendisini bilemedikçe ne maddi nesnelerin ne de manevi konuların fetişizmini (tapıncını) aşamaz.”
Bu nedenle maddiyatın maneviyatı ezişi devam etmektedir. Ona göre tapınç sadece manevi alanda olmaz, maddi alanda da insan matahları tapınç nesnesine dönüştürür; “Stalin ve Mao'ların buldukları ilk fırsatta saraylara taşınmaları tesadüf sayılamaz.”
Demek ki Kıvılcımlı’ya göre din meselesi “toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi” değildir; “insan beyninin derinliklerine yapışmış köklere sahiptir.”
Burada Kıvılcımlı'nın dini egemenlerin baskı aracı olarak klasik anlayışı aşan bir yaklaşıma sahip olduğunu görüyoruz. Doktor’un dini kavrayışı doğrudan insanla ilgilidir ve çok derindir. Tapınç sadece manevi değil; maddi alanlarda da olmaktadır ve bu insan beyninin üretmekten vazgeçemediği bir durumdur. Mesele “üstyapı kurumu” diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.
Kıcvılcımlı tarih boyunca ortaya çıkmış dini görünümleri, insan beyninden bir şekilde atılması gerekin bir virüs olarak değil; bir anlama alanı olarak görmektedir. Ona göre bunun adı “kutsallaştırma prosesi”dir; “Komün, Totemi'ni kutsallaştırıp onu kendi ruhu üzerinde egemenleştirir.” Peygamberlerde bu “Allah” şeklinde ortaya çıkar. “Peygamberler, ne zaman toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan "Allah" yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça "Bize tarihsel determinizm yeter !" demeleri gibi.”
Bu durumda Kıvılcımlı, peygamberleri bir tür “determinizm müfessirleri” olarak görmektedir. Peygamberler bunu “kutsallaştırma prosesesi”ne tabi tutarak yapmaktadırlar. Modern insanın “bilim”, “evrim kanunları”, “determinizm” adıyla yaptıklarını, onlar “Allah” diyerek yapmaktadırlar. Birinde maddi diğerinde manevi “proses” söz konusudur.
Kıvılcımlı’ya göre baki (ebedi) olan Tarihsel Determinizm (evrim kanunları; doğa ve toplumun gidiş yasaları)dır. Her tür kutsallaştırma prosesi (süreci) geçicidir. Ona göre önce insan toplumu vardır. Allah insan toplumundan çıktı. Sonra insan, Allah'tan yaratıldı gibi oldu. Allah'ı insan yarattığı halde, insanı yaratanın Allah olduğu sanıldı. Neden?
Kıvılcım’lının bu yorumu kimi sufilerdeki “vecd” (buluş) yorumuna benzer. Şöyle derler: Allah insanı yarattı ki, insan da onu kendi vicdanında bulsun/keşf etsin. Kıvılcımlı’nın “Allah’ın keşfi” dediği şey bu noktada Müslüman teozofların “vecd” dedikleri şeyle örtüşür.
Vecd buluş demektir, vicdan da buluş/bulma yeri. Allah insanı yaratır, insanın ise, aynı yaratıcı faaliyetle vecde gelip, Allah’ı vicdanında bulması/keşfetmesi gerekmektedir. Bu karşılıklı dinamik ilişkiye Muhammed İkbal, “Allah’ın insan ile birlikte tarihsel yürüyüşü”, yani kader der. Mevlana ise şöyle der: “Muhammed’in Allah’tan aldığı, bir okyanustan bardağına doldurduğu kadardır.”
Bu durumda Allah mı insanı yarattı, insan mı Allah’ı yarattı sözünün, her ikisi de doğru olmaktadır.
Kıvılcımlı bu noktada Muhammed, bardak ve bardağa dolan (materyal) ile ilgilenmektedir. Yani insan Allah’ı neden, niçin ve nasıl yarattı? Ondan bundan fazlasını bekleme hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Çünkü o bir materyalisttir ve materyale konu olmayan şeyle ilgilenmesi ondan beklenemez.
Sırf bu çabanın Kur’an tefsiri açısından değeri var mıdır? Vardır.
Çünkü Kur’an’ın tefsir edilmesi, sadece Kur’an müminlerine mahsus olamaz. Kaldı ki Kıvılcımlı’nın şaşmaz bir şekilde mümini olduğu şeyin Tarihsel Determinizm yani evrim kanunları; doğanın ve toplumun oluş ve bozuluş yasaları olduğunu görüyoruz. Bu öyle baki (ebedi) bir kanundur ki Muhammed’in kutsallaştırma sürecindeki “Allah” bile bu ebediliğin gelip geçici bir anını ifade eder. Marks-Engels’in maddi kutsallaştırma sürecindeki “Tarihsel maddecilik” ile aynıdır… Proses (süreç) birinde Allah-Kitap-Peygamber olarak diğerinde Arz-Talep-Fiyat kanunları olarak dile gelip konuşuyor.
Kıvılcımlı’yı bu noktada inançlı bir mümin olarak rahatlıkla görebiliriz. Çünkü inandığı, güvendiği, değişmez ve şaşmaz kabul ettiği bir şey var. Ona “Tarihsel Determinizm” veya Evrim Kanunları ya da Doğanın ve Toplumun Gidiş Kanunları demektedir.
Kur’an’ı açıklarken “Allah”ın yerine neyi koyduğunuza göre tefsir anlayışınız değişir. Ali Şeriati sosyal içerikli ayetlerde Allah’ın yerine “Halk” kavramını koyarsak durumun pek değişmeyeceğini söyler. Kıvılcımlı’da bu kavram “Tarihsel Determinizm”dir.
Kıvılcımlı, bu tefsir ilkesine bağlı kalarak Kur’an’ı baştan sona ve tek tek olmasa bile önemli ölçüde tefsir etmiştir. Şüphesiz ki bu bir Kur’an tefsiri olarak görülmek ve değerlendirilmek durumundadır. Ancak şu ana kadar bu Türkiye’de ne görülmüş, ne İlahiyat Fakülteleri’nin tefsir kürsülerinde tez konusu olmuş, ne de Türkiye Marksistlerince ilerletilip geliştirilmiştir. Adeta sessizliğe gömülerek yok sayılmıştır.
Tarafımdan yazılan “Yaşayan Kur’an” adlı tefsir çalışmamız, bu noktada, Şeriati’nin ve Kıvılcımlı’nın tefsir ilkelerinin yeniden ele alınıp canlandırılışı ve tefsir bütünlüğü içinde Kur’an metinlerine uygulanışı olarak görülse yeridir.
Bu noktada Kıvılcımlı’nın Kur’an ayetlerine getirdiği yorum ile ilgili örnekler vermek istiyorum. Zira bizi daha çok bir Marksist ve Komünist olarak Kıvılcımlı değil; bir müfessir olarak Kıvılcımlı ilgilendirmektedir.
İlk olarak Fatiha suresine getirdiği yorum, ikinci olarak Kur’an’ın ilk surelerine ve son alarak da Esmau’l-Hüsna ile ilgili yorumlarından örnekler vereceğim. Bunlar katıksız tefsir yani ayet yorumu ve açıklaması sınıfına girecek ve pratik olduğu kadar akademik değeri de olan metinlerdir.
(1-"Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.") Burada, Fatiha suresinde ilk ayetinde de Tarihsel Determinizm doğa ve toplum gidişi olarak tümlük içinde sezilir: "Alemlerin Rabbi" bütün insanların ve doğanın, hatta evrenin yaratıcısı - kanunlarını koyup yöneticisi: terbiye edip yetiştiricisi olarak anılır. Ve O'na şükredilir: "Allah'a hamdolsun."!
Marks ve Engels bile, Allah'ı ve tek tanrılı dinleri, doğal olarak o günkü bilgileri ışığında "Arz - Talep - Fiyat" kanunlarının yansıması olarak yorumlamışlardır. Çünkü henüz Toplumsal gidişin en çok görünen üretici güçler kanununu keşfedebilmişler, O'nu da ancak kapitalizme uygulayabilmişlerdir.
Allah'ın anlamı, bütünüyle irdelediğimizde daha iyi anlaşılacaktır ki, tamamıyla, Tarihsel Determinizmin veya doğa ve insanın temel kanunlarının tümlüklü akışında kendini gösterir ve bulur. Evrimin bütünlüğü ortaya çıktıkça Allah daha iyi anlaşılır.
Dolayısıyla Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in Allah'ı kavrayışı kendi çağı itibariyle bilimcil değil sezi düzeyinde, doğa ve insanı tümlükle kapladığı için, altşuurca Marks - Engels'inkinden daha derinliklidir, diyebiliriz.
(2-"(O), Rahmân'dır, Rahîmdir":) Yaratıcıların yaratıcısı sonsuz hoşgörülüdür. Âlemlerin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak, iyilik ve kötülükleri sunan ve insan toplumunun bu yüzden düştüğü - düşeceği iyilik ve kötülüklerle yine, iyilik ve kötülüklerle yanıt verip onları kendi dengelerine oturtan - oturtacak olan yine Allah'ın (Tarihsel Determinizmin) kendisidir. Bu yüzden sonsuz hoşgörülüdür.
(3-"Din gününün (ödül ve ceza gününün) sahibidir":) Antik Tarihte Barbarlar (Araplar onlara yani komün insanlarına "cahiliyeti yaşayanlar" derlerdi. İşte o kolektif komün insanları) Medeniyetlere Tarihsel Devrim yaparak medeniyete (sınıflı topluma) geçerler sonra da her antik medeniyet gibi iç savaşlarla çökkünleşirler ve başka barbar tarihsel devrimleri beklerlerdi.
Antik Tarih'te bu "ödül ve ceza günü" olurdu. Bu dinlerin bilinçaltıyla sezerek öngördüğü bir "Din günü" haline gelmiştir. Kur'an yeri gelince göreceğiz, hep bu tarihsel devrimleri örnek gösterir ve eski medeniyetler gibi çöküp yıkılmayacak bir medeniyete geçişi prensipleştirir. Yani komün gelenek göreneklerini medeniyet içinde sentezleştirmeyi geliştirir. Ama yine de o "Korku"yu içinden atamayarak insanları "Din günü" ile uyarır:
İşte bu binlerce yıllık gelenek - görenekten sezilerle ders alarak "Din günü"nü kendi toplumu için olabilecek bir "Mükâfat ve Ceza"dan çıkaracak; insanlığın en son yaşayacağı evrensel sosyal devrimi ve ondan sonra gelecek olan dengenin egemen olacağı gerçek insancıl toplumu sezerce, insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız topluma dönüşeceği o yılları öngörürce; "Din günü"nü bu gelecek günlere yakıştırır; Allah sistemi'ni bu yönde geliştirir. "Allah" (Tarihsel Determinizm) şüphesiz ki bu "Din gününün" de biricik "sahibidir"
(4- "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz.") Bu yüzden sadece Allah'tan (Tarihsel Determinizm'den) korkulmalı O'na kul olmalı ve ondan yardım istenmelidir. Bu aynı zamanda, "insan" karakterinin sezisi - isteği - uygulaması ve besleyicisidir de. Köle ruhlu insanlar ne bu seziyi ne isteği ne uygulamayı ne de ondan beslenmeyi başaramazlar. Bilinçaltları köreltilmiştir çünkü. Peygamberler bu yüzden özlerinde hep komün gelenek görenekli olmuşlardır. Ve bunu geliştirmek istemişlerdir. Toplumun temeli de, Doğa'nın temeli gibi doğallıktan kalkan ve daima kendi kanunlarını yeniden gelişmiş biçimde üretmek üzere yol alır...
(5- "Bizi doğru yola ilet") İnsanları daima, peygamberlerinin sezdiği - kavradığı ölçülerde, Tarihsel Determinizmi anlama ve ona uyma yoluna girmesini ister. Bu yüzden Kur'an hep eski skolastik düşünce ve davranışlara karşı savaş verir. Kendi kavrayışı da skolastiktir şüphesiz ama, antika insanlığın içine girdiği Tarihsel Devrimleri sezer görür ve o gidişe ayak uydurur. Bu yüzden Tarihsel Devrim'e karşı duran Tefeci-Bezirgan ve Derebeylere karşı daha "determinist" bir skolastik olur.
(6- "Nimet verdiğin kimselerin yoluna" 7- "Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil") Çok tanrıcılığı ve her şeyi tefeciliğe ve bezirgânlığa çevirmiş olan Mekkelilerin ve benzerlerinin yoluna değil; peygamberlerin, özgür insanların, Tektanrı (Allah) biçiminde ortaya çıkan daha gerçekçi deterministlerin - dolayısıyla hak - adalet sahibi olanların yoluna ilet. Çünkü bu gidişi kavramak büyük bir "Nimet"tir. Bizi doğru yola; bu nimeti verdiğin kimselerin yoluna ilet!
Görüldüğü gibi Kıvılcımlı tefsiri tabiat olaylarına uyumu esas alan, doğalcı, ekonomi-politik tefsirdir. Bu haliyle İslam düşence tarihi içinde Mutezile düşünürleri Nazzam ve Cahiz’in doğa ve akla dayalı tefsiri, Farabi ve İbn Rüşd’un doğalcı felsefeleri ile çağımızda Muhammed İkbal, Seyyid Ahmed Han, Ali Şeriati, Muhammed Mahmud Taha, Cabiri ve Hasan Hanefi tefsirlerinin karışımı bir tarzı vardır.
İhsan Eliaçık
Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’ndaki Sunumun Özeti
Devamını oku ...

Siyasetin Toplumsallaşmasında Dine Yaklaşım ve Kıvılcımlı Dersleri


Toplumun siyasallaşması ya da başka bir ifade ile siyasetin toplumsallaşması son derece önemli ve güncel bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Kaba bir indirgemeci tarzla bu sorunu sadece siyasal yapıların dine yaklaşımı üzerinden ele almak elbette yanıltıcı olur.
Kıvılcımlı’nın kendi ifadesi ile “meselemiz hiç de ikinci, üçüncü kategoride bir iş sayılmaz. Çünkü din konusu sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde, düşünce mekanizmalarında işleyen, sitemleşmiş ve derin köklere sahip, kolayca sökülüp atılamayacak” niteliktedir.
Topluma Yabancılaşma ve Güven Sorunu
Geniş toplum kesimlerinin örgütlü muhalefet çalışmalarına yönelik mesafeli tutumunda iki önemli nedenden söz edebiliriz. Bunlardan biri egemen güçlerin muhalif örgütlenmeler aleyhinde yürüttükleri sistematik propaganda, diğeri ise bizzat siyasal muhalefet aktörlerinin bu propagandaya fırsat veren yaklaşımlarıdır.
Varlığı inkar edilemez olan bu güven krizinin aşılmasında dine yaklaşım ve toplumla kurulacak iletişim dili oldukça etkili bir işlev görebilir. Yapmacık ve istimara varan bir tutum değil aksine doğal bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
Bunun yolu ise inanca yönelik baskıcı, aşağılayıcı, inkârcı, lakayt tutumlardan uzak durmaktan geçebilir. Aydınlanmacı, kaba pozitivist modernleşme politikalarının toplumda oluşturduğu tepki ve içe kapanmanın sorumlusu esas itibarı ile sosyalist çevreler olmadığı halde utangaç bir tutumla suç ortağı gibi davranma eğilimini kabul etmek mümkün değildir.
Eyüp Konuşması ve Vatan Partisi
Komünizm propagandası ile birlikte laiklik karşıtı söylemler nedeni ile yargılanmak her aydına nasip olabilecek bir durum değildir. İki önemli tehdit dinamiğinin buluşabildiği bir söylem tarihi kamplaştırma politikalarını boşa çıkarabilir, muhalefetteki parçalanmayı ortadan kaldırabilir niteliktedir. Ezber bozucu bir söylem örneği olarak ele alınabilecek Eyüp konuşması, dinin sadece basit bir propaganda argümanı olarak görülmeyip aksine derin felsefi sorgulamalar ve tarih analizini de gözler önüne sermektedir.
Geri kalmanın nedenini inanç dünyası olarak gören söylemler bir yana, Müslüman olmanın gerekliliğini kendi argümanları ile ortaya koyma tercihi dikkate değer bir tutumdur. İslam tarihi, Kuran, Peygamber hayatı ve sözleri üzerine kurulu güçlü ve tutarlı argümanlar kitle psikoloji üzerinde bugünde kuvvetli etki oluşturabilecek niteliktedir.
“Din toplumu toplum da dini etkiler” yaklaşımı içinde bulunduğumuz coğrafyanın ihtiyacı olan kültür devriminin temellerini oluşturabilecek bir anlayışı yansıtmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan toplumsal hareketlilik dikkate alındığında, bu tarz cesur ve gerçekçi yaklaşımlar kolaylaştırıcı bir misyon üstlenebilir. Dinin dogmatik yorumlarının insanlığı tehdit eden sonuçları ile inançlarla kavgalı ekonomik-siyasal yeniden yapılanma çabaları arasına sıkışan halklar için yeni bir toplumsal muhalefet dilinin inşası hayati önem taşımaktadır ve etkin bir alternatif olma potansiyeline sahiptir.
Kıvılcımlı’nın Eyüp konuşması gibi eserlerinden de verilecek onlarca somut örnek olmakla birlikte sadece bir kaçını hatırlatmakla yetineceğim. “İbadet, hak önünde konuşmak, halk içinde hakkı teslim etmektir” ifadesi, bir yandan inananları rencide etmeyen, onların hassasiyetini gözeten bir nezaketi diğer yandan son derece toplumsal devrimci tutumu bünyesinde barındırmaktadır.
“Hakim, Allah’tan başka kimsenin önünde boyun eğmez”
“Muhammed’in rejimi küçümsenip kınanamaz, daha sonra yaşanan geriye gidişten dolayı o suçlanamaz”
“Din Afyondur” Kaçışı
Tıpkı emek karşıtı ve sömürüye cevaz veren anlayışlarına Kuran’ı referans kılmaya çalışan dindarlar gibi Marksistlerin dine karşı ilgisizliklerine Marks’ı kefil gösterme eğiliminden söz etmek abartılı bir kıyas olmayacaktır.
“Din Afyondur” cümlesini bağlamından koparıp her şeyi izah edebilecek anahtar konumunda ele alan yorumlar çarpıcı bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Engels’in “dinin zaman dışılığı” konusunda Yeni Hegelciliğe itirazı, maddeciliğin devrimcilik, dinin ise gericiliği kaçınılmaz kılacağı algısını sorgulaması, yeniden tartışmaya açılmalıdır. 17. Yüzyıl İngiltere’sinde hanedanlığa karşı dini bayraklaştırarak karşı duran Protestanlar gibi, Latin Amerika ülkelerindeki yakın dönem “kurtuluş teolojisi”, Anadolu coğrafyasındaki Bedrettin hareketi gibi birçok toplumsal olay yeniden ele alınmalıdır.
Kıvılcımlı’nın tarih analizleri bugün bile birçok çevrenin inanç, kimlik, kültürel haklara yönelik talepler karşısında aldıkları tavırdan oldukça ilerde ve kuşatıcı niteliktedir. Dindar, Alevi hatta Kürt çevrelerin sorunlarına karşı tepeden bakan, elitist yaklaşımlardan korunmak ve içine düşülen yalnızlaşma ve dışlanmaya karşı durabilmek için Kıvılcımlı’yı yeniden okumak hepimiz için öğretici olacaktır.
Fetih ve Medeniyet, Cennet Nedir ? Nerededir?, Allah-Peygamber-Kitap, İslam’da Toprak Meselesi üzerine yazıları, sadece sosyalist çevrelerin değil, bir çok İslami çevrenin yaklaşımlarına ışık tutabilecek niteliktedir.
Engels’in ilk Hıristiyanlığı sosyalizme benzeten değerlendirmeleri, Lenin’in “Ne Yapmalı”da ekonomizm eleştirisi yaparken parti görevleri arasında dinsel mezhepleri savunmayı da sıralaması, “Sosyalizm ve din” başlıklı makalesinde papazların parti üyeliğine katılımına yönelik düşünceleri, Roza Luxemburg’un, Hıristiyan geleneğinin çıkış ilkeleri olarak gördüğü adalet, eşitlik, yoksulların kardeşliği gibi ilkeleri işçi hareketine, sosyalizme taşıma arayışları, Türkiye sosyalist hareketinin toplumsallaşma çabalarında yol gösterici olabilir.
Kıvılcımlı’nın, tarihsel materyalizmi ateistliğe indirgeyen yaklaşımlar yerine, “egemenlerin İslam’ına karşı ezilenlerin İslamını” savunması, “Anadolu Aleviliğini Halk İslam’ı” biçiminde yorumlaması, İran’da Ali Şeriati’nin, Sudan’da Mahmud Taha’nın söylemlerinden onlarca yıl öncesine dayanmaktadır.
Herkesi dindarlaştırarak kurtuluşu mümkün kılmak ile herkesi ateistleştirerek aydınlatmak arasında yöntem açısından çok fark olmadığını ifade etmeliyim.
Ayhan Bilgen
30 Aralık 2012
Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’ndaki Sunumun Özeti
Devamını oku ...

Madenci Cinayeti ve AKP

Basına ve Kamuoyuna
Pazartesi günü Kozlu’da meydana gelen patlama sonucu 8 madenci kardeşimiz ölmüştür. Ekmek parası kazanmak için yerin metrelerce altında maden arayan emekçi kardeşlerimizin ölümü ilk değildir. AKP’nin iktidarı boyunca 10 binden fazla işçi iş kazalarında yaşamını yitirmiştir. Taşeron firmaların kölelik koşullarında çalıştırdığı maden işçilerinin ölümü Kader değil, kâr hırsının denetlenmemesi sorunudur.
10 binden fazla insan ölmesine rağmen bu ölümler basında sadece bir iki gün yer tutmuştur. “Yılın ilk maden kazası’’ gibi manşetlerin atılması durumun vahametini ortaya koymaktadır. Dünyadaki olaylar hakkında komplo teorileri üreten politikacılar bu konuda somut hiçbir şey yapmamışlardır. Bunun neticeleri de ortadadır ve 8 kardeşimiz taşeronların ve asıl işverenlerin kâr hırsı yüzünden hayatını kaybetmiştir. Hükümetin bu konuda yaptığı, ölen insanların ailelerine bir miktar tazminat ödeyerek konuyu örtbas etmektir. Antikapitalist Müslümanlar ve Emek Adalet Platformu olarak bu ölümlerin önüne geçmek için tazminat ödemek dışında doğru düzgün hiçbir şey yapmayanlara itiraz ediyoruz. Taşeron firmalar yerin altında ve yerin üstünde ölümlere sebebiyet vermeye devam etmektedir. Bizler bu konuda metanetimizi koruyor “ölümlere sadece ağlamak değil, ölümlere karşı mücadele etmek gerekir” diyoruz.
Biz Antikapitalist Müslümanlar olarak yine Fatih Camii’nde 1 Mayıs’ta iş kazalarında ölen kardeşlerimiz için gıyabî cenaze namazı kılarak mücadelemizin ilk çıkışını gerçekleştirmiştik. Toplumun zaafa uğratılmışlarıyla bütünleşmek ve onlarla birlikte mücadele etmek için çıktığımız bu yolda şimdi de Emek Adalet Platformu’ndan arkadaşlarımızla birlikte Kozlu’daki cinayetlere karşı koymak için bir aradayız. Biliyoruz ki iktidarlar bölük pörçük halkın seslenişlerini duymazlar. Devleti değiştirmek için iktidara gelen AKP hükümeti de devletleşerek halkın acılarını duymak yerine sermaye sınıfının çıkarlarını gözetmeye devam etmektedir. Taşeronluğu işçilere reva gören AKP, Kozlu’daki cinayetlerin de sorumlusudur. Kendi eliyle yaptıkları hataları, kurumlara havale edenler, sorumluluklarını savarak kurtulabileceklerini sanmaktadırlar. Biz iktidara Allah’ın ayetleri üzerinden itiraz etmeye ve uyarmaya devam ediyoruz. Şu ayeti hatırlatıyoruz:
“Kim, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir?” (Kehf/ 57)
Bizler Antikapitalist Müslümanlar ve Emek Adalet Platformu olarak egemenlerin yer altındaki ve yer üstündeki sömürü düzenlerine sessiz kalmayacağız. Vahyin bize öğütlediği yerden bakmaya ve kim bu zulümleri gerçekleştiriyorsa, onlara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.
“Allah'ın nimetine nankörlükle karşı gelip, halklarına helak yolunu açanların haline baksana? Cehenneme gidiyorlar; ne kötü bir yer orası.” (İbrahim, 28-29)
Madenlerde emekçi kardeşlerimizle birlikte ve onlar için;
Allah, Ekmek, Özgürlük.
Devamını oku ...

Türkiye İslamcısının Sancaktarı

Türkiye İslamcılığı üzerine vardığım çok hazin sonuçları tartışmayı düşünüyordum. Sonra Suriye felâketi üzerine Türkiye İslamcısının angajmanını. Ama beklemeyecek bir konu çıkageldi, hem de bahsettiğim her iki konu için de giriş sayılabilecek bir mevzuu. Yeni çıkan, daha doğrusu çıkmaya hazırlanan bir yayın: Sancaktar.
Bu derginin tanıtım sayısını gördüm ve ne mükemmel bir örnek, ne kuvvetli bir temsil diye düşündüm. Türkiye İslamcılığının anlamlı bir temsili olan bu dergiyi şöyle bir yoklamak basbayağı vacipti ve adı üstünde süreli yayın, beklemezdi. Buyurun:
Derginin geneli gibi H. Albayrak’ın imzasıyla çıkan başyazıda da, hakikatli, sorumlu bir yaklaşım, bir derinlik aramak nafile. Gençliğin hamlığı ve heveskârlığı ile çıkarılmış bir liseli ya da üniversiteli dergisi değilse, günümüzün şu ilginç ifadesini her ikisi için de kullanabiliriz. Dergi gibi, “boş-beleş” bir başyazı.
Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?
Suriye meselesinde Türkiye İslamcısının tipik yaklaşımı için Sancaktar’ın bu tanıtım sayısı bize güzel malzeme veriyor. Suriye meselesine nasıl bakması gerektiğini bilemeyenler veya kısmen bilenler olabilir tabiî(!), onlar için 29 maddede paket olarak sunulmuş “Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?” denilerek. Evet, başlık aynen böyle.
Esad yanlılarınınkine çok benzer şekilde bir propaganda metni var. Hakkın değil, her şey pahasına, hakkı da bütünüyle unutmak pahasına, bir iktidarın ya da iktidar olanağının tarafı olan bütün fanatiklerinki gibi gerçekleri çarpıtan, sansür eden, olayların sadece bir yönünü gösterip, yorumlara kurban eden bir metin. Bu “tam olarak nasıl bakmalıyız” belleticiliği bana bir zamanlar TRT’de yayınlanan “Anadolu’dan Görünüm” programını hatırlattı, hani bize Kürt meselesine tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini öğretmeye çalışırdı.
Sadece işine gelenleri söyleyip, diğerleri yokmuş gibi davranan bir metin dedim ama yine de şu satırlar bu metinden esirgenememiş (Ne de olsa, gerçeklerden bütünüyle kopmuş bir sözün kandırma kabiliyeti de zayıflar): “Esed rejiminin tepesine bineceği ileri sürülen ABD ve diğer Batılı devletler, bizzat savaşmak şöyle dursun, savaşmakta olan Suriyeli devrimcilere silâh vermeye bile yanaşmadılar. En azından hatırı sayılır bir silâh yardımında bulunmadılar.” (Altını ben çizdim.-C.Ö.) Demek ki silâh verdiklerini (niye veriyorlarsa?!) açıktan itiraf edecek düzeyde kabul ediyorlar ama Batılı devletlerde yine de hatırı kalmış bizim sancaktarların.
Tek bir argümanı bile bu yazıdaki yaklaşımın, adalet penceresinden bakıldığındaki çürük temelini gösteriyor. Esad’ın diktatörlüğünden ve zulmünden bahsediliyor. Çok haklı bir şekilde. Hiç tartışmaya gerek yok, “ama”sız karşı olmak gerekiyor. Ki hep diktatördü ve zalimdi. Peki, sonra ne diyor bizim sancaktarlar: (Erdoğan hükümetinin tam destekledikleri politikasından bahsedildiği bir yerde:) “[…] ‘Suriye’de zalim diktatörlük bugün mü kuruldu? Düne kadar Esed’le kol kola gezen siz değil miydiniz?’ gibi saçma sapan lakırdılar bu tavrın asaletini gölgeleyemez”miş… (a.b.ç. -C.Ö.)
Bu lakırdılar niye mi saçma sapan oluyormuş, çünkü o “kol kola zamanlar”da ne bir ayaklanma varmış hükümetin destekleyeceği, ne de böyle katliamlar hükümetin tepki göstereceği. Böyle deyince insanın aklına Roboski geliyor ve zindanlara atılmış 7 den 70’e binlerce ve binlerce sivil Kürt. Bırakın Allah aşkına, asil tavırlı hükümetmiş…
Elbette öyle diyecekler çünkü böyle lakırdılara “saçmalama!” diye gürültü çıkarmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok. Geçenlerde Mehmet Bekaroğlu demişti, 2004 senesinde Doğu Konferansı çerçevesinde Suriye’ye gittiklerinde Esad sarayına davet etmiş. Aralarında müzakere edip “diktatörle işimiz olmaz” deyip gitmeme kararı almışlar da, Hakan Albayrak davete icabet yanlısı olup itiraz etmiş, “bırakın bu solcu tepkileri” diyerek. Ha, bir de Nihat Genç…
Sebeplendikleri iktidar oralarda da tahakküm kursun diye bugün bütün Ortadoğu’yu ateşe atabilecek gelişmeleri körükleyenler, yine bu iktidarın “Kardeşim Beşar” zamanlarında en ateşli Suriye rejimi dostluğu şampiyonu değil miydiler? Hakan Albayrak’ın arşivlerde duran “Kardeşim Beşar” dönemi yazıları zamanında, Mazlum-Der Beşar kardeşlerinin zulmüne tanıklık ediyordu da bu tanıklık hiç destek görmüyordu.
Tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini yazmışlar madem biz de biraz daha gayret gösterelim deyip bu yazıdan bir alıntı daha yapıyorum. Burada da yaklaşımın adalet açısından, ahlâkî açıdan yanlış olması bir yana, ayrıca bir çocuğunki kadar ayakları havada oluşunun eminim sizleri de güldürecek ifadelerini paylaşıyorum ki boşuna emperyalizm endişesi duymayasınız:
“Bölgesel entegrasyonu/bütünleşmeyi hedefleyen Türkiye vaziyete hâkim olunca emperyalistlere armut toplamak düşer.” Onlar böyle hakikatli lakırdıları edince bize de gülmek düşer, acı acı gülmek. Onların akılları ve ayakları bir çocuğunki kadar havada olabilir ancak halkların, ne Suriye, ne Türkiye, ne hiçbir Ortadoğu ülkesinin milyonlarca insanının hayatları çocuk oyuncağı değildir, böyle şımarık, sorumsuz oyunların, iktidar heveslerinin oyuncağı değildir. Ayrıca çocukluk çocukken masumdur.
O 29 maddelik propaganda metnine karşılık 9 madde yeter yalanın perdesini yırtmaya. Mesela Haluk Gerger’in, Özgür Yazarlar Birliği çevresinden arkadaşların, Atasoy Müftüoğlu’nun yazdıklarına bakalım. Esad’ın diktatörlüğü ve zulmü karşısında ikirciksiz tavrı olan bu yürekli sözlerde, her biri kendi dünyasından gerçeğin hiçbir yönünü gözden saklamaya çalışmadan halkların, adaletin çıkarlarına dikkat çekmekte. (Hani bizim embedded İslamcıdan farklı olarak, gerçekle, ama her yönüyle yüzleşme cesareti ile.)
Peki, bu amigolaşmış İslamcının, örneğin yine bu Sancaktar nüshasında da (Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs’ye Açık Mektup örneğinde) olduğu gibi, gerçeği başka yönleriyle de birlikte söyleyenlere karşı tahammülsüzlükleri bir zamanlar faşistlerin “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” faşistliğini çağrıştırmıyor mu? Ülkücü dostlarla hasbıhal eğer buysa yapmayın beyler. İnanın herkes, hepimiz gibi onlar de geçmişten pek çok ders çıkarmışlardır. Mesela yine ülkücü olabilirler ama faşistliği geride bırakmıştır birçoğu. Onlardan da öğrenebileceğiniz pekâlâ iyi şeyler de olabilir. Ha sahi, siz öğrenecek değilsiniz ya, öğreten adamsınız; hasbıhal de zaten o yüzden, değil mi?
Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu…
Kısa ama güçlü bir anlatımı olan bir başka yazıya geçiyorum. Bunların bakışındaki Osmanlıcı iktidar sakatlığını, sorumsuz şımarıklığı gayet canlı resmeden, halklara, başkasına saygıdan, sorumluluktan nasiplenmemişliği çok iyi özetleyen bir yazı.
Sayfanın ortasında Cüneyt Arkın’ın fotoğrafı, yazının başlığından haykırıyor:“Allah’ım, bu ellerle mi?” Yeşilçam filmi ile kendi durumlarını izah etmek üzere özetlemişler: Hayatın kazığını yiyerek alkolik olan başarılı cerrah, çocuğu ya da eski sevgilisini ameliyat etmek zorundadır. Titreyen ellerine bakıp başlıktaki soruyu sorar. Yani bu alkolik (ya da hasta diyelim) nasıl da Osmanlıya benzemektedir. Osmanlı yıkılmış, ümmet bölünmüş falan. Ah bu devletini kurtarmaktan usanmayan (yani hakka teslim olmak yerine Devlete kulluktan asla şaşmayan) Türkiye İslamcısı…
Ne olur sonra: Duvarları yumruklayıp, şişeyi kıran başarılı cerrah alkolü bırakır, başarılı bir ameliyat yapar. Böylece tekrar eski mutlu günlere dönülür. Müş. Yani: “Hepsi köşktedir artık: Aşçı, şoför, bahçıvan, ailenin küçük çocuğu mutlulukla koştururken…” “Son” yazar, film bitermiş…
Buradan ders çıkarılıyor ve “…bu zamanda bizim işe soyunup, çığlık atmamız alkolü bırakıp…” deniyor. Alkol kullanmadıklarını biliyorum ama onları böylesine sarhoş eden her ne ise ondan uzak durmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü sarhoşluğunuz hakikaten çirkin.
İşte hayalleri bu, onlar Osmanlının bakiyesi olarak haliyle konağın efendisi, başarılı cerrah oluyor, Suriye, Irak, Filistin, Cezayir, Bosna haliyle aşçı, şoför, bahçıvan. İnanın aynı o Türk filmlerindeki gibi olduğunu düşünüyorlar, herkes bütün Osmanlı tebaası, Osmanlının kulu olmak için yanıp bitiyor sanki. Hayalleri, o konakta bizim bu şımarık çocuklara ve onların ağababalarına uşaklık etmek ya zaten!
Onların hayallerini bilmiyoruz ama bizim sancaktarlarınkini aynen onların ifadesiyle, yazıyı bağlayan son cümleleriyle aktarıyorum:
“Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu.
İnşallah tekrar mesut bir şekilde yuvamıza dönüp bahçıvanın ensesine tokat gözüne parmak oynayacağız. Neden olmasın? İnşallah…”
Biz de, inşallah ne sizin gibi veletlerin bahçıvanların ensesine tokat, bilmem nesine parmak oynamasına, ne de babalarınızın onları sömürmesine, size oyuncak etmesine sessiz kalmayacağız. (Evdeki çalışanla evin sahiplerinin ilişkilerini anlamak için, ille de sinemadan yardım alacaksak, herkese “Çoğunluk” filmini öneririm, bu konuya gerçekçi bir değinmeyi Yenisinemacılardan gelen bu filmde bulabilirsiniz.)
A. Jolie in, A. Müftüoğlu out…
Kapaktan sonraki ilk sayfanın başında Tayyip Erdoğan olmak üzere, Numan Kurtulmuş’dan, Aziz Üstel’e, Angelina Jolie’ye kadar bir kısım zevata iltifatlarla çiçek uzatılırken, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs. ile Ahmet Altan saldırıya hedef oluyor.
Fethullahçılarla, Tayyip Erdoğan’ın arası kimseden gizlenemeyecek kadar açılıp, daha doğrusu (büyük patronun nezaretindeki) paylaşım artık en tepeye doğru ilerlediği için kaçınılmaz bir şekilde kavga çıkıp, kılıçlar herkesin önünde şakırdamaya başladığında, Fethullahçıların mevzilerinden cengâverliğe devam eden Ahmet Altan’a da hâliyle yarım sayfalık bir giydirilme işlemi layık görülmüş.
Davalarının bakanı Ahmet Davutoğlu’na ise sadece 1 sayfa… Olsun, az veren candan…
Düşünebiliyor musunuz? Bir davanız var, ne menem bir dava ise bir de bakanı var. Doğru. Dava bu, bakanı da bu. Ama eksik, davanın hükümeti, bakanları var. İdris Naim Şahin’den Ertuğrul Günay’a, Cemil Çiçek’ten, Tayyip Erdoğan’a. MHP’lilerin de bir efsane bakanları vardı değil mi? CHP’lilerinki hele… Her neyse... Biz sancaktarları izliyoruz şimdi.
Çizgisinden ödün vermeyen istikrarı ile işte Türkiye İslamcısı. Bundan yarım asır önce, yine Suriye hedefe konmuş, bunların davalarının bakanları ve başbakanları ABD’ye bırakın biz saldıralım demiyorlar mıydı? Diğer konular tartışılabilir ama istikrarda on numara bizim İslamcılar. O zaman da “yürü ya kulum” deseler sancağı alıp Suriye’nin üzerine yürümeye yanan davalarının bakanları, başbakanları ile aynı duygusal ilişki o zamanın İslamcısında. Kimin mi? Mesela Necip Fazıl üstadlarının. Aradan yarım yüzyıldan fazla geçmiş, resim hiç değişmemiş. Davalarının bakanları, başbakanları ile davalarının sancaktarları arasındaki ilişki.
Son olarak, Atasoy Müftüoğlu ile ilgili Sancaktar dergisinin bana yazdırdığı bu ara başlık bir şakadan ibaret değil. 5 açık sancaktar mektubunun olduğu bir sayfada, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu hainlikle damgalanıp, iktidar diliyle pişmanlıktan yararlanmaya çağrılırken, Angelina Jolie’ye yazılan bir diğer mektup ile sayfa şöyle bitiyor: “Teşekkürler Angelina Jolie.”
Ne demeli. Teşekkürler Angelina Jolie! Türkiye İslamcısını resmetmek için çerçevenin bir köşesini tuttuğun için…
Cemile Özcan
16. Sayı
Devamını oku ...