Samir İssevi

İsseviye’ye tepeden bakan İbrani Üniversitesi’nin yakınında, Meşarif Dağı’nda yaşayan İsrailli yerleşimcilerin neler düşündüğünü tahmin etmek mümkün. Bu insanlar, Filistinli tutsak Samir İssevi’nin gelişini kutlayan bir halkı seyrediyorlar zira.
İssevi, İsrail’in kutlamaları umutsuzca yasaklamaya çalışmasına karşın, muzaffer ve mağrur bir şekilde döndü köyüne. İşgal güçleri 23 Aralık Pazartesi günü tutsağın hapisten çıkışını on saat geciktirdiler, köyün yakınına askerî kontrol noktaları diktiler ama Filistinli gençler ve analar kahramanlarını karşılama noktasında ısrar ettiler.
“Boş mideler cengi” adı altında dokuz ay süren açlık grevinin ardından İssevi İsrailli asker Gilad Şalit’in iadesi karşılığında bırakılan 1.026 diğer Filistinli ile birlikte özgürlüğüne kavuştu.
Şalit’in kaçırılması eylemini planlayıp bu eylemi gerçekleştirirken hayatını kaybedenlere sadakatini hiç yitirmedi İssevi ve İsraillilerin gene özgür tutsakları esir almasını ve onların kalan cezalarını yatmalarına sebep olmasını gönlü hiç mi hiç razı olmadı.
Doksan ortalarında ilk intifadanın başlamasından beri, 1979 doğumlu İssevi yerleşimlerin otomobillerini ateşe verip Molotof kokteylleri atarak direndi İsrail işgaline. Dediğine göre, tutuklanma noktasında epey ihtiyatlı davranıyordu, zira İsraillilerin elinde bulunan ailesine destek sunmak arzusundaydı. Rafet, Mithat, Firaz ve Fadi isminde dört kardeşi vardı. Ancak her şey Fadi’nin, 1994’teki Hebron katliamını müteakip İsseviye’de patlak veren çatışmalarda katledilmesiyle değişti.
Samir’in kardeşini o kan gölü içinde görmesi onu çileden çıkardı.
İssevi ilkin 1998’de tutuklandı ve Molotof kokteyli atmaktan bir buçuk yıla mahkûm oldu. Sonrasında bir İsrail askerine yumruk atması üzerine altı aylık bir ceza aldı. El-Aksa intifadasının başladığı günlerde, 2000’de, 15 günlüğüne girdi hapse. Bir kere de herhangi bir suç isnat edilmeksizin, altı aylık bir ceza aldı.
“İsrail ordusunun saldırıları ikinci intifada boyunca yoğunlaştı, o günlerde Gazze’ye hava saldırıları yapıldığını işitiyorduk.” Bu tespitin ardından İssevi, hapisten çıktığı ilk gün Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi saflarına katıldığını anlattı. Dostlarıyla beş kişilik bir hücre kurduğundan ve Kudüs’ün yedi kilometre doğusunda, Ma’ale Adumim yerleşimindeki İsraillilere ait araçları hedef alan 11 vurkaç eylemi gerçekleştirdiğinden bahsetti.
Bu saldırılar maddî hasara yol açtı ve bir İsrail askerinin yaralanmasına neden oldu. İssevi’nin ifşa olmasıyla İsrailliler bir yıl boyunca takip ettiler onu ve İssevi, Ramallah’ta 2002’de düzenlenen Savunma Kalkanı Operasyonu esnasında yakalandı.
İssevi, Beyt Eyl askerî mahkemesine çıkmayı reddetti ve mahkemenin meşruiyetini kabul etmediğinden avukat tutmak istemediğini söyledi. Hâkimlere mahkemenin İsraillerin işgal ettikleri her bölgeye getirdikleri bir sirkten başka bir şey olmadığını haykırdı.
İssevi 30 yıla mahkûm oldu. Şaşırmadı. Bu türden davalarda, herhangi bir yaralanmaya sebebiyet verilmemiş olsa da, genelde hapis cezası çıkıyordu.
Tüm cezasını yatmayacağından emindi, hâkime “30 yıldan önce çıkacağım” dedi. On yıl sonra İssevi, tutsaklarla yapılan “Özgür İnsanlara Sadakat” anlaşması dâhilinde serbest kaldı.
Bir Sanat Olarak İssevi
İşgal güçleri 7 Temmuz 2012’de tekrar tutukladılar onu. Sorgusu otuz gün sürdü. Sonuçta İsrail askerlerinin kaçırılmasını planlamakla suçlandı. Bu esnada Batı Şeria’daki İsrail istihbaratının başı İssevi’yi, “otuz yıllık eski mahkûmiyetinin kalan yirmi yılını yatmanı sağlarım” diye tehdit etti.
İssevi durumun ciddi olduğunu anladı. Bu nedenle 27 Temmuz’dan itibaren gelen öğünlerin ikisini geri çevirmeye, sadece iki dilim ekmek ve bir kaşık labne ve reçel yemeye başladı.
Bu diyete 19 gün boyunca devam etti. Sonrasında Nafha Hapishanesi’ne nakledildi. 24 Ağustos’ta bedenini süresiz açlık grevi için eğitmeye başladı. Hapishane yetkililerine bir mektup yazdı ve eylemi hakkında onları bilgilendirdi. O günden itibaren yemek yemeyi tümüyle kesene dek bir bardak meyve suyu, süt ya da çorbayla ayakta kaldı. Açlık grevi 14 Eylül’de başladı. Grev süresince ara ara su alıyordu.
Nihayetinde İssevi geçen Nisan ayında İsraillilerle, onun sekiz ay içinde Kudüs’teki evine geri dönmesine izin veren bir anlaşma yaptı.
İsrailliler onu açlık grevinden vazgeçirmek için çeşitli taktiklere başvurdular. İssevi’yi diğer tutsaklarla mahkeme mahkeme gezdirdiler, hapishane hapishane dolaştırdılar ve tutsak arkadaşlarını saatlerce beklemesine neden oldular. Kardeşi Mithat’ın evini yıktılar, İssevi’nin giderek kötüleşen sağlığını gören ailesine ve kardeşlerine mahkemede saldırdılar.
Samir süreç içerisinde 45 kiloya kadar düştü ve ciddi sağlık sorunlarına maruz kaldı. “Sağ tarafıma yattığımda uyuşuyordum, sol tarafım için de durum aynıydı. Yüz üstü yatamıyordum, çünkü bir kemiğim kırıktı.”
Nihayet Ailesiyle Birlikte
“Tüm dünya genelinde bu cenge iştirak eden özgürlüğe âşık insanlar ve Filistinler hakkında bir şeyler işittiğim vakit acılarımı unutuyordum. Özellikle Mahmud Titi ve Muhammed Asfur’un şehadeti sonrası acı nedir bilmedim. Onlara verecek bir şeyim yoktu, açlık grevine başlamadan önce belirlediğimiz hedeflere ulaşma konusunda ısrarcı olmak dışında. Özellikle Kudüs Sulh Ceza Mahkemesi’nin kapısında protesto eylemi gerçekleştiren gençleri ilk işittiğimde kalbim o coşkuyla yumruk oldu sanki.”
İssevi’nin ifadesiyle, “Yedi aylık açlık grevinden sonra tutsakların gözlerinde gördüğüm öfke tutsakların sesini yükseltme, tutsakların takas edilmesine ilişkin anlaşmayı İsraillilerin ihlal ettiği gerçeğini ifşa etme ama bir yandan da Filistinlilerin haysiyetini koruma noktasında başarılı olduğumuzu gösterdi. Tüm hedeflere ulaşıldı, benim için tek hedef kaldı geriye, o da eve dönmek.”
Filistin’in resmî konumuna dairse Samir şunları söyledi: “Dürüst olalım, cumhurbaşkanından sıradan vatandaşlara kadar tüm Filistinliler İsraillilerden yetki almaksızın bir bölgeden diğerine gidemiyor bile. Halkın daha ciddi adımlar atması için siyasetçilere baskı uygulamadıkça mevcut resmî konuma asla bel bağlayamayız. Filistinli bir müzakereci, pekâlâ, bir anlaşmanın altına imza atabilir ama bu anlaşma halk desteği olmaksızın katiyen uygulamaya konulamaz.”
Ahbar
Devamını oku ...

Şirket Çökerken

Zamanında Başbakan Erdoğan ülkeyi “şirket gibi” yönettiklerinden bahsediyordu. 17 Aralık’ta başlatılan Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu, Türkiye’nin tarihini değiştirecek “10 gün”ü beraberinde getirirken “şirketin” ne kadar büyüdüğünü de ifşa etmiş oluyor bugün.
Erdoğan haksız da değilmiş hani, şirket benzetmesi konusunda. Soruşturmanın basına da yansıyan kısımlarından öğreniyoruz ki ‘ülkeyi şirket gibi yöneten Erdoğan’ inşaat camiasında “Büyük Patron” olarak geçiyormuş. Örneğin, soruşturmada adı geçen Ali Ağaoğlu’nun Bakırköy’de hayata geçirmek istediği “46” adındaki projesinde ortaya çıkan bürokratik engelleri aşmak için başbakanı nasıl devreye soktuğunu basına sızan tape’lerden öğreniyoruz. Buna göre Ağaoğlu, AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi Timur Soysal’a şunları söylüyor: “Orada bak orada şunu söyleyeyim, bak ben onu bakanlığa yaptırmadım açık da net de konuşuyorum… Başbakan’a yaptırdım. Yani yapmadınız yapmadınız… Kadir Bey bin kişinin önünde söz verdi, bu ay dedi, önümüzdeki ay dedi yapmadı. Ben de gittim sayın patrona söyledim. Büyük Patron’a, o da direkt bakana talimat verdi, halledin burayı dedi, yani o da gitmiş…”
Artık açıkça görüyoruz ki yola limited şirketiyle çıkan AKP, bugün holdingleşmiş, hatta holdingi küçük bir azınlığın aile şirketi haline getirmiş durumda. Şirketin ekonomi politikası ise “bağış ve armağan ekonomisi”ne dönmüş halde. Şirket, tüm ekonomi faaliyetlerinin kendi çıkarı için değil toplumun genel çıkarı olduğunu ikna etmek için tüm örgütlü enerjisini seferber etmiş görünüyor. Kendisini şirket bilinciyle algıladığı için diğer tüm siyasetleri de rakip düşman şirketler olarak görüyor. İçselleştirdiği “şirket kültürü” sayesinde siyasal alanı da, devletin geleneksel patrimonyal niteliğini de, toplumla kurulan patronaj ilişkisini de yeniden güncelliyor. Şirketin tüm kirli ilişkileri “güvensizlik” üzerine kurulu olduğu için hiyerarşik örgütlenme zamanla daha katı hale geliyor ve her şey piramidin en üstündeki patrona bağlanılarak kontrol edilmeye çalışılıyor. Sonuç olarak ortaya otoriter ve totaliter bir rejim çıkıyor.
Lakin son gelişmelere bakılırsa ülkeyi “şirket gibi” yönettiğini söyleyen Erdoğan’ın şirketi iflasa doğru gidiyor. AKP’den istifa edenlerin her geçen gün artması, hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet israfının giderek daha büyük bir istifraya dönüşmesi, şirketin çözülüşüne ve çöküşüne büyük işaret oluyor.
Şirket demişken, sanırım kastedilenin inşaat şirketi olduğunu da anlamış bulunuyoruz artık. Kendi benzetmelerinden yola çıkarsak, bu inşaat şirketinin müteahhitleri AKP’nin eski Milli Görüş’ten gelip neo-liberalizme müsait olmaya başlayan Neo-Milli Görüşçüleriydi ki en büyük patronları Erdoğan oldu. Şirketin mimarlığını ise kimi zaman liberaller, liberal solcular yaptı. Mühendisleri ise Gülen Cemaati’ydi. Menzilciler ve diğer cemaatler ise ya şirketin ortağı ya da taşeronuydular.
Şirket çok ihale aldı. Çok büyüdü. Tohum eker gibi yurdun dört bir yanına TOKİ ekti. AVM’ler dikti. Yetmedi Ortadoğu’ya açıldı. GOP ve Genişletilmiş GOP ihalesini aldı. İyi de kazanıyordu. Lakin işler zamanla pek de yolunda gitmemeye başladı. Şirkette herkes yolunu bulmakla meşgulken işler karıştı, şirket piyasasının dengeleri değişti. Öküz öldü ortaklık bozuldu.
Paralel Devletler, Paralel Şirketler
Şirket, kapitalizme “amin” diyordu, ama kapitalizmin kuralına göre oynamak yerine son zamanlarda kaçak oyunlara başvuruyordu. Oyun devam ederken kuralları değiştirmeye kalkınca en büyük şirket tarafından uyarıyı yedi. Şimdi sarsılıyor ve uzatmaları oynuyor sadece. Paralel devlet olarak gördüğü Cemaat aslında ayrı bir şirketti ama ilişki ağları bununki kadar dar değildi. Üstelik her alanda yetişmiş kadroları, altın nesilleri vardı ki bunlar senkronize çalışabilmekteydi, ortak bir ruhla hareket edebilmekteydi. Oyunu “şirket” mantığına göre kurmaya kalkan AKP, başka şirketlerin oluşmasına da vesile olduğunu çok sonradan fark etti. Paralel devletler kadar paralel şirketlerin de olduğunun acı faturasını bugünlerde ödüyor. Kimbilir belki Cemaat de ödeyecek. Zira ikisi de birbirlerinin Frankenstein’ı oldular/oluyorlar.
Öyle ki, başta ABD olmak üzere yurtdışından kendisine malzeme sağlayan tedarikçi firmaların pek çoğu şirketle anlaşmalarını ya askıya aldı ya da bozdu. Diğer taraftan şirketin emekçileriyle sorunları da hiç bitmiyordu. İnşaatın Kürt işçileri ile yapılan sözleşme yenilense de (müzakere süreci) iş güvenliği ve sosyal güvencesi olmayan bir ortamda yürüyordu bütün işler. Bugün de işlerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyoruz.
Şirketin tüm hesapları da tüm ilişkileri de “sıfırlanmış” görünüyor. Ya yeni bir isimle yola devam etmek isteyecek ya da aynı isimle yeni ihaleler almaya çalışacaktır. “Darbe” söylemi, “Mısır gibi yapmak istiyorlar”, mağduriyet savunması, şirketin toparlanmasına, halkın teveccühünü kazanmasına ve söyledikleri gibi bir komplonun olduğuna inanmasına yetmiyor. Zira “inşaat ya Resulallah” zihniyetine göre oluşturulan ekonominin binaları birer birer çöküyor. 17 Aralık Depremi’ne karşı dayanıklılığını test eden AKP şirketi, şimdilik inşaatının iskeletini korumakla meşgul görünüyor.
Mühendisler ile Müteahhitlerin Kavgası
AKP bir müteahhitlik şirketi gibiyse Cemaat orada bu şirketin mühendisiydi. Yetişmiş, kalifiyeli elemanlarıyla projelerin sahadaki uygulayıcısıydı. Şirketin iflasa doğru sürüklendiğini gören mühendisler yavaş yavaş gemiyi terk ederken, aynı zamanda yeni şirketlerle ortaklık görüşmelerine girip eski şirketin usulsüzlüklerini ortaya sermeye, şirketi piyasadan düşürmeye çalıştılar/çalışıyorlar.
Liberallerin mimarları, Cemaat’in mühendisleri gidince inşaat şirketi işlerini kayıt dışı görmeye başladı. Tıpkı hazine arazisine yapılan kaçak gecekondular gibi büyük şirket ABD’nin en büyük ortağı olduğu küresel kapitalizmin arazisine kaçak yapılar inşa etmeye çalıştılar. Yeni ortak İran’dı. Kendince iş ortaklığına soyundu bu ülke şirketiyle. Aracılar ise “madem bu iş Batı'dan gizli saklı yapılıyor, biz de ne götürürsek kârdır” hesabıyla ABD’nin almak istediği payı cebe indirdiler. “ABD yürüteceğine biz yürütelim” dediler. Buna da “şirketin sırları” dediler. “Şirketin bağımsızlığı” dediler.
İstiklal Savaşı mı Şirketin “İstikbal” Savaşı mı?
Bağımsızlık derken, “Büyük Patron” olarak görülen Erdoğan’ın, son konuşmalarında bunun “Yeni Türkiye’nin İstiklal Savaşı ve Mücadelesi” diyerek kendi tabanını ikna etmeye çalıştığını izliyoruz. Demek ki şirket, risklerle karşılaşınca şirketlikten vazgeçip eski devlet refleksine sarılmayı bir kaçış olarak görüyor. “Devlet içinde devlete izin vermeyiz” diyerek Cemaat’e “çete” operasyonu yapmayı üstü kapalı hissettirmeye çalışan Erdoğan, aslında mücadele ettiğini sandığı Kemalizm’e doğru kayıyor. Devletleşen şirket kaymak da zorunda aslında. Bir zaman sonra bağımsızlık ve istiklal söyleminin onu “gizli Kemalist” yapmaya doğru ittiğinin farkında mıdır bilmiyoruz ama bu gidişle “Kardeşim Esad” sözünü etmeye ramak kaldığını da söylemek durumundayız. Zira AKP’lilerin pek çoğu artık Türkiye’nin Suriyeleşmekte olduğunu dillendirmeye başlamışa benziyor. Cemaat ile kavganın da birer “iç savaş” görünümünde geçmekte olduğunun anlatılmaya çalışılması da bunun bir işareti.
Oysa bu şirketi yönetenler toplumun biriktirdiği emeğin artı-değerine, aşına, ekmeğine el koyanlardır. Buna da “kalkınma” dediler. El koydukları emeğin artı-değerini kendi yakın çevrelerine peşkeş çektiler, eşitsiz bölüştürdüler, buna da “adalet” dediler. Siyaseti dinselleştirdiler, rantı mitselleştirdiler; şirkete de “parti” dediler.
Ortada bir krizin olduğu çok açık. Bu kriz AKP-Cemaat kavgası krizi veya devlet krizi değil, AKP ve Cemaat gibi yapıları, şirketleri, paralel devletleri yaratan sistemin, koşulların bir krizidir. Ne Cemaat’in şebekesi ne de AKP’nin şirketi artık bu saatten sonra halkın umudu olabilir. Yoksa kaybeden yine halk olacaktır. Bunun içindir ki toplumun genel yararı için yapılması gereken şey, sistemin formatlanması değil, değiştirilmesidir.
29 Aralık 2013
Devamını oku ...

“Yolsuzluk-Rüşvet Operasyonu” ve Forumların Söylemi

Cumartesi akşamı bir lokantada yemek yerken gözüm televizyona ilişti. Bir baktım, Samanyolu TV, bizim Abbasağa ve Yoğurtçu Forumları’nın yolsuzluk-karşıtı eylemlerini “halkımızın AKP yolsuzluğuna karşı tepkisi” diye veriyordu. Pazar günkü mitingde bunun rahatsız edici olduğunu Abbasağa’dan yakın arkadaşlarımla paylaştım. Özetle, “biz doğru politika izliyoruz, onlar da alıp kendi çıkarlarına göre kullanmışlar; ama politikamızdaki bir yanlışa delalet etmez bu” şeklinde tepkiler aldım.
Elbette bazı forumlar ve mahalle dayanışmalarının yolsuzluk-karşıtı eylemlerdeki söylemi farklı olabilir. Ancak genel olarak, Gezi Hareketi’nden geriye kalan (hâlâ toplanan forumlar ve yerel dayanışmalar olarak) bizlerin, “yolsuzluk-rüşvet” operasyonu karşısında son derece problemli bir politika izlediğimiz ortada.
Biraz analitik konuşacak olursak;
Oturup konuştuğunuzda çoğu kişi, operasyonun, AKP Hükümeti’ni devirmeye dönük siyasi bir mühendislik olduğunu, demokratik bir ülkede görebileceğimiz “temiz eller” operasyonuyla alâkası olmadığını kabul ediyor.
Sonra, “ama bu durumda sadece AKP Hükümeti’nin yolsuzluklarını hedef alan sloganlar atarak Cemaat’in değirmenine su taşımış olmuyor muyuz?” diye sorunca, şu yanıtı alıyorsunuz: “Şu anda egemenler arası bir çatışma var; Hükümet ve R. T. Erdoğan zor durumda. Fırsat bu fırsat, halkı ‘yolsuzluğun hesabı sorulsun’ diye sokağa dökersek, AKP’yi düşürebiliriz. Başka nasıl halkı harekete geçirebiliriz?”
Bunun üzerine, ikinci argümanıma geçiyorum: “Peki, operasyonun amacı Cemaat destekli bir CHP-MHP milli mutabakat hükümeti kurmaksa, böylece başta ‘barış süreci’ olmak üzere demokratik hak ve özgürlüklerin toptan askıya alınacağı bir döneme gireceksek, bunun sorumluluğunu nasıl üstleniriz?” diyorum. Tartışma bu noktada tıkanıyor, fakat henüz tatminkâr bir yanıt alabilmiş değilim.
Bence Gezi Direnişi’nin devamcısı forumlar olarak şiddetli bir “popülizm” hastalığına bulaşmış durumdayız. “Popülizm”, toplumun yerleşik düzen tarafından yüzeyselleştirilmiş algı kalıplarına seslenebilmek adına, sorunların rejime ve sisteme ilişkin yapısal yönlerini vurgulamaktan kaçınmaktır.
Üstelik bizim durumumuz biraz da traji-komik. “Popülizme” başvuranlar, genellikle kitle tabanı geniş hareketlerdir. Gezi Direnişi’ne katıldıktan sonra CHP’nin milliyetçi-laikçi söyleminin peşine takılan CHP tabanını, “her yer rüşvet, her yer yolsuzluk” sloganlarıyla toplumsal muhalefet saflarına çekmeyi düşünüyorsak, hayal görüyoruz demektir. CHP tabanıyla sadece Gezi eylemleri ve forumların başında bir araya gelir gibi olmuştuk, o kadar. Sonraki süreçte “seküler tabanının” 29 Ekim-10 Kasım törenlerine gösterdiği katılım, forumları fazlasıyla gölgede bıraktı. O zaman neden popülizmde ısrarlıyız?
Bu durumda hem Cemaat’in hem de CHP’nin yedeğine girmiş oluyoruz. ABD’nin desteklediği, Cemaat’in sahadaki aktörlüğünü yaptığı, CHP’nin ise -Mansur Yavaş gibi adaylarla- eski derin devletin-ulusalcı statükonun parlamenter kanadını oluşturmaya soyunduğu bir “hükümet darbesi”yle karşı karşıya değil miyiz? Nasıl daha baskıcı, barış karşıtı bir milli mutabakat düzeninin hazırlanmakta olduğunu görmüyor muyuz? Bu koşullarda Gezi’nin devamcısı forumların daha özgürlükçü ve demokratik bir söylem kurması gerekmez mi? Tabii muhalefetimiz sadece, AKP iktidarına ve R. T. Erdoğan’ın otoriter/faşizan tarzına karşı olmakla sınırlı değilse…
Yok eğer ister askerî isterse yargı-polis vesayeti biçiminde olsun, Kürt sorunu dolayımıyla 30 yıldır Türkiye’nin başına bela olan “derin devlet” olgusunun kendisine karşıysak, alternatif bir söyleme ihtiyacımız var. Bunca sömürü ve yolsuzluğun ancak halkın siyasete örgütlü katılımıyla sınırlanabileceğini düşünüyorsak, daha fazla demokratikleşme talep etmemiz gerekiyor. Kendi önerimi aşağıda ifade etmek istiyorum.
Barış ve Halkın Siyasete Örgütlü Katılımı
Bence muktedirler arası bu çatışmada öncelikle gündeme getirmemiz gereken, yolsuzluk ve rüşvet değil, derin devlettir. Zira asıl ortaya dökülen, teşhir olan yeni “derin devletin” işleyiş tarzıdır. Sömürü ve yolsuzluğun bu boyutlara varması ise, muktedirlerin devlet gücünü ezilenlere karşı hiçbir sınırlamaya tabi olmadan kullanabilmesinin sonucudur. Kentsel dönüşüm mağdurlarının haklarını savunan avukatları, ÇHD üyelerini, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Özel Yetkili Mahkemeler marifetiyle bir gecede hapse tıkabiliyorsanız, sömürüyü katmerleştirip rantı da cebe indirmeniz içten bile değildir.
Derin devlet dediğimiz şey aslında, 12 Eylül Anayasası, toplumun siyasal alana örgütlü katılımını engelleyen bütün yasakçı yasalar, seçim barajı, TMK ve olağanüstü yargılama usullerinin imkân verdiği hukuk dışı uygulamalar bütünüdür. Mevcut ve gelecek iktidarlar için son derece kullanışlı araçlar olan bu anti-demokratik uygulamalar, meşruiyetini Kürtlerle savaş ya da egemen söylemle “terörle mücadele” üzerine kurdu. O halde barış sürecinin devamı ve sahici bir barışın tesisi, gerçek bir demokratikleşmenin olmazsa olmaz koşulu. Yoksa Kürt halkını ve toplumsal muhalefeti bastırma aygıtı olarak derin devlet yapıları şu veya bu biçim altında sürer gider. Yolsuzluk skandalları biter, ama derin devlet(ler) bitmez.
Hikâye nasıl gelişti, hepimiz biliyoruz. AKP, 27 Nisan (2007) muhtırası ve kapatma davalarının üstesinden gelebilmek için Cemaatle işbirliğini arttırdı ve yeni bir vesayet biçimi olarak yargı-polis cuntası (ya da “paralel devlet”) böylece kurumlaştı. Sonra AKP Hükümeti bu “yeni” derin devleti, toplumsal muhalefete karşı kullanmaya başladı ve ortaya Gezi Direnişi’ni de tetikleyen otoriter/faşizan bir iktidar biçimi çıktı. Çekirdeğini Cemaat’in oluşturduğu yeni “yargı/polis devleti”, 2009’tan itibaren KCK davalarıyla Kürt halkına, çeşitli “komplo” davalarla sol yapılara, öğrenci muhalefetine, muhalif hukukçu ve gazetecilere saldırdı. Sonuçta hakkını arayan her kesim, yeni derin devletin hedefi haline geldi. Şimdi, son derece ironik şekilde, ülkenin başbakanı “derin çetelerden” dert yanıyor; çünkü aynı mekanizmalar kendine ve hükümetine karşı uygulanıyor.
AKP ve Cemaat çatışmasıyla, Kürtleri ve toplumsal muhalefeti sindirmekte kullanılan derin devletin mekanizmaları, yöntemleri, medya taktikleri vs. deşifre olurken, niçin her türlü derin devlet mekanizmasının tasfiyesini istemeyelim? Niçin son sürüm derin devletin zeminini yarattığı hukuk dışı yargı kararları ve tutuklamaların geçersiz sayılmasını talep etmeyelim? Üstelik korkulması gereken “vesayet rejimi” ve “otoriterliğin”, sadece askerî vesayet rejiminden ibaret olmadığı ortaya çıkmışken.
Öyleyse niçin forumlar olarak, Cemaat veya CHP’ye yedeklenmek yerine, kalıcı bir barış ve demokratikleşme için mücadele etmeyelim? “Fırsat bu fırsat, AKP’yi düşürelim” demek yerine, neden barış sürecinin başarısı ve ezilenlerin haklarını arayabilmesi için derin devlet yapısının temel direkleri olan TMK ve özel yetkili mahkemelerin lağvedilmesini toplumsal bir talep haline getirmeyelim? Niçin “her yer barış, her yer demokrasi” demeye getirmeyelim?
Devamını oku ...

2014’te Krizin Seyri ve Olasılıklar

YAPISAL KRİZ YENİ EVRELERLE YOĞUNLAŞIYOR
Kapitalizmin yapısal krizi 2008 sonrası bir dizi iç evre ve salınım yaşadı. Her evre, krizin derinleşmesine ve yoğunlaşmasına yol açtı.
Küresel düzeyde farklı biçim ve fazlarda gerçekleşen kriz, birbirini besleyen, tetikleyen bir içerik kazandı. Kapitalist entegrasyonun 21. yüzyılda ulaştığı olağanüstü boyut ve spekülatif sermayenin yıkıcı hareketleri ve küresel borsaların enfekte edici etkisi, krizin yayılmasını, yoğunlaşmasını ve derinleşmesini beraberinde getirdi.
Kriz Avrupa kıtasında, 2009 sonrasında, kamu borç krizi ve zombi bankacılık krizi şeklinde biçim aldı. ABD’de 2008’de, konut piyasalarındaki çöküşle başlayan kriz, borç tavanı ve borç krizi şeklinde tezahür etti. Ayrıca son 5 yıllık süreçte küresel bazda, finansal dalgalanmaları beraberinde getirdi. Küresel ekonomi altüst oldu. Bu süreçte hem metropollerde, hem de periferide kamu borçları olağanüstü boyutlara yükseldi.
YAŞANAN YIKIM II. DÜNYA SAVAŞI’NIN YARATTIĞI BOYUTA ULAŞTI
Küresel düzeyde ticarette ve sanayide şiddetli deformasyonlar yaşandı. Büyüme oranlarında, iyileşmeyen düşüşler görüldü. Radikal sosyal yıkım programlarıyla yoksulluk ve sefalet küreselleşti. Sistematik yoksullaştırma, mülksüzleştirme, işşizleştirme ve güvencesizleştirme politikalarıyla kitleler enkazlaştırıldı.
Son 5 yılda yaşanan tahribat, ikinci paylaşım savaşı sonrası ortaya çıkan maliyete ulaşmış durumda. Kapitalist devletlerin krizin tahribatından kurtulmak için 12 trilyon dolara ulaşan operasyonları sonuç vermedi.
Krizin katastrofik döngüsü sürüyor. Her evre bu döngüyü besliyor. Enerji biriktiriyor. Kapitalist entegrasyonun ulaştığı düzey merkez, periferi etkileşimini şiddetle yükseltti. Katastrofun merkezden çevreye, çevreden merkeze yayılım hızı ve riski olağanüstü arttı. Özellikle son 5 yıldır yaşanan finansal gelgitler ve şiddetli türbülanslar bu yönün aktüel pratikleri olarak dikkat çekti.
FED Mayıs 2013’te, parasal genişlemeye son vereceğini açıkladı, karar IMF tarafından küresel ekonomi için tehlike olarak tanımlandı. Ardından FED, yıl sonunda aylık 10 milyar dolarlık daralmaya gitti. Daralma, başta Türkiye dâhil, “yükselen piyasaları” sarstı. Bu gelişmeler çözümlememizi güçlendirmektedir. Kapitalist entegrasyon düzeyi ve spekülatif sermayenin olağanüstü hareketleri, ortaya çıkan bir “sorunu”, hızla küresel bir “soruna” ve yıkıma dönüştürüyor.
İSYAN ENTERNASYONALLEŞİYOR
ABD, AB ve BRICS dâhil ikinci kuşak kapitalist ülkelerde kamu borçlarının ulaştığı boyut, küresel ekonomide ciddi riskleri beraberinde getiriyor.
FED’in parasal genişlemeyi yavaşlatma kararı alması ve Mart 2014’te genişlemeyi durduracağını açıklamasıyla, yeni yıl büyük finansal gelgitlere gebedir. Özellikle “Kırılgan 5’li” diye tanımlanan ülkelerin bu süreçten hızla etkilenmesi kaçınılmazdır.
Bunun yanı sıra 2008’de, ABD’de Mortgage piyasasında oluşan spekülatif balonun patlaması gibi, 2014 yılında küresel boyutta benzer bir gelişmenin yaşanması yüksek bir olasılıktır. Bugün birçok metropol ülkede emlak krizi riski artıyor. Özelikle Çin’de yaşanacak bir emlak krizi küresel ekonomiyi altüst edecektir. Çin, emlak krizinin yaşanacağı ilk ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Çin’deki emlak krizi riski yeni bir finansal tsunaminin habercisidir.
Avrupa’da başta İspanya olmak üzere bir dizi Güney Avrupa ülkesinde ve bazı merkez ülkelerde de bu risk artmaktadır. Avrupa’da yaşanan kamu borç krizi ve bankacılık krizi, olası emlak kriziyle derinleşecektir. Başka bir ifadeyle, Avrupa’da krizin yeni evresi ve biçim alışı emlak krizi şeklinde tezahür edebilir. Kamu borç krizi ve bankacılık krizi birbirini tetiklediği ve beslediği gibi, yeni kriz tezahürlerini beraberinde getirebilir. Avrupa’da krizin devamı küresel istikrarsızlık ve küresel finansal gelgitleri kaçınılmaz kılar. Öte yandan başta merkez ve BRICS ülkelerinin yüksek kamu borçlarının bulunması ve alınan her önlemin bu borçları daha da artırması ve bankacılık krizini tetiklemesi, sistemi tam bir çıkmaza sürüklemektedir. Sistem tam anlamıyla zombileşmiştir.
Burjuva iktisatçıların ve finans-kapitalin (The Economist, Financial Times gibi) farklı sözcülerinin 2014 yılında Avrupa’da ve küresel düzeyde resesyondan bahsetmesi boşuna değildir. Bu örtük ama gerçekliğin bir ifadesi olan yaklaşımlar, 2014’ün kritik bir yıl olacağını gösteriyor.
Kapitalizmin yapısal krizi derinleşiyor, küresel boyutta sınıflar mücadelesi gelişiyor, sınıfsal antagonizma yoğunlaşıyor ve şiddetleniyor. Ve isyan enternasyonalleşiyor. 2013 yılı muazzam proleter kitle hareketlerine ve ayaklanmalara sahne oldu. 2013 yılını, 2014’de yaşanacakların habercisi olarak Güney Kore’de genel grevle bitirdik. 2014 yılı kavganın ve mücadelenin yılı olacak... Küresel isyan her coğrafyada mayalanıyor. Yapısal kriz ve yarattığı sonuçlar bu mayayı güçlendiriyor.
Volkan Yaraşır
Devamını oku ...

Gezi Pazarı Müslüman’a Düşman

“Teori saf, pratik kirli” deniliyor bugünlerde. Pratiğin arkasındaki akıl açısından bu önermenin tersi de doğru: “teori kirli, pratik temiz.”
Yani saf, bakir, steril, öz ve pak teorinin kendisinde olduğunu söyleyen özneler, militanlarını sürekli pratiğe teksif ediyorlar. O teorinin geriye dönük olarak bozulmasına izin vermiyorlar. Kendi özneliğini o teorinin taşıyıcılığı üzerinden kuran bir militan, teoriyi tartışılmaz, dokunulmaz, su sızdırmaz ve steril kılmak için sürekli koşturmak zorunda kalıyor. “Sustuğumda ölecekmişim gibi hissediyorum” diyen Žižek gibi, sürekli bir pratik koşturmacayla geçiyor ömür. 22-23 yaşında da defter kapatılıyor, solculuk şalteri iniyor, kırk-elli yaşındaki ağabeylerine, ablalarına hasetle ve nefretle bakılıyor sonra. Çünkü o yaşa geldiğinde devrimci ya da komünist olmayı gözü hiç kesmiyor. Sürekli koşturmacanın, çatışmanın böylesi bir gerekçesi de var: o ağabeylerinin, ablalarının o barikata gelemeyeceği kesin olarak biliniyor. Dolayısıyla bu zihniyetin Gezi sürecinde takma bacağını TOMA’ya vuran insanı anlaması, örgütlemesi mümkün değil. O, Hitler’in SA’ları gibi, yaşlı, toplum dışı, barikat dışı dünyayı redde tabi tutmak, politikanın sadece barikattan müteşekkil bir şey olduğunu düşünmek zorunda. Buna dair gevezeliklerin Marksist, anarşist vb. sosuna bandırılması arasında bir fark yok. Hele ki “bugün barikat halk meclisidir” türünden gevezelikler, sadece barikat seviciliğinin, o barikat fotoğraflarını pazarlamanın ifadesi. Barikat, politik ve devrimci mücadelenin yegâne alanı, çünkü sol sadece poz, zarf, şekil ve sonuç satıyor. Cisimle, mazrufla, özle ve nedenle ilgilenmiyor. Daha doğrusu bunların sadece kendi varlığı olduğunu düşünüyor.
Söz konusu teorik öznellik, kendine göre bir pratik militanlık kuruyor. Sadece kendine uygun bireylere sesleniyor, kitlelere değil. Teorinin sarsılmazlığı, dokunulmazlığı, dönüşmezliği o militanda temsil olunuyor. Dolayısıyla en büyük tehlike aslında kitlesel başkaldırılar, kırılmalar, politik depremler… O barikatlarda dökülen kana ve tere esasen kimin küfrettiği, tam da o başkaldırılarda, kırılmalarda, depremlerde tüm çıplaklığıyla görülüyor. O kan ve ter teoriyi sokağa akıtıyor aslında. Ama teorinin mülk sahipleri, kanı ve teri çamaşır suyundan geçirip tekrar kendi kasalarına kilitliyorlar.
2003 1 Mayıs’ında bir örgüt 1 Mayıs alanına sadece AKP’yi hedef alan pankart ve dövizlerle geldiğinde, herkes o örgütle dalga geçiyor. “Hükümete değil, devlete” o da yetmedi, “devlete değil emperyalizme”, o da yetmedi,” emperyalizme değil kapitalizme” karşı mücadele edilmesi gerektiğini söyleyip duruyorlar. Herkes teorisiyle bir sema, bir kat üste çıkıyor hemen. Kimsenin sömürü ve zulmün hüküm sürdüğü bu katla teması yok aslında. Kaçırılan, semaya, metafiziğe atılan nedir? Bugün “hükümet istifa” düzlemine nasıl gelinmiştir?
19 Aralık oluyor, devrimciler katlediliyor, deniliyor ki, “asıl operasyon dışarıya, tahkimat yapmak lâzım, düzen bizi tek tek hücrelere kapatacak.” İtiraz dil olup konuşuyor sürekli. Gardiyanlar iki kişilik hücrede bir devrimciye az, diğerine çok yemek veriyorlar. Hikmet Sami Türk, “devrimcilerin de insan ve birey olduklarını onlara hatırlatmak istiyoruz.” diyor. Tasfiyeyi buradan kuruyor. Şimdi bu cümleler, Gezi parklarında ânın manifestosu niyetine piyasaya sürülüyor. Bugün o insan ve bireyler, Fethullah’ın kolektif İslam ve devrimci Kürt hareketine düşman olan liberal siyasetinin peşinden gidiyorlar. Olta da zoka da burada aranmalı.
Beklenen sayfa, solun haberi olmaksızın, 2013 Mayıs’ında açılıyor. Hayal âlemi tehdit altında. Daha geriye kaçılıp hayal âlemi orada kuruluyor. Solun o saf, tertemiz, su sızdırmaz teori taşıyıcıları kendilerine gün doğduğunu düşünüyorlar. Ama ortalık toz duman. Bu ortamda koca koca örgütler geri çekiliyorlar ve ortalığı facebook, twitter ortamının sözde “örgüt”leri kaplıyor. Bu örgütler, bir ânda, derin bir şizofreniyle, o sanal âlemden kitleleri yönettiklerini, onlara bilinç aşıladıklarını ve kitle içinden devrimci hat açtıklarını düşünmeye başlıyorlar. O insanlar ve bireyler, kimlik siyasetine kapanıyorlar. Sanal âlemde dönen “e-politika” e-ticaret hâlinde arz-ı endam ediyor. Devrimci şiddet ve devrimcilik de bir kimlik olarak belirli bir reyona konuluyor. Kitlenin değil, bireyin yiğitliği ve cesaretine ikinci yenici nağmeler düzülüyor, o satılıyor. Zira sadece o bireye sesleniliyor. Kitle bireylere bölünüyor, birey kendi kârhanesinin kapısına kul ya da kuyruk ediliyor. Tasfiyenin işaretleri burada aranmalı…
Gezi pazarı tam da bu aşamada kuruluyor. Gezi yeli duruyor, başka bir moment geliyor, Fethullah saldırıya geçiyor, AKP direniyor, karşı saldırı gerçekleştiriyor, Gezi pazarının kendinden menkul özneleri bir ânda tekrar çıkıp kitleleri yönetebileceğini, devrimci hat açabileceğini düşünmeye başlıyorlar. Üstelik nesnellik öyle tiksinti verici bir şey ki, devrimci hat sadece kurulabiliyor, oluşmuyor. O başlatıyor, o bitiriyor, tam bir esnaf-zanaatkâr solculuğu!
Bu solculuk sadece kendisini tanıdığından, sadece kendi teorisini muhafaza ettiğinden, sürekli, daima, kesintisiz bir çatışma ânına işaret edebiliyor. Çatışmanın ne’liği üzerine bir tartışmaya asla izin vermiyor. Nesnellik tiksinti vermiyor aslında, nesnelliği bir tek o gördüğünden, nesnelliğe dönük teorik analiz imkânı kapı dışarı ediliyor, kendi teorisinin tali, geçici, kısmî ve parçalı olduğunun görülmesi istenmiyor. Böylelikle verili gerçek tam da düşman gibi koruma altına alınmış oluyor. İki kardeş birbirini pazarda buluyor, sarılıyorlar ve “kardeşlik zamanı” deyip bilboardlara poz veriyorlar. İslam’ın ne’liğini unutmuş olanla devrimciliğin, solculuğun ne’liğini unutmuş olan bir ânda kolkola giriyor. Şefkat Tepe’sinde çaylar yudumlanıyor, suyun başını Kollamak üzerine sohbetler ediliyor.
AKP’nin bir hamle olarak mustazaflara, kendi fukara tabanına oynadığı açık. Gezi pazarının liberal orta sınıf siyasetine râm ve kul olmuş bu solcular diyorlar ki, “o tabanın Allah belâsını versin.” Peki nesnel olarak AKP’cilik yapan kim? “Onun kitlesini devrimcileştirelim, bölelim” diyen mi, yoksa “o kitlenin AKP’nin varlığında kemikleşmesine hizmet edelim, kendimizi ona karşı kuralım” diyen mi? Taksi Şoförü filmindeki Robert de Niro gibi, aynanın karşısına geçip “ben devrimciyim, benden daha devrimci yok!” demek, devrimci politika veya Marksizm için ne ifade ediyor örneğin?
Bir yanıyla bu solculuk, kendi saf, steril, mutlak ve su sızdırmaz teorisinin uygulanması için pragmatik adımlara meylediyor, bunu siyaset yapmak zannediyor. Bu teori-özne, teoriyle kurulan özne, bugün yıldızının parladığını düşünüyor. Neden?
Nedeni şu: o teorinin kitlelerce anlaşılmasının önünde iki engel var. Biri Kürd hareketinin “yol açtığı” milliyetçilik, ikincisi din. Saflığının pazarlanması için bu iki ideolojinin sahadan çekilmesi gerekiyor. Bir ara bunların yanına ilişiyor, hatta içine giriyor, tasfiye ediyor, sonra o sırdaki ses emredince, geri yuvasına dönüyor. Artık AKP’nin yıpranması, düşmesi sayesinde ya da verili iktidar ve siyaset boşluğunda kendisine yol açılacağına dair bir umut besleniyor. Umut fakirin ekmeği!.. Özünde sol siyaset tam da efendilere gizli mesaj vererek, “Kürd’ü ve Müslüman’ı tasfiye etmek istersen, ben hep buradayım, bilesin.” diyor.
Tam da bu nedenle, lütufkâr, üstenci bir üslupla, Kürd hareketi Kürdistan sınırlarına hapsediliyor, buranın sokaklarından temizleniyor. En fazla, vurucu güç, sokak serserisi ya da şiddetin doğal ama zavallı bedeni olarak görülüyor. “Kürdler de barikatlarda iyi dövüşüyor canım!” deniliyor, ama o kadar. O Kürd’ün siyaset yapabileceği akla bile getirilmiyor, yapsa, o siyasete örtük ya da açık küfrediliyor. Hele ki bireyin iç sızısı olması gereken bir dinin toplumsal, politik meselelere el atması tahammül edilir bir şey değil. Bu solculuğa Marksizmden cephane taşımak nafile.
Kemalizm, özünde, Kürd ve Müslüman düşmanlığı demek. Sol, Gezi’yle birlikte o kadar uzak durmak istemesine, alanı neredeyse dürüp başka yere taşımaya niyetlenmesine rağmen, Kemalist ağa yakalanıyor. Öznelliğini o Gezi pazarında tam da Kürd ve Müslüman dışılık, hatta bunlara yönelik düşmanlık üzerinden kuruyor. AKP’nin gemisinin sallandığı ortamda kendi kayığına binenler olacağı düşüncesiyle, ona bulaşmış Kürd’ü ve Müslüman’ı ayıklamaya başlıyor.
Esasında bu, 2010’daki referandumun solda yarattığı psikolojinin bir devamı. Orada da yekpâre bir “yüzde kırk iki” gören solun gözleri kamaştı ve oraya doğru yelkenini şişirdi. Teorilerine dokundurtmayanlar, bir ânda Marksist olmadıklarını, Marksizmi salt referans noktası olarak gördüklerini söyler oldular. Gezi’nin tarihsel-toplumsal olarak ne söylediğine ilişkin tartışmalara bakıldığında, o yelkenin hangi rüzgârla şişirildiği apaçık görülüyor aslında... Siyaset ne satranç tahtasında yapılıyor ne de aritmetikle bir alâkası var.
Bugün eskinin Kürt’çüleri, Müslüman’cıları, ezilencileri, gemiye doğru kürek sallıyorlar. Bu hamlenin kendilerini güçlendireceklerini zannediyorlar. Somut düşmana işaret etmekle kendi soyutluklarından kurtulacakları vehmine kapılıyorlar. “İyi de biz niye soyutuz?” diye sorana rastlanmıyor. Bu yönelimin burjuva siyasetinin tam göbeğinde olduğu, teorik dogmatizm sebebiyle görülmüyor. “Bu pazarda bize de bir şeyler düşer elbet” umuduyla, küçük esnaf gibi avuçlar ovuşturuluyor. Buna “friksiyonist siyaset” demek pekâlâ mümkün.
Fethullah’ın artık “kültürel Atatürkçü” olduğu dillendiriliyor bugün. Kültürel Müslümanlarla kültürel Atatürkçüler orta sınıf solculuğunda buluşuyorlar. AKP’yle mücadelenin böylesi bir solculuğa muhtaç olduğunu düşünmek yanlış. En devrimcisi de, marksisti de bugün kültürel Atatürkçü! Atatürk, Müslüman’ın Peygamber’ine tercih ediliyor bir biçimde. “Sadece kendi kurduğumu ve kendi yıktığımı tanırım ben” diyen öznelci, bu hengâmede bir ânda yeni kurulumun parçası oluveriyor ama bunu bizzat kendi öznelliğinin yaptığına kendisini ve başkalarını inandırıyor.
Gezi pazarı bir kurgu olarak solun oluştuğu yer. Burada pak, saf ve steril olmak alıcı bulduğundan, sol Kürd’e ve Müslüman’a karşı olan yeminli bileşenlerini pazarda öne çıkartıyor. Kürd’ü ve Müslüman’ı bir süre sömürüp, kullanıp atacağını zannedenler de hemen tezgâh açma derdine düşüyorlar. Lenin ve bilcümle anarşizmler yan yana diziliyor. Marx-Engels’in ve Lenin’in ısrarla üzerinde durduğu, ara kademeleri, aşamaları gören, sabrı öne çıkartan uzun erimli politik mücadelesi yaşanan coşkuya ve panayır hâline feda ediliyor. Dolayısıyla mevcut dönem, politik mücadelenin uzun soluklu fedailerini kesinlikle doğurmuyor. Hele ki ilgili dönemi tarihsel-toplumsal bağlama oturtup buraya dair söz üretmeye çalışan dailerin kelleleri bir bir alınıyor.
Kadın, “Kılıçdaroğlu Tayyip’in g.tünün kılı” diyor, bu videoya ufak bir müdahale yapılıyor, sanal âlemde dolaştırılıyor. AKP tabanı kıl yumağı olarak takdim ediliyor. Orta sınıf solculuğu, bu kadın gibi olmadığına şükrediyor, gururu okşanıyor, okuduğu okulları, diplomasını anımsıyor, İspanyolca küfredebildiğini gösteriyor, kadın üzerinden liberalizmin pisliğine batmış bir kentli yaklaşım aklanıyor. Varsın birileri bu orta sınıf solculuğuyla “yüzde doksan dokuz” olduğunu düşünsün, o kadın kendisine edilen hakaretleri günbegün bileyliyor. Yıldızının artık parlayacağını düşünen sol için o kadın zaten konu dışı, önemsiz, değersiz, çöplük… Tıpkı Tayyip’in Roboskî’li gençleri gördüğü gibi.
Bu solun bir kesimine akıl hocalığı yapan Yalçın Küçük, tam da bu momentte, gemi azıya alıyor, Tayyip’in sara hastası olduğuna ilişkin tezini doğrulamak için küfrünü Hz. Muhammed’e yöneltiyor, o kadar avcılığını yaptığı Yahudiler gibi Peygamber’e “sara hastası” diyor. Küçük nezdinde sol, o kadına değil, Peygamber’ine de küfretmeyi maharet sayıyor. Bu, hapisten çıkış için gerekli görülüyor. “Bu İslam’dan eşitlik, özgürlük, adalet, sosyalizm, mücadele falan filan asla çıkmaz” demek, efendilerin bahşettiği bir görev olarak üstleniliyor.
Gezi pazarı Haziran Kıyamı’nın geride bıraktıklarının tezgâha yerleştirilmesiyle oluşturuldu. Komünistin, bu pazardan, panayırdan kısa günün kârını toparlayıp mahallesine dönen işportacıdan farklı bir tavrı olması gerek. Kürd’e ve Müslüman’a karşı kurulan pazar terk edilmeli, tezgâhlar parçalanmalı, bugün yaşanan yarılmada kendine uygun bireylerle değil, uygunsuz, ucu açık, kontrolsüz, öfkeli, çelişkili, öne çıkan kitlelerle buluşulmalıdır. “Cemaat’in yeni kuşağı” ile anlaşabilenlerle geçmişten gelen tüm teorik, ideolojik ve politik bağlar kesilmelidir. Bağ, şirketleşen devletle bağları gerilen kitlelerle, devletleşen şirketlere karşı birbirine bağlanan halkla kurulmalıdır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Roboskî’yi Unutma

Ben bugün bu kürsüden vicdanı olanlara seslenmek istiyorum. Vicdanı olmayanlara söyleyecek bir söz kalmadı zaten.
Hükümetiyle, devletiyle, medyasıyla, bu parlamentonun büyük çoğunluğuyla bu vicdan muhasebesinde zaten sınıfta kalındı. Ama ben vicdanı olan, insanlığa saygısı olan, kendisine “insanım” diyenlere seslenmek istiyorum.
O köyde ne yaşandı?
Bunu anlamak, bunu hissetmek isteyenlere seslenmek istiyorum.
Göz göre göre, açık, planlı bir katliamla karşı karşıyayız. Bu gerçeği gizlemeye hiç kimsenin yalanı yetmeyecektir. Oradaki binlerce insan bu gerçeği biliyor. Olsa olsa bu gerçeği oraya ulaşma imkânı olmayan Batı’daki Türk yurttaşlarımızdan gizleyebilirsiniz. Ben onların vicdanına sesleneceğim buradan. Ben buradan, vicdanlı Türklere sesleneceğim. Türkiye’nin batısında yaşayan, oraya eli kulağa yetişmeyen insanlara sesleneceğim. Orada neler yaşandığını anlamak için de küçücük birkaç tane orada yaşananların, tanıklıkların yaptığı değerlendirmeleri anlatacağım.
Savaş uçakları, on üç, on dört, on beş yaşındaki çocukları bombaladığında, çocuklar saklanmak için katırların karnının altına saklandılar. Çocuk aklıyla kendilerini böylece bombalardan koruyabileceklerini zannettiler. Ve o çocukların bedenleriyle parçalanmış katırların bedenleri, kanları birbirine karıştı.
Bu tablo karşısında tüyleri ürpermeyenin insanlığından şüphe ederim ben. O çocuklar tir tir titrediler, savaş uçaklarının gürültüsü, bombaların altında. Korkudan saklanacak kayalıklar aradılar kendilerine. El ele tutuştular. Parçalanmış cesetlerini kayalıkların altından çıkarttığımızda korucu çocuğuyla diğer ailenin çocuğu el ele tutuşmuştu. Belki el ele tutuşursak ölümden kurtuluruz zannettiler. Bu kadar çocuklardı onlar. Bunu anlamayan, bu tablo karşısında tüyleri ürpermeyenin, bu tablo karşısında özür dilemeyi aklından geçirmeyenin, bu tablo karşısında vicdan muhasebesi yapmayanın insanlığından şüphe ediyorum ben.
Yine o çocuklardan birisi Kelime-i Şehadet getirerek kendisini belki bombalardan, belki ölümlerden koruyabileceğini zannetmiş. Cesedini bulduğumuzda işaret parmağı havadaydı. Oradan kurtulanların ifadesiyle, Kelime-i Şehadet getirerek o bombaların altında can vermişti. Bu tablo karşısında kendisine “Müslümanım” deyip de utanmayanın, bundan hicap duymayanın, bunun hesabını sorma gereğini duymayanın insanlığından da, İslamiyet’inden de, inancından da şüphe ederim ben.
Ne yaşadık orada? Herkes biliyor. Ne kaçakçılığı? Neyin kaçakçılığı? Bir paket sigaranın kaçakçılığı mı olur? Buralarda trilyonları götürürken, devletin cebindekilerini çar çur ederken, yağmalarken, vergi kaçakçılığı yaparken, kaçakçılıktan bahsetmiyorsunuz. Bu ülkenin ekonomisinin yarısı kayıt dışıdır. Budur kaçakçılık işte. Bankaları hortumlayanlar nerede? Büyük kaçakçılık, vurgun yapanlar nerede?
Bir ekmek parası için, kendi toprağında, kendi köyünün iki kilometre ötesine gitmiş diye, buna mı kaçakçılık diyorsunuz? Bu mu sizin vicdanınız? O köylüleri gidin görün, anlamak için gidin görün. O köylülerin evleri Türkiye sınırında, tarlaları Irak sınırı sayılan yerdedir. Sizin deyiminizle, o köylüler her gün “kaçak” olarak sınırı geçip tarlalarında ekin biçiyorlar. Hayvan otlatıyorlar. Ne sınırı, neyin kaçakçılığı?
Yok mu vicdanınız sizin, yok mu insanlığınız? Ve senelerdir orada karakolun gözü önünde devletin bütün yetkililerinin bilgisi dâhilinde, gün ortasında, açıkça yapılan bir faaliyeti, “bilmedik, görmedik terörist zannettik, operasyon kazası oldu” demek için vicdanlarınız bu kadar mı köreldi, bu kadar mı insanlığınızdan çıktınız?
İnsan otuz beş canın, on dokuzu çocuk olan otuz beş canın öldüğü bir ortamda, bir trafik kazasıysa bile, dili varmaz “ne yapalım bir kaza olmuş” demeye. Önce bir vicdan muhasebesi yapar, önce kendi insanlığını sorgular, önce yaşanan acıyı paylaşmayı bilir, önce üzüntü duyar. Ama biz bu hükümetten yirmi saat sonra “operasyon kazası” lafını duyduk. Kimsiniz be, kimsiniz siz? Otuz beş kişinin katledilmesi, ölümü karşısında nasıl bu kadar umursamaz, bu kadar haddini bilmez, bu kadar insanlıktan çıkmış olabiliyorsunuz? Önce çıkacaksınız, özür dileyeceksiniz, af dileyeceksiniz, üzüntü duyacaksınız. İnsansanız eğer, vicdanınız varsa eğer. Ama bunu yapmadan, sanki sinek ölmüş, sanki iki tane tavuk ölmüş gibi, “operasyon kazası” diyorsunuz. Utanın utanın, hicap edin. Kendinizden utanın.
Ne terörü, ne terörle mücadelesi? Doksan yıldır bu memlekette terörle mücadele diye diye yapmadığınız katliam mı kaldı? Doksan yıldır, “eşkıyayla mücadele”, “şakiyle mücadele”, “isyancıyla mücadele”, “teröristle mücadele” adı altında bir halkla mücadele ediyorsunuz. Bir halkı katlediyorsunuz. Kürt halkını ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz. Ortada terör sorunu yok, herkes bunu çok iyi biliyor. Otuz yıldır bu memlekette ne yaşanıyor? Orada ölenler kimin çocukları? Nereden geliyorlar, nereye gidiyorlar? Sordunuz mu vicdanınıza?
Bu ülkenin genelkurmay başkanı bile çıkıp dedi ki, “kırk bin kişiyi öldürdük. Beş kere boşalttık dağları ama bu sorun bitmiyor. Siz hâlâ bu gerçeği anlamadınız mı? Orada bir halk var, bir halk. Bir halkın hakları var. Bir halkın inkâr edilen kimlik sorunu var. Kürt sorunu var. Terör sorunu yok. Ve bir de insanlık sorunu var, bir de vicdansızlık sorunu var. Sorun budur işte, bunu göreceksiniz.
Bunun hesabını soracağız. Bu katliamı göz göre göre, gündüz vakti katırlarıyla, karakolun gözü önünde, otuz beş canı dönüşte katlederek Kürt halkına gözdağı vermeyi düşünenler görecekler ki bu katliamın altında kendileri kalacaktır. Kimsenin ölümden korkusu yok. Ölümden öte köy mü var? Önemli olan vicdanını yitirmemektir. Önemli olan “bu ülkede barış içerisinde kardeşçe ama eşit olarak yaşabiliriz” demektir. Bu eşitlik duygusunu kabul edebilmektir.
Neyin üstünlüğünü taslıyorsunuz bize? Neyiniz bizden fazla? Türklerin Kürtlerden neyi fazla? Hitler’in, Almanların Yahudilerden neyi fazlaydı? Hepimiz insanız, insan. Ortak paydamız budur. İnsanların da hakları vardır. Kimlik hakları da bunlardan birisidir. Bunu kabul edeceksiniz, bunu göreceksiniz. Bu ülkede eşit yurttaş olarak özgürce herkes kendi kimliğiyle özgür yurttaşlık haklarına sahip olarak yan yana onurlu bir yaşamı paylaşabilir. Ama onursuzluğu asla kabul etmeyeceğiz, bin kere katliam yapsanız da asla kabul etmeyeceğiz. Kimliğimizden vazgeçmeyi, kültürümüzden vazgeçmeyi, insanlığımızdan vazgeçmeyi bin kere katliam yapsanız da tercih etmeyeceğiz.
Şunu çok iyi bilin. Bunu vicdanı olmayanlara söylüyorum. Bunu insanlığı olmayanlara söylüyorum. Bu katliam karşısında suskun kalıp edebiyat yapanlara söylüyorum.
Birileri bize diyor ki, “kök salmanıza izin vermeyeceğiz.” Neyin kök salması? Biz bu topraklarda bin yıllardan beri varız. Köklerimiz o kayaların, taşların, Cudi’nin, Gabar’ın, Ağrı’nın, Munzur’un ta en derinliklerindedir. Buradayız, tarihten beri varız, bundan sonra da var olacağız. Neyin kök salmasıdır? Köklerimiz burada zaten. Atalarımız burada, dedelerimiz burada, mezarımız burada, dilimiz burada, kültürümüz burada. Neyin kök salmasına izin vermiyorsunuz siz? Haddinize mi? Bu ne biçim cümleler? Bu cümleleri kuranlar utansınlar? Bu cümleleri kuranlar bu ülkede bin yıllardan beri bu topraklarda yaşayan Kürt halkının varlığını inkâr eden zihniyetin bugünkü göstergesidir.
Bu öfkemi, bir kadın olarak, bir insan olarak, bir anne olarak haklı görüyorum. Ben gittim, ben yaşadım. Ben orada o kadınlara sarıldım. İki kardeşini, üç kardeşini yitirmiş genç kızlara sarıldım. Ne yaşadıklarını çok iyi biliyorum. Yüreğiniz varsa, insanlığınız varsa, özür dilersiniz. Acılarını paylaşırsınız. Siz de onlarla kucaklaşırsınız. Ama “operasyon kazasıdır”, “terörle mücadeledir”, “kök salmalarına izin vermeyeceğiz” gibi laflarla bu halkın yanına yaklaşamazsınız. Bu kadar açıktır. Nerede durduğunuzu bileceksiniz. Her insan kendi yerini kendisi tayin eder. Duruşuyla, söylemiyle, politikasıyla, yaptıklarıyla, insanlığıyla kendi yerini kendisi tayin eder.
Bu insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Peşini bırakmayacağız. Sonuna kadar, uluslararası hukukun el verdiği bütün olanakları kullanarak bunun hesabını soracağız. Buna emir verenler, talimat verenler, bombaları yağdıranlar, o çocukların, o gencecik fidanların bedenlerini paramparça edenler bu halka hesap verecek. Birileri çıkıp diyor ki, “Kasıt yok, özür de yok, tazminat var.” Utanın be! Bizim kültürümüzde buna ne diyorlar biliyor musun? “Kan parası.” Param varsa, cinayet işlerim, parasını öder üstünü kapatırım.” Şimdi “devletim, gücüm var, cinayet işlerim, parasını verir üstünü kapatırım” mı diyorsunuz? Utanın be! Bu Ortaçağ’da bile kabul görmeyen, bugün bu toplumun reddettiği kan parası kültürüyle, “gücüm var, iktidarım var, param var, kan parası öderim” diyorsunuz.
Gültan Kışanak
03.01.2012

Devamını oku ...

Şirket

AKP, devletin şirket gibi yönetilmesidir. Egemenler böyle yönetilmesini emretmiştir. Şirket, mevcudiyeti gereği, Allah’a şirk koşmak zorundadır. Şirk koşan, ortaklaşmayı bilmez. Zaten ortaklaşmamak için şirk koşmaktadır.
Uzun zamandır kapitalistler arasında şirketlerin aile şirketinden çıkartılıp kurumsal yapıya kavuşturulması tartışılmaktadır. Buna göre, tek kişinin, ailesiyle birlikte tüm süreçlere hükmetmesi yerine, yukarıdan aşağıya kurumsal bir yapının teşkil edilmesi, iktisadî açıdan bir zorunluluk olarak görülmektedir. Fethullah operasyonu bu kurumsallık içindir, içredir.
Operasyonun derdi, tasası, devletin şirket gibi, şirket olarak yönetilmesine karşı çıkmak değil, onu başka birimleri eşit gören belirli bir kurumsal yapıya kavuşturmaktan ibarettir.
Şirketlerin kişisel gelişim, yönetişim süreçleriyle becerdiği bir husus da çalışanlarını şirketin parçası kılmaktır. Onları şirket gövdesinin önemli birer uzvu olduklarına inandırmaktır. Böylelikle bir molada geçirilen zaman bile şirket içi ve şirket için harcanacak, kâr çoğaltılacaktır. Bugün şirketler birer küçük AKP; AKP de merkez holding olarak çalışmaktadır. “800 TL çok para” diyenlerin yönetici, müdür oldukları bu mekanizmada milyon dolarlar paradan bile sayılmayacak, ayakkabı kutularına zulalanacaktır.
Bu açıdan, “çalınan senin paran” demek, dedirtmek, tam da söz konusu ikna gayretine ortak olmaktır. Devletin malı denizse, insanları balık olduklarına inandırmak sorunludur. Şirketin yönetilme tarzı üzerinden kopan kavgada halkı şirketin batmamasına örgütlemek tehlikelidir. Bu gayret, halkı şirkete daha fazla kul-köle edecektir.
“Ben de isterem”ci bir zihniyetin kitlelere empoze edilmesi yanlıştır. Birilerinin oturup rüşvetin toplamını yurttaş sayısına bölmesi ve o yurttaşın, “AKP benden şu kadar çalmış” demesi anlamsızdır. Bugün sol, ne hikmetse, sokağa halkı değil, yurttaşı çağırmaktadır. Buradan motive ve mobilize edilen kitlenin politik bir niteliği yoktur.
Bugün özgürlükçü cephenin öncüsü Fethullah’tır. Bu cephenin solundan ya da sağından kervana dâhil olmak, devletin bekası için elzemdir. Şirket olarak devlet için mücadele etmek, devlet olarak şirketin desteklenmesi için zorunludur.
Fethullah’ın 2009’dan beri aslî yangısının devletin yönetimi meselesi olduğu açıktır. Burada devletin şirket gibi yönetileceği konusunda bir ortaklaşma söz konusudur. Doğal olarak ihaleye fesat, yönetime fitne karışacaktır. Şirket genişledikçe, yerleştikçe, bedel ödemek zorunda kalacak, bu bedel tabii ki halka ödetilecektir. Halk, şirketsiz işsiz, işsizken aç kalacağı korkusuna kul edilecektir. Bu, AKP ile ya da AKP’siz, mevcut rejimi bir biçimde konsolide edecektir.
Kurumsal yapıya dershaneleriyle iştirak etmek isteyen Fethullah ve CEO’ları kendilerine yer bulamayınca feryadı basmış, kirli çamaşırların ucu hafiften gösterilmiştir. Şirketin çok sayıda kirli işinden bir ikisi üzerindeki örtü kaldırılmıştır. Bu hamlenin şirketin bekasına zarar vermesi beklenemez. Hukuk, emniyet, meclis buna göre ayarlanacaktır. Hele ki ömrü bu devlete hizmetle geçmiş Fethullah’ın bu türden bir zararı göze alması mümkün değildir. Yaşanan basit bir pazarlıktan ibarettir.
Fethullah’ın cemaatten hizmete, oradan da camiaya dönüştürülmesi önemli işaretler vermektedir. “Demokratik bir sivil toplum kuruluşu”ndan, şirketin hayır işlerini ve halkla ilişkiler çalışmalarını yürüten bir yapıdan, özerk kurumsal bir aşamaya geçilmiş, deprem gibi momentler üzerinden, halkın kılcal damarlarına ulaşılmış, bir Köy Enstitüsü ve Halkevleri türünden, mevcut devletin tahkimi için çalışmalar yürütülmüş, şimdi de “camia” denilerek, mevcut STK bir parti olmayan partiye evriltilmiştir. Doksanların sonunda “bize sol fethullahçılık lâzım” diyen Ufuk Uras’ın “parti olmayan partisi” Fethullah şahsında devlete bağlanmıştır. Ancak bu bağlanma, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın tahakkümü ölçüsünde mümkün olamamıştır. Bu kesimin işleri bildikleri gibi yürütebilmeleri gerekmektedir. Müdahaleye, ortaklaşmaya ve çeşitliliğe kesinlikle kapalıdır. Aç kurtlar gibi parçalanması gereken bir av vardır orta yerde.
Tayyip Erdoğan’a şahıs olarak bakmak mümkün değildir. O, şirket olmaya mecbur kalan devletin aklı olarak düşünmek zorundadır. Kürt coğrafyasındaki TOMA’nın batıya gelmesi, oranın zaliminin de batıya taşınmasının ön işaretidir. Bugün Fethullah için kullanılan küfürler ve söylemler PKK’ye söylenenlerle aynıdır (misal “paralel devlet”). Bu açıdan Sırrı Süreyya Önder’in “Bülent Arınç bizim gruptaki bir arkadaşın açıklamasını aşırmış, onu okumuş” demesi doğaldır. Fethullah’a sahip çıkmak tabii ki mümkün değildir ama ona yönelik saldırının kitlesel harekete yönelecek saldırının işaretlerini taşıdığı görülmelidir. AKP’ye sahip çıkmak tabii ki mümkün değildir ama ona yönelik saldırının, olası bir Fethullah-CHP-MHP ittifakında (buna Abdullah Gül de eklenmeli) halkın tepesine inecek balyozun şiddetine dair izler barındırdığı söylenebilir. Fethullah’taki özgürlüğe sahip çıkmaya karşı, AKP’deki direncin arkasında duran milletin hassasiyetini anlamak elzemdir. İlkindeki özgürlük alanına yerleşmeye çalışmak, şirketin kapısına bağlanmak demektir. Milletin hassasiyeti ise devletin şirketleşmesine karşı bir dirence, halk iktidarı için bir yol açma iradesine örgütlenebilir. Bu aşamada dikine bir hat nasıl çizilir, ona bakmak gerekir.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Şarkiyatçılığı Kötüye Kullanmak

“Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği”
[Antonio Gramsci]
Şarkiyatçılık/Oryantalizm Kavramının Kötüye Kullanımları: Gezi Sonrasında Şarkiyatçılık Telakkilerini Yeniden Düşünmek
“Oryantalizm” terimini Edward Said icat etmedi ama 1978’de meşhur kitabının yayınlanmasıyla onu teorik gündeme bir molotof kokteyli gibi düşürdü. Fakat terimin eleştirel bir silâh olarak teorik dolaşıma girmesinin ardından, yazarının eleştirel niyetlerinin bu kadar yorumunun hilafına kullanıldığı ya da daha açık bir ifadeyle, milliyetçilik, kültürelcilik ve sağcılığın cephaneliğine taşındığı bir ülke var mıdır Türkiye’den başka?
Bu okumanın masum olmadığı kesin ama asıl önemli olan onun ne tür bir okuma olduğu. Belki de bu, yapısalcı bir zaviyeden, “Batı-dışı” toplumlarda karşılaşılan genel politik-kültürel sorunun işareti olarak değerlendirilmeli: “Batı”ya karşı muhalefetin “Doğucu” bir kültürelcilik kanalında işgörmesi ve “Batı”nın ekseriyetle kültürel bir bütünlük telakki edilerek kültürelci bir Batı-karşıtlığı ya da maddî temeli olmayan bir anti-emperyalizm üretilmesi.
Said’in bu konuda herhangi bir katkısının olup olmadığını ya da varsa bunun ne olduğunu tartışmak, eserin metodolojik sorunlarına dair ayrı bir konu açar; fakat en azından şunu söyleyebiliriz: Eser hakkında sonradan kaleme aldığı yazılarda Said tam da bundan yakındığına göre[1] yazarın niyetlerini aşan bir yorumlama/alımlama ile karşı karşıya olduğumuza hiç şüphe yok.
Fakat yine de, asıl amaç, Said’in “yanlış” yorumlarına karşı onun “hakikati”ni göstermekten ziyade, konunun entelektüel ve politik hegemonya arasında organik bağ kuran bir temel mesele olduğundan hareketle, karşı-hegemonya pratiklerine giden yolları hazırlamak ya da açık tutmaya devam etmektir. Zira, bu kavram (“oryantalizm”) Türkiye’nin iç ve dış politikasında aynı anda iş görebilen son derecede kullanışlı bir politik araç olmaya da devam etmektedir. Aşağıda atıf yapacağımız ve tarihleri 2-7-21 Aralık olan yazıların yanısıra, Tayyip Erdoğan’ın “senior adviser”larından biri olan Ertan Aydın’ın 11 Aralık 2013 tarihli Al Jazerra’de “Talking Turkey: Orientalism Strikes Back” başlıklı bir yazısının yayınlanması şaşırtıcı bir tesadüf olarak görülmemeli. Bu tam da hegemonyaya hizmet eden unsurların muhteşem birlikteliğini ortaya koyan anlardan biridir…
“Oryantalizm” konusu, Ian Almond’un yakın zamanlarda piyasaya çıkan Yeni Oryantalistler kitabı vesilesiyle yeniden güncellendi. Ama yukarıda sözünü ettiğimiz alımlamanın/temellük etmenin ideolojik çerçevesinde… Mesela, kitabın yazarıyla Yeni Şafak’ta yapılan söyleşinin (7 Aralık 2013) başlığı “İçimizdeki Müslüman Oryantalistler”di. Bu “içimizdeki…” tamlamasının kurduğu habis anlam dünyasını kitabın yazarı biliyor mudur ya da -Türkiye’de uzun bir süre bulunduğuna göre- biliyorsa, aslen kendisinin kullanmadığı bu kelimelerin başlıkta yer almasından memnun kalmış mıdır, tam olarak bilemiyoruz tabii. (Fakat burada da yazarın niyetlerini aşan bir ideolojik şaşırtma ve araçsallaştırma harekâtından sözedilebilir. Zira yazarın sorunu “içimizdeki…” diye ortaya koymadığı, kastedilen “içimizdekiler”in kitapta ele alınan birçok yazardan sadece ikisine işaret eden temsil gücü zayıf bir tanımlama olduğu ve en nihayet yazarın asıl niyetini “yeni oryantalistler” olarak başlıkta zaten belirttiği aşikâr).
Bu öyle kapsayıcı bir ideolojik niyetliliktir ki, hem yazarın -Orhan Pamuk ve Salman Rushdi’yi kastederek kullandığı- “Müslüman coğrafyadan çıkmış Batılı yazarlar” ifadesini kapsayabilir hem de “içimizdeki hainler” tamlamasıyla derhal ilişkiye geçerek kültürelci duyguları seferber edebilir. Soğuk Savaş döneminde kültürelcilik, bir ileri (kültürel) modernizm olarak görülen sosyalizme düşmanlık yönünde harekete geçirilmişti; şimdi ise (Yeni Şafak’ın yayıncılık faaliyetini hesaba katarsak) hem sosyalizme karşı hem de Gezi Direnişi’nin meşruiyetini kırmaya yönelik ideolojik bir amaca matuf olarak kullanılabilir (Bu manada, Soğuk Savaş’ın bittiğini düşünmek naifliktir). Neden olmasın? Söyleşiyi yapan kişinin, -eğer bir isim benzerliği değilse- 21 Aralık tarihli Yeni Şafak’ta Gezi’ye destek verenlerin “radyografi”lerini çıkarma mesaisi yapan, bu konudaki yayınların artışını ticari çıkarlara indirgeyen “Gezi Bahane Ekmeği Şahane” başlıklı makalenin yazarı olduğunu da kaydedelim. (“Radyografi”yi tırnak içine aldım. Çünkü bu kelime, Necip Fazıl’ın “özel” siyasi lügatine ait. Büyük Doğu, 1950’lerin sonlarındaki yazılarında mesela, komünistlerin “radyografilerini çıkarma” ve iktidara jurnalleme manşetleriyle çıkıyordu). Ayrıca, Ertan Aydın’ın yazısı da Batı medyasında Türkiye’ye karşı “oryantalist temsillerin arttığı” tezini ileri sürerken, çok büyük ihtimalle, Gezi Direnişi sonrası bir tutumla, yani Gezi’ye yönelik dış basının ilgisine tepki gösteren bir hükümet yetkilisi sıfatıyla hareket etmekte, bu hareketinde de “oryantalizm”i işlevsel olarak kullanmaktadır.
Daha etraflı ele alacağımız yazı, aynı kitap hakkında Zaman’ın kitap eki olan Kitap Zamanı’nın 95. sayısında (2 Aralık 2013) yayınlanmış “Oryantalizmin Yeni Yüzleri” yazısı. İlk önce, yazıda kitabın kapağı yerine -ele aldığı birçok yazardan sadece biri olan- Zizek’in fotosunun yer alması çok tuhaf. “Nedir bu Zizek ilgisi” dedirtiyor. Tabii ki bu Kitap Zamanı’nın popülarite kaygısına dayanan işi olmalı...
Tam bu biçimsel tuhaflığı düşünürken, bu kez içerik ve yazarın tutumuyla ilgili bir başka tuhaflıkla karşılaşıyoruz:
* "Yıllar sonra Said’in öncü eseri, bu defa Frankfurt Okulu’nu Türkiye şartlarında tesis etmek isteyen çevrelerce Şarkiyatçılık başlığıyla yeniden çevrildi. Tarihî bir vakıa olarak ‘oryantalizm’e ‘şarkiyatçılık’ adlandırması yapmak, basit bir şark kurnazlığının ötesindeydi. Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu. Üstelik dünyada postkolonyal bir sürecin yaşandığı apaçık meydandayken. 1970’li yıllarda Marksizm, tüm dünya entelektüelleri üzerinde öylesine baskı unsuruydu ki, Edward Said Rus oryantalizmini, bırakın konu edinmeyi, bu bahsin adını dahi anamıyordu. Fakat bir kere maske düşmüştü ve bunun arkası gelecekti"...
Eleştirinin tutku dozu aşırı, kindar duygulanımlarla, dedektifvari bir üslupla, üç parıltılı kelimeyi biraraya getirerek (ör: "Tarihî bir vakıa olarak ‘oryantalizm’e ‘şarkiyatçılık’ adlandırması yapmak, basit bir şark kurnazlığının ötesindeydi. Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu") kotarılabileceğine inanan muhafazakâr üslubun bir emaresi olabilir mi bu? Çünkü yazıya genel olarak bakıldığında ne Said'in düşüncesine yönelik bir nüfuz/malumat ne de asıl tanıtılacağı söylenen kitap olan Yeni Oryantalistler'e yönelik ciddi bir tanıtım/eleştiri sözkonusu.
** "tesis etmek isteyen çevreler"...
Polis zabiti mi bu? "Şark kurnazlığı"ndan öte işlere girişen ajanlar” der gibi... Fakat acaba o "doğunun yedinci oğlu" gibi takdim edilen Said'in (ki Said, gazetenin tv kanalı olan Mehtap Tv’deki bir kitap tanıtım köşesinde de “müslüman mütefekkir” olarak takdim edilmişti), esasında, kendisini "sadık bir öğrencisi" olarak gördüğü filozofun tam da Frankfurt Okulu'nun önde gelen isimlerinden biri olan Theodor Adorno olduğu biliniyor mu? Ama Said muhafazakâr bir miri malı ve bu imgeyi kırmamalı mıyız değil mi! Peki, Perry Anderson'dan mütevellit, bu etki kaynağının "Batı Marksizmi" olarak sınıflandırıldığını ve bu akımın bazı üyelerinin mümeyyiz vasfının Sovyet Komünizmi’ni muhtelif biçimlerde eleştirmek olduğunu biliyor muyuz?
*** "marksizmin dünya entelektüelleri üzerinde baskı unsuru olması" ile Rus oryantalizminin Said tarafından araştırılmaması…
Bu iki varsayım arasındaki bağlantıyı anlayabilen beri gelsin…
Said'in sözkonusu eserini FKÖ'nün sosyalizan-ulusçu-anti-emperyalist politik örgütlülük dalgasının oluşturduğu özgürleşmeci zeitgeist'ta ve bilfiil -bir vakte kadar- örgütlü olarak yazdığını bilmeyen var mı?
Peki, Said'in tarihsel materyalizmle dirsek temasında bulunan bir eleştirel hümanizmden hareket ettiğini ve başta Lukacs olmak üzere Gramsci, Lucien Goldmann, Raymond Williams, Merlea-Ponty gibi Batılı Marksistlere sempati duyup eserlerinde onların yaklaşımlarından geniş biçimde yararlandığını bilmeyen var mı?
Velev ki, Marksizm dünya entelektüellerini baskı altına almış olsun (ki aynı dönemde Fransa'da ve Almanya'da Stalinizm’in eleştirisi kimi Marksist entelektüellerin başlıca meşguliyeti hâline geliyordu ki, İngiltere'yi zaten anmaya bile gerek yok) Said'in Rusya'yla bir derdi var mıydı? Diyelim ki, bu baskı nedeniyle Rus oryantalizmine yönelmemiş olsun, peki onun yönelmediği diğer oryantalizm biçimi olan Alman oryantalizmini nasıl açıklayacağız? Bu da mı “Marksizmin baskısı”? Esasında Said'in bu konudaki yaklaşımı, yazarın tam da Metis Yayınları’nı suçlarken kullandığı bir meseleyle ilgili: (diyordu ya: "oryantalizm" "şarkiyatçılık" olarak yeniden terc. edilince..." Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu") Said emperyalist forma sahip iki şarkiyatçılık biçimiyle (İngiliz-Fransız) ilgilendiğini söyler...
**** "Nitekim Thierry Hentch, Hayali Doğu’sunda (1988) Said’in sorunsallaştırdığı şeye yeni boyutlar katıyordu. Ona göre ‘Doğu/Batı’ adlandırması bile oryantalizmin ürünüydü"...
Yani "doğu-batı"nın oryantalizmin ürünü olduğunu Hentch'in eseriyle öğrendik, öyle mi! Bu aslında Said'in entelektüel müdahalesinin hiç anlaşılmadığı anlamına geliyor. Bunu ilk defa 1988'de iddia edenin Hentch olmadığını sosyoloji ve siyaset bilimi 2. sınıf öğrencileri bile söyleyebilir.
Yazının girişinde Said’in Orientalism’inin kültürelciliğin enstrümanı hâline getirildiğini söylemiştik. Sonuç olarak, Almond’un Yeni Oryantalistler’i de çıkışının Gezi’ye yakın bir tarihe denk gelmesi ve hükümetin öteden beri kullandığı bir ideolojik enstrümanın (medeniyetçilik ve/ya kültürelcilik) hizmetine koşulabilecek terimi (“oryantalizm”) merkezine alması gibi nedenlerden ötürü hegemonyaya derhal dâhil olarak benzer bir kaderi paylaşmıştır. Bundan dolayı, “oryantalizm” hegemonik kullanımında, bir eleştirel silâh olmaktan çok, toplumsal, politik ve ekonomik ilişkilerin ayık kafayla görülmesine engel olan bir kültürelci zihniyetin güdümünde serüvenine devam etmektedir.
Said Hamid Topçuoğlu
Dipnot
[1] Said, “1995 Baskısına Sonsöz”de şöyle yazar: “Kitabın alımlanışının beni en çok üzen, şu anda (1994) üstesinden gelmek için en çok uğraştığım bir yönüyle söze başlayayım: Kitaba atfedilen Batı aleyhtarlığı... Yazarı da savları da açıkça özcülük karşıtı, Şark ile Garp gibi tüm kategorik adlandırmalar karşısında had safhada kuşkucu, Şark ile İslam’ı ‘savunmamaya’, hatta tartışmamaya büyük özen gösteren bir kitaba ilişkin bu karikatürvari yorumlar karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan”. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis Yayınları.
Devamını oku ...

Nurettin Topçu Makaleleri

Ne İçin Sosyalizm
Yürekler acısı bir cemiyet düzeni karşısında duygusuz gönüllerle paslı vicdanların durup durup “ne için sosyalizm?” dediklerini duyuyoruz. Öyle ya, rahatça yaşıyoruz. Karnımız doyuyor. Birçoğumuzun altında son model otomobil. Şöyle böyle birkaç geliri olanların keyfi yerinde. Evimizde radyomuz, buzdolabımız var. Büyük şehirlerde düğünler, ziyafetler gırla gidiyor. Yurdun her tarafında fabrikalar açılıyor. Halk oyunu serbestçe kullanıyor. Üniversitelerimizin sayısı her yıl artmaktadır.
Evet, bunların hepsi doğru. Daha birçok parlak görünüşler sayılabilir. Ancak, her birinin altında bir facia barınıyor. Her tarafı yaralı bir millet vücudunun parlak görünüşlerine aldanmayarak onun tedavisine el uzatmak için, sosyalizmin milliyetçi ve ruhçu şeklinin en iyi çare olduğuna inanıyoruz. Bunca parlak şekillerin altında biz pek iyi görüyoruz ki, bu vatanda toprak sahipsiz, gençlik sahipsiz, insan sahipsizdir. Oyunu kullanan, lâkin, kendi okuttuğu evlâdı kendi dilinden anlamayan, Batı’nın bütün lüks vasıtalarını kullanan, lâkin kullandığı sermaye kendinin olmayan, kendi ekmeği ile beslediği basını yine kendi mukaddesatına kıvılcımlar ve salyalar sıçratan, din adamı, büyücüsü ve üfürükçüsü ile elele veren, münevveri, halkının dilini koparmaya hevesli bir milletin perişan tali’ini tersine çevirip parlatacak olan, olsa olsa Anadolu’nun bütün ruhu ile bağlanabileceği İslâm Sosyalizmi’dir. Biz ne için sosyalizm dâvasına bağlanıyormuşuz; işte sebepleri:
Otuz milyonluk bir milletin emeğinin, kırk bin Yahudi’nin midesine esaretten kurtarılması için.
Bin yıllık Müslüman-Türk kültürünün, batılı uşakların okullarının eşiğinde kurban edilmekten kurtarılması için.
Havasında hep yabancı ideolojilerin kaynaştığı fikirsiz, dâvasız, vicdansız üniversitelerden vatanı kurtarıp millet üniversitelerini kurmak için.
Komünizm ile masonluk gibi yabancı ideolojilerden Müslüman Türk’ün ruhunu korumak için.
Allah inancını seslerine sermaye yapan mevlidcilerin, vahşi seslerle sağır kulaklara haykırırcasına nara atan duacıların, din adamı adı ile halkı soymanın çeşitli yollarını icad eden sahtekârların, irşad vazifesi yapma bahanesiyle zavallı insanları hayvan sürüleri gibi sürükleyen şeyh taslağı cahillerin dini de, aklı da, insanlığı da çürüten soyguncu gayretlerinden milleti kurtarmak için.
Millet radyosunun bizzat vatan içinde esaretten kurtarılması için.
Bir yandan devlet bütçesinden beslenme yolunu bulurken, öbür taraftan halkı da sistemli şekilde soymak için bütün gayret ve maharetini kullanan, günün icaplarına göre hacıya, hocaya, aleviye, kıza oğlana, sporcuya, serseriye, hepsine hepsine hulûs çakmasını bilmek gibi hürerlerin hokkabazlıklarını yapan basına ahlâk, dâva ve mesuliyet bağışlamak, onu ciddi bir millet müessesesi hâline getirmek için.
Ne için, kim için kazma vurduğunu bilmezken sahte vaadlerin büyüsü ile sefaletlerin içinde oyalanan masumların alın teri ile biriktirdikleri dünya nimetlerini devlet kapısının eşiklerinde paylaşmaktan bir türlü doymayan particilerin ve politika adamlarının sefil ihtiraslarına son vermek için.
Büyük halk kütlelerini emrinde çalıştırarak kendi saadetlerine âlet gibi kullanan istismarcı sınıfların, ağalarla patronların hasis menfaatlerine hizmetten halkı kurtararak, kendi kendisinin ihtiyaçlarına hizmet edecek bir hayata kavuşmak için.
Eski saraylardan fabrikaların eşiğine, ailenin kucağından okulların kapısına kadar yayılan çeşitli kumarları kaldırmak, geçimi alın teri ile el ve zekâ emeğine bağlamak, hayatı bir kumar bahşişi olmaktan kurtarıp aklın ve ahlâkın idaresine sokmak için; büyük kumara her şeyini ama her şeyini feda etmekten çekinmeyen ruhları sefaletinden tutup çıkarmak için; piyango ve Spor-Toto gibi kumarların da haklı yaşamasını bilen milletlere ahlâkî ve iktisadî bir belâ olduğunu öğreterek, bunları da ortadan kaldırmak için.
Lüzumsuz birçok yüksek memuriyet makamları gibi faizci, iratçı, komisyoncu (ithalât komisyoncusu, imar komisyoncusu, “avukat ve doktor komisyoncusu, büyük makam komisyoncusu, hizmetçi komisyoncusu, gümrük komisyoncusu, vs.) kabzımal, tellâl, iş takipçisi, salon fotoğrafçısı, vestiyer kiralayıcısı, milyoner ses sanatkârı, mevlidhan, duahan, şeyh soytarısı, gizli nikâhçı, büyücü, bakıcı, üfürükçü, meclis idare azalıkları, emir alıcı müfettişler, özel berberlikler, özel ahçılıklar, özel kalem kadroları, yüksek makam tahsisatları gibi iş hayatının daha nice sahalarında sayıları pek kabarık olan parazitlerini de ortadan kaldırmak için.
Her mahalleden bir milyoner çoktan çıktı ve bu zillet ilerledi. Şimdi her beldede binlerce sefalet barınırken her köşe başında bir tanesi tüneyerek kendi duygusuz ve arsız saadetleri ile övünen, batının binlerce lüksüne hayran, vicdansız milyonerlerin arlığından nefreti insanlara öğretmek için.
Varlığı her yerinden yaralı olan köylünün beden yarasına bir bıçak vurmanın karşılığı olarak, tarlasını sattırmakla yetinmeyen, vurguncunun hürmetkâr esnafı, açgözlü hekimlerin soygunculuğundan dertli bir milleti kurtarmak için; yoksullarla yetimlerin hastane kapılarında sürünmelerine son vermek için.
Toprakla, yokluk ve çaresizlik içinde boğuşmaya mahkûm olan köylü ile büyük şehirlerin şahane lüksünü kullananların mağara devrinin hayatına mahkûm edilenlerle, Amerika’nın modem vasıtalarına sahip olanların, çalıştıkları hâlde yaşayamayanlarla, çalışmadan yaşayanların arasındaki uçurumu kapatmak, köylü ile şehirlinin dertleriyle kalplerini birleştirmek için.
Fabrika bacalarından baykuş sesi gibi yükselen çığlıklara kurtarıcı sesi diye koşan köylü akınını durdurarak insanı toprağa sevgi ile bağlamak, toprağı sahipsiz, insanı ruhsuz yaşama felâketinden kurtarmak için.
Ticaret adı altındaki geçim endişesi ile türlü türlü ruhî ve ahlâkî sefaletlerin kurbanı olmaktan küçük satıcı kütlesini kurtararak ona şerefli, haklı ve huzurlu bir kazanç tarzı sağlamak için.
İş hayatını bir kumar cesareti ve bir dalavere cihazı olmaktan çıkarıp, emek ile ihtiyaçların kumandasında işleyen, akla bağlı, adalete dayalı bir düzen hâline getirerek, şahsî hırsların ve iştihaların tasallutundan kurtarmak için.
Kendilerine millet işleri emanet edilen memurlar arasında derebeylik devirlerinin efendi-esir ayrılıklarını düşündüren maaş farkları ile süründürülen bir sınıfı maaşlı patronlarla karşı karşıya koyan adaletsizliğe son vermek için.
İdare cihazında ve ticaret hayatında bezirgân Yahudi’nin elinde ve devletin kontrol sisteminin yürütülüşünde, hem fakir hem zengin hakkında kanunların kutsal ve mutlak iktidarının gerçekleştirilmesi için.
Sahipsiz ve işsiz gençliğin yaşayışına el koyarak, gençlerin itaat ve hizmet ahlâkı ile yetiştirilmesini sağlamak, okuyan gençlerin kulüp, dernek, cemiyet, federasyon, birlik adları altında bayağı menfaatlerin kaynağı ve politikanın basamağı olan teşekküllerden alınarak yalnız ilim, irfan, sanat, ahlâk ve kültür çalışmalarına bağlanmaları için, kahvelerde, eğlence yerlerinde, sokaklarda işsiz dolaşan gençliğe iş sahası bulmak, gayesiz ve emelsiz gençliği ruhî ve ahlâkî gayelerin hizmetine sokmak için.
Millet eğitimini ticaret vesilesi yapan özel okul ile milletimizi yabancı kültürlerin esin yapmak isteyen yabancı okulların kapılarını kapatmak, Türk vatanında yalnız Türk kültürünü hâkim kılmak için.
Özel yüksek okulculuk yoluyla, ticareti yüksek tahsile kadar hâkim kılan insafsızlıktan, hakikat huzurundaki bu vicdansızlıktan Ebussuud’ları, İbn Kemâl’lerin vatanını kurtarmak için.
Her karış toprağı devlet gayretiyle kalkınmaya, her ferdi devletin yardımıyla tabiî haklarına kavuşarak insan gibi yaşama şartlarını bulmaya muhtaç olan bir vatanda özel idare, özel sermaye, özel okul, özel üniversite ve türlü özel çalışmalarla genel iradenin gücünü her tarafından bölüp de parçalayarak sanki bir özel devlet hasretine doğru sürüklerken, maddenin ve ruhun bütün değerleriyle bütün iktidarları doğrudan doğruya millete mal edecek koruyucu ve güdücü, iktidar sahibi bir devlet iradesiyle ruhları canlandırmak için.
İkbal hırslarıyla yanıp da yoksulları göremeyen kör gönüllerin gafletinden halkı uyandırmak için.
Zenginlerin âlemi kendi iştihalarına lokma sayan duygusuzluklarından utanmayan ruhlarını kapkara örtülerinden sıyırarak kurtarırken, zamanın her ânında ve mekânın her adımında hakkı çiğnenen fakirlerin affını gerçekleştirmek için; fakirle zengini böylece birlikte kurtarmak için.
Kirli yüzlerin, haya bilmez bakışların sızıntısı olan hırs ve hased çamura ile tertemiz toprağı kirlenmekten koruyacak elleri yeryüzüne hâkim kılmak için.
Nihayet her varlığı kendi nefsi için tasarlayan kemirici egoizmden ruhları kurtararak onları da Allah’a ulaştıracak merhameti canlandırmak için.
Pek uzun bir tablo veya kanlı bir destan teşkil edecek kadar çok fecaatlerin vatanı olan Anadolu’da bu dertlerin hepsi yalnız bir şeyden şifasını bulacaktır; Vicdanın kumanda ettiği bir otorite, yani hakla elele veren bir iktidar. Onu nerede bulacağız diye şaşkın şaşkın dışarıda arayan, hakkı gökten insin diye bekleyen, iktidarı ellerden dilenen, kendi aczine inanmış zavallılara, bu dünyada herkesin kendi mesuliyetini kendi omuzlarına yüklendiğini hatırlatırız. Hak ve iktidar, muayyen ölçüler vererek başkasına ısmarlanan elbise değildir; ancak onlara inananların eseridir. Ancak bu şaşkınlıktan din bezirgânı sahtekârlar faydalanıyor ve dâvamızın İslâm’a aykırılığından büyücü ifadeleriyle bahsediyorlar. Halk bilmiyor ki, hiçbirisi dinî ruha sahip olmayan bu şarlatanlar, halkı din adına soyarlarken, çiğnenip darbelenen İslâm dinidir. Bizim sosyalizmimiz İslâm’ın ta kendisidir.
Dâvamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır. Her tarafı hürmetsizlikle tarumar edilen bir cemaate hürmet, her uzvu haksızlıkla yararlanan bir hayata hakkaniyet, her hareketi hemcinsine zulüm olan bir insanlığın kalbine sevgi ve merhamet doldurmak istiyoruz. Bütün bunları yaparken, varlığımızı her taraftan çeviren hırslara menfaatler gibi içteki düşmanlarla kökleri dışarıda bulunan içimize sokulmuş düşmanları yenmenin yalnız îman ve iktidar ile mümkün olacağına inanmaktayız. Dâva, kendine inanan, iradesini bunca düşman kuvvetine karşı koymasını bilen cesur ruhların dâvasıdır. Onun en güzel ifadesini Safahat şairinden dinleyelim:
... ederim taptığım Allaha kasem,
Yoktur asla şu cemaatta ki hiçbir âciz,
Benim indimde sizin olmaya en kadiriniz,
Bir kavinizde olan hakkını kurtarmam için.
Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin,
En zaif olmaya nezdimde, tutup kendinden,
Âcizin hakkım ısrar ile isterken ben.
Nurettin Topçu
Hareket,
111/26, Şubat 1968; AN/2.
Sosyalizme Karşı Koyan Kuvvetler
Şoförle gazetecinin içten düzenlediği zamanımızın cemiyetlerinde sosyalizm hem alt tabaka hem de üst tabaka tarafından mahkûm durumunda bulunuyor. Çünkü her ikisi de makine ile sermayenin hâkimiyetine muhtaçtır. Şoförün gayesi arabasının sahibi olmak ve her adımında huzursuz yaşattığı halktan mümkün olduğu kadar fazla kazanç elde etmektir. Gazetecinin ise büyük sermayesinin saltanatını devam ettirmek için başta Yahudiler olmak üzere daha büyük sermaye sultanlarının menfaatlerinin şarlatanlığını yapmaktır. Sosyalizme düşmanlık önce onu doğrudan doğruya komünizm ile karıştırmaktan ileri geliyor. Asrımızda geçen asırdakine nazaran azalmış olan bu düşmanlığın bu hâle rağmen daha yeni sebepleri de vardır. Biz, sosyalizmin kâh özüne kâh bu kelimenin kullanılmasına karşı koyan düşmanlığın sebeplerini belirtmeye çalışacağız:
1. Her şeyden önce toplum hayatına düzen veren bütün kuvvetler; özellikle para ve bütün servet kaynakları, aşağı tabakanın hak dâvasının önüne dikilmiş demirden bir kale gibidir. Hak sahiplerinin sesini zalimlerin vicdanına duyuracak şey, yine kuvvetten başka ne olabilir? Bu kuvvet, bazı vicdan sahiplerini harekete geçirerek tarihin müstesna ânlarında yarattığı ahlâkî isyanlar gibi, geçen asrın fedakâr sosyalist ruhlarını dile getirdi. Yoksullar ve yetimler için, çalışan nasırlı eller için, hakları çiğnenen mazlumlar için hayallerini fedaya karar verip sosyalizm cihadına atılanlar bu gayret ve fedakârlıklarının sonunda pek az sonuç elde edebildiler. İşin çok dikkate değer tarafı şu ki, sermaye sahibi zenginler kendi servet iştihaları hesabına davranırlarken, sosyalistler fakirlerle mazlumların ve çalışanların hakkını kurtarmak için mücadele ile tehlikeye atılıyorlar. Bu farkı görmeyen gözler, kapitalist ile sosyalisti aynı adalet terazisine koyarak muhakeme etmek şaşkınlığı içinde hâlâ bocalıyorlar. Yakın istikbale dönerek söylüyorum: Zenginlerin müthiş servetleri ellerindeki yenilmez kuvvettir, şüphesiz servetleri kendileriyle beraberdir, fakirlere gelince, Allah onlarla beraberdir.
2. Dünyamızın madde kuvvetlerini fetheden sanayi ağaları gibi köy ağalarının da, Allah’ın toprağına ve ona güneşin bağışladığı hayata varıncaya kadar bütün bir köyü ellerine geçirmiş olmaları, çalışan nasırlı elleri amansız baskı altında bulundurmaları için kâfi geliyor. Asırlardan beri Anadolu beylikleriyle aşiret devirlerinden kalma bu ağalık tahakkümünü ortadan kaldıramadığımız gibi, devrimizde buna sanayi ağalarının zorbalığı da ilâve edildi. Köyde ağa, şehirde ağa, bir de bunların arkasına gizlenen ve her ikisinin aracılığı ile milletimi sömüren Yahudi ağası, küçük memur, küçük esnaf, küçük toprak adamı olarak, birçoğu da işsizliği meslek edinmiş sürünen milletimin hak gözünde mesul katilleridir. Bu üçüzlü baskıyı ortadan kaldırmak, bu demirden düğümü çözerek, Anadolu’yu hayatî ve iktisadî hürriyetine kavuşturmak yapılacak inkılâpların başında gelse gerektir. Bu istiklâl savaşını engelleyen kuvvetlerin hepsi, kimi şuurlu kimi şuursuz, lâkin hepsi de vatan ihaneti yolundadırlar. Bu durumda benliğine sahip bir Anadolu varlığının ne sanatını, ne kendi örf ve adetlerini, ne ahlâk ve metafiziğini, ne de insanı insan yapan büyük İslâm ruhunu beklemek mânâsız olacaktır.
3. Bugün Müslümanlık iddialarıyla isimlerini hacı lakaplarıyla süsleyen zenginler, Müslüman tüccar ve sermaye sahipleri de kendilerine gizli açık menfaat sunan masonlara el uzatıyor, el açıyorlar. Hoca mevlidhan zenginden para alıyor, her biri bir başka rezil hüviyet taşıyan dolandırıcı şeyhler ve mürşitler zenginler tarafından besleniyor. Devletten cemaatin hakkı olan vergisini kaçıran sözde Müslüman tüccarlar, Kur’an kursları vesair isimler altında İslâm’ın ruhunu kapkara bir perde ile örten cehaleti beslemede seferberlik ilân etmiş durumda bulunuyorlar. İslâm’ı Isagocya mantıkiyle ortaçağ karanlığında boğan bu insanların sosyalizmden ürpermeleri kadar tabiî bir şey olmaz. Cami kapısında kitap ticaretinden Hac yolunda Kur’an ticaretine kadar İslâmî esasları ve müesseseleriyle istismardan çekinmeyen bu güruhun, şeyhlerini Avrupa şehirlerinde seyahate çıkarmaları Hac yolunda vurgunculuk yapmaları kendilerince mubahtır. Zira gayeleri dine hizmettir. Bunların İslâm’ı kalkan yaparak sınırsız servet ve sermaye tahakkümüne meftun yaşayışları yabancı esaretlere de el uzatarak, büyük Halife Ömer gibi fukaranın hakkını ısrarla isteyen sosyalizme düşman oluşlarının aşikâr sebebidir.
4. Sosyalizme düşmanlığın bir sebebi de, memleketimizde söz sahipleriyle sözde düşünürlerin çoğu kere sefalet çekenlerden uzak yaşamalarıdır. Söz sahipleri, yüksek mevkilerin yüksek maaşlılarıdır. Bunlar aşağı tabakaların yani sefalet çekenlerin yanında yaşamayanlardır. Karşılaştırmalarını ve hesaplarını hep kendi hayat seviyelerine ait ölçülerle ölçerler. Düşünürlerimiz arasında Yunus'un ruhuyla birleşmiş bir Rousseau bulunsaydı İslâm sosyalizminin en güzel meyvesini vermesi çoktan beklenirdi. Bizde düşünür zümrenin çoğu bu milletle ve onun tarihiyle alâkası olmayan menfaatçi kişilerdir. Bugün yurdun her tarafına dağılmış kral saraylarını hatırlatan üniversitelerimiz, milleti sömürmekten öte emeli ve dâvası olmayan sonsuz kazanç muhterislerinin malikâneleridir. Buralarda az çalışıp çok kazanma yolunda ve milyonlar yarışında zorbalıklarını arttıranlar, köy çocuklarının bir aylık geçimlerinin pahasına sattıkları kitapları almaya bu memleket çocuklarını mecbur tutmaktan utanmayanlardır. Bu düşünür ve yazarların sosyalizme karşı oluşları elbette yadırganmaz. Liberal iktisatçı yazarların endişesi ve onlarca liberalizm-sosyalizm münakaşalarının bütün hedefi, üretimin arttırılmasıyla dünyamızın mutlak hâkimi olan büyük sermaye krallarına sağlanacak menfaatlerin hesabından ileri gitmemektedir. Bu hâlde insanlığımızın, ilk çağın despotlarıyla ortaçağın senyörlerine hizmetten başka gaye tanımayan esir insanlıktan farkı kalmıyor. Bu tarzda menfaat yarışması, insanları hep birbirlerinin emeğini sömürmeye çalışan korkunç ve hayvanı bir hayat kavgası fırtınasının içine atmış bulunmaktadır. Hayat kavgası, hakikatte hayatın konusudur. Ancak onun aşağı canlılarda mutlak hâkimiyeti hayatın zaferini doğurur, insanda ahlâkın kanunları bu yarışmaya yer yer engeller çekmedikçe insanlık, diğer canlılar dünyasında olduğu gibi, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılacaktır. Bundan mesut bir cemiyet nizamını beklemek saçmadır.
5. Sosyalizmi halk, hatta okuyanlar arasında, komünizm ve anarşizm gibi musibet olarak tanıtan bir sebep de, paranın ve onun sayesinde yapılan bütün neşriyat imkânlarının idare ettiği menfi propagandalardır. Bu propagandalar daha İkinci Dünya Harbi’nde İtalyan ve Alman milliyetçi sosyalizmine karşı kapitalist ve komünist dünyalarının kardeşçe birleştiklerini unutturdular ve hatta paranın desteklediği sinsi Yahudi propagandası ile o milletlerin çocuklarını bile sosyalizmden soğutmaya çalıştılar. Bütün kuvvetleriyle de çalışıyorlar. Gazeteler, filmler, radyo ve bütün edebî neşriyat sözde ilmî denilen propaganda neşriyatı, komünizmin kökünü kazıyabilecek tek kuvvet o her yerde düşmanca cephe kurmak için çalışmaktadır. Propagandalar kütleye yaptıkları sürekli telkinlerle onlarda o tarzda düşünme hususunda alışkanlık doğuruyor ve kütleleri ruhsal otomatizmin kucağına atıyorlar. Halk, hareketlerinin alanında olduğu gibi düşüncelerinin dünyasında da alışkanlıklarıyla yaşar ve onlarla sürüklenir. Ticaret veya siyaset adamlarının bütün kuvvetlerini reklâmlarla propagandalarla almış olmaları bu sebeptendir. Sosyalizm konusunda bu propagandalar insanlığın ruhunda en az yüz elli yıllık alışkanlık meydana getirmiştir. Bu konuda evrensel bir ruhî otomatizm bütün dünyayı kıskıvrak çemberi içine almış bulunuyor.
6. Sosyalizme karşı koyan ve onun yüzünü karalayan en menhus kara kuvvet, küremizin üzerinde bağdaş kimin kocaman bir leştir. Bu leş, bütün hayrın, baldan ve aşkın düşmanı olan Yahudi saltanatının vücudundan, başka bir şey değildir. Bu menhus varlık, kendisiyle boğuşabilecek bütün kuvvetleri kırabilen para kuvvetini ve devletlerin idare cihazlarını ele geçirmiş bulunuyor. Mason teşkilatını bağrında yok edemeyen bir millet istiklâline sahip sayılmaz. İsterse yedi meydan muharebesi kazanmış olsun, dünyamızın başlıca servet kaynaklarına el koyanlar ve her yerde milletlerin gerçek iradelerini ezerek sinsice saltanatlarım kuran Yahudi gücü yani gizli Yahudi iktidarı, her milletin kendi gerçek iktidarını yaşatacak olan sosyalizmin en büyük düşmanıdır. Türkiye’de mahkûm sınıf (milletin çoğunluğu olan aşağı halk tabakası) ile bir de zorba sınıfı (istismarcı kapitalist sınıfı) vardır. Her ikisinin üstünde bu ikinci sınıfı görevlendirip birinciyi ezen, onlara menfaat sağlayarak halkı parya hâlinde yaşatan bir de büyük sermayeci Yahudilerin sınıfı vardır. Bizim dâvamız, bu üç sınıfın sonuncusunu ortadan kaldırdıktan sonra ikincisini birincisiyle aynı hizada dost ve kardeş yaparak millî birliği gerçekleştirmektir.
7. Biz, zenginlerin merhametsizliğine işaret ederken, fakirlerin de sahip oldukları hırs ve emellerle bu merhametsizliğe imrenircesine, onların emeksiz servet ve haksız varlıklarına göz dikmiş olduklarını unutmuyoruz. Fakirin her zaman zenginin malında hakkı vardır, buna şüphe yok. Ancak çok kere fakir, zenginin haksız kazanılmış servetini eline geçirmek arzularıyla yanar. Bu bir hak dâvası olmaktan öte, haksızlık için fırsat arama ihtirasıdır. Fırsat ele geçince intikam dâvası başlar. Komünist ihtilâli bir intikam sahnesi oldu. Sosyalizm daima hak dâvası olarak yaşatılmalıdır. İnsanın adalet ihtirasına dayanan, sosyalizm, adalet duygusunun zalimlerin ayakları altında çiğnendiği yerde gözlerden düşüyor. Mazlumların hem kini hem de insan olarak dünya varlıklarına iştihası var. İşte bol dünyalık hakkında duyulan iştiha, bir adalet dâvası olan sosyalizme karşı tepki doğurmaktadır. Bugün kapitalizme karşı olanlar, yarın büyük sermayenin kavalyeleri sırasına geçince kapitalizmi bağırlarına basmayı şimdiden düşünürler. Sosyalizm nefsimizin müdafaası için değil de Allah’ın emri ve insanlığın hak dâvası olarak alınırsa gayesine ulaştırabilir.
8. Sosyalizm teriminin komünistler tarafından, kendilerini kanunun takibinden koruyucu bir sığınak hâlinde kullanılması, bu sistemin doğrudan doğruya komünizm ile karıştırılmasına sebep olmuştu. Bilhassa geri memleketlerde cahil tabakalar sosyalizm deyince komünizmin anlaşılması lâzım geldiğine inanıyor ve bilgisizliklerinin kurbanı olarak, kendi haklarında müdafaa dâvasını düşman bir dâva ile karıştırıyorlar. Bundan sosyalizmin şuurlu düşmanları faydalanıyor. Sosyalizmin esası ile almış olduğu şekiller hakkında yüksek öğretimde bile temelli bilgi verilmezse bu hâlin doğması şaşırtıcı olmamalıdır. Bütün sosyal bilgisini gazetelerden alan bir neslin böyle bir anlayışsızlığa kurban edilmesinden sorumlu tutulması lâzım gelen, onun millî eğitimidir.
9. Bizde İslâm kültürüne bağlı zümrenin, İslâm’ı daima sathi ve ters tarafından anlamış olması onu sosyalizme, karşı koymaktadır. Hakikatte bu dâva, İslâm’ın özünde barınan hak dâvasıdır. Sosyalizm, çiğnenmesi hâlinde Allah’ın da affetmeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıdır. Sosyalist olarak İslâm’ın tâ kalbinde yer alacağımızı bilemeyenler kelimenin yabancı kıyafetine tutuluyorlar. Düşünmüyorlar ki kelime bir kıyafettir, elbisedir, onu biz giydiririz. Allah’ın olan ruh ve dâvadır. Ruhu görmediklerinden bir zavallı elbiseyi kurşunluyorlar.
Görülüyor ki, sosyalizme karşı düşmanlığın sebepleri, bir kısmı içten ve şuurlu, bir kısmı ise gafletten doğma olarak çok ve çeşitlidir. Bütün bu vehimleri ortadan kaldıracak kuvvet, hak dâvacılarının bu mücadelede yaşatacakları sabırla iman ve hiç ölmeyen iradedir. Gayemize bir gün mutlaka ulaşacağımıza inanıyoruz. Kulların hakkını Allah emriyle gerçekleştirmek için kulların karşısında boynu bükük duranlar, Allah’ın huzuruna tertemiz ve açık alınla çıkacaklardır.
Nurettin Topçu
Hareket, V/59,
Kasım 1970.
Kapitalizmin Dünyası
Devrimizde dünyanın mutlak hâkimi olan büyük sermaye, serbest iktisat rejiminin tabiî çocuğudur. Serbest değişim, küçük sanayi devrinde emeği emekle karşılıyordu. Büyük sanayi devrinde artık emeğin emekle değişimi yapılmıyor. Tarım devrinde alın terinin Hakk’a şahit olduğu el emeği yerine el emeğiyle değiştiriliyordu. Küçük sanayi devrinde el emeğinin karşılığında çok kere zihnî emek, yani hüner kullanıldı. Büyük sanayi devri el ve zihin emeğini birlikte sermayeyle karşılıyor ve bir ferdin her türlü iktidarını geçen, ne bedenin, ne de ruhun eseri olmayan yabancı bir canavar unsuru emeğin karşısına koyuyor: Bu yeni trampa usulü sermayedir. İnsanın ruh ve bedeninin dışında bulunan, bunların her ikisine de yabancı olan sermaye, insanın kendi bedeninin veya ruhunun has eseriyle değiştiriliyor.
Sermaye nedir?
Küçük sermayenin, bedenin veya ruhun emeğiyle, meydana geldiğini kabul etmek kolaydır. Lâkin büyük sermayenin, emek mahsulü olduğunu düşünmek saçmadır. Bir ferdin emeği, onun iktidarının sınırlarını binlerce, milyonlarca defa geçen büyük sermayeyi doğuramaz. Ona kazanç eseri diyorlar. Kazanç nedir? Bu kelime, zekâ oyunlarıyla serveti ele geçirmekten öte mânâya gelmez. Büyük sermayenin sahibi, yüz binlerce, belki milyonlarca insanın emeğini eline geçirmenin yollarını bilen adamdır. O, bir malın üreticisi pazara getirdiği malını müşterilere satarken onun yanında satış parasını kendi hesabına toplayan ikinci adam gibidir. Bunu böyle yapmak için kaçamaklı yollar bulmuştur. Malın asıl sahibi olan satıcıya sadece bir karın tokluğunun karşılığını bırakmıştır. “Buna razı olmazsan malını hiç sattırmam, seni açlıktan ölüme mahkûm ettiririm” diye onu yola getirmiştir ve dünya pazarına böyle bir düzen vermiştir.
Kapitalizmi yaşatan devrimizde çalışan insanlık işte böyle bir esaret zinciriyle bağlanmış bulunuyor. Sermaye sahibinin kullandığı bir sosyal siyasettir ve onun kazanç dediği şey sadece bir siyasetin, açık adıyla medenî bir dalaverenin mahsulüdür. Bu, malın üreticinin elinden doğrudan doğruya tüketicinin eline geçemeyişinden faydalanarak kurulmuş bir tuzaktır. Sermaye sahibi, üreticiyle tüketicinin arasına dolambaçlı geçitlerle dolu bir cihaz, bir dalavere cihazı kurmuş bulunuyor. Servetin özünü bu cihazın içinde kendi eline geçiriyor, yalnız tortusunu her alanda çalışan ellere, üreticilere dağıtıyor. Büyük sanayinin ilerlemesi de ancak böyle bir sistemle mümkün oluyor. Bu sistemde yalnız emeğini kazancına karşılık tutan namuslu adam, sermaye sahibinin makine esaretine teslim ettiği bir mahkûm durumundadır.
Geçen yüzyıldan beri sermaye saltanatını yaşatan dünyamız, bütün çalışan insanlığı mahkûm etmiştir. Bu saltanatın, bu evrensel zulmün yaşatıcıları en başta Yahudilerdir. Onun pençesi altında inleyen insanlık, büyük sermayenin menhus zaferlerini zaman zaman alkışlamakla da kendini avutuyor. Bugün tröst sahibi Amerikalı Yahudi’den cami kapısındaki dilenciye kadar fabrikatör, büyük tüccar, armatör, galeri ve mağaza sahibi, bankacı, nakliyatçı, simsar, mühendis, müteahhit, işletmeci, bar sahibi şarkıcı, mevlidhan, komisyoncu, kuyumcu, kumarcı, futbolcu, özel okul işleten ve daha birçok serbest teşebbüs sahipleri kazanç yarışmasında başarı sağlayan bugünkü hayatın muzaffer ve gözde kahramanlarıdır. Bunlara bir de doktorla avukatın insanların hayatiyle ahlâkını rehin tutan soygunculuğunu ilâve etmelidir. Hakikatte hepsinin kazancında binlerce fakirin hakkı var. Bunların hepsi ya dalavere yollardan giderek çalışanların emeğinin karşılığını kapmışlar veyahut müşterilerinin hayat ve haklarını tehdit ederek meşru olduğuna herkesi alıştırdıkları birer soygunculuk şebekesi kurmuşlardır. Avukat, beş oturumda on beşer dakikalık savunmasını yaptığı bir dâvadan on beş bin lira alırken avukatlık tahsilindeki birkaç yıllık tahsilini ileri sürüyor. Ama çiftçi bütün bir yıl işleyerek emek harcadığı topraktan bu kadarını elde etmiyor. Doktorun dokuz yıllık emeği, ona hastasından elli veya yüz lira, birkaç saatlik ameliyattan on beş bin lira alma hakkını kazandırıyor da bir lise öğretmeninin herhâlde evvelkinden az olmayan fikrî çalışması onun bir saatlik ilim aşısına on lira karşılık koyabiliyor. Müteahhit ile fabrikatörün veya bir komisyoncunun çalışmalarında rolü olan beden emeği hiçbir zaman bir işçinin emeğine bedel olamayacağı gibi bir ustabaşının sürekli işleyen zihnî çalışması da bunların zihnî emeklerine kat kat üstündür.
Bu düşünceler şu sonuca vardırıyor: Devrimizin büyük sermaye sisteminde kazancı doğuran ne bedenî, ne de zihnî emektir. O, "emekle ilgili olmayarak kazanca götüren bir dalavere cihazını kurmasını bilmektir. Bu cihazın işleyişinde gaye olan yağmadan sonra herkes eline geçirdiğini gösterip, “bunu bana Allah verdi” diyor veyahut da kendi zekâ kabiliyetinin haklı bağışı olduğunu söyleyerek avunuyor. Halk topluluğu ise hep birlikte bunları alkışlıyor. Bu tebrik ve alkışların, sıcaktan ve susuzluktan patlamış dudakların ağaya dua edişlerinin bir sebebi, ağanın kazancının hak ve Allah emri olduğuna safiyane inanmaları ve hayat akışının onları olayların böyle olması gerektiğine inandırmasından doğma bir alışkanlıktır. Başka bir sebebi ise onların da böyle emeksiz ve bol kazanca imrenmeleri ve kendilerini böyle bir hayata hazırlamalarından ileri gelmektedir. Zengine ve ağaya diş geçiremeyişleri de onları zorunlu olarak böyle bir ruh hâline hazırlayıcıdır. Aynı zamanda sefaletin felsefesi şunu da ortaya koyuyor ki, zenginin hırsı binlerce fakirin emeğini sömürme yolunda koşarken fakirin hırsı zenginin elinden birkaç lokma fazlasını koparma yolunda emekliyor.
Serbest iktisadın müdafaacıları, her tarafta bu sistemin fazla üretim getirdiğini ileri sürerek onun üstünlüğünü savunuyor. Onların bu iddiası hem sakat, hem değersizdir. Önce sakattır; çünkü devletçi iktisatta üretimin azalması, ancak serbest iktisattan devletçi şekle geçiş devresinde görülüyor. Her geçit devri bir yıkım sayılır. Onda evvelki cihaz bozulur, kurulu bina yıkılır, eski düzen altüst olur. Hiç şüphesiz bu esnada üretim engellenecek ve hızını azaltacaktır. Ama yeni düzen kurulduktan sonra devlet sermayesiyle desteklenen devletçi iktisat evvelkinden daha sağlam olacak ve daha büyük hızla ilerleyecektir. Yakın tarihin olayları da bunu göstermiştir. Devletçi iktisadın “devlet kapitalizmi” diye adlandırılması ise bir hezeyandır. Vatansever bir idare cihazı içinde ondaki kazancın millet hayatına harcanması hâlinde “toplum ve millet kapitalizmi” denilmesi gerçeğin ifadesi olacaktır.
Serbest iktisadın üretimi artırdığı yolundaki iddia aynı zamanda değersizdir. Çünkü bu sistemde üretimin artmış olmasının millet çoğunluğuna faydası yoktur. Bu, kimseye hayrı olmayan üretimdir. Sadece büyük sermaye sahibinin hırslarını artırır, ahlâkını bozar, zulmüne destek olur. Üretimin artırdığı sermayeyle orantılı olarak fabrika büyür, içinde çalışan tali’siz esirlerin sayısı artar ve işkenceleri çoğalır, muhteşem sermayenin sahibi sultan ise insanlık saflarından daima biraz daha uzaklaşır.
Üretimin artması, ancak toplum düzenini kuvvetlendirmesiyle değerli olur. Lâkin bu yüzden toplumda sınıf farkları çoğalarak düğün ve kokteyl toplantılarını alkol istihlâkiyle, şarkıcı kızların ve mevlidhan efendilerin günlük gelirleri bir köyün yıllık gelirini geçtikten, memlekette otomobillerin, sayısıyla birlikte kurbanlarını da bir harp zayiatı hizasına yükseltecek olduktan sonra üretimin artması milletlere saadet değil, belâ getirir. Asrımızda dörtnala ilerleyen üretim hızıyla pazarda daima biriken işsizliği doğurması fazla üretim buhranlarına sebep olmaktadır. Yakın gelecekte büyük üretimi tehdit edecek en büyük tehlike budur. Çünkü üretimin artması yüzünden pazarda daima çoğalan malların, müşterilerin ihtiyacını karşılayan kısmından fazlası birikerek kalacak ve bu yüzden iş sahipleri bir miktar işçiye yol vereceklerdir, işsiz kalanlarsa istihlâki azaltacaklarından pazarda daha fazla mal kalacak ve patronlar bir kısım işçiyi işten çıkaracaklardır. Üretimin sürekli artmasıyla daima işten çıkarılanların istihlâki azaltmaları olayının birlikte etkinlikleri hem sefaleti çoğaltacak, hem de üreticilerin kazancını tehdit edecektir. Zamanımızda göz göze yaklaştığımız bu tehlike, yakın gelecekte serbest üretime en büyük darbeyi indirecektir.
Görülüyor ki üretimin artması, toplum düzenini sağlayacak yerde onu tehdit eden en büyük tehlikedir. Devletçi iktisat, üretimi toplumun ihtiyacıyla denkleştirmek suretiyle fazla üretim buhranlarını önleyebiliyor. Ancak bu sonuncusunda maddeci yolda ilerlemesi insanlığı selâmete ulaştırmıyor. Köy ağasının iradesiyle yaptığı ahlâksızlığı ve zulmü şehirlerin ağaları olan patronlar, makinenin aracılığıyla yapıyorlar. Fabrika üretiminin değerlendirdiği istihlâk maddeleri halkın gözünü kamaştırdıkça zarurî ihtiyaçlarını hizasına yükseliyorlar. Her türlü istihlâk maddesinin zamanla ihtiyaç hâlini alarak fertlerin sırtına pek ağır yük hâlinde yüklenmesi, alın teriyle geçinenleri büyük üretici azınlığın esirleri hâline getiriyor. Bugünkü cemiyetimizde insanlık iki esaret boyunduruğu altında inlemektedir: Birisi büyük halk kütlesinin büyük üretim eşyasına esir olması, öbürü el emeğiyle çalışanların bu esirlikle birlikte aynı zamanda patronların boyunduruğu altında yaşamalarıdır.
Fertçi ve devletçi iktisat, maddenin esaretinden sıyrılmadıkça insanlığı umduğu selâmete ulaştıramaz. Ancak devlet gücüyle gerçekleştirilip düzenlenen bir iktisat cihazı, ruha değer verdiği ve ahlâkî değerlere bağlandığı nispette hayatı gerçek gayesine yaklaştırabilir. Büyük sermaye sistemi ruha ve ahlâka karşı koyulmuş düzenli bir suikast cihazıdır. Hep ahlâksız servetlerden dertliyiz. Homo economicus idealini yaşatan tarihî maddecilik, kazananları çalışanlara vurmaktan kurtarıp, çalışanları kazananlara vurmakla kavgayı ortadan kaldırmıyor ve hayata huzur getirmiyor. Bizim varlığımızı selâmete kavuşturacak olan, hayatın değerine inandıracak ve birlikte el ele yaşamayı sevdirecek bir ahlâk nizâmıdır.
Nurettin Topçu
Hareket, V/58
Ekim 1970; AN/1.

Devamını oku ...