Hurucun Diyalektiği


Antikapitalist Müslüman gençlerle Emek ve Adalet grubu arasında gerçek bir ayrışma yaşanmışsa bu, ikinci grubun esasta belirli bir parti faaliyetini önsel, ikincisinin sonsal kabul etmesi ile ilgili olarak yaşanmış olmalıdır. EAG, AKMG’yi parti gibi hareket etmekle eleştiriyorsa, bunun nedeni, kendisinin daha doğarken ölü olan, süreç içinde ölü olduğunu geç de olsa fark eden bir yapı olmasıdır. EAG’nin, Has Parti ile ilişkilerini ve Has Parti pratiğini tek cümle sigaya çekmeksizin, tek satır eleştirmeksizin AKMG’yi eleştirmeye hakkı yoktur. Bu grup, Müslüman mahalle içi hurucun diyalektiğini kavramaktan uzaktır, zira hâlâ burjuva siyasetin halesi içinde düşünmektedir. Bu anlamda burjuva siyasetin Müslüman politikaya açtığı alanda kalmayı içine sindirmekte, bu duruşu yeterli görmektedir. EAG, bu aşamada “bizde akıl var, âlimler var, bu işi biz biliyoruz, bize biat edin” demekten başka bir şey yapmamaktadır. Solun “emek”ini müslümanın “adalet”i ile liberal bir zeminde yan yana getirmeyi anlamlı zannetmektedir. Bu liberal zemin, esas olarak emeğin adaleti işlemesin, adaletin emekçi mücadelesi ortalığı yıkıp dökmesin diye tesis edilmektedir. Bu liberalizmden uzak durmak için gerekli sigorta AKMG’nin kolektif pratiğindedir.
AKMG’nin partiymiş gibi hareket etmesine ilişkin eleştirinin ana nedeni buradadır: EAG “biz partiyiz, bize biat edin, bizde siyasetin kurallarına dair mutlak bilgi var, onun önünde diz çökün” demektedir. AKMG ise içerdiği kimi unsurlar üzerinden bu talimata biraz da anarşizan bir yerden tepki geliştirmektedir. EAG’nin AKMG’ye yönelik “marjinalizm” eleştirisi, niyeti ortaya koymaktadır. EAG’nin niyeti esas olarak AKMG’yi “marjinalize” etmektir. AKMG, hayatın tam göbeğinden, şahdamarından konuşup eyleme geçse bile EAG bu hareketi kıyıya köşeye itmek zorundadır.
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Numan Kurtulmuş’un daha işin başında, Erbakan ve Saadet Partisi ile ayrışırken derdinin “partiyi Ak Parti’ye iltihak ettirmek” olduğunu söylemektedir. Kurtulmuş’un çeşitli pratik sebeplere bağlı olarak Saadet Partisi içinde kalan ama gönlü Ak Parti’de olan kesimleri toparlayıp götürdüğü açıktır. AKMG’nin EAG’ye dönük direnci bu noktada anlam kazanmaktadır. Zira EAG’nin AKMG’yi “alt gençlik çalışması” derekesinde görüp onu burada boğmak derdiyle hareket ettiği açıktır. Sonuçta Müslüman kesimdeki sosyal adalete meyyal yönelimlere odaklanan bu çalışma, süreç içinde Ak Parti için bir hava yastığına ya da tampona dönüşme eğilimine sahiptir. Yani Ak Parti uyguladığı politikalarla kendi kitlesi içerisinde oluşma ihtimali bulunan kopuşları nötralize etmek ya da etkisizleştirmek adına, bu tarz kadroların öne çıkmasına bir biçimde izin verecektir. Ak Parti’yle hesaplaşmak, onu destekleyen Müslüman mahalle ile de hesaplaşmayı gerektirir. Bu hesaplaşma doğal olarak emek ile adaleti kendisinde teğellemeyi değil, neoliberal siyasete cepheden saldırmayı emreder.
Bu noktada salt Ak Parti’ye karşı muhalefete kilitlenmiş unsurların bulunması bir sonuç üretmeyecektir. Mehmet Bekaroğlu kıymetli bir duruş sergilese de ve iyi niyetli olsa da meseleyi genel olarak burjuva siyasetin verili sınırlarına hapsettiği ölçüde herhangi bir somut sonuç üretemeyecektir. 1 Mayıs hurucu esnasında TV’de yapılan oturumda gençlere örtük olarak siyaset dersi vermesi ve gençleri marjinalize etmesi bunun delilidir. Gençlerin yapıp ettiklerini onların gençliklerine bağlamak, eylemin kendisini bir tür delişmenlik, aykırılık olarak kodlamak ama öte yandan da siyasetin sağduyulu, akıllı ve sabırlı olmayı emrettiğini söylemek, temelde bu anlama gelir. Bu akıl, sağduyu ve sabır, söz konusu hesaplaşmayı asla göze alamaz.
Bugünde sömürüye ve zulme karşı kıyam etmek, kafanın içindeki tüm kalelerin yıkılmasını emreder. Burjuvazinin hükmü altındaki siyaset pazarında tezgâh sahibi ya da bu pazara mal taşıyan tüccar olmak solculara hiçbir şey kazandırmadığı gibi Müslümanlara da kazandırmamaktadır.
Bu siyaset pazarı, Ortadoğu’daki devletlerin kuruluş mantığına sahiptir: “Evi kuran balta evin içinde tutulmaz.” Bekaroğlu’nun trajedisi buradadır. O siyasî hayatı boyunca sırtına yediği bıçakların sebebini burada aramalıdır. Pazar kurulurken içinde olmuş ama kuruluş tamamlanınca kapı dışarı edilmiştir. Ertuğrul Günay ve Kurtulmuş pratikleri bunun delilidir. Demek ki naçizane tavsiye olarak söylenebilir ki Bekaroğlu paradigmayı, durduğu yeri değiştirmeli, o siyaset dersi verdiği kürsüsünü terk edip küçük gördüğü gençlerin öğrencisi olmayı göze almalıdır. Onlar asla ihanet etmeyecektir, zira kavga kendi içinde asla hain barındırmaz.
EAG ile AKMG arasındaki gerilimin bir nedeni de muhtemelen, İhsan Eliaçık’tır. Tartışmanın İhsan Hoca’nın hurafelere ve geleneksel İslam yorumlarına açtığı bayrakla ilgili olduğu görülmektedir. Ama bu zarfta görünendir. EAG, Müslüman mahallenin burjuva siyaset pazarına duhulü dairesinde kendisini tariflediğinden, İhsan Hoca’nın çıkışı tehdit olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla böylesi bir tehdit unsuruna önce tokat atılmakta, sonra mesafe konulmakta, ardından da tariz okları fırlatılmaktadır. Burjuva siyaset pazarına giriş kapısında “Müslüman mahalleyi olduğu gibi buraya dâhil edeceğim” sözü verildiğinden, İhsan Hoca’nın mahalleyi dönüştürme pratiği tehlikeli addedilmektedir. Müslüman mahallenin olduğu gibi siyaset pazarına dâhil edilmesi, dolayısıyla hurafelerin de satılabilirliğini gerektirir. Satılma ve kâr getirme imkânı bulunan hurafelerin eleştiriye tabi tutulması, söz konusu tüccarlar ve tezgâh sahiplerince asla kabul edilmemektedir. Ama tersten, İhsan Eliaçık’ın hurafe saldırısı da saf, arî, temiz ve mutlak bir İslam formülüne ulaşma gayretinin hükmü altında ise, bu türden bir İslam’ın da egemenlerin kılına zarar vermeyecek bir yerde duracağını söylemek gerekmektedir. İslam içre tüm huruc pratiklerini düzleme eğilimi olarak Selefîliğin Körfez sermayesi ve emperyalizmin açtığı kanala girmesi asla tesadüfî değildir. Arî İslam liberalizmin kulu olmak zorundadır. Huruc ise her daim kirlidir.
İslamî siyasetin ricata ve huruca dayalı iki boyutu vardır. Her iki yönelimde de burjuva siyaset pazarı ile ilişkiler üzerinden, teorik zemin farklı bir biçimde kurgulanmaktadır. Atasoy Müftüoğlu’nun “nass, akıl ve kalb” üçlü bütünlüğü üzerinden yaptığı vurgular burada anlamlıdır. İslamî siyaset ister istemez, bugünde bir kıyam gerçekleştirecekse, bu üç bileşenini namluya sürmek zorunda kalacak, dolayısıyla, tek tek bu üç bileşenin özel âlimleri, zanaatkârları, tüccarları ve malikleri söz konusu kıyama karşı öfke kusacaktır. Bu açıdan İhsan Hoca kıyam içre düşünmesi ile Müslüman mahalledeki hurafe tasallutuna kılıç sallamakta, EAG Müslüman mahallenin siyaset pazarına dâhli üzerinden kaymağı toplamak derdinde olduğundan, bu kılıcı kırmak istemektedir.
Mesele, dolayısıyla kıyam edebilmektedir. Ayağa kalktığınızda etinize, sinirinize, ruhunuza geçmiş bağlar da kopacaktır. Bu kopuşun geriye doğru bir yankısı olacak, o zincirlerin tarihsel ve toplumsal yapısı da bir biçimde sorgulanacaktır. İhsan Hoca ve AKMG’nin hurucu bu diyalektiğe tabidir.
Sol pazarın köşebaşlarını tutmuş olanlar da ölüm oruçları pratiğine böyle yaklaşmışlardır. Sanki işçi sınıfı içinde köklü ve anlamlı bağlar kurmuşlar gibi, söz konusu çıkışın tüm bağları kopartacağını söyleyip hapishane direnişini boşa düşürmeye bakmışlardır. İhsan Hoca ve AKMG de böylesi bir boşa düşürme, marjinalleştirme tehdidi altındadır.  
Ancak bu burjuva siyaset alanında kalmanın ve tersten mevcut anarşist yönelimin birbirlerini yanlışta tamamladıkları açıktır. Müslüman mahallenin kendi özgünlüğünü muhafaza ederek siyaset pazarındaki yerini alması ile “tavşan dağa küsmüş” misali, o pazarın içine girmenin neden olduğu tepkiyle siyaset alanına küsmenin bir biçimi olan anarşizm aynı yerde durmaktadır.
Marjinalleştirme gayretine “evet marjinaliz, n’olmuş!” türünden duygusal bir tepki verip, söz konusu marjinalliğine estetik, teorik ve ahlâkî güzelleme yapmanın ve mevcut tekilliğine kapanmayı yüceltmenin bir anlamı yoktur. Bu güzelleme ister istemez zorlama bir pratik dâhilinde İslam ile anarşizmin yakın noktalarını birleştirme üstadları türetecek, bu üstadlar zamanla köşebaşlarını tutacak ve mevcut pratik, süreç içinde, akamete uğrayacaktır.
Esasında bugün İhsan Eliaçık’ın kellesinin kesilip Zekeriya Beyaz ya da Yaşar Nuri Öztürk’ün kellelerinin bulunduğu sepete yuvarlanmamasının ana sigortası da AKMG’deki dinamik faaliyetin kendisidir. Bu dinamiğin anarşizmle bulamaç bir pratiğe bağlanması İhsan Hoca’nın idamını hızlandıracaktır. Marjinallik eleştirilerine karşı hareketin hayatın şahdamarı içinde akması zaruridir.
Marx’ta “proleter” neyse İslamî yazındaki “mustazaf” da odur. Bu anlamda AKMG kendisini salt Ak Parti eleştirelliğine ait basit bir araç olmaktan çıkartmalı, tüm sömürücülere ve zalimlere karşı verilen mücadelenin bir neferi kılmalıdır. Sözünün ve eyleminin akacağı kanalları tek başına İhsan Eliaçık popülerliğine bağlamamalı ama İhsan Hoca’nın pratiğini kendi pratiği içinde devrimci anlamda dönüştürmeyi de bilmelidir. İhsan Hoca’nın kenara itilmesi anarşizan bir tepki biçimidir ve çıkışsızdır.
Soldaki “herkes emekçi nasılsa” ukalalığı ve kibrine benzer bir tavır Müslüman siyasette de vardır. Aradaki mülkiyet ve rekabet ilişkisinin negatif ve pozitif biçimleri hiçbir sonuç vermeyecektir. “Herkes Müslüman nasılsa” ukalalığı ve kibri üzerine ne bir teori ne bir pratik inşa edilebilir. Sol ve Müslüman arasına bugün döşenen bir hava yastığı olarak anarşizm de “herkes birey nasılsa” ukalalığı ve kibri ile hareket etmektedir.
Müslüman mahallesindeki “sol” hurucu sıkıştıran ana bir husus da Kürd hareketidir. Örneğin bazı Müslüman arkadaşlar Kürd siyaseti ile girdiği ilişki üzerinden “F Tipi Film” isimli çalışmayı “burada Kürt yok” diye eleştirmektedir. Kürd’cülük pratikte bir tür anarşizm formu olarak vücut bulmakta, bu yaklaşımı içselleştirmiş Müslüman genç kendisini, filmdeki en çarpıcı sahnelerden birinde, Kürd ananın döktüğü gözyaşlarını içinde duyamayacağı bir yere savurup atmaktadır.
Zapatista ya da Kürd ya da Nepal ya da Naksalit… Tüm bunlar buranın gerçekliğinde devrimci mücadele vermekle yükümlü kişilerin birey dünyasına ait zırhlara çarpıp dağılmakta, vitrin malzemesi olarak kullanılmakta ve bir biçimde buranın anarşizan, liberter ve liberal eğilimlerinin sosu olabilmektedir. Buranın zapatistası, kürdü, nepali ya da naksaliti olmak için hiçbir şey yapılmamakta, anarşizm “her şey olduğu gibi kalsın” duasının bir tecessümü olarak işlemektedir. “Sosyalizmle İslam birleşemez ama anarşizm birleşebilir” denmesinin nedeni de buradadır. Birileri burjuva siyasetinin ruhu olan mülkiyet ve rekabet ideolojisine kul oldukları için ortak devrimci mücadelenin tüm patikalarını silmeyi görev bilmektedirler.
İran Devrimi esnasında dışarıdan gelen her şeyin bir tür Moskova, Washington ya da Tel Aviv ajanı olarak kodlandığı bilinir. Kürd hareketi için de bugün toplamda dışarıdan uzanan her el Ankara ajanı pratiğidir. Müslüman da olsa, Hz. Ömer adaletine vurgu da yapılsa, ses ajanların sesidir, Kürd bu sesi böyle duyar. Çünkü Kürd kıyamı içerisinde adını böyle koysun ya da koymasın, genel olarak burjuva siyaset pazarının köklü bir eleştirisini yapmış, her eylemini bu eleştiriye göre kurmuştur. Dolayısıyla “burjuva siyaset pazarında Kürd tezgâhının sahipleri var, biz de onlarla Müslüman tezgâhının sahipleri ve tüccarları olarak ilişki kuralım” demek asla sonuç vermeyecektir. Kürd kendisini o tezgâhta satılan ve tüccarların getirip pazarladıkları kan ve terle tanımlı kılmıştır artık. Ortaklaşma da ancak Müslüman’ın da bu işlemi yapabilmesi ile mümkündür. Bu işlem yapılmaz ise mevcut pratik, “Kürd meselesini bu sefer de İslamcılarla çözelim" diyen müesses nizamın verili pratiğine bir biçimde bağlanacaktır. Oysa ortaklaşma ancak kanda ve terdedir, sadece kan ve terle gerçekleşebilir. Kürd’ün, sosyalistin ve Müslüman’ın tezgâhları parçalanmalı, tüccarları iflas etmelidir. Kurtuluş buradadır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

İslamcılar ve Atatürk


İslamcılar Atatürk’le epey barıştılar.
Bence çok iyi oldu. Taşlar yerine oturmaya başladı.
Kürt kökenli olup "Türk aydını" rolü kesen Ahmet Kekeç, "Kalanlar" adlı kitabında aynı şeyleri yazmıştı. Şimdilerde dostu İbrahim Tenekeci, Arap düşmanı Falih Rıfkı'nın gözüyle Arabistan'daki Osmanlı varlığını meşru gören yazılar yazıyor. (Birinci Cihan Harbi'nde başlayan Osmanlı karşıtı Arap isyanlarının en az bugün Tahrir Meydanı'ndaki isyanlar kadar haklı olduklarını düşünmeyen, bence özgürleşememiş demektir.)
İsmet Özel, ırkçı Orhan Şaik Gökyay'ı refere ederek Bu Vatan Kimin dedi.
Orhan Ş. Gökyay'ın asıl adı Hüseyin Vehbi idi. MEB bakanı, bildiğimiz Rıza Nur'un herkesin Türk adı alması gerektiğine dair açıklamasından sonra "Orhan" adını aldı. Koyu Atatürkçü biriydi. En az İsmet Özel kadar. Fakat zihniyeti silâh gücüyle muktedir olduğu için Orhan Şaik Gökyay, İsmet Özel gibi taksit taksit açıklamıyordu ırkçı fikirlerini.
Taksim İstiklal Caddesi'nde yürürseniz YKY'nin karşısına dikkat edin; Beyoğlu'nun tek İslamcı kitabevi olan İnsan Kitap, vitrin raflarında her zaman Atatürk kitabını en üstte tutuyor.
Öteden beri sağcı olan Abdullah Muradoğlu, İslamcı Yeni Şafak'ta "Mustafa Kemal Paşa"yı aklayan bir yazı yazarak, Cumhuriyet Türkiye’sinin Batı devrimlerinin "günahını" tembel Müslüman âlimlere bağladı.
Özellikle son paragrafı iyi okumak gerekir:
“Ömer Nasuhi Bilmen’in bir ilmihâli var. Bu ilmihâl maddeler hâlinde yazılmış. Aslında onu İbadet Hukuku olarak hazırlamı. Sonra bu iş olmayınca onu ‘Büyük İslam İlmihâli’ diye neşretmiş. Bu komisyona 10-15 kişi seçiliyor. Hepsine bir bölüm verilmiş. Onların hazırlayıp getireceği taslak mecliste görüşülerek uygulamaya konulacak, zamanla da geliştirilecek. Program bu. Altı ay kadar da bir süre vermişler. Ömer Nasuhi ‘Altı ay sonra, birisi ben olmak üzere, iki üç kişi dışında hiç kimse bir şey hazırlayıp getirmedi' diyor. O zaman Mustafa Kemal, bunlara kızıp bağırıyor. 'Olmaz böyle şey' diyor. 'Sonra da Batı hukukunu almaya karar verdiler' diye anlatıyordu Ömer Nasuhi Hoca, onun için daima 'Kabahat bizdedir' derdi." (Abdullah Muradoğlu)
Kırk yıl düşünsem, geleneksel âlimleri suçlayıp Mustafa Kemal Atatürk’e arka çıkacağını öngöremezdim: İslamcı Dünya Bizim sitesi de Abdullah Muradoğlu adlı İslamî Atatürkçü'nün ekmeğine yağ sürdü.
İslam'ın ya da İslamcılığın panzehiri ya da antitezi gibi görülen aydınlanmacı ve jakoben Kemalizm bugün zayıfladı. Yani yegâne gücü olan silâhlı bürokrasisi devre dışı kaldı. Kemalizm zayıflayınca Kemal de sevimlileşti. Barıştılar. Vaziyetin bu hâle gelmesi, özgürlükçü insanlar açısından daha iyi. Hele AK koyun kara koyun ayrılsın bakalım bir.
Mehmet Sait Çakar
Yordam Mail Grubu
Devamını oku ...

Fehim Taştekin ile Ortadoğu Üzerine

İştirakî: Ben genel olarak Arap Baharı sürecinin tersten, bugünden başlayarak geriye doğru değerlendirmesini almak istiyorum sizden. Mısırdan başlayalım. Şimdi Tahrir eski yönetimini (Mübarek) devirdikten sonra Mursi’yi de kabullenmeyen bir canlılıkla devam ediyor. Kitleler hâlâ oradan çekilmiyor. Başlangıçta ellerinde ekmeklerle çıktıklarını görmüştük. Şu anki mevcut durum nereye doğru gider? Mursi’nin, Türkiye’nin rol model örneğine aday bir Mısır, bu eksende değerlendirmeler de yapılıyor (yerine doldurmaya dair). Ne kadar gerçekçi ya da değil?
Fehim Taştekin: Şimdi, şunu kabul etmek gerekiyor. Bir, siyaseten bu ülkenin normalleşmeye ihtiyacı var. Mübarek’in devrilmesi de bu ihtiyacın bütün kitleler nezdinde kabul gördüğünü, kabul edildiğini ve kitlelerin buna yanıt vermek için bir diktatörü devirdiğini, devirerek ortaya koyduğunu gördük. Bu normalleşme beraberinde şunu getirir doğal olarak: Oradaki Müslüman Kardeşler ve Selefî grupların da iktidarda karşılık bulmasını gerektirir. Doğal olan budur. Fakat Müslüman Kardeşler ve diğer Selefîler bu “devrim” sürecinde, (bu arada devrim kavramını her yerde kullanmam), epeyce zaman dışarıda kalmayı tercih ettiler. Hatta Selefîler daha da iktidara yakın bir çizgi takip ettiler. Bu bir kere Müslüman Kardeşler’e yönelik belirli bir algı oluşturdu, yani devrime omuz vermeyen ama devrime sonradan müdahil olup bu süreci çalan gibi bir yakıştırmayla karşı karşıya kaldılar. Bir şeyi peşinen kabul etmeniz gerekir derken, bir siyasal normalleşmede toplumun bütün unsurlarının siyasetin yelpazesinde payına düşeni alması, temsil esilmesi kendi rengini bulmasını kastediyorum. Bu son derece kaçınılmaz bir şey. Burada Müslüman Kardeşler iktidarına peşinen refleks duyulmasını anlamıyorum tabii ki… Yani burada bir norm olarak bunu önceden kabullenmemiz gerekiyor. Bu günkü sorunun buna tahakkuk eden bir tarafı var. Bu kitleler iki nedenle Müslüman Kardeşler’e tepki gösteriyor: Birincisi, Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in dominant çıkmasından ve müzakereci yolu birazcık terk etmelerinden kaynaklanan; yani baskın olmalarından kaynaklanan bir neden var. Burada sorumlu Müslüman Kardeşler… İkincisi de Müslüman Kardeşler’in iktidarını kabullenmekten kaçınan, bunu kendine sindiremeyen kitlelerin refleksi var. İkisi birlikte nüksediyor. Tahrir’de olan birazcık da bu ve burada liberaller, solcular, eski rejim yanlıları da ortak bir ses bulabiliyorlar. İstismar edilen bir durum olabiliyor. Bu genel çerçevede olup bitenleri anlamak açısından söyleme ihtiyacı duyduğum şey bu… Şimdi o toplumun yapısında kuşkusuz farklı ideolojik şeyler var. Kökleri eskiye dayanan kamplar var. Bu kampların ve azınlıkların; yani dinsel azınlıkların Kıpti’lerin vs. yer alabileceği güçlü bir anayasal süreç bu ülkede gerçek anlamda Mısır’ı düze çıkaracak bir yoldu. Ama bu süreçler, yine iki nedenle kirletildi ya da halk desteklemedi. Birincisi, kurumsal yapının direnci yani eski rejim kalıntılarının kurumlar içerisindeki varlıklarını sürdüren bu kalıntıların bu süreçleri baltalayan hamleleri… (Yetki vardı çünkü ellerinde). İkincisi de meclisin çoğunluğunu elde etmiş, Kurucu Meclisi’nde hakeza çoğunluğunu elde etmiş İslamcıların kendi gündemlerini fazlasıyla dayatma çabası… İşin açıkçası orta yolu bulmak o kadar da kolay değil. Yani birisi kendi dünya görüşünü anayasada tamamen oturmasını, yer almasını istiyor. Öteki ise, bunu kendi varlığına tehdit olarak görüyor. İkisini bir araya getirmek için çok akıllı bir uzlaşı sürecinin işletilmesi, müzakere sürecinin işletilmesi gerekiyordu. Bu süreç işletilmedi. İşletilmediği için de liberaller, solcular, Hıristiyanlar Kurucu Meclis’ten çekildiler. Şimdi Kurucu Meclis’ten çekildikleri gibi bir de mevcut laik kurumsal yapı, bu meclisi feshetme tehdidinde bulundu. Yani bir dava açıldı ve Anayasa Mahkemesi bu meclisi muhtemelen feshedecek. İslamcılar kendi renklerini epeyce kapsayabildikleri bir anayasa taslağının tamamen çöpe atılmasını önlemek için de Mursi olağanüstü yetkilerle kendini donattı ve bu süreci sağlama almaya çalıştı. Ama bunu yaparken yani bir taraftan şunu söylüyor: “Evet, ben eski Mübarek uzantılarının bu süreci baltalamasını engellemek istiyorum” diyor. Bu son derece haklı bir çıkış ama bunu yaparken de kendisine, kendisini Mübarekleştiren bir sürecin de önünü açmış oluyor. “Geçici yetki” diyor ama bunun geçici olup olmamasını kim garanti edecek?
İ: Refleksler herhâlde bunun üzerinden geliyor. Yani bu, “Mübarek sürecinin bir benzeri dönemine yeniden giriyoruz” refleksi mi?
F.T.: Evet. Bu refleks, muhalefetin haklı refleksidir ama muhalefetin burada bu sürece “nasıl daha olumlu bir katkıda bulunabilirim” diye de kendisine sorması gerekiyor. Yani muhalefet haklı ama muhalefetin de Mursi’nin işini kolaylaştıran bir yol izlemesi gerekiyordu. O da olmadı. Her iki tarafta da uzlaşma kültürünün eksikliğinden kaynaklanan çok ciddi bir sorun var. Yani müzakere etmek, herkes tamamen istediğini alamaz bu süreçte. Herkesin bir adım ileri, bir adım geri atarak bir noktada buluşması gerekiyor. Şimdi Hıristiyanlara bir takım haklar veriliyor. Mesela Hıristiyanlar ve Yahudilerin kabul ettikleri değerlerin anayasanın da kaynağı olduğuna dair bir madde var. Bu, Hıristiyanları memnun eden bir madde ama aynı şekilde Selefîleri de memnun edebilmek için Şeriatın da yasamanın kaynağı olduğu (ki eski anayasada da bu vardı) söylenmeli. Hiç bir şey değişmedi. Değişen başka bir şey var: Onları da memnun etmek için ilave bir madde daha ekliyorlar. Orada da kritik olan şey şu: İslam ulemasının kabul ettiği doktrinlerin ve Şeriatın genel kurallarının, oradaki Şeriata atıf yapan yani kaynağın temelini oluşturduğu vurgusu var ve El Ezher ulemasına danışılması gerektiğine dair anayasa maddesi var. Bunlar çok kritik şeyler. Belli ki bunlar, Selefîleri ve İhvan’ı memnun etmek için konmuş maddeler… Ama bu maddelere karşılık, örneğin kadın haklarıyla ilgili vs. güçlü ifadelerin olmadığı bir metin ortaya çıkıyor. Liberallerin, solcuların itirazları var. Onların da kaygılarını karşılayacak bir düzenleme gerekiyor. Belki de bunların hiçbirisinin anayasaya girmemesi gerekiyor. Daha basit, daha anlaşılır, daha kuşatıcı bir metin olması gerekiyor. Detaylı anayasa daha fazla çatışmayı beraberinde getirebilir. Yol yanlış belki de… Bu kadar detaya giren El Ezher’i garantiye alan ve ona vurgu yapan, bağımsız bir kurum olduğunu belirten bir maddeye belki hiç gerek yok. “Sünni Ulema” diye bir maddeye hiç gerek yok. Bunlar ayrıştıran ve toplumu bölen unsurlara da dönüşebilir. Hâlbuki anayasanın daha kuşatıcı ve daha ilkesel, daha tepeden bir belirleyici özgürlükleri garanti altına alan basit bir metin olması gerekiyor. Bundan uzaklaştıkları anlaşılıyor ve bundan uzaklaştıkça da çatışmanın derinleştiğini görüyoruz.
Sorun buradan kaynaklanıyor. Şimdi, Mursi Firavunlaştığında bu sorunun yanıtını hemen şimdi “evet Firavunlaştı” diye veremeyiz. Ama potansiyel olarak yönelim var mı? Evet var. Türkiye’nin yaşadığı süreçleri çok andıran bir yapısı var. Yani AK Parti iktidarının da ilk üç-dört yılında, beş yılında özgürlüklerle ilgili inanılmaz bir takım şeyler yaşandı, açılımlar yaşandı ama bugün öyle bir noktaya gelindi ki hiçbir şeyi konuşamaz hâle geldik. Yani inanılmaz bir baskı oluştu. Hangi dizinin nerede yayınlanacağından ya da yayınlanmayacağından tutun da kimin nerede yazması gerektiğine varıncaya kadar müdahale eden bir başbakan profili ortaya çıktı. Şimdi orada Mursi devrimi ilerletmek, süreci ilerletmek ve anayasayı orada çıkarmak, siyaseti normalleştirmek için böyle bir yetki kullanıyor ama başka örneklere baktığınız zaman; bir adım sonrasına baktığınızda da, bunun yeni bir Mübarek olarak karşımıza çıkmayacağının garantisi yok. Mursi burada yanlış bir hesap yapıyor, Türkiye’de yapıldığı gibi… Yani %51 benim oyum var, çok sağlam örgütsel bir tabanım var, bu tabanı mobilize edebilirim, bu tabanı bir karşı güç olarak sokaklara dökebilirim ve halk benim yanımda… Şimdi bu, normalleşme diye çerçevelendirdiğimiz bir süreci karşılayan ve bu sürecin anlamlı kılınmasına yardımcı olan bir argüman değil. Çünkü siz bir sistemi yeniden kurmaktan bahsediyorsunuz. Bu yeniden kurma eğer toplumun bütün katmanlarını kuşatamıyorsa hiçbir anlamı olmayacaktır ve çatışmanın temelini oluşturacaktır. Barışın ve uzlaşının değil, çatışmanın temelini oluşturacaktır. Mısır’daki tehlike biraz bu…
İ: Hâkim süreç içerisinde, belki Tunus biraz daha ağır basıyor gibi görünebilir ama Mısır’ın ayırt edici yanı, Libya’dan ya da diğerlerinden bir köprü olarak Osmanlı’dan, İskenderiye’den geliyor olması… Bugünkü süreçte diğerleri, o diktatöryal yapılardan sıyrıldıktan sonra yerine geleni benimserken, buradaki karşı duruşu o köklerden mi alıyor yoksa bir aydınlanma süreci mi yaşanıyor genel olarak? Yani biz genelde baktığımızda ardı ardına gelen bu süreç içerisinde artık eskisi gibi yönetilmek istemeyen bu toplulukların yerine bir alternatif yaratma doygunluğunda, yetkinliğinde olmasa da onu reddetme gibi bir çıkışı gösterdiğini görüyoruz. Mısır diğerleriyle, o domino süreci içerisine giren diğer ülkelerle böyle bir ayrılık gösteriyor…
F.T.: Şu kesinlikle doğru: rejim yıkmak kolaydır. Ama kurmak zordur, nasıl kurduğun çok daha önemli ve kritiktir. Kurucu olmak daha zordur. Şimdi burada, kendiliğinden oluşan bir refleks var. Yani bu refleksin kendi iç dinamikleri var doğru ama bu iç dinamikler, bir formülasyonu olan, programı olan, ne istediğini net olarak ortaya koymuş bir liderlikten ve bir hareketten yoksun… Yani çok temel sorun, bugün yaşadığımız sorun budur Mısır’da…
İ: Belirleyici bir irade yok.
F.T.: Belirleyici bir irade yok. Sadece bir şeyi yıkma hedefiyle birleşmiş fakat birbirinden çok farklı kitleler bütünü görüyoruz. Şimdi bunlar biraraya gelmeyi başardılar yıkmak için… Ama kurmak için biraraya gelemiyorlar. Temel sorun burada. Şimdi Mısır’ı diğerlerinden ayırt eden, Mısır’ın daha kurumsal bir yapıya sahip oluşu. Ordusuyla, bürokrasisiyle, bir takım sivil örgütleriyle… Burada sivil toplum geleneği topluma nüfus etmiş, toplumun çok daha iç içe geçtiği bir yapı içerisinde eskiden beri var. Müslüman Kardeşler Örgütü geçen yüzyılın başından itibaren o topraklarda varlığını göstermiş; sadece bir fikir hareketi değil, aynı zamanda sosyal yardımlaşma, eğitim, hatta sendikalaşma gibi…
İ: Oradan soruyorum hocam, mesela süreç başlamadan önce ciddi işçi direnişleri yaşanıyordu.
F.T.: Evet işin doğrusu, eğer mesela o sendikalar; işçi sendikaları, aynı zamanda eğitim sendikaları, farklı alanlardaki sendikalar vs. bu sürece girmeseydi Mısır’da sistemi kilitlemek ve Mübarek’i istifaya zorlamak mümkün olmazdı. O sendikalarda Müslüman Kardeşler’in de önemli bir üstünlüğü olduğunu da unutmayalım. Yani hiçbir şeyi tamamen birine mal ederek, “onun sayesinde oldu” diyerek izah etmek o kadar kolay değil. Yani bir, sendikalar bu işe girmeseydi Mısır’da Mübarek Rejimi devrilemezdi. İki Müslüman Kardeşler de bu işe girmeseydi kolay kolay bu rejim devrilemezdi. Yani Müslüman Kardeşler sonradan girdi oyuna ama oyunun puanını değiştirdiler devrimciler lehine, öyle söyleyeyim. O nedenle “Müslüman Kardeşler geldi devrimi çaldı” gibi çok peşinen yargılayıcı söylemlerden şimdilik uzak durmayı tercih ediyorum. Bu önümüzdeki süreçlerde; anayasayı yazım süreci, seçim süreci, hükümetin kuruluşu gibi henüz her şeyin başında olduğumuz bu süreçlerden ne çıkacağına bağlı… Müslüman Kardeşler’in ne kadar uzlaşmacı, ne kadar kucaklayıcı, kapsayıcı bir politika izleyeceğine bağlı… Eğer iktidarlarını perçinlerler de daha sonra dışlayıcı, hükmedici ve yargılayıcı bir yönteme yönelirlerse o zaman devrimi gerçekten çalmış olacaklardır. O zaman onu, o dönem geldiğinde konuşuruz. Şimdi sadece Mübarekleşiyor mu, diktatörleşiyor mu sorularının arkasındayız. Burada Mısır devlet olarak diğer Arap ülkelerinden daha farklı bir şekilde kurumsal bir yapıya ve toplumsal örgütlenmelere sahip olması, önemli avantaj ve üstünlük sağlıyor. Yani şunu biz gördük: Rejim tamamen kontrolden çıkacağı bir noktada ordu devreye girdi ve Mübarek’e “tamam artık bırak” dedi. Yani ordu orada bir şekilde yönetimi devraldı. Burada Türk Ordusu’na benzer kurumsal bir ordu yapılanması görüyoruz. Bu hem iyi, hem kötü… İyi tarafı, süreçler tamamen kontrolden çıktığı anda bir sigorta olarak devreye giriyor. Kötü tarafı da vesayet sistemini sürdürüyor. Henüz devrimciler diyelim, kendi aralarında bir kavgayı verirken belki bir aşama sonrasında asıl vermeleri gereken kavga bu vesayet sistemi ile ilgili olacaktır. Çünkü ülke ekonomisinin yaklaşık %17’si tamamen ordunun tekelinde… Yani ordu orada, petrolle iştigal ediyor, su işiyle iştigal ediyor, süt üretiyor, ekmek üretiyor, ekmek fabrikaları var. Ordunun girmediği hiçbir ekonomik alan neredeyse kalmamış. Bütün emekli generallerden tut da, muvazzaflara kadar hepsi bu sektörün içerisinden kendine yer edinir. Bu ekonomik pastanın bölüşülmesi, dizayn edilmesi ya da kontrol edilmesi burada sağlıklı bir sistem kurmak için asıl kritik aşama olacaktır. Henüz buralara kimse gelmedi. Henüz işin başında, suyun başında kavga çıktı. O zaman Müslüman Kardeşler iktidarı orduyla ne kadar uzlaşacak, orduyu ne kadar geriletecek? Şimdi Mursi mesela, en önemli hamlesini hatırlarsanız; Sina Yarımadası’nda, Selefiler bir takım silâhlı eylemlere kalkıştığında (Gazze Sınırı’nda, Refah’ta başladı), Mursi buradaki güvenlik zafiyetini ve istihbarat zafiyetini bir koz olarak kullanıp Askerî Yüksek Konseyi’nin başkanını, diğer bir takım kilit isimleri, istihbarat şefini vs. uzaklaştırarak vesayette bir tırpanlamaya gitti. O fırsatı iyi kullandı, oradan elde ettiği güçle biraz ayağını sağlama aldı ve Anayasa Mahkemesi’nin kurucu üyesinin feshetme ihtimaline karşı da yine Gazze’de sağladığı ateşkesle uluslararası alanda ve Arap dünyasında kazandığı prestiji kullanarak deklarasyonu yayınladı, eline bir “demir yumruk” geçirmiş oldu. İki fırsatı da çok iyi değerlendirdi. Şimdi dediğim gibi, burada vesayet sistemi ne kadar gerileyecek, ne kadar sivil alan açılacak onu zaman gösterecek. Ama endişelenmek için de ciddi nedenlerimiz var.
İ: Peki, bu noktada İsrail’e bir geçiş yapayım. Yani bu Gazze saldırısından sonra ateşkes ilân edilmesi ile ilgili… Bunu biraz ABD merkezli bir yerden, zaman dilimi açısından, paralellik açısından söylüyorum. Mesela Pentagon’da bir operasyon çekildi, orada bir askerî yönetim ile ilişkili… Hemen seçimin ardına geldi… Bence saldırı da İsrail tarafından yapıldı. O da zamanlama olarak seçimi bekleyip ardından yapılan bir şeydi. Komplo teorisi gündemleşmiştir. Bunu birleştirip bir art arda değerlendirme yapıldı. Hakikaten o merkezin o zaman dilimi içerisinde olmasının bunların art arda gelmesi tesadüf mü, bir rant var mı? İsrail bu seçimlerin geçmesini bekleyip, sonrasında…
F.T.: Şimdi bu hem İsrail’deki seçimlerle, hem Amerika’daki seçimlerle ilintili bir saldırı planı olabilir. Yani 2008’de Gazze’deki Dökme Kurşun Operasyon’u da hakeza hem Amerikan seçimlerine denk getirildi hem de İsrail’deki seçimlerin öncesine denk getirildi. Yani İsrail’deki liderler, İsrail’deki hâkim psikolojiyi, güvenlik mitini çok iyi kullanıyorlar. Seçim öncesinde bunlar işe yarıyor. Şimdi Amerikan seçimlerinin öncesine denk gelmesinde ise ilginç olan şudur; ilk saldırıda yani 2008’deki saldırıda, Obama yönetimi belki Ortadoğu’da daha cesur adımlar atmaya niyetliyken birden bire, bir oldubittiyle, İsrail’in yaşattığı oldubittiyle, kendi gündemini kaybetti. İsrail orada, Amerikan yeni başkanının bu saldırıyla birlikte desteğini garantilemiş oldu. Şimdi Obama’nın İsrail yönetimiyle sorunları olduğunu biliyoruz. Yani birbirlerinden haz etmediklerini biliyoruz. Ama Amerikan kurumsal yapısı da İsrail’in güvenliğini garanti eden bir politikaya sahip ve bunu açıkçası öyle hiçbir başkan şimdiye kadar çok fazla değiştiremedi. Ama bir nüans var. O nüans da Obama burada bir barış sürecini ilerletme çabası içerisinde. Bunu en fazla baltalayan da İsrail yönetimidir. Şimdi yine bir oldubittiyle, bu sefer Gazze’ye yönelik saldırıda oldubittiyle, Amerikan başkanının ikinci bir dönemini de ipotek altına almış oldu İsrail. Yani İsrail burada Amerikan yardımlarının ve Amerikan desteğinin sürebileceği bir psikolojik ortam yarattı ve Obama istemeye istemeye İsrail’in arkasında durdu, durmak zorunda kaldı. Öyle bir intihar politikasını da dayattığı için BM’de Filistin’in statüsü yükseltilirken Amerika iki tane ada devlet ile birlikte ret yasasını getirmek zorunda kaldı. Yani Amerika izole etti BM’de… Şimdi Gazze saldırısını, bu kadar İsrail yönetimine angaje olmasaydı, arkasından daha rahat davranabilirdi. Ama davranamadı ve sanki İsrail yönetiminin esiri pozisyonuna düştü. Bu Amerika açısından bir trajedidir. Sonuçta aslında Amerika’nın Ortadoğu’daki tüm prestiji iyice aşınıyor. Bunun bir sebebi de İsrail’in politikalarını verdiği tek taraflı ve sarsılmaz destek. Ama bu işin, bu saldırının başka bir boyutu var bence. Yani bunlar doğru. İsrail birden fazla hedef güdüyor. Birden fazla kuşu hedef alıyor. Hem içeride kamuoyunu mobilize ediyor kendi güvencesiyle, kendi sandığını garantiye alıyor; hem Amerikan desteğini garantiye alıyor dediğim gibi... Burada ayrıca Arap Baharı’yla oluşan İsrail’in güvenliğini ve geleceğini bir şekilde riske eden bütün gelişmelere karşı da “ben buradayım, benim vurucu gücümü hesaba katmak zorundasınız” mesajı veriyor. Yani Mursi’ye de ayar çekiyor, diğer Ortadoğu liderlerine de ayar çekiyor. Bir başka şeyi yaptı o da; İran’a saldırdığı takdirde bölgedeki unsurların Hizbullah gibi, Hamas gibi unsurların ne kadar kapasitesi var bunu görmek istedi ve de savunma sisteminin “demir kubbe” dedikleri o savunma sisteminin zafiyetleri nelerdir, bunu görmeye çalıştı. Şimdi ikisi ortaya çıktı: bir; Hamas’ın elinde Tel Aviv’i vuracak füzeleri var, herkes gördü. İki, bu füzelerle nerede, Hamas’ın demir kubbeyi nasıl deldiğini, delebileceğini gördü. Şimdi o zaaflarını giderecek ve İran’a karşı Ortadoğu operasyonunda ön savaş yapmış oldu. Çünkü İsrail siyasî aklı, İran’a eninde sonunda saldırmayı kafaya koymuş durumda. Yani henüz buna cesaret edemiyor, henüz Amerika’yı buna ikna edebilmiş değil. Ama bir gün o noktaya gelineceğini düşünüyor. Sekiz ay sonra, bir yıl sonra, iki yıl sonra buna kendileri sürekli tarih koyuyorlar, o nedenle söylüyorum. İran’ın nükleer silâh geliştirme kapasitesini (-ki böyle bir şey yok), tehdit ve tehlike henüz ortada yok ama İran’ın kapasitesine ilişkin bir takım öngörülerle bir saldırı planı ya da bir saldırı takvimi koymaya çalışıyorlar. Bunu kullanıyorlar da tabiî ki… Yani “İsrail hep tehdit altında” argümanıyla uluslararası toplumu kendi arkalarında tutmanın bir yolu olarak bunu hep kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.
İ: Çok nötr bir yerde mi kaldılar İsrail tarafından? Yani bu süreci biz böyle işleteceğiz ve eninde sonunda buraya gidecek mi? Burada bir müdahil olmaya başlayacağı zamanlarda Türkiye çok arıza çıkarır pozisyonunda olmaz gibi mi?
F.T.: Bu süreyi çok da kale aldıklarını söyleyemem. Yani Türkiye ile konuşurken Amerika ile konuşuyorlar. Yani önce Amerika ile konuşuyorlar, Amerika konusunu Türkiye ile… Ne yapacaksa Amerika yapsın. Çünkü Türkiye belli krizler yaşasa da sonunda Amerika ile kafa kafaya gelmek istemeyecektir ve Amerika’nın Türk siyasetindeki belirleyici etkisi sürmeye devam edecektir. İsrail’in güvencesi ve garantisi budur. Şimdi biz Kürecik’e niye radar kurduk? Kürecik’e radarı İran’a karşı kurduk. Amerika istedi de kurduk. Yani Türkiye’nin saldırı tehdidi altında olduğunu kim söyleyebilir? Hiç kimse söyleyemez. Bu radar kuruldu, şimdi Patriotlar geliyor ve Patriotlar da radarın bir parçasıdır. Radarın varsa Patriot’un da olur. Birisi avcıdır, ikincisi de radardır, adı üstünde... Kalkan iki şeyden oluşur. İkisi birlikte olmadığı zaman kalkan olmaz. Şimdi Amerika kalkanını Çek Cumhuriyeti’ne ve Polonya’ya kuracaktı, orada arıza çıktı. Polonya’da avcılar, Çek Cumhuriyeti’nde de radar olacaktı.
İ: Yani Patriotlar’ın geliş nedeni, Suriye’den Türkiye’ye yönelik bir saldırı beklentisindense Tahran’dır…
F.T.: Asıl nedeni NATO’nun kafasında olan. Türkiye’nin kafasında olan ise her ikisi birliktedir. Türkiye burada iki şeyi birden yapıyor. Bir; radarı kurduğunuz zaman hedef hâline geldiniz. Yani radar Türkiye’yi hedef yapar ve yaptı. Olası bir İsrail saldırısında İsrail’i koruyacak olan bu radar aynı zamanda İran’ın da hedefidir. Çünkü savaşın bir parçası hâline gelecektir. Buna karşı siz bir caydırıcı güç olarak bir gerçekliğe ihtiyacınız olacaktır. İkincisi Suriye krizi Türkiye’nin güvenlik ve savunma kapasitesindeki zafiyeti ortaya çıkardı. Şimdi uçak düştü, Türkiye bir şey yapamadı, sınırda birtakım bir şeyler oluyor, Türkiye bir şey yapamadı. Zaten yapmaması gerekiyor, bana sorarsanız. Çünkü burada bizim hatalarımız var. Yani Türkiye önce kendi politikalarını sorgulamalı ondan sonra Suriye’nin yaptıklarını. Burada bizim hatalarımız konuşulmadan sadece Suriye’yi konuşamayız. Burada ciddi bir algı oluştu içeride... Suriye karşısında Türkiye aciz... Şimdi bu algıyı yıkmak için böyle bir işi NATO’ya havale etme ve krizi NATO’nun krizine dönüştürme politikası izliyor hükümet. Hâliyle buradan iki net sonuç çıkacaktır: Birincisi Türkiye’nin böyle bir savunma kapasitesi var, NATO çerçevesinde vardır, bu bir caydırıcı etkiye sahip olacaktır. İkincisi de bu caydırıcı etki Suriye toprakları üzerinde de etkisini gösterecektir. Yani bir korunaklı alanın daha rahat bir şekilde muhaliflerin kullanımına sunulacağı anlamına gelir. Muhalifler o bölgede Türkiye sınırları içerisinde bu sınırların önemli bir kısmında da Türkiye’nin Kürt tehdidi olarak çerçevelediği başka bir sorun yatıyor. Bu sınırlar boyunca muhaliflerin daha rahat hareket edebileceği, korunaklı bir şekilde alan bulabileceği bir durum ortaya çıkarılacaktır. Burada bir tampon bölge var zaten. Türkiye angajman kurallarını değiştirerek bir tampon bölgeyi bir şekilde oluşturdu. Bu oluşan tampon bölgenin çok daha korunaklı hâle geleceği bir senaryo üzerinde durulabilir. Bu tehditler bir senaryonun parçası olabilir. Saldırı amaçlı değil dense de sonuçta Suriye’den bir tehdit var mı? Tehlike var mı? Yok. Suriye’nin Türkiye’ye savaş açma gibi bir iradesi var mı? Yok. “Buna neden ihtiyaç duysun?” diye insan soruyor. Yani siz bunu kışkırtırsanız, siz bir savaşın çok ciddi anlamda unsuru, savaşın bir tarafı hâline gelirseniz, bu tehlike belirir. Tabiî o zaman şunu sormak lâzım: Hakikaten Türkiye böyle bir tehlikenin içine kendini sokuyor mu, savaşın ciddi anlamda tarafı mıdır? Bu soruyu sormak gerekiyor. Elbette bir savaş var ve Türkiye bu savaşın tarafı hâline gelmiştir. Ama Suriye’de mevcut pozisyon Türkiye’yi bu anlamda bir füzeyle şunla bunla tehdit etme pozisyonu değil. Çünkü Suriye bunu yaptığı takdirde intihar etmiş olacaktır. Her ne kadar Türkiye bu savaşın bir tarafı hâline gelmiş olsa da Suriye’deki yönetim kendi geleceği açısından, sistemin ve ülkenin kendi geleceği açısından böyle bir çılgınlık yapmadı ve muhtemelen yapmayacaktır.
İ: Burada Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt politikasında PYD ile kurduğu ilişki ile Suriye’deki PYD ilişkisi arasında çelişkili bir hâl var. Mesela PYD hakkında söylenen güçlü bir milis kuvvetinin olduğu biliniyor. Aynı zamanda, son zamanlarda ne kadar tutarlıdır bilmiyorum ama bir özyönetim politikasını orada işletmeye çalıştığı, hatta daha ileri gidip buradaki özerklik tartışmalarıyla işleyen politikanın paralellik arz ettiği Suriye-PYD-PKK dayanışması çok daha organik bir ilişki olduğu… Ama mesela Türkiye burada politika izlerken aslında PYD ile daha uzlaşmacı bir politika izlemesi gerekli mi? Siz de söylemiştiniz galiba, “Evet doğru olan buydu ama bu örselendi. Yanlış bir politika olarak izlendi”. Üstelik sebep ne yani sadece PKK ile…
F.T.: Şimdi burada Türkiye hemen hızlı ve çabuk bir şekilde güvenlikçi politikanın etkisi altına girdi. Yani bu Türkiye’de böyle güçlü bir damar var. Bu damar birçok sivil inisiyatifi ve açılımları da ters düz edebiliyor. Aynı şeyin Suriye’de de bir klasik devlet refleksi ile alt üst olduğunu gördük. Yani burada Kuzey Irak’taki, hatta neredeyse fiilen bağımsız devlet gibi davranan bir yapıyı çok aşağılayarak inkâr eden, yok sayan bir politikadan vazgeçiyor, onu stratejik ortak hâline getiriyor, bir tarafta onun gibi çok daha özerklik istemeyen ama yerinden yönetim konusunda talepleri olan daha uzlaşılması kolay bir yol izleyen PYD’yi dışlıyor. Şimdi bunu yaparken birincisi kendisiyle çelişiyor, yani çifte standarda düşüyor, ikincisi de Suriye politikasında izlediği yolu kendi kendine çürütmüş oluyor. Suriye’de bir diktatöre karşı halkların yanında olduğu söylemini Suriye politikasının temel ekseni hâline getiriyor ama bu diktatörden en çok zulüm görmüş olan Kürtlerin haklarını garanti edecek herhangi bir açılıma da izin vermiyor. Vermediği gibi, “orada fiilî bir durum yaratırsanız ben bunu önlerim” diyerek de askerî tehditte bulunuyor. Şimdi Suriye’deki Kürtlerin politikası da şu; daha önce kurulan rejimler karşı karşıya geldiler, ağır bir bedel ödediler, rejimin öldürücü gücünü biliyorlar, yok edici gücünü biliyorlar ve burada başka bir taktik izliyorlar. “Kentlerimizi koruyacağız” diyorlar. Ne Suriye Ordusu girsin ne de diğer muhalif ordular girsin. Şimdi ikisinden biri girdiğinde ötekinin de saldırıya geçmesiyle savaş alanına dönüyor ve büyük bir yıkım yaşanıyor. O nedenle Kürtler stratejik bir tercihte bulundular. “Burada ben kendi sahamı her iki gücün de kontrolünde istemiyorum” dediler. Yani Kürtlerin son yıllardaki en akıllı, en zekice politikalarından bir tanesi… Bu politika Kürtleri Esat’çı yapmaz, bu politika Kürtleri de Özgür Suriye Ordusu’nun ya da diğer muhaliflerin düşmanı yapmaz. Şimdi Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Ulusal Konseyi, Türkiye’nin patronajlığında bulunan konsey, Kürtlerin haklarını garanti edecek bir söylemden oluşturmaktan kaçındılar. Kaçınınca hâliyle Kürtler ayrı bir yapılanmaya gitti. Bunun sebebi Türkiye… Yani eğer Suriye Ulusal Konseyi Kürtleri daha çok kuşatabilseydi, Türkiye Kürtlere bu anlamda daha faza hamilik yapabilseydi o zaman Kürtler belki de ayrı bir yapılanma olarak ortaya çıkmazlardı. Şimdi hem garanti vermiyorsun hem de ortaya çıkan yapıyı tepelemeye çalışıyorsun. Bu olmaz, bu çelişkidir. Yani burada PYD kendisi çatı bir örgüt kurdu, diğer 14-15 Kürt parti, Kürt Ulusal Konseyi’ni kurdu. Ayrı bir çatı hâline geldi ve sonra burada Kürt bölgesinde bir iç çatışmayı; Kürt’ün Kürt’le çatışmasını önlemek için de Barzani’nin arabuluculuğu ile bir şura oluşturdular. Kürt Yüksek Konseyi oluşturdular. Şimdi bu konsey, bir de Halk Koruma Komiteleri diye, orada durumu idare eden bir yapı oluşturdu. Tabiî sadece PYD’nin milis gücü olduğu, daha mobilize bir güç olduğu için ve daha resmî olduğu için (yani söylenilenin aksine halk desteği de var), halk desteği olduğu için buradaki o yapılar da dominant hâle geldi. Şimdi PYD halkın tek başına yaptığı işi yüzde 50-50 paylaştı. Diğer partiler de bu anlamda bir etkinlik gösterdiği takdirde oradaki durum birazcık daha farklı olabilir. Tabiî ki PYD burada fikir oluşturmakla, ortaklığın ruhuna aykırı davranmakla suçlanıyor. Bunların doğruluk payları da vardır. Ama PYD’ye de sorduğunuzda diyorlar ki: “bu işleri kim yapacak? Hadi sizde bir katkı sağlayın, diyoruz katkı sağlamıyorlar. Benim milis gücüm var ben bunu sağlıyorum. Onlar da gelsin katılsınlar, henüz yanıt vermiyorlar, aylardır bekliyoruz” diyorlar. Karşılıklı suçlamalar var. Ama Kürtler bir şeyi başardılar, burada birlik oldular ve bu birliği sağlayan akil adam olarak da Barzani var. Türkiye Barzani’nin nüfuzunu kullanarak burada PYD’nin elemine edilmesini, minimize edilmesini istiyor. Ama Barzani bunu yapabilecek güçte değil. Barzani bu çatışmanın içerisine girmeyecektir. “Girmem” diyor zaten. “Ben yeniden Kürt’ün Kürt’le çatıştığı herhangi bir oyunda olmam” diyor. Hâliyle burada PYD’yi elemine etmek kolay değil. Yani herhangi bir başka Kürt partisini elemine edebilirler, çok büyük arıza çıkmaz ama PYD’yi elemine ettikleri takdirde savaş çıkar. Barzani bunu biliyor. PYD’de de Barzani olmadan fazla uluslararası varlık gösteremeyeceğini biliyor ve Barzani’nin buradaki rolünün inkâr edilemez bir rol olduğunu kabul ediyor. Hâliyle iki yapının uzlaşması kolaylaştı. Burada onun dışında kalan Türkiye oldu. Yani orada ister istemez, Türkiye istese de istemese de bir Kürt devleti oluşacaktır. Bu devlet, yıllar sonra Türkiye’nin Kuzey Irak’a yaptığı gibi Türkiye tarafından da benimsenmek zorunda kalınacaktır. Ama neden bir on yıl daha bu çatışmacı, güvenlik penceresinden bakan ve sınırlarımızı bu şekilde riskli hâle getiren bir politikada Türkiye ısrar ediyor? Bunu önleyemeyecek çünkü... Amerika burada bir şey yaptı. Suriye Ulusal Konseyi, Kürtleri içine almadığı için bu konseyin üzerini çizdi. Onun yerine doğuda Suriye Ulusal Konseyi’ni kurdurttu. Bunun iki nedeni vardı: Bir, orada Kürtler yok. İkincisi, sağdaki insanların temsilcileri yok. Yeni koalisyon kuşkusuz her iki hedefe de ulaşabilmiş değil. Ama inisiyatifin Türkiye’den başka bir alana kaymasının nedeni, Amerika’nın Kürtlerin haklarının verilmesi konusunda attığı daha ileri bir adımdır. Demek ki burada Suriye rejimi yıkılırsa, Kürtler burada bir faktör olarak oyun tahtasında yer alacaklar. Türkiye de bunu hazmetmek zorunda kalacak. Engelleyemeyecek, hazmetmek zorunda kalacak ama ne zamana kadar. Bir başka şey; eğer PYD’yi bu anlamda gözdağıyla karşısına almasaydı, PYD’ye yardım etseydi, Türkiye’deki Kürt sorunu çözümünde de çok büyük bir avantaj elde edecekti. Çünkü sonuç itibarıyla PYD ideolojik olarak PKK ile aynı şeyi paylaşıyor. Organik bağı yok. Ama ideolojik bir havuz düşünün ve Öcalan’ın onlar üzerindeki çok belirleyici bir etkisi olduğunu da görmek gerekiyor. Türkiye’de iki bin küsur kişinin yargılandığı KCK yapılanmasının pratiğini PYD yapıyor şu anda. Şimdi bu bize bir ilham verebilir. Yani Kürt sorunu çözümünde eğer Kuzey Iraklı Kürtler ile barıştık, bu çok güzel. Suriye’deki Kürtlerle de barışırsanız buradaki çatışma potansiyeli düşer. Uzlaşma potansiyeli öne çıkar. Türkiye’deki siyasî aklın yaptığı hata budur bence.
İ: Rusya’nın Suriye politikası… Röportajlarınız var bu konuda. Orada; Rusya’nın Suriye’nin arkasında durması gerek. Ama belirleyen, kendi içerisindeki Müslüman topluluklar… Türkiye bu politikada Suriye üzerinde bir bölünme elde edilirse, Tahran’dan Şam koparılırsa diyorsunuz… Aynı politikanın kendisi üzerinde de oynanacağını düşünüyor. Bir başka yaklaşım; çeşitli çevrelerde bunun çok gerçekçi olmadığını, kendisinden çok emin fakat Akdeniz’de hâkim olma hamlelerinden doğuyor.
F.T.: Şimdi ilkten başlayalım. Önemli bir faktördür Tartus Üssü’nün olması Rusya açısından ama mutlak belirleyici değildir. Kırgızistan’da Kırgızlar Amerikalılara üs verdiklerinde Ruslar “ne oluyor ya!” falan dediklerinde o sırada dövüş verdiler. Birbirine yakın iki tane üs var. Birinde Amerikalılar var, birinde de Ruslar. Şimdi siyasî hukuk açısından Ruslara Kırgızistan’daki üs düştü. Daha yakınlar, daha tanıyorlar, dillerini biliyorlar, kültürlerini biliyorlar vs. ve Amerikalılar tonlarca mesai kat ediyorlar Kırgızlarla birlikte olabilmek için ama Ruslar bir-iki hamle ile Amerikalıların kat ettiği mesafeye rağmen kat edebiliyorlar. Şimdi Ruslara da Suriye’de “sen Tartus Üssü’nü kullanmaya devam edebilirsin” garantisini verebilirler. Eğer Esat rejimini devirmek istiyorlarsa, devirebilir. Mesele sadece Tartus üssü olsa, Rusya’ya bir takım garantiler verildiğini de sanıyorum. Yani pazarlık konusu edildiğini sanmıyorum. Ama Rusya dışarıdan müdahale ile rejim değişikliğine bir devlet politikası olarak inkâr ediyor. Bunu reddediyor. Yani Balkanlarda bu refleksi gösterdi. Eski Sovyet coğrafyasında; Ukrayna, Gürcistan vs. bu tür yerlerde ve Kırgızistan gibi yerlerde de aynı refleksi gösterdi. Bu tür nüfus hareketlerine ve dışarıdan müdahale ile rejim değişikliklerine Rusya’nın bir refleksi var. Bu Rusya’nın devlet politikasıdır. Bir başka şey; Rusya, Libya’da aldatıldı. Yani Suriye’de aynı şeyin başına gelmesini istemiyor. Orada uçuşa yasak bölge yetkisini konseyden çıkartırlarken bir askerî müdahale, bombardımanla rejimi yok etme gibi bir yetkiyi vermediğini düşünüyoruz. Ya da orada oyuna getirildiğini düşünüyoruz. Başka bir şey; Amerika’nın 2003-2004’te Rusya’nın denediği rejim değişikliği operasyonlarının geçici olmadığını ve her fırsatta bu tür hamleleri yapmakta ısrar edeceğini düşünüyoruz. Soğuk savaş henüz Amerika’da Rusya’ya yönelik olarak bitmiş değildir. Biz hep Rusya’yı suçlarız ama bir yasa vardı; Rusya ile ticareti kısıtlayan yasa, hâlâ o yasa duruyor. Soğuk savaş döneminden kalan bir yasadır (Jackson Vanik Yasası). Şimdi mesela Çeçenistan meselesi doğrudur ama Kafkasya’da potansiyel olarak bir bağımsızlık arzusu ve bunun altyapısı her zaman var olacaktır. Bugün bastırılmış olabilir, bugün Putin %80-90 oy alabilir ama bu bölge halklarının Rus hâkimiyetine karşı rezervini hiçbir zaman ortadan kaldırmaz.
İ: Operasyon formülü bunu geçerli kılacak bir şey değil.
F.T.: Zaten var. Zaten kılınıyor. Bu cumhuriyetlerin özerkliklerini budadı Putin. Önemli bir rahatsızlık konusu… Ama Rusya bu bölgelere güvenmiyor. Bu bölgenin tarihî bir fırsat yakaladığını ve kopabileceğini düşünüyor. Çeçenistan’ın hakeza çok kolay bir halka olarak kopabileceğini düşünüyor. Başka böyle bir sürü yer var Rusya’da… Rusya, buraların dış müdahaleye açık olmasından korkuyor. Yani bu sadece Suriye bağlamında değil, çok genel bir politikadır. Mesela 2014’te Soçi’de (Rusya) olimpiyatlar oynanacak ve bu olimpiyatlar Çerkeslerin katledildiği, soykırımın yaşandığı vadide oynanacak. Bu çok simgesel bir şey... Şimdi bakıyorsunuz mesela, Amerika’da Sovyet refleksiyle ayakta kalmış hâlâ vebalini çeken bir takım kurumlar tarafından bu mesele çok ciddi bir şekilde işleniyor. Yani James Town gibi vakıflar bununla ilgili konferanslar düzenliyorlar, Çerkes politikalarının tanınmasıyla ilgili soykırımın tanınması gerekiyor, o ayrı bir şey ama Amerika bu tür fırsatları hiç kaçırmak istemiyor ve kullanıyor. Rusya da bunu görüyor. Dışarıdan müdahale bir model hâline geldiğinde Rusya açısından söylüyorum, -bu tür devlet aklının ne düşündüğünü anlatmaya çalışıyorum- model hâline geldiğinde, bunun yarın kendi hinterlandında, kendi federatif cumhuriyetleri içerisinde de deneneceğini ve uygulanacağını düşünüyorum. O nedenle bu alan hiçbir zaman meşru görmüyor. Kategorik olarak bunu yadsıyor ve karşı çıkıyor. Halkların hâkimiyeti her zaman Rusya için önemli ve doğrudur. Rusların Araplar ile diyalogu, kurduğu ilişkiler çok eskidir ve böyle sessiz sedasız hiç gürültü koparmadan, hiç işgal etmeden, hiç askerî hareketlerde bulunmadan da müttefikler edinebiliyor. Bu Sovyetler döneminde de böyleydi şimdi de böyle… Mesela Irak yönetimiyle yaptıkları savunma anlaşması, şu anda bir soruşturma aşamasında, yolsuzluk yapıldığına dair iddialar nedeniyle… Bu anlaşma ilerler de nihayete ererse çok büyük, yeni bir ittifak ortaya çıkacaktır. Çünkü Irak savunması, savunma konsepti Rus silâhlarıyla, yani İran’dan sonra -ki İran artık kendi savunmasını geliştiriyor- ama tabanı Rus’tur, yani Rus menşelidir. İran’dan sonra hâkim Ruslar. Sistemin dışında duran ikinci bir ülke Irak olacaktır Ortadoğu’da… Bu Amerika açısından kötü bitsin yani hâliyle... Rusya da böyle şeyleri kullanıyor. Fakat Rusya’nın düşündüğü, bu meselenin Suriye ile sınırlı kalmayacağı bir aşama sonrasında sınırın Irak’a, şu anda hâlihazırda sistemin yeni oturtulmaya çalışılmış olmasına rağmen Irak’a geleceğini, İran’a geleceğini öngörüyor. Kendi ittifak alanı içerisinde yapılan bir operasyona hâliyle direniyor. Bir halkların hâkimiyeti değil sadece, orada bölgede kurduğu bütün ilişkileri dinamitleyen bir süreç var. Bu süreç Rusya’nın çıkarlarıyla doğrudan ilintilidir. Yani özetlersek halkların hâkimiyeti bir faktördür. Ama bu faktör çok büyük bir faktör değildir. Ortadoğu’daki Rus ilişkileri Rusya açısından tehlikeli geliyor. Bu bir model olursa dışarıdan müdahale, kendi emperyallığının tehlikeye gireceğini öngörebiliyor ve daha genişletilmiş bir operasyonun bir parçası olduğunu düşünüyor. İşin ucunda İran olacaktır diye endişeleniyor vs. vs.
İ: Türkiye’nin iç politikasına dönük yansıması ne olur?

F.T.: Şimdi iç dinamikler çok çatışmacı hâle geldi, yani toplum çok inanılmaz derecede paralize oldu, kutuplaştı aynı zamanda. Yani bu çok sağlıklı bir gidişat değil. Türkiye kazanımlarını yavaş yavaş kaybedecek birçok alanda. Ama burada belki dış politika üzerinde durulması gereken bir şey var: Türkiye inanılmaz derecede dış politikada çok gerilimli hatlara sahip şu anda. Komşularla sorunları giderek kritik aşamalara geldi. Yani İran, Irak, Suriye zaten belli, Yunanistan ile ilişkiler bir şekilde ilerleyemedi, Kıbrıs meselesi kalmış durumda, Ermenistan ile bir şekil açılım yürümedi zaten orada iflas durumu var, Rusya ile ilişkiler devam etmesine rağmen gerilim var, Azeriler ile bile güvenli, sağlıklı bir ilişki yok. Bu kadar bozuk bir dış ağ sürdürülebilir bir politika ortaya çıkarmıyor. Bu politikanın sürdürülemez olduğunu ortaya çıkarıyor daha doğrusu. Bir noktadan sonra bu ilişki biçimi bölgedeki Amerika’nın da çıkarlarını belki örseleyen bir zehirlenme sürecini de beraberinde getirebilir ve bilmiyorum ama Amerikan yönetimi daha fazla AKP ile çalışmak istemeyebilir şu aşamadan sonra... Yani Suriye’deki ortaklığa rağmen… Türkiye’nin Amerika açısından üstün tarafı, birçok kişiyle birçok yerde rahat konuşabilen bir ülke olmasıydı. Amerika İran ile konuşamıyor ama Türkiye, Amerika adına İran ile konuşuyordu. O kartı yitirdi. İsrail konusunda önemli bir avantajı kaybetti. Artık Mısır da Mursi iktidarı Türkiye’nin doldurabileceği birçok alanı rahatlıkla doldurabilecek bir potansiyele sahip. Mursi eğer Ortadoğu’da oyun kurucu olursa Amerika ile işbirliği yaparsa, Türkiye’ye olan ihtiyaç önemli ölçüde azalabilir ve bu durumda Ak Parti’nin en önemli güvencesi -daha önce iktidarlığını sağlamlaştırması sürecinde Amerikan ve Avrupa desteğiydi- bu iki destek şu anda iki ayaklı destek de önemli ölçüde kırılgan bir yapı arz ediyor. Ama bu, Amerika’nın Ak Parti’ye olan ihtiyacı tamamen yok oldu demek değil. Türkiye’ye de ihtiyacı var, birçok yerde var, Afganistan’da da var. Ama bir değişiklik ihtiyacı dışarıdan da görülebilir. Bu hoş bir şey değil. Yani dışarıdakiler bizim ülkemiz için ne düşünüyor diye kaygılanmak benim hoşlandığım bir şey değil. Fakat içerideki iktidarın müttefikleri açısından cepte biraz yavaş yavaş renk, tablo değişiyor, onu vurgulamaya çalışıyorum.
Devamını oku ...

Köprüler ve Otoyollar Halkındır Satılamaz

Basına ve Kamuoyuna,
2002 yılından beri müslüman halkın oylarıyla iktidar olan AKP dönemini yaşıyoruz. Geldiği günden beri, uyguladığı neoliberal politikalarla, kamuya yani halka ait olan ne varsa yabancı, yerli sermaye gruplarına özelleştirme adı altında peşkeş çeken AKP iktidarı, son olarak da köprü-otoyol ihalesiyle birlikte Koç ve Ülker Grubu’na halkın varlıklarını satmaktadır.
Devletin otoyol ve köprülerden elde ettiği 1 yıllık gelir 732 milyon 681 bin 161 lira iken, ihaleyi alan Koç ve Ülker ortaklığı 25 yıl boyunca yalnızca 5,7 milyar dolar ödemeyi 4 yıla yayarak yapacaktır.
Bu satış aynı zamanda otoyol ve bağlantı yolları üzerindeki hizmet tesisleri, bakım ve işletme tesisleri, ücret toplama merkezleri diğer mal ve hizmet üretim birimleri ile varlıklarını da kapsamaktadır.
AKP Hükümeti son 25 yılda Türkiye'de yapılan özelleştirmelerin %80' ini 2002-2012 yılları arasında tek başına yapmıştır. Daha önce yapılan Telekom ve İDO özelleştirmelerinin halka maliyeti ortada iken ihale yoluyla kamu mülkünü, toplumun geneline yayılmasını değil de belirli ellerde toplanmasını sağlayan AKP Hükümetinin politikalarına itiraz ediyoruz.
Müslüman halkımızın temel dayanağı olan kitabımız Kur'an üzerinden iktidarı uyarıyoruz:
O gelirler, içinizden yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlete dönüşmesin…” [Haşr:7]
Yapılan ihale sonucu 28 Şubat’ın zıt kutupları Koç-Ülker Grubu menfaatleri doğrultusunda bir araya gelmiş ve ortak çıkarları uğruna, ideolojik farklılıklarını bir kenara atarak, halkı devlet eliyle sömürmek için güçlerini birleştirmişlerdir.
28 Şubat sürecinde kışlaya ürünleri alınmayan Ülker, şimdi ne oldu da Ordu ve statükonun güdümünde hareket eden Koç ile birlikte olma gereği duymaktadır? Antikapitalist Müslümanlar olarak, gerçeğin üstünü örterek hareket edenlere “kâfir” diyen kitabımızdan ilhamla konuşan Peygamberimizin bir hadisini hatırlatarak diyoruz ki:
Küfür, yani sermaye tek millettir.
Çünkü biriken sermayenin içinde milyonlarca yoksul ve emekçi halkımızın alınteri, gözyaşı ve kanları saklıdır. Bu gerçeklerin üstünü örtmek için müslüman zengin olmalıdır gibi Kur'an dışı argümanlarla halkımızı kandırmak isteseler de biz kitabın ortasından konuşmaya devam edeceğiz.
Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hâle gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?" [Nahl: 71]
Müslümana düşen görev zengin olmak değildir. Zenginlikleri insanlar arasında eşitçe pay etmedir.
Biz Antikapitalist Müslümanlar olarak ister devlet, isterse de şirketler adına otoyollardan haraç toplanmasına karşıyız. “Vergi kutsaldır” denilip, insanların içtiği suyu bile vergilendirerek yapılan yollar, halkın kendi değerleridir.
Günümüzün, sözüm ona mütedeyyin iktidar ve sermaye oligarşisi, Kureyşli müşriklerin, Kutsal Hac mevsiminde gelen insanlardan aldığı hediyeleri Tanrılar adına kabul edip, sonra onları kendi aralarında pay ettikleri gibi davranmaktadır; Şimdi de devlet kutsiyetinde halkı soyan ve sonra bu gelirleri birkaç sermayedara pay edenler, Peygamberin Kâbe'deki putları ve oligarşiyi yıkarak, gelirleri insanlar arasında eşitçe paylaştıran mücadelesiyle karşı karşıya kalacaklarını unutmasınlar:
Biz zaafa uğratılmışları yeryüzünde önderler kılmak istiyoruz.” [Kasas: 5]
Sınırsız ve sınıfsız bir cennet ideali olan Antikapitalist Müslümanlar, otoyollardaki bütün gişelerin kaldırılmasını ve halkın özgürce seyahat etmesinin gerekliliğine inanırlar. Allah'ın arzı geniştir, kimse turnikelerle daraltamaz…
Allah, Ekmek, Özgürlük.
Devamını oku ...

Marksizm ve Rosinante’nin Çiftesi

Almanya’da bir şövalye, bizdeki avcı hikâyeleri türünden, kendi başından geçtiğini iddia ettiği kahramanlık hikâyeleri anlatır. Bunlardan birinde ormanda giderken atıyla birlikte bataklığa düşer. Kendisini kurtarır ve atı da yelelerinden kavrayarak bataklıktan çıkartır. Bu hikâye, Marx ve Engels’in kaleme aldığı Alman İdeolojisi’nin girişinde edebî gönderme ile birlikte anlatılır.
İdeoloji, öznelik ile öznellik arasındaki sınırı siler. Öznenin nesnel ayıraçları belirsizleşir. O, havaya fırlatılan taşın bizzat kendisinin uçtuğunu zannetmesidir. İdeologlar, maddî dünya ile zihnî dünya arasındaki ayrımı ikinci lehine tekellerine alırlar. Bu ayrıma ipotek koyarlar. İdeologlara göre, tahtaya vurulduğunda çıkan ses zihnî planda taklit edildiği takdirde, bu taklidi müteakip, vurma eyleminin de gerçekleşeceğini düşünürler. Her şey düşüncede gerçekleşir. İdeologlar kendilerini alınır satılır kılmak için uçmaya ya da atı yelelerinden tutup bataklıktan çıkartmaya dair hikâyeler uydurmak zorundadırlar.
“Ezilen” vurgusu yapan ideologlar, “ezilenler” olarak tarif ettikleri kesimleri devlete göre, devlete içkin ve devlet üzerinden tanımlarlar. Ezilenler salt devlete karşı bir güç olarak teorize edilirler. Metafizik bir kavram olarak devlete karşı gene metafizik bir kavram olarak ezilenler çıkartılır. Bu yaklaşım, Maksim Gorki’nin küçük burjuvaziyi tarif ederken kullandığı cümleyi hatırlatır: Küçük burjuvazi tek düşünceye sahiptir: “bu böyle gelmiş böyle gider.”
Ezilenlerin metafiziğe fırlatılıp atılması, tam da ezilenlerin bugünde böyle gelenin böyle gidemeyeceğine dair müdahalelerine asla izin vermez. Yani ezilene, devasa bir gücün, asla yenemeyeceği bir kudretin ezilmesini telkin etmek, ona hiçbir şey yapmamayı emretmektir.
“Ezilenler” kavramı devlete, “işçi sınıfı” kavramı ise demokrasiye kapatılır. Kavramın belirlenmesi, gerçekteki ezilenlere ancak devletle tanımlı bir eylemlilik hakkı bahşetmeyi ifade eder. Ezilen ancak devlete karşı çıkabildiği noktada özne olabilmektedir. Özetle burjuvazi özne olmaya mani olmak için sadece baskı ve zulüm araçlarını kullanmaz, ayrıca içeriden çürüten, çözen kimi aygıtları da devreye sokar. Teorik, ideolojik ve politik müdahalelerin gerekçesi budur. İşçi sınıfının özneliğe hak kazanması, onun ancak demokratik kurgu içerisinde bir bileşen olarak var olabilmesine bağlıdır. Toplum tasavvuru içinde işçi sınıfı temsiliyet üzerinden demokrasi içine yedirilir. Ezilenlerin de devlete yedirilmesi ve teslimiyeti tam da onun devlete göre ve devlete karşı tanımlanması ile mümkündür.
İşçi sınıfının demokrasi ile rabıtası noktasında Marksizm de eğilip bükülmek zorundadır. Bu eğip bükme gayreti öncesinde Marksizmin, Bernstein gibi, “krizde” olduğunu söylemek elbette ki zorunludur.
Ezilenlerin de devletle rabıtası noktasında Marksizmin burjuvazinin örsü ve çekici ile dövülüp biçimlendirilmesi zorunludur. Bu gayret doğal olarak Marksizmin “krizde” olduğunu sürekli yinelemeyi gerektirir.
Bir dönem yüksek ideoloji olarak formüle edilen, burjuvazinin örsü ve çekici arasında biçimlendirilen Marksizm dini sorun olarak görmek zorundadır. Zira burjuva ideolojisine içkin rekabet fikri üzerinden böylesine bir yüksek ideoloji olan Marksizm ancak dinle rekabet edebilir. Rekabet mülkiyetle ilişkilidir ve başkalarının mülkiyetini gasp etmenin temel yöntemidir. Dolayısıyla Marksizmin dini sorun hâline getirmesi, onun mülkiyetine dönük gasıp edası ile yaklaşmasından başka bir şey değildir.
Bir iki yıl önce “Marksizm dine tenezzül etmez, onun seviyesine inmez, Marksizm yüksek ideolojidir, din ise orta-düzey ideoloji” diyen bir küçük burjuvanın bugün din hakkında konuşması kendi kişisel dinini yüceltmekten başka bir anlama sahip değildir. “Ontolojide Allah yok” diyen bu küçük burjuvanın “Allah” olmak için ontolojiyi kendi epistemolojisine boğduğu açıktır. Marksizm, bu boğdurma işleminin basit bir kılıfından, meşruiyet kazanma aracından başka bir şey değildir.
Postmodernizmin, postmarksizmin, yapısalcılığın tüm kirini pasını üst perdede organize etmek kimseye bir hayır getirmemiştir. İşçi sınıfının temsiliyeti peşinden koşanların bugün “ezilen” demesi, esasında ezilenlerin teslimiyeti ile ilgili bir meseledir. Organize edilen kirin pasın Müslümanlara telkin edilmesi, ya Müslüman’ın burjuva temsiliyet ilişkilerine kul olması ile ya da devletin teslim alma pratiğine köle olması ile sonuçlanacaktır.
“Kur’an Said-i Nursi okumadan anlaşılamaz” diyen bir Müslüman’ın sol cenahtaki karşılığı, “Marx Althusser okumadan anlaşılamaz” cümlesidir. Her ikisi de kendince hakikati tekeline alır, ona ipotek koyar ve hakikate ulaşmak için kendisine teslim olunmasını şart koşar. Zira Said-i Nursi’yi veya Althusser’i hatmetmiş olan, kendisidir. Bu kişi, ilgili gayretin bedelini okurlarına ödetmek niyetindedir. Said-i Nursi ya da Althusser konusunda “allame-i cihan” olmak, Müslüman ya da Marksist olmanın birinci şartı hâline gelir. Bu iki yaklaşımın belirli bir muhabbet içine girmesi, sonuçta Müslüman’ı hakikatten uzaklaştırır ve farklı bir tağuti rejime teslim eder. Burada esasında Kur’an ve/veya Marx ile doğrudan temas kurulmasını istemeyen devlet ve burjuvazinin varolma iradesi devrededir. Yukarıda zikredilen cümleleri dile döktüren, devlet ve burjuvazidir. Bu noktada ikna gayreti için sağdan soldan bazı cümleleri aşırmak, gaspetmek, tek çıkar yoldur.
İslam’ın Aziz Paul’dan ziyade Hz. İsa’nın “İsevîliğine” baktığını söylemek mümkündür. Eğer öyleyse Aziz Paul ile formatlanmış, mazlumların manevi jeneratörü ve karargâhı olan kiliseleri terk etmiş Hristiyanlığı ile İslam’ın kavgası kesindir.
Bu anlamda kilise gibi devletli bir kurumun ideolojik zeminini Marksizme uyarlamak, yeni papalar ve papazlar üretmekten başka bir şey üretmez. Özne olmanın tüm toprağına ipotek ve hüküm koymakla Marksizmi krizden kurtardığını iddia etmek mümkün değildir. Marksizmin bireye kapanmış öznelikle hiçbir işi yoktur, olamaz.
“İnananların Muhammed’in aklına ikna edilmesine gayret edildiğini” söylemek, tam da bu türden bireyci bir refleksin örgütlenmesinden başka bir şey değildir. İsa yerine Muhammed ikame edildiğinde belirli bir güç teşkil edileceğini düşünmek hatadır. Bu doğal olarak cami ile kilise arasındaki farkı da silecektir. Muhammed ile burjuva birey bütünlüğü üzerinden ilişki kurduğunda, “Türk ve Sünni” olanı fethedeceğini zannedenler fena hâlde yanılmaktadırlar. Türk ve Sünni olanın muhayyilesindeki Muhammed öz itibarıyla Muaviye rejimi dâhilinde dönüştürülmüş bir “Muhammed”dir. Bu tasavvurla ancak Marksizmi devlet ideolojisi, kendisini bu ideolojinin taşıyıcısı kılmış olanlar ilişki kurarlar.
Marksizmin sınırlarının dışına çıkmak, birer Marx ya da Lenin karikatürünü içte muhafaza ederek gerçekleşmektedir. Bu da kendi şahsiyetinin yücede konumlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu şahsiyetin ayak bastığı yerlere dayanıklı kiliseler inşa edilmekte, Müslümanlara buraları doldurmaları söylenmektedir. Öz olarak küçük burjuva, İslam’a baktığında ancak kendisi gibi birey olan ya da olabilen bir Muhammed görebilmektedir. Geriye bu bireyin ilahiliğini bugünde satmak kalmaktadır. Bu teorik ve pratik faaliyet ise aydınlanmacı ve modernist sınırları asla aşamamaktadır. Aydınlanmacılık ve modernizm burjuvazi eliyle her yerin kilise kılınmasını ifade eder. Bizans’tan devlet olmayı öğrenmiş Muaviye’nin İslam’ını bir devlet ideolojisi formu olarak Marksizmle ilişkilendirmek, sonuçsuzdur.
Dolayısıyla ezilenlerin marksizmin bir devletlû ideolojiye dönüştürülmesi için istismar edilmesi anlamsızdır. Bu açıdan “ezik” ile “ezilen” arasında bir ayrım yapmak, Avrupa Yakası türü burjuva salonlarını eğlendiren dizilerin senaristlerinin işi olmalıdır. Mazlumun iniltisi de anlamlıdır, ona ancak devlete karşı bileylendiği ve ayağa kalktığı noktada kıymet vermek, marksizmin proleter doğasına aykırıdır. Mazluma mazlumun bihaber olduğu üst ve yüce teorik anlamlar yüklemek, esasında mazlumu egemenlerin ideolojisine eklemlemek istemeye dönük bir gayrettir. İşçi sınıfının demokrasi, mazlumların devlet dolayımı ile teorik ve politik değer kazanabilmesi, onların devlet ve demokrasi dışı muhtemel icraatlarını silmeyi amaçlar. İşçi sınıfı için hiza demokrasiden, mazlumlar için devletten çekildiğinde, çizginin bir tarafında sınıfın ve mazlumların başka bir hayat iradesi kalır ve bu irade körleştirilir. İşçi sınıfına salt demokrasi okumaları, mazlumlara salt devlet okumaları üzerinden kıymet verebilmek, küçük burjuvaların işidir. O işçi ve mazlum olmamak amacıyla bu türden bir çaba içine girer. Ya da temel derdi, egemenlere onları tehdit edebilecek bir işçi veya mazlum olmadığını ispatlamaktır.
Adolf Hitler iktidara geldiği aşamada “devlet büyümezse küçülür” der. Egemenlerden devletin huzura ve güçlü bir zemine kavuşması yönünde icazet aldığı günlerde Hitler tekeller için yol temizliğine girişir. Bu cümleyi Marksizme yansıtmak ve buradan Marksizm içi tekel olmak için ezilenlerin siperlere doldurulması zorunludur. Ama ezilenler hiçbir vakit neyle savaştıklarını bilmemelidirler. Onların “güdülmesi” için bu şarttır. Dolayısıyla “Marksizm genişlemezse küçülecektir” cümlesi, Hitlervari siyasetin Marksizme yansımasından başka bir şey değildir. Ezilenlere hele ki Müslümanlara böylesi bir Marksizmden asla hayır gelmeyecektir.
Siyonist Horace Kallen’dan feyz alan kozmopolitist Randolph Bourne, “savaş devletlerin ilâcıdır” der. Bu yaklaşım devletin biyo-politikasına dair bir alameti dile getirir. “Ezilenler” kavramının devletle arasındaki rabıtası üzerinden düşünüldüğünde, ezilenler sadece eline kılıç aldığında manidardır. “Savaş devletlerin ilâcıdır” sözüne atfen, Marksizm tekeli ya da devlet ideolojisi olarak Marksizm, kendisini sağaltmak için ezilenleri bölük bölük savaş alanlarına yollayacaktır. Bu, “siz savaşın, semeresini biz yiyelim” diyen burjuvazinin bir yaklaşımıdır.
“Türklüğün ve İslamcılığın belli politik öznelerce yönlendirilir oluşu, bu başlıkların mazlumlar nezdinde devrimcileşme dinamikleri barındırmadığını göstermez. Sol, düşmanın kendisine gösterdiği medyatik liderleri, onların politik manevralarını dikkate almakta, onların arkasındaki halk gerçeğini görmemektedir. Halkla organik ilişkiye girmeden, onların kendisine ideolojik ve tarihsel olarak düşman olduğu tespiti üzerinden hareket etmektedir. Oysa Türklüğü ya da Kur’an’ı devrimci birer bayrak hâline getirecek bir çalışma sözkonusu ideolojik/politik nüfuzu da kıracaktır.”
Bu cümleler, bugün “Müslüman” olduğunu söyleyenlerin, “Allah’ın adıyla” ifadesiyle yazısını sonlandıranların dergisinde on iki yıl önce sansürlenmiştir. Sansürleme işlemi hâlâ sol piyasada rant kovalama imkânlarının bulunması ile ilgilidir. Sol piyasadan kovulmamak için bu cümleler dergide sansürlenmiş ve gerekli yerlere mesaj verilmiştir. Bugün elde sadece mahkemede Jacque Verges tarzı savunma verenlere dağıtılan boncuklar kalmıştır. O boncuklar da Özal zamanında dağıtılan tapular gibi, istenilen şey alınmaz ise geri toplanacaktır.
Yukarıdaki paragrafın geçtiği yazının yazarı olan arkadaşa ağır bir biçimde saldırılmış, neredeyse dergide yazması yasak edilmiş, küfürlere maruz kalmıştır. Bu cümlenin geçtiği yazı dönemin Gelenek dergisince eleştirilmiş, Siplilerle dergi yazarlarının aynı kafada oldukları görülmüştür. Gelenek dergisi ilgili arkadaşı “Don Kişot” olmakla eleştirmiş, Don Kişot’a yönelik ideolojik saldırıları ve eleştirileri ile arkadaşı köşeye sıkıştırdığını zannetmiştir. Ama Rosinante’nin çiftesi sert olmuş, yıllar sonra eleştiren gelenek, internet sitesinde “Erdoğan Don Kişot’u Nazım Hikmet’ten Öğrensin” diye bir yazı paylaşmıştır. Burada da görüleceği üzere, o gün Don Kişot’a küfredenler ona övgüler düzmek zorunda kalmıştır.
Sol piyasadan nemalanma konusunda ilk rahatsızlığı yukarıdaki paragraftan önce şu cümle vermiştir: “Bu sayede A. Humeyni'nin ifade ettiği gibi İslâm ‘kendilerini doğruluk ve adalete teslim etmiş militan kişilerin, bağımsızlık isteyenlerin dini ve emperyalizme karşı mücadele edenlerin okulu’ olmaya devam etmektedir.”
Bu cümle de benzer bir rahatsızlığa neden olmuş, gerekli sansür işlemi yapılamadığı için dergide yer bulmuş, ciddi bir öfke ve eleştiriye yol açmıştır. Rosinante’nin çiftesi bunların da suratına inmiş, bugün İslam’dan ve Kur’an’dan söz eder hâle gelmişlerdir. İhtiyar bir koşum atı olan Rosinante, kendisinden beklenmeyen bir hamle yapmış, sınıfı ve mazlumları küçümseyenlerin yüzünü bu kesimlere döndürecek darbeyi indirmiştir.
Ama gene de bu çiftenin ölüm orucu şehidinin AHİM’den aldığı tazminatın üzerine yatanlara, villasında çalıştırdığı emekçinin parasını ödemeyenlere ya da çeviri yaptırdığı çevirmenine parasını vermeyenlere yapabileceği bir şey yoktur. Onların yel değirmenleri, Rosinante’ninse sadece kırık kemikleri vardır.
Erhan Baltacı
Devamını oku ...