O Günün Tanığı Olacağız

[…]
“Ziya-ül Hak iktidarının uyguladığı zulmün zirveye ulaştığı günlerde Lahor’da verdiği ünlü konserde kaydedilmiş, sözlerinin Faiz Ahmed Faiz’e ait olduğu Hum Dekhenge [Günün Tanığı Olacağız] isimli şarkıyı dinliyoruz İqbal Banu’dan.
Merdud ve haram ilân edilen
Biz ehl-i safa kurulunca yüceye
Tüm taçlar ayrılacak başlardan
Tüm tahtlar yıkılacak birer birer
Günün tanığı olacağız
O konserde elli bin Pakistanlı şarkının ardından meydan okuyarak şu sloganı atıyordu: “Inqilab Zindabad! Inqilab Zindabad!” [Yaşasın Devrim!]. Onca yılın ardından bu şarkı Naksalitlerin egemen olduğu ormanlarda yankılanıyor bugün.
Arundhati Roy,
Walking with the Comrades” [Yoldaşlarla Birlikte Yürümek]
Günün Tanığı Olacağız
Şüphesiz biz de tanık olacağız
Ezelden gelen levhada vaat edilmiş o güne.
Yeryüzü kulakları sağır edercesine tek yürek çarptığında
Hükümdarların başlarına yıldırımlar yağdığında
Dağılacak pamuk misali zulmün dağları
Biz mazlumların ayakları altında
Putlar devrilip arz-ı Hüda’da
Merdud ve haram ilân edilen
Biz ehl-i safa kurulunca yüceye
Tüm taçlar ayrılacak başlardan
Tüm tahtlar yıkılacak birer birer
Sadece Allah kalacak geride
O her yerde hazır ve nazır olan.
“Enel Hak” diye bir çığlık yükselecek sonra.
Bu hem benim hem sen
O vakit hükmedecek dünyaya halk-ı Hüda
Bu hem benim hem sen

[Faiz Ahmed Faiz]
Devamını oku ...

Emperyalist ABD’nin Afrika Politikası

Barack Obama, dünyadaki emperyalist hâkim devlet olan ABD’ye yeniden başkan seçildi. Bu, Obama yönetiminin ilk dönemindeki dış politika hattını aynı şekilde devam ettireceği anlamına geliyor. Söz konusu hat, mazlum halkların emeğinin ve kaynaklarının sömürülmesi ile Afrika, Ortadoğu, Orta Asya ve diğer jeopolitik bölgelerdeki militarizmin giderek yoğunlaşması üzerine kurulu. Obama yönetimi, Bush döneminden kalma ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRICOM) rolünü genişletti, bu gayret, Albay Muammer Kaddafi’nin katli sonrası, petrol zengini Libya’da rejim değişikliğinin gerçekleştirilmesini sağladı.
Mısır ve Tunus’ta 2011’de cereyan eden ayaklanmalar ABD ve onun bölgedeki müttefiklerini epey sarstı. Ancak bu ülkelerde iktidara gelen hükümetler emperyalizmle aralarındaki ilişkileri köklü bir biçimde değiştirme yoluna gitmediler. Mısır’da yeni bir hükümet kurulmasına karşın Filistin hâlâ İsrail kuşatması altında. Ayrıca Tunus’taki rejim eski Libya başbakanını Libya’da CIA eliyle kurulmuş olan cuntaya teslim etmeye zorlandı.
Emperyalist savaşın bir sonucu olarak dünya kapitalist sisteminin yol açtığı zararlar devasa. Örneğin Irak, Afganistan, Libya, Pakistan ve Haiti ekonomileri tümüyle mahvolmuş durumda.
Emperyalist Militarizm Artacak
Son önemde, Obama yönetimi altında, Afrika Boynuzu’nda kurulu bulunan Somali ABD emperyalizminin ileri karakolu durumuna geldi. Komşu Cibuti’deki Camp Lemonier’de bulunan askerî üsle birlikte Somali Şebab isimli İslamcı direniş hareketine karşı askerî operasyonlar için gerekli zemini teşkil ediyor.
Bugün Somali’deki Afrika Birliği Misyonu’ndan (AMISOM) gelen ABD destekli 17.000’den fazla birlik Somali’de konuşlandırılmış durumda. Bu birlikler Beyaz Saray’ın politik desteğiyle, bizzat Pentagon tarafından eğitilip finanse ediliyorlar.
Somali yeni petrol yataklarının bulunduğu bir yer. Puntland’in kuzey bölgesinde kısa süre önce bulunan petrol Kanadalı ve İngiliz şirketler eliyle çıkartılıyor.
Esasında kıtada ulusötesi şirketlerin ve ABD, Britanya, İsrail ve Avrupa Birliği menşeli askerî güçlerin giderek artan sayıda bulunmaya başlaması, Doğu ve Orta Afrika’nın tüm bölgelerinde yeni petrol, doğal gaz ve muhtelif stratejik madenlerin bulunması ile ilişkili. Afrika semalarında “terörizm” ve “korsanlık”la mücadele kılıfı altında daha fazla sayıda insansız hava aracı ve savaş uçağının uçuyor olmasının nedeni bu.
ABD ve diğer emperyalist devletlerin Orta ve Doğu Afrika’da bulunması politik durumu istikrara kavuşturmuş değil. İnsanların mevcut durumları, Obama yönetimi süresince, Somali ve Etiyopya’da insanların yerlerinden sökülüp atılması ve Kenya’da giderek yaygınlaşan savaş yüzünden, daha da kötüleşti.
Kenya, ABD yönetiminin emriyle, güney Somali’ye binlerce savunma gücü konuşlandırdı. Güney Somali’daki liman şehri Kismayo Kenya Savunma Güçleri ve AMISOM’un eline geçti.
Ekim ayının sonunda İsrail Hava Kuvvetleri Sudan’ı bombaladı. İran ve Sudan’ın Sudan Limanı civarında ortak askerî faaliyetler içine girmesiyle, orduya ait fabrika bu saldırıda hedef alındı.
İsrail’in Sudan’ı bombalaması ilk değil. Bu provokasyonlar ayrıca İsrail’in istediği vakit istediği yeri vurabileceğine ilişkin mesajını İran’a verebilmek için de yapıldı.
Sudan, ABD ve diğer emperyalist devletlerin dayattığı yaptırımların çilesini hâlâ çekiyor. Eskiden Afrika’daki en büyük yüzölçümüne sahip devlet olan Sudan’da kuzey ve güney bölgeleri ayrıştırıldı. Ayrıca bugünlerde ülkenin batısındaki Darfur bölgesinin kopartılması için de benzeri kimi çabalar sergilenmeye devam ediyor.
Geçen yılın Ekim ayında, ABD genelinde İşgal Hareketi’nin zirveye ulaştığı günlerde, Obama yönetimi en az 100 Özel Kuvvet’in ve askerî eğitmenin Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan ve doğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne konuşlandıracağını söyledi. İddia edildiği kadarıyla bu güçlerin amacı, Rab’bin Direniş Ordusu lideri Joseph Kony’nin yakalanması idi. Tam da bu süreçte internet üzerinden, sosyal medya aracılığıyla, “Görünmez Çocuklar” olarak bilinen kampanya devreye sokuldu.
Esasında tüm operasyonun amacı, ABD genelinde Wall Street finansörlerine ve onların sömürü-zulüm politikalarına karşı yapılan kitlesel gösterilere dönük dikkati dağıtmaktı. Bir diğer amacı da Afrika ve dünyanın diğer bölgelerindeki ABD askerî gücünün rolü konusunda kafa karışıklığı yaratmaktı.
Bugün emperyalistler, Batı Afrika’da Tuareg halkı eliyle ülkenin kuzeyinde başlayan isyanı bastırmak için Mali’ye müdahale etmeyi planlıyorlar. Mali krizi, kısmen Libya’nın Pentagon ve NATO müdahalesi ile istikrarsızlaştırılması ve savaş sonucu binlerce Tuareg’in yersiz yurtsuzlaşması ile ilişkili.
ABD, AFRICOM’un verdiği eğitimler ve ortak askerî tatbikatlar aracılığıyla, Mali ordusu ile sıkı ilişkilere sahip olmasına karşın, Mali ordusu Mart ayında ülkede cumhurbaşkanı Toumani Touré’ye karşı bir darbe tertipledi. Darbenin liderleri, ordunun iktidarı almasının hükümetin Tuareg isyanını bastıramaması ile ilgili olduğunu söylediler. Gene de darbeden sonra kuzeydeki durum daha da kötüleşti ve süreç, Azavad Kurtuluş Hareketi ile bölgedeki diğer İslamcı grupların bağımsızlıklarını ilân etmeleri ile sonuçlandı.
Kasım ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Tuareg isyanının bastırılması amacıyla, Mali’ye Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu üyesi devletlerce temin edilen 3.300 birliğin sevk edileceğini açıkladı. Kendi kaynakları ve çıkarları ile ilgili arzularına binaen, kaçınılmaz olarak emperyalizmin işine yarayacak olan bu operasyon için gerekli lojistiği ve parayı Pentagon ve AB askerî güçleri temin edecek.
Güney Afrika’da yükselişte olan emek hareketi ise esas olarak ulusötesi maden endüstrisi ile uğraşıyor. Denetim altına alınamayan grevler, iktidardaki Afrika Ulusal Kongresi’nin neoliberal politikalarını ve bu partinin ülke içindeki müttefikleri olan Güney Afrika Sendikaları Kongresi ile Güney Afrika Komünist Partisi’ni süreç içinde zayıflatıyor.
1955 tarihli Özgürlük Bildirgesi’nin belirlediği hedeflere 18 yıl boyunca hâlâ ulaşamamış olan Güney Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadelesi, mücadelenin geleceğine ilişkin kapsamlı bir tartışmaya tanık oluyor bugünlerde. Güney Afrika devrimi sosyalizme yürümelidir aksi takdirde onun daha derin çelişkilerle ve iç çatışmalarla yüzleşmesi kaçınılmazdır.
Zimbabve’de, iktidardaki Zimbabve Afrika Ulusal Birliği Yurtsever Cephe isimli parti toprakların yeniden dağıtılmasına ilişkin kapsamlı bir program hazırladı ve bugünlerde komşu Güney Afrika’daki benzeri sektörlerle bağlantılı olan madencilik endüstrisi üzerinde geniş bir kontrol tesis etmeye çalışıyor. Tüm Güney Afrika bölgesinde eski kurtuluş hareketleri, aralarındaki diyalogu ve politik koordinasyonu bir kez daha derinleştiriyor.
ABD’deki savaş ve emperyalizm karşıtı hareketlerin Afrika’daki mevcut durumu daha yakından takip etmesi gerekli. Bu hareketler, emperyalizmin tehdidi altındaki muhtelif hareketleri ve devletleri politik açıdan müdafaa etmeye hazır olmalılar.
Batılı endüstrileşmiş devletlerdeki işsizlik, otuzlardaki Büyük Bunalım’dan beri hiç bu kadar yüksek oranlara ulaşmamıştı. Sefalet ve toplumsal yoksulluk, gelişmiş kapitalist ülkelerde giderek daha yoğun bir biçimde artıyor.
ABD ve emperyalist ülkelerdeki işçilerin ve mazlumların ekonomik koşulları günbegün daha da ümitsiz bir hâl aldıkça, gelişmekte olan devletler şeklinde tanımlanan ülkelerde yaşayan halklara karşı yürütülen saldırgan askerî eylemler daha da yoğunlaşacak. Sonuç olarak Batı’daki işçilerin ve mazlumların, gelişmekte olan ülkelerde ve mazlum milletlerdeki muadilleri ile birlikte, gelişen politik eylemleri koordine etmek amacıyla daha sıkı ittifaklar tesis etmesi gerekiyor.
Abayomi Azikiwe
Devamını oku ...

Başörtüsüne Şartsız, Sınırsız Özgürlük

Bu ülkede İslamî kimliğe dönük yasaklar bitmiyor. AKP iktidarının 10. yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullara serbest kıyafet uygulaması getirdiğini iddia ederek başörtüsünü bir kez daha yasakladı.
Dostlar,
Bu meydanlarda başörtüsü yasaklarına, İslamî kimliğimizin inkârlarına karşı koyduk, direndik! Şunu herkes bilsin ki direnişimiz yine devam edecek. Azgın İslam düşmanı tutumlardan geriye muhafazakâr iktidarın yasaklarıyla mücadele etmek kaldı. Bu gerçeği artık herkes böyle bilmelidir!
Okullarda tek tip kıyafetin kaldırılmasını elbette bizler de istiyorduk. İnsanların devletin zorlaması olmaksızın kendi özgür tercihleriyle kılık kıyafet seçiminde bulunmalarını savunuyorduk. Başörtüsü yasağından genel anlamda kıyafet dayatmalarına, oradan resmî ideolojinin eğitim üzerindeki vesayetine kadar geniş bir alanda her zaman özgürlükleri dillendirdik. Gelin görün ki AKP iktidarının eğitim bakanlığı başörtüsü hariç her türlü kıyafeti serbest hâle getirirken başörtüsünü yine yasaklar listesinin en başına aldı!
Arkadaşlar,
Sadece imam hatip liselerinde ve seçmeli din ve Kur’an derslerinde başörtüsü serbestiyetinin kabulü başörtülü kızlarımızın inançlarıyla alay etmektir. Egemen irade kendine tanrısal bir misyon yüklemiş ve insanların nerede ve ne zaman kulluk görevlerini yerine getirebileceğini bir kez daha fütursuzca kendi uhdesine alabilmiştir!
Kimse Müslüman kadınların, kızların kulluk görevlerinin sınırlarını belirleyemez. Kulluğun sınırlarını Rabbimiz bize bildirmiştir. Resmî kurumlar ya da başka otoriteler buna müdahale edemez. İnsanlarda açık bir şekilde kişilik ve inanç tahribatı yapmayı amaçlayan, onları ikiyüzlülüğe zorlamak isteyen yasaklar bizim için yok hükmündedir; insana ve İslam’a açık saldırıdır.
Resmî ideolojinin eğitim kurumları insanların bilinçlerini biçimlendirmekle kalmazken bir yandan da inançları doğrultusunda davranmalarını, kıyafet tercihinde bulunmalarını engelliyor. AKP iktidarı her yerde özgürlük şampiyonu olarak geçiniyor ancak iktidarda geride bıraktığı 10 yılı başörtüsü yasağıyla taçlandırıyor.
Arkadaşlar,
Eğitim Bakanlığı temel görevinin, küresel ekonominin rekabetçi anlayışına uygun bireyler yetiştirmek olduğunu çoktan ilân etmişti. Evet, başörtüsünün sembolize ettiği İslam, kapitalizme de, küreselleşmeye de karşıdır. Başörtüsüne sadece imam hatiplerde ve seçmeli derslerde izin vermek; İslam’ı hayattan sürerek bir manastır dini ihdas etmek ve sömürü çarklarını tehdit edecek özgürlükçü bir söylemin yeşermesini engellemek demektir. Kim ne derse desin, biz gelişmeleri böyle okuyoruz!
Değerli arkadaşlar,
Şunu unutmayalım: Başörtüsü yasaklarını kaldıracak hiçbir temel düzenleme yapılmadı, ilköğretim okullarında nice başörtülü öğrenci kardeşimiz kovuşturma ve sürgünlere tabi tutuldu. Kamuda yasak alabildiğine sürüyor. Sabah okullarına gelen genç kızlarımız vebalı muamelesi görüyor. Başlarındaki örtülerini lavabolarda açmak zorunda bırakılıyor. Ona buna özgürlük dersi vermekten utanmayan hükümet yetkilileri kendi halklarına reva gördükleri 28 Şubat politikalarını görmediğimizi sanıyor.
Hükümet eğer halkına gerçekten hizmet ettiğini iddia ediyorsa bir an önce bu yasakları kaldırmalıdır. Çıkardığı yönetmeliği derhal iptal etmeli, ikiyüzlü politikalarına bir son vermeli, başörtülü kardeşlerimizden özür dileyerek başörtüsünün her yerde özgür olduğunu pazarlıksız ilân etmelidir! İnsanların dilini, dinini yasaklayarak âdil olunmaz! Bir yandan imam hatipleri açıp bir yandan küresel sermayeyle, küresel jandarma NATO’yla iş tutarak âdil olunmaz! Bir yandan dillerden Allah’ı düşürmeyip bir yandan başörtüsü yasaklanmaz! Bu kişiliksiz politikaları kınıyoruz. Bu uygulamaları yapanları bir an önce halktan özür dilemeye çağırıyoruz.
Değerli dostlar,
Müslüman kadının temel değerlerinden ve İslam’ın hayattaki önemli karşılıklarından biri olan başörtüsü ilkokuldan ortaokula, liseden üniversiteye, oradan kamuya kadar hayatın her alanında kayıtsız şartsız özgür olmalıdır. Öğrenci, öğretmen, polis, hâkim savcı ya da başka bir konumda olan kadınlarımız, kızlarımız başörtüleriyle toplumsal hayatta var olmalıdır. Hizmet verenler ya da alanlar fark etmez, insanlar kılık kıyafet yönetmelikleriyle kısıtlama altında bırakılamaz! Bizim açık talebimiz budur, bundan başka bir şeye de razı olacak değiliz!
Buradan bir çağrı da yasaklara duyarlı olduğuna inanan sendikalara, derneklere yapmak istiyoruz. Çok sayıda üyeniz, sendikal imkânınız var. Bu imkânları harekete geçirin! Başörtüsünü yasaklayan uygulamaları protesto için grevler, boykotlar düzenleyin! Aksi takdirde yaptığınız iş koca bir oyalanmadan, göz boyamadan öte geçmeyecektir!
Şunu herkes bilmelidir ki iktidar sahiplerinin kim olduğu bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren şey zulmün kendisidir. Başörtüsü yasağı bu ülkedeki en büyük zulümlerden biridir. Biz bu zulmü ifşa edecek, ona karşı koymaya devam edeceğiz. Başörtüsünün simgelediği İslam’ın aydınlık mesajını bütün toplumsal alanlara taşımak mücadelesinden vazgeçmeyeceğiz.
Şüphesiz ki hesap vereceğimiz tek merci Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır!
Devamını oku ...

IMF Mısır’da

Devrim mi Oldu Yoksa Her Şey Eski Tas Eski Hamam mı?
İki yıldır devam eden müzakerelerin ardından Mısır hükümeti, nihayet IMF ile ilk kredi anlaşmasını imzaladı. Anlaşmaya son hâlini IMF yönetimi verecek ve sonrasında anlaşma, meclisin birkaç ay önce lağvedilmesi ardından, yürütme ve yasama yetkilerini elinde bulunduran cumhurbaşkanı eliyle imzalanıp onaylanacak. Hükümet, alınan borcun Şubat 2011’de Mübarek’in devrilmesi sonrası yaşanan politik karışıklığa bağlı olarak baskı uygulamaya başlayan Mısır’daki kronik malî ve parasal sorunları çözmesini umut ediyor.
Mısır ekonomisi, son malî yıl içinde gayrisafi yurtiçi hâsılanın yüzde 11’ini aşan bütçe açığının giderek daha da büyümesinden mustarip. Dahası Mısır ekonomisi, sermayenin büyük oranlarda ülke dışına kaçması, yatırım oranlarının düşmesi ve turizm sektöründeki iyileşmenin yavaş seyretmesi ile birlikte ödemeler dengesinin bozulması ve döviz rezervlerinin suyunu çekmesi gibi sorunlarla karşı karşıya.
IMF kredisi, bu karmaşık nitelikteki krizlerden kurtulmak için gerekli bir yol olarak görülüyor. Hükümetin iddiasına göre, Mısır’ın dış borç stoku (yaklaşık 32 milyar dolar) o kadar büyük değil ve iç borcun maliyeti dış borç maliyetinden hayli fazla. Hükümet, IMF kredisinin diğer uluslararası finans kurumlarından borç alıp yabancı yatırımlarını teşvik etmek suretiyle ülkeye daha fazla miktarda sermaye girişi için gerekli kapıyı aralayacağına inanıyor.
Ancak IMF kredisinin Mısır’daki ekonomik sorunları gerçek manada çözmesi, birkaç nedene bağlı olarak, imkânsız. Öncelikle IMF kredisi, 30 milyar Mısır lirası (4,9 milyar dolar) tutarında ki bu miktar 170 ilâ 200 milyar Mısır lirası arasında seyreden tahminî bütçe açığının kapatılması için pek de yeterli değil.
İkinci husus ise şu: IMF anlaşması, ek kredilere kapı aralasa bile paranın büyük kısmı, Mısır bütçesi ciddi anlamda yeniden yapılandırılmadığı sürece, mevcut harcamaların karşılanmasına gidecek. Bu noktada ifade etmek gerekir ki mevcut hükümet enerji sübvansiyonları, döviz oranı ve vergilendirme politikaları gibi hassas kimi ekonomik meseleleri çözecek ehliyette olmadığını ispatlamış durumda. Kamu harcamalarının yeniden yapılandırılması ise hükümetin gerekli reformların yapılmasına imkân verecek kapsamlı bir toplumsal-politik ittifakı oluşturma becerisine ve yeni yöneticilerin politik iradelerine bağlı. Bu süreç, tümüyle IMF kredisinden bağımsız bir olgu ve devrim sonrası Mısır’ında gerçekleştirilecek daha kapsamlı politik uzlaşmalara muhtaç. Eğer yeniden yapılandırma gerçekleştirilemezse, dışarıdan alınan krediler, sadece tekrar tekrar oluşan masrafların tek kuruş geri dönmeksizin finanse edilmesi adına ve borçluluk durumunun sürdürülebilir olmaktan çıkartılması lehine, borç alım döngüsünün ilânihaye devam etmesi anlamına gelecektir.
Üçüncü olarak hükümet, IMF kredisinin Mısır ekonomisinin iyileşme yoluna girdiğini ve ülkenin yeni bir politikalar kümesine sahip olduğunu gösteren bir gösterge işlevi göreceğini iddia etmektedir. Burada temelde, Mısır’ın iyileşme arzusunun doğrudan dış yatırım imkânlarının artırılması eliyle destekleneceği ve böylelikle yüksek büyüme oranlarının elde edileceği umulmaktadır. Bu yaklaşım, yatırımların ülkeye çekilmesi meselesini etkileyen bir dizi değişkeni göz ardı etmektedir: politik istikrarsızlık, uluslararası finansal kriz ve iç güvenlik bu değişkenlerden bazılarıdır.
Herkes, IMF kredisinin ülkedeki ekonomik iyileşme sürecine katkı yapacağını rahatlıkla iddia edebilmektedir. IMF kredi anlaşması, esasında sübvansiyonların kesilmesi ve ülke parasının devalüe edilmesi ve yüksek dolaylı vergiler getirilmesi suretiyle devletin malî sorunlarını çözmek amacıyla imzalanmaktadır. Oysa kredi almak, yakında gerçekleşmesi muhtemel resesyona mani olmak ve ekonomiyi desteklemek noktasında pek de zaruri ve gerekli değildir. Aksine kredi, ülkeyi, demokratikleşmeye ilişkin hakiki imkânları ortadan kaldıracak, malî ve parasal krizleri derinleştirecek olan kamusal borçluluk helezonuna itmek gibi bir riske sahiptir.
IMF kredisi, esasında ağırlıklı olarak muhafazakâr olan ve devrim sonrası çok az şeyi değiştirerek, eski ekonomik kurguyu ve çıkar ilişkilerini yeniden üretmeyi amaçlayan bir politik ve ekonomik tercihler kümesinin devreye sokulmasına destek verilmesini önermektedir. IMF paketi, temelde ekonominin mevcut ilişkilere yeniden uyarlanması için Mısırlıların büyük çoğunluğunun süreçte sorumlu kılınmasını amaçlamaktadır. Paket, temelde Mısır halkının ülkenin kalkındırılmasına ilişkin paradigmanın daha âdil ve kucaklayıcı bir yerden kurgulanmasına dönük arzularıyla büyük ölçüde çelişmektedir.
Amr Adli
Devamını oku ...

Gazze’den Goma’ya Yeni Obama Doktrini

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları hâlen devam ediyor. Ölü sayısı 100’ü aştı, altyapı imha edildi ve BM’ye bağlı yardım kurumları ne yapacaklarını bilmez hâldeler. 1950’den beri işgal altındaki Filistin’de faaliyet yürüten Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNRWA) raporlarında genelde umutsuzluk hâkim. Kuruluş şu tespiti yapıyor:
“İsrail Hava Kuvvetleri’nin gece boyunca yaptığı saldırılar İsrail donanması tarafından desteklendi. Süregiden hava saldırıları bir kez daha militan grupların liderlerini, altyapıyı, güvenlik teçhizatını hedef aldı ancak aynı zamanda giderek artan ölçüde konutlar da hedefteydi. Bir saldırıda Dalu ailesine ait, içinde çok sayıda insanın barındığı, dört katlı bir bina hedef alındı. Binadaki aileler enkazın altında kaldılar. Bu saldırıda en az 11 kişi hayatını kaybetti, 20’den fazlası ise yaralandı. Aralarında kadınların, bebeklerin ve çocukların bulunduğu yaralı ve ölülerin tamamı sivildi. Bu herkese oldukça endişelendiren bir gelişme. Son 24 saat içinde sivil kayıplarda önemli oranda bir artış var.”
Gazze’deki İsrail hava saldırıları sadece UNRWA yerleşkelerini vurmakla kalmıyor, son saldırılardan birinde UNRWA’ye ait Kız Hazırlık Okulu’na giden dördüncü sınıf öğrencisi bir kız çocuğu da öldürüldü.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğu kesimindeki büyük bir şehir olan Goma’da bulunan BM misyonu tüm ikinci derece çalışanlarını bölgeden uzaklaştırdı. Şehri savunmak için geride, yeterli donanıma ve tecrübeye sahip olmayan Kongo askerleri ile arabulucular kaldı. Şehrin dış mahalleleri “M23” ( 23 Mart) Hareketi isimli bir isyancı grubunun elindeydi. Grup esas olarak Ruanda ordusunca destekleniyordu. Kuzey Kivus’un başkenti olan bu oldukça hayatî öneme sahip şehri almak için söz konusu grup hızlı bir manevra yaptı.
Kongo’da hâlihazırda yersiz yurtsuz 2,4 milyon insan var ayrıca 4,5 milyon insan da yeterli gıda temin edemiyor, beş yaşın altında bir milyon çocuk yetersiz beslenmeden mustarip. BM İnsanî Yardım İşleri Koordinasyonu’nun 19 Kasım’da ifade ettiğine göre:
“Goma içinde ve civarında, ayrıca Kivus’un diğer bölgelerinde yaşanan çatışmaların giderek yoğunlaşması Kongo’daki devasa insanî yardım ihtiyacını katbekat arttırıyor.”
BM Çocuk Fonu (UNICEF) ise şu uyarıyı yapıyor: “Yeniden baş gösteren çatışmalar çocukları ve ailelerini epey riskli bir duruma sürükleyerek onları fiziksel zarara ve zihinsel yıkıma maruz bırakıyor.”
Tüm hafta sonu boyunca BM Güvenlik Konseyi,  BM Arabuluculuk Faaliyetleri Genel Sekreter Başyardımcısı Hervé Ladsous’a kulak vererek acil bir oturum tertipledi. Konsey, Fransa’nın Goma ile ilgili kararını tartıştı. Karar, “M23’ün saldırılara yeniden başlamasını kınıyor ve saldırıların durdurulmasını talep ediyor”du. M23’ü silâhlandırmakla kalmayıp ayrıca onu komuta eden Ruanda ise bu kararın oylanması esnasında isteksizce el kaldırdı. 2010’da BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi kapsamlı bir rapor hazırladı. “DKC: İnsan Hakları İhlâllerinin Haritalandırılması, 1993-2003” isimli bu çalışma, Ruanda hükümetinin Kongo’da savaş suçları, insanlığa karşı işlenmiş suçlar ve hatta uygulanan jenositle ilişkisini ortaya koyuyordu. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’in talep ettiği bu aleyhte rapor hiç mi hiç dikkate alınmadı. BM Güvenlik Konseyi’nin doğu Kongo ile ilgili yaptığı tartışmanın merkezinde söz konusu raporun durması gerekirken, rapor bir kenara atıldı.
BM’de ne Ruanda’nın ne de İsrail’in azarlanması mümkün. Birleşik Devletler’in müttefiki olan İsrail ve Ruanda’nın askerî maceralarına dönük her türden ciddi tartışmaya mani olacağı kesin. İsrail konusunda, ABD elçilerini BM’de İsrail ile ilgili dile getirilen herhangi bir eleştiriyi engellemelerini tembihleyen resmî bir doktrin (Negroponte Doktrini) var ortada. Ruanda hususunda böylesi bir ifade yok henüz ama ileride olmayacak diye bir şey yok. Bugün M23 Hareketi’nin eleştirilmesine izin veriliyor ancak hareketi destekleyen, Paul Kagame liderliğindeki Ruanda hükümetine tek laf ettirilmiyor.
Clinton yönetimi süresince Afrika’da Afrika rönesansının liderleri olarak üç isim tayin edildi: Uganda’da Yoweri Museveni, Eritre’de Isaias Afwerki ve Ruanda’da Kagame. Üç isim de kendi ülkelerinde berbat bir sicile sahiptiler. Kagame ve Museveni’nin Kongo’ya dönük müdahaleleri bu zulümle yüklü sicillerine eklendi. DRC’de haberleşme bakanı olan Lambert Mende’ye göre M23 “kurmaca bir güç”, esasında Kongo’ya saldıran, Kagame yönetimi altındaki Ruanda’dan başkası değil. Ancak hem İsrail hem de Ruanda, BM ve dolayısıyla “uluslararası toplum” tarafından her türden ciddi eleştiriden muaf tutulduklarından, ortada derin bir sessizlik hâkim.
BM misyonlarındaki dosyalar, yaşanan dehşet ve jenosit üzerine kurulu dille dolu. Paul Kagame, bir konuşmasında, Kongolulara kendi ülkesindeki bir yerli dili olan Kinyarwanda’ya ait bir kelimeye başvurarak, “İbicucu” dedi. İbicucu, “Kongolular siz birer hiçsiniz, işe yaramaz insanlarsınız” demekti. Bunun üzerine bir de tüm rahatlığı ile Kongoluların “yerlerinden yurtlarından sökülüp atılması”ndan söz etti.
Eski İsrail Başbakanı Ariel Sharon’un oğlu, Kadima Partisi üyesi Gilad, 18 Kasım tarihinde Jerusalem Post gazetesine gönderdiği yazısında da jenoside dayalı bir zihin devrede: “Tüm Gazze’yi dümdüz edelim. Amerikalılar Hiroşima’da durmadılar, Japonlar yeterince hızlı bir biçimde teslim olmadılar, bu nedenle Amerika Nagasaki’yi de vurdu.” Bu türden yorumlar BM İnsan Hakları Konseyi’ndeki isimlerin kaşlarını kaldıracak cinsten. Ama konsey, NATO Libya’ya müdahale öncesinde epey gürültü kopartırken, mesele Goma ve Gazze olunca kılını kıpırdatmıyor. Goldstone Raporu’nun uygulanması için elinden geleni yapan ve Kongo’da Ruanda’nın yaptıklarına ilişkin 2010 tarihli raporu (hukuk danışmanı Mona Rişmavi ile birlikte) gündeme getiren Navi Pillay Goma ve Gazze konusunda hizaya getirilirken onun Libya ve Suriye konularında ateş püskürmesine izin veriliyor. Demek ki zulüm ABD dış politikası için faydalı ise ahlâk ve öfke sessizliğe gömülüyor.
19 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi, Fas tasarısı Kasım 14’ten beri önlerinde olmasına karşın, Gazze ile ilgili tek bir adım bile atmadı. Rusya’nın BM’deki Daimî Temsilcisi Vitaly Churkin Konsey’i terk ettiğinde, ABD’nin inatçılığı yüzünden engellendiğini cümle âleme gösterme imkânı buldu. Filistin’in Daimî Gözlemcisi Riyad Mansur’un da ifade ettiği üzere, ABD direnç göstermeseydi BM bir karar çıkartacak ve böylelikle Gazze’ye dönük saldırılarına devam eden Tel Aviv’in tecrit edildiği resmî olarak gösterilmiş olacaktı. Bu arada BM Güvenlik Konseyi M23 ile ilgili kararını onayladı ama Kagame’ye baskı yapılmaması sonucuna ulaştı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Kagame ve DKC cumhurbaşkanı Joseph Kabila’ya uzlaşma çağrısı yaptı ve böylelikle M23’ün Ruanda desteği ile faaliyet yürüttüğünün açıktan kabul edildiğini göstermiş oldu. Ancak gene de Ruanda’yla ilgili herhangi bir yaptırım kararı alınmadı.
Obama’nın ikinci dönemi ABD’nin mevcut gücünün en berbat biçimde sergilenmesi ile açıldı: kendisine bağlı iki ülke, Ruanda ve İsrail komşularına karşı suç işliyor ve Birleşmiş Milletler bu iki ülke aleyhine hiçbir şey yapmıyor. Bangkok’ta kullandığı ifadelerle açıktan İsrail’e destek çıkan Obama dünyaya maskara oldu. Elbette “dünyada kendi sınırları dışında yurttaşlarının tepesine yağan füzeleri hoş görecek herhangi bir ülke yoktur” diyen Obama ABD menşeli insansız hava araçlarının bir tür “İHA diyarı” olarak anılabilecek Yemen’den Pakistan’a uzanan coğrafyada insanlara cehennem ateşi yaşattığını ve ülkesinin mahkeme kararı olmaksızın gerçekleştirilen suikastlar konusunda BM’nin verili konumunu ihlâl ettiğini ve ilkin İsrail’in Ahmed Cebari’yi yargısız infazla katlettiği için bu sürecin başladığını unutuyor. Hayat ne “resetleniyor” ne de ortada yeni bir liberalizm var. İHA saldırıları, ABD’nin elindeki hava gücüne ilişkin benzeri abartmalar, müttefiklerin körü körüne desteklenmesi ve yeni yeni ortaya çıkan çok kutuplulukla uzlaşmayı reddetme şeklinde özetlenebilecek Obama Doktrini bugün Gazze ve Goma’da iş başındadır.
Vijay Prashad
Devamını oku ...

Sırttan Düğmeli Gömlekler

“İnsan” Arapça, “kişi” Türkçe ve aynı şeyi anlatıyorlar. Bir kişinin, bir insanın, sadece kendi aklına ve iradesine güvenmesi, yani iman etmesi, burjuva ideolojisinin temel kaidesini teşkil ediyor. Kişi-insan, bireye kapatılıyor, birey de tanrısallaştırılıyor. Birey, kendisinden başka hiçbir şeye inanmayan, güvenmeyen, iman etmeyen canlı varlık oluyor. Bireyin güvendiği aklı Aydınlanma, iradeyi modernizm biçimlendiriyor. “İnsan insanın kurdudur” anlayışı aslında bir temenniyi dile getiriyor ve insanların kendilerini kurtların av sahasının ortasına düşmüş bir kişi olarak görmesini istiyor. Bu durum hep bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulmasını gerektiriyor. Kurtarıcı ise hep egemenler oluyor. Robinson Crusoe Cuma’sız yapamıyor, burjuvaziye bu da yetmiyor, bir yerli köleye bile tahammül edemiyor ve bireyi kurda dönüştürüyor.
Öte yandan Saint-Simon gibi sosyalistlerse, her insanın başkalarına muhtaç olduğunu söylüyorlar. Hatta bunu somut gündelik hayat içinde göstermek ve delillendirmek için sürekli sırttan düğmeli gömlekler giyiyorlar. Zira sırttan düğmeli bir gömleğin iliklenmesi, böylesine basit bir iş için bile, bir başkasına ihtiyaç duyuluyor.
“Başka”, bir ayrıksılığa işaret ediyor. Bu açıdan başka, önceye güvenmeye ihtiyaç duyuyor. Yani kişi, kendisinden ayrı olan bir başka kişiye gömleğini iliklemesini söyleyebilmesi için onun da aynı önceye güveniyor olduğunu bilmesi gerekiyor. Arkadan yaklaşacak bu başka kişinin elinde bir bıçak bulunmadığını garantileyen bir önceliğin oluşmuş olmasına ihtiyaç duyuluyor.
“Merhaba” da, tokalaşmak da “bende bıçak yok, benden sana zarar gelmez” anlamına geliyor. Pazar adetleri olan bu iki kültürel olgu, pazara gelen iki kişi arasındaki ilişkinin güvence altında olduğunu gösterme noktasında, gerekli.
“Selamünaleyküm” demekse, önceyi tek bir Allah’a teslim etmiş olmanın güvenine işaret ediyor. Allah’ın selamını bir başkasına iletmek ve onun da “aleykümselam” diye cevap vermesi, verili ânın kişilerin dışında bir varlığın hükmü altında olduğunun kabulü anlamına geliyor. “Merhaba” ast-üst ilişkilerini tanırken, “selamünaleyküm” bu ilişkileri tevhidî bir redde tabi tutuyor.
Derler ki, bir canlı türü olarak insanların anne karnında kalması gereken süre esasında yaklaşık 12 ay. Ama bebek bu kadar süre anne karnında kaldığı takdirde annenin yaşama imkânı bulunmuyor. Anne biraz da kendi hayatiyeti adına bebeği doğurmak zorunda. Sorun da burada başlıyor ve insan denilen canlı türü 8-9 ay sonra dünyaya geldiğinden, aradaki 3-4 aylık kesik neredeyse ölüme kadar ensesinin kökünde, tüm nefesinde, tüm eyleminde kendisini hissettiriyor. Belki de bu nedenle bir başkasına muhtaç olmanın zorunlu doğasına giriyor.
Tiyatro eğitimindeki önemli egzersizlerden biri, oyuncunun sırtını arkadaşına dönüp kendisini gerisin geri ona bırakması. Bu basit egzersiz, ileride sahnede onca karmaşık, girift planın sergilenebilmesi noktasında, oyuncunun partnerine önsel olarak güvenmesi konusunda onun eğitilmesini amaçlıyor.
Saint-Simoncuların sırttan düğmeli gömleklerinde de amaç bu. Toplum kurguları ve hayallerinin somutlanabilmesi, pratiğe dökülebilmesi için müritlerin ön bir eğitimden geçirilmesi gerekiyor ve bu eğitim, giyilen gömlekten başlıyor.
Bir sohbet esnasında sol bir örgüt şefi, “kimse artık birbirine güvenmiyor” diyor, aradan bir zaman geçtikten sonra da “eylemlerde kortejdeki kitlenin askerî nizam yürümesine karşı” olduğunu söylüyor. Bu iki cümle bağlantılı. Askerîymiş gibi görünen kortej düzeni, aslında örgüt içi disiplini ve eğitimi ifade ediyor. Özünde askeriye eleştirisi, kolektif olanın bireyi ezdiği yalanına sırtını yaslıyor. Başkasına sırtını yaslayamayan, güvenemeyen, illaki, başka bir güce yaslıyor sırtını.
Solun kitlesel bir eylemliliğin ve hareketliliğin içine koşulsuz girememesinin nedeni de burada. O bu hareketin kendi özgün, özel ve biricik varlığını yutmasından korkuyor. Bu korku ve kaygıda makul bir yan var elbette. Ama sol öznenin kalkıp hareketin doğal liderleri yanında hizalanması, korkunun güncellenmesi ve süreklileşmesini getiriyor beraberinde. Örneğin bir sol örgüt işçi hareketi içine girmekten korkuyor, girse bile, gidip en fazla sendika liderleri ya da kendine benzer önder işçilere bağlanıyor. Ufku onlarla sınırlı oluyor. Sonuçta o sendika liderlerinin ve önder işçilerin oluşma imkânları ortadan kalkınca kendisi de boşlukta kalıyor ve başka limanlara yelken açılıyor. Burada mesele, aslında hareket içinde belirli bir damar bulunması ve kavganın kan misali bu damarı beslemesi. Kendi sağlığı adına huzurlu yerlere demir atan sol öznenin bu açıdan o damarları açması ve içinde ilişkide olduğu unsurlarla birlikte ilerlemesi gerekli. Onu kendi örgüt defterine kaydetmek ya da örgüt bürosuna taşımak yerine, kendisini o ilişkilerin hayatına taşıması zorunlu. Tekil bireyler etrafında dönen örgütlerin çoklu, katmanlı ve aşamalı düşünmesi mümkün değil. Bu örgütlerin tek bir harekete bel bağlamaları kaçınılmaz. Sonuçta örgüt politikayı, en fazla, demokrasi denilen sahnede ilgili hareketin temsilcisi olarak arz-ı endam etmeye indirgeyecektir.
Solun kendisi dışındaki bir hareket karşısında kaygıya kapılması doğal. Bu kaygı ister istemez “hiyerarşi” kavramını gündeme getiriyor. Örgütlenme, salt bu hiyerarşi kavramı etrafında anlaşılıyor. Birileri yükselmek, birileri de mevcut hayatın keşmekeşinden kurtulmak için belirli bir hiyerarşiye örgütleniyor. Sonuçta hiyerarşi mutlaklaşıp sabitleşiyor. Yeni durum ve dönemlere göre kendisini yıkıp yeniden inşa etmiyor.
Oysa hiyerarşi kavramına “disiplin” ve “işbölümü” kavramlarının da eşlik etmesi gerekli. Bu üç kavram pratikte sürekli sınanmalı, sürekli ilişkilenmeli, bu üç kavramın pratikteki karşılıkları birbirlerini daima beslemeli.
* * *
“Cehennem başkalarıdır” sözü Sartre dolayımıyla sarf edilmiş, birey felsefesinin alamet-i farikasıdır. Başkasına güvenmemek ve onu özgürlüğün kısıtlanması olarak görmek, daima başkalarına muhtaç olma hâline karşı başlatılmış bir isyan gibidir. Ağızdan çıktığı ânda devrimciymiş gibi görünen bu isyan, hep başkalarıyla ortaklaşmaya muhtaç olan devrimin altını oyuyor. Devrimse bireyin kendi hayatında başlayıp etrafa yayılan bir hareket değil. O, birey denilen kendine kapalı bütünlüklerin dağılıp parçalandığı bir gerçeklik.
Başkalık, ötekiliğe benzemez. İkincisinde önsel olarak belirli mülkiyet ilişkilerinin onaylanması var. Başkalıkta ise mülkiyetten çok aidiyet devrede. Sahnede sırtını partnerine yaslayamayan bir oyuncunun oyuna ait olması da mümkün değil. Tersi de geçerli.
Başkalık, sonuçta, farkların mülkiyet ve rekabete göre belirlenmediği bir gerçeklik. Ötekilikte farklar tam da mülkiyete ve rekabete göre belirlenir, daha doğrusu beliren farklar, mülkiyete ve rekabete dair ayrışmalardır. Bu açıdan öteki ile başka arasında ayrım yapmak, mülkiyet ve rekabet belirlenimli verili gerçeği içinde geleceğin komünizmine ait çığlığı duyabilmek için gereklidir. Komünizm, mülkiyetin ve rekabetin prangalarından kurtulmuş insanların yaşadığı başka bir hayattır.
“Başka bir dünya mümkün” demek, verili dünya kurgusuna ve o kurgu dâhilinde işleyişe ses etmez. Egemenlerin mekânına karşı zamana içkin bir itirazdır. Egemenlerin zamanına da itiraz etmek gerekir. Bu itiraz ise egemenlerin gelecek korkularını kendi korkularımızmış gibi yaşamadığımız vakit uç verir.
“Başka bir dünya mümkün” siyaseti, zamana içkin olmasına bağlı olarak, ister istemez, egemenlerin sürünceme siyasetine uyum sağlar. Egemenler sorunların farkındadırlar ve o sorunların çözümlerinin kendilerinde olduğu konusunda insanları kandırmak zorundadırlar. Çoğu zaman, egemenlerin çözüm arayışlarına alternatifler geliştirmek, anlamsız ve çıkışsızdır. Sonuçta anlam ve çıkış hattı hep egemenlerin ufkuna göre belirlenir. Bu açıdan solun çözüm önerileri sunmayı iş edinen think-tank’ler olmaktan kurtulması gerekir. Çözüm önerileri sunanlar, dost güçlerin içinde faaliyet yürüten düşman unsurlardır. Çünkü onlar çözümlerin ve sorunların belirleyicisi olan güçlere hizmet ederler. Egemen güçlerden kopmakta olanların tekrar o güçlere bağlanması, çözüm edebiyatı ile birlikte gelir. Bu düzende sosyalizm çözüm bile değildir, o tüm soru ve sorunların onları koşullayanlarla birlikte yok edilmesi girişimidir.
Öneriler sunma işi, biraz da içine bir biçimde girdiği hareketin liderliğini ele geçirmek amacıyla, gereklidir. Sol bir örgüt, aslında hareketin dibe vurmaya yüz tuttuğu noktada başa geçer, zirvesine ulaştığı yerde değil. Öneri sunmak, bir bakıma, hareketin inişe geçtiği, sisteme entegre olduğu, diz çöktüğünün kanıtıdır. Öneriler, yalvarmak için edilen laflara benzer. Onlar, eninde sonunda, içinde çalışılan kitleye sunulsa bile, o kitlenin içinde, verili sistemle bağlarını kopartamamış unsurları örgütlemekten başka bir sonuç vermez.
Hareket bir özneyi yutmasın diye hiyerarşi, disiplin ve işbölümü tesis edilir. Ama bu üç unsur hareketin sütten çıkmış ak kaşık olmaması, sistemle hâlâ belirli bağlara sahip bulunmasından kaynaklı olarak devreye girmelidir. Bütün olarak hareketi karşıya almak gereksizdir.
Dolayısıyla kitle bağları yakalanmışsa ya da Lenin’in vurgusuyla, “doğru halka” sıkıca tutulmuşsa, oraya örgütlenmek de gerekir. Esasında örgütlenmek, budur. Maddenin, üretimin, ekonominin belirleyiciliğini bilmek, bilen özneyi belirlenimden azade kılmaz. Kıldığını zanneden sol örgütler, hiçbir bozulmaya uğramadan ve bir yandan da hareket tarafından yutulmadan, o hareketi “bir arkadaşa bakıp çıkılacak” bir mekân olarak görmeyi sürdürürler. Burada arkadaşlık ve yoldaşlık arasındaki çizgi de silinir. Sadece kendisine benzerleri etrafına toplamakla yetinilir.
Başkasına güvenmemek, hiyerarşiyi, disiplini ve işbölümünü iğdiş eder. Örgütün kendisi ve oradan, örgüt içindeki belirli bir konum mülkiyete ve rekabete ait bir olgu hâline gelir. Bu yüzden örgüt üyesi, mevcut ilişkiler içinde üç unsurdan birini yüceye taşır ve unsurlar arasındaki bağı kendi lehine keser. Yer ve zamana göre, disiplini sürekli dayatan bir kişi, hiyerarşiyi tanımaz ve işbölümünü imkânsızlaştırır örneğin. Disiplin örgütsel bütünlükten kopup ayrılınca, ne hiyerarşi işbölümden, ne de işbölümü hiyerarşiden bir şeyler öğrenir.
Öteki, özgül, ayrıksı, kendinden menkul ve bağımsızken, başka, hâlâ bütünsel bir oluşa aittir. Başkasına muhtaç olmak öteki denilen kurda yem edilmemelidir.
* * *
Allah, praksistir (Çakal Carlos), halktır (Ali Şeriati). Dolayısıyla tek başına bir eylem içinde olmak pratikse ve başkalarıyla karşılıklı etkileşim içinde eyleme geçmek, praksisse, buna iman etmek olmazsa olmazdır. Başkaları kolektif bir praksis olarak günbegün halkı teşkil ediyorlarsa, bunun ipine bağlı olmak komünist faaliyet için gereklidir. Örgütlü olmak ve örgütlü bir eylemlilik içine girmek buraya bağlıdır.
Sadece kendisine güvenen, sadece kendisine inanan, kendi pratiklerinin herkesin pratiklerine galebe çalmasını isteyen, kendi hayatını hayat, başkalarınınkini hikâye olarak gören, kendi dünyasının dışındakini hayal kabul eden, uğradığı baskı ve zulüm sonucu ters bir tepki olarak kendiliğinin altını kalın harflerle çizen, sürekli kendisini mutlak bir sınır olarak dayatan bir kişinin tüm galipleri ezen, tüm hayatları içeren, tüm dünyaları ortaklaştıran, tüm sınırları silen bir tek Allah’a iman etmesi elbette ki mümkün değildir. Ama Allah yoksa başkanın anlamı yoktur; bu noktada praksis gerçek bir zemin, kolektif olan ise hayat imkânı bulamaz.
Allah Kur’an’da “yaşanmadan çözülmeyen sır benim” der. Tasavvuf metinleri bu ayetin aşka işaret ettiğini söylerler. Aşk ise en saf, başkasına güvenme, iman etme hâlidir. Devrimcilerin maşuku ise sınırsız-sınıfsız gelecektir.
Erhan Baltacı
Devamını oku ...

Muhalefetten Kuklaya: Fas’ın AKP’si


Bir gösteri bastırıldı, bir gazeteci dövüldü, bir sanatçı tutuklandı, bir gazete sansürlendi ve bir eylemci işkence gördü. Birileri tarafından övülen bir “manzara” olarak anayasa referandumundan on altı ay ve yeni hükümetin seçilmesinden tam bir yıl sonra Fas’taki manşetler bozuk bir plak gibi tekrarlıyorlar kendilerini. Meclis seçimlerinin 25 Kasım 2011’de yapılacağı duyurulduğunda, 20 Şubat Hareketi ve destekçileri seçimlerin gerçek bir değişimi koşullamayacağı tespiti üzerinden boykot kararı aldılar. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) çoğunluğu ele geçirdiği seçimlerden bir yıl sonra rejimin vaat ettiği “reform yolu”na henüz girilebilmiş değil. Dahası zenginler için vergi muafiyeti, halk ayaklanmasını önlemeyi amaçlayan gıda destekleri ve devlet bütçesinin orantısız bir biçimde birilerine peşkeş çekilmesinden müteşekkil bir bileşim, yardım paketleri ve IMF’den alınan borçlara giderek daha fazla bağımlı hâle gelen ülkenin berbat ekonomik görünümünü izah eder nitelikte.
Esasında bu yapılması öngörülen Kasım 2011 seçimleri birçok gözlemci, kralın takdim ettiği anayasa reformlarına ilişkin ilk sınav olarak değerlendirdi. Reformlar yanında, kadınlar ve gençler için tahsis edilecek koltuklara kota konuldu ve bu durum ciddi ihtilaflara yol açtı. Ayrıca seçimler en çok oy alan partinin liderinin kral tarafından başbakan olarak tayin edilmesini ilk kez sağladı. Başbakan bunun dışında “hükümetin başı” unvanını alıp meclisi dağıtma yetkisini eline geçirdi. Ancak reformlara rağmen iktidarın önemli bir bölümü hâlâ kralın elinde. Muhtelif partiler, hareketler ve kitle örgütlerinin talep ettikleri demokratikleşmeden ziyade serbestleşmeye dönük birer adım olan bu sınırlı reformlar, seçimler esnasında oy kullanma hakkına sahip Faslıların yarısını bile seferber etmeyi başaramadı. Nüfusun yüzde elli beşinin oy kullandığı seçimlerde AKP oyların yüzde yirmi üçünü aldı ve parti lideri Abdullah Benkirani başbakan oldu. Tıpkı önceki seçimler gibi Kasım 2011 seçimleri de bir koalisyon hükümeti ile sonuçlandı. Koalisyon bu sefer AKP, İstiklâl Partisi, Halk Hareketi ve İlerleme ve Sosyalizm Partisi’ni içeriyordu.
Abdullah Benkirani’nin kabinesini resmî olarak takdim etmesinden bile önce saray basına kraliyet danışmanlarının atanmasını duyuran haberler aktardı. Bu danışmanların arasında Kral VI. Muhammed’in çocukluk arkadaşı Fuad Ali Himma ve kralla arasındaki ilişkilerden politik ve mali açıdan istifade eden ünlü bir saray dostu da vardı. AKP’nin seçim kazanmasını önceleyen yıllarda Benkirani ve Himma birbirilerine hasımdı. Bu süre zarfında Benkirani, Himma gibi simalara dönük eleştirel görüşlerini hiç mi hiç sakınmadı. Göreve gelmesini müteakip iki hafta içinde Benkirani, Himma’yı kraliyet danışmanı olarak atayan VI. Muhammed’e tepki niyetine şu sözü sarf etmek zorunda kaldı: “Devletin başının Kral VI. Muhammed olduğu bir ülkede yeni bir hükümet kuruyorum, benim patronum o. Patronum olan devletin başı, kendi kraliyet sarayını yönetiyor.” Başbakan olarak, VI. Muhammed’in kendisinin üzerinde duran bir otorite olduğunu kabul etmenin ötesinde Benkirani, rejimin “reform yolu” olduğunu iddia ettiği şeyin statükoyu muhafaza etmek için inşa edilmiş bir duvardan başka bir şey olmadığına dair herhangi bir emare bulunmadığına ilişkin sav hakkında, Fas’ta mevcut sesleri istemeyerek dile getirmiş oldu.
AKP ve üyeleri, politikaya inancını yitirmiş Faslıları bir biçimde kucakladı. Önceki muzaffer partilerin tersine, AKP’nin yapısı şeffaftı ve iç parti seçimlerine dayanıyordu. Halk önüne her çıktığında Benkirani halk diline başvurdu ve diğer politik simalarla sürekli ilişkilendirilen seçkincilikten ve kopukluktan uzak durdu. Partinin kimi üyeleri bir dönem hapis yatmış isimlerdi, bugün adalet bakanlığı yapan Mustafa Ramiz bile kısa süre hapisten çıkmış olan Faslı gazeteci Raşid Nini’nin avukatlığını yapmıştı. Benkirani’nin kabinesindeki tek kadın olan Besima Hakkuyi, tek bir kadın bakanın atanması kararına itiraz etti. Baştaki vaatlere rağmen bir kez daha Fas’taki mevcut politik iklim, seçimleri kazanmanın politik bir partinin başına gelebilecek en kötü şey olduğunu gösteriyor. Benkirani’nin kullandığı halk dili artık alaya alınıyor. Ramiz’in geçmişteki reform yanlısı duruşuna karşın eylemciler basit barışçıl gösteriler yaptıkları için tutuklanıyorlar. On altı yaşındaki Faslı bir kızın kendisine tecavüz eden adamla evlenmeye zorlanması ardından Hakkuyi, tecavüze uğramış kadının tecavüzcüsü ile evlenmesi gerektiğini savunuyor ve bu durumun “gerçek herhangi bir zarar”a yol açmayacağını söylüyor.
AKP’nin devam eden başarısızlığı ve onu en fazla eleştirmiş kesimlerdeki insanı sağır eden sessizlik, Fas rejimindeki iktidarın çok yüzlü doğasını da kuşatıyor. Monarşi bir yandan muhalefetin savunduğu reformla ilgili dili kullanılırken, bir yandan da kendi otoritesini eşzamanlı olarak dayatıyor, bunun sonucunda da hükümet AKP’ye teslim ediliyor. İtibarını politik alana kendisini başarılı bir biçimde konumlandırmış olması sayesinde edinmiş bir parti olan AKP, bir yandan diğer partilerle ilişkili olarak ortaya çıkan yozlaşma ve akraba kayırmacılığı ile ilgili boş bir dizi anlayışlara dair görece eleştirel bir tutum takınırken, bir yandan da monarşinin stratejisi dâhilinde uyumlu bir aktör olarak iş görüyor. AKP’nin seçilmesi, partinin kendisinden daha çok VI. Muhammed için politik bir zafer. Kral, monarşinin muhafazası noktasında hayatî olan “Fas’ta reformların yapılması” ile ilgili hikâyenin anlatılmasına devam edilmesi için AKP’nin seçilmesi en münasip yol. Ancak monarşinin elindeki iktidar, hem AKP’nin mevcut imajına hem de ülkeyi etkin biçimde yönetme becerisine zarar veriyor. En açık yoldan VI. Muhammed, partinin en önemli hasmını kraliyet danışmanı olarak atamakla sadece AKP ve liderliğine değil, ayrıca önceki hükümetin önemli simalarına da mesaj göndermiş oluyor. Örneğin Kral, Clinton’ın Kasım 2011 seçimleri sonrasında Fas’ı ziyareti esnasında AKP’yi utanç verici biçimde ezdi. Zira Clinton ilk toplantısını mevcut dışişleri bakanı değil, hâlihazırda kraliyet danışmanı olan eski dışişleri bakanı ile yaptı.
Burada tüm suçu monarşiye yüklemek olmaz. Geçmişte AKP liderliğinin yaptığı coşkulu eleştirilerin de gösterdiği üzere parti mevcut iktidar yapısını kabul ediyor ve bu hata mevcut politik imajına gereğinden fazla zarar veriyor. Yukarıda bahsedilen Ramiz dâhil, birçok önemli üyesi, aralarında 20 Şubat Hareketi’nin de bulunduğu muhalif kesimleri açıktan desteklediği için sempatiyle karşılanıyordu. Bu sempati ve destek seçimler ardından birkaç ay içerisinde eridi ve 20 Şubat Hareketi sistematik biçimde ezildi. 2012 Temmuz’unda bir hâkim, söz konusu hareketin illegal olduğuna ve hareketle bağlantılı her türden derneğin kovuşturulmasına hükmetti. İnsan hakları ihlalleri ve hareketin birçok üyesinin tartışmalı hukukî süreç dâhilinde sorgulanmasına ilişkin deliller sunulsa bile, söz konusu pratiklerin düzeltilmesi halkın mevcut durumu kabullenmesinden başka bir sonuç üretmiyor.
Rejim dâhilinde eski bir muhalefet partisi olarak sahip olduğu itibarı muhafaza edebilme noktasında çok az imkânı bulunan AKP, yurtdışında olumlu bir izlenim elde etmek ve ani bir politik ölümden kaçınmak için başka bir yere yüzünü çevirdi. Parti, Fas’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki geçici koltuğu sayesinde, Suriye’de devam eden krizi kuşatan diplomatik manevralarda aktif rol oynama imkânı buluyor. Dışişleri bakanı ve eski AKP lideri Saadettin Osmanî, Suriye rejiminin şiddet eylemlerine karşı sürekli laf eden bir isimdi. Fas, Arap Birliği toplantılarına ev sahipliği yaptı, BMGK’den kimi kararların çıkmasına katkı sundu ve diğer faaliyetler yanında, müzakereler esnasında Rus ve Amerika arasında bir arabulucu olarak iş gördü. Clinton, bir basın brifinginde Osmanî’nin Suriye ile ilgili konumunu öne çıkartıp şunları söyledi: “Fas’ın ilkin Arap Birliği içinde ikinci olarak da Güvenlik Konseyi’nde oynadığı önemli rol için dışişleri bakanına teşekkür ederim. Fas, uluslararası toplumun gayretlerinin biçimlenmesinde özel bir yere sahiptir.”
Kendisini meşru bir politik güç olarak kurmaya çalıştığında bile AKP monarşinin kontrol dışı iktidarını tehdit etmekten kaçındı. Benkirani’nin seçilmiş bir hükümet üzerinden monarşi lehine olan iktidar yapıları tarafından biçimlendirilmiş, kendisinin ve hükümetinin “yönetme imkânı bulduğu” verili koşulları tümüyle kabul etmesi ile birlikte AKP, politik partilerin monarşinin muhafazası adına maniple edildikleri bir ortama girmeye çalışıyor. Önceki hükümet partileri gibi AKP de politik muhalefete karşı bir tür amortisör, bir tampon olarak monarşi için oldukça faydalı. Bu arada İslamcılar, sosyalistler ve muhafazakâr milliyetçilerden oluşan koalisyon hükümetindeki ağız dalaşı monarşinin politik açmaza dönük eleştirilerden uzak durmasını sağlıyor ve tam da anayasa referandumunda yaşandığı üzere, onu Fas halkının “esenliği” için değişimi dayatan “tarafsız” bir kurum olarak sahneye çıkmasına imkân veriyor. Ancak monarşi toplumdan gelecek muhalefetten arî bir yerde durmanın keyfini yaşasa da onun elindeki güç, ekonomik koşulların kötüleşmesi ile birlikte, zayıflıyor. Örneğin geçen hafta 20 Şubat Hareketi ve Fas İnsan Hakları Derneği, sarayın elinde tuttuğu 895.000 dolarlık günlük bütçeyi protesto ederken dayaktan geçirildi. Kimi uzmanlar, Fas’ı bir “istisna” olarak tanımlamaya devam edebilir ancak ülke esasında otoriter rejim, özgürlüklerin ezilmesi ve son iki yıl içinde komşu ülkelerdeki rejimleri deviren koşullara kıyasla daha vahim bir tablo ortaya koyan sosyo-ekonomik koşulları da içine alan bir “istisnaî” durumlar bileşkesinden başka bir şeyi ifade etmemektedir.
Samia İrazzuki
Devamını oku ...

Fabrika İçi Polemiğe Hariçten Notlar

PKK’siz Kürd milleti, Apo’suz PKK:
Devletin formülü budur. Açlık grevleri, bu açıdan, bir milletin hapishanelerdeki öncü unsurlarının liderlerine sahip çıkmasından ibarettir. Anadilde savunma bu noktada talidir. Esasta politik olarak öne çıkartılan, Apo’nun şahsiyeti ve mevcudiyetidir. Mesele de zaten, “Kürd” kelimesini kim, nerede ve nasıl cümle içinde kullanırsa kullansın, ilgili kişiyi bu işlemi Apo’suz yapamaz kılmaktır. Tutsakların altını çizdiği hakikat budur. Son dönemde soldaki “kullanıldık!” serzenişlerinin nedeni de buradadır.
Grevler Apo ile başlamış ve Apo ile bitmiştir. Burada esasta tarihsel bir kişilik olarak Apo’yu aşmış olana vurgu yapılmaktadır. Apo, İmralı’daki kişiden daha fazlasıdır. Dostun da düşmanın da anlamadığı husus budur. Apo’nun tutsaklığına karşı bu durumun açık biçimde tespit edilmesi gerekmiş, o nedenle açlık grevine gidilmiştir. Siyaset olarak Apo’nun özgürleşmesi ile Kürdistan’ın özgürleşmesi süreç içinde örtüşmüştür.
Apo, Kürdistan’ın edebî bir metaforudur. AKP ya da bir başkası din, millet ya da liberalizm bağlamında ne tür eleştiri yöneltirse yöneltsin, oluşan bu durumu lafla ya da silâhla çözüp dağıtamamaktadır. Mesele, “Kürd burjuvazisi”nin geri itilmesi değil, savaşın içinde oluşmuş olan Kürd’ün ileri itilmesidir. Kürd’ün savaş dışında tanımlı olabileceği bir yer ve zaman yoktur.
Son açlık grevleri esas olarak geçmiş dönemde başlatılan “Abdullah Öcalan benim siyasî irademdir” kampanyasının bir devamıdır. Bunu eleştirmek adına, “burjuva siyasetle mücadele etmek için benim burjuva siyasetime bağlanmalısınız” demek anlamsızdır.
Che Guevara’nın kızı, “babam yaşasaydı Kürdler için savaşırdı” demektedir. Eğer bir sosyal medya geyiği değilse, bu söz Kürd’ün tarihsel zeminine de işaret eder. Apo ile Kandil, Kandil ile Diyarbakır, Diyarbakır ile Avrupa arasında fikrî ve politik farklılıklar aramak Kürd’ün düşmanlarının işidir. Dolayısıyla “PKK’den çok Apocu” olunmaz. Aynı şekilde, Cephe’den daha çok Dayıcı olmak da mümkün değildir. Bu liberal bataklık, Marx ve Lenin’in yaşadığı günlerde onların düşünceleri üzerinden hareket edenlere, “siz aptal mısınız, sizin fikriniz yok mu, bir kişinin peşinden gidiyorsunuz?” demekle sonuçlanacaktır.
Apoculuğu bir küfür gibi kullanmak bir devrimciye yakışmamalıdır. Ama tersten Apo denilen özneyle duygudaşlık ve fikirdaşlık kurup geri kalanı çöpe atmak da başarıcı ve hesapçı bir anlayıştır ve reddedilmelidir. Apo Apo’dan daha fazlasıdır ve bu fazla, süreç içinde, eylemli olarak kolektif düzlemde Kürd olmuş tüm kesimlerin pratiğinde vücut bulur.
Bugün solda olduğu gibi İslamcı, Müslüman çevrelerde de, liberalizmden mülhem, PKK ve Apo’ya dönük bir tür jakobenizm ya da Kemalizm eleştirisi yöneltilmektedir. Bunların milliyetçilikleri ve millî şef oluşları sorgulanmaktadır. “Zalim öldürürse karşı çıkarım, mazlum öldürürse ona da karşı çıkarım” diyen, zalim/mazlum ayrımını lafzî düzlemde sildiğini zanneden hümanist bir yaklaşım hâkim kılınmaktadır. Savaşın içinde olmuş, olgunlaşmış bir siyasetin gene o savaş dâhilinde anlaşılması gerekir. Hiç savaşmamış, savaşa da karşı olanların bu özneyi anlaması mümkün değildir. En fazla, ikbal merdivenlerini tırmanmak için bir strateji kuruluşuna kapağı atmış akademisyenlerin zırvalarına kul olmak zorunda kalınır.
Teorik akıl açısından temelde mesele, aynıymış gibi görünenler arasındaki farkı ve farklıymış gibi görünenler arasındaki benzerliği belirleyebilmektir. Böylesi bir çaba yoksa, illaki belirli güçlere uşaklık ediliyor demektir.
Apo’nun da birçok kez dile getirdiği gibi, kendi şahsiyeti ve mevcudiyeti hareket içindeki birçok hizbin ve kliğin oluşmasına karşı bir sigorta niteliğindedir. Bu, söz konusu sürecin zorunlu bir sonucudur. Dolayısıyla açlık grevleri ile tutsaklar kendi bireysel bedenlerini daha geniş bir bütünlüğün muhafazası için parçalamaktadırlar. Daha doğrusu bu parçalama edimi, daha geniş bir bütünlenmenin somuttaki emaresidir. Düşmana karşı ayakta kalmanın önşartı bir olmaktır ve bu birliğin muhafazası için her tür adım atılır. Varolan bir bütünü muhafaza etmekle, oluşum hâlindeki bir bütünün ya da bir bütünlenme pratiğinin içine parçalayarak dâhil olmak aynı şey değildir. Bu nedenle Kürd için sorun tam da sürekli bir savunma hattında duruyor olmaktadır. Savaş, biraz da bu hattı kırmak içindir.
İşkencecilerin işkence edeceği kişiye bilmesine rağmen ilk olarak adını sorması gibi, devlet de hep bu verili bütünlüğe işaret etmek zorundadır. İşkenceci işkence edeceği kişi “adın ne?” sorusuna cevap verdiği anda her şeyi söyleyeceğini bilir. Devlet de verili bir bütünlüğe işaret eder ve düşmanını o bütünlüğün sınırları içinde kalmasına izin verir. Savaşın seyri açısından savunma hattında durmak ciddi kayıpları da beraberinde getirmektedir. Açlık grevlerini biraz da bu düzlemde okumak gerekir. İçerideki burjuva siyaset dünyası içine bakıp asker cenazelerinin yol açtığı toplumsal etkiye öykünmek, bu sayede toprağa kök salmayı istemek ve belki de sırf bu nedenle ölüm orucu sürecini uzatmak, bugünün açlık grevleri pratiğini asla anlamayacaktır. Özcesi, açlık grevleri pratiğini bir mülk gibi kendi kasasına kilitlemek, buradaki eylemliliği doğal olarak reddedecektir.
Bugün düşmana hizmet eden kalemler, stratejistler ve “akademisyenler” PKK’nin başarılı bir strateji uzmanı olduğu hususunda hemfikirdirler. Örgüt bölgedeki gelişmeleri iyi okumakta ve uygun adımlar atmaktadır. Bu akla karşı körleşmek, kayıtsızlaşmak ya da bu aklı reddetmek çıkışsızdır. Ama “TDH” diye verili bir özne var zannedip, bunun birliğinin de bu akıldan geçtiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü yukarıdaki bütünlük ve birlik bahsiyle, ondaki bir zaruret olarak birlik ile TDH için birlik farklı şeylerdir.
PKK’siz Kürd milleti, Apo’suz PKK: devletin hesabı, Kürd’ün PKK’siz, PKK’nin de Apo’suz kaldığında öleceği yönündedir. Çünkü PKK Kürd, Apo da PKK için bitmemişliğin, eksikliğin ve parçalama pratiğinin sürekliliğinin bir alameti gibidir. Devlet, bu hissiyatın ve fikriyatın ölmesinden yanadır. Çünkü o özellikle kendi oluşum ve yeniden kuruluş momentlerinde hasımlarındaki bütünlenme imkânlarını ezmek zorundadır. Tayyip Erdoğan’ın son olarak “PKK yöneticilerinin isterlerse Avrupa’ya gidebilirler” demesi de buradaki bütünlenme pratiğini ezme amaçlıdır. Devletin yeni banisi ve hamisi Erdoğan, Kürd’e “bize teslim olmuyorsanız, Avrupa’nın bütünlüğüne teslim olun” demektedir.
TDH’nin reel politik hareket etme imkânı yoktur. Tarihsel ve toplumsal kimi bağlar üzerinden Kürd hareketi ile teorik zeminde ilişkilenenlerin TDH’yi dere kenarındaki ineği görmüş kurbağa misali şişmeye çağırmak, sonuçsuzdur. Aynıymış gibi görünenler arasındaki farkın belirtilmesi bu noktada elzemdir. Teşbihte hata olmaz: “ikisi de hayvan nasılsa” deyip kurbağaya şişmeyi emretmek imha ile sonuçlanacaktır. PKK’nin verili stratejisi dâhilinde TDH önemsiz bir hesap kaleminden ibarettir. Tersten TDH, kendisine öznellik ve önem vehmetmek için Kürd Hareketi’ni istismar etmektedir. TDH basit anlamda Kürd Hareketi için batıdaki işlerin yürütülmesi noktasında bir eleman statüsündedir ve başka bir değeri de yoktur. Doksanlarla beraber savaşın yoğunluğunun artırılması ile esasta sol ve TDH ile bağlar geriye dönüşsüz olarak kopmuştur. Bu kopuşa sevinen ve Kürd’süz ilerleyeceğini zanneden kimi sol ekipler ise burjuva ideolojisinin ve siyasetinin dehlizlerinde kaybolmuştur. “Sol” sözcüğünün ister “S” ister “O” isterse “L” harfine vurgu yapılsın, yaşanan budur. Kürd’den kaçan, teslim olmuş demektir.
Bölge, hatta dünya açısından Kürd milletlerden bir millet, PKK örgütlerden bir örgüt, Apo da önderlerden bir önder değildir. Bunların tek tek ve bütün olarak ayrı bir yere yerleştirilmesi zorunludur. Bunların kafadaki örgütler, milletler ve önderlerle ilgili malumat çorbası içine atılması anlamsızdır. “Görmezden gelirsek yok olur gider” demek de onlara karşı verilen mücadelenin bir başka boyutudur.
TDH kendisini Kürd, PKK ve Apo’yu görmeyen bir yerde kuramaz. Maddiyatçılıktan yana durup diyalektiği çöpe atmak olmaz. Ama kendi maddiliği için bu diyalektiği istismar etmek de çıkışsızdır. Yani TDH diye bir özne PKK’ye benzer bir yerden kurulamaz. Kendi saf maddîliğini korumak için PKK yokmuş gibi davranamaz. Tersten, kendisini PKK’ye göre de kuramaz.
PKK’nin mücadele ettiği devletle, TDH’nin mücadele ettiği devlet kategorik olarak aynı devlet değildir. Aynı tespit demokrasi için de geçerlidir. Solcu kafa, bu işi sulandırır ve birden diğer milletleri keşfeder ve “onlar da anadilde eğitim hakkına kavuşsun” ister. Bu Kürd’ü talileştirir, PKK’yi siler, Apo’yu tutsaklardan herhangi birisi yapar. Herhangi bir kitle örgütünde ya da sendikada Kürd’e örtük ve açık olarak “burası Türkiye. Burada benim belirlediğim siyaseti uygulayacaksın” denilmekte, Kürd ise kendi bildiğini okumaktadır. Eş düzleme yerleştirildiği vakit Kürd’ün etkisi altındaki kitleden adam devşirebileceğini zanneden TDH örgütlerinin bizatihi kendileri Kürd hareketine örgütlenmektedirler. Yaşanan budur. Bu örgütlenmeyi görenler, muhafaza siyaseti adına görünmez duvarlar örmektedirler.
Söz konusu talileştirme, soldaki postmarksist, liberal, ekolojist ya da feminist okumayı tetiklemektedir. Tüm bu okumalar bir yanıyla solun kendisini korumak için dışa salgıladığı sıvı gibidir. Bu sıvı Kürd’ü kuşatır ve etkisizleştirir. Yeni toplumsal hareketlerin ve küreselleşme karşıtı dinamiklerin dibe vurduğu ve ciddi eleştirilerin yükseldiği bir gerçeklikte bu kesimler özellikle akademi kanalıyla ülkeye akıtılmakta, esas olarak Kürd’ün kavgası akamete uğratılmaktadır. Kürd, kendi ormanları devlet tarafından bir bir yakıldığı için ekoloji bayrağını yükseltmekte ama Türk, ekoloji lafzından kendisine dünya kurmaya çalışmaktadır. Birisi için ekoloji askerî bir mevzi, diğeri için saklanılacak bir kovuktur.
Bülent Arınç, Oslo görüşmeleri ile ilgili tartışmalara şu sözle dâhil olmuştur: “Karı-koca arasını bulmak için kimi zaman yalan söylemek gerekir.” Bu, Oslo görüşmelerinde söylenenlerin yalan olduğunu da anlatır, aynı zamanda AKP’nin kendisini devletin dışında bir güç olarak gördüğünü de ifade eder. O devletin neoliberal dönüşümünün basit bir faili olarak karşısında dişine uygun bir düşman istemektedir. “Devletin özerkliği” tartışmaları üzerinden söylenebilir ki AKP “yeni devlet”tir.
Oslo, Filistin ve Kürdistan’ın ortak kaderinin bir nişanesi gibidir. Filistin ile ilgili barış görüşmeleri için seçilen yerin Kürdistan için de seçilmiş olması manidardır. Bu türden görüşmelerin fikrî temeline katkı sunan ve liberal hümanist bir perspektifi Ortadoğu’ya dayatan Norveçli akademisyen Johan Galtung’un Kürdlerle ilgili de projeleri mevcuttur. Son geliştirdiği proje Suriye’nin bölünmesi yönündedir.
Bu açıdan “Ya kendi diktalarını sürdürmek için ulus devletlerin arkasına sığınanlar ve bunu da ‘emperyalizme karşı direniş’ şeklinde sunan Doğu Bloku ya da neo-liberal saldırganlığın  pazar-dışı olmayan her yeri istila etmek için tasfiye etmeye on yılı aşkın süredir uğraştığı ulus-devlet düşmanları, Kürt halkının ‘dostu’ hâline gelecek.” tespiti sorunludur. Esas olarak burada Kürd hareketinin ehven-i şeri seçmesi önerilmektedir, burada yazar muhtemelen ikincisine meyyaldir. Yani Kürd hareketi, “pazar dışı olanı istila eden güçler”i fiilî olarak desteklemelidir, yazara göre. Aynı şekilde Altan Tan da benzer bir görüşü savunur ve İran-Rusya hattının geleceksiz olduğunu söyler. Tüm bunlar Kürd hareketini bölgesel bir özne olarak küçük görmenin sonucudur. Mahir’in dediği gibi, “sol oportünistler, düşman güçleri zayıf, dost güçleri güçlü; sağ oportünistler de düşman güçleri güçlü, dost güçleri zayıf görmektedir.” Sırf bu lafı edebilmek için bile eylemli bir ayrıştırma-birleştirme pratiği içinde olmak şarttır. Bu laf ancak böylesi bir pratikle dile dökülebilir.
AKP medyası ise PKK’nin bu İran hattına bağlı olduğunu söyleyerek, kontrgerilla faaliyetlerini derinleştirir. PKK’ye Suriye’den silâh gelmektedir, “Esed” kimi şehirleri PKK’ye bırakmıştır. PKK militanları Esed güçleri ile savaşmaktadır vs. O da sınıfsal tepkisini vermekte ve PKK’yi birilerinin piyonu olarak görmekte ve bu şekilde göstermeye çalışmaktadır.
Bugün kimileri HDP üzerinden, bu partinin seçim şansının artması için “PKK’yi etkisizleştirme” kampanyasına dâhil olunmasını önerebilmektedir. Solun ağırlıklı bir kısmı “PKK denilen lânet”ten bir an önce kurtulmayı beklemektedir. İşte o gün güneş kendileri için doğacak, halk kendilerinin “terörist” olmadığını görüp kendilerine sarılacaktır. HDP üzerinden tartışmalar da bu minvaldedir. O “seçim partisi” olmaya kilitlendiğine göre, en iyi seçim propagandası “teröre ve Kürd meselesi”ne çözüm bulmak olduğundan, HDP kendisini bu şekilde kurmaya zorlanmaktadır. Bu onun devrimci mücadele partisi olmayacağının açık bir delilidir.
Esas olarak PKK ile ilişki, öznel, benmerkezci bir tavır üzerinden kurulmaktadır. Son açlık grevleri ile ilişkili olarak, “Bu hareket, bizim için, bir anlamda 19 Aralık’ın rövanşıydı.” denilmesinin nedeni budur. Burada kafadaki solculuk mutlak hakikat noktasında tutulup tüm gerçekler onun etrafında tavaf ettirilmektedir. Tersten, “eğer PKK bu anlamda bir solcu örgüt olsaydı, bu kadar güçlenebilir miydi?” sorusu da sorulabilir. PKK ile belirli bir solcu külliyat üzerinden rabıta kurmanın anlamı yoktur. O bir yanıyla solculuk eleştirisidir de. PKK’nin eteğinin dibine oturmak, söz konusu eleştiriyi ve hurucu asla anlamayacak, böylesi bir eleştirinin ve hurucun muhtemel sonuçlarına karşı kendisini koruma altına almakla yetinecektir.
Bu bağlamda postmarksist temrinleri PKK üzerinden gerekçelendirmenin de gereği yoktur. Foucoult veya başka bir ismin iç eleştirilerini PKK üzerinden temize çıkartmak mücadeleye katkı sunmayacaktır.
PKK Malatya’dan öte yana bir sınır çekmiş ama bu sınır çekme işlemi sol nezdinde bir karşılık bulmamıştır. Solun önemli bir kesimi, sınırsız ve sınıfsız oluşun rahatlığından gayet memnundur.
Bir PKK militanı, “Türk solcuları Latin Amerika’daki bilmem hangi örgütün tarihini ezbere bilir ama PKK hakkında hiçbir şey bilmez, onunla ilgilenmez” eleştirisi kendince haklıdır. Ancak Türk solcusunun PKK’yi Latin Amerika’daki bir örgüt derekesinde ele almasını talep etmek yanlıştır. Bu, şiddet pratiğinin liberal bir yerden ediniminin somut tezahürüdür.
PKK eğer özne ise, TDH diye bir özne yoktur. “TDH” isminde somut bir özne varmış gibi akıl yürütmek kolaycıdır ve anlamsızdır.
Bugün hâlâ ihanet ve ajanlık tartışmalarının yürüdüğü Acilciler geleneğinin TKEP ile birleşme pratiği, muhtemelen hareketin Suriye’ye yakınlaşması ve buradan da Sovyetçi siyasetin Acilcileri bizatihi örgütlemesi ile ilgilidir. Mahir Çayan’dan gelen tüm ezberler bir gecede silinir ve hareket en azından Sovyetler’in bölge siyasetine eklemlenir.
Benzer bir durum doksanlardan beri Kürd hareketi için de geçerlidir. Geçmişte Sovyetler’den çok Sovyetçiler hatalı ise son yirmi yıldır da Kürd hareketi değil, Kürdcüler hatalıdır. Son yirmi yıldır PKK kimileri için Sovyetler’in ikamesi gibidir.
Portekiz sömürgesi bir ülkenin devrimci lideri olan Amilcar Cabral’a “Portekiz’de faşist cunta var, neden ona karşı mücadele etmiyorsun?” diye sorarlar, o da “benim işim öncelikle buradaki emperyalist-sömürgeci işgale son vermek” diye cevap verir. Bu cevapla, faşist cuntaya karşı antifaşist mücadele yürüten bir Portekizlinin tavrını karşı karşıya getirmek ne kadar anlamsızsa, birini diğerinin önünde diz çöktürmeye çalışmak da aynı ölçüde anlamsızdır. Özünde sömürü ve/veya zulüm karşıtı mücadelenin tüm öğelerini gören bir taktik, strateji ya da politik teori geliştirilemez. Bazen yeri gelir, içiniz kanasa da bir mazlumun ezilmesini seyretmekle yetinirsiniz. Che Guevara’nın dünyanın birçok noktasını adımlamış olması, eninde sonunda kendi kıtası ve ülkesini de içine alan bölgeyi kurtarmakla ilgilidir. Bu noktada Apo’dan Che portresi çıkartılamayacağına göre, onu romantik bir yerden edinime tabi tutulmuş bir figür olarak ele almamak gerekir.
“Kürdistan’daki işgale son vermek” üzerine kurulu bir örgütün ve hareketin işgalci ülkenin demokrasisini ve devrimini de kurtarmasını beklemek abestir. Dolayısıyla bu örgütün ve hareketin her tür eyleminden işgalci gücün demokrasisi ve devrimi lehine kimi sonuçlar çıkartmaya çalışmak da nafiledir. Kürd ile “devrimci örgütler kolektifi olarak komünist parti” olmaksızın, o boşlukta, kurulan nefret ve sevgi ilişkilerinin bir önemi yoktur. Gerçek bir ilişki ancak partiyle kurulur.
Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, devrimci hareket vura vura kurar kendi düşmanını ve sonra da on karşı partileşir, yani kurumsallaşır. Kürdistan İşçi Partisi’nin vurup kurduğu düşman ile TDH’nin düşmanı dolayısıyla kategorik olarak farklıdır. Doksanlarda aslolarak Kürdler için teşkil edilmiş kontrgerilla timleri yedek iş düzeyinde görevlendirilip İstanbul’da devrimci katletmişlerdir. Bu anlamda TDH’nin en azından ya da en fazla, devletin asıl hışmını ve kudretini Kürdlere teksif etmesi sebebiyle batıda boşalan kimi alanlarda biraz rahat nefes alması hasebiyle onlara olan minnet borcunu günbegün ödemesi gerekir, ama hepsi bu kadar. Demokrasi ya da devrim, neyin mücadelesini veriyorsa, buna Kürd’ü alet etmemelidir. Kürd, TDH’nin benmerkezciliği ve kibri yüzünden kimi momentlerde batıda nefes alma imkânı bulamamaktadır. Esas sorun burasıdır. Örneğin açlık grevleri meselesi çeşitli saiklerle toplumun muhtelif kesimlerini örgütlemenin bir aracına dönüştürülebilecekken, öznelik yarışı yüzünden, “ne yaparsak yapalım bu PKK’nin işine gelir” diye düşünülmüş, bu örgütsel rekabete bağlı olarak, grevler herhangi bir politik sonuç üretemeden bitirilmiştir. Solun kendi attığı taşa örgütlenme niyeti de yoktur, o taşı örgütleme derdi de.
PKK soldan ve sağdan “milliyetçi” olarak eleştirildiğinden, esasında bu marazdan kurtulmaya bakılmaktadır. Oysa tam da İsmail Beşikçi’nin tespitiyle, örgütün daha fazla milliyetçi olması gerekir. Belki de örgütün kurucu kadroları arasındaki Türk varlığına bağlı olarak ilk plan “Türkiye’de devrim için Kürdistan’da devrim” olarak belirlenmiş, hep “birlikte devrim” perspektifi diri tutulmuştur. Bugünkü sorunların kökeninde belli ölçüde, Türk solundan ve TDH’den devrimci huruc hareketinin geç gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Dağda yaşanan son kucaklaşmada TDH mensupları da vardır ve onlar zevahiri kurtarmak adına gerillayla tokalaşmayı bile çok görmüşlerdir. Kürdler elini uzatsa da TDH içinde işgalci devletin yönetici adayı olma bilinci yerleşiktir. Dolayısıyla Kürd’ün kendisini teorik ve pratik düzeyde bu bilinçle barışık ve bu bilince göre kendisini kurması sakıncalıdır. Kürdistan’ı gerçekten kurmak isteyen bir iradenin bu solcularla işi olamaz.
TDH ve özellikle Cephe merkezli “milliyetçilik” eleştirilerinin iler tutar bir yanı yoktur. Bu noktada açlık grevlerini mefhum olarak sahiplenip, “biz açlık grevi yaparken onlar teslim oluyorlardı” demek de anlamsızdır. Tekrarlamakta fayda var: düşman aynıymış gibi görünebilir, kullanılan kelimeler ve silâhlar aynıymış zannedilebilir ama mesele aradaki temelli farkı ortaya koyabilmektir. Milliyetçilik eleştirileri yapanın açlık grevi denilen silâhı esasta dinî ve millî bir hareket IRA’den öğrenmesi, feda eylemlerinin feyzini Filistinli “gerici, ortaçağ kafalı” militanlardan alması tuhaf bir durumdur. Bugün kendisine yönelik Emniyet’in hazırladığı kamu spotlarındaki zihniyetle Kürd’ü eleştirmek anlaşılır bir durum değildir.
Kavga, mücadele ve savaş aynıları ayırır, ayrıları birleştirir. Bu hep böyle olmuştur. 
Devamını oku ...

Şiir ve Latin Amerika Devrimi

Dünya bir kez daha çalkalanıyor. Tüm çıplaklığıyla, tam bir kargaşa içinde bulunan bir dizi Arap ulusu onlarca yıl süren adaletsizliğe karşı isyan ediyor. Ancak mücadeleleri her daim bir ideolojiye yaslanmıyor ve hatları belirsiz bir nitelik arz ediyor. Batı, mevcut kafa karışıklığından her yönüyle istifade ediyor, kendi gündemini dayatıyor, Suriye gibi ülkeleri istikrarsızlaştırıyor ya da Libya örneğinde görüldüğü üzere, bu ülkelere doğrudan saldırıyor.
Avrupa ve Kuzey Amerika sömürgeciliğinin yeni dalgası ve yeni bir türü tarafından imha edilen Afrika ise kan kaybediyor. Kongo’da, bir önceki ve şimdiki sömürgeci güçlerin ekonomik ve jeopolitik çıkarlarının teşvik ettiği birkaç yıl süren katliamda on milyon kişi ölüyor.
Batı yüksek ekonomik büyüme düzeyleri için Hindistan ve Endonezya’yı övüp duruyor ama dürüst olmak gerekirse, bu iki ülke toplumsal adaletin dağıtımı konusunda tökezliyor ve o dehşetengiz feodalizm umacısına sarılmak zorunda kalıyor.
Haziran 2012’de Boston MIT’de karşılaştığım Noam Chomsky’nin ifadesiyle, “belki de Arap ülkeleri bugünlerde Latin Amerikalı ulusların on yıl önce oldukları yerde bulunuyor.”
Muhtemel, ama aynı zamanda Arap coğrafyası ile Latin Amerika arasında hem tarihsel hem de kültürel düzlemde çok sayıda farklılık olduğu görülüyor.
Güney Amerika kıtası bağımsızlık ve gerçek özgürlük için verdiği mücadeleyi kazanıyor. Kıtada Paraguay’daki batı destekli darbe ve Kolombiya’nın umutsuzca bölünmesine yol açan fiilî durum gibi bir dizi aksaklıktan söz etmek mümkün. Ancak toplamda Güney Amerika kıtası, emperyalizme karşı verdiği o uzun ve destansı savaşı kazandı ya da en azından şimdilik muzaffer görünüyor.
Soru şu: Latin Amerika, mevcut deneyimini dünyanın geri kalan kısmı ile paylaşabilir mi? Onun Arap halkına, Hintlilere, Pakistanlılara, Endonezyalılara ya da Afrikalılara ilham vermesi mümkün mü?
Bu sorunun cevabını bilmesem de galiba bir cevap vermek zorundayım. Bu bizim sorumluluğumuz ve görevimiz. Hedefimiz, mücadelemiz ve halkımız önemli. Devrimlerimiz, zihin açıklığına, enternasyonalizme ve dayanışmaya dayanıyor.
Umudu paylaşıp yaymak çocuksuluğun ispatı ise varsın olsun; biz milyarlarca hayatı daimi sefalet durumu içine fırlatıp atan olumsuzcu ve yenilgici düşünceyle mücadele edelim, bunlara Latin Amerika’nın dağlarında, ovalarında ve ormanlarında uzun zamandır mücadele ettiğimiz gibi, o büyük yüreklerimiz ve güzel iradelerimizle birlikte karşı koyalım.
Resmî batı basını bize gülüyorsa, varsın gülsün. Bugün Latin Amerika’nın dünyayla paylaşacağı çok şeyi var: kıta fakirler için on milyonlarca konut inşa ediyor, açları doyuruyor ve yüzlerce yıl cehaletin karanlığına mahkûm edilenleri eğitiyor. Yeni sömürgeci tasarımlar aleyhine Birleşmiş Milletler’de oy kullanıyor. Ve imparatorluğun tehdit ettiği ülkeleri giderek artan oranda, destekliyor.
Ancak ben "vaaz vermeyi bırakıp deneyimlerimizi paylaşalım" diyorum.
Latin Amerikalı yoldaşlarımı ve meslektaşlarımı mücadelemiz ve devrimlerimizle ilgili ilham verici analizler dizisi üretmeye davet ediyorum. Gelsinler ve (batının değilse de) bizim tanık olduğumuz o toplumsal adalet ve özgürlük için onlarca yıldır verilen kararlı mücadelemizi izah etsinler.
Böylesi raporlar bizim tarafımızdan, (benim gibi) Latinleşip yeni bir kimlik elde edene dek onlarca yıl Latin Amerika’da yaşayanlar ve Latin Amerikalılarca kaleme alınsın.
Bu raporlar, CounterPunch ve Z gibi ilerici yayınlar ve sitelerce yayılsın etrafa.
Ayrıca çağrım Arap ülkeleri, Afrika, Endonezya, Pakistan ve Hindistan’daki yoldaşlarıma ve meslektaşlarıma. Herkes bu raporları kendi dillerine tercüme edip ülkelerinde yaygın bir biçimde dağıtsın. O vakit doğrudan bir tartışma içine girelim hep birlikte.
Güney Amerika’daki başarının yinelenip yinelenemeyeceğini görelim. Küba, Venezüella, Ekvador ve Brezilya’nın Mısır, Fas, Bahreyn, Hindistan, Uganda, Kongo, Endonezya ve Pakistan’a ilham verip veremeyeceğine bakalım.
* * *
Bu makaleyi, Güney Amerika’daki değişimler ve devrimler üzerinde şiirin ve şarkıların yol açtığı derin etki hakkında kelâm edebilmek için kaleme alıyorum. Bizi muzaffer kılan sadece beyinlerimiz değil, kalplerimiz, yaratıcı erkek ve kadınlarımızın tüm kıta genelinde başkalarına gitme, onlara ilham verme, hatta çoğu vakit onları öfkelendirme konusunda gösterdikleri o büyük yetenek ve beceridir bizim kazanmamızı sağlayan.
Aramızdaki kültürel farklılıkların çok büyük olup olmadığından ya da şarkılarımızın çok uzak düşüp düşmediklerinden pek emin değilim. Bize dokunan, bizleri sokaklara ve barikatlara taşıyan şeylerin aynı şekilde Karaçi ya da Kahire’deki insanları kuşatıp kuşatmayacağını bilmiyorum. Yeminle bilmiyorum. Ama gene de cevap vermeye çalışayım. Bizim şarkılarımız ve şiirlerimiz güzel, bunların bizim kazanmamıza katkı sunduğu kesin. Paylaşmanın kimseye zararı olmaz herhâlde!
Hindistan, Kuzey Afrika ya da Sahraaltı Afrika’ya ya da Ortadoğu’ya gittiğimde bana sürekli Venezüella, Bolivya, Küba ve Brezilya hakkında sorular soruluyor.
Herkes “bir şeyler duymuş” ama kimse sezgisel olarak batılı kaynaklara pek güvenmiyor. Bu nedenle herhangi bir aracıya ihtiyaç duymaksızın, onlara gerekli bilgileri doğrudan bizler verelim.
Ayrıca salt konuşmakla yetinmeyip yazılar yazalım. Zaferlerimizi ve mücadelemizin güçlüklerini onlarla paylaşalım. Sevgili Latin Amerika’mızı ayağa kaldırıp, bugünkü gibi dik tutmanın nelere mal olduğunu onlara izah edelim.
Şiir ve Devrim
Onun üç evi vardı. Kendi elleriyle yaptığı bu evlerin üçü de müthişti. Yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan bu kişi, Şili’de “Don Pablo”, dünya genelinde Pablo Neruda olarak biliniyordu.
Evlerden biri Şili’nin Santiago şehrinde, Bellavista denilen kural tanımaz bir mahallede, bir tepenin üzerindeydi. İkincisi bir liman şehri olan Valparaiso’da, o muhteşem körfez manzarasına sahip, ufuk boyunca uzanan okyanusa bakan bir evdi. Üçüncüsü ise “Kara Ada” (Isla Nehra) denilen mütevazı bir sahil köyündeydi. Ada olarak anılsa da ada değildi burası, mükemmel, falezli bir sahilin yakınında, bir avuç evden oluşan bir yerdi. Isla Nehra, Pasifik’in devasa dalgaları karşısında, küçük bir tahta kulübede, şairin o en güçlü şiirlerini kaleme aldığı yerdi.
Neruda’nın birçok şiiri öfke yüklü; bu şiirler silâhlanmaya dönük birer ateşli çağrı. Komünistti Don Pablo ve Latin Amerika’nın verdiği hakiki bağımsızlık mücadelesine inanıyordu, o devrime ve her şeyin ötesinde kıtanın birliğine bağlı bir isimdi. Muhtemelen en büyük ve en abidevî şiiri, “Machu Picchu Tepeleri”. Şiir, muhteşem bir isyankârlık ve dayanışma ruhu ile bitiyor:
Bana sükût, bana su ve umut ver.
Bana mücadeleyi, demiri ve volkanları.
Bırak yapışsın bedenler bedenime mıknatıs gibi.
Hızla ak damarlarımda, ağzımın içinde dolaş.
Benim sözümle konuş, benim kanımla dile gel.
Ama sahip olduğu kudrete rağmen bu, La Sebastiana’nın (Neruda’nın müzeye çevrilen evinin) ön yüzündeki sütunlara nakşedilmek için seçilmiş olan bir şiir değildi tabiî. Bu şiir, faşizmin o uzun ve karanlık yılları boyunca gençleri dışarıdan dayatılmış olan o korkunç diktatörlüğe karşı dövüşme konusunda ilham veren şiir de değildi. Bu şiir, Şili ve Şili’nin özgürlüğü için bu gençleri hayatlarını riske atıp ölmeye itmemişti.
Şaşırtıcı olan şu ki, âşık olduğu bir kadına yazdığı en basit ve en mütevazı dizeler bile direnişin içinde atılan bir savaş çığlığı hâline gelebiliyordu:
… Beşinci mesele de gözlerin,
Matilda’m, aşkım,
Gözlerin olmadan uyumak,
Sen bana bakmıyorsan yaşamak isteyen kim:
Bana baktığını görmek için
Baharı bile feda edebilirim.
İşte işin sırrı da burada! Latin Amerika Devrimi ve son dönemde yaşanan zaferler, sadece toplumsal adalet için verilen mücadeleyle bağlantılı fikirler üzerine inşa edilmedi. Neredeyse kıtanın tümünü kucaklayan başarıları ve zaferleri getirenin solcu muhakeme, diyalektik ve çerçevesi iyi çizilmiş pragmatik hedef ya da ilkeler olduğunu düşünenler süreci tümüyle yanlış anlıyorlar.
Dünyanın bu kısmındaki devrimler, duygu, şiir, duygusal taşkınlar ve sanatla ilgilidir aynı zamanda. Söz konusu devrimlerin temelde bu denli donkişotvari, duygusal ve güzel olması elbette kaçınılmazdı.
* * *
Silâhlı mücadele içindeyken bile, sanat ve düşler dünyası, Latin Amerika’daki adalet ve eşitlikçi toplum mücadelesinde önemli bir rol oynadı.
Burada isyan çoğunlukla şiirlerde, şarkılarda ve tuvallerde mayalandı. Buenos Aires ve Şili-Santiago tiyatroları semteks (plastik patlayıcı) yüklü bir kamyonet kadar infilak edici olabiliyor.
Devrimle şiir arasında belirli bir sınıra tesadüf etmek, çoğunlukla mümkün değil; ikisi her daim harmanlanıyor.
Şili’nin liman kenti Valparaiso’da bir tiyatro oyuncusu bir seferinde bana, “Kolera Zamanında Aşk” romanındaki Florentino Ariza isimli adamın “hayatının aşkı kendisini reddettiğinde tüm düşlerinin paramparça olduğunu” söylemişti.
Aktörün benim oyunumda oynaması gerekiyordu, bu sebeple rolü tartışmak için onunla buluştum ama toplantı bir süre sonra felsefî bir içerik kazandı.
“Fermina Daza başkasıyla evlendi, dolayısıyla Florentino’nun önünde sadece iki seçenek vardı: ya kadın için aşkından vazgeçip dövüşecekti… Ya da bekleyecekti… Bunun ne kadar süreceğinin bir önemi yoktu, sadece bekleyecekti. Ariza elli bir yıl dokuz ay dört gün beklendi… Ama sonunda kazanan o oldu. Âşık olduğu kadın onun oldu… Yetmiş küsur yaşlarında olsa da sevdiği kadın onundu. Anlıyor musun?”
Ben hemen analize geçtim: “Takmış kafaya bir kere”.
“Hayır!” diye bağırdı aktör umarsızlıkla. “Nasıl bu kadar kaba olabiliyorsun!” dedi bana. Bir bardak daha beyaz şarap söyledi. “Görmüyor musun? Tıpkı devrim gibi! Biz bekledik; dövüştük. Çok şeyi feda ettik… Ama işte sonuç: nihayet zafer bizim oldu.”
Gabriel Garcia Marquez elbette ki büyük bir komünist romancı. “Kolera Zamanında Aşk” romanı da muazzam bir edebî başarı, gayet güçlü ve derinlikli bir roman. Ama ben, Fermina Daza ile devrim arasındaki paralelliği hiç düşünmemiştim daha önce. “Ama neden olmasın?” Şarabımı yudumlayıp arkamda hüzünlü bir tango eserini çalan akordiyoncuyu dinlerken, “Neden olmasın? Fermina Daza’yı beklemek devrimi beklemek gibi…” diye düşündüm.
* * *
Hikâyeler, şiir, müzik, dans ve tiyatro, bunların tümü burada çok önemli. Latin Amerika’da hiçbir devrim bunlar olmadan gerçekleşemezdi.
Barikatlara koşmadan önce bu kıtanın halkının sadece “ikna” edilmesi değil, bu halkın ruhuna dokunulması, onun biraz kıpırdatılması gerekiyordu.
Birkaç yıl önce Avustralyalı dostum Tamara Pierson’ı Venezüella’da, And Dağları’nın ortasındaki Merida şehrinde ziyaretim esnasında (Tamara Venezüella’ya ve devrime çok şey katmış bir isim.), hükümetin fakirlere, milyonlarca kitap dağıttığı bir kampanyaya tesadüf ettim. Ülke genelinde Don Quixote gibi çok sayıda klasik, halka dağıtılıyordu. Bunlara ek olarak devletin elindeki kitapçılarda bulunması mümkün şiir ve dünya edebiyatının şaheserlerine de ulaşmak mümkündü.
Bu jest gayet muhteşemdi ama sadece bir jestten ibaret de değildi. Venezüella, Bolivya, Uruguay, Ekvator ve diğer ülkeler fiiliyatta hümanizmin temel ilkeleri için mücadele ettiğinden, bu yaklaşım oldukça mantıklı ve stratejik bir hamleydi. İnsanların epey yol alıp Karl Marx’a, Başkan Mao’ya, Lenin’e ya da Chavez’e gitmeleri gerekmiyordu, zira meselenin özü bu kitaplardaydı, Victor Hugo, Cervantes, Maxim Gorki, Tolstoy ve Tagore’un yazdığı eserlerde.
İşçi sınıfının ve köylülüğün şiir ve roman gibi entelektüel üretimleri asla anlamayan beyinsiz hayvanlar olduğu bahanesiyle dünyadaki birçok seçkin, felsefî düşünce ve “asil duygular”ı hep kendilerine sakladılar. Oysa tam aksine, Latin Amerika’daki bazı ülkelerde herkesin düşünme ve hissetme hakkına sahip olduğunu söylüyor, bu nedenle herkese o muhteşem eserleri dağıtıyorduk. Seçkinci teorilere meydan okumak suretiyle, en mütevazı insanların bile klasikleri okuyup bunlardan haz duyabileceklerini ve bu eserleri kolaylıkla anlayabileceklerini söylüyorduk.
Anladıkça kendilerini eşitleri olarak görenleri de daha fazla destekleyeceklerdi. İnsanlar ideoloji değil, doğal insanî güdüler aracılığıyla devrime ulaştılar. Halk kendisine saygı duyanı, her şeyi kendisiyle bölüşeni ve kendisine insaniyetle yaklaşanı kucakladı.
Sanatın kapılarını topluma açmak, ilerici Latin Amerika toplumlarındaki birçok eğilim üzerinde oldukça olumlu ve derinlemesine bir etkiye yol açmaya başladı. Örneğin eğer insanlar erken yaşta sadece şiddet yüklü, kaba videolara ve standardize edilmiş, çoğunlukla ruhsuz ve ticaretin güdülediği eğlencelere maruz kalmışsa, ortaya ne tür bir sonuç çıkabilirdi ki? Marti, Neruda ya da Tagore okuyan bir adamın karısını ve çocuklarını giderek daha az dövmeye başlayacağı açık değil mi?
İnsanlar yüzeysel olmayan bir biçimde iyi ile kötüyü kıyaslamaya yatkındırlar, dinleri veya ideolojileri gereği ama iradî biçimde ve derinlemesine, gözleri önünde doğrudan sokaklarda ya da gecekondularda insanlar çürürken onları o şekilde boş bir ifadeyle izlemeyi mantıken reddederler.
* * *
Merida’yı terk etmezden önce, “Tamara, ‘Valparaiso’nun Hayaleti’ isimli tiyatro oyunumu beğendin mi?” diye sordum.
“Erkek arkadaşımla birlikte sesli sesli iki kez üst üste iki gece okuduk.” Tamara, o devrimci ruhunun eşlik ettiği ciddi yüz ifadesiyle bu cevabı verdi ve devam etti: “İki gece boyunca ağladık.” Daha ekleyecek bir söz yoktu bu cevaba ve ben çok mesuttum; Latin Amerika ölçütlerine göre o bana oldukça saf ve samimi bir takdir emaresi göstermişti bir kere.
Peru ve Kolombiya’da, geceleri Marti ya da Cesar Vallejo’nun şiirlerini okuyup sabahları korkusuzca en şiddetli savaşların içine atılmakta tereddüt etmeyen insanlar tanıdım. Siperlerde eşlerine ya da kız arkadaşlarına şiirler yazan adamlar gördüm. Burada, Latin Amerika’da güçlülük ve dayanıklılık gerçek manada esas ve gerekli ise, bir kişi güçlü ve dayanıklı olduğu ölçüde, hissetmek ve duygusal olmak utanılacak ya da saçma kabul edilecek bir şey olarak görülmez.
* * *
Sanat insanlara düş kurmayı öğretir, sonra da düşler toplumları ileri iterler.
Şiir sadece ateşli bir çağrı değil; çoğunlukla şefkat, merhamet ve düşüncelilikle ilgilidir. Birçok şiiri sarıp sarmalayan duygusal ve melankolik yastık, alışılageldiği biçimiyle, ruhu en çok delip geçen acıyı dindirip bağışlamayı teşvik edebilir.
Ama Latin ruhunu biçimlendiren ve derinlikli, büyüleyici bir ulusal ve kıtasal kimliğin oluşmasına yardım eden yegâne şey şiir değil; sinemadan tiyatroya, edebiyattan müziğe, sanatsal ifadelerin tüm kapsamı.
Bu aynı zamanda bir hayat tarzı. O cuma ve cumartesi gecelerinde, Bazen dans edip bazen içerek ama hep konuşarak, bir tiyatrodan diğerine, bir sergi salonundan bir başka sanat galerisine dolaşıp sabahlara kadar arkadaşlarla birlikte fikir, bilgi ve keder alışverişi içine girmekle malul bir hayat bu.
O dolaysız alışverişleri ve fırtınalı tartışmaların yerini alacak bir sosyal ağ, Skype ya da herhangi bir internet iletişimi yok, dudakların kıpırtısını, dostların yüz ifadeleri ve el hareketlerindeki sıcaklığın yerini alacak bir elektronik medya da…
Latin Amerika’nın birçok büyük toplumsal ve politik anlayışı, sahnede ya da ekranda o devasa eserleri dostlarla birlikte izledikten sonra kafe masaları etrafında toplaşıp geceler boyunca tartışarak oluşturuldu.
Sanat eğitmekle kalmaz ayrıca insanlara düşünme ve hissetme konusunda cesaret verir, ayrıca onların iyiyle kötü arasında temelli bir ayrım yapmalarına yardım eder. Bu niteliklerinden soyulmuş her türden devrim, bahtsız kimi yerlerde yaşandığı üzere, sadece katliama yol açar.
Neredeyse tüm Latin Amerika devrimlerinin şiire yaslanması, aşk ve güzelliğe özlem duyması, “alçakgönüllü” ve “ölçülü” hareket etmesi şaşırtıcı değildir. Gaddarlığı, kıyımı ve tecavüzü devreye sokan hep batı destekli faşist salgı olmuştur.
* * *
Batılı yeni sömürgeci yönetimlerin eline düşen tüm ülkelerde sanatın hızla marjinalize ya da imha edilmesi ve sanatçılarla birçok aydının hapse tıkılması ya da doğrudan tasfiye edilmesi pek şaşırtıcı bir gelişme değil. Faşist yöneticilerin en son istediği şeyin kitlelerin kültürlü ve en iyi şekilde bilgilendirilmiş tutkulu bir hareket teşkil etmesi olması sebebiyle, bu gelişme gayet mantıklı.
Ama darağaçlarından ve cellâdın ilmeğinden daha yıkıcı ve etkili olan bir şey de sanatın “eğlence” derekesine düşürülüp itibarsızlaştırılmasını amaçlayan o acımasız kampanyalar. Kanaatime göre bu politika, sadece Güneydoğu Asya’da değil, birçok Arap ülkesinde de başarılı oldu.
Düşünmek yorucu ve modası geçmiş, “ciddi konular” (ülkeyi geliştirecek ya da halkın kaderini değiştirecek her şey) sıkıcı, saf duygular ise olumsuz bir “hissiyat” olarak tarif edilmiş hep.
İnsanın “havalı” ve “sakin” olması için “hafif” olması gerektiği iddia edilmiş. Bu da önceden seçilmiş ezgileri dinlemeyi, önceden imal edilmiş gıdaları tüketmeyi, Hollywood ve Disney izlemeyi kabul etmek anlamına geliyor.
Oysa Latin Amerika tüm bunlara direndi. En ciddi konuları muhteşem şaheserlere dönüştürdü. Şairler ve ozanlar stadyumları doldururken, Buenos Aires ve Santiago şehirlerinin ana caddelerindeki sinemalar İran ya da Çin filmlerini gösterdi. Kıta, uzun şiirler, kitaplar ve uzun soluklu makaleler kaleme almaya devam etti. Anlamsız addedilen o “hafif” olmak denilen şey burada zerre saygı görmedi. Buranın ana şiarı, “hayatı olabildiğince dolu dolu yaşa ama düşünüp yaratmaya da devam et.” oldu.
* * *
Arjantin’deki askerî diktatörlük 1982’de rezil olmaya yüz tuttuğu günlerin öncesinde, dönemin en büyük şarkıcılarından biri olan Mercedes Sosa sürgünden eve döner. Tüm kıtanın âşık olduğu ve o peygambervari, güçlü sesini hayranlıkla dinlediği Sosa, medyanın onlarca yıl “mükemmel kadın” olarak takdim ettiği imajının tam aksine, göz alıcı bir kadındı. Bayan Sosa, etine dolgun ve yerli bir simaydı. Ama Sunset Bulvarı’na değil, El Puerto’ya aitti her hâliyle.
Bir akşam vakti, “Avrupa kültürü”nün kesinlikle en yüce kubbesi olan, dünyadaki en büyük opera binalarından birine, Buenos Aires’teki Teatro Colon sahnesine çıktı.
Salon hıncahınç doluydu. Konser esnasında söyleyeceği bazı şarkılar hâlâ yasaklıydı. Ama sahnedeki görünümü, faşizmin yarattığı korkuların kısa bir süre sonra sona ereceğini vaat ediyordu. İleride konseri izlemiş olanlar salonun herkesi heyecanlandıran havasını anlatıp durdular. Mercedes Sosa, o çıplak sesinin tüm gücüyle, askerî cuntanın tecavüzcülerine ve katillerine meydan okuyor gibiydi. Söylediği ezgiler, karanlığın o uzun yılları boyunca duygusal ve ruhsal açıdan tüm insanları ayakta tutan ezgilerdi. Sahnede, dünyada başka hiç kimsenin yapamayacağı bir şekilde, dile döktü şarkılarını.
Maria ve güneş hakkında bir şarkı söyledi: “Gidiyor Maria”. Bu şarkıyı, direniş, tutku, aşk ve devrim yüklü diğer şarkılar izledi. Tüm şarkılar bu müstesna kadının sesinde can buldular.
Sonrasında bu konserin kaydı tüm zamanların en büyük klasik eserlerinden biri hâline geldi. Seyirci ağladı, kükredi. O ân ıstırap bitmişti. Hapishanelerde, evlerde, mahzenlerde, işkence odalarında söylenen, geceleri fısıldanan bu güzelim şarkılar, Buenos Aires opera binasının sahnesinden kan ve gözyaşı gibi serbestçe süzülüyordu.
Onun şarkılarında tüm sisteme meydan okuyan neydi? Şarkıları savaşa çağrı mı yoksa sisteme savrulmuş bir küfür müydü, bu şarkılar politikanın kendisi miydi?
Nueva Cancion (Yeni Şarkı) hareketinin Şilili kurucusu, 1967’de intihar eden büyük müzisyen ve şair Violetta Parra’nın bestelediği bir şarkıyı seslendirdi.
Gracias a la vida que me ha dado tanto
Me dio dos luceros, que cuando los abro,
Perfecto distingo lo negro del blanco
Y en el alto cielo su fondo estrellado
Y en las multitudes el hombre que yo amo
Bana bunca şeyi bahşetmiş hayata şükürler olsun
İki yıldız verdi bana ve ben onları açtığımda
Siyahla beyazı hakkıyla ayırabiliyorum
Gökyüzünün en tepesindeyken en derini aydınlatıyor
Ve kalabalığın içindeki sevdiğim adamı bana gösteriyor.
Mercedes ayrıca büyük bir umutsuzlukla kendisini Mar de Plata’da denize atan Arjantinli şair Alfonsina Storni ile ilgili melankolik, müthiş bir şarkı söyledi:
İşte sen de gidiyorsun Alfonsina
O yalnızlığınla
Hangi yeni şiirleri buldun söyle?
Rüzgârdan ve tuzdan
Eski bir ses
Ruhunu kırıyor
Ve düşlerindeki gibi
Seni alıp götürüyor
Suyun yüzünde
Uyuyor, Alfonsina
Denizi giymiş canına
Tüm bu şarkılar üzerine Kahire ya da Kazablanka’daki sabırsız bir genç reformcu, “E, devrim bunların neresinde?” diye sorabilir. “Hep hüzün, aşka hasret, melankoli ve güzellik, hep ayrılık ve umutsuzluk… Barikatlara çağrı nerede, nerede isyan?”
Muhtemelen Latin Amerikalılar bu sorulara “İşte tam da orada… O şarkıların içinde… Tüm o aşk şiirlerinin içinde, işitmiyor musun?” diye cevap verecektir.
Ansızın her şey dolaysızlaşır bu şarkılarda.
Sanki bu tartışmayı duymuşçasına, konser esnasında Mercedes Sosa aniden ritmi değiştirir. Uruguay’dan güzel bir eski milonga seslendirmeye başlar:
Sürüyle erkek kardeşim var.
Sayısını ben bile bilmiyorum.
Seyircinin nefesi kesiliyor. Bundan sona neyin geleceğini biliyor zira. Gece doruk noktasına ulaşmak üzeredir.
Sosa, fakir insanların sıcak elleriyle ilgili şarkılar söylüyor, sonra birden ölümden, nereden geldiği önemli olmayan, bizi takip etmiş insanlarımızın ölümünden bahsediyor.
Çıt çıkmayan salon birden yerini kulakları sağır eden bağırışlara bırakıyor. Mercedes Sosa, tam bu noktada, samuray kılıcı misali, o tek, kısa, mükemmel ve ölümcül darbeyi indirir:
Sürüyle erkek kardeşim var.
Sayısını ben bile bilmiyorum.
Bir tek kızkardeşim var ama
En güzeli
Adı özgürlük!
Birkaç ay sonra askerî cunta devrilir.
Mercedes Sosa 2009’da vefat eder ama Latin Amerika devrimi hayatta kalır. Sosa’nın son yolculuğundan hemen önce, kendisinin büyük hayranı olan Arjantin Cumhurbaşkanı Cristina Kirchner sembolik ve hayli duygusal merasimde ulus ve tüm Latin Amerika adına elini tutar ozanın. Bu iki güçlü kadın birçok yolu katederek modern Arjantin’in sembolü hâline gelmiştir. Cristina Kirchner’i gençliğinde dönüştüren de muhtemelen Mercedes Sosa olmuştur.
* * *
Duygusal patlamalar, şiir, güçlü lirik şarkılar, umutsuzluk, ortaya saçılmış duygular ve düş kurma becerisi olmaksızın Latin Amerika’da gerçek özgürlük ve adalet mücadelesinin muzaffer olması imkânsızdı.
Duygusalız, evet. Hayalperestiz ayrıca. Dünyamız epey soyut. Birçok farklı şeyden oluşmuşuz, bu doğru.
Küba’da bile müzisyenlerin ve ozanların en yetenekli ve en popüler isimlerinden biri olan Sylvio Rodriguez dolaysız bir dille devrimden nadiren söz etmiştir. Genel olarak dili soyuttur. Neredeyse tüm şarkıları felsefîdir, çok azı silâha davet eder. Ama bu şarkıları dinleyen birisinin Küba’yı savunurken ölme konusunda tereddüt etmeyeceği açıktır. “La Maza” isimli şarkısı tam da bu gerçeği anlatır:
En zoruna inanmasaydım.
İnanmasaydım arzuya.
İnandığıma inanmasaydım
O saf olana
İnanmasaydım her bir yaraya.
İnanmasaydım can bulana.
İnanmasaydım arkasında saklı olana.
Hayatından geçercesine birini kardeş kılmaya.
İnanmasaydım beni dinleyene
Beni incitene
Geride kalana.
İnanmasaydım o savaşanlara!
Biz düşlerin ve duygusal eğitimin devrim için gerekli hazırlık çalışması için zorunlu olduğunu öğrendik. Bir insan, dudaklarında şiir, yüreğinde aşk, savunup yeniden biçimlendirmek istediği vatanına dönük bağlılığı olmazsa, bir savaşa nasıl girebilir ki? İşte Latin Amerika’nın yolu yordamı budur. Bu yaklaşım burada işe yaramaktadır. Dünya ne düşünürse düşünsün, bu akıl ve yürek bu kıtada işlemektedir!
Yıllar yılı hasımlarımızın şiirlerinden ve şarkılarından daha iyi eserlere sahip olduk hep. Yıllardır hedeflerimiz ve hümanizm ayrılmaz ikiz kardeşlerdi. Yıllardır savaşıyor ve kaybediyorduk, çünkü düşmanın orduyu ve seçkinleri yozlaştırmak için elinde daha çok tankı ve daha çok parası vardı.
Sonra birden her şey değişti.
Gördüğünüz gibi, her şey değerlerle ilgili. Birileri ülkeyi soyuyordu, çünkü arabalar ve villalar dürüstlük, bilgi, insaniyet veya güzellikten daha fazla “itibar” kazandırıyordu. Değer sistemini değiştirme yönünde kararlı bir mücadele içine girilmeden yozlaşmaya karşı koyulamazdı.
Bu tezi uç noktasına vardıralım artık: eğer iyi yazılmış bir şiir, insanlardan ve ulustan açık kırmızı renkli bir Ferrari’ye kıyasla daha fazla takdir topluyorsa, o vakit insanlar çalıp çırpmaya son verip yazmaya başlayacaklardır. Küba’da halkın büyük bir çoğunluğu tercihini şiirden yana yapmaktadır. Venezüella gibi ülkelerde aynı ilkelerle yetiştirilmiş bir nesil vardır artık.
* * *
Latin Amerika devriminin en köklü şiirlerinden biri, Nikaragualı şair Ernesto Cardenal’in “Papağanlar” isimli şiiridir:
Dostum Michel Honduras sınırı yakınındaki
Somoto’da görevli bir subay
Anlattığına göre Birleşik Devletler’e
İngilizce öğrenmeleri için kaçırılmayı bekleyen
Birkaç kaçak papağan bulmuş.
186 papağan varmış,
Bunların 47’si kafeslerde ölmüş.
Dostum onları getirildiklere yere geri götürmüş.
Plains denilen bir yere yaklaşmış kamyon.
Papağanların yurdu olan dağların yakınındaki o yere.
(o düzlüklerin hemen arkasında yüce dağlar yükselir)
Papağanlar heyecanlanmış birden, başlamışlar kanatlarını çırpmaya
Kafeslerin içinde itişip kakışmaya.
Kafesleri açılınca
Sağanak misali bağırarak
Uçup gitmişler dağlara.
Devrimin de bizim için yaptığı bu bence:
Kafeslerimizden kurtardı bizleri
İngilizce konuşmamız için kapatıldığımız o kafeslerden.
Ülkemizi bize geri verdi
Sökülüp atıldığımız o yurdumuzu.
Yeşil dağlar papağanlara
Geri verildi
Yeşil bayraklı yoldaşlarınca.
Ama geride 47 ölü kaldı.
Ernesto Cardenal ile tanışma imkânı buldum. Çok gençtim, Şili’deki diktatörlük yeni devrilmişti ve Avrupa’da çıkan bazı dergiler için komşu Peru’daki iç savaşla ilgili haberlerin peşinde koşmaktan yorulmuş, birkaç ay sonra mola vermek için Santiago’ya gelmiştim.
Cardenal, restore edilerek şehrin en önemli kültür merkezlerinden biri hâline dönüşen Estacion Mapocho’daki kitap fuarında okuma yapmak için gelmişti.
Bir izdihamın yaşandığı söylenemezdi, Şilililer bu tip konularda gayet kibarlardı ama içeri girmek için dirseklerinizi de kullanmanız gerekliydi. O muazzam alan, çoğunluğu gençler olmak üzere, tıka basa doldu.
Cardenal, Latin Amerika solunun ikonlarından birisiydi, o bir şair, sonrasında bir devrimci, daha sonra ilk Sandinist hükümeti süresince Nikaragua Kültür Bakanı, sonrasında bir rahip ama hâlâ devrimci ve hâlâ şairdi. Çok az konuştu. Hacimli kitabını, en son çıkan o abidevî “Kozmik İlahiler”i eline alıp okumaya başladı.
Her bir şiir tıpkı “devrimci futbolcu” Diego Maradona’nın attığı gollere verilen tepkiye benzer bir tepkiyle karşılandı. Yaşanan tam bir çılgınlık hâliydi. İnsanlar bağırıyor, kucaklaşıyor ve ağlıyordu.
Cardenal’in sesi bir peygamberin, savcının ve ozanın sesine benziyordu.
Onunla konuşmalıydım. Bu gücün, bu büyünün kökenini ona sormak zorundaydım. Sahne arkasına geçer geçmez fırladım yerimden. Yanına gittim. Genç kızlar, orta yaşlı kadınlar, gazeteciler ve fotoğrafçılar vardı yanında. Herkes birbirini itiyordu ve şairi kuşatma altına almıştı.
“Hiç şansım yok” dedim kendi kendime. Ama vazgeçmeye de niyetim yoktu.
“Don Ernesto!” diye bağırdım. “Don Ernesto, sizinle konuşmam lâzım!”
Fark etti beni. “Lâzımsa konuş o vakit” dedi.
“Ama…” deyip insanları gösterdim. “Bir toplantı, bir randevu için gün belirleyelim mi?”
“Evlat!” diye bağırdı ümitsizlikle. “Evlat, randevu mu dedin sen? Gezegen yanıyor, insanlar her yerde çile çekiyor. Randevu için vakit yok! Ya şimdi konuş ya da kaybol!”
Konuştum sonra. O muhabbetin ardından artık kimseden randevu istemedim, kimseye de randevu vermedim. Sonuçta Cardenal haklıydı. Eğer bir iş acilse derhal konuşup eyleme geçmek gerekir, acil değilse böylesi bir işle uğraşmak zaman kaybıdır.
* * *
Latin Amerika, efsaneler, masallar ve doğaüstü varlıklar ve hikâyelerle doludur. Şili’deki eski bir liman şehri olan Valparaiso’ya, Peru ve Bolivya Andlarına ve Brezilya ve Venezüella’daki vahşi ormanlara gidip bunları dinleyebiliriz.
Yüzeyden bakıldığında, o aşk şiirleri gibi, hikâyelerde de masallarda da devrime dair bir şeye rastlanmaz. Daha yakından bakıp dinlendiğinde, birçok düşünürün ve devrimcinin hayal evreni hemen fark edilir. Onlardaki hayal dünyası çoğunlukla daha iyi bir dünya ve daha iyi bir toplumla ilgili fikirlerden oluşur.
Güney Amerika’da çok sayıda efsanevî yaratığa, hayalete ve geçmişe ait fantastik olaylara tanık olunur. Burada “kendi dünyalarında” ya da daha kesin bir ifadeyle, iki ayrı dünyada yaşayan insanlar vardır: bu dünyalardan biri gerçekliğe, diğeri de düşlere aittir.
Birçok insan “neden böyle olmasın ki?” diye düşünecektir. Biz insanların yarattıkları dünya değerli ya da mükemmel değildir her vakit. Her kadın, her erkek ve her çocuk kendi hayal âleminden ilham almak için gayret gösterme konusunda kendisini suçlu hissetmemeli, bu hususta asla utanmamalıdır. İnsanlar, kendi arzularının ve hassasiyetlerinin barınacağı gizli bir evren inşa ederler her daim.
Şu ân tarif ettiğim şey, bugün Kuzey Asya, Çin, Japonya ve Kore için de geçerlidir. Oysa ben Kuzey Afrika, Ortadoğu hatta Latin Amerika’da bile yanlış anlaşılıyorum. Bunun nedenini ben de bilmiyorum.
Tekrar Latin Amerika’ya dönersek: burada insanlar önceden tespit ettiğimiz üzere, tutkulu birer hayalperesttirler.
Kendi iç evrenleri, o düşler evreni çoğunlukla kapılarını açar, düşler bu kapılardan taşar ve bu dünyanın gerçekliğini ilerletmeye çalışırlar.
Muhtemelen Güney Amerika’daki yaşayan en büyük yazarı Eduardo Galeano’dur. Üç ciltlik eseri “Ateş Anıları” ve “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” yazarın kıtanın istilasını ve yağmalanmasını anlatır.
Bir seferinde, Montevideo’da bulunan Café Brazilero’da birlikte otururken kendisine alaycı bir üslupla, “kitabının yayınlanmasından onca yıl sonra, Latin Amerika’nın damarlarının hâlâ kesik olup olmadığını” sordum.
Ama Galeano, o düşlerin yazarı, bu soruyu somut bir dille cevaplama niyetinde değildi pek: “Geçen gün Buenos Aires sokaklarında yürürken Kont Drakula’ya rastladım.” diye başladı söze. Taş gibi soğuk bir yüz ifadesiyle konuşuyordu ve ben onun kesinlikle şaka yapmadığını düşünmeye başlamıştım. “Drakula çok zayıftı, pek gıdasız kalmıştı ve berbat görünüyordu. ‘Ne oldu sana?’ diye sordum, o da şu cevabı verdi: ‘Hayat zor’. ABD ve İngiltere’nin dünyanın kanını emdiği ve cümle âlemi yağmaladığı bir dönemde efendi bir vampirin pek bir şansı yoktu. Rekabet çok yoğun seyrediyor zira.”
Çok sayıda erkek ve kadın konuşur burada. Çoğu pek kıymetlidir. Halkın ekseriyeti bu insanları anlamakta hiç güçlük çekmez. Düşlerin ve hayal âleminin dili bu büyük kıtanın kullandığı ana lehçelerden biridir. Bu dil kıtanın her köşesinde anlaşılır ve kullanılır!
Kıtayı devrime sürükleyen Fidel Castro, Evo Morales, Hugo Chavez gibi isimler, kararlı “romantikler” olarak tarif edilebilecek amansız birer hayalperesttirler. Onların konuşmaları dinlendiğinde, yazdıkları yazılar okunduğunda bu gayet açık biçimde görülür.
Ernesto Che Guevara donkişotvari bir simadır. En genel anlamda Küba da öyle. Hem Che’nin hem de Küba’nın dünyanın birçok yerinde sevilmesinin ve saygıya mazhar olmasının ana sebebi budur.
Dünyadaki en güçlü imparatorluğun saldırısına maruz kalan ve kuşatma altında tutulan bu küçük Karayip ülkesi için kendi evlatlarını Angola, Namibya ve Kongo’ya özgürlük için ölmeye göndermesi ya da herhangi bir karşılık beklemeksizin en yetenekli insanlarını, kendi doktorlarını dünyanın fakir uluslarına yollaması, büyük ve güçlü bir şiirin yansıması, mevcut idealizmin en yüce ifadesidir.
* * *
Latin Amerika’da şiir, mücadele, duygular, müzik ve devrim, her şey iç içe geçer.
Şiirler mürekkep ve kanla yazılırken, dizeler ve gitar telleri devrimi geleceğe taşır.
Kıtanın hayal dünyası sınırsızdır, yaratıcılığı hayret vericidir. Ama gene de sanatın da sınırları vardır.
Bir seferinde Arjantinli ressam Alberto Bruzzone’nin söylediği gibi, “öğrencilerim sokak ortasında vurulup öldürülürken, çiçeklerin ya da bir annenin resmini yapamam ben!”
Bruzzone, döneminin, özellikle batıdaki birçok ressamın çok ilerisinde bir isimdir. Kaliforniya ya da Londra’da kaç ressam şu çığlığı atabilir ki: “İmparatorluğun dünyanın yarısını kölelik ve sefalet koşullarına mahkûm ettiği bir dönemde ciddiyetsiz ve beyinsiz filmler yapmayı reddediyorum!”
Tekrar şiire geri dönecek olursak: burada bazı erkekler ve kadınlar o muazzam dizeleri kendi hayatları ile birlikte kâğıda dökerler. Che, Hugo Chavez, Subcomandante Marcos, Fidel ya da şimdilerde Şili’deki öğrenci isyanının genç lideri Camila Vallejo böylesi bir isimdir.
Ve elbette Pablo Neruda, Jose Marti ve Başkan Salvador Allende’yi de anmak gerekir.
Başkan Allende, Birleşik Devletler’in ve ona ait şirketlerin çıkarlarına hizmet eden 11 Eylül 1973 tarihli darbede Şili hava kuvvetlerinin düzenlediği saldırıda La Moneda isimli barok mimarîye sahip eski saraydaki alevlerin içinde öldü.
Düşman, Allende’nin intihar ettiğini söyledi. Ama bunun böyle olmadığına o kadar eminiz ki.
Allende darbe yapılacağını biliyordu. Ona yakın birçok Şililinin bana anlattığına göre, kendisi bu konuda gerekli istihbarata sahipti. Ama gerçek bir demokrat olduğu için salt şüphe üzerine tek bir kişiyi bile tutuklamayı reddetti.
Benim tarih yorumum ise şöyle: jetler başkanlık sarayını bombalamaya başladığında Allende ayağa kalktı ve pencereye, jetlere ve nihai ölümüne doğru yürümeye başladı. O hâlâ Şili’nin başkanıydı. Yeryüzündeki en eski demokrasilerinden birinin, güneşin altındaki en iyi kalpli ülkelerinden birinin demokratik olarak seçilmiş başkanıydı. Kendisine, esasında Şili’ye ihanet etmiş o pilotların üzerine yürüdü. Zira yaptıklarından bağımsız olarak bu pilotlar Allende’nin yönetme görevini elinde bulundurduğu ülkenin yurttaşlarıydılar. Başkan onların üzerine yürüdü, kaçmadı. Gururla, mağlubiyet yüzü görmeden jetlerin, silâhların ve roketlerin üzerine hamle yaptı. Kalın çerçeveli gözlükleriyle bu kibar adam gerçek bir hümanistti.
Allende’nin pencereye doğru ilk adımlarını attığı dakikalarda Pablo Neruda da La Moneda’ya çok uzak olmayan bir yerde kanserden ölmek üzereydi. Seçimler süresince Don Pablo’nun Şili Komünist Partisi’nin adayı olacağı beklenirken o La Unidad Popular’ın (Halkın Birliği) temsilcisi Allende’yi destekledi.
Bu iki büyük insan, Şili’nin bu iki yüce kişiliği yan yana olmasa bile, aynı zamanda ölüyordu. Ülkeleri, o güzelim ülkeleri, istila ediliyordu ve bu ülkeye batılı yeni sömürgecilerle Kuzey’in kindar ve bayağı hizmetkârlarından oluşan bir çete eliyle neredeyse yirmi yıl boyunca tecavüz edilecekti.
Don Pablo son şiirini yazmıştı zaten. Yanında Matilda vardı; dostlarıyla ve ulusuyla vedalaştı. O hâlâ kendi bedeni, eti ve kanıyla yazıyordu şiirini.
Pablo Neruda, bizim en iyi şiirlerimizin nasıl yazıldığına ilişkin güzel bir örnektir. Burası şiirle devrimin iç içe geçtiği yerdir. O, her ikisinin tek ve bölünmez bir bütünlüğü nasıl meydana getirdiğini izah eder.
* * *
Darbenin ardından ordu Santiago’daki Ulusal Stadyum’u binlerce tutsakla doldurur. Latin Amerika’nın en büyük ozanlarından biri olan Victor Jara’nın kaburga kemikleri ve her iki eli burada kırılır. Askerler ellerindeki gitarı onun yüzüne fırlatırlar: “Şimdi de bizim için şarkı söyle” diye bağırıp gülüşürler. Victor Jara askerlerin gözlerinin içine baka baka söyler Venceremos isimli şarkısını. Makineli tüfekler ateş alır sonra. Bize ilham veren ve nihayetinde bizi zafere taşıyan bir başka şairin büyük ve gururlu hayatı oracıkta son bulur. Faşizmle karşı karşıya kaldığınızda merhamet dilenmeyin ondan. Kazanamıyorsanız, düşmanın yüzüne tükürün ve ölün. Nokta.
Yaklaşık 30 yıl sonra, 2002’de Caracas’ta ABD destekli bir darbe ve tüm imkânsızlıklar karşısında mağlup olan, Chávez’e bağlı, Maracay’daki paraşütçü birliğinin lideri General Raúl Baduel bir şiir kaleme alır. Bazı şiirler çelikle yazılır, yazılmak zorundadır.
* * *
Latin Amerika devrimlerinde şiirin ne türden bir rol oynadığı ve şiirin nelerden meydana geldiği artık açıktır sanırım.
Şiir, onlarca, yüzlerce yıldır gerçek manada kurtuluşu beklemiş bir kıtanın hakikati ile iç içe geçmiştir. Kıta dövüşmüş, yenilmiş, tekrar dövüşmüş ve tekrar yenilmiş, Kuzey’in Guatemala, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya, Şili, Nikaragua ve daha birçok yerde kendi meşru liderlerini nasıl katlettiğine ya da devirdiğine tanık olmuştur.
Tüm bunlar tarih oldu artık. Birlik, dayanışma ve yaratıcılığın muazzam yaratıcılığı hâlâ canlıdır. Tüm bunlar gerçekleşme, erişilme ve elde edilme ihtimaline hâlâ sahiptir.
Ama henüz kutlama yapılmamakta, tek bir havai fişek patlatılmamaktadır, zira hâlâ her tarafta gözyaşı ve hüzün ve melankoli hâkimdir. Aynı yüzde hem umutlu bir gülümseme hem de gözyaşına rastlanmaktadır.
Nihayetinde devrim kıtanın büyük bölümünü kazanmıştır.
Ama geride on milyonlarca şehit bırakarak.
Andre Vltchek
Devamını oku ...