Aslolan Sınıfsal Meselelerdir

Dinlerin bütününe baktığımız zaman hepsinin toplumcu bir damardan geldiğini görürüz. Burada önemli olanın kişilerin etnik yapısı olmadığı, sınıfsal konumu olduğu hemen göze çarpar. İlk müslüman olanların ezici çoğunluğu köle, yoksullardan oluşan dönemin ezilenleri olduğu gerçeğini bizlere gösterir. Bunun böyle olması ise eşyanın tabiatına uygundur. İnsanlık tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan kitleleri yanına alamayan bir toplumsal mücadelenin zafere ulaşması imkânsızdır. Bütün büyük devrimler adına ne dersek diyelim böyle muzaffer olmuşlardır.
K. Marks, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihidir” der, haklı olarak. Dünya tarihine baktığımızda, hep ezilenlerin ezenlere karşı amansız mücadele ettiklerini görürüz. Halkın içinden doğal bir lider çıkar, ezilen kitleleri peşinden sürükler, bunun sonucunda bazen yenilgi de alabilir. İslam tarihinde yenilgiyle sonuçlanan Uhud Savaşı bir örnektir. Yenilgiden gerekli dersler alınmışsa sonuç her zaman zaferdir. Bunu tayin edecek unsurların başında sağlam bir teori olmazsa olmazdır. Bunun akabinde gerçekleşecek tutarlı ve bilinçli deneyimli kadroların öncülüğünde davaya inanmış kitlelerin savaşıdır. Teoride devrimci, ayakları yere sağlam basan bir pratikle toplumsal düzeninizi kurarsınız.
İslam peygamberi liderliğindeki müslüman ordusu konumuz dahilinde çok önemli bir örnektir. Ayrıca firavunun işkenceleri altında inleyen köleleri örgütleyerek kurtuluşlarını sağlayan Hz. Musa, Ortadoğu’da zamanla yozlaştırılan yahudiliğe karşı, ezilenler için yeni bir tevhid dininin temellerini kurarken ve onları örgütlerken, baskı ve işkencelerle öldürülen Hz.İsa'yı konumuza dâhil edebiliriz.
İslamiyetin temel kaynağı Kur'an’ın en temel sözü “lehul mülk”, yani “yeryüzündeki bütün mülk Allah’ındır”, ilahi mesajıyla insanlara seslenir. İlk surelerinden başlayarak anti-mülkiyetçiliğe üstüne basa basa vurgu yapan, mülkle para ile şımarmışları yerden yere vuran, yoksulu yetimi kimsesizi gözetmeyeni cehennem ateşiyle yakacağını haykıran bu kitaptan sadece ticaret yapılmasına izin veriliyor diye kapitalizme varmak, oradan liberalizm bataklığına saplanmak en hafif deyimle şarlatanlıktır. Bana kalırsa Hz Muhammed ve ilk ashabından olan Ebubekir, Ömer... vs. İslamiyetten önce ticaretle uğraşmışlar ama  kazandıkları bütün servetlerini kutsal davaya adamışlardır. İslamiyet davasına gönül verdikten sonra ticareti bıraktıklarını görüyoruz. Bunun en bariz örnekleri servetleriyle dönemin kölelerini özgürleştirmeleri, kutsal dava uğruna varlarını yoklarını harcamalarıdır.
Bütün meselelere sınıfsal açıdan bakmayanların toplumsal bir devrim yapmaları olanaksızdır. Yaşadığı coğrafyanın kültür, gelenek ve dinsel yapısına dönük bir plan yapılmadan hiçbir sorunun çözülemeyeceği aşikârdır. Ezilen, horlanan, yok sayılan yığınların dini, milliyeti, geleneği, göreneğini iyi bilerek incelememiz gerekiyor. Halklara tepeden bakarak masa başlarından devrim olmuyor. Onları birbirine boğazlatmak için din, mezhep çatışmalarını körükleyenlerin gerçek yüzlerini gösterip maskelerini indirdiğimiz takdirde devrimi yapmak için ilk adımı atmış oluruz.  Çünkü ezilmelerin temelinde yatan gerçek, ne din, ne milliyet konusudur, tamamen sınıfsal meselelerdir.
Ahmet Saraç
Devamını oku ...

Bedenlerin Fethi

Tarihsel inceleme anlamında, tarihin belli bir kesitine özel bir önem gösteren, onu öne çıkartan ve giderek bu kesitin bilgisine sahip olmayı paraya tahvil etmiş olanların yıldızı, gün geliyor, siyaseten parlıyor. Bu bilgi ister istemez, bahsi geçen kesitin sonrasının bir tür fazlalık, arıza, sapma ya da yanlışlık hâli olarak kodlanmasıyla pekiştiriliyor. Tarih, öznel niyetlerin, arzuların ve iradelerin kılıfı olarak kullanılıyor. Sonuçta ilgili kesitin bilgisi, ancak kesiti takip eden dönemin arızî ve farazî hâle getirilmesi ile mutlaklaşıyor. Bugün eskiden Osmanlı’cı olanlar, “cumhuriyet kaçınılmazdı, güzelliklerinden dem vuralım” diyorlar. Osmanlı’ya ya da İslam tarihinin belli bir dönemine ilişkin bilgi Ak Parti iktidarı ile mutlaklaştı zannedilerek, malumat düzeyine düşürülüyor.
Diğer yandan solun önemli bir kısmı da, aynı şekilde, seksen ve doksan sonrası Sovyetler’i bu türden bir fazlalık, arıza, sapma ya da yanlışlık hâli olarak görüyor ve buradan ekmek yemeye çalışıyor. Özünde burada, işin başına oturma isteği hüküm sürüyor. İşin başına oturma isteği, aslında suyun başına oturma iradesinin mütemmim cüzü oluyor. Burada işe ve iş pratiğine ortak olma iradesine rastlanmıyor.
Bu eğilimin, bir başlangıç sahibi olması sebebiyle, Sovyetler’i göğe çıkartanlarca desteklendiğini görmek gerekiyor. Başlangıca ipotek koyanlar, sonu da tayin edeceğini, bir biçimde sonsuzluk imkânının kendi ellerinde olduğunu söylemiş oluyorlar. Yalan söylüyor ve tüm pratikleriyle yalanı örgütlüyorlar.
Bugün suyun başında olan Fettullah’ın Zaman’ı, kurgu olması muhtemel bir röportaja yer veriyor. Röportajda Özgür Suriye Ordusu mensubu bir kişi konuşuyor ve bu kişi, “yakında Kürtleri de yola getireceklerini” söylüyor. Üç gün sonra Halep'te Kürd mahallesine saldırılıyor... Bu yol kimin yolu?
Bugün sosyal medya denilen mecrada birileri “PKK lâneti”nden kurtulmak için Müslümanları hep birlikte “Fetih Suresi” okumaya davet ediyorlar. Bu fetih kimin fethi?
Bugün başlangıç olarak belirlediği kimi İslamî momentleri Kemalistlerin başlangıç momentleri ile yarıştıranlar bu yarışı felahın ve salahın anayolu olarak öğütlüyorlar. İşin başına oturma isteği bir kez daha suyun başına oturmak ya da oturanlara yaltaklık etmek isteyenlerin aslî muradı oluveriyor. Karabekir ya da Enver alternatifleri üzerinde duruluyor ama hepsinin de aynı yolun yolcusu oldukları görülmüyor. Mesele su değil, suyun başına çökmek. Şam’a muzaffer ordunun başındaki isimlerden biri olarak giren Ebu Süfyan “ben tüccarken bu şehirde beni çok aşağılarlardı” diyor ve iç iktidarını bu şehirde kuruyor. Bu kafa bugün yeniden o şehre yerleşmek istiyor. Süfyanist İslam bugün de “bizi hep dışladılar, hor gördüler, oysa biz herkesten daha çok lâyığız bu suyun başına” diyor ve “su Allah’ındır ve ortaktır” diyeni zem ediyor.
Ama öte yandan birileri batı aklının biricikliği imleyen, tanrılığın tecessüsü olduğu varsayılan bedenini ölümün suyuna yatırıyor. Bir işe ortak, bir işe yoldaş, bir işe nefer olmanın bilinciyle.
Hangisi İslamî peki? Ya da bu hangi İslam? Kendisine “İslam” demese de ol İslam’dan ne kadar ırak?
“Bedevilerden geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli olan bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız ya da müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Fakat önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.” (Fetih Suresi, 16 âyet)
Kürd kavmi mi kuvvetli, Müslüman mı değil? Mükâfata muhtaç olan Kürd mü Türk mü? Azab hangi azgın kavim üzeredir?
“Bedevilerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki ‘Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile.’ Onlar kalblerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: ‘Allah size bir zarar vermek dilemiş, yahut size bir fayda vermek istemiş olsa Allah'ın, sizin için dilediğine kim engel olabilir? Hayır hiç kimse engel olamaz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.’” (Fetih Suresi, 11. âyet)
Mallarını ve ailelerini geride bırakıp öne atılanlar kim? Kim mülkü ve aileyi devlet üzerinden tanrısallaştıran? Kalblerinde olmayanı dile dökenlerin okuduğu Kur’an’ın hayrı ya da anlamı var mı?
Çakal Carlos’un dediği üzere, “Allah, praksistir”. Aksiyon değil, reaksiyon gereği, kendi mülkünün bekasını korumak adına devletin ve onun baskı gücünün arkasına sığınan bir İslam olabilir mi?
Olabiliyor, başlangıç noktaları arasında kısa devre yapınca olabiliyor. “Sorunlarımızın tüm kaynağı cumhuriyet, başlangıcımızı ümmetten, hilafetten, devlet-i aliyyeden ya da imparatorluk masallarından alsaydık bu işler başımıza gelmezdi” deniliyor. Cumhuriyeti tarih dışına atma pratiği, Kemalistlerin doksan yıldır uygulaya geldiği, cumhuriyeti tarihdışı hatta tarihüstü görme pratiğiyle örtüşüyor. Sonuçta ümmet de, hilafet de, âli devlet de, imparatorluk da en fazla Kemalist diktatöryanın eksik cüzlerini tamamlamaya indirgeniyor.
Devlet eksikliğinin, tamamlanamamışlığının, zaaflarının, yanlışlarının günahını, örneğin, hep Kürd’e ödetiyor. Osmanlı’nın batıda ya da doğuda her sıkıştığı vakit, içe dönüp köylü halka zulmetmesi ve oradaki dinî ve millî unsurları ezmesi gibi, bir çizgi dâhilinde, Türkiye Cumhuriyeti de her tökezlediğinde halkın bir kesimini seferber edip Kürd’ün üzerine salıyor. Başlangıca ipotek koyanlar, doğuşu mülk edinenler, kitleleri, tam olma, tamamlanma, sonsuzlaşma konusunda kandırıyorlar. Onları bu pratiğin sırrının, hükmünün kendisinde olduğuna inandırıyorlar.
Devlet Kürd’de eksiliyor, Kürd’e takılıyor, Kürd ile zaafa uğruyor. Kendi gayretleri, becerileri, ilahi amelleri sonucu muktedir olduğunu zannedenler, esasında bu Kürd yüzünden ve sayesinde muktedir olduğunu çok iyi biliyorlar. O nedenle Mekke fethi ile Kürdistan fethi arasında analoji, benzerlik kuruluyor. Ama tarih der ki “Kürdistan’a sefer olur zafer olmaz!”
Başlangıç noktaları arasında kısa devre yapmak için önce Ermeni, sonra Zerdüşt ilân edilmiş Kürd’ün şimdilerde Ezidîlikle yaftalanması gerekiyor. AK tolgalı beylerbeyi haykırıyor: “İlerle, ilk hedefiniz Diyarbekir”.
Son seçimlerde İstanbul’a yeni “boğaz” vadeden başbakan, Diyarbekir’e en fazla hapishane sözü verebiliyor. O boğaz için o hapishanenin açılması şart. O boğazdan beslenecekler için birkaç Kürd’ün o hapishanelerde boğazlanması mecburî.
Bu mu İslam?
Efendilerin kendi boğazından geçmesine izin verdiği iki lokmayı da reddeden, “beni hayatta kalmak üzerinden korkutup teslim alamazsınız” diyen, yaşamak için ölen iradeyi tek derdi baş ve son olmak olan bir kişinin anlaması mümkün değil.
İşin kendisiyle ve ona ortak olmakla değil, sadece işin başı ve sonuyla ilgilenen kişinin ahlâkı ve hukuku, o iş pratiği ile hemhal olanın ahlâkı ve hukukundan farklı olacaktır. Birinciler ikincileri kendi başlangıç noktasını önceleyen ne kadar düşman varsa onunla tanımlayacaktır. Ezeli ve ebedi bir kavganın neferi hiçbir vakit olamayacaklardır. Son-suzluk onlardan sorulduğu için başlangıçtan önceki her şeyi o sonsuzluğun düşmanı olarak takdim edeceklerdir. Hakikati özel bir kavmin ve özel bir tanrı-kişinin elinden alıp âdemoğluna açan Hz. Muhammed baş ve başlangıç ilân edilip tarihsel bir referans noktası kılınacak ve böylelikle O’na şeklen benzeyen ama özünde O’nu çürüten ve hakikati kendi mevcudiyetine kapatan, özel bir kavme ya da özel bir tanrı-krala dönüşen şahsiyetler türeyecektir.
Işığın köreldiği, tüm ipliklerin siyah olduğu günlerde, bedenini âdil ve eşit bir dünyanın fethine kapı kılanlar bu hakikatin özgürleştiği ândır oysa.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

İslamcıların Hatalı Yolu

Arap Baharı isyanlarını müteakip bir dizi ülkede iktidara gelmiş bulunan ve görece daha mutedil bir kanadı olan Müslüman Kardeşler tarafından temsil olunan İslamcı hareketin eylemleri hareketin önemli bir hataya doğru sürüklendiğini gösteriyor.
İslamcılar ideolojik, entelektüel ve politik düzeylerde (ister iktidara gelmiş olsun ister olmasın) milliyetçi, Marksist ve liberal haleflerinin hatalarını tekrarlıyorlar.
Özellikle Arap Baharı’nın başlaması sonrası, Arap İslamcı hareketin yaklaşımında şu yön giderek belirginleşiyor: hareket, bugün Arap İslamcılar için en önemli referans noktası görülen, Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bölgesel ve politik nizamının bir parçası olmaya gayret ediyor.
2002’de iktidara gelen AKP’nin hem içte, ekonomik sahada hem de dışta, bölgesel cephelerde başarılı olduğu doğru. Ancak mesele, İslamcı hareketin bazı alanlarda başarılı olmuş bir yaklaşımı benimsemesi değil, her bir hareketin faal olduğu özel tarihsel koşullara bakmaksızın İslamcı hareketin ilgili yöntemleri körü körüne taklit etmesi.
Türk modelini kopyalamak, yükselişte olan İslamcı hareketlerin miyopluğuna işaret ediyor zira bu hareket, ideolojilerinin doğduğu yabancı başkentlere sadık kalmış ve başkalarının yöntemlerini yinelemeye çalışmış milliyetçi, liberal ve Marksist projelerin hatasını hiçbir biçimde değerlendirmeye tabi tutmuyor.
Arap dünyasındaki Marksist/Leninist/Stalinist deneyler böylesi bir yaklaşımın noksanlarına ilişkin en iyi örnekleri veriyor. Eğer bu hareketlerin geçmişine baktığımızda, bunların programlarında kendi ülkelerini ilgilendiren iç meselelerden çok, Lenin, Stalin ve Moskova’yı öne çıkarttıklarını görüyoruz.
Arap bölgesinin yerli bir unsuru olarak var olan politik İslam kendisini bu tip batılı ideolojilerden ayrıştırmışsa da bugün geleneksel planda sahip olduğu bu fikri terk ediyor ve politik İslam süreç içinde liderliği Türkiye’ye devrediyor. İslamcı hareketin başarısı ardından Arapların İslamcı modelini benimsemiş olan Türkiye, seküler hareketlerin yolunun terse çevrilmesiyle, bir öykünme kaynağı hâline geliyor.
Arap dünyasındaki İslamcı hareketler yeni İslamcı politik partilerine isim verirken bile Türkiye’deki deneyimi taklit etmeye çalışarak seküler haleflerinin hatasını da yinelemiş oluyorlar. Eğer Arap İslamcılar partilerine özgün isimler bile bulamıyorlarsa, o vakit pratikte onlardan ne beklenebilir ki?
Örneğin Mısır’da, Müslüman Kardeşler’in doğum yerinde, İslamcılar yeni kurdukları politik partiye “Hürriyet ve Adalet” ismini verdiler. Libya’da kurulan partinin ismi “Adalet ve Yeniden İnşa”, Fas’takinin ismi “Adalet ve Kalkınma”. Bu durum söz konusu partilerden fiiliyatta beklenebilecek pratiği de sakatlıyor ve belli ölçüde bu partiler Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kopyalamaya devam ediyorlar.
Benzer bir süreç ekonomi alanında da yaşanıyor. Bu partiler liderliğini Washington’un yaptığı liberal yola girerek, IMF ile Dünya Bankası’nın reçetelerini takip ediyorlar ve böylelikle politik tavizler karşılığında alacakları ekonomik yardımlara güvenmekle yetiniyorlar. İronik biçimde bu partiler, çökmüş rejimlerin başvurduğu aynı politikaları benimsiyorlar.
Mısır cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin bugüne dek uyguladığı politikalar mükemmel birer örnek. Mursi, Suriye rejiminin yıkılması için uğraşan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar cephesinin bir parçası olma karşılığında borç aldıktan sonra ABD desteği ile IMF’den borç almanın yollarını arıyor.
Bu İslamcıların söz konusu hatalı yolda daha ne kadar uzağa gideceklerine ilişkin daha önemli bir gösterge de bunların İsrail’e dönük duruşları. Tüm İslamcı partiler Siyonist devlete dönük düşmanlık noktasında birleşmiş gözüküyorlar. Bugünkü İslamcılar da geçmiş iktidarlar gibi iktidara gelmezden önce Filistin bayrağını taşıyorlar ama iktidara gelince bu meseleyi boş bir slogana indirgiyorlar.
Mursi hâlihazırda Batı’ya İsrail’le imzalanmış Camp David Anlaşması’nı reddetmeyeceği hususunda Batı’ya güvence vermiş durumda. Buradaki amaç, Washington’dan destek almak ve ardından da Suriye’den boşalan alanı doldurup İran’ın Irak’ı yeni Şam yapma gayretlerine karşı çıkmak.
Ayrıca Mursi 1973 savaşının yıldönümünde ülkenin en büyük madalyasını Mısır’ın merhum cumhurbaşkanı Enver Sedat’a verdi, oysa Müslüman Kardeşler geçmişte İsrail ile “barış meselesinde Sedat’a aykırı bir pozisyon alıyordu. Bu, Müslüman Kardeşler’in yürümek istediği yola ilişkin açık bir gösterge. Ayrıca Mursi bu yaklaşımı ile ABD’ye şu mesajı da vermiş oluyor: “Biz anlaşmaya bağlıyız.”
Bir de bunlara Müslüman Kardeşler’in hâlihazırda başlamış bulunduğu, İsrail’i normalleştirme siyaseti ekleniyor. Sadettin İbrahim’e göre, Müslüman Kardeşler üyeleri 31 Ağustos’ta Avrupa, ABD, İsrail, Mısır ve diğer Arap ülkelerinden araştırmacılar ve akademisyenlerden oluşan, Ortadoğu’da güvenlik ve bölgesel işbirliği konferansına katıldı.
Tunus’ta bir zamanlar İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine karşı sloganlar atan İslamcı Nahda partisi de iktidara gelince bu yaklaşımını terk etti. Oysa parti dokuzuncu kongresinde “Siyonist devletle ilişkilerin normalleştirilmesinin suç ilân edilmesi” gerektiği yönünde karar alınmış, Filistin meselesi “İslam ümmetinin ana davası” kabul edilmişti.
Bugünse Nahda partisi anayasaya normalleşmeyi suç ilân edecek bir madde koymaya karşı çıkıyor. Nahda üyesi Lahabib Hoter’in ağzından çıktığı biçimiyle, bunun da kılıfı şu şekilde bulunuyor: “Tunus anayasası İsrail devletinden daha uzun yaşayacağından anayasaya normalleşmenin suç ilân edilmesine dair bir madde koymaya da gerek yok.”
Bu tam da Arap coğrafyasında iktidar olmuş birçok partide görülen türden bir ikiyüzlülük. Örneğin Suriye’de Baas partisinin de ana sloganlarından biri hürriyetti ama pratikte rejim ülkeyi demir yumrukla yönetmişti.
Tüm bu olup biten, Müslüman Kardeşler’in Washington’la anlaştığına dair şüpheleri haklı çıkartıyor: iddiaya göre, Müslüman Kardeşler İslamcıların uluslararası meşruiyet kazanması karşılığında, İsrail’in bölgede hüküm süren doğal bir devlet olduğunu kabul edecek.
Muhammed Dibo
Devamını oku ...

Ahmet Kaya: Hasretin ve Umudun Adı

Sene 98. Lefkoşa’nın sıcaktan bunalmış köhne terminalinde otobüs bekliyoruz. Daha bir saat var. Bir çay içelim diyoruz. Terminal içindeki kafeye oturuyoruz. Kafenin dört bir yanı Yılmaz Güney fotoğrafları ve film afişleriyle kaplı. Sohbetimizin seyri değişiyor. Kıbrıs halkı arasında Yılmaz Güney aşkına dair cümleler kuruyoruz. Akçay’da bir arkadaşın evinde Yılmaz Güney’in arkadaşın babaannesi ile o köyde çekilen fotoğrafını hatırlıyoruz. Sonra tanış olduğumuz bir otobüs şoförünün anlattıkları… Ummadığımız bir taş gibi ağzından dökülen hatıra. Gençken Yılmaz Güney’i hapiste ziyaret etme cüreti.
Omorfo otobüsünün kalkmasına az bir vakit kala çayın parasını ödemek için kasaya gidiyoruz. Dükkân sahibi ellili yaşlarında bir Kıbrıslı. Kasanın yanındaki duvarda bir çerçeve. Çerçevenin içinde, o dönem sırf asparagas haberler üzerine yayın yapan bir bulvar gazetesine ait kesili bir kupür. Kupürde, “Yılmaz Güney ölmedi, Lyon’a bağlı bir kasabada gençlere tekvando dersleri veriyor.” yazılı. Müstehzi ve ukala bir ifadeyle dükkân sahibine dönüp, “abi sen şimdi buna inanıyor musun?” diye soruyorum. Yüz geriliyor, gözler buğulanıyor, kızgın bir cümle dökülüyor: “Tabiî ki inanıyorum.”
Yıllar sonra, Ahmet Kaya’nın vefatından çok sonra, şu haber ana akım medyada yankı buluyor: “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor.” Ferhat Tunç bu büyülü havayı, elinde neşter, kesip atıyor ve n’aşına ait görüntüleri basına servis ediyor. Öldükten sonra kalbine sarılıp ağlayan kızı Melis’in hasreti hasretimiz, acısı acımız, umudu umudumuz oluyor bir kez daha. Ömrümüz o kalbe sarılıp ağlamakla geçmiş zaten, bu ifşaat hiç koymuyor bize.
Bir rivayettir ki Âşık Veysel, Ruhi Su için “o pencere önünde bir saksıya gömülü çiçek” demiş. Veysel haklı ise Ahmet Kaya saksıyı kırıp o çiçeği bir dağ yoluna eken kişi.
Ahmet Kaya gençliğinde Ruhi Su’nun Boğaziçi Üniversitesi’ndeki dinletisine gidiyor. Eş dost Ahmet Kaya’yı öne atıyor, “hocam bir de bu arkadaşı dinleyin” diyor. Ahmet Kaya, Ruhi Su’nun bestesi “Mahsus Mahal”i çalıyor ardından. Ruhi Su kızarak, “sazı koşturuyorsun, böyle mi çalınır?” diye tersliyor genci. Ruhi Su’ya göre bağlama salt dinlence içindir, eylem için değil. Yıllar sonra Ahmet Kaya bin bir zahmeti sırtlanıp koyulduğu turnesini “Bağlama böyle de çalınır” olarak isimlendiriyor. Bu, radyo evlerinin, halkevlerinin, konservatuarların, belediye salonlarının dışında, sokakta akan sese katılma iradesidir aynı zamanda. Neşet Ertaş’ı soğutan Nida Tüfekçi’den, türküleri devletlû ve resmî kılan Muzaffer Sarısözen’den kopuştur bu, bir yanıyla. Pencerelerden süzülüp sokakta karışan bu coğrafyanın tüm sesleri dil ve vücut buluyor onda. Bir dem, Orhan Gencebay Ümmü Gülsüm’e, Ahmet Kaya Marcel Khalife’ye bakıyor. Mapustaki ayrılıklar mahalle aralarında kanla duvara kazınan sevgili adlarının mecazı oluyor zamanla. Kiraz ağacına takılan gömlek Pozantı’da yırtılıyor, anasına hasret kaçakçı Roboski’de bombalanıyor, “hapisse n’olmuş” diyen sevgili ölüme yatan yârinin nefesini dinliyor uzaktan, yarılan ekmeğin buğusu hasret oluyor inceden…
Ahmet Kaya sırf keman kullandı diye onu “arabeskçi” olarak damgalayan Yeni Türkü akımı da kopuşun bir tarafı. O, Şili sokaklarından çıkan bu müzik türünü sokağa indirmiş, Pablo Neruda’nın “gecekondulardan gelen halk”ı bu sokakta Ahmet Kaya’nın sesiyle buluşmuştur. Bora Ayanoğlu’nun “salon” şarkısı “Fabrika Kızı” bile onun ağzında ve onun sayesinde gerçeğin etine değebilmiştir. Bu, Ahmet Kaya’nın sabahın köründe tekstil atölyelerine gitmek için yollara dökülen kadınlarla kucaklaşabilmiş olması ile mümkündür ancak, çıraklarla, tarım işçileriyle, mapushane yolu gözleyenlerle, yani belki de solun özne olarak her daim nesne kabilinden kabul eylediği kalabalıklarla.
Seksenler ve doksanlarda solcuların çıkardığı tüm müzik dergileri Ahmet Kaya’yı eleştirmekten geri kalmaz ama onsuz da olamaz. Ümit Kıvanç’ın çektiği belgeseldeki gençte örneklendiği biçimiyle, bu dergilerin Ferdi Özbeğen dinlerken devrimcilikle tanışmaya dair tek lafı yoktur. Çünkü bu istenmemektedir içten içe. Nesne görülen kalabalıkların ortak dertlerinin “özne” niteliği kazanması bahis konusu değildir. Bu kesimler, en fazla, kendileri gibi eğitimli “burjuva”, yani şehirli olana değer verebilmektedirler. Bu kesim, onun şivesiyle, konuşmasıyla, şarkı sözleriyle, müziğiyle dalga geçerek birileri tarafından taltif edilmeyi beklerler. Alınan yol ise sadece Ahmet Kaya’nın yoludur. O yol engebeli, dik ve dolambaçlıdır. Sadece cüret edene açıktır, huzuru besmele gibi çekip durana değil. Öznelliğin huzura kavuşturulduğu yerde Ahmet Kaya nesnel olanın çığlığı gibidir. Tüm perdeler yırtılır, tüm sesler çatlar. Bu kesim, bir anlamda geçmişte Ahmet Kaya’yı kapı dışarı etmiş Boğaziçi sosyolojisinin bir hocasının ağzından, en iyisinden, ona ancak kirli hayatın seline karşı bir “bent”, mahremiyetin tecessüsü olduğu için değer atfeder. Ahmet Kaya, kendisi üzerinden ve kendisi için belirlenmiş tüm sol şablonların, kalıpların dışında bir isimdir oysa. O, en fazla, hayatın ideolojik kirini filtrelendirdiği için kıymetli kabul edilir, tersten bu, Ahmet Kaya’yı marjinalize etmek ve onu ideolojik bir araç olarak kullanmaktır.
Üç arkadaşız, Ahmet Kaya’nın vefatından iki gün sonra İstiklal Caddesi’ndeyiz. Bir müzik mağazası gün boyu Ahmet Kaya şarkıları çalıyor. Akşam saatleri. Biz mağazanın önünde durup şarkılara eşlik etmeye başlıyoruz. Kısa süre içinde yoldan geçenler duruyor, ciddi bir kalabalık birikiyor ve hiç tanımadığımız insanlarla Ahmet Kaya şarkıları söylüyoruz. Yol buradan ilerliyor. Sahip olamadığını dışlayanların ve ortaklaşma nedir bilmeyenlerin adımları bu yolu asla tanımıyor. Onlar solun tüccarları ve tezgâh sahipleri. Bu sahiplik kendini korumak için Ahmet Kaya’yı ancak filtre ya da bent olabildiği için sevebiliyor.
Utanç duyulacak bir şeymiş gibi, “Karaköy genelevinde en çok Ahmet Kaya dinleniliyor” haberleri duyuluyor o günlerde. O müzik mağazasının önünde hep bir ağızdan onun şarkılarını söylerken, eminim, Karaköy de gözünün yaşıyla katılıyor ayinimize, duyuyoruz. “Maslak 1453” yağmasını ilerleme adına kendi gazetelerinde reklâm edenler, tüm kenar mahallelerin üzerinde bulut misali gezinen Ahmet Kaya’nın ölümüne içten içe seviniyor. Vefatından kısa bir süre sonra Yavuz Alogan’ın Red dergisinde kaleme aldığı ve “Ahmet Kaya bize düşman, bizim için kirli ve tehlikeli olana karşı bizi koruyan bir zırhtı” mealindeki yorumunu timsah gözyaşı olarak okumak gerekiyor. Buna karşı Lefkoşa terminalindeki abi gibi, “Ahmet Kaya ölmedi, yaşıyor” demek tek çare. Bunların umudu, zırhlar içinde yaşamak, bizim umudumuz tüm burjuva zırhların ve kalelerin yıkılması… Akılla duyguyu karşı karşıya getirip duygunun kaotikliğinden kaçmak adına gerçekten uzaklaşanlar düşünsün, bu yıkma iradesi karşısında.
Adana’da bir Kürd mahallesine yeni taşınmış bir genç, mahalle gençliği ile kaynaşmak için muhabbete katılıyor. Herkes bir fıkra anlatıyor. O dönem bel altı, biraz Ahmet Kaya’nın saç-sakal hâliyle dalga geçen, bir fıkrayı seçme gafletinde bulunuyor bu genç. Fıkra bitiminde soluğu hastanede alıyor: hastane odasında yatağının başucundaki vizite kâğıdında, “Sen Ahmet Abi’yle dalga mı geçiyorsun lan!” yazıyor. Ancak onunla ve onun sayesinde ortaklaşma mümkün oluyor yani.
Magazinciler Derneği’nde atılan tokat, sadece oradaki faşist güruhun değil, yıllarca Ahmet Kaya’yı aşağılamış şehirli solcuların da yüzünde patlıyor. Özel dünyaların, özel çıkar ilişkilerinin, özel kaldırımların adamları bu yüreği hiç mi hiç anlamıyor, anlamak istemiyor. Ondaki hüzne ve öfkeye karşı midesiyle tepki veriyor, tiksiniyor. Tıpkı solcu laflar eden bir Müslüman gördüğünde kasılmasında olduğu gibi. Biz herkes ortaklaşsın, ortak olsun, ortakça yaşasın, paylaşsın hayatı derdindeyiz, onlar ortaklığı şirket patronu kafasıyla anlayabiliyorlar ancak ve ortaya konulan tüm gayreti mülk edinmek için türlü taklalar atıyorlar sadece.
Denilir ki yıllar önce Avrupa’dan Amerika’ya ilk piyano getirildiğinde, orada hüküm süren köle-zenci halkın gırtlağına, cefasına, öfkesine dar geliyor bu enstrüman. Bu sebep, piyanoya birkaç nota daha ekleniyor. Dört mavi nota “Blues” diye anılıyor ve burjuvazinin rengi olan mavi, “özgürlükler ülkesi Amerika”da zenciler için sadece hüznü temsil edebiliyor. Mesele, düşmanın elinde mapus olan bir rengi bile özgürleştirebilmek zira. Ahmet Kaya’da arabesk diye yaftalanan ne varsa özgürleşiyor ve ait olduğu yere akıyor.
Kürd’ün dili ise hicazkâr... Ahmet Kaya makamında ise bu hüzün öfkeli bir titreşime kavuşuyor. Belki Marksizm, diyalektik, tarihsel materyalizm hususunda derinlikli ve yetkin cümleler kurulamıyor ama sırf âşık olduğu kıza varamadı diye bir kişinin devrimcileşmesi, dil buluyor. Âşık olmanın bile özel kişilere mahsus bir pratik olduğu günlerde, aşk devrim olup zulmün kalelerini dövüyor. Buranın, tam da bu ölü toprakların doğurduğu sağır çocuklar aşkın ezgilerini bir bir duyup örgütlüyorlar. İşret âlemlerinin ucuz mezesi olan aşk, kavganın ortasında, en duru hâline kavuşuyor, arınıyor. Devrim ise özel odalardan çıkıp kaldırım kıyısından süzülen çamurlu yağmur suyuna karışıyor. Devrimi bekâreti gibi koruyanlarsa öfkeden küplere biniyorlar, kazandıkları servetleri yığdıkları o küplerinin.
Ülkücüsünün, İslamcısının hatta solcusunun ona kayıtsız kalamamasının nedeni de burada. Hakiki bir yürek, boran misali bir nefes, kahrın, hüznün ve umudun cümleleri… O şiir iklimine açılan kapı. Sokağa inmek zorunda kalan her siyasetin Ahmet Kaya’nın yeline değme zorunluluğu bundan.
Kapı kapandı mı? Sosyolojik analizlere ne hacet. Onu epistemik diyarların dehlizlerinde boğmak, nafile. Ahmet abiyi toprağa gömmek neyse onu göğe fırlatmak da aynı. Yerle gök arasında, burada yaşananların bir yerinde Ahmet Kaya hep var. Hüzün ve kahır ve öfke ve umut var oldukça o her daim olacak. Bu toprağın rahminden kan ve gözyaşı ile çıkışının elli beşinci yıldönümü. O elli beş yılda hüküm süren devrimsizliğimizin aynası artık kırık. Demek ki düşman için tüm kötülüklerin etrafa saçılma vakti.
Bu vakitte, bu demde doğum günün kutlu olsun, Ahmet abi…
Eren Balkır
Devamını oku ...

Ahmet Kaya ve Kültürel Mahremiyet Olarak Devrimci Yas

Sosyologlar, bir ülkede yaşayanları tüm farklılıklarına rağmen birleştiren şeyin kültürel mahremiyetler olduğundan bahseder. Kültürel mahremiyetler; dışarı ile içerinin arasındaki sınırı çizen, içeridekilerde ortak bir deneyim ve aşinalık hissiyatı yaratan çeşit çeşit utançlar, zevkler, espriler, hikâyeler ve tesirlerden oluşur. Örneğin çizgili pijamalı dizi seyirleri, işten gelen babaya terlik getiren kız çocukları, yanlış telaffuz edilen “alafranga” kelimeler ya da teknolojik arızalara kurban gidenler; Türkiye’nin kültürel mahremiyetlerine örnek teşkil eder.
Türkiye’de yaşayanlar, aynı siyasetten hoşlanmasalar da, ülkenin geleceği konusunda apayrı planlara sahip olsalar da ve farklı “kutsallara” sadakatleri konusunda birbirlerine şüpheyle yaklaşsalar da nihayetinde benzer şarkılara ağlar, benzer türkülere oynarlar. Bu anlamıyla kültürel mahremiyet kavramı bize rağmen biz olma süreçlerine işaret eder. Ancak bu süreçler her ne kadar iktidardan ve siyasetten bağımsızmış gibi gözükse de aslında bir coğrafyanın iktidar ile olan ilişkisini en açık şekilde dramatize eder.
Ahmet Kaya, Türkiye’nin 1980’lerden 2000’e kadarki sancılı döneminde kültürel mahremiyetler konusunda en fazla bilgi üretmiş, kültürel mahremiyet meselesinin iktidara en sinsice eklemlendiği Özal/Demirel/Çiller iktidarlarında sol kültür siyasetini en etkin şekilde yapmış isimdir. Bu sebepledir ki ülkesinden gitmek zorunda bırakılması, herhangi bir sanatçının, muhalifin ya da isyankârın göçüne benzemez. Bir dönemin sonunu ve Türkiye’nin mahremiyet tarihinde son derece karanlık bir sayfanın, bir feci unutuşun, bir beter bölünmenin, bir zalim ayrışmanın miladını ifade eder.
1980 darbesi sonrasında yaşananların bilhassa sol kesimde ciddi bir travmaya sebep olduğu; 80 siyasî “soykırım”ı ile bir türlü yüzleşilemediği ve yasının bir türlü tutulamadığı; bu sebeple de sol siyasetin ebedî bir melankoliye hapsolarak toplumsal tabanından uzaklaştığı; Türkiye’nin yakın tarihinin sosyolojik analizlerinde sıklıkla dile getirilmiştir.
Bilindiği gibi travma, hafızada yarıklara sebep olan şiddetli ve beklenmedik olayların sonucunda ortaya çıkar. Travma yaşayan toplumlar, başlarına geleni var olan tarih bilinci ve algısı içerisinde anlamlandırmakta zorlanırlar. Travma öncesinde neye sahip olup şimdi neyi kaybettikleri konusunda sözle bilgi geliştiremez, yeni amaçlar edinemez, acılarını, arzu ve hayallerini toplumsal bir dil içinde ifade edemezler. Türkiye’de de çok yakın zamana kadar 1980 darbesi ve öncesi ne ciddi bir edebiyata ne de ciddi bir toplumsal ve tarihsel değerlendirmeye konu olabilmiştir. Tam tersi 1980 darbesi; sol hareketi bir jargona, bir şehitler kutlaması, bir örgütler hafızası ve bir sadakat/ihanet, direniş/çözülme ikilemleri testine indirgemişti. İşte tam da böyle bir tarihsellikte Ahmet Kaya’nın biricikliği 1980 darbesi sonucunda kaybedilenlerin yasını geniş toplumsal kesimleri içerecek şekilde tutabilecek bir dil ve lügat yaratmasındadır. Ahmet Kaya şarkıları, solun yasını, hıncını, hayal kırıklıklarını ve değerlerini Türkiye’nin kültürel mahremiyeti hâline getirme konusunda azımsanmayacak bir yol kat etmiştir.
Ahmet Kaya’nın sesinde darbenin yok ettiği Özal kapitalizmi öncesi sol evrenin maddî hakikati gelecek kuşakların yaşamına yansır. Yası tutulan dünya; tabancalıların, fişlenmişlerin eşkâlleriyle arandığı ve ıssız sokaklara sığındığı bir dünyadır. Sazların notalarının kanadığı, kitapların saklandığı, cigaraların sarıldığı, kuytu köşelerde tedirgin bekleşilen bir dünyadır. Kaybedilen 80 sonrası kapitalist dünyanın köşe dönmeci hızına inat; dostların savaşta, direnişte ve ölümde eşit olduğu, aşkların zafere ertelendiği bir zamansallıktır. Küresel kapitalizmin darbe eliyle yıktığı, anaların çocuklarının hayallerine ve gözyaşlarına tanık olduğu, geçmişin tüm yarım kalmış davalarının bugünün adalet savaşçılarının bedeninde rücu ettiği bir yerelliktir. Ahmet Kaya, sanki hiç olmamış gibi yapılmaya kalkışılan bu maddî hayata sesiyle adeta yeniden hayat üfler.
Aynı yıllarda; sermaye ve devlet el ele Türkiyeli olmanın kültürel mahremiyetini yeniden yazmaya kalkmaktadır. Bu mahremiyet arabeskten utanmayan, mecliste çiğ köfte yapan, tiyatro yerine alışveriş merkezine gitmekten gurur duyan, rüşveti nişanı gibi taşıyanlarındır ve Kürt topraklarında kaybedilenlerin, toplu gömülenlerin ve kaldırımlarda bırakılanların bedenlerini inkâr ederek inşa edilir. Öte yandan Ahmet Kaya’nın duru sesi, 1980’lerin parlak, boyalı, barlı, çekli, vitrinli, renkli ve Semra’lı yaşamına ters giderek, darbenin travmasının yaraladığı bilinçler ve hafızalara darbe öncesi değerleri sızdırır. Ahmet Kaya’nın şarkılarından zevk alanlar “eski solcularla” sınırlı değildir. Kaya’nın şarkılarında Türkiyeli olmanın ortaklığı; sağından soluna, ülkücüsünden sosyalistine, Türk’ünden Kürd’üne bu hafızada; yok edilmiş, darbelenmiş, yaralanmış bu travmatik hafızada ve Özal kapitalizminin ısrarla yok ettiği bu maddî dünyaya olan aşinalıkta gizlidir. Ahmet Kaya’nın şarkılarında bahsettikleri; kenevir, Das Capital, şehir vapuru ve karakollar ve boncuktan kuşlar birdenbire değişen bu dünya üstüne çökmeden önce genç olmuş herkesin dünyasıdır ve ideolojiden bağımsız olarak yeni kapitalizmin büyük felaketiyle darbenin büyük felaketini aynı hikâyede birleştirir. O yüzdendir ki diliyle çok farklı kesimleri aynı anda cezp etmeyi başarır.
Üstelik Ahmet Kaya şarkıları kayıplardan bahsetmesine rağmen melankolik değildir. Geçmişte kaybedilmiş olana duyulan hasret bir sabit fikir hâline gelmemiştir. Tam tersine 1990’lara gelindiğinde Ahmet Kaya geçmişi temsil eden maddî dünya, duygulanımlar ve değerleri; yani 80 öncesi devrimci ruhu Kürt hareketinin direnişi ile ilişkilendirmeyi başarır. Kentin küskün, yalnız ve kederlilerini, kırın geniş, yeşil ve huzurlu direnişine davet eder.
Ne yazık ki bu dönemde savaşı ve devlet terörünü görünmez kılan popular kültür olgunlaşmış hâldedir. Ahmet Kaya ve temsil ettiklerinin sürgüne atılmasının magazin gazetecileri gecesinde ve popüler müziğin temsilcileri tarafından gerçekleşmesi rastlantı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’nin bir kısmı için o gece, direnişi, yüzleşmeyi, yas tutma onurunu, birlikteliği, bizden öncekilerin yükünü ve sorumluluğunu taşımayı, umut etmeyi ret etme kararıdır. Böylelikle bir imkân daha yitmiş, kültürel mahremiyet alanı kemerinde gerilla kulağı taşıyanlara, asker uğurlama törenlerinde silâh atanlara, Bodrum’da şehitleri onuncu yıl marşının elektronik düzenlemesiyle ananlara teslim edilmiştir.
Nazan Üstündağ
Eylül 2012
Devamını oku ...

Mısır’da Liberal Sahte Sol ve Mursi

Geçen Cuma günü Mısır’daki liberal ve sahte sol gruplar Tahrir Meydanı’nda yaptıkları gösteride iktidardaki Müslüman Kardeşler’i ve Mısır’ın İslamcı cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi protesto ettiler. “Mısır derebeylik değildir, Mısır Mısırlılarındır” sloganı altında tertiplenen protestonun çağrısını yaklaşık 30 liberal, sahte sol politik parti ve hareketten oluşan bir koalisyon yaptı.
Gösteriyi tertipleyenler, ayrıca küçük burjuva bir nitelik arz eden Devrimci Sosyalistler’in internet adresinde ortak bir bildiri yayınladılar.
Bildiri, Mısır’daki tüm politik grupların eşit anayasal temsiliyet hakkı kazanması yönünde bir çağrı yapıyor ve Cuma gününden önce liberal ve sahte sol grupların tertiplediği protesto eylemlerine dönük Müslüman Kardeşler üyesi kesimlerce yapılan saldırıyı kınıyor. Bilindiği üzere, 12 Ekim’de İslamcı çeteler Tahrir Meydanı’nda toplanan seküler gruplarca oluşturulmuş sahneye saldırmış ve seküler politik muhaliflerine gözdağı vermeye çalışarak Mursi karşıtı göstericileri dövmüşlerdi.
Bu bildirinin ortak imzacıları arasında, Devrimci Sosyalistler ve diğer sahte sol partiler yanında, Muhammed Baradey’in Ulusal Değişim Birliği ve Anayasa Partisi, Nasırcı lider Hemdin Sabahi liderliğindeki Halkın Mısır Akımı, Kifaye Hareketi, 6 Nisan Gençlik Hareketi, milyarder bir işadamı olan Necib Saviris’in liberal Özgür Mısırlılar Partisi ve Arap Birliği ile eski diktatör Hüsnü Mübarek’in bakanı olan Amr Musa liderliğinde kısa süre önce kurulan Kongre Partisi bulunuyor.
Gösteriler, eski Mübarek rejiminin resmî memurları ve Mısırlı milyarderler yanında, ayrıca batı destekli Bağımsız Sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarınca da beslendi. Yürüyüş kollarından birinin başında Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu başkanı Kemal Ebu Ayta bulunuyor, yanında da Mübarek’in devrilmesi sonrası Devrimci Sosyalistler’ce teşkil edilen İşçi ve Köylü Partisi (eski İşçilerin Demokratik Partisi) lideri Kemal Halil duruyordu.
Gösterilere iştirak eden gruplar köklü bir hataya savrulup eylemlerinin geçen yılın Şubat’ında verilen kitlesel devrimci mücadeleler sayesinde ABD’nin maşası ve kadim diktatör Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ile sonuçlanan Mısır Devrimi’nin bir devamı olduğu vehmine kapıldılar. Göstericiler “Dayan ülkem. Doğuyor hürriyet”, “Mursi Mübarek’tir”, “Devireceğiz seni Mursi-Mübarek” ve “Mısırlıları dövenler Mısır’ı yönetemezler” gibi sloganlar attılar.  
Sahte sol ve liberal grupların Mısır Devrimi’ni temsil ettiklerini iddia etmeleri tam bir sahtekârlık oysa. Müslüman Kardeşler gibi sahte sol ve liberal gruplar da geçen yılın Şubat ayında kitlesel devrimci mücadelelerle Hüsnü Mübarek’i deviren Mısırlı işçilerin demokratik ve toplumsal arzularını temsil ediyor olamazlar. Bu kesim, servet ve iktidarın dağılımı konusunda İslamcılarla mücadele içinde olan orta sınıfın zengin kesimleri ve burjuvazi adına konuşuyorlar sadece.
Hattizatında Müslüman Kardeşler’e karşı gösteri tertipleyen grupların önemli bir bölümü yakın zamana kadar İslamcıları destekliyordu. Sahte sol Devrimci Sosyalistler ve 6 Nisan Gençlik Hareketi cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Mursi lehine kampanya yürüttüler ve Müslüman Kardeşler’i devrimci bir güç olarak takdim ettiler. Kemal Ebu Ayta, geçen Kasım ayındaki meclis seçimlerinde Müslüman Kardeşler’in teşkil ettiği Demokratik İttifak içinde kampanya yürüten Sabahi’nin Haysiyet Partisi’nin bir üyesi. Ayta kısa süre önce dağıtılan meclise Müslüman Kardeşler’in listesinden girmişti.
Mısır burjuvazisi içindeki İslamcılarla seküler kesimler arasındaki gerilim Mursi’nin 30 Haziran’da cumhurbaşkanı seçilip Yüksek Silâhlı Kuvvetler Konseyi cuntasına karşı ABD destekli bir karşı darbe gerçekleştirmesi sonrası iyice arttı. O günden beri Mursi ve Müslüman Kardeşler sistematik olarak devlet aygıtındaki gücünü artırmanın ve diğer politik güçleri kenara iterken İslamcı bir diktatörlüğün genel yapısını teşkil etmenin yollarını arıyor.
Mursi hâlihazırda tüm yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduruyor ve Mısır’ı fiilen bir diktatör gibi yönetiyor. Kurucu Meclis, bir yandan Şeriat’a atıflar içeren bir yandan da 1971 anayasasının otoriteryan niteliğini muhafaza eden bir anayasa taslağı hazırlamış bulunan İslamcıların, Müslüman Kardeşler ve Selefî Nur Partisi ile Asalet Partisi’nin hâkimiyeti altında.
Seküler burjuva partileri ise anayasa taslağı hazırlama aşamasında ve Kurucu Meclis’in yeniden biçimlendirilmesi hususunda daha fazla rol sahibi olmak istiyor. Bugün Yüksek İdare Mahkemesi meclisin ve anayasa taslağının geçerliliği ile açılmış olan bir dizi davanın yürütülmesi hususunda baskın olacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor.
Sahte sol ile Müslüman Kardeşler arasındaki diğer bir çatışma alanı da bağımsız sendikalar ile Mısır Sendika Federasyonu üzerinden dönen tartışma. Yüksek Silâhlı Kuvvetler Konseyi gibi Müslüman Kardeşler ilk başta, işçi sınıfının mücadelelerini kontrol altına alacak yeni bir mekanizma olarak, Mısır’da bağımsız sendikaları kabul edeceğine ilişkin bir işaret vermişti. Ancak son birkaç ay içinde hareket, sahte sol gruplar ve bağımsız sendikalarla herhangi bir uzlaşma içine girmeyeceğini ortaya koydu.
Mısır Sendika Federasyonu yürütme kurulunun başında bulunan İşgücü Bakanı Halid Ezheri eski sendika aygıtını savunuyor ve sahte solun inşa etmek istediği yeni “bağımsız” sendika bürokrasisine karşı çıkıyor. Geçen Çarşamba günü bakan, bağımsız sendikaların önerdiği yeni sendika yasasının yürürlüğe girmesini engelledi ve sadece Nasır döneminde sendikal hareketi kısıtlayan 1976 tarihli 35. Madde’yi tadil etmekle yetindi.
Son birkaç ay içerisinde İslamcılar, işçi grevlerini ve eylemlerini mütemadiyen ezip durdular. Bağımsız sendikaların üyeleri de Mursi’nin güvenlik güçlerinin saldırılarına ve soruşturmalarına maruz kaldılar.
Ancak bağımsız sendikalar ve sahte sol, Mısır’da yeni tesis edilen otoriteryan rejime karşı mücadele etme konusunda herhangi bir perspektife sahip bulunmuyor. Bu kesimin genel perspektifi, Mursi rejimine karşı ikinci bir devrim için işçi sınıfını seferber etmek ve sosyalizm için dövüşen bir işçi hükümeti kurmak değil. Bunların esas korkusu İslamcı bir diktatörlük değil, aksine kitlesel işçi sınıfı mücadelelerinin yeniden zuhur etmesi. Bunların perspektifi, İslamcıları Mısır’da yeniden cilâlanmış kapitalist bir rejimin tesisi noktasında İslamcıları ikna etmekten ibaret.
Ezheri’nin kararı ardından Sendikalar ve İşçi Hizmetleri Merkezi kendi rollerini kabul etmesi için Mursi’ye yalvaran ve onu muhtemel sonuçları konusunda uyaran bir bildiri kaleme aldı.
Bildiride şu cümlelere yer veriliyor: “Devrimin öğrettiği o zor dersi, her zaman asla devrilmeyeceğine inanmış kibirli memurlar da öğrenmeli. Devrim Mısır toplumundaki dengesiz koşulların mantıkî bir sonucuydu ki bu koşullar milyonlarca Mısırlıyı hiçbir şeyin değişmeyeceğine dönük inanca tepki göstermeye itmişti. Maalesef aynı milyonlar hâlâ öfkeli ve dökülen onca kandan sonra hâlâ kendi haklarını istiyorlar.”
Sendikalar ve İşçi Hizmetleri Merkezi, Amerikan Emek Federasyonu ve Sınaî Örgütler Kongresi’nin (AFL-CIO) desteklediği bir kuruluş ve aynı zamanda Devrimci Sosyalistler, 6 Nisan Hareketi ve diğer sahte sol gruplar gibi Washington ile sıkı ilişkilere sahip. Ancak bugün itibarıyla Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ı devirmek için bir vekâlet savaşı veren ve İran’a saldırmaya hazırlanan ABD emperyalizmi, kendi bölgesel çıkarlarını koruma noktasında, esas olarak Sünni İslamcılara sırtını yaslamaya karar vermiş gibi görünüyor.
Dün New York Times’ta çıkan makalesinde Roger Cohen, “Başkan Obama liderliğindeki ABD dış politikasında yaşanan oldukça radikal değişim”e övgüler düzüyor. Cohen’e göre, ABD’nin “Ortadoğu’daki politik İslam’ın aşırı uç kesimleriyle ilişki içinde olmaya dayalı siyaseti oldukça faydalı ve üstelik bu model daha da genişletilmeli.”
Johannes Stern
Devamını oku ...

Hegemonya, Neoliberal Vizyon ve Suriye

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nde “kıdemli uzman” ve Türkiye masası şefi olarak çalışan Soner Çağaptay, 11 Ekim’de New York Times’a şunları yazıyor:
“Türkiye Suriye’deki hedefleri vurmalı, böylelikle oluşan boşluk Özgür Suriye Ordusu tarafından doldurulmalı, bu saldırıya Suriye’deki Kürd militanlarına yönelik saldırılar eşlik etmeli, sınırda durum giderek kötüleşecek olursa, yetmişlerde Kıbrıs’ta yapıldığı gibi, krizi kontrol altına almak için sınırlı bir işgal hareketine girişmeli.”
Bu Amerikan ajanına göre, Türkiye hem durumu daha da kötüleştirecek her şeyi yapmalı, hem de Kürdlere saldırmalı ve sonuçta da işgal için gerekli zemini hazırlamalı, tıpkı Kıbrıs’ta yaptığı gibi.
Bu saldırının diğer tarafına da çekidüzen vermek gerek: Kıbrıs’ta Rum ve Türk tarafındaki sol, sendikal liderliğin her iki tarafın kontrgerillası tarafından katledilmesi ve Denktaş’ın tek lider kılınması gibi, benzer bir sürecin Suriye için de devreye sokulması lâzım. Yani bu, Kafkaslar’dan veya Türkiye’den gelen mücahidlerin cenazeleri daha çok kılınacak, demektir.
Bu amaçla, 4 Kasım’da, ABD seçimlerinden iki gün önce Katar’da Türkiye’nin içinde olduğu dört ülke konferans yapacağını ilân etti. Esas dert, Suriye muhalefeti içinde de süren bir tartışma olarak, belirli bir liderliğin seçilip belirlenmesi ve silâh açısından desteklenmesi. Suriye muhalefeti içinde liderliğin İhvan’a geçmesi konusunda ya da İhvan’ın liderliğin kolektif ve tek bir nitelik kazanması noktasında engel teşkil ettiği hususunda ciddi itirazlara tanık olunuyor.
Bu noktada Suriye devletine, görünen o ki, bir tür ateşkes dayatması yapılacak ve bu fırsattan bir biçimde istifade edilecek. Türkiye’nin ateşlediği toplar bu fırsatların oluşumu için. Zaten NATO sekreteri Rasmussen de ifadesinde, “güneydoğu sınırımızdaki durumla ilgili olarak, Türkiye’nin muhafazası noktasında, gerekli adımları attık.” diyor. Sınır NATO’nun sınırı, top tüfek NATO’nun topu tüfeği. Kimse başlayan halk hareketinin önce savunma birlikleri sonra da iç savaş örgütlenmesi aşamasına geçişinde dış müdahalenin ne ağırlıkta olduğunu tartmıyor. Evet, Nasrallah, Julian Assange ile yaptığı mülâkatta, “biz muhalefetle görüşmek istedik ama onlar görüşmedi” diyor ama bu muhalefete bir tür Suriye devleti dostu ya da ajanı (faili) olarak yaklaşılırsa alınacak cevap bu olacaktı. Oysa bir devlet değil de İsrail’i dize getirmiş bir "direniş ocağı" olarak el uzatılmış olsa idi, söz konusu dış müdahalenin de pek fazla şansı yoktu. Bu açıdan İran’dan Hizbullah’a uzanan hattı müdafaa edenlerin temel yanılgısı, müdafaa hattını devlet lehine ve devletten tarafa çekiyor olmaları. Bu da onların tabanda, zeminde, halk katında olup bitenleri anlamamaya itiyor ve içi geçmiş komplo teorilerine teslim olunuyor. Ama öte yandan oluşan güçler ilişkisi içinde Hamas’ın direniş ocağı olduğunu unutup gene devletlû katta at koşturabileceğini zannetmesi ve Erdoğan’ı “ümmetin lideri” olarak kucaklaması da hatalı. O Erdoğan, eski bakanı Abdullatif Şener’in ifadesiyle, İsrail’in Hamas’ı kontrol altına alınması için kendisine yapılan teklifi kabul edip Hamas lideriyle Ankara’da görüşen kişi aynı zamanda. Ayrıca Erdoğan’ın “Mühimmat”ın ne demek olduğunu öğrenmek için sözlüğe bakmasına gerek yok, Gazze işgali öncesi ve sonrasında İsrail’e verdiklerine baksın, yeter.
Özellikle on yıl içinde devletle organik ve örtülü ödenekten beslenen ilişkiler geliştirmiş bazı İslamî kesimler daha hâlâ Suriye’de katledilen "insanların masumiyeti" perdesi arkasına sığınıp savaş borazanlığı yapıyorlar. Kendi saflarında ölenleri "insan", diğer tarafın askerlerini "hayvan" olarak sunuyorlar. Bunun için gerekli argümanları, halkların direniş hareketlerini bastırmak için günbegün geliştirilen kontrgerilla tamimnamelerinden öğreniyorlar. “Fatih'te ölen kapitalistin cenazesini fazla fazla kıldık, Emevi Camii’nde namaz kılsak n’olur?” diye sormuyorlar. Bu yönde eleştirileri savuşturmak için, yalandan, Adana’da, İncirlik yerine, bir park ziyaretinde bulunuyorlar ama aslolarak “Esed”e saldırıyorlar. 16 yaşındaki bir mücahidin kanını tağut rejimlerinin sunağında akıttıklarını görmüyorlar, gıyabî cenaze namazları ile vicdan arındırmaya çalışıyorlar. Tümüyle muhaliflerin kontrolünde olan bir kasabaya yapılan bombardıman sonucu ölenleri “masum insanlar kırımdan geçirildi” şeklinde verirken, muhalifler Şam’da günlerce uğraşıp altta kazdıkları tüneller vasıtasıyla bir hastaneyi havaya uçurduğunda ağızlardan yalandan başka bir şey dökülmüyor. İran’daki depremde ölmüş bir bebeğin cesedini bu amaçla istismar edebiliyorlar. Tabanlarını “din elden gidiyor” türünden mahalle imamlarına yakışan provokatif yaygaralarla “güdebilecek”lerini zannediyorlar. Mahalle imamı bu yaygarası ile en fazla, mahalledeki en dinsizi, zaniyi, fesadı ve hırsızı seferber edebiliyor. Cumhuriyet tarihinde “zina” sadece bu “Ak” dönemde suç olmaktan çıkma imkânı buluyor.
TKP’nin kurucu isimlerinden biri olan Ethem Nejat, diğer birçok isim gibi, ilk dönem Türkçülük akımı içerisinde. Osmanlı’nın dağıldığı momentte bu kesim kurtuluş reçetesinin başına milleti yazıyor. İslamcılık da bu minvalde reçetelendiriliyor. Özünde İslamcılık “dindar milliyetçilik”, Türkçülük ise “laik dindarlık” şeklinde tezahür ediyor. Tüm yeryüzünde “Rusya’da işçiler-köylüler iktidarı almış” haberlerinin gündelik sohbetleri bile ele geçirdiği momentte, bu iki kesim bir tarafını yitiriyor ve kopan bu taraf “birbirinizi şuralarla yönetiniz” ayetine atıfla ve “Sovyet” sözcüğünü “şura” olarak çevirerek safını belirliyor. Sovyetler, çoğu zaman duruma göre, eksiklikler ve yanlışlıklarla dolu genel bir politik yaklaşımla ele alıyor bu kesimi. İsrail’in kurulması ve 1967’de yıkılmayacağını ispatlaması gibi momentlerde bu siyasette ciddi kırılmalar yaşanıyor.
Gelelim bugüne. Bugün Suriye “sosyalist-milliyetçi” bir devlet olarak anlatılıyor. Kemalizmle ilişkilendiriliyor. Bu da gösteriyor ki esas olarak İslamî kesimin, son dönem tarih danışmanı Mustafa Armağan’da dile geldiği gibi, kemalizmle esasta bir alıp veremediği yok. O, sadece aslında fazla “solcu”ymuş gibi görünen yerleri törpülemek derdinde. Yani bugün medyada, akademyada kemalizmle ilişkili eleştirilerde dert Kemalizm değil, soldur, sosyalizmdir. Zira bugün galebe çalan İslam, cedidizm, Kafkas Müslümanlığı ya da Müslüman Halklar Komiserliği, Yeşilordu gibi kavşaklardan geçip Roger Garaudy’ye gelen ve Afgan işgali ile kesilen hattın İslam’ı değil, İngiliz-Amerikan siyasetinin özü ve biçimi teşkil ettiği “komünizmle mücadele dernekleri”nin İslam’ı. Bu kanaldan beslenen İslamcılar yediği ekmeğin hakkını veriyorlar, o kadar. Yapılan İslamcılık değil, dolayısıyla İslamcılık eleştirilerinin bir önemi de yok. (Bu açıdan bugün “kapitalizmle mücadele dernekleri” şiarının Müslüman cenahta dillendirilmesi tarihsel açıdan manidar; toplumsal açıdan manidar olup olmadığı ise tartışmalı.)
Bugün “Suriye’de Sol Koalisyon” denilen, ismi var cismi yok bir oluşum, gene de önemli tespitlerde bulunuyor. Bölgedeki gelişmelerin şu veya bu biçimde içinde olunması öntespitiyle, batı kaynaklı, troçkizan bu eğilim, esas olarak bir tür şiddet eleştirisi yapıyor. Bireysel ya da kitlesel her türden şiddete karşı olan bu eğilim, Troçki’nin komünist şiddete ilişkin tespitlerinden ve Kızıl Ordu inşacılığından habersiz bir biçimde, İngiltere ve ABD’de teşkil edilmiş bir ideolojik akım. Bu akım, Suriye’de ve diğer yerlerde bir tür Truva Atı misyonu görmek istiyor. Sovyetler’i ve de İran’ı devrimden saymadığı için Suriye ve bölgeye küfesindeki çürük yumurtalarla saldırıyor. Bu kesimin Mısır’daki kolu “Mursi’ye değil orduya karşı mücadele etmek gerek” derken Mursi yandaşları tarafından Tahrir’de dayak yiyor. “Yüksek siyaset” zamanla alçalıyor ve burjuva siyasetinin yedeğine düşüyor. Önemli tespitse şu: silâhlı güçler halk desteğinden kopuk ve bu anlamda bir iktidar mücadelesi içinde değiller. Bu eleştiri dikkate alınmalı.
Bir başka hatırlatma: 1966-1970 döneminde Suriye’nin başındaki isim, Salah Cedid, Filistinlilere iltica hakkı verince Savunma Bakanı Hafız Esad bu öneriye itiraz ediyor. Bu dönemde Esad kliği dönemin Sovyetler-Çin gerilimini de istismar ederek bir oyun oynuyor ve Sovyetler’den silâh alınmasını isteyen Cedid’e karşı çıkıp devletin yönünü Çin’e çeviriyor, sonrasında da özellikle toprak reformu konusunda önemli adımlar atma arifesindeki Cedid tasfiye ediliyor. Köylülük-Çin, Silâh-Sovyetler kapışmasında Baas iktidarı kırılıyor. Aynı dönemde Mısır’da da Nasır’dan Enver Sedat’a geçiş yaşanıyor. Bugün Mursi’nin Mısır’da “Müslüman Enver” olarak anıldığı söyleniyor.
Bugünün İslamcıları, aslında Esad’ı değil, temsilî anlamda, Cedid’i ve tüm kalıntılarını silmek istiyor. Mısır bağlamında “elli yıllık dikta sonunda gitti” deyip tarihi silmekle övündüklerinde, geçmişte cereyan etmiş, Mısır’daki darbede İhvan’ın katkısını ve yükseliş imkânlarını da silmiş oluyor. Hasan Benna’nın torunu Tarık Ramazan “İslamî Tecdid” ile ilgili kitabında İhvan’ı “İslamî kurtuluş teolojisi” olarak nitelerken, bugün İhvancılar ve onun yerli yüzleri, hangi düzeyde olursa olsun, “İslamî kurtuluş teolojisi” olma imkânlarını sıfırlamaya çalışıyorlar. Ama İslamcıların önemli bir bölümü Allah’a dönük imanlarını Allah’ın bizatihi kendisi zannedip bu imanın mevcut iktisattan, siyasetten ve uluslararası ilişkilerden arî ya da yüce olduğunu zannediyorlar. Eleştirene de “Allah’sız” etiketi yapıştırıyorlar. Allah’a imanın ve İslam’ın ancak ve ancak kendi varlıkları ile yaşayabileceğine ve var olabileceğine iman etmenin daha tehlikeli olduğunu görmüyorlar. Beddiüzaman’ın dediği gibi, “her ismi Muhammed olanın, kendisini peygamber zannettiği” bir devirde, suyun başı neyi emrediyorsa, o yapılıyor.
Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de esas olarak Amerikan hegemonyasını kabullenme ve neoliberal vizyona tabi olma eğilimi mevcutken, söz konusu devrimler ve ayaklanmalar yaşanıyor. Yani aslında devrimler de ayaklanmalar da ilgili hegemonyanın kabulü ve neoliberal vizyona tabiyetin, rantın gene bir avuç elitin elinde hapis kalmasını istemeyenlerin bir muradı, iradesi olarak şekilleniyor. Fukara Müslüman Arap halkları, içlerindeki ajanları vasıtasıyla, bu iradeye teslim ediliyorlar ve rant paylaşımına ortak edilecekleri yalanına kanıyorlar. (Yıllar önce Şam'da Arapça öğrenimi için bulunan bir arkadaş, ilk kez ülkeye bankamatik geldiğinde insanların ne çok sevindiklerini anlatıyordu. Bugünse o bankamatikler iktidarını tankla tüfekle sağlamlaştırmak zorunda kalıyor.) Yani hegemonyanın kabulü ve neoliberal vizyona tabi olma süreci iki kol çıkartıyor, biri "eski elitlerle devam edelim" diyor, diğeri de diyor ki, “hayır ben de pay istiyorum”. İkincisi fukara halkın eline silâh verip diğer kliğe savaş açıyor. Halkın kendi güç imkânlarını, mevzilerini oluşturmasına içeriden ve dışarıdan izin verilmiyor ve imkânlardan/mevzilerden mahrum kalan halk, efendilerin imkânlarına ve mevzilerine tutunuyor. “Halk”tan kasıt, politik düzeyde, hegemonya ve neoliberal vizyona, doğrudan ya da dolaylı olarak, adını bu şekilde koysun ya da koymasın, itiraz edenlerin kolektif mevzisi oluyor. Yoksa soyut bir halk tapınıcılığından ya da ucuz popülizm edebiyatından asla bahsedilmiyor. “Che’nin de sakalı vardı” deyip her görülen sakallıya “dede” diye sarılınmıyor, her görülen sakallı “cihadist, yobaz” diye etiketlenip batılı liberal dünyaya ram olunmuyor. Sonuçta Suriye'de özellikle iktisadî planda, belkemiği Sünniler iken, devleti "Alevî diktatörlüğü" diye etiketleyip hedefe yerleştirmenin arkasında bir kasıt aranmak zorunda. Türkiye'nin meseleyi bir isim ve kişi olarak Esad'a indirgeyip "o gitsin, Sünni bir yardımcısı gelsin" demesi meseleyi özetliyor. Taht kalıyor, post duruyor, o tahta ve posta karşı kıyam etmiş halk kırıldıktan sonra, geriye sadece yeni bir kukla yerleştirmek kalıyor.
Mesele, Sovyetler ya da İran Devrimi de değil. Mesele, bu devrimlerin bu türden karşı-devrimci iradelere karşı halkların özgür iradelerini tarihin ve toplumun ortak sofrasına açabilmiş olmaları. Ömer Bkerati ve diğer mücahidler bu iradenin elbette ki dışında değiller ama şahıs olarak ortaya koydukları irade bu iradenin dışındadır. Özünde kafa karışıklığının sebebi de buradadır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Suriye’de Sol Koalisyon


Suriye: Silâhlı Hareketin Kaosu ve Suriye Devriminin Örgütlenmesi
Aylarca süren barışçıl mücadelenin ardından silâhın Suriye devrimine takdimi ne bir ânda gerçekleşti ne de basit anlamda duygusal bir tepkinin ürünüydü. Ta başlangıcından beri devrimi silâhlandırma çağrısı yapan ve şiddeti savunan kimi hizipler mevcuttu. Ancak kesin olan şu ki devlet Ağustos 2011’de Suriye’deki halkı katletme ve aşağılama taktiklerini benimsedi, Suriye ordusunu Temmuz 2011 sonu itibarıyla kendi halkıyla savaşa soktu ve tümüyle barışçıl harekete inanan ama zamanla fikrini değiştiren gençlik devletin artan şiddeti karşısında harekete geçti.
Dolayısıyla bu önemli adımdan korkmaya ya da barışçıl gösterilerden vazgeçilmesi karşısında hayıflanmaya hiç gerek yok. Bu hususun tartışılacak bir yanı da bulunmuyor. Bizler sıradan insanların barışçıl ve kendiliğinden seyreden gösterilerinden devrimin mevcut aşamasına, yani tüm yöntemlere başvurmayı gerektiren aşamaya geçmiş bulunuyoruz. Bu aşamada gösteri yapmak ve savaşmak el ele ilerliyor. Söz konusu aşamaya geçmiş olmamız sebebiyle, devrim, tüm unsurları örgütleme ve geçmiş derslerden bir şeyler öğrenme yoluyla, planlanmaya muhtaç olduğundan, bir biçimde mevcut sorunların incelenmesi gerekmektedir.
Burada hassas kimi konuların ele alınması zorunludur. İlk konu, silâhlı mücadelenin nasıl örgütleneceğidir (grupların birbirlerine bağlanması ve bu mücadeleyi geliştirecek açık bir dizi stratejinin belirlenmesi). İkinci konu, silâhlı mücadele ile halk mücadelesinin koordine edilmesidir. Bu başlık, özellikle silâhlı mücadelenin tüm dikkatleri üzerine çekmiş olması ve halk gösterilerini marjinalleştirmesi sebebiyle, önemlidir. Üçüncü konu ise bizlerin devletin artık kontrol edemediği özgür alanları örgütlemeye ve buraları kontrol altında tutmaya muhtaç oluşumuzdur.
Suriye’de silâhlı mücadele fiiliyatta kendilerine “Özgür Ordu” adını veren, birbirinden ayrı gruplardan müteşekkildir (bu tehlikeli bir durumdur zira “Özgür Ordu” ifadesi herkesin kullanabileceği belirsiz bir ifadedir.). Söz konusu grupların bazıları Suriye ordusundan kaçanlardan ibarettir (ana omurgayı bunlar teşkil etmektedir.) bazıları mezhepçidir, ekseriyeti meydana getiren geri kalan kısım ise silâh kullanma tecrübesi bulunmayan, bu nedenle sürekli savunmada kalan, saldırdıkları vakit çokça hata yapan sıradan insanlardan oluşan gruplardır. Bu gruba mensup insanlar birçok hata yapmış ama bu hatalardan dersler çıkartmamışlardır. Temel hataları, meskûn mahalleri üs edinmeleri ve rejim güçleri saldırıp kendilerini yok edene dek oralarda kalmalarıdır. Bu hatanın söz konusu yerlerdeki halk hareketi üzerinde oldukça olumsuz bir etkisi olmakta ve kimi yerlerde hareketi akamete uğratmaktadır. Rejim güçlerinin gücünü dikkate almaksızın “kurtarılmış” alanlardan söz etmek mücadeleyi geliştirmekten çok sekteye uğratmak anlamına gelmektedir. Bugün önemli olan, hassas merkezlere, kontrol altındaki şehirlere giden yollar üzerinde bulunan ordu güçlerine ve füzelerle topların yerleştirildiği noktalara dönük saldırılara odaklanmaktır.
Bu savaşçıların önemli bir bölümü devrimin başlangıcında yapılan gösterilerde yer almış, aşağı yukarı aynı yaşlarda olan genç insanlardır. Söz konusu gençler bugün yeterli bir eğitimden yoksun olarak savaşmakta, ellerinde ise ya askerî depolardan temin ettikleri ya da yüksek fiyatlara silâh tüccarlarından satın aldıkları hafif silâhlar bulunmaktadır. Bunlar bu savaşı kazanmak için daha iyi silâhlar temin edemeyecektir çünkü bu silâhları kendilerine verenler yaşanan savaşın hiç bitmemesini istemektedir. Dolayısıyla söz konusu gruplar süreç içinde bir orduya dönüşememekte ve rejim güçleri ile rekabet edememektedirler. Bu grupların uzun süre meskûn mahallerin merkezlerine yerleşmemeleri zorunludur. Sokak savaşı merkezde olma siyasetini dinamik bir siyasetle ikame eder ve her daim hareket içinde olmayı, ilkin ordu güçlerinin saldırmasını beklemek yerine, güvenlik ve ordu merkezlerine ani saldırılar tertiplenmesini emreder.
Bu da tüm askerî becerilerini kullanan rejime karşı gelişkin bir askerî stratejiyi gerektirir. Bu noktada gruplar ve bu grupların faaliyetlerinin koordinasyon içinde olmaları zorunludur. Ayrıca söz konusu grupların birlik olmalarını sağlayacak, onların faaliyetleri ve halkla ilişkilerini kontrol edecek belirli kurallara ve yasalara sahip bir yapının teşkil edilmesi gerekmektedir. Dahası halka hatta ordu içinde olup insan öldürmeyen belli kesimlere karşı savaş yürüten “şebbiha” ve ordu subaylarına dönük eylemler gerçekleştirmek de gerekecektir.
Devrimi, yaptıkları askerî ya da mezhepsel aptalca hatalardan korumak için aşırı dinî grupları bir kenara itmekten korkmamalıyız. Onlarla çatışma içine girmekten çekinmemeliyiz, zira onların sonrasında daha da güçlü olmalarını beklemek yerine onlardan kurtulmak daha hayırlı olacaktır. Bugün “Özgür Suriye Ordusu’nun görevlerinden biri de Suriye rejimini destekleyen ya da sessiz kalan “azınlıklar”ı korumak, onları aşırı grupların saldırılarına karşı müdafaa etmektir. Bu grupların bazıları “azınlıklar”a karşı bu türden suçlar işlemek amacıyla kurulmuşlardır. Suriye halkının bir parçası olan azınlık grupları ya sessiz kalmakta, mücadeleye girme konusunda tereddüt etmekte ya Suriye rejiminden korkmakta ya da Suriye muhalefetine ait bazı ifadelerden memnun olmamakta, hatta Körfez medyası ile onun arkasındaki güçlerden çekinmektedir. Bazı hiziplerin devrim şemsiyesi altında mezhepçi bir oyun içine girmelerine izin vermek hayli tehlikelidir. Bu yaklaşım söz konusu halk kesimleri arasında daha fazla korkuya yol açacak ve rejimin en az korkulacak seçenek olduğu konusunda onları ikna edecektir. Bugün ihtiyacımız olan, bu yaklaşımın tam zıddıdır, bizlerin devrimin sahibinin (söz konusu kesimleri de içerecek biçimde) tüm halk olduğunu göstermemiz ve polis artık halkı koruyamadığından, ortaya çıkan çetelerin belirli alanları kontrol altına almasına imkân verecek belirli bir durumun yaşanması sebebiyle, halkın güvenliğini sağlamamız ve ülkedeki kamu kurumlarını korumamız gerekmektedir.
Bize gereken askerî strateji, halkı ve onun faaliyetlerini destekleyen bir stratejidir. Halk hareketi bu devrimin en güçlü aracı olması sebebiyle, bizim bu hareketi tanımamız zorunludur. Rejimin başına devrimcilerin elindeki silâhların açacağı belâların katbekat fazlasını açacak olan halk hareketi olmaksızın devrim muzaffer olamayacaktır. Devrimci silâhlı hareketin kudreti halk hareketine bağlıdır ve silâhlı hareket halk hareketini onun dayandığı meskûn mahallerin merkezine kaymak suretiyle mahvetmemelidir. Söz konusu muhtemel gelişme kaçınılmaz olarak ilgili mahallerin yıkımına yol açacaktır. Zira bu mahallerin müdafaası imkânsızdır, çatışma gösteriler tertipleyen halkın buralardan göç etmelerine neden olmaktadır ve bu mahaller yardım gerektiren birer yük hâlini almakta, devrimdeki ana unsur olamamaktadır.
Strateji, ülkenin her noktasında mevcut olan koordinasyon komitelerinin devrim süresince edindikleri deneyim ışığında, yeniden örgütlenmesini ve böylelikle halk hareketinin motive edilmesini gerektirir. Bu komiteler, gösterilerin ne vakit ve ne şekilde tertip edileceğine, bu gösterilere katılan insanların talepleriyle devrimin hedeflerini yansıtan sloganların neler olacağına karar vermek için mevcut verili durumu incelemelidirler. Ayrıca söz konusu komitelerin uluslararası topluma bel bağlamaktan kaçınmak ve bunun yerine ülke içindeki harekete odaklamak için temel bazı politikalar belirlemesi gerekmektedir.
Bizlerin rejimin artık herhangi bir otoritesinin mevcut olmadığı alanları kontrol etmeye hazırlanmamız zorunludur (burada yukarıda da ifade edildiği üzere, ilgili alanların kurtarılmasından bahsedilmiyor.). Bizlerin, halka günlük iaşesini temin etme ve güvenliği sağlama noktasında alternatif bir otorite oluşturmak suretiyle mevcut görevlerimizi ifa etmemiz gerekmektedir.
Bunu başarabilmemiz için bizim yerel komiteler ve silâhlı gruplardan gelen gerçek bir liderliğe ihtiyacımız vardır. Ayrıca hizipler arasındaki ilişkileri organize edebilecek diğer toplumsal yapılar da genel politikaların oluşumuna katkı sunabilmeli ve kendi hedeflerine ulaşma noktasında çalışma yürüterek devrimi temsil edebilmelidirler.
Sonuç olarak devrimin hedefleri ve politikaları bugün itibarıyla, yani devrimin tüm güçlüklerinin tecrübe edilmesi ardından, netleştirilmelidir. Devrim için yürütülen çalışmamızın organize edilmesi ve rejimin günbegün çöküşü ile birlikte alternatif bir otorite oluşturmaya hazırlanmamız hayli önem arz etmektedir. Rejim son bir çaba ortaya koyabilir ama tüm eski çabaları gibi bu da başarısız olacaktır. Bu sebeple artık kendiliğinden bir seyir içinde olmanın anlamı yoktur. Artık kafa karışıklığının ne yeri ne zamanıdır. Saf anlamda askerî bir çözüm elde etmeyi unutmamız ve “kurtarılmış şehirler” fikrinin işe yaramadığını anlamamız gerekmektedir. Suriye Libya değildir, olmayacaktır. Rejim güçlerini felç etmek ve rejimin askerî lojistiğini bozguna uğratmak amacıyla yürütülen silâhlı hareketin desteği ile, bizim kendimizi halk hareketimize adamız gerekmektedir.
Şimdiye dek hayli ilerleme kaydetmiş durumdayız. Rejim artık savaşın güçlü tarafı değil, bu nedenle bizler bu avantajı kullanıp devrimi ileri taşımak için kendimizi örgütlemeye mecburuz.
Yassari,
Sayı: 11
Suriye’de Sol Koalisyon

2012 Eylül ortaları
Devamını oku ...