Ak Parti Kongresi

Ak Parti, milletin devlete kul edilmesini ifade eder.
Erdoğan’ın onca reklâmı yapılan “manifesto”su boş çıkmış, bir gaz cümle ile efendilerin hizmetindeki devlete milletin tabi ve kul edilmesine dönük bir çağrı içeriği kazanmıştır.
Bu noktada devlet, kul edemediği Kürd’ü teslimiyete çağırmaktadır.
Devlete “hizmetkâr” olanlar, Kürd düşmanlığını ve istikrar edebiyatını ülke ve bölgeye dayatmaktadır.
“Dünyanın dört bir yanındaki şehitler”le ilgili ifadeler, emperyalizme dönük teslimiyetin bir ifadesidir, emperyal efendilere verilen hizmetin teyididir. Bu hizmetkârlık dâhilinde “Alparslan’dan bugüne uzanan medeniyet” vurgusu ile İslam dairesinden “çıkılıp” milliyetçi bir yönelimin içine girildiği görülmektedir. Bu milliyetçilik, bölgede başka kimseye millî olma hakkı tanımamak anlamına gelir.
Millet ise fetihten ve yağmadan istifade etmeye çağrılmakta, oyalanmakta ve kandırılmaktadır. Bu uşaklığın yansıması üzerinden “seninle benim aramda büyük fark var” diyen Numan Kurtulmuş farkın hiçbir vakit olmadığını, yalan söylediğini kabul etmiştir.
Bir ajan-devlet olarak Türkiye, Ak Parti şahsında bölgenin köleleştirilmesinde oynadığı rolü bu kongreyle cümle âleme bildirmiştir. “Manifesto” dedikleri, bunun tezahürüdür.
Kongre, Ak Parti’nin neden iktidar olduğunu izah eden Kürd düşmanlığı ve istikrar/büyüme yalanının tüm güçler kullanılarak, “yeni” kadrolarla sürdürüleceği konusunda sahiplerine/efendilere verilmiş bir sözden başka bir şey değildir.
iştirakî
Devamını oku ...

Neşet Ertaş'a Rahmetle ve Hürmetle

Neşet Ertaş’ın cenaze töreninde Tayyip Erdoğan, o nutkundan sonra, Neşet Ertaş’ın na’şını dükkândan mal çalıp kaçırır gibi götürüyor, onu kendince mülk ediniyor.
Devlet, bir âşığı defnediyorsa, aşk ölüyor.
Bin yıldır Müslüman, yüz yıldır Türk sayılmayan bir Abdal, bu toprakları efendilerin kıldığı için göklere çıkartılıyor.
Tayyip, cenazede tabutu öyle bir kaldırıyor ki havaya, kimse ortak olsun istemiyor o mülke.
Bir Garib, ancak efendilerin mülküne hizmetkâr olduğu surette değer kazanabiliyor.
Birileri, ikbal ve rant için, bir Gönül’ü “yerli mal”a dönüştürüp satmak istiyor, birileri de bu esareti iktidarına payanda kılıyor.
O Garib, dünyayı değil ama cigarayla ciğerini yakıyor, gene de Tayyip efendinin suratına tokadı indirip, o cigaranın dumanında sınıfsal ayrımı dile döküyor.
O, bozkırın mazlumları arasında gönül yolu açıyor, onların “başka hayat” iradesini boz bir atın yelesine bağlıyor, bozlak olup ağlıyor.
O, hayatın muştusu misali, kimi vakit düğün olup gülüyor.
O, halkın ortakçı diliyle dilleniyor. Ortak bir hayata çağırıyor.
Ait değil, sahip olmak isteyenler, dünyanın rengine kananlar, turaba, turabın renklerine zulmediyorlar.
Ol turab, Garib’in bedeniyle kıyama ses veriyor.
iştirakî
Devamını oku ...

Şiddet ve Terör

Trafik kazası geçiren annesinin durumunu öğrenmek isteyen genç buna mani olan polise yumruk sallıyor. Yumruktan önce polis, “benimle babanın oğluymuşum gibi konuşamazsın” diyerek had bildiriyor. “Ben devletim, sus” diyor. Esasında polis, o gençle, “babasının oğlu” düzeyinde, belli bir yakınlık içerisinde olamadığı için yiyor o yumruğu.
Aslında her şiddette “başka bir hayat” iradesi saklı. Şiddet uygulayan, mevcut hayatın akışına karşı çıkıyor ve “yeter” demiş oluyor. Her şiddette o şiddeti sergileyen imha edilse ya da sindirilse bile, “başka hayat”a dönük kolektif irade varlığını dipten derinden sürdürüyor.
Yumruğu yiyen polis, o iradenin gözünü kör etmek, nefesini kesmek için gaz sıkıyor. Bu gazın Filistinlilere karşı kullanılmak üzere İsrailliler tarafından icat edildiği söyleniyor. Her saldırısında polis İsrailli, eylemci Filistinli oluyor. Hammaddesinin “yeşilbiber” olduğunu zanneden bir içişleri bakanının adamı olarak polis, kendi yüce konumu için hayırlı bir iş yaptığını zannediyor ama kolektif irade daha fazla çatlak bulup daha geniş bir alana sızma imkânı buluyor. Devlet bugünü kurtarırken, geleceğini kaybediyor.
Zihinlerde net, tok, geriye dönüşsüz bir ayrım yapmak lâzım: gencin öfkeli iradesini ezmek, “yıldırı” kelimesiyle karşılanan, “terör” kavramı ile tanımlanmak zorunda. Gencin yumruğu ise “şiddet” denilen kelimeye denk düşüyor. Zira gaz ya da sıvı hâldeki irade, kelimenin Arapça anlamına atıfla, sertleşiyor, katılaşıyor. Kavramların yer değiştirmesinde bir kasıt aramak lâzım bu anlamda.
Sevan Nişanyan’a göre, "şiddet" kelimesi (şedde, şedid, bu kökten) İngilizcedeki “violence” kelimesini Cumhuriyet sonrasında karşılamaya başlıyor. Cumhuriyet döneminde sertleşen, katılaşan, gerilen nedir? Neden bu kelime Cumhuriyet sonrasında politik bir içerik kazanıyor? Terör varsa şiddet var; o hâlde cumhuriyet denilen şey, kimlerin terörü?
“Terör” kelimesinin Fransız Devrimi’nden beri devletin uyguladığı baskı ve zulmü anlattığı biliniyor. Dolayısıyla bu kelimenin kendisini Fransız Devrimi ile tanımlı kılan Cumhuriyet ile birlikte gerilen, sertleşen halk dinamiklerinin ve bunların örgütlerinin uyguladığı şiddeti tanımlamak için kullanılması manidar hâle geliyor. Devlet, basit bir ideolojik hamle ile, kendisini mazlumiyet ve mağduriyet kisvesi içine sokabilmek için, bunların devlete özgü bir terör uyguladığını iddia ederek, toplumda destek bulacağını zannediyor. 37-38’de Dersim’e giden askerî birlikler bu devlete özgü terörü bastırmak için hamle yapıyor, dolayısıyla mazlumların tüm iradeleri hep başka devletlerin elindeymiş gibi bir yalan sürekli gündemde tutuluyor. Yani “mazlum devlet” zalim başka devletlere karşı içindeki “hainler”i ve bu hainlerin sözkonusu devletlerin terörünü somutlayan pratiğini ezmiş oluyor. Devlet bu sayede hem kendi ihanetini hem de terörünü gizlemiş oluyor.
“Dış düşmanlar” yalanı bu noktada gayet işlevsel. Bir taşla iki kuş vuruluyor ve hem mazlumların iradesi küçümseniyor hem de onların şiddetine karşı daha fazla güç uygulanması için gerekli zemin teşkil edilmiş oluyor.
Koalisyon döneminde üç ana payandasını (sosyal demokrasi, liberalizm ve milliyetçilik) çürütmüş olan rejim, bunları İslamî bir pota içinde eritmeye ve tüm düşmanlarını dümdüz etmeye mecbur kaldığından, Ak Parti var ediliyor. Rejimin ve devletin tüm bileşenleri bu sayede aklanma imkânı buluyor. Ak Parti, rejimin kolektif terör mekanizmaları içinde örgütleniyor. Ama bir pota olarak İSLAM, neredeyse her gün pıtırak gibi çoğalan strateji merkezlerinin ortak bir adı olarak örgütleniyor (İleri Strateji Lisansüstü Araştırma Merkezleri?!), din manasında İslam’dan uzaklaşarak.
Aklanma imkânı, Marx’ın tabiriyle, “yerin bir karış altında” akıp giden kolektif iradenin dizginlenmesi, kontrol altında tutulması, gerektiği yerde bastırılmasına muhtaç. Bu ihtiyacın giderilmesi için toplumun içinde ciddi bir kitle desteğinin meydana getirilmesi lâzım.
Örneğin bugünlerde Avrupa’ya da sirayet eden film ve karikatür eylemlerini Ak Parti kalemşorları sivriltip ülke içine çevirme derdinde. Bir yandan “aman oyuna gelmeyin, ABD büyükelçiliklerinden uzak durun” derken bir yandan da “Ekşi Sözlük’te daha fazla hakaret var, Turhan Selçuk’un karikatürlerine ne diyeceğiz?” diye hedef gösteriyorlar. Bölgede emperyalist zulüm zemininde cereyan eden başkaldırıyı bağlamından çıkartıp, ülke içinde kendi hasımlarına karşı bir silâha dönüştürmek istiyorlar. Yani örneğin bir Pakistanlının sokağı alevlendiren öfkesinin arkasında topluma ve tarihe kök salmış bir zulme dönük başkaldırı varken, bu kalemşorlar söz konusu eylemi kendi iktidarlarını pekiştirmek için istismar etmek istiyorlar.
Şiddet, başka bir hayat iradesidir. “Başka bir dünya mümkün” demek ise, hayatı es geçiyor ve o hayatta düşmanı netleştiren, düşmana karşı sertleşen bir öfkeyi toprağa gerisin geri gömen bir anlamı ihtiva ediyor. Bu yaklaşım, “büyük korku” olarak terörün doğal bir sonucu. Terörün, o büyük korkunun dağıtılması için ortaya konulacak “korkusuz bir hayat” iradesi de gene şiddete başvuruyor.
Neo-Osmanlı, bölge liderliği, tuhaf jeopolitik analizler, dünyanın ilk on ülkesi içinde olma isteği vs. hep başka bir dünya tasarımıdır aslında. Ve bu tasarımlar her zaman başka bir hayat iradesinin ölüsü üzerine basarak yükselir. Türkiye'nin büyümesi başka bir hayat iradesinin küçültülmesini gerektirir.
Burada ölenlerin ideolojik nitelikleri arasında fark yoktur. Yani “Ben Hz. Muhammed gibi yaşamak istiyorum” diyen de “bir Kürd olarak yaşamak istiyorum” diyen de “eşit ve âdil bir gerçekte yaşamak istiyorum” diyen de öldürülmek zorundadır.
Bu iradelerin öfke hâline “şiddet” değil de “terör” demek, efendilerin yanına oturma iradesinin yansımasıdır. Bireyci, liberal bir yerden, devletin mazlumların iradesinin arkasında ya da önünde "devlet" bulma ve gösterme gayretine kanmak ve sonuç olarak da eline bir “masumiyet” terazisi alıp mazlumların şiddetini yargılamaya çalışmak, çıkışsızdır.
Devletin zulmü önünde diz çökene “liberal”, devletin mazlumun iradesine ilişkin yalanlarına kanana ise “anarşist” denir. Bu kesimler, katılaşma/sertleşme içinde politik bir ayrım yapamamakta, mazlumların kolektif iradesindeki katılaşmayı devletin katılığı ile karıştırmakta ve esas olarak varlık gerekçelerini mazlumların kolektif iradelerini içeriden inceltme, yumuşatma görevi ile tanımlamaktadırlar. Bunlar esasında Bingöl’de BDP binasına yönelik korucu-ülkücü saldırısını gerçekleştiren güruhtan daha tehlikelidirler.
Diz çökmemek ve mevcut yalanlara kanmamak, yerin bir karış altında akan kolektif iradedeki kökünü kesmemekle ilgili bir meseledir. Bireysel rahatlama ve serbestiyet için köklerini kesenler, köksüzler, devlete ve/veya burjuvaziye teslim olmaya ahdetmiş olanlardır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Rükn: Dik Durmak

Komünist olmaya dair iki tanımdan söz edilebilir:
İlki için bir “dönek”in (“dönek” belli bir şey olma ve o şeyden vazgeçme, başka yöne sapma şeklinde tanımlandığından,  her ne kadar bu şekilde bile tanımlanamayacak bir ismin) hatırasına bakalım.
Dünyada Reagan-Thatcher, Türkiye’de Özal rüzgârının estiği günler. Özellikle Reagan’da baş gösteren bir yöntemi Özal da kullanmaya başlamış: eski solcuları, Marksistleri danışman olarak etrafına toplamak.
Bugünlerde Çetin Altan, kendisinin aktarımına göre, Özal tarafından çağrılır. Özal sorar: “Hocam sen bilirsin, bu komünizm ne demek?” Altan da cevaplar: “Sayın Özal, mesela siz doğmadan önce komünisttiniz, öldükten sonra da komünist olacaksınız.” Özal anlamaz cevabı. Altan izah eder: “komünizm, insanın kâinatla hemhal, bir olmasıdır.” der.
Bu izaha göre, yaşarken komünist olmak imkânsızdır.
İkinci tanımsa şu: Aziz Nesin’e “siz komünist misiniz?” diye sorarlar, o da “komünist, bir partinin, komünist partinin üyesi olanlara denilir, ben parti üyesi olmadığıma göre, olsam olsam ancak sosyalist olabilirim.” diye cevaplar.
Bu izaha göre de bir parti, hele ki bir komünist parti yoksa komünist olmak imkânsızdır.
Dolayısıyla her iki aydının da komünist olmamayı teorik ve pratik olarak kendi varlıklarında somutladıkları, hatta bu oluşu mutlaklaştırıp önerdikleri söylenebilir.
Gazetecilik, bir bakıma, çerçeve meselesidir. Çerçeve içine alıp gösterdiklerinde göstermediklerini ilelebed gizleme iradesi saklıdır. Yani gazeteci kafası, köşesinde ya da bugünün bir aracıyla, sosyal medyada neyi öne çıkartıyor, neyi cımbızlıyorsa, onu tartışılır kılmaya, afakileştirmeye, bulanıklaştırmaya, silikleştirmeye, boşa düşürmeye hatta “terörize” etmeye çalışıyordur. İki aydının da “komünist olma”ya dönük tariflerinde öne çıkarttıkları kısım, geri kalan aslî kısmı ya da özü örtbas etme amaçlıdır aslında.
Marx şu tespiti ile iki tanımı çok öncesinden geçersizleştirmiş: “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu ânda varolan öncüllerinden doğarlar.”
Ama Çetin Altan ya da Aziz Nesin düzeyinde komünist olmayı tarif edenler, komünist faaliyeti bir “ülkü” ya da “yaratılması gereken durum” derekesinde ele almış, marksizmi ve komünizmi pazara mal taşıyan tüccar ya da pazardaki tezgâh sahipleri gibi görmüşlerdir.
Marx ve Engels, kendilerinden önceki sosyalizm-komünizm ülkülerini, düşlerini, kurgularını ve tahayyüllerini devrime uğratmış, kendilerini, en fazla, “pratik materyalist” ya da praksis materyalisti” olarak nitelemişken, dükkân sahipleri ya da tüccarlar, Gramsci ve Althusser gibi isimler dolayımı ile, bu kavramı da dört başı mamur, satılabilir bir “mal” hâline getirmek için onu formatlamaya çalışmışlardır. Burada o malın gerçek üreticilerinin kanı ve terine yer yoktur.
Devrim olmuş ama geçmişin ruhu ölmemiştir. Lenin’in ifadesiyle, “Marx öncesi (premarksist) sosyalizm yenilmiştir. Artık savaşımını kendi alanında değil, revizyonizm biçiminde, marksizmin kendi genel alanında sürdürmektedir.”
Bir analojiyle şu söylenebilir: İslam da Yahudiliğe ve Hristiyanlığa karşı bir devrim ise, Allah’ı ve Hakikat’i özel bir kabileden ve günahların arındığı özel bir Tanrı-İnsan’dan ayırıp İnsan dışına almışsa, yani insanı kavram olarak “kûl” yapmışsa, devrim sonrasında İslam öncesi dinlerin İslam alanındaki mücadelesi de Fettullahçılık, hoşgörü dini, tasavvufî yönelimler, bireyci, benmerkezci new-age eğilimleri, Mevlanacılık, kalvinist İslam vs. biçimleri almıştır.
Bu kesim, geçmişte batıda Yahudilerin ya da Hristiyanların anti-komünist faaliyet içerisinde yazıp çizdiklerini Arapça ve Türkçeye tercüme ederek çok önemli fikrî katkılar yaptıklarını zannetmektedir. Bu kişiler, İslam’ın devrimci ya da sosyalist sıfatı ile tanımlandığını gördüklerinde öfkeden deliye dönmüşler ama İslam bireycilikle, kalvinizmle, hristiyanlıkla, kabalistik sosla tanımlandığı vakit tek laf etmemişlerdir.
Örneğin “tamam, İslam ve sosyalizm ayrı birer bütünlük olarak yan yana gelebilir” fetvası verenler nedense, tasavvuf sosuna bandırılmış bireyci, “ben” denilen şirke tapan bir tür anarşizmle İslam’ın hemhal olmasına, iç içe geçmesine cevaz vermişlerdir.
Zira unutulan ve unutturulan, devrimdir.
Hepsi de egemenlerin, efendilerin, devletin kendi dinî algı ve bilgileriyle kurduğu ilişkiden memnundur. Müslüman olmak şanslı doğmaktır ve şans, ikbal kapılarını kim tutuyorsa onun elini öpmek ibadettir. Namaz vs.nin rüknü, budur.
Oysa asıl rükn, düşmana karşı dik durmaktır. Efendilerin önünde el pençe divan durmayı ibadetmiş gibi satanlara karşı çıkmaktır.
Ecnebî bir kelime ile, komünist olmak da budur.
Sömürüye ve zulme karşı tarih boyunca verilmiş mücadelenin rüknü, komünizmdir.
Komünist parti, kendince tanımladığı şekilde, komünist olanlarla doldurulan bir kulüp faaliyeti değildir. Komünist faaliyet, Marx öncesi dönemde Yahudi-Hristiyan tarikatlardan ve masonlardan edindiği bu alışkanlıktan uzaklaşmalıdır dolayısıyla.
Fransız bir Yahudi İslam’a ihtida eder, Müslüman olur ve gerekçesini şu şekilde izah eder: “Çünkü İslam gündelik hayatta hiç boşluk tanımıyor, her ânı programlıyor.” Bu, Yahudiliğin, özellikle Talmudcu eğilimin bir tezahürüdür. İslam’ı bu şekilde programlayanların ve “ilahi ölçü” olarak bu programı kabul edenleri cemaatine alanların tarihsel alışkanlarından da uzak durulmalıdır.
Komünizm, ne Çetin Altan’ın dediğinin aksine, yaşanmayan, ne Aziz Nesin’in iddiasının aksine, olunmayan bir şeydir. O “bugünkü duruma son verecek hareket” ne ise, odur. İslam da bu olmalıdır. Yaşanmayan ve olunmayan bir İslam, sadece düşmanındır.
“Bugünkü duruma son verecek hareket” olarak komünizm, on beş dakikalık zırva bir film reklâmını molotof şişesinin ucundaki bez gibi tutuşturup bölgeyi yangın yerine çeviren iradedir. Komünizmi ve İslam’ı pazarlarında satmak isteyen tüccarlar ya da tezgâh sahipleri onları belli tanımlar içine hapsetmek istese de, bu böyledir.
Bu açıdan sosyalizm ve İslam’ı yan yana getirmek isteyenlerle bunların asla ve kat’a yan yana gelemeyeceğini söyleyenler aynı yerdedir. Her iki taraf da sömürü ve zulme karşı mücadelenin neferleri tarafından sorgulanmalıdır. Bu sorgu, yol bulmak ya da yol açmak için zarurîdir.
Ekim Devrimi sonrasında Troçki’ye sorarlar: “partinin ne kadarı ateistti?” cevap: “yüzde onu-on beşi geçmezdi.”
Ama bizim tüccarlarımız ve tezgâh sahiplerimiz, komünistliğin rüknü olarak ateistliği başa yazarlar sonra. Ateizmi aydınlanmanın, ilerlemenin, partili olmanın önkoşulu yaparlar devamında.
Allah buyurur: “Biz Kur’an’ı mustazaflar yeryüzünün halifesi olsun diye indirdik.” Ama tüccarlar ve tezgâh sahipleri, o mustazaflara karşı körleşip onları körleştirmek niyetiyle derler ki: “sosyalizm toplumu ikiye böler, bölücüdür, çatışmadan ve şiddetten yanadır, oysa İslam birlikçidir, barışçıldır.” Söz konusu zihniyetin bugün BAAS’a saldırması tuhaftır, zira BAAS da aynı lafı etmiştir geçmişte: “bu komünistler toplumu bölüyor, biz birleştirmek istiyoruz.”
Bu anlamda bugün Suriye ve bölgede zulme karşı verilen mücadele gerçek anlamını, ahlakını ve hukukunu ancak sağa sola savrulmayan, dik duran, müşterek bir karşı koyuşla bulabilir. Aksi takdirde genel eğilim, efendilerin birlik tasavvuruna biat etmek olacaktır.
Komünistlere isnad edilen “bölücülük” yaftası, onları toplumun, politikanın ve hayatın dışına atmak için düşmanları tarafından üretilmiş bir tezvirattır. Oysa komünistlerin bölmesinden değil, zaten bölünmüş olana işaret etmesinden söz edilebilir. Anti-komünist hareketin kitleleri sürüklemek için başvurduğu bir numaralı ideolojik yalan budur: “komünistler, toplumu işçi-burjuva diye bölerler.” Esasında toplumun zaten bu şekilde bölünmüş olduğundan bahsedilirken, bu hakikat dilde bir küfre dönüştürülür.
Bu teorik tespitin ötesinde, politik faaliyet açısından bölmeden de herhangi bir adım atılamaz. Nedense bu birlikçi edebiyat tam da mazlumlar-sömürülenler lehine bir ayrışmanın-birleşmenin gerçekleştiği momentte yapılır. Efendilere helâl olan politika, onlara haramdır çünkü.
Helâli ve haramı tayin edenler de bu efendilerdir. Burada birlikçi dil daha fazla sivrilir ve efendileri adına herkesi tekfir eder. Allah Levh-i Mahfuz’un cûzü olan Kur’an’da, Kur’an Peygamber’in dilinde, dil cezbeli bir mırıltıda dondurulur ve bu mırıltıdan geriye doğru gidildiğinde Allah’a ulaşılacağı zannedilir. Bu kurguyu bozan her şey efendilerce tehdit olarak öğretilir ve ona karşı tetikte olunması emredilir. Bir süre sonra Allah devlet, Peygamber hükümet partisi lideri, Kur’an da parti programı oluverir. Dolayısıyla Türkeş’in sözüne atfen, mermer gibi olan ülke bütünlüğüne halel getirenlerin tiz elden kelleleri vurulmalıdır. "NATO mermer" kafalıların emri bu yöndedir.
Oysa İslam yer tanrısı (Yahudilik) ve gök tanrısına (Hristiyanlık) inat, yer ve gök arasında, müşterek insanî pratikle, ayrım çeker. Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Musa) ve Tanrı’nın gökyüzündeki sureti (İsa) dışında artık kûl ve elçi olandır, hakikati aktaran. Bu 1400 yıl önce olmuş bitmiş değil, zamansal-mekânsal oluşa teşmil edilmiş bir aksiyon olmalıdır. Elbette bu aksiyon, Marx ve Marksistleri de kesmeli ama asla onlara indirgenmemelidir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Elçiye Zeval, Halka Maval

Libya’daki ABD elçiliğine yapılan saldırı ile ilgili yorumlarda ağırlıklı olarak Amerika’daki başkanlık seçimi öne çıkartılıyor. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki rekabete İsrail lobisi, neokonlar ve “İslam’la barışık Obama” portresine ilişkin yorumlar ekleniyor.
Makul: 11 Eylül’ün hafızalarda tazelenip o günün güç sahiplerinin, neokonların, yeniden koltuk peşinde koşmaları, bu sevda ile, provokatif bir çomak sokmaları mümkün. Ama burada başka bir hinlik var: bölge halkları, Amerikan siyasetindeki güç ilişkileri dâhilinde, taraf olmaya zorlanıyorlar. Onların “her iki tarafın da Allah belâsını versin” konumundan uzak tutulmaya çalışıldıkları kesin. Ölümle korkutulup vereme razı edilmek bu olsa gerek.
Bu hoşgörü, demokrasi ve modernizm başlıklarında Türkiye Müslümanlarının Peygamber’e dönük emperyalist hakarete dair tepkisizliği olumlanıyor ve onların “Obama yeniden seçilse” duasını mırıldanmaları isteniyor. Batıyla barışık, mutedil, uzgörülü ve ferasetli bir ülkenin bilinçli yurttaşlarına, geri kalmış ülke insanlarına özgü tepkilerden uzak durmaları telkin ediliyor.
Solcu bir akademisyen (Koray Çalışkan), bu tepkisizliği olumlayarak, bunun ülkenin hiç sömürge olmayışı ile ilgili bir "hakikat" olduğunu söylüyor. Bölgede Amerikan emperyalizminin gerçekleştirdiği sömürü ve zulmü görmeden, ülkesini allayıp pulluyor. Yeşil kuşağı çıkartıp ak kuşağı sarmış bir Müslüman hareketin herhangi bir Amerikan veya İsrail odağına saldırması mümkün mü? Önce o odakların güdümünden çıkmaları gerekmez mi? Liberal solculuk, Arap'ı ve Müslüman'ı batıcı bir yerden aşağılamanın yeni bir yolunu bulmuş gibi görünüyor. Gözlerine batıdan çakan ışık, sömürge ilişkilerine karşı körleşmeye neden oluyor.
Sonra bir kısım Müslümanlar aynı hoşgörü ile, “dinimize göre elçiye zeval olmaz” diyorlar. Oysa lafza takılarak mazrufa karşı körleşiliyor, zira eski büyükelçilerin de sık sık ikrar ettikleri üzere, elçilik hizmetinin ajanlık faaliyeti dışında bir tanımı ve anlamı bulunmuyor. Bölgede Amerika savaş taktikleri ve stratejileri bağlamında kendisine karşıt dinamikleri köreltmek için bir hamle daha yapıyor ve ekilen rüzgârlar fırtına olarak biçiliyor. En anlamlı yönü ise Irak’ta Şii ve Sünni halkın ortaklaşa eylem yapıyor olmaları. Bizde ise bencillik, benmerkezcilik, birey putu, tasavvufî bir dille politik alana boca ediliyor ve söz konusu tepkisizlik "olgunluk" olarak pazarlanıyor. Burada efendilere yönelik gizli işmar açığa vurulmalı.
Amerikan başkanlık seçimine göre konum almak, taraf olmak, tavır belirlemek problemli esasında. Diyelim ki biri kadife, diğeri demirden bir eldivenle vuruyor. Arasında tercih yapmak, özgürlük ve demokrasi ve bilcümle batılı gevezeliğe kanılmasından başka bir şeyi ifade etmiyor. Dayağı gene sömürülen-mazlum halklar yiyorlar. Tercih yaptığını zannetmek, ihtiyaçlara ve zorunluluklara karşı hissizleşmek ve bilinçsizleşmekle sonuçlanıyor.
Yani diyelim İsrail lobisinden neokonlara, oradan Obama kabinesine, savaş tekellerine, petrol baronlarına vs. tüm egemen blok, sathî, şeklî bir ayrıma tabi tutuluyor. Mesele kara kuşak İslam’ını ezmek ve ak kuşak İslam’ını zindeleştirmek ise, her ikisi de özde ortaklaşıyor. Dert büyük olasılıkla “Arap Baharı” ile içe sızmış, mevzi kazanmış kara kuşak İslam’ını marjinalize etmek, sindirmek ve etkisizleştirmek.
İsrail, Hitler döneminde bolca dillendirilen, “büyümeyen devlet küçülür” mottosu uyarınca hareket etmek istiyor, ABD ise “hazır büyümüşü var, küçük ve etkin kal” emrini veriyor. Burada bir ayrım yapmak ve taraflar arasında tercihe zorlanmak belki sadece büyük bir güç teşkil edildiği vakit anlam kazanıyor.
Demokrasi, hümanizm ve laisizm, bekâret düşkünleri misali, bakir(e), el değmemiş, yüksüz, kendinden menkul, kendi çıkarına kilitlenmiş, bencil, hedonist birey sürülerini emrediyor. Ak kuşak İslam’ı ile solun belirli bir kısmı, bu üç kavramı dikine kesen ilerlemecilikleri adına, bu sürülerin akış güzergâhını temizlemeyi politika zannediyor. Birey sürüleri ise iktisadî, politik ve askerî manada hegemonik güç teşkil etmek, sömürü-zulüm düzenini süreklileştirmek zorunda olanların huzurlu uykularında saydıkları koyunlara benziyorlar. Yani “politika alanı benimdir, buraya işçi, mazlum, Müslüman vs. olarak girme” demek, ileride gerçekleşecek bir hedef değil, geçmişte güç olanların gelecekleri için bugünü muhafaza etme yöntemi oluyor.
“Arap Baharı” bu muhafaza yöntemi dâhilinde ayrıştırılmaya, sadeleştirilmeye ve dindirilmeye muhtaç. Yerel ve küresel efendilerin bu hengâmede ihtiyaçlarını giderme yöntemleri farklılaşabiliyor. Ama öz değişmiyor: kendilerine yönelik kaldırılabilecek kolektif, müşterek her baş öncesinde ya da sonrasında, ezilmeli.
Bu hengâme akbabaları da yüreklendiriyor.
"Adalet ve Kalkınma Partisi" ismi önerilmeden önce Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki parti isminin “Yeniden Atılım Partisi” olduğu söyleniyor. “Atılım”dan kasıt, esas olarak Özal dönemi. Bu hengâme yeniden “bir koy üç al” heveslerini gıdıklıyor. Daha doğrusu halk bu yolla ikna ediliyor, kandırılıyor, ağza ballı parmaklar uzanıyor. Seçim sandığı önünde tekil bireye dönüştürülmüş ve demokrasi putuna kul edilmiş halk fukara hayatına tat gelsin istiyor.
Ballı parmaklara uzanan ağızlardan şu türden sorular dökülüyor:
“Şam’da namaz yakın mı?”
Ülke TV’de Ersoy Dede ağzını şapırdatarak soruyor bu soruyu, “Müslüman akıncı” Adem Özköse de histerik ve zevk dolu bir gülüşle, cevaplıyor:
“İnşallah!”
“İnsan için emeğinden başkası yoktur” diyen Kur’an’a küfürle, gasıp ve yağmacı arzularını İslamî sosa bandıran Özköse, Hz. Muhammed’e hakaret eden film ve Libya olayına ilişkin maval okuduktan sonra Suriye meselesine geçiş yapıyor. İlkinde Amerika karşıtıymış gibi görünen, gayet liberal, hümanist bir dizi lafın ardından, “Şam’da namaz kılabilmek için oradaki direnişin güçlenmesi gerek” diyor. Direnişin güçlenmesi de gelecek mühimmata bağlı elbette.
Filme dönük Mısır’da yapılan gösterilerde kameraya öfkeli, muhtemelen Selefî, bir Mısırlı eylemci yansıyor: “Eğer Hz. Muhammed’e hakaret ederlerse, ABD’den gelecek yardımları da istemiyoruz” diyor. Demek ki hakaret olmasa ortada, gelen yardımlara “eyvallah” diyecek. İnşallahla eyvallahla yürüyor işler. Allah’ın hayatı öncelemediği yerde ve zamanda, ABD’den gelen yardımları kabul etmenin Peygamber’e yapılmış en büyük hakaret olduğu görülmüyor.
Adem Özköse de bu Mısırlı gibi. O da Hakan abisine öykünerek, “mühimmat da mühimmat” diye tutturuyor. Muhtemeldir ki Afyon’daki 25 asker bunların yol açtığı telaş sonucu kefenleniyor. Yani Özköse gibiler zarfta Amerika karşıtıymış gibi görünürken, mazrufta, kendi kanlı emelleri için NATO ve ABD silâhlarını istiyor. Zannediyorlar ki Allah bu küfrü görmüyor.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Arap Baharı Gerçekte Neydi?

Amerikan büyükelçisi J. Christopher Stevens ile üç diplomatın Hz. Muhammed’e hakaret eden ABD yapımı filme dönük intikam teşebbüsü sonucu Bingazi’de öldürülmeleri başkanlık seçimi öncesinde ülkede ciddi yankılara yol açacakmış gibi görünüyor. Dört Amerikalı’nın öldürülmeleri, başkan Obama’nın bin Ladin’in katlinin Cihadcı İslam’a ölümcül bir darbe indirdiğine ilişkin iddiasını da çürütüyor.
Amerikalı seçmenlere 11 Eylül’ü hatırlatan her şey ciddi politik içerimlere sahip. Afganistan’da ölen askerler artık o kadar önemli etkilere yol açmıyor. Ancak 1979’dan beri dünya genelinde öldürülen ilk Amerikan büyükelçisi Bay Stevens’ın ölümünde dünya ölçeğinde büyük bir fikrî sarsıntıya yol açabilecek yeni ve şok edici bir yön mevcut.
Libya devrimi asla gerçekleştiği günlerde resmedildiği kadar sakin bir olay değildi. Devrimin Bingazi’deki liderleri, Şubat 2011’de başlayan ayaklanmada İslamî militanların rolünü düşürmek için ta başından beri yeterince kurnaz bir biçimde hareket ediyorlardı. Gerçekte asiler, her daim şiddete ve yıkıcı eyleme, orada yaşananlara ilişkin haberlere yansıyandan görece daha fazla meyyal olmuşlardı. Gerçek şu ki sadece Libya’da değil, tüm Arap dünyasında cereyan eden ve Arap Baharı dairesi içinde değerlendirmeye tabi tutulan ayaklanmalar gücünü esas olarak zalim ve yozlaşmış otokratik rejimlere dönük nefretin etrafında farklı halk kesimlerinin ve fikrî katmanların toplaşmasından alıyordu.
Elbette bu geçmişin devrimcilerinin her daim Amerika ve Batı karşıtı olduğu anlamına gelmiyor. Aksine onlarca yıldır Arap yöneticiler kendi halklarının arzuları hilafına batı yanlısı konumlar almışlardı. Arap Baharı’nın başından itibaren göstericiler, kendi yöneticilerinin önceden selâm durdukları dış müdahale düzeyini tasvip etmeyecekleri hususunda gayet açıklardı.
Bu Mısır için de geçerliydi ama söz konusu yaklaşım tümüyle dış müdahaleye dayanan asilerin zaferine rağmen Libya’da da bir biçimde karşılığını buldu.
Bugün Batı’nın askerî güçleri ve istihbarat unsurları arasında, demokratik yoldan seçilen Müslüman Kardeşler’den ya da diğer görece daha uç kesimlerden endişe duymayan itaatkâr bir Mısır ordusu ile yüzleştiğinde eski hareket tarzlarını hasretle anan çok sayıda insana rastlamak mümkün. Arap Baharı kesinlikle batılı devletler lehine tüm halkların katıldıkları bir seçim sürecini değil, çıkınlarında iyi ve kötüyü barındıran, farklı sürprizlere gebe, gerçek bir dizi devrimi ifade ediyor.
Patrick Cockburn
Devamını oku ...

Marikana'da Kıyım

Marikana'da Kıyım: Burjuva-Demokratik ve Anayasal Hayallerin Ölümü
"Ben her zaman, Sharpville kıyımının artık tarih olduğunu ve bir daha asla yinelenmeyeceğini düşünüyordum. Ama dün, demokratik hükümet koşullarında yaşadıklarımız Sharpville'in bir benzeriydi."
[AMCU -Maden ve İnşaat İşçileri Sendikası Birliği lideri Joseph Mathunjwa]
16 Ağustos Perşembe günü Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg kentinin kuzeybatısında yer alan Britanya sermayeli Lonmin şirketine ait Marikana platin maden ocağında bir haftadır grevde olan maden işçilerine makinalı tüfeklerle ateş açan ve zırhlı araçlar ve helikopterlerle desteklenen polis 34 işçiyi öldürdü ve 78'ini de yaraladı. Marikana madenindeki grev, daha önce üyesi oldukları NUM'ndan (=Ulusal Maden İşçileri Sendikası) ayrılarak AMCU (=Maden ve İnşaat İşçileri Sendikası Birliği) adlı yeni ve bağımsız bir sendikaya üye olan 3,000 kaya delgi işçisinin ücretlerinin üç katına yükseltilmesini talep etmeleri ve işlerini bırakmalarıyla başlamıştı. Madenin derinliklerinde çok zor koşullarda çalışan, çoğu akarsudan ve elektrikten yoksun, sağlıksız ve sık sık polis operasyonlarına hedef olan mahallelerdeki  ilkel gecekondularda yaşayan ve 300-500 ABD doları civarında olan aylık ücretleri temel gereksinimlerini karşılayamayan Marikana maden işçileri eylemlerini, şirket arazisinin uzağında Nkaneng tepesi denen bir yerde kurdukları kampta sürdürüyorlardı. Onlar 15 Ağustos'ta polis eşliğinde buraya gelen ve polis hoparlöründen işçilere, eylemi bırakmaları ve madene dönmeleri yönündeki çağrı yapan ve hem NUM'nın ve hem de revizyonist Güney Afrika Komünist Partisi'nin başkanı olan Senseni Zokwana'yı dinlemeyi de reddetmiş ve haklarını almak için ölmeye hazır olduklarını dile getirmişlerdi.
İşçileri kuşatmış olan binlerce kanlı polisin saldırısı, Lonmin maden yönetiminin grevcilere, işbaşı yapmak için verdiği ültimatom niteliğindeki son çağrının ve işçilerin önce polisin bölgeyi boşaltmasını talep etmesinin ardından gerçekleşti. Basında yer alan bilgilere göre bir önceki hafta içinde meydana gelen çatışmalarda 2 polis, 2 güvenlik görevlisi ve 6 maden işçisi yaşamını yitirmişti.
Polisin acımasız vahşeti, ANC'nin yönettiği Güney Afrika burjuva devlet aygıtının sermayenin çıkarlarını korumak için ne denli alçalabileceğinin somut bir göstergesidir. Reuters Haber Ajansı'nın 7 Eylül tarihli bir haberinde, 16 Ağustos kıyımından sağ kurtulan ve 6 Eylül'de serbest bırakılan Malusi King Danga adlı işçinin, olay günü polisin ateş açmasının ardından kaçışan ve teslim olan grevci işçileri kurşuna dizdiğini söylediği belirtiliyordu. İşçilerin çoğunun sırtlarından vurulmuş olması polisin, "saldırgan grevciler"den sakınmak ve kendini korumak için ateş açmak zorunda kaldığı resmî yalanını çürütüyordu. The Sowetan gazetesi ise, 17 Ağustos tarihli sayısında şu tanıklığa yer veriyordu:
“Yerde yatan ve aldığı kurşun yarasından ötürü kan yitirmekte olan inatçı bir maden işçisi polislere sövmeyi sürdürüyor ve 'abelungu'ları (beyazları) hoşnut etmek için hepimizi öldürün' diyerek onları, kendisinin işini bitirmeye teşvik ediyordu.”
Bu kıyımdaki rolünü örtbas etmek isteyen polis 17 Ağustos'ta, bir bölümü yaralı olan 270 maden işçisini de gözaltına aldı. Ne var ki tek bir polis ya da polis şefi bile gözaltına alınmadı ya da suçlanmadı. Çeşitli bankaların ve devlet şirketlerinin/ kurumlarının yönetim kurullarında görev yaptıktan sonra 12 Haziran 2012'de bu koltuğa oturmuş olan Emniyet Genel Müdürü Bn. Riah Phiyega da, işçilere ateş açan polislerin herhangi bir hata yapmadıkları ve sadece kendilerini savundukları (!) masalını yineleyecek ve kıyımdan bir kaç gün sonra polislerine "Olanları kafanıza takmayın!" diyecekti. Polisin kötü davranışlarına ilişkin yakınmaları izlemekle görevli bir kurulun doğruladığı gibi, kıyımdan sağ kurtulan ve gözaltına alınan işçiler ayrıca, onların ağzından kendi kendilerini suçlayan itiraflar almak isteyen polisin işkencesine de hedef oldular. Ama daha da beteri gelecekti: Bu işçileri, Apartheid döneminden kalma bir yasaya dayanarak tutuklayan savcılık onları, cinayet, cinayet girişiminde bulunma, yasadışı toplantı yapma ve şiddet kullanmakla suçlayacağını açıkladı. Yani, inanılmaz gibi gözükse ve tanık anlatımları ve video kayıtları cinayetlerin polis tarafından işlendiğini apaçık gösterse de, tutuklanan işçilere karşı burjuva adaletinin kanlı dişlerini ve pençelerini gösteren savcılık onları, kendi yoldaşlarını öldürmek ve yaralamakla suçlamakta diretiyordu! Geçmişte, üstelik aile yakını olan bir ANC üyesi bayanın zorla ırza geçmekten ve yolsuzluktan yargılanmış olan ve büyük olasılıkla bu olayda da işçilere ateş açılması buyruğunu veren Devlet Başkanı Jacob Zuma ise polisten ve sermayeden yana tutum alıyor ve kıyımın suçunu işçilerin üzerine yıkmaya çalışıyordu; o bunu, bir yandan işçilerin acılarını anladığını söylemek, bir haftalık yas ilan etmek ve olayları soruşturmak için bir komisyon kurmak, bir yandan da "karşılıklı suçlamalardan kaçınmak" ve "nereden gelirse gelsin şiddetin karşısında birleşmek" gerektiği türünden gevezeliklerin arkasına saklanmak suretiyle yapıyordu. Öte yandan işbirlikçi ANC hükümetinin Madencilik Bakanı Susan Shabangu, Avustralya'nın Perth kentinde yapılan ve maden tekellerinin yöneticilerinin katıldığı bir toplantıda, Güney Afrika'da "asayişin berkemâl" olduğunu, hükümetin madenlerin ulusallaştırılması plânlarını ve işçi sınıfından kaynaklanan muhalefeti ezeceğini ve Jacob Zuma'nın "toplumumuzdaki kötü öğeleri izole etmede kararlı olduğunu" söyleyecekti.
Polisin kanlı saldırısından sonra Lonmin maden ocağında çalışan 28,000 işçi iş bıraktı ve şirketin, işe geri dönmeyenlerin işten çıkarılacağı yolundaki tehdidine rağmen saldırıya uğrayan yoldaşlarıyla dayanışmasını sürdürdü. 10 Eylül itibariyle bu işçilerin sadece yüzde 6'sı işlerinin başındaydı. Nkaneng tepesinde protesto eylemlerini sürdüren işçilere, onların ağıt yakan ve kıyımı protesto eden eşleri, kızları ve kızkardeşleri de katılacaktı. Bir işçi eşi şöyle diyordu:
"Benim kocam, sabaha doğru saat üçte uyanmak ve eve öğleden sonra saat 2:30'da gelmek koşuluyla burada 27 yıl çalıştı. Onun eline ayda 3,000 rand (yaklaşık 364 ABD doları) geçiyor. Bu kadar az kazanan ve buna karşı çıkmayan kişi bir budaladan başka bir şey olabilir mi?"
Gerçekten de Marikana maden işçilerinin grevi öncelikle ağır sömürüye karşı bir isyandı; ama bu grev daha yüksek bir ücret ve başka bir sendika seçme talebinin çok daha ötesinde bir anlam da taşımaktaydı: O, Güney Afrika işçi sınıfının sadece dayanılmaz çalışma ve yaşam koşullarına[1], yoksulluk, işsizlik ve sömürüye değil, aynı zamanda Apartheid döneminin baskı rejiminin sürdürülmesine ve ezilen ve sömürülen halk yığınlarının 1994'ten sonra gerçekten demokratik ve emekten yana bir düzen yana bir düzen kurulması beklentisinin karşılanmamasına karşı isyanının ilk büyük patlaması gibidir. COSATU (=Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu) Genel Sekreteri Zwelinzima Vavi'nin de söylemek zorunda kaldığı gibi, "Lonmin maden ocağında yaşanan şiddet, bu 48 milyonluk ulusun karşı karşıya bulunduğu yoksulluk ve eşitsizliğe duyulan yaygın öfkenin yansımasıdır."
Afrika kıtasının en güçlü ve en gelişkin ekonomisine sahip olmakla ve dünyanın 28. büyük ekonomisi ünvanını taşımakla birlikte Güney Afrika, büyük çoğunluğunu Zenci işçi ve emekçilerin oluşturduğu alt katmanlar açısından Apartheid dönemi Güney Afrikası'ndan pek de farklı değil. Dahası, gelir dağılımı eşitsizliği bakımından dünyanın -komşusu Namibya'dan sonra- ikinci ülkesi olan Güney Afrika'da halkın neredeyse yarısı inanılmaz bir yoksulluk ve yoksunluk ortamında yaşamaya mahkum edilmiştir. Dünya Bankası'nın üst-orta gelir düzeyinde olarak tanımladığı bu ülkede resmî işsizlik oranının yüzde 25-36 arasında olduğu[2], bu işsiz emekçilerin günde ortalama 1.25 ABD dolarıyla geçinmek zorunda kaldığı, nüfusun yüzde 50'sinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı ve ülkenin 48 milyonluk nüfusunun en az dörtte birinin sağlık, eğitim, enerji, akarsu, ulaşım gibi kamu hizmetlerinden büyük ölçüde ya da tümüyle yoksun ilkel gecekondularda barındığı tahmin ediliyor. Geçenlerde yayımladığı bir raporunda UNICEF her on Güney Afrikalı çocuktan yedisinin ağır yoksulluk koşullarına katlanmak zorunda olduğunu belirtiyordu. Revizyonist Güney Afrika Komünist Partisi'nin eski politbüro üyesi ve şimdiki Devlet Başkanı Jacob Zuma'nın[3] kendisi bile bunu itiraf etmek zorunda kalmış ve Haziran 2012'de yaptığı bir konuşmada "Apartheid-döneminin ekonomik yapısı büyük ölçüde yerinde durmaktadır" demişti. Aslında, işçilerin teri ve kanından süper kârlar elde eden ve dünyanın üçüncü büyük platin üreticisi olan Lonmin şirketi -ve diğer maden, yani elmas, altın, platin vb. tekelleri- yöneticilerinin konumunu Marikana maden işçilerinin konumuyla karşılaştırmak bunu göstermeye yeter. Apartheid döneminden bu yana Güney Afrika'da iş gören bu şirketin yıllık gelirinin 2010'da 1.6 milyar dolar ve 2011'de 1.5 milyar dolar olduğu biliniyor. Lonmin'in üst düzey yatırımcıları ve yöneticilerinin gelir düzeyiyle greve giden maden işçilerinin gelir düzeyleri arasındaki farkın "uçurum" sözcüğüyle bile tanımlanamayacağı açık. Örneğin rakamlar, Lonmin'in yürütme direktörünün, SADECE bu görevinden elde ettiği yıllık gelirin 884,000 ABD doları olduğunu gösteriyor. Oysa, en ağır koşullarda çalışan delgi işçilerinin ortalama yıllık geliri 4800 ABD doları civarındadır. Geçerken, Güney Afrika'nın en zengin ve üçüncü zengin kişisinin, servetlerini maden işçilerinin teri ve kanından edinmiş olduklarının altını çizmek gerek. Bunlardan birincisi, Mart 2012 itibariyle servetinin değeri 6.8 milyar ABD dolarını bulan -ve ünlü De Beers elmas şirketinin başında bulunan ve dünyanın en büyük platin üreticisi olan Anglo-American şirketinde önemli bir paya sahip olan- Nicky Oppenheimer ve üçüncüsü ise gene aynı tarih itibariyle 2.7 milyar dolarlık bir servete sahip olan -Zenci kökenli- Patrice Motsepe'dir.
Her zaman ve her yerde olduğu gibi sınıf çelişmelerinin keskinleşmesi ve özellikle sınıf savaşımının ilerlemesi, Ağustos 2012 Güney Afrikası'nda da bütün siyasal güçleri gerçek yüzleriyle ortaya çıkmaya zorladı. Ve gene her zaman ve her yerde olduğu gibi elbette iktidardan dışlanmış bazı siyasal güçlere de işçi sınıfından yana gözükerek hükümete karşı ikiyüzlü ve sahte eleştiriler yapma olanağını sağladı. Marikana kıyımı ve yetkililerin bu kıyımı izleyen alçakça davranışları, Güney Afrika halkı ve ilerici güçlerinin yanısıra iktidar bloku içinde yer almayan güçler katında böylesi ciddi tepkilere yol açarken, yabancı ve yerli burjuvazinin hizmetine girmiş ve ANC hükümetiyle bir bağlaşma kurmuş olan sözde sol güçler kimin yanında yer aldıklarını bir kez daha ele verdiler. Örneğin, Gençlik Birliği Dostları sözcüsü Floyd Shivambu 31 Ağustos'ta yaptığı açıklamada hükümetin davranışını "tuhaf, korkunç, duyarsız, iğrenç, hastalıklı" bulduğunu belirttikten sonra Zuma'nın ve bazı bakanların yas gösterilerinin ve hükümetin verdiği güvencelerin işçileri ve Güney Afrika halkını kandırmayı amaçlayan yalanlardan ibaret olduğunu söylemişti. Pan Afrika Kongresi bu kıyımın sorumluluğunun tümüyle hükümete ait olduğunu belirtmiş, Demokratik Sol Cephe ise, işçilerin değil polisin cinayetle suçlanması ve yargılanması gerektiğini, polisin suçunu örtbas edilmesine ve bu amaçla kurulacak bir adalet komisyonuna karşı olduklarını söylemişti. Bu örgütün sözcüsü Brian Ashley, hakikat ve toplumsal adaletten yana olan Güney Afrika halkına polis karakollarının önüne yığılmaları ve kendilerinin de cinayetten yargılanmaları talebinde bulunmaların çağrısı yapacaktı. (Yaygın tepki ve protestolar sonucunda savcılık 2 Eylül'de, cinayet suçlamalarını, ama sadece cinayet suçlamalarını geçici olarak geri çektiğini açıkladı. Aynı tarihte tutuklu bulunan işçilerin gruplar hâlinde serbest bırakılmasına başlandı.)
Bakanlık ve şirket yönetici koltukları, şirket ortaklıkları ve sahiplikleri, kamu sektöründe, özel sektörde ve parlamentoda yüksek aylıklı görevler vb. karşılığında işçi sınıfına ve halka ihanet etmiş ve ANC iktidarıyla karşı-devrimci ve halk-düşmanı bir bağlaşma oluşturmuş olan sendika (COSATU ve NUM) bürokrasisinin ve revizyonist Güney Afrika Komünist Partisi'nin yöneticilerinin bu tarihsel momentte, kendi maddî-sınıfsal konumlarıyla uyumlu bir tavır sergileyecekleri tahmin ediliyordu. Nitekim NUM Genel Sekreteri Frans Baleni, daha 16 Ağustos kıyımından önce işçileri hedef alan saldırılarına değinerek bu durumda polisin neden bir an önce grevci işçilere karşı harekete geçmedikleri biçiminde provokatif bir soru sormuştu. (Hem bu sendikanın ve hem de revizyonist Güney Afrika Komünist Partisi'nin lideri olan Senzeni Zokwana'nın kıyımdan önce, bindiği polis aracından grevci işçilere, eylemlerine son verme çağrısı yaptığına yukarda değinmiştim.) Kıyımın ardından Güney Afrika Komünist Partisi'nin Kuzeybatı Eyalet Sekreteri Madoda Sambatha 17 Ağustos'ta, polisin yaptığı kıyımın, "AMCU liderleri Joseph Mathunjwa ile Steve Kholekile'nin koordine ettiği ve kasıtlı olarak düzenlediği barbarca bir eylem" olduğunu ileri sürdü ve bu iki liderin derhal tutuklanması çağrısında bulundu. NUM Genel Sekreteri Frans Baleni ise polisi şu sözlerle savunmaya kalkıştı:
“Polis sabırlıydı; ancak bu insanlar baştan aşağı tehlikeli silâhlarla silâhlanmışlardı.” (Aktaran Chris Marsden, "South Africa after the Marikana massacre"/ "Marikana kıyımının ardından Güney Afrika", 1 Eylül 2012) İşçilerin "tehlikeli silâhlar"ı, kendilerini kuşatan zırhlı polis araçlarına, tepelerinde dönen polis helikopterlerine ve 16 Ağustos kıyımından önce de kendilerine saldıran ve bombalarla ve makinalı tüfeklerle donatılmış polis ve özel güvenlik elemanlarına karşı kendilerini savunmak için taşıdıkları sopalar ve maşetlerden ibaretti.
* * *
Aslında Güney Afrika'da yaşananlar, gelişmeleri yakından izleyenler açısından hiç de şaşırtıcı değil. Bu talihsiz ülkenin acımasızca ezilen ve en ağır koşullarda sömürülen işçi ve emekçileri, Apartheid düzenine ve ırkçı beyaz burjuvazinin vahşî diktatörlüğüne karşı yüzyılı aşkın bir süredir büyük bedeller ödedikleri bir kurtuluş savaşımı sürdürdüler. Ancak, 1912'de kurulmuş ve bu yıl kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlamış olan ANC, bu uzun savaşımda sanıldığı kadar önemli bir rol oynamadı. O, alternatif ve gerçek bir devrimci önderliğin olmamasından ve Güney Afrika Komünist Partisi'nin devrimci özelliklerini onyıllardır yitirmiş ve Hruşçovist-Gorbaçovist çizgide reformist bir örgüte dönüşmüş olmasından yararlandı ve ayağa kalkan kitlelerin kendiliğinden-gelme direniş ve patlamalarının ürününü topladı. ANC, kapitalizme karşı olmadığı gibi, emperyalizme ve Apartheid rejimine karşı da tutarlı bir tavra sahip değildi. Nelson Mandela daha 1956'da ANC'nin, Zenci burjuvazinin özlemlerini yansıtan hedeflerini özetlerken iktidara gelmesi hâlinde onun ülkeye sosyalizmi getirmeyeceği konusunda söz vermiş, "Bu ülkenin tarihinde ilk kez, Avrupalı-olmayan burjuvazi kendi adına atelyelere ve fabrikalara sahip olma olanağına kavuşacak ve ticaret ve özel girişimcilik daha önce asla görülmemiş biçimde yükselecek ve serpilecektir" (Aktaran Bill van Auken, "South Africa’s ANC at 100: A balance sheet of bourgeois nationalism"/ "Güney Afrika'nın ANC'si 100 yaşında: Burjuva milliyetçiliğinin bir bilânçosu", 11 Ocak 2012) demişti. ANC’nin öndegelen ekonomi uzmanı Tito Mboweni ise 1990'ların başlarında şöyle diyecekti:
“Bir kumanda ekonomisi getirmeyi düşünmüyoruz. Biz üretkenliği ve yatırım iklimini geliştirmek istiyoruz.” Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verme, hatta ulusal gelirin sömürülen ve yoksul emekçi kitleler yararına köklü bir biçimde yeniden dağıtılması türünden önlemler, bu bayın sözünü ettiği “yatırım iklimi”ni olumsuz yönde etkileyecek, yerli ve yabancı sermayeyi korkutacak ve dolayısıyla asla sözkonusu edilmeyeceklerdi. Bu koşullarda ANC'nin ve onun, hem emperyalist burjuvaziyle ve hem de ırkçı beyaz burjuvaziyle uzlaşma peşinde koşan küçük burjuva kadrolarının kapitalist düzenin çıkarlarının bekçisine dönüşmesi ve ezilen ve sömürülen işçi ve emekçilerin karşısında konumlanması, nesnelerin doğası gereğiydi.
Bu trajik gelişmenin; "geri" ve bağımlı ülkelerde ulusal zulme, sömürgeciliğe, feodal kalıntılara, monarşiye, siyasal gericiliğe vb. karşı sürdürülen ulusal ve demokratik kurtuluş hareketleri için neredeyse bir yazgı olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal kurtuluşla birleştirilmemesi, yani sosyalist bir devrimle taçlanmaması hâlinde ulusal (ya da anti-feodal, anti-faşist, anti-monarşist, demokratik) kurtuluş yolunda elde edilen kazanımların şu ya da bu tempoyla yitirileceği ve bağımsızlık ve demokrasi savaşımının emperyalist burjuvaziyle işbirliği yapan yeni burjuva katmanların ortaya çıkmasından öte bir sonuç vermeyeceği tarihsel gelişmenin bir yasasıdır. Cezayir'den Angola'ya, Namibya'dan Ermenistan'a, Endonezya'dan Vietnam'a kadar pek çok örnek bu saptamayı doğrular. Gerçek devrimci bir önderliğin olmadığı Güney Afrika'da da bunun böyle olacağı belliydi. Bundan yaklaşık 19 yıl önce, yani Aralık 1993'de Güney Afrika'daki durumu inceleyen bir yazımda şöyle demiştim:
"Emperyalist medyanın bir 'özgürlük kahramanı' diye nitelemek suretiyle göklere çıkardığı Nelson Mandela’nın BM’e çağrılması, ANC liderlerinin IMF ve Dünya Bankası yöneticileriyle görüşmeleri, ırkçı rejime uygulanan ya da daha doğrusu uygulanır gözüken ekonomik yaptırımların kaldırılması için çabalamaları, cezaevinden salıverilmelerinin hemen ardından silâhlı savaşıma son veren Nelson Mandela ve ortaklarının şimdilerde Umkhonto we Sizwe’nin[4] Güney Afrika ordusuna entegrasyonu için uğraşmaları, eskiden ekonomide ulusallaştırmanın erdemlerinden söz eden bu bayların şimdi 'özgür' piyasa savunucusu kesilmeleri vb., ANC yönetiminin emperyalistlerle ve ırkçı beyaz burjuvaziyle birlikte Güney Afrika halklarına karşı ortak bir cephede birleşmekte olduklarını gösteriyor...
"Bu durumda, Apartheid’ın yasal plânda ortadan kaldırılması, ağırlıklı olarak Zencilerden oluşan proletarya, yarı-proletarya ve emekçi köylülerle, ağırlıklı olarak beyazlardan oluşan burjuvazi arasındaki sınıfsal çelişmelerin üzerini bir tül perdesiyle örtmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Hatta, iğrenç Apartheid rejimi nedeniyle Güney Afrika halklarının gözünde meşruiyetini hemen hemen tamamen yitirmiş ve dolayısıyla yönetemez hâle gelmekte ve gelmiş olan beyaz burjuvazinin ve emperyalizmin ekonomik ve siyasal mevzilerinin, ANC’nin ve benzer örgütlerin çoğunluğu elinde tuttuğu bir parlamento ve hükümet tarafından kamufle edilmesi ve korunmasının, düzen açısından çok daha rasyonel bir seçim olacağı söylenebilir.
"Ama gene de, Güney Afrika egemen sınıflarının işlerinin hiç de kolay olmayacağını söylemeliyiz. 1 milyon işçiyi bünyesinde örgütlemiş bulunan COSATU (=Güney Afrika İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Jay Naidoo’nun söylediği gibi, bu durumda Zenci halkın, “Ekonomik apartheid ile daha kuşaklar boyu birlikte yaşayacak”larını düşünmesi son derece doğal. ("Güney Afrika'da Neler Oluyor?", Aralık 1993)
1990'da ANC'nin ve diğer Apartheid-karşıtı örgütlerin legalleştirilmesi, ANC'nin lideri Nelson Mandela'nın 1990'da serbest bırakılması, Apartheid sisteminin 1990'ların başlarında yasal olarak ortadan kaldırılması, Mandela'nın 1994 seçimlerinde ırkçı burjuvazinin partisiyle (Ulusal Parti) ANC'nin kurduğu ortak hükümetin başına ve devlet başkanlığına getirilmesi, 1996'da demokratik bir anayasanın yapılması vb. ileriye doğru atılan bazı küçük adımlar gibi gözüküyordu ve bir bakıma öyleydiler de. Ama efendileri bu küçük adımları atmaya iten faktör, 1980'lerde iktidardaki ırkçı beyaz burjuvaziyle Zenci işçi ve emekçiler arasındaki çelişmelerin hızla keskinleşmesi ve kitle hareketinin yükselişiydi. Bunun en önemli sonucu, ABD'nin ve -Güney Afrika'da büyük-ölçekli yatırımları bulunan- Britanya'nın, ırkçı beyaz burjuvaziyi bir "yumuşak geçiş" stratejisine geçmeye zorlaması oldu. Washington ve Londra bu adımları, kitlelerin öfkesini yatıştırmak ve yükselmekte olan devrim dalgasını durdurmak amacıyla gündeme sokmuş ve ırkçı rejimin bu "değişim"e karşı direncini ve statüko-yanlısı tutumunu kırmak için Pretoria'ya karşı bir dizi ekonomik yaptırımın uygulanmasına yeşil ışık yakmışlardı. Böyle bir yolun tutulmaması hâlinde Güney Afrika "istenmeyen" bir doğrultuya yönelebilir, yükselen devrim dalgası ırkçı beyaz burjuvazininin gerici rejimini devrimci bir ayaklanmayla yıkabilir ve Afrika'nın bu en kritik ülkesinde kapitalist-emperyalist statüko görece ağır bir darbe yiyebilirdi.
Güney Afrika halkının gerçek devrimci bir önderliğe sahip olmaması ve ANC önderliğinin pro-kapitalist çizgisi nedeniyle, ufak-tefek ve esas itibariyle göstermelik önlemler (Apartheid'ın, yani ırk ayrımının yasal düzeyde ortadan kaldırılması, demokratik bir anayasanın kabulü, ANC'nin büyük ortak sıfatıyla iktidara ortak olması vb.) dışında statüko değişmeden kaldı. Yani; ırkçı burjuvazinin devlet aygıtı yıkılmak bir yana, bazı kozmetik değişikliklerle varlığını sürdürdü ve üretim araçları eski egemen sınıfın elinde kalmaya devam etti. Pratikte tek fark, halka ihanet eden ANC yöneticilerine ve onların çevresinde oluşmakta olan dar bir Zenci burjuvazi katmanına iktidardan belli bir pay ve sömürü ve yağma sofrasından hiç de küçümsenmeyecek kırıntılar vermekten ibaret kaldı. ANC hükümetinin, değil demokratik bir devrim yapmak, nüfusun yüzde 80'ini oluşturan Zenci işçi ve emekçilerin yararına ciddi reformlar yapmaya bile kalkışmadığı koşullarda yoksul halkın; konut, sağlık, eğitim, altyapı hizmetleri gibi sorunlarının Apartheid rejiminin 'ortadan kalkması'ndan 18 yıl sonra hâlâ çözüm beklemesi hiç de şaşırtıcı değildir.
Ama Güney Afrika'nın 1994'ten bu yana bir alanda hayli büyük bir ilerleme kaydettiğini kabul edebiliriz. ANC yöneticileri ve onların çevresinde oluşmakta olan dar bir Zenci burjuvazi katmanı iktidardan ve sömürü ve yağma sofrasından giderek daha büyük bir pay almayı öğrenmiş, Mandela'nın 1956'da dile getirdiği düş, "Avrupalı-olmayan burjuvazi"nin" kendi adına atelyelere ve fabrikalara sahip olma olanağına kavuş"ması düşü gerçekleşmiştir. Tabiî, Zenci ve diğer milliyetlerden işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin yoksulluğu ve yoksunluğu pahasına. Grahamstown İşsiz Halk Hareketi'nin sözcüsü Ayanda Kota'nın aktardığı bilgilere göre, bir maden işçisinin ortalama yıllık geliri 36,000 rand (yaklaşık 4403 ABD doları) iken, örneğin geçenlerde kendisine 200 milyon rand (yaklaşık 24,500,000 ABD doları) değerinde bir köşk yaptırmış olan başbakan ve ANC başkanı Jacob Zuma'nın ve diğer hükümet üyelerinin her birinin yıllık resmî geliri 2 milyon randı (yaklaşık 245,000 ABD doları) bulmaktadır. Servetinin değeri 275 milyon ABD dolarını bulan NUM'nın eski lideri ve öndegelen ANC yöneticisi Cyril Ramaphosa ise Afrika kıtasının en zengin 34. kişisi olmakla övünüyor. Bu arada bu bayın Marikana kıyımının sorumluluğunu paylaşan Lonmin şirketinin yönetim kurulunda yer aldığını ve sahip olduğu şirketlerden birinin Marikana'daki platin madenine ucuz işgücü sağlamakla uğraştığını da anımsatmak gerekiyor. Bir başka ANC yöneticisi olan ve hâlihazırda Nüfus Yerleşim Bakanı koltuğunda oturmakta olan Tokyo Sexwale ise Güney Afrika'nın üçüncü büyük elmas şirketi olan Mvelaphanda Holdings adlı şirketin kurucusu. Mayıs 2012'de NUM Genel Sekreteri Frans Baleni'nin bu görevinden ötürü aldığı aylığın 1,400,00 rand, (yaklaşık 171,000 ABD doları) ve buna ek olarak onun, Güney Afrika Kalkınma Bankası yönetim kurulu üyesi sıfatıyla aldığı aylığın ise 400,000 rand (yaklaşık 49,000 ABD doları) olduğunun ortaya çıkması yoğun tepkilere yol açmıştı. Arasında Nelson Mandela'nın, Jacob Zuma'nın vb. yakınlarının da bulunduğu örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir; ama bu kadarı yeter.
* * *
Bütün ezilen ve sömürülen sınıfların, ama özellikle de ezilen ulusların ezilen ve sömürülen sınıflarının Güney Afrika deneyiminden çıkaracakları ve mutlaka çıkarmaları gereken önemli dersler var. Bu trajik olay, hem ulusal sorunun çözümü için Güney Afrika'yı örnek görenlerin/ gösterenlerin ne denli derin bir yanılgı içinde olduklarını gözler önüne sermiş; hem de burjuva demokrasisinin kapitalist patronlar için demokrasi, ama sömürülen emekçiler için diktatörlük, hem de acımasız ve vahşî bir diktatörlük olduğunu bir kez daha anımsatmıştır. Ve tabiî, gerçek özgürlük, eşitlik ve adaletin, ancak ve ancak sınıfların ve sınıf ayrımlarının ortadan kaldırıldığı sosyalist bir toplumda olanaklı olduğu gerçeğini de. Lenin, “Yayımlanmış ‘Halkın Özgürlük ve Eşitlik Sloganlarıyla Aldatılması’ Konuşmasına Önsöz” adlı yazısında, sınıf savaşımını lafta kabul eden, ama “özgürlük”, “eşitlik” gibi parlak sloganların ardına sığınarak emekçi yığınları aldatan sosyalistleri, sosyal-demokratları vb. eleştirirken şunları belirtiyordu:
“Sınıf savaşımını kabul edenler, bir burjuva cumhuriyetinde, hatta en özgür ve en demokratik bir burjuva cumhuriyetinde bile, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’in hiçbir zaman meta sahiplerinin eşitlik ve özgürlüğünün, sermayenin eşitlik ve özgürlüğünün anlatımından başka bir şey olmadığını ve olamayacağını da kabul etmek zorundadırlar. Marks bütün yazılarında ve özellikle de (sizin de lafta kabul ettiğiniz) Kapital’inde bunu binlerce kez açıklığa kavuşturdu; o, ‘özgürlük ve eşitlik’in soyut tarzda kavranışını ve bayağılaştırıcıları ve olgulara gözlerini yuman Bentham’ları alaya aldı ve bu soyutlamaların maddî köklerini açığa çıkardı.
“Burjuva sisteminde (yani, toprak ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin sürdüğü koşullarda) ve burjuva demokrasisinde ‘özgürlük ve eşitlik’ bütünüyle biçimsel kalır; bunlar pratikte (biçimsel olarak özgür ve eşit olan) işçiler için ücretli kölelik ve sermayenin eksiksiz egemenliği, emeğin sermaye tarafından ezilmesi anlamına gelirler. Bunlar, benim okumuş baylarım, sizin unutmuş bulunduğunuz sosyalizmin ABC’sidir.” [“Foreword to the Published Speech ‘Deception of the People With Slogans of Freedom and Equality’ ”, Collected Works, Cilt 29, Moskova, Foreign Languages Publishing House, 1974, s. 379-80]
Günümüzde Türkiye'de de TBMM çatısı altında "yeni ve demokratik bir anayasa" yapılması için bir çalışma yürütülüyor ya da yürütülemiyor. Pek çok değişikliğe uğratılmasına rağmen 12 Eylül askerî-faşist diktatörlüğü döneminde yapılmış olan "anayasa"nın, büyük bir gecikmeyle olsa da, çöpe atılmasına ve yeni ve demokratik bir anayasa yapılmasına, hele de böylesi bir anayasa yapılması için Türk gericiliğini sergileyen ve suçlayan bir savaşım yürütülmesine kimsenin ilkesel düzeyde bir itirazı olamaz ve olmamalıdır da. Ancak ezilen sınıf ve katmanları, kapitalizm ve burjuvazinin diktatörlüğü koşullarında yapılabilecek anayasalara bel bağlamaktan ve anayasal hayaller görmekten alıkoymanın da devrimci öncü güçler açısından çok önemli bir görev olduğunun altını çizmeliyiz. Anayasaların, yapıldıkları dönemdeki sınıflar ve siyasal güçler arasındaki dengenin bir anlatımı ya da yansıması ya da isterseniz bilânçosu olduğu dikkate alındığında, her şeyden önce günümüz Türkiyesi'nde -burjuva- demokratik bir anayasa yapılmasının koşullarının olmadığı ortadadır. Bir an için bir mucize yaşandığını ve Türkiye'de bir biçimde yeni ve görece demokratik bir anayasanın yapılabildiğini hayal etsek bile bunun, Kürt-Türk sorunu başta gelmek üzere ülkenin yakıcı sorunlarına bir çare olmayacağı, olamayacağı bellidir. Ezilen sınıfların ve halkların varolan haklarını savunabilmelerinin ve ekonomik ve siyasal mevziler kazanabilmelerinin biricik yolu ve güvencesi, onların örgütlü devrimci savaşımlarıdır. En demokratik ülkelerde bile sömürücü egemen sınıflar, sınıf savaşımının keskinleştiği koşullarda demokratik anayasaları çiğnemekte ya da dikkate almamakta, ezilen ve sömürülen kitlelerin hak arama kavgalarını yasal sınırlar içinde kalarak bastıramadıkları koşullarda rahatlıkla anayasayı askıya alabilmekte, sıkıyönetim ve olağanüstü durum ilan edebilmekte, terörist metotları gündeme sokabilmekte, faşizme yönelebilmekte ya da gerici askerî darbelere başvurabilmektedirler. 2012 Ağustosunda Güney Afrika'da yaşananlar bu saptamayı bir kez daha doğrulamıştır. Dünyanın en demokratik anayasalarından biri olan 1919 Weimar Anayasası Nazilerin iktidara gelmelerini ve bir faşist diktatörlük kurmalarını önlemedi; Güney Afrika'nın son derece demokratik 1996 anayasası, emperyalist ve yerli burjuvazinin silâhların gölgesinde bu ülkenin işçi ve yoksul emekçilerini ezmeleri ve sömürmelerini önlemediği gibi Marikana maden ocağında yaptıkları gibi grevci işçileri öldürmelerini önlemedi. Aynı biçimde, Türkiye'de yapılabilecek bir demokratik anayasa da işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ve bugün onu yöneten AKP'nin gerici iç ve dış politikalar izlemesini, Kürt halkı başta gelmek üzere işçi sınıfı ve halkları ezmesini önlemeyecektir.
* * *
3-4 Haziran 1999'da kaleme almış olduğum “Ertelenen düşler: Güney Afrika 1999” başlıklı yazımda, 2 Haziran 1999'da yapılan seçimler bağlamında Güney Afrika'daki durumun çok kaba bir tablosunu çizmiş, Nelson Mandela'nın yerini Thabo Mbeki'ye bıraktığı seçimlerin ikinci kez ANC'nin zaferiyle sonuçlandığını, bunda ise “Zenci işçi ve emekçilerin ANC’ne açtıkları siyasal kredinin henüz tükenmemiş olması”nın ve “devrimci bir alternatifin olmaması”nın belirleyici bir rol oynadığını söylemiş ve şunları eklemiştim:
“Ama Mbeki de bu durumun sonsuza kadar sürmeyeceğini çok iyi biliyor. O, seçim kampanyası sırasında Afro-Amerikan ozan Langston Hughes’ün bir sözünü yinelerken, Güney Afrika’nın geleceğini görür gibiydi. Hughes, 'Ertelenen düşlere ne olur?' dedikten sonra onların bir 'patlamaya yol açacağını' belirtmişti. Ezilen ve sömürülen yığınların düşlerini erteleyenler ve bu düşlerin ertelenmesine çanak tutanlar, patlamaları önleyemeyecek ve dahası bunun bedelini de ödeyeceklerdir.”
Bu satırların yazılmasından 13 yıl sonra gerçekleşen Marikana kıyımının, Güney Afrika'nın tarihinde bir dönüm noktası olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Akıllara ister istemez, Apartheid rejiminin 1960’ta Sharpeville’de[5] ve 1976’da[6] gerçekleştirdiği kıyımları getiren bu kıyım ve ABD ve Britanya tekelci burjuvazisinin ve Güney Afrika'nın ırkçı beyaz burjuvazisinin yağma ve terör düzeninin bir parçası hâline gelenlerin bu kıyım karşısında aldıkları tutum, “Zenci işçi ve emekçilerin ANC’ne açtıkları siyasal kredinin” artık tükenme noktasına geldiğini gösteriyor. Marikana madeni işçilerinin 300,000 üyeli NUM'ndan ve onun bağlı olduğu COSATU'ndan ayrılmaları, aslında daha büyük-ölçekli bir gelişmenin yansıması. Eğer Güney Afrika işçileri, 16 Ağustos'ta can veren yoldaşlarının yolunu izler, sınıfın en ileri öğelerinin gerçek bir Komünist Partisi oluşturmalarına destek verir ve üstü burjuva demokrasisine ve demokratik anayasaya ilişkin gevezeliklerle örtülü iğrenç neo-Apartheid rejimine ve kapitalist düzene karşı sosyalizmin ve işçi sınıfı demokrasisinin bayrağını yükseltirlerse, Marikana kıyımı bir yeniden dirilişin başlangıcı hâline getirilebilir.
Garbis Altınoğlu
Dipnotlar
[1] Resmî rakamlara göre, 2011 yılında maden ocaklarında meydana gelen iş "kazalar"ında 120 maden işçisi yaşamını yitirdi.
[2] Maliye Bakanı Pravin Gordhan'ın 16 Mayıs 2012'de yaptığı açıklamaya göre bu Güney Afrika Cumhuriyeti'nde işsizlik oranı yüzde 41'di; yani aktif nüfusun beşte ikisi işsizdi. (Bkz. "Unemployment is a serious problem-Gordhan"/ "İşsizlik ciddi bir sorun-Gordhan", The Sowetan, 16 Mayıs 2012) Dünya Bankası'nın geçenlerde yaptığı bir araştırmaya göre, Güney Afrika nüfusunun -yüzde 95'i Zenci olan- en yoksul beşte biri, yani "en alttakiler" arasında işsizlik yüzde 70'i bulmaktadır. (South Africa Economic Update, Temmuz 2012). Komşu ülkelerden Güney Afrika'ya gelen ve yasadışı konumları nedeniyle daha da düşük ücretlerle ve kayıtdışı çalışmak zorunda kalan yoksul emekçilerin durumu daha da içler acısıdır.
[3] 1999-2005 yılları arasında devlet başkanı yardımcısı olan ve 18 Aralık 2007'den bu yana ise devlet başkanlığı koltuğunda oturan Jacob Zuma da bir zamanlar revizyonist Güney Afrika Komünist Partisi'nin üyesiydi ve 1990'da ayrılmasından önce, kısa bir süreliğine de olsa bu örgütün Politbürosu'nda görev yapmıştı.
[4] Burada, ANC'nin silâhlı kolu Umkhonto we Sizwe’den (=Ulusun Mızrağı) söz ediliyor.
[5] Irkçı Güney Afrika polisinin 21 Mart 1960'ta Sharpville kasabasında Zenci göstericilere ateş açması üzerine 69 kişi ölmüş ve 180 kişi yaralanmıştı.
[6] 16 Haziran 1976'da Güney Afrika polisinin, Johannesburg'un Zencilerin oturduğu Soweto kasabasında ırkçı eğitim sistemini protesto eden öğrencilerin üzerine ateş açması sonucu 575 kişi yaşamını yitirdi ve 3,907 kişi yaralandı. Güney Afrika tarihinin dönüm noktalarından biri olan Soweto ayaklanması sonrasında 5,980 kişi de tutuklanacaktı.
Devamını oku ...

Haluk Gerger Mülâkatı

İştirakî: “Arap Baharı” olarak etiketlenen sürece ilişkin solda belli bir ayrışma söz konusu. Bir yanda onu Kazakistan, Gürcüstan, Ukrayna ve İran’da yaşanan batı güdümlü “renkli devrimler” silsilesine dâhil edenler, diğer yanda da halkların özgürlük ve kurtuluş mücadelesi olarak analiz edenler duruyor. Siz bu süreci özet olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Haluk Gerger: “Arap isyanları” dışarıdan gelen etkilerle başlamadı, aksine neredeyse bütünüyle iç dinamiklerden, yıllardır için için kaynamakta olan toplumsal muhalefet ve direniş birikiminden kaynaklandı. Bence, kapitalizmin küresel krizinin etkileri dahi ikincil plandaydı. Aslında, bu isyanları, Arap dünyasındaki Sykes-Picot’dan başlayarak, son 100 yıl içindeki mücadele geleneğinin bir aşaması olarak değerlendirmek gerekir. Emperyalizm elbette sürece müdahil olmuştur. Önce, gafil avlandığı Mısır ve Tunus’ta restorasyonu Mübarek gibi piyonları kurban verip sistemin bürokrasisi ve işbirlikçi sınıf ve katmanlarla gerçekleştirme yolunu seçmiştir. Burada kimi ödünler verilerek, yani geri adım atılarak ileri bir hamle yapmış, düzenin yeniden üretimini sağlamaya çabalamıştır. Daha sonra, Bahreyn ve Libya örneklerinde görüldüğü gibi, Suudiler gibi vekilharçları ya da doğrudan NATO aracılığıyla silâhlı müdahale politikasına geçiş yapmıştır. Nihayet, şimdilerde Suriye’de görüldüğü gibi, doğrudan iç savaş tarafı olarak ve bir askerî işgalin altyapısını hazırlamak üzere kışkırtma, sabotaj, fiilî örgütleme stratejisini uygulamaya koymuştur.
Kuşkusuz, isyanların politik amaçları bakımından netlik, ideoloji olarak vuzuhsuzluk ve örgütsüzlük, önderliksiz olma gibi zaafları vardı ve bu nedenle de devrimden ziyade restorasyona doğru evrilmiştir süreç ama bu, gelişmelerin yerel karakterine gölge düşürmez. Her şeyi yapmaya sadece emperyalizmin kadir olduğunu sanmak yanlış bir bakış açısından kaynaklanır ve ezilen halkların tarihin asıl yapıcısı olduğu gerçeğinin gözardı edilmesi sonucunu doğurur.  
Devrim, kimilerinin sandığı gibi, steril bir biçimde, bir yanda zalimler/burjuvazinin, öte yanda ezilenler/emekçiler/işçi sınıfının konumlandığı savaşlar sonunda haklıların kazanması biçiminde oluşmaz. Ne işçiler bir bütün olarak bu kadar bilinçli ve örgütlüdürler, ne ara sınıflar bu kadar feraset sahibidirler, ne de egemenler buna izin verecek kadar aptaldırlar. Bu görüş, egemenlerin ellerindeki çok yönlü araçların yetersizliğini vurgulayan “sol” bir sapmadır ve her “sol” sapma gibi önünde sonunda sağcılıkla buluşur. İsyanlara, devrim değil diye, küçümseyerek bakmak yanlıştır. Devrimler böyle ortaya çıkıyor, halklar böyle tarih yazıyor. Aceleyle bunları “devrim” diye nitelendirmek de yanlıştır elbette ama isyanlardaki hem devrim, hem restorasyon dinamiklerine bakmak gerekir, birincisini geliştirmeye, ikincisini de geriletmeye çalışılmalıdır.
İştirakî: Aynı özgürlük ve kurtuluş mücadelesi tespiti yapanların yanı başlarındaki Kürd’ün özgürlük ve kurtuluşuna ilişkin tek laf etmemeleri, etseler bile bunu olumsuz bir biçimle birlikte dillendirmelerine tanık oluyoruz. Mısır’da toplanan Suriye Muhalifleri toplantısı sonrası Kürdlerin iradî beyanları açık bir küfre mazhar oldu. Bugün ABD’nin Türkiye ile tampon bölge için masaya oturduğunu görüyoruz ve esas olarak bu tampon bölge Suriye Kürdlerinin irade beyan ettiği coğrafya. Kürdlerin Ortadoğu’da yaşanan söz konusu gelişmeler içindeki konumu ve yönelimine ilişkin ne tür analizler geliştirilebilir?
Haluk Gerger: Kürt isyanları ya da isterseniz “baharı” elbette çok öncelere dayanır. Kürtler, ne yazık ki, bölgede sadece kıyıcı rejimlerce ezilmekle kalmamışlardır, aynı zamanda, şovenizm ve militarizmin etkisi altındaki hâkim bölge halklarının da olumsuz tavırlarının kurbanı olmuşlardır. Bölgenin gerici güçleri, Türkiye, İran, Suriye ve Irak, aralarındaki bütün çelişkilere karşın onyıllarca Kürtlere karşı işbirliği içinde olmuşlar, birbirlerinin suçlarına ortak olmuşlardır. Bugün bile, muhalefet odakları, kendi demokratik karakterlerine gölge düşürecek biçimde Kürtlere karşı bir tavır sergileyebilmektedirler. Emperyalizmle işbirliğine yöneldikçe ya da Suriye muhalefetinin yaptığı gibi kıyıcı Türk rejiminin kanatları altına girdikçe Kürtlere karşı tavırları da daha olumsuz olmaktadır. Aslında böylece bu odaklar isyanların meşruiyetlerini ve demokratik özünü zedelemektedirler, onu rayından çıkartmaktadırlar, isyanlara içinde mevcut devrimci özün emperyalizm tarafından çalınmasına zemin oluşturmaktadırlar. Ama yine de mazlumların ayaklanması ve zalimleri bir ölçüde olsun devirmesi, psikolojik dengeyi halklar lehine çevirmesi iyidir ve bu zaten isyanda olan Kürt halkının da dolaylı bir kazanımıdır. Mazlumların dayanışması belki böyle dönemlerde daha kolay örülebilir, Kürtlere karşı haksız konumda olan hâkim halklar da mücadele içinde daha olumlu bakış açılarına doğru yönelirler. Unutmamak gerekir ki, bu isyanlar sonucunda Bölge’nin statüsüz Kürt statükosu da artık yıkılmıştır ve bu büyük bir gelişmedir.
İştirakî: “Arap Baharı” ile ilgili değerlendirmelerde bir de dikey ayrım yapılıyor. Tunus-Mısır ile Libya-Suriye arasında belirli bir tasnife gidiliyor. İlk grup desteklenirken, ikincisine karşı bir cephe alınıyor. Solda da Suriye meselesi üzerinden bir tartışmanın yaşandığı görülüyor. Sizin orada olup bitenlere ilişkin analiziniz ne yöndedir?
Haluk Gerger: Evet, son iki süreçte emperyalizmin rolü ve dış karışmacılık daha belirgin ve etkin. Bu durum bizi oralardaki zalim rejimlerini desteklemeye götürmemeli. Örneğin, BAAS rejiminin kıyıcılığını herhangi bir bahaneyle örtmek, görmezden gelmek ya da desteklemek çok yanlış olur. Devrimciler iki kötü arasında tercih yapma durumunda değillerdir. Emperyalizmi ve müdahalelerini desteklemek, hatta hayırhah görmek ne denli yanlışsa, zalim rejimleri desteklemek de o kadar yanlıştır. Şu tespit doğrudur: emperyalizmin Suriye’ye müdahalesi ve oradaki başarısı bütün Bölge halkları ve hatta dünya için kötüdür; buna karşılık BAAS rejimi isyanı bastırdığında bundan esas olarak sadece Suriye’de yaşayanlar zarar görür. Evet, Suriye’de bir Türk askerî varlığı başta Kürtler herkes için felâkettir fakat bu çerçeve içine kıstırılmak baştan yanlıştır. Yapılması gereken, yıkıcı BAAS rejimine karşı çıkmak, muhalefetin bütün anti-demokratik ve işbirlikçi yaklaşımlarını kınamak ama bu arada özellikle Türkiyeli devrimciler bakımından mutlaka Türk tampon bölge, işgal ya da karışımcılığını engelleyecek bir hareketlilik içinde olmaktır.
İştirakî: İslamî kesimlerde de ciddi bir ayrışmanın yaşandığını görüyoruz. Bir taraf, İran-Irak-Suriye-Hizbullah hattına diğer bir taraf ise Ankara’dan Basra Körfezi’ne uzanan bir başka hatta işaret ediyor. Ortadoğu bağlamında emperyalizmi nasıl anlamak gerekir?
Haluk Gerger: Emperyalizm bölge halklarını hem doğrudan askerî gücüyle, hem tetikçileri aracılığıyla, hem de “yumuşak gücü”yle, yani ideolojik, kültürel, vb. etkileriyle (BOP) köleleştirmek istiyor. Örneğin, Türkiye, hem tetikçi olarak görev yapıyor, hem diyaloglarını geliştirebildiği ölçüde taşeronluk görevi ifa ediyor. Bir hat buradadır. Buna karşılık, kendi halklarına karşı yıkıcı bir pozisyonda konumlanmış bir direniş hattı da var. Bunu “anti-emperyalist” olarak tanımlamak doğru değil ama emperyalistlerle bir çelişki ve çatışma içinde olduğu da ortada bu çizginin. Müslümanlar bakımından burada bir tercih yapmak daha uygun. “Ilımlı” İslam doğrudan işbirlikçiliği temsil ederken, öteki çizgi emperyalizmle uzlaşma eğilimini özünde taşımaktadır ama bunu kimi şartlara bağlayarak ve rejimlerin esenliği bazında yapmak istiyor. Yani, bir çatlamanın, bir çelişkinin temsilcisi durumundadırlar. Halklar, devrimciler bu çatlaktan yararlanmalı ama içinde erimemelidirler. Başka bir yol vardır elbette ve bıkmadan usanmadan devrimci yol yığınlara anlatılmalıdır, pratikte gösterilmelidir.
İştirakî: Genel olarak Ekim Devrimi ile İran Devrimi’nin bir noktada, devrim olmaklık üzerinden, benzer bir kaderi paylaştığı iddia edilebilir. Son dönemde her iki devrimin tasfiyesi için uğraşmış çevrelerin ortaklaşmalarına tanık oluyoruz. Yakın dönemde bir TV kanalında Hakan Albayrak ile Roni Margulies’in yan yana düşmesi buna örnek verilebilir. Devrimi tarihten ve toplumdan silme iradesinin esasta, başka iradelere yer açmak adına, halkların, mazlumların ve emekçi sınıfların iradelerinin silinmesi olarak okumak mümkündür. İrade silme sürecinin önemli bir unsuru olarak Ak Parti projesinin tüm Ortadoğu’da çeşitli biçimlerde yürürlüğe sokulduğunu görüyoruz. Sizin Ak Parti ve Ortadoğu’daki süreç arasındaki ilişkiye dair kanaatleriniz ne yöndedir?
Haluk Gerger: Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu’da emperyalizmle asıl çelişki içinde olan ya da belki daha doğrusu toplumsal direniş odağını temsil edenler, Nasırcılıktan BAAS’a uzanan, “sol ulusalcılar”dı. Onların karşısına ise, emperyalizm “ılımlı milliyetçi” diye tanımladıkları işbirlikçi güçleri çıkartmışlardı. Bölge’deki tetikçileri de, Türkiye idi. Şimdi, çelişki ve çatışkıların örgütlü temsilcisi radikal politik İslam. Onun karşısına “ılımlı İslam” etiketli işbirlikçiliği çıkartmak bir ihtiyaç. AKP tam da budur. AKP, bir Truva atı gibidir. İçinde, militer rolü gizler ve bu yanıyla tetikçiliğe hazırdır ama bugün ABD ordusu zaten bölgededir ve Türkiye’nin PKK savaşıyla yıpranmış ordusunun tetikçiliği acil değildir. Buna karşılık Truva atı rolü, aynı zamanda, bir taşeronluk ihalesidir de. Zaten ABD esas olarak bunu istemektedir Türkiye’den. Buna göre Türkiye, tarih-coğrafya, kültür, din gibi unsurları kullanarak Bölge ülkelerine nüfuz edecek, halkları zehirleyecek, emperyalist hedef ve değerlerin taşıyıcısı olacaktır. Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” dediği şey tam da budur ve bu görüşleri, bu “stratejik bataklığı” Türk kamuoyuna pazarlamanın teorisidir. Bir de, yükselen Anadolu burjuvazisi de Bölge’de kurulmasına Türkiye’nin de yardım ettiği ganimet sofrasından, en başta Kürtler üzerinden olmak üzere, bir pay kapmak, kendine bir alan açmak arzusundadır, bu da onun siyasal temsilcisi olarak AKP’nin hizmet ettiği bir amaçtır.
06.09.2012
Devamını oku ...