02 Ağustos 2012

Ak Kuşak İslam’ı


Tayyip Erdoğan, toy düğün gönderdi olimpiyat ekibini. Yemekler, altınlar ve baklavalar dağıtıldı. Bugüne dek en fazla sporcu heyetinin gönderilmesi ile övünüldü, nefisler şişti. Ancak henüz halter gibi favori alanlarda bile bir madalya alınmış değil. Spor yazarları, sporcuların üzerinde psikolojik baskı olduğunu söylüyorlar ama kimse ağzına Tayyip faktörünü almıyor. Herkes, elde numara, sıraya dizilip teftiş edilmekten korkuyor galiba.

Biraz 2020 olimpiyatları biraz da bugünün “büyük Türkiye” masalına figüran olsunlar diye evlerden onlarca sporcu toplanıp Londra’ya gönderildi. Hezimet kaçınılmaz.

“Kurtuluş Savaşı” esnasında Erzurum’da yayınlanan Albayrak gazetesinin ağır bir danışman kurulu eşliğinde toplu basımını yapmak için Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne 90 milyar civarında para aktarılıyor. İşin öğrencilere yaptırıldığı ve aceleye getirildiği söyleniyor. Hocalar ve rektör bu eleştirileri ve soygunu kabul ediyor. Acelenin nedeni Abdullah Gül’ün okulu ziyaret edecek olması. Ziyarete takdim edilmesi için eser aceleye getiriliyor, profesörler herhangi bir emeğinin olmadığı, yanlışlarla dolu çalışmanın altına imza atıyor. Cepler doluyor, sırtlar sıvazlanıyor.

Ramazan’a yetiştirip gösteriş yapmak, daha doğrusu mevcut gösteriye dâhil olup yer kapmak için Ankara’daki bir cami inşaatına hız veriliyor. İnşaat duvarı çöküyor ve bir işçi ölüyor. Herkes şehirde Gökçek’in “shopping” kumpanyasını, tüketim festivalini seyreylerken, bir işçi on küsur yıl önce başlanıp üzeri kapatılan metro çukuruna düşüp ölüyor, işçinin ismini hatırlayan bile yok.

Toki yağması ile dere yatağına evler yapılıyor, Samsun’da onlarca insan öldürülüyor. Madenler ve dereler yağmaya açılıyor, AKP bu yağma ile övünüyor ama işçiler ölüyor, dereler kuruyor. AKP kendisine bahşedilen iktidarı korumak için bahşedilme gerekçelerini sürekli vurgulamak zorunda kalıyor. Kürd bir gerekçe ise “kalkınma ve istikrar” ikinci gerekçe.

Özgür Suriye Ordusu özellikle Halep mevziinde yalnız bırakıldıkları için hayıflanıyor ama kılavuzu karga olanın…

Halep’te dökülen kan Tayyip’in elinde, bu görülmeli.

Solun genel ideolojik tepkisi “savaşa hayır” oldu, Tayyip’in yiğitlenmelerine kandı. Oysa ne Tayyip’in ne de Türk ordusunun askerî bir gücü bulunuyor. Sol, tersten, AKP rejiminin gücünü, kendini abartılı göstermek için, olduğundan iri bir gerçeklik olarak algılıyor. “Özgür” ordu Suriye’de bu türden yiğitlenmelere kanıyor ve kendini olandan büyük görüp göstererek düşmanının üzerine yürüyor. Bugün batı basınının muhaliflerin içinde El-Kaide ağırlığı görüp göstermesi, batının muhalifleri temel aslî bir özne olarak tanımadıklarını ifade ediyor. Yani batı, ortalığı temizlemek için maşa olarak kullanacak birilerini. Sonuçta zulme karşı bileylenen öfke toprağa gömülecek. Pazarlık masalarında heba edilecek. Çimenler ezilecek, Hamurabi’nin fil ordusu Roma’ya yürüyecek…

ABD “devrimciler”e “orduyu dağıtmayın, devlet kurumlarını bozmayın” talimatı veriyor. İyi de o vakit nasıl bir devrim bu? Devrim için öfke gerekliyse, öfkeli kitleler mevzilerde kurşuna dizilirken, klimalı otel odalarındaki telefon trafiğinde devrim teslimiyete dönüşüyor.

İslamcı Kadir Mısıroğlu, “evet geçmişte İngiltere’nin ve Amerika’nın safında olduk” diyor ve devamında da ümmet ülküsü ve davası uğruna bugün de Amerika’nın desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Birileri Amerika eliyle Osmanlı’nın, İslam Birliği’nin ya da Türk önderliğinde bölgesel bir Müslüman iktidarın tesis edileceğine inanıyor. Politikliği İngilizlerden ve Amerikalılardan öğrenen İslamî kesim, bugün devrimin teorik ve pratik olarak silinmeye çalışıldığını görmüyor ve devrim yaptığını zannediyor. 2023’te dünyanın ilk on ülkesi içine girmek basit bir istatistikî zırvalıktan başka bir şey değil. Bu hedef için kaç milyon sömürülen-mazlum insanın sırtına basılacak, kaç kişinin kanı içilecek, bu önemli.

Tabii doğrudur, Sovyetler’de ve İran’da da devrimi bir fazlalık ve kusur olarak görüp onu silmek isteyenler çıkmıştır. Bugün de İran’da bu tarz bir eğilim mevcuttur ve güçlüdür. İran’da bu kesim sanki hiç devrim yaşanmamış gibi davranmayı tek çözüm olarak görmektedir. Bugün Sovyetler’deki devrimi silmek için uğraşan kimi sol kesimlerle ikinci devrimi silmek için ilerleyen İslamî güçlerin yan yana düşmesi tesadüfî değil.

Devrim tarihte ve toplumda geri alınmaz bir hakikattir. Yenilse bile böyledir.

Bir avuç toprak ağasının uzlaşmasının ürünü olan Amerikan Devrimi ile belirli sınıfların uzlaşması sonucu gerçekleşen Fransız Devrimi, tarihsel olarak hak ile batılı ya da proleterle burjuvayı bölen, uzlaşmayı reddeden devrimi affetmemektedir. Bu devrimler, Amerika ve Avrupa kurgusu için de tehdittir. Ekim Devrimi’ni tarihte ve toplumda bastırdığınıza göre, sıra İran Devrimi’ndedir. Bugün ol sebep, eskiden gerilen kuşağın rengi yeşilden aka dönüşmüştür.

AKP ideologları ve borazanları onu Kemalistlerin Atatürk’ü ve Atatürk Türkiye’sini takdim etme biçimine öykünerek, nev-i şahsına münhasır bir olgu olarak takdim etmektedir. Üzerinde durulan husus, istisnacılıktır. M. Kemal “sosyalizm bize uymaz, biz özel bir milletiz” der, AKP de aynı yöntemle, kendi iktidar kurgusunu özel ve mutlak bir olgu olarak pazarlar. Oysa doksanlardan itibaren belirli bir süreç devrededir ve AKP bu sürecin evladıdır. Misal, bu noktada bir tarikat şeyhi müritlerini şu şekilde kandırmaktadır: “Ben Tayyip Bey’le konuştum, o mason gömleğini giyecek ve onları kandıracak.” Kimin kimi kandırdığı ya da kandıracağı gün gibi ortadadır.

Doksanlarda esas hedef soğuk savaş döneminin ara iktidar odaklarıdır. Batı, yeni ihtiyaçlar ve zorunluluklar doğrultusunda soğuk savaş süresince teşkil olunan mekanizmaların dağıtılması emrini vermektedir.

Soros uzantısı TESEV’in başkanının, Kırgızistan’da ilk karışıklıklar çıktığı vakit, “Leninist” taktiği uyguladıklarını söylemesi bu süreci yansıtır. Önceden bir inşaat şirketinin danışmanlığını yapan Can Paker, Kırgızistan’da renkli devrimler silsilesinin uç verdiği bu dönemde, kavmî kimi oluşumları silâhlandırarak iktidara yönlendirdiklerini ikrar etmektedir. Renkli devrimleri inşaat tekelleri danışmanlarının ideolojik olarak beslemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Bugün ise yapılacak inşaatlarda köle gibi çalışacak, bunu arzulayan, milyonları idare etmek için bir tür İslam biçilmiş kaftandır.

Bernard Lewis ve Brzezinski, etnisite düzeyinde Müslüman coğrafyanın bölünüp küçük devletler olarak Sovyetlere karşı bir hat oluşturmasını, bu sürecin Sovyet Müslümanlarına sıçramasını talep eder. Yani özünde “Leninist” değil, yeşil kuşakta öğrenilen bir yöntem devreye sokulmaktadır.

Böylesi bir parçalanma sürecinde doğal olarak İslamcılığın ümmetçiliği öne çıkıyor. Ama bu ideolojik yönelim, en fazla küreselleşmenin bölgedeki ulusötesi seyrine hizmet eden bir etmen olarak iş görüyor.

Yani Halep’te camiyi havaya uçuran muhalif güçlerin bağırışları inşaat tekellerinin sevinç çığlıklarıdır. Bugün halka akbaba diliyle yağmacılığı desteklemesi ve kendisine düşecek payı beklemesi vazediliyor. İnşaat tekelleri ellerini ovuşturuyor. Garibana da kendisine düşecek kırıntı için nefer ya da SA olmak öğütleniyor.

Elbette bu küresel sermayenin yürüyüşü bağlamında Zeynel Abidin, Kaddafi, Mübarek ya da Esad çok uzak, çok düşman ya da çok muhalif değildi. O vakit egemenler bu isimlerin tasfiyesine neden ses çıkarmadı?

Bir şeyi gizlemenin en iyi yöntemi onu açıktan yapmaktır. Yaşanan soygunun, yağmanın, sömürünün ve zulmün ortaklara ihtiyacı vardır. Ortak bulmanın en geçerli yöntemi, demokrasidir. Bu demokrasi açılımının İslamî bir tonda ve içerikte gerçekleşmesi daha makbuldür. Zira bölgede tüm bu soyguna, sömürüye itiraz gerçekleştirecek yegâne güç, İslamî harekettir. Ama bu demokrasi oyunu ile İslam da suça ortak edilmek istenmektedir. Sus payları, rant paylaşımı, söz sahipliği ile İslamî güçler bu paylaşım savaşında saflaştırılmaktadır.

İslamî hareket bugün iki renkte ilerliyor: ellilerde Kissenger-Brzezinski önerisi ile devreye sokulan yeşil kuşak İslam’ı, yerini ak kuşak İslam’ına bırakıyor. Ama bir de Suriye örneğinde daha fazla marjinalleştirilecek olan ve kısmen El-Kaide’de temsil olunan, kara kuşak İslam’ı var.

Yeşil kuşak İslam’ının derdi, Sovyetleri ezmek. Yetmişlerin sonunda gene bir Yahudi ve CIA ajanı olan Bernard Lewis bu stratejiye katkı yapıyor ve yeşil kuşak İslam’ının Sovyetler’deki Müslümanları koparmak için kullanılmasını öneriyor. Sonuç alındığı kesin.

Bir CIA ajanı 1979’da İstanbul’a geliyor ve “Tahran düştü, Türkiye’yi kaybedemeyiz” diyor ve böylelikle 12 Eylül darbesinin işaret fişeği patlatılmış oluyor. Yüzyılın başından beri İran ile Türkiye arasında politik anlamda bir kader ortaklığı var.

1979’da devrim İran’da. Bugün ak kuşak İslam’ı, bu İran’ı ve temelde devrimi ezmek derdinde. İngiltere’den, Türkiye’den ya da başka batı odaklarından gelen ve sürecin başına geçen İslamcılar teorik ve pratik düzeyde İslamî hareket içerisinde İran İslam Devrimi’ni tasfiye etmiş unsurlar. Bu küçük burjuva kesimler, İslamî ideolojiyi yaşatmak için çoktan liberalizm etrafında tavaf etmeye başladı bile.

Ak kuşak İslam’ı, modern kapitalist bir devleti olduğu gibi muhafaza edip İslamî manada yönetmek ve iktidar nimetlerinden istifade etmek anlamına geliyor. Bu çizgiye çekilmiş İslamcılığın İran Devrimi’ni tasfiye etmesi kaçınılmaz. “Ak”, mecazî olarak bölgenin düzlenmesi, pürüzlerin giderilmesi, çatlakların sıvanması ve egemenlerin iktidar ilişkilerinin engelsiz ilerlemesini ifade ediyor.

Frantz Fanon, Arap liderlerinin 12. ve 14. yüzyıl arası dönemin ışıl ışıl parıldayan Darüsselam’ına geri dönmeyi bir diriliş motifi olarak kullandıklarını söyleyerek bu girişimi sahipleniyor ve Darüsselam’ı ormandaki yangının yayılmasını engellemek için çekilen “yangın emniyet şeridi”ne benzetiyor. Oysa bugün Darüsselam’dan çok Darülharp’den söz etmek gerekiyor. Şerit ancak bu sayede çekilebiliyor.

Dolayısıyla burada muhafaza edilen, İran Devrimi değil, devrim, bu vurgulanmalı. Egemenlerin saldırılarına karşı sınır çekecek bir pratik, sömürülenlerin-mazlumların saflaştırılmasını emrediyor. Bu saflaşma, onların egemenlerin top namlularına sürülmelerine mani olmayı gerektiriyor.

Devrimi muhafaza etmenin tek hakiki yolu ise devrim yapmak.

Eren Balkır
1 Ağustos 2012 

0 Yorum: