Sokakları Terk Etmeyin!

Görünüşe göre, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti bu seçim süreci boyunca esas olarak devletin cüssesi konusunda tartışıp duracaklar. Cumhuriyetçiler, bütçenin dengelenmesi için devletin küçülmesi gerektiğini söylüyorlar. Demokratlar ise Cumhuriyetçilerin aslî niyetinin, ekonomik alanda yaşanan iş kayıplarındaki artışla birlikte yardıma muhtaç olanlara dönük programlara son vermek olduğunu iddia ediyorlar.
Meseleye bu şekilde yaklaşmak yanlışa sevk edici bir nitelik arz ediyor. Mesele devletin cüssesi değil, devleti kontrol eden ve onu kendi çıkarları için kullanan toplumsal sınıfın ta kendisi.
Mesele bu şekilde ele alındığı vakit, söz konusu iki parti arasında pek bir farkın olmadığı görülecektir. İki parti de bu ülkenin ve dünyanın önemli bir bölümünün ürettiği zenginliği kontrol altında tutan yüzde birin çıkarlarına hizmet ediyor. İktidara hangi partinin geldiğinin bir önemi yok, zira iktidar koltukları her daim büyük şirketlerin ve bankaların ya da bunlara mahkemelerde hizmet edenlerin elinde bulunuyor.
Son elli yılın tüm kabinelerine bir bakalım. Demokrat ya da Cumhuriyetçi, tüm kabineler bankacılar, sanayiciler ve şirket avukatlarınca doldurulmadılar mı? Buralarda kaç tezgâhtara, çiftçiye, doktora, hademeye, terziye ya da sendikacıya rastladınız?
Demokratlar giderek küçülen bir kategori olarak daimî iş sahibi işçiler anlamında, “orta sınıf”ı temsil ettikleri iddiasında. Görünüşte Cumhuriyetçilerin açık faşizmine ve züppeliğine karşı olan bu kesim, deri rengi, cinsiyet ya da cinsel kimlik ve memleket gibi konular üzerinden zulüm gören insanlarla işçiler arasında gayet popüler.
Ancak herkesi ev sahibi yapma balonu patlayıp bankalar devletin kendilerine ait trilyonlarca dolarlık borcu silmesini talep ettiklerinde Demokratlar bu bankalara hazinenin tüm kapılarını açtılar. Evlerinden çıkartılan, işlerini kaybeden, tıbbî hizmetlerden mahrum kalan ve yemek kuyruklarında ölüp gidenler bankacılar değildi. Onlar devletin müdahaleleri ile düşmekten kurtarıldılar.
Kapitalizmin çöküş aşamasında olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu ekonomik sistem toplumu şahsî mülkiyeti dışında çok az şeye sahip olan %99 ve geri kalan her şeyi ele geçirmiş bulunan %1 olarak bölmüş durumda. Patronlar yarattıkları şu muammaya dönük bir cevap bulamıyorlar: emek daha fazla üretken oluyor, daha fazla iş kaybediliyor ve daha çok sayıda insan sefalete sürükleniyor.
Sosyalizmde ise üretim araçları milyarderlerin değil, işçilerin mülkiyetinde olacak. Bu ise zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyi olmayan halk kütlelerinin mücadelesini gerekli kılıyor. Daha fazla savaş, daha fazla mapusluk ve daha fazla vergi vaat eden şu iki partili politik sistem bu zincirlerden biridir. 
İş, sağlık, barınma, eğitim, savaşların ve zulmün son bulması için verilen tüm mücadeleler oy sandıklarında değil, ancak sokaklarda kazanılır.
Workers World
Devamını oku ...

Dilenmek ya da Direnmek


Davos’taki “One Minute” çıkışında Tayyip Erdoğan’ın esas olarak toplantı başkanına öfkelendiği, o nedenle fevrî bir çıkış sergilediği söylenir. Kızdığı kişinin aslen Ermeni oluşu, öfkesinin de nedenini izah eder.
Tayyip Erdoğan'ın, “yıkın şu ucube heykeli” emriyle yıkılan Kars’taki “İnsanlık Anıtı” Ermenilerle kurulan “dostluk” ilişkilerinin bir nişanesiydi.
Demek ki Karacaahmet Cemevi’ne “ucube” demesi de örtük olarak “yıkılsın” emrini içermektedir. Onun belediye başkanlığı döneminde yarım bıraktığı işi tamamlamak niyetinde olduğu açıktır.
Derler ki Hrant Dink’in ölmeden önce Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğunu söylemesi ciddi bir öfkeye neden olmuştur. “Ata’nın mirasını lekelemek”, Dink’in gömleğinin kanla lekelenmesi ile cezalandırıldı.
1918-1920 arası dönemde Dersim’deki Ermeniler Seyyid Rıza ve diğer aşiretlerden yardım istemiş ama bu aşiretler destek vermeyip devletin yanına koşmuşlardır. Ama aynı devlet Dersim’de, Ruslara, dolayısıyla Ermenilere karşı bölge halkına verilen silâhların teslim alınması emrinin mazeret gösterilmesi sonucu başlayan askerî operasyonda toplu kıyım yapmıştır. 1915’i görmüş Ermenileri at üstünde kovalayan Dersim aşiretleri, bu sefer Kemalist kıyımın kurbanları olmuşlardır. Tepelerine ise devşirme bir Ermeni olan Sabiha Gökçen’in bombaları yağmıştır.
Yıllar sonra ise birileri “Alevilik İslam dışıdır” demiş, MHP’li “tarihçi” Yusuf Halaçoğlu’nun üflediği gizli devşirme raporları üzerinden, bu kişiler “Ermeni dönmesi” olarak etiketlenmiş ve bunların ekseriyetle Dersimli oldukları söylenmiştir.
Devlet her daim halk içindeki sınıfî, dinî ve millî unsurları birbirine karşı kışkırtmış ve onların yok oluşunu, mutlak olduğunu düşündüğü koltuğundan seyreylemiştir.
Bugün liberaller, Ak Parti’nin kendilerinden uzaklaşıp MHP ile bir tür ittifaka yöneldiğini söylemektedirler. Hrant Dink vak’asında MHP’nin 12 Eylül öncesi oynadığı role soyunmak isteyen BBP, başkanının çark edip öldürülmesi karşısında sinmiştir. Zira Ak Parti ile MHP arasındaki dolayım hattı olarak BBP, doğası gereği, tasfiye edilmek zorunda kalmıştır.
Bugün Ak Parti medyası Kürd hareketine yönelik olarak seksenlerdeki “Anadolu’dan Görünüm” programını hatırlatan yayınlarla saldırmaktadır. Bir fark, işin içine dinî meselelerin daha fazla dâhil edilmesidir. Bu tip yayınlarda “Kürd hareketinin doğuda misyoner faaliyetlerine destek verdiği” ya da “gerillaların domuz eti yediği” gibi propagandatif unsurlar kullanılmaktadır.
Dolayısıyla Türk ili Kerkük’e giremeyen Devlet Bahçeli’nin “yürü Tayyip, Kandil’e Türk bayrağını dik, ülkücüler arkandadır” demesi şaşırtıcı değildir. Seçim döneminde eşref-i mahlûkat sayılmayıp "kurt sürüsü" denilerek aşağılanan ülkücüler, başbuğlarının emriyle, direnemeden ve dilenerek, hizaya getirilmiş olmaktadır.
Hep denildiği gibi, Türk’ün Kürd düşmanlığı yapmak dışında bir iradesi mevcut değildir. Tüm iradesini ve mevcudiyetini egemen güçlere tabi kılmış bir millet, sömürü ve zulme karşı direnmek yerine, hep o güçlerden biraz varolma imkânı dilenmek zorunda kalacaktır.
Fıkrada denildiği gibi, “o Ermeni’nin dövülmesine izin vermeyecektik.” Verilirse, bugün iftarı Müslüman ahali Amerikan büyükelçileri ve ajanları ile birlikte açar. Verilirse, bölge halklarına karşı konuşlanmış füzelerin gölgesinde, bir millet bayrağının hep batı rüzgârları ile esmesine razı olur. Verilirse, grev yapma hakkı bile elinden alınır.
Bugün İslam’ı şeklî ibadete indirgemenin temel nedeni, o ibadetlerin icra alanlarında ciddi bir sermaye akışının gerçekleşiyor olmasıdır. İyi niyetli olarak o icra alanlarındaki fethullahî kudretten pay almak amacıyla, “infak” ya da “paylaşım” edebiyatı yapılsa da sermaye akışının hızı karşısında tüm değerler aşınmaya devam edecektir.
Eğer İslam hacı olmaya indirgenmişse, bu, Müslümanların, Suudi sermayesinin ve onun işgali altındaki kutsal toprakların kölesi kılınması amacını güder. Eğer namaz ise mesele, cami duvarlarının önünde ya da içinde dönen rant ilişkilerine kul olmak, mümin oluşun yerini almış demektir. Eğer oruçsa, toplu iftar merasimlerinde kimi ticarî markaların reklâmı ve tüketim kölesi bireyler için tertiplenen kapitalist şenliklerin dinin yerini almasıdır mesele.
Ak Parti kalemşorları, bu gerçeklik dâhilinde, “hâlâ doksanlara geri mi dönüyoruz?” sorusunu çeşitli manevra ve taklalarla savuşturma yoluna gitmektedir. Doksanlarda elde pala ve silâh, Kürd avına çıkmış Hizbullah çeteleri vardı, artık bu çeteler Ak Parti sayesinde geçersizleşti, zira bu çetelerin varlık zemini üzerinde bir başka iktidar binası yükseliyor. Tıpkı Rum ve Ermeni arazilerine ve mallarına el koymuş, tek direnci bu malı muhafaza etmek olan Türk ağalarının Kuvvayı Milliye çetelerini tasfiye edip iktidara çöreklenmesinde olduğu gibi.
İktidara çöreklenen Türk ağalarının Alman ve İtalyan faşizminden beslenen kesimi ile İngiliz-Amerikan beslemesi Menderes çizgisi ile yan yana düşmesi bugünü özetliyor. İngilizlerin eliyle kurulan ve Amerikan eliyle güçlendirilen devlet, Ak Parti şahsında, yeniden organize oluyor. Direnenlerin tasfiye edildiği, dilenenlerinse iktidar olduğu bu ülkede para keseleri herkesi kendisine kul ediyor.
Bugün dilenmenin ürünü olan devlet, dik durmanın, direnmenin ne demek olduğunu bilmediğinden, millet ve din ayağında, bölünmeye karşı mazlum-sömürülen halkın kendiliğinden direncini istismar etmek zorunda kalıyor.
Alevî hassasiyeti din payandasını, Kürd hassasiyeti de millet payandasını tehdit ettiği gerekçesiyle devlet bu iki kesime karşı halkın belli bir bölümünü kendisine nefer olarak örgütlemek derdindedir. Devlet dik durmayı hiç bilmediğinden, din payandası da millet payandası da sunidir ve özel odalarda bir bakıma icat edilmiştir.
Özellikle MHP’liler, devletin millî ve dinî payandasının ortak kirişi çatılırken devreye sokulan Osmanlı edebiyatı dâhilinde, üç padişaha kutsallık ve evliyalık atfetmektedirler: Fatih, Yavuz ve Kanunî. Oysa Fatih’in Müslüman olduğu bile şüphelidir, Yavuz’un Türkmen-Alevî katliamları aşikârdır, Kanunî ise Osmanlı’nın çöküşünü başlatan isimdir.
Direnmek değil, dilenmek üzerinden oluşturulmuş bu payandalar zayıftır. Zayıflığın her sarsıntıda kendisini hissettirmesi, sonuç olarak Alevî’ye ve Kürd’e karşı zulmü beraberinde getirmektedir. Dışa karşı kuzu olan, içe karşı kurtlaşmaktadır. Devlet, içerideki kurt sürüsünde ve kuzunun boynuna dayanmış hançerde cisimleşmektedir. Bu noktada Türklük de Müslümanlık da bileğilenmek zorundadır. Bileği taşına her vurulduğunda bu iki unsurun dış yüzü körelir, iç yüzü keskinleşir. İç yüzü de hep devletin potansiyel tehditlerine dönüktür.
Bu kurtluk karşısında Hacı Bektaş-ı Veli törenlerinde “Kürt Alevi yoktur” deyip Aleviliği sağcı bir Türkçülüğe, oradan da devlete bağlamak dışında bir varlık gerekçesi bulunmayan Rıza Zelyut’un ödüllendirilmesi manidardır. Alevîliğin bileğilenmesi buradadır: CHP, kendisini kuran gasıpların ve o gasıpların kurduğu devletin dışında düşünememektedir. Kılıçdaroğlu’nun meclis ısrarı, biraz da bu meclisin tapusunun ve mülkiyetinin kendi partisinde olduğuna inanması ile ilgilidir. Camilerin tapusunu elinde tuttuğunu söyleyenlerle meclisin tapusuna sahip olduğunu iddia edenler arasındaki kayıkçı kavgası bugünün gerçeğinde artık konu dışıdır.
Batının rıza gösterdiği kadar Türk ve batının istediği kadar Müslüman olan bu devlet, halkların sömürü ve zulme karşı mücadele ederken ortaya koyduğu direnme iradesini tasfiye etmeye mahkûmdur. Bu tasfiye işlemi esnasında kendisi gibi Türk ve Müslüman olan bir kütle teşkil etmek zorundadır. Bu kütle, tapulara ucundan kıyısından ortak olan ya da olmak isteyenlerden müteşekkildir.
Ama Allah’ın, Kur’an’ın ve Peygamber’in dile döktüğü biçimiyle, “üstünlük takvada”dır ve takva da ancak sömürü ve zulme karşı mücadele etmekte tanımlıdır. Sadece bu mücadeleyi verenler birbirlerini gerçekten tanırlar.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

Ak Parti’nin Tağut Rejimi

1
Türk devleti, milliyetçiliği Batı’da Arnavut, Elen doğuda Ermeni’den öğrenen asker ve bürokratların yedek Yahudi devleti olarak kurdukları bir yapıdır. Burada söz, yetki ve karar kudreti Batı Anadolu’nun batılılarla çıkar ilişkilerine sahip olan tefeci-bezirgân kesimindedir. Sonrasında ise, en fazla, bu kesimle bir pazar ve kudret kavgası verilebilmiş, bu kavgada hep kurucu iradenin sözü, yetkisi ve kararı tayin edici olmuştur. Menderes-Özal-Tayyip çizgisi ise bu ortadaki rant mekanizmasına Osmanlı’da güçlendirilen ve bugüne gelen, İsrailiyyat’tan beslenmiş bir tasavvufî geleneğin belirlediği tarikatların ve cemaatlerin ortak olmasını ifade eder. Eni sonu tağut rejiminin bir kalesi, kamalı, cephaneliği ve mevzii olarak devlet olduğu gibi orta yerde durmakta, ona hiç dokunulmamakta, pay isteyenler efendilerin kudretine ortak olmak istedikleri için pay talep etmektedirler. Ama efendilerin sömürü ve zulmü tüm çıplaklığı ile uygulanmaya devam etmektedir.
2
Bugün Gaziantep saldırısı üzerinden bu ilin milletvekili Şamil Tayyar, “saldırı Şam’daki bombalı saldırının intikamıdır” diyerek, kendi devletinin Şam’daki saldırının suç ortağı olduğunu ikrar etmiştir. Şamil Tayyar, öte yandan ilin emniyet müdürünün ayağını kaydırmak adına açıklamalarda bulunmakta, “bu adam bizi, işadamlarını ve bürokratları dinleyeceğine, teröristleri takip etmeliydi” diye hedef göstermektedir. Bu cümleden birkaç dakika önce de Ak Parti’nin bürokrat vesayetini kırdığından bahsetmektedir. "Feveylün lil musallin" denilebilecek bu bürokrat ve eşraf, İslamî sosa batırılmış cumhuriyet kadrolarıdır. Müslüman hareket, Tayyar gibiler nezdinde, kendisine onca yıl zulmeden devlet ve tağutî rejim karşısında diz çöktürülmüştür.
3
Antep saldırısı, savaşın bu tağut rejiminin bir kalesi olarak devlete ve devlet ile halk arasındaki bağa yönelik gerçekleştirilmiş gibi görünmektedir. Kürtaj üzerinden, “bu ülkede her şeyden ben sorumluyum, her şey benden sorulur” diyen Tayyip, dolayısıyla, saldırının birinci dereceden muhatabı ve suç ortağı olmalıdır. Ülkenin çeşitli illerinin cami avlularına taşınan asker cenazeleri Ak Parti ve onun korumalığında olan devletin tağutî gerçekliğinin birer eseridir. Öfkenin kılıcı oraya doğru bileylenmelidir.
4
Devlet, batı karargahlarında geliştirilen kontrgerilla tamimnamelerini Kur’an misali hatmederek hareket etmekte, işin propaganda ve ajitasyon kısmını boş geçmemektedir. Yukarıdan aşağı zalimane bir içerik ve biçimle bütün tarihsel-toplumsal değerler, algı, bilgi ve iman yeniden teşkil edilmekte, kurulmakta ve an be an halka dayatılmaktadır. Devlet her zamanki gibi boşluk, kırılma, sekme, yanlış, zaaf vb. tanımamakta, gerçekliği insanlara bu şekilde takdim etmeye çalışmaktadır. Devletin bu gayreti, nihayetinde, halktaki irade kırılmasına denk düşer ya da bu iradenin kırılması içindir.
5
“Şehid” propagandatif düzeyde bu tağutî rejim tarafından en fazla istismar edilen kavramdır. Devlet, söz konusu kontrgerilla tamimnameleri uyarınca, geçmişte korucu ordusu teşkil etmiş, uzun süre onları şehid olarak saymamış, maaş bağlamamıştır. Ama bugün görüyoruz ki 1 yaşındaki bir bebeğin vefatı dahi “şehadete erdi” sözü ile karşılanmaktadır. Şehadet, Allah’ın birliğine tanıklık etmekse, demek ki burada Allah olarak görülen, devletin ta kendisidir. Bu iman, yukarıdan aşağı doğru kurulmuş bu İslam algısı, esas olarak mal-mülk derekesinde halkta mevcut olan korkuya dayanmaktadır.
6
Kimi ilahiyatçılar Alâk Suresi’ndeki “insan […] azar” ifadesini bugünün koşullarına uygun olarak yorumlamakta ve “burada müşrikler kastedilmektedir” deyip, bugün mal-mülk üzere azgınlık edenleri temize çıkartmaktadırlar. Özü itibarıyla bu mal-mülk düşkünlüğü Tayyip’in ağzında şu şekle bürünmektedir: “Suriye’de bizim bir kalemiz, toprağımız var, oraya yönelik saldırı olursa, bize saldırılmış sayarız, biz NATO üyesi olduğumuza göre, bu saldırı aynı zamanda NATO’ya yapılmış olacaktır.” Bu “NATO İslam’ı” halkın hücrelerine ellerindeki üç kuruşluk malı muhafaza etme derdi üzerinden yedirilmektedir.
7
Antep saldırısı üzerinden yapılan tüm açıklamalar devleti birlemek amaçlıdır. İskenderun’daki asker cenazesinde ölen askerin eşi, “niye oraya gönderiyorlar ki, bunun hesabını versinler” diye ağlamaktadır. Bu gözyaşı, tağutî rejimin kibri ve öfkesi karşısında buhar edilmektedir. Halkın acısı ve çilesi üzerinden rejimin kaleleri pekiştirilmek istenmektedir.
8
Tayyip, kendi merhume teyzesinin cenazesini bile siyasî bir şova, mitinge dönüştürebilmektedir. Düne kadar mehepelilere laf söyleyen bu zat, verili durum itibarıyla, camileri kışlaya, nihayet, çevirmiştir. Bu dönüştürme işlemi, genelkurmayla imzalanan protokolün bir karşılığıdır.
9
Mehepe milliyetçiliği “update” edip küreselleşmenin nimetlerinden faydalanma eksenine kaydığına göre, sağ siyasetin tekâmülü tamamlanmıştır.
10
Haksöz ekibi, Suriye’de öldürülen Türk Müslümanlar için Hacı Bayram Camii’nde cenaze namazına duracak. Şehadet, Allah’ın birliğine tanıklık etmekse, burada birlenen “Allah”, mecazî olarak, Türkiye devleti ve onun küresel bağlarıdır. Birlik buradadır. Dağılma ve ayrışma hâlinde halka kendisinin elindeki malı mülkü kaybedeceği korkusu salınmaktadır.
11
Bin yıldır “el kârda, gönül yarda” diyen tasavvufî İslam, örnek olarak, bir kanalda yayın yapan Sadık Yalsızuçanlar nezdinde, bugüne “update” edilmektedir. “Kalvinist, Protestan takısına ihtiyaç yok, bu zihniyet bizde bin yıldır vardı zaten” denilmektedir. Bu tip yayınlar eşliğinde İslam algısı ve bilgisi Tayyibî-tağutî rejimin güncel ideolojik ihtiyaçlarına göre ayarlanmaktadır.
12
Mısır cumhurbaşkanı, gençlere "sokakları temizleyin" talimatı vermektedir. Temizlenen, devrim ve izleridir. Haber kanalları Antep’teki saldırı ardından belediyenin hummalı bir çalışma ile saldırının izlerini temizlediğini, olağan huzurlu ortamın yeniden tesis edildiğini söylemektedir. Silinen izler devletin günahlarıdır.
13
Ortadoğu’da genel olarak devrimlerin tüm izleriyle birlikte silindiği söylenebilir. Mesele tek başına petrol ve gaz akışı, güvenliği meselesi değildir. Halkların iradeleri kırılmaktadır. Silme işlemi, bir daha devrim olmasın, akış bozulmasın, düzen sarsılmasın, pazarlar ve banka transferleri ve bilcümle petrodolar çantalarının geleceği güvence altına alınsın diyedir.
14
Tağutî rejimlere karşı mücadelenin amacı, halk cisminde Allah’ın, Allah’ın isminde halkın iradesini hâkim kılmaktır.
15
Rantiye, siyasiye ve ilmiye açısından bugün tüm tarikatlar, istisnasız, devlet denilen tağutî rejimin cumhuriyetle birlikte yeniden kurgulanmış bileşenleridirler. Menzil Tarikatı’nın geçmişte Özal ile bugün de BBP ve oradan batı istihbarat odakları ile ilişkisi bilinen bir gerçekliktir. Devletle kurulan ilişkilerin ekonomik ve sosyal anlamda kullanılması sonucu tarikatlar, zulüm ve sömürü gerçeğinde, devletin birer payandasına dönüşmüşlerdir. Bugün Şerif Mardin tıyneti ile tarikatlara sosyolojik güzellemeler yapmanın vakti değildir.
16
Son dönemdeki İslamcılık tartışmalarında Müslüman ahaliye yeni dönemin gereğince, kaba anlamda, ayar çekilmektedir. “İslamcılık bizi kuruttu” diyen de, bir tür İslamcılık savunusu yapan da aşağı yukarı aynı şeyi söylemekte ve aynı yerde durmaktadır. Misal, TV’deki tartışmada Abdülaziz Tantik ve Hamza Türkmen, onca küfrettikleri aydınlanma ve modernizm içinde durarak, bir tür “İnsan” kavramsallığı ile düşünüp, İslamî kurgularını bu kavramsallık etrafında tavaf ettirmektedirler. Kimse, “ne insanı, kul değil miydik biz?” diye sormamakta, esas olarak batılıların tayin ettikleri ölçülere göre İslamcı ya da Müslüman olacaklarına ilişkin gizli bir söz vermektedirler. Aynı şekilde, Hamza Türkmen’in “sol kızıla vs.’ye, bir başkası başka bir şeye tapar, biz de Allah’a tapıyoruz” diyerek Allah’ı basit dünyevî bir olgu olarak anladığını ikrar etmekte, Allah’ı O’nun yarattıkları ile eşitlemekte, ideolojik yarış içerisinde, kâfirin sözü karşısında diz çökmekte, bu açıdan kendi İslamcılığının da bu dünyanın gereklerine göre eğilip büküleceğini vaat etmiş olmaktadır. Menderes’ten bugüne tüm örtülü ödenekler bu kişiliklere tahsis edilmiş bir nevi “cülus bahşişi”dir.
17
Kanaatimizce, son dönemde yaşanan olaylar karşısında Müslümanların devlete dönüp söyleyecekleri şu söz tek hakiki cevap niteliğindedir: “Bizi kendi işlediğin suç ve günahlara ortak etme!”
18
Yanma, pervaneler gibi aşk ateşinde tutuşma ayı olan Ramazan’da ve kutlanan bayramda tek hakiki hediyeyi ise üzerlerine bomba yağdıran askerlerin dereye uçmuş yaralı bedenlerine sarılan Roboskî halkı vermiştir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Güney Afrikalı Madenciler Direniyor

Güney Afrika’daki bir platin madeninde yapılan grev esnasında polisin gerçekleştirdiği katliam sonucu 34 yoldaşını kaybeden maden işçileri pazartesi işe dönmezlerse kovulacaklarını bildiren bir ültimatom veren şirkete kafa tutmaya devam ediyorlar.
Pazartesi günü işgücünün sadece yüzde 27’sinin işe döndüğünü bildiren İngiliz menşeli Lonmin maden şirketinin sahibi, savurduğu tehdidi geri almak zorunda kaldı. Şirket yayınladığı bildiride işe dönmesi için kimseye baskı uygulanmayacağı ve Salı günü işçilere verilen sürenin dolacağı söylendi.
Pazartesi günü madende üretime başlanamadı, 10 Ağustos’tan beri grevde olan üç bin kaya delme operatörü eylemlerine son vermeyi reddetti. Ülkedeki en yoğun sömürü koşullarında çalışan bu işçiler platinin toprak altından çıkartılabilmesi noktasında zaruri bir güç.
Binlerce grevci işçi pazartesi günü katliamın yaşandığı madene yukarıdan bakan bir tepede konuşlandılar. Güney Afrika’da yayınlanan Mail & Guardian gazetesinin pazartesi günkü nüshasında bildirildiği kadarıyla, saha “kana belenmiş bir savaş alanı” gibiydi.
“İşçilerin kanlı kıyafetleri yere ve çalıların etrafına savrulmuş, yeni boyandığı belli olan sarı renkteki alanda işçilerin cesetleri etrafa saçılmış. Bu alanda boş göz yaşartıcı bomba kovanları göze çarpıyor, yakınında ise bir grup çocuk ateşlenmiş bir işaret fişeği ile oynuyor.”
Geçen Salı, helikopter destekli, zırhlı araçlar, el bombaları, göz yaşartıcı bombalarla donatılmış polis gücü otomatik silâhları ve gerçek cephaneleri ile bekleyen bir ekiple işçilerin karşısına çıktı. Sonrasında ise geçmişte Sharpeville ve Soweto’da ırk ayrımcısı rejim döneminde gerçekleşen türden bir kıyım yaşandı.
İşçiler, iş arkadaşlarının daha kanı kurumadan, greve son verip işlerini kaybetmeleri konusunda kendilerini ikna etmeye çalışan ve maden şirketinin safında duran Afrika Ulusal Kongresi hükümetine karşı çok öfkeliler.
Zachariah Mbewu isimli bir işçi, “Bizden geri atmamızı beklemeleri bize yönelik bir hakaret aslında. Dostlarımız, iş arkadaşlarımız öldüler burada ve buna rağmen bizim tekrar işe geri dönmemizi bekliyorlar. Asla dönmeyeceğiz.” diyor ve devam ediyor: “Birçok arkadaşımız hapiste ya da hastanede. Yönetim istediğimizi bize geri vermezse, yeraltına inmeyip dağa geri döneceğiz.”
Thapelo Modima isimli başka bir grevci işçi ise şunları söylüyor: “Hastanede, morgda yatan arkadaşlarımıza da ateş açacaklar mı? Varsın vursunlar, çekilecek dert değil, bu çileli hayat hiç değişmeyecek. Lonmin maden şirketi için bizim esenliğimiz bir hiç. Bizi hiç dinlemediler ve bizi öldürsünler diye üzerimize polisleri saldılar.”
Madende gündelikçi olarak çalışırken delgi operatörlerinin grevine katılan Yandisa Matomela ise şu tespiti yapıyor: “Hükümetteki parti ANC, demek ki bu insanları katleden de ANC’dir. Bizi hiç umursamıyorlar. Hükümet madeni koruyup kolluyor, bu nedenle buraya polis gönderiyor. Onca insan ölecek ama hiçbir şey olmayacak.”
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma olaydan sonra bir haftalık yas ilân ederken, ANC hükümetinin ortaya koyduğu eylemler kendisinin ve müttefikleri Güney Afrika Sendikaları Kongresi, Ulusal Maden İşçileri Birliği (NUM) ve Güney Afrika Komünist Partisi’nin katliamın arkasında durduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Yas süresini ilân ederken Zuma şunları söylüyor: “Birilerini parmakla işaret etmekten ve karşılıklı suçlamalarda bulunmaktan kaçınmalıyız. Nereden gelirse gelsin şiddetin karşısında birleşmeliyiz. Barışa, istikrara ve düzene, ayrıca suç ve şiddetten arınmış şefkatli bir toplumun inşa edilmesine olan inancımızı yeniden teyit etmeliyiz."
Elbette Zuma “şiddet” derken, burada kendi güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği kanlı eylemden değil, platin madencilerinin yaşam koşullarına yönelik militan protestolarını kastediyor. “Birilerini parmakla işaret etmek”se bir yandan katliamı gerçekleştirenleri savunurken bir yandan da eylemin kurbanlarını günah keçisi ilân etmek anlamına geliyor.
Soweto’da yayınlanan Monday isimli gazeteye konuşan eski bir bankacı iken polis komiseri olan ve bir iki aydır görevinin başında bulunan Riah Phiyega, Marikana’daki kitlesel katliam konusunda endişe duyulacak bir şey bulunmadığını söylüyor: “Kamu güvenliği tartışma götürmez bir gerçekliktir. Yaşananlarda üzülecek bir şey yok.”
Bu arada hükümet de katliam günü gözaltına alınan 260 grevcinin gözünün yaşına bakmayacağını açıkladı. Madenciler pazartesi günü polis otobüslerine bindirildiler ve tam da bir kuşatma havası içinde, zırhlı araçların eşliğinde, Pretoria’daki mahkemeye çıkartıldılar.
Polis 100 madenciyi adliye binasına götürmek için otobüslerden indirdi ve bu esnada işçilerin şarkılar söyledikleri duyuldu. İşçilere destek veren, çoğunluğunu kadınların teşkil ettiği topluluk ellerinde dövizler ve haykırdıkları sloganlarla kocalarına ve evlatlarına ulaşmaya çalıştılar. “Masum işçilere özgürlük” diye bağıran kitle içinden bazıları tutsaklara caddeden geçerken gözyaşları ile yere kapandılar.
SAPA haber ajansına göre, “polis memurları ellerindeki zırhlarla adliye girişinde barikat oluşturdu. İlk sıra mahkeme salonundaki yerlerine oturdu. Bazıları el ele tutuştular. Kimilerinin üzerinde hâlâ kan izleri vardı.”
Savunma avukatları, cinayet, kamusal şiddet ve hırsızlık gibi suçlar isnat edilen madencilerin Güney Afrika yasaları gereğince 48 saat içinde hâkim karşısına çıkartılmadıklarına işaret ettiler. Savcı bir kısmı komşu ülkelerden gelen göçmenlerin oluşturduğu madencilerin kefaletle serbest bırakılmasına karşı çıktı ve birçoğunun adresinin belli olmadığını söyledi. Vardiyalar arasında kaldıkları barakaların işçilerin adresi olduğunu söyleyerek bu iddiaya karşı çıkan savunma avukatları, işçilerin kefaletle serbest bırakılma hakları bulunduğunu belirtti. Hâkim mahkemeyi yedi gün sonraya attı ve işçiler hapishaneye gönderildi.
Öte yandan hükümet de katliama yol açan sorunları incelemek amacıyla bir “çalışma kolu” oluşturdu. Bu çalışmaya Mineral Kaynaklar Bakanı Susan Shabangu, Çalışma Bakanı Mildred Oliphant, Madenciler Odası ve diğer büyük iş dünyası temsilcileri ile ta başından beri grevi kırmak için çabalamış olan Ulusal Maden İşçileri Birliği (NUM) dâhil edildi.
Burada delgi operatörlerini temsil eden ve maden sahipleri ile hükümet arasındaki işbirliğini teşkil edip ANC hükümetine karşı çıktığı için NUM tarafından sürekli karalanan Maden ve İnşaat İşçileri Birliği (AMCU) dışarıda bırakıldı.
NUM, grevci işçileri açıktan “suçlu” ilân etti ve AMCU yöneticilerinin hapse tıkılıp cezalandırılması gereken “anarşistler” ve “çete elebaşları” olduğunu söyledi.
ANC yönetiminin arkasındaki üçlü ittifakın iki ayağını teşkil eden Güney Afrika Sendikalar Kongresi (COSATU) ile Güney Afrika Komünist Partisi yanında NUM yetkilileri de katliamın meşrulaştırılıp kurbanların kınanması noktasında önemli roller oynadılar.
NUM Gene Sekreteri Frans Baleni internet sitesinde yaptığı açıklamada, AMCU’ya ve diğer militan sendikalara atfen, “bu karanlık güçler, üyelerimizi yanlışa sevk edip onların bir gecede hayatlarını değiştirebileceklerine inandırdıkları”nı söyledi.
COSATU ise “kendilerini bölüp zayıflatan gayretler karşısında azami disiplin ve birlikle hareket etmeleri yönünde işçilere yaptığı çağrı”yı yineledi ve “verili durumun çözüme kavuşturulması yönünde NUM’in ortaya koyduğu gayretleri tümüyle desteklediklerini söyledi. Bu gayretler esas olarak katliamı sıcağı sıcağına meşrulaştırmak ve NUM başkanını gönderip bir polis aracı içinde grevcilere elde megafon seslenmesini sağlayıp işçilerin dağılmalarını talep etmekten ibaretti. Başkan bu çağrı üzerine işçiler tarafından kovalandı.
En berbat tepkiyi ise Komünist Parti verdi ve katliamı açıktan savundu. Katliamın cereyan ettiği Kuzey Batı bölgesindeki KP üyeleri polisi değil, “barbarca bir eylemlilik” içerisinde olan grevci işçilerin liderlerini suçladı ve bunların tutuklanmalarını talep ettiler.
Sonrasında GAKP yöneticisi Dominic Tweedie şu lafları sarf etti: “Bu bir katliam değil, savaş. Polis tam da gerektiği üzere silâhlarını kullandı. Ellerinden gelen buydu. Ateş ettikleri insanlar gözüme hiç de işçiymiş gibi görünmedi. Bu olay karşısında mesut olmak gerek. Polis takdire şayan bir iş yaptı.”
19 Ağustos tarihli bildirisinde parti, Cumhurbaşkanı Zuma eliyle bir soruşturma komisyonunun kurulmasını önerdi ve dikkatleri işçilere yönelik katliama değil, “AMCU denilen sahte sendikanın uyguladığı şiddet”e çevirdi ve sendika başkanı Joseph Mathunjwa’nın özel olarak soruşturulmasını talep etti. NUM’in hâkimiyetine karşı çıkanları “demagog” ve “anarşik” olarak tarif eden bildiri rakip bir sendikanın oluşturulmasının maden şirketlerinin işi olduğunu iddia etti.
Bu saldırılar, iktidardaki ANC ile destekçileri NUM-COSATU sendikalarının ve KP’nin içinde bulunduğu krizin bir ürünü. Söz konusu kriz, kendi çıkarlarının hükümete, ulusötesi şirketlere ve yerelde bunları temsil eden kapitalistlere tabi kılınmasına karşı çıkan işçi sınıfının artan militanlığı ve direnişi ile derinleşiyor.
Marikana’daki katliam hem ülke halkının bilinçlenmesine katkı sundu hem de yozlaşmış eski sendika yöneticileri ve bunların ürettiği birer milyonere dönüşmüş ANC’li politikacılarla birlikte söz konusu gerici politik ittifakı etkin bir biçimde itibarsızlaştırdı.
Bill Van Auken
Devamını oku ...

Neokonlar ve “Arap Baharı”

Yeni muhafazakârlar geri döndüler hem de büyük bir güçle. Tunus, Mısır, Yemen ve diğer Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları yeni muhafazakârları bölgede sahnenin dışına itmiş olmasına karşın batının Libya’ya yönelik müdahalesi onlar için yeni bir fırsat kapısı açtı. Şimdi ise Suriye, neokonların Ortadoğu’daki savaş gerçeğine tam anlamıyla duhul edebilmelerine dönük ciddi bir vaatte bulunuyor.
Amerikan Teşebbüs Enstitüsü’ndeki dış siyaset ve savunma çalışmaları başkan yardımcısı Danielle Pletka şunları söylüyor: “Washington, Suriye politikası ile ilgili taşeronluk işlerini Türklere, Suudilere ve Katarlılara vermeyi bırakmalıdır. Bunların Esad karşıtı çabanın bir parçası oldukları açık ama Birleşik Devletler gene de Suriye’nin başka bir bölgesel gücün vekil devleti hâline gelişine müsamaha gösteremez.” (Washington Post, 20 Temmuz).
Diğer birçok İsrail yanlısı neokon “düşünce kuruluşu” üyesi gibi Pletka da Arap gazetecilerin aşina olduğu bir isim. Ortadoğu’daki yıkım düzeyinin bizatihi neokonların irfan ve siyasetleri sonucu gerçekleştiğinin o da çok açık farkında. Bölgenin jeopolitika haritalarının yeniden çizilmesinden sorumlu temel güçler sanki hiç önemli değilmiş gibi, bu tarz ünsüz isimler, Suriye’de sürüp giden çatışmanın haber yapıldığı noktada nadiren de olsa akla geliyorlar.
Pletka, kendisinin “CIA’in güvenilir bir dostu ve doksanlarda Saddam Hüseyin’e karşı tertiplenen başarısız darbe girişiminin kilit oyuncusu” (LA Times, 4 Haziran 2004) olarak tanımladığı, bir süre sürgünde yaşamış Iraklı siyasetçi Ahmed Çelebi’nin en önemli destekçilerinden. Çelebi, bir zamanlar yanlışlıkla Irak’ın özgün ulusal inisiyatifi olarak önerilen Irak Ulusal Kongresi’nin lideriydi. Neticede önemli bir bölümü CIA ve diğer batılı istihbarat servisleri ile bağlantılı Iraklı sürgünlerden oluşan konsey üyeleri süreci kendi lehlerine çevirdiler ve Irak yıkıldı.
Bir Arap ülkesinin yıkımı, neokonlar nezdinde ahlâkî bir mesele olarak asla görülmez. 2003’teki savaşı müteakip yaşanan kaos ve şiddet, savaşta Amerikan yanlısı tutum sergileyen “aydınlar”ın kendi fikirlerini eskinin diliyle birlikte takdim etmelerine imkân verdi. Yeniden icat edilmiş kimi fikirler şimdi çok gerekli. İtibarsızlaşmış örgütler kapatıldı ve alelacele yenileri kuruldu. Bunlardan biri, neokonlar eliyle kurulmuş ve eski sloganları yeni kelimelerle zekice ifade edebilme becerisine sahip Dış Siyaset İnisiyatifi. Matt Duss, bu kurumun Mart 2009’da Afganistan’da tertiplenen açılış konferansı ile ilgili olarak şunları söylüyor:
“Söylenen üç beş kelimenin de tartışmalı oluşu beni çok şaşırttı. […] Herkesçe ve doğru bir biçimde sorumlu tutuldukları Irak hezimeti sonrası neokonlar, Amerika’nın askerî yayılmacılığını övme konusunda kıllarını kıpırdatmayacaklar. Bu konularda usta olan bir kişi zaten böyle bir şey yapmaz. Bu adamlar da usta değilseler eğer, hiçbir şeyler.”
Evet, gerçekten de ustaca davranıyorlar ve Suriye’deki sürecin son deminde sinsice hareket ediyorlar. Tüm gayretleri, esas olarak, belli bir noktaya yoğunlaşmış durumda, gayet koordineli çalışıyorlar ve İsrail lobisi, ABD’deki ana akım medya ve sürgündeki Suriyeli liderlerle kurdukları bağları etkin bir biçimde kullanıyorlar. Neokonlar her yerde “dış siyaset uzmanları” olarak anılıyorlar, oysa “uzmanlık”ları sadece ülkeleri yıkıma sürüklemek ve onları kendi istedikleri gibi yeniden inşa etme becerisi ile sınırlı ki bu çabaları bile ciddi hatalarla yüklü.
CNN’in internet sitesinde yazan Elise Labott, Amerika’nın Suriye’deki sürece dahlinin güncellenmesine ilişkin neokonların yaptıkları son müdahaleden bahsediyor: “Dış siyaset uzmanları Çarşamba günü (1 Ağustos) Obama yönetimine silâhlı muhalefete verilen desteğin artırılması yönünde baskı yaptı.” Burada bahsedilen “uzmanlar” ifadesi, Washington’daki İsrail yanlısı diğer bir kanal olan Washington Yakın Doğu Siyaseti Enstitüsü’nden Andrew Tabler gibi isimleri içeriyor. Bu enstitü, 1985’te AIPAC (Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) denilen etkin İsrail lobi grubu için çalışmalar yürüten bir araştırma departmanı olarak kuruldu. O günden beri tek başarısı, kendisini “Ortadoğu’daki Amerikan çıkarlarının dengeli ve gerçekçi bir biçimde anlaşılmasına yönelik olarak gayret gösteren Amerikalı bir örgüt” olarak satabilmesi.
Elbette Obama bu uzmanlardan gelen baskıya boyun eğdi. CNN’e göre, Obama istihbarî bir “bulgu” olarak anılan gizli bir emri imzalayarak, “CIA ile diğer istihbarat kuruluşlarının gizlice desteklenmesine izin verdi.”
Ama neokonlar bundan daha fazlasını istiyorlar. Suriye’deki kan banyosu sadece Suriye toplumunu harap etmekle kalmıyor ayrıca Arap toplumlarında kendi tercihlerine göre demokrasi lehine talepte bulunan kolektif tüm kampanyaları da sekteye uğratıyor. Suriye’deki uzun soluklu çatışma süreci ve muhtelif bölgesel oyuncuların dahli, neokonların yeni makyajlarının ardında daha fazla saklanamamalarına neden oluyor. Neokonlar sahneye gizliden gizliye tekrar çıkmanın yollarını arıyorlar. Zira bu onlar için bir ölüm-kalım meselesi artık.
31 Temmuz’da AIPAC, Ileana Ros-Lehtinen ve Howard Berman tarafından sunulan bir yasa tasarısının imzalanması için Kongre’ye yönelik bir yazı yazdı. “İran Tehdidinin Azaltılması ve Suriye’de İnsan Hakları Yasası” (H.R.1905) ismini taşıyan tasarı eğer geçerse, Ulusal Çıkar Konseyi’ne göre, İran’a karşı fiilî savaş durumunun oluşmasına neden olacak. Suriye, İran ve diğer müttefikleri arasındaki önlenemez bağı irdeleyen neokon irfanı tüm yönleri ile iş başında.
Birkaç gün önce, 27 Temmuz’da, 56 önde gelen “muhafazakâr dış siyaset uzmanı” Obama’ya Suriye’ye müdahale etmesi için baskı yaptı. “ABD tek başına ya da kendisi gibi düşünen diğer ülkelerle öne çıkıp harekete geçmezse binlerce Suriyeli sivil ölecek ve Suriye’de zuhur edecek bir iç savaş Ortadoğu’da daha kapsamlı bir istikrarsızlık sürecini tetikleyecektir.”
Kısmen Dış Siyaset İnisiyatifi tarafından tertiplenen mektubun zamanlaması elbette ki tesadüfî değil. Mektup, Amerika’nın Suriye ile ilgili gündemini tanımlama konusunda katkı sunduğunu varsayan, Tunus’taki “Suriye Dostları” temas grubunun ilk toplantısından bir gün önce kaleme alındı. İmzacılar arasında Irak Savaşı’ndan tanıdığımız, Paul Bremer, Elizabeth Cheney, Eric Edelman, William Kristol, ve elbette Danielle Pletka gibi tanıdık isimler var.
Suriye ile ilgili açık bir ABD stratejisinin yokluğunda, her ne kadar olumsuz bir nitelik arz etse de, en açık stratejiye sadece herkesten daha örgütlü olan neokonlar sahip. Örneğin Washington Post’taki yazısında Pletka müdahale noktasında ülkeleri, halkları, mezhepleri ve her türden grubu yan yana getiriyor ve esas olarak Ortadoğu’yu kuruntularla yüklü ama bir yandan direşken bir azmin güdümündeki bir oyunun sergilendiği bir satranç tahtası olarak görüyor. Yazısında Pletka, tek paragrafta, İran’dan, Hizbullah’tan, İran Devrim Muhafızları’ndan, Irak’ı istikrarsızlaştırmak isteyen teröristlerden, “Beyrut’taki kukla hükümetler”den ve “kendilerini İsrail’in yıkımına adamış Filistinli terör grupları”ndan bahsediyor.
Son yirmi yıldır ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik dış siyasetini yöneten “politik uzmanlık” işte bu. Bir süre önce verilmiş olan mola artık sona eriyor ve neokonlar ellerindeki tuhaf haritalarla, kafalarındaki iç karartıcı vizyonlarla ve önerdikleri ebedi çatışmaya dayalı reçeteleri ile geri dönüyorlar.
Remzi Barud
Devamını oku ...

Ak Kuşak İslam’ı

Tayyip Erdoğan, toy düğün gönderdi olimpiyat ekibini. Yemekler, altınlar ve baklavalar dağıtıldı. Bugüne dek en fazla sporcu heyetinin gönderilmesi ile övünüldü, nefisler şişti. Ancak henüz halter gibi favori alanlarda bile bir madalya alınmış değil. Spor yazarları, sporcuların üzerinde psikolojik baskı olduğunu söylüyorlar ama kimse ağzına Tayyip faktörünü almıyor. Herkes, elde numara, sıraya dizilip teftiş edilmekten korkuyor galiba.
Biraz 2020 olimpiyatları biraz da bugünün “büyük Türkiye” masalına figüran olsunlar diye evlerden onlarca sporcu toplanıp Londra’ya gönderildi. Hezimet kaçınılmaz.
“Kurtuluş Savaşı” esnasında Erzurum’da yayınlanan Albayrak gazetesinin ağır bir danışman kurulu eşliğinde toplu basımını yapmak için Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne 90 milyar civarında para aktarılıyor. İşin öğrencilere yaptırıldığı ve aceleye getirildiği söyleniyor. Hocalar ve rektör bu eleştirileri ve soygunu kabul ediyor. Acelenin nedeni Abdullah Gül’ün okulu ziyaret edecek olması. Ziyarete takdim edilmesi için eser aceleye getiriliyor, profesörler herhangi bir emeğinin olmadığı, yanlışlarla dolu çalışmanın altına imza atıyor. Cepler doluyor, sırtlar sıvazlanıyor.
Ramazan’a yetiştirip gösteriş yapmak, daha doğrusu mevcut gösteriye dâhil olup yer kapmak için Ankara’daki bir cami inşaatına hız veriliyor. İnşaat duvarı çöküyor ve bir işçi ölüyor. Herkes şehirde Gökçek’in “shopping” kumpanyasını, tüketim festivalini seyreylerken, bir işçi on küsur yıl önce başlanıp üzeri kapatılan metro çukuruna düşüp ölüyor, işçinin ismini hatırlayan bile yok.
Toki yağması ile dere yatağına evler yapılıyor, Samsun’da onlarca insan öldürülüyor. Madenler ve dereler yağmaya açılıyor, AKP bu yağma ile övünüyor ama işçiler ölüyor, dereler kuruyor. AKP kendisine bahşedilen iktidarı korumak için bahşedilme gerekçelerini sürekli vurgulamak zorunda kalıyor. Kürd bir gerekçe ise “kalkınma ve istikrar” ikinci gerekçe.
Özgür Suriye Ordusu özellikle Halep mevziinde yalnız bırakıldıkları için hayıflanıyor ama kılavuzu karga olanın…
Halep’te dökülen kan Tayyip’in elinde, bu görülmeli.
Solun genel ideolojik tepkisi “savaşa hayır” oldu, Tayyip’in yiğitlenmelerine kandı. Oysa ne Tayyip’in ne de Türk ordusunun askerî bir gücü bulunuyor. Sol, tersten, AKP rejiminin gücünü, kendini abartılı göstermek için, olduğundan iri bir gerçeklik olarak algılıyor. “Özgür” ordu Suriye’de bu türden yiğitlenmelere kanıyor ve kendini olandan büyük görüp göstererek düşmanının üzerine yürüyor. Bugün batı basınının muhaliflerin içinde El-Kaide ağırlığı görüp göstermesi, batının muhalifleri temel aslî bir özne olarak tanımadıklarını ifade ediyor. Yani batı, ortalığı temizlemek için maşa olarak kullanacak birilerini. Sonuçta zulme karşı bileylenen öfke toprağa gömülecek. Pazarlık masalarında heba edilecek. Çimenler ezilecek, Hamurabi’nin fil ordusu Roma’ya yürüyecek…
ABD “devrimciler”e “orduyu dağıtmayın, devlet kurumlarını bozmayın” talimatı veriyor. İyi de o vakit nasıl bir devrim bu? Devrim için öfke gerekliyse, öfkeli kitleler mevzilerde kurşuna dizilirken, klimalı otel odalarındaki telefon trafiğinde devrim teslimiyete dönüşüyor.
İslamcı Kadir Mısıroğlu, “evet geçmişte İngiltere’nin ve Amerika’nın safında olduk” diyor ve devamında da ümmet ülküsü ve davası uğruna bugün de Amerika’nın desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Birileri Amerika eliyle Osmanlı’nın, İslam Birliği’nin ya da Türk önderliğinde bölgesel bir Müslüman iktidarın tesis edileceğine inanıyor. Politikliği İngilizlerden ve Amerikalılardan öğrenen İslamî kesim, bugün devrimin teorik ve pratik olarak silinmeye çalışıldığını görmüyor ve devrim yaptığını zannediyor. 2023’te dünyanın ilk on ülkesi içine girmek basit bir istatistikî zırvalıktan başka bir şey değil. Bu hedef için kaç milyon sömürülen-mazlum insanın sırtına basılacak, kaç kişinin kanı içilecek, bu önemli.
Tabii doğrudur, Sovyetler’de ve İran’da da devrimi bir fazlalık ve kusur olarak görüp onu silmek isteyenler çıkmıştır. Bugün de İran’da bu tarz bir eğilim mevcuttur ve güçlüdür. İran’da bu kesim sanki hiç devrim yaşanmamış gibi davranmayı tek çözüm olarak görmektedir. Bugün Sovyetler’deki devrimi silmek için uğraşan kimi sol kesimlerle ikinci devrimi silmek için ilerleyen İslamî güçlerin yan yana düşmesi tesadüfî değil.
Devrim tarihte ve toplumda geri alınmaz bir hakikattir. Yenilse bile böyledir.
Bir avuç toprak ağasının uzlaşmasının ürünü olan Amerikan Devrimi ile belirli sınıfların uzlaşması sonucu gerçekleşen Fransız Devrimi, tarihsel olarak hak ile batılı ya da proleterle burjuvayı bölen, uzlaşmayı reddeden devrimi affetmemektedir. Bu devrimler, Amerika ve Avrupa kurgusu için de tehdittir. Ekim Devrimi’ni tarihte ve toplumda bastırdığınıza göre, sıra İran Devrimi’ndedir. Bugün ol sebep, eskiden gerilen kuşağın rengi yeşilden aka dönüşmüştür.
AKP ideologları ve borazanları onu Kemalistlerin Atatürk’ü ve Atatürk Türkiye’sini takdim etme biçimine öykünerek, nev-i şahsına münhasır bir olgu olarak takdim etmektedir. Üzerinde durulan husus, istisnacılıktır. M. Kemal “sosyalizm bize uymaz, biz özel bir milletiz” der, AKP de aynı yöntemle, kendi iktidar kurgusunu özel ve mutlak bir olgu olarak pazarlar. Oysa doksanlardan itibaren belirli bir süreç devrededir ve AKP bu sürecin evladıdır. Misal, bu noktada bir tarikat şeyhi müritlerini şu şekilde kandırmaktadır: “Ben Tayyip Bey’le konuştum, o mason gömleğini giyecek ve onları kandıracak.” Kimin kimi kandırdığı ya da kandıracağı gün gibi ortadadır.
Doksanlarda esas hedef soğuk savaş döneminin ara iktidar odaklarıdır. Batı, yeni ihtiyaçlar ve zorunluluklar doğrultusunda soğuk savaş süresince teşkil olunan mekanizmaların dağıtılması emrini vermektedir.
Soros uzantısı TESEV’in başkanının, Kırgızistan’da ilk karışıklıklar çıktığı vakit, “Leninist” taktiği uyguladıklarını söylemesi bu süreci yansıtır. Önceden bir inşaat şirketinin danışmanlığını yapan Can Paker, Kırgızistan’da renkli devrimler silsilesinin uç verdiği bu dönemde, kavmî kimi oluşumları silâhlandırarak iktidara yönlendirdiklerini ikrar etmektedir. Renkli devrimleri inşaat tekelleri danışmanlarının ideolojik olarak beslemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Bugün ise yapılacak inşaatlarda köle gibi çalışacak, bunu arzulayan, milyonları idare etmek için bir tür İslam biçilmiş kaftandır.
Bernard Lewis ve Brzezinski, etnisite düzeyinde Müslüman coğrafyanın bölünüp küçük devletler olarak Sovyetlere karşı bir hat oluşturmasını, bu sürecin Sovyet Müslümanlarına sıçramasını talep eder. Yani özünde “Leninist” değil, yeşil kuşakta öğrenilen bir yöntem devreye sokulmaktadır.
Böylesi bir parçalanma sürecinde doğal olarak İslamcılığın ümmetçiliği öne çıkıyor. Ama bu ideolojik yönelim, en fazla küreselleşmenin bölgedeki ulusötesi seyrine hizmet eden bir etmen olarak iş görüyor.
Yani Halep’te camiyi havaya uçuran muhalif güçlerin bağırışları inşaat tekellerinin sevinç çığlıklarıdır. Bugün halka akbaba diliyle yağmacılığı desteklemesi ve kendisine düşecek payı beklemesi vazediliyor. İnşaat tekelleri ellerini ovuşturuyor. Garibana da kendisine düşecek kırıntı için nefer ya da SA olmak öğütleniyor.
Elbette bu küresel sermayenin yürüyüşü bağlamında Zeynel Abidin, Kaddafi, Mübarek ya da Esad çok uzak, çok düşman ya da çok muhalif değildi. O vakit egemenler bu isimlerin tasfiyesine neden ses çıkarmadı?
Bir şeyi gizlemenin en iyi yöntemi onu açıktan yapmaktır. Yaşanan soygunun, yağmanın, sömürünün ve zulmün ortaklara ihtiyacı vardır. Ortak bulmanın en geçerli yöntemi, demokrasidir. Bu demokrasi açılımının İslamî bir tonda ve içerikte gerçekleşmesi daha makbuldür. Zira bölgede tüm bu soyguna, sömürüye itiraz gerçekleştirecek yegâne güç, İslamî harekettir. Ama bu demokrasi oyunu ile İslam da suça ortak edilmek istenmektedir. Sus payları, rant paylaşımı, söz sahipliği ile İslamî güçler bu paylaşım savaşında saflaştırılmaktadır.
İslamî hareket bugün iki renkte ilerliyor: ellilerde Kissenger-Brzezinski önerisi ile devreye sokulan yeşil kuşak İslam’ı, yerini ak kuşak İslam’ına bırakıyor. Ama bir de Suriye örneğinde daha fazla marjinalleştirilecek olan ve kısmen El-Kaide’de temsil olunan, kara kuşak İslam’ı var.
Yeşil kuşak İslam’ının derdi, Sovyetleri ezmek. Yetmişlerin sonunda gene bir Yahudi ve CIA ajanı olan Bernard Lewis bu stratejiye katkı yapıyor ve yeşil kuşak İslam’ının Sovyetler’deki Müslümanları koparmak için kullanılmasını öneriyor. Sonuç alındığı kesin.
Bir CIA ajanı 1979’da İstanbul’a geliyor ve “Tahran düştü, Türkiye’yi kaybedemeyiz” diyor ve böylelikle 12 Eylül darbesinin işaret fişeği patlatılmış oluyor. Yüzyılın başından beri İran ile Türkiye arasında politik anlamda bir kader ortaklığı var.
1979’da devrim İran’da. Bugün ak kuşak İslam’ı, bu İran’ı ve temelde devrimi ezmek derdinde. İngiltere’den, Türkiye’den ya da başka batı odaklarından gelen ve sürecin başına geçen İslamcılar teorik ve pratik düzeyde İslamî hareket içerisinde İran İslam Devrimi’ni tasfiye etmiş unsurlar. Bu küçük burjuva kesimler, İslamî ideolojiyi yaşatmak için çoktan liberalizm etrafında tavaf etmeye başladı bile.
Ak kuşak İslam’ı, modern kapitalist bir devleti olduğu gibi muhafaza edip İslamî manada yönetmek ve iktidar nimetlerinden istifade etmek anlamına geliyor. Bu çizgiye çekilmiş İslamcılığın İran Devrimi’ni tasfiye etmesi kaçınılmaz. “Ak”, mecazî olarak bölgenin düzlenmesi, pürüzlerin giderilmesi, çatlakların sıvanması ve egemenlerin iktidar ilişkilerinin engelsiz ilerlemesini ifade ediyor.
Frantz Fanon, Arap liderlerinin 12. ve 14. yüzyıl arası dönemin ışıl ışıl parıldayan Darüsselam’ına geri dönmeyi bir diriliş motifi olarak kullandıklarını söyleyerek bu girişimi sahipleniyor ve Darüsselam’ı ormandaki yangının yayılmasını engellemek için çekilen “yangın emniyet şeridi”ne benzetiyor. Oysa bugün Darüsselam’dan çok Darülharp’den söz etmek gerekiyor. Şerit ancak bu sayede çekilebiliyor.
Dolayısıyla burada muhafaza edilen, İran Devrimi değil, devrim, bu vurgulanmalı. Egemenlerin saldırılarına karşı sınır çekecek bir pratik, sömürülenlerin-mazlumların saflaştırılmasını emrediyor. Bu saflaşma, onların egemenlerin top namlularına sürülmelerine mani olmayı gerektiriyor.
Devrimi muhafaza etmenin tek hakiki yolu ise devrim yapmak.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Şeyh Mahir Hammud

Lübnan'ın önde gelen Ehl-i Sünnet âlimlerinden Şeyh Mahir Hammud, son hutbesinde Suriye fitnesi üzerine durdu.
Şeyh Mahir Hammud’un 20 Temmuz 2012 Tarihli Hutbesinin Tam Metni:
Rahman ve rahim olan Allah adına…
Uçurum giderek derinleşiyor… Seyyid Hasan Nasrallah’ın öldürülen Suriyeli komutanlar hakkında “direnişçi” olduklarına dair yapmış olduğu açıklama, gerek Suriye’de gerek ise diğer Müslüman toplumlarda tepki ile karşılandı. Bir tarafta, Suriye krizinde kendi halkını öldüren birine destek verilmesi, diğer tarafta ise İsrail’e karşı defalarca zafer kazanmış büyük bir direnişçi… Peki, bu çelişkinin sebebi nedir? Bu önemli soru karşısında bizler nasıl bir tavır almalıyız?
Bu sorunun cevabı göründüğü kadar basit değildir. Siyasî, tarihî birçok açıdan bakmakla beraber, krizin hakiki olan tarafının yanında suni bir tarafının olduğu da göz ardı edilmemelidir. Hatta belki de gerçek bir çözüme ve cevaba ulaşabilmek için 33 yıl öncesine, İran İslam Devrimi’nin o müthiş zaferine kısaca bir göz gezdirmeliyiz.
İmam Humeyni, Şiilerin zihin dünyalarında çok önemli değişimlere sebep olan İmam, onları pasif bir bekleme alanından çıkarıp, aktif bir direniş alanına çıkarmıştır. Daha sonra ise yeni bir siyasî bilinç tesis ederek İslam Hukuku’nun hayata uygulanabilirliğini tüm dünyaya ilân etti. Daha sonra ise kendisine, dünya müstekbirleriyle hesaplaşmayı ve Filistin’i özgürlüğüne kavuşturmayı hedef hâline getirdi.
Zamanın ve şartların değişmesi, hedefinde asla bir şaşmaya sebep olmadı. Fakat kendi gücünün azlığı sebebiyle diğer Müslüman devletlere ihtiyacı vardı. Gerek siyasî, gerek tarihî, gerekse fıkhî sebeplerden dolayı yeterli desteği alamadığı için kendi döneminde hedeflerine tam olarak ulaşamadı. Hatta tam tersine, birileri tarafından mezhepsel farklar körüklendi ve Müslümanların aynı hedefe kilitlenmeleri engellendi; İran-Irak savaşında yapıldığı gibi…
Bu süre zarfında, Sünni dünyada ne bir hareketlenme ne de İran ile aynı hedefe yürüme talebinde olan bir ülke ortaya çıktı. Tam bu dönemde, Amerikan politikalarıyla birebir uyumlu bir devlet olan Suudi Arabistan ve Amerikan politikalarına ters düşmeyen bir İslam anlayışı doğup yeşermeye başladı. Göründüğü üzere Sünni doktrin, maalesef Batı merkezli hareket eden bir doktrin olmaktan kurtulamamıştır. Bugün ortaya sunulan Arap Baharı da netice itibarıyla aynı çizgiyi izlemektedir.
Tabiî buradaki mesele Şii Fıkhı veya Sünni Fıkhı değildir. Mesela, Lübnan’da direnişi örgütleyen Şii Fıkhı olmadığı gibi, Camp David Anlaşması’nı imzalatan da Sünni fıkhı değildir. Şii ve Sünni devletler arasındaki bir takım tarihî meseleler, bu gibi deformasyonlara sebebiyet vermiştir.
Suriye’nin gerek Lübnan gerekse Filistin direnişini desteklediğini asla görmezden gelemeyiz. Öncelememiz gereken bir gerçeklik vardır; o da İsrail gerçekliği… Fakat dünya bu gerçekliğe maalesef yeterince duyarlılık göstermiyor. Bugün bizler, tarihin tekerrür etmesine izin veriyor, üzerimizdeki baskı ve zulümlerin hafifletilmesi için şeytandan yardım ve destek istiyoruz.
Mesela Mısır, yetmişli yılların ortalarında maddî problemlerden kurtulmak için Amerika’nın kendilerine sunduğu kemer sıkma politikalarını takip edip, işlerin daha da sarpa sarmasına sebep oldu.
Lübnan’da ise İsrail devletinin varlığı bir grup tarafından olumlu karşılandı ve kendi menfaatlerine uygun addedildi. İsrail’e açıktan destek veren Lübnanlı gruplar dahi ortaya çıktı. İsrail’in gerçek yüzü açığa çıkınca ise, üzerlerindeki kötü imajı temizlemeleri uzun vakitlerini aldı.
Ve Irak… Bazı Iraklılar Saddam’ın en büyük zalim olduğuna emindiler ve ona karşı Amerika’dan bir kurtuluş aradılar. Nasıl bir akıbetle karşı karşıya olduklarını hep beraber gördük.
Bugün Suriye halkının belli bir bölümü, üzerlerindeki baskıdan kurtulmak için Amerika ve Batı’dan medet umuyorlar. Bu büyük hata içinde olmalarının hiçbir mazereti kabul edilemez. Bu sebeple Seyyid Hasan Nasrallah’ın sözlerini bu siyasî ve tarihî tecrübelerden uzak okumamalıyız. Nasrallah, Suriye halkına verilecek olumlu desteğin yarın onları sömürmek için kullanılacağını çok iyi biliyor.
Aklın sesi, akıtılan bu kanlar ve her gün patlayan silâhlar karşısında susuyor. Uygulanan bu politikaların, Ortadoğu’daki Amerikan politikalarının yürürlüğe sokulması ve Filistin davasının tamamen unutturulması için uygulanan bir girişim olduğu açıkça görülmektedir. On beş aydır, sokaklardaki çatışmalar ve çift taraflı akıtılan kanların görülmeyip hâlâ sadece Suriye Yönetimi’nin eleştirilmesi sorgulanmalıdır.
Görülüyor ki, adaletsizlik ve bir çelişkiler yumağının içerisindeyiz. Ve bu durumda iken net bir sonuca da ulaşamayacağız. Sadece çok kötü bir fitne ortamında olduğumuzu unutmamalıyız...
Devamını oku ...

Panetta’nın Ortadoğu Turu


İki gün önce bir hafta sürecek Ortadoğu turuna başlayan ABD Savunma Bakanı Leon Panetta Suriye’de rejimin değişmesini istedi, ayrıca İran’ı da yaptırımlarla ve savaşla tehdit etti.
Panetta, Tunus’taki Nahda Partisi’nden başbakan Hamadi Cibali liderliğinde işleyen İslamcı rejimi, Mısır’ın İslamcı cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi ve ABD destekli askerî cuntanın lideri Mareşal Hüseyin Tantavi’yi ziyaret edecek. Panetta, ardından İsrail’e gidecek ve oradan da Ürdün Kralı Abdullah’la bir araya gelecek.
Panetta’nın ziyaretinin amacı, bir yandan ABD’nin Tunus ve Mısır’da kütlesel emekçi ayaklanmaları ardından iktidara gelen İslamcı rejimlerle bağlarını güçlendirmek ve bölge genelinde Washington’un gerçekleştirdiği askerî müdahale sürecini derinleştirmek.
Başkent Tunus’ta Panetta, Mali’deki El-Kaide bağlantılı güçlerin takibinde terörizmle mücadele için görevlendirilmiş Tunuslu subaylarla ABD’li subayların daha sıkı bir işbirliği içine girmesini talep etti. Geçen yıl Albay Muammer Kaddafi’nin NATO eliyle devrilmesi sonrası komşu Mali’ye kaçan Tuareg güçleriyle işbirliğine giden ve Bamako’daki merkezî hükümete karşı isyan eden bu gruplar, bugün itibarıyla kuzey Mali’nin önemli bir bölümünü kontrol altında tutuyorlar.
Panetta, tur boyunca yaptığı açıklamalarda İran’ı da tehdit etti ve “savaş dâhil tüm seçeneklerin masada durduğu”na ilişkin Obama yönetiminin alışıldık tehdidini tekrarladı.
Hafta sonu boyunca ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Donilon da Tahran nükleer programını terk etmezse, İran’la savaşılması ve ülkedeki nükleer tesislere baskınlar düzenlenmesine ilişkin ABD menşeli acil durum planları konusunda İsrailli subaylara brifing verdi.
Ancak öte yandan Panetta, mevcut uluslararası yaptırımların Washington’un kabul edebileceği bir anlaşmanın görüşülmesi noktasında İran’ı zorlayabileceğini söylüyor. ABD ve Avrupa Birliği, uyguladığı yaptırımlar sonucu, İran’ın petrol ihracatını yüzde 40 oranında azalttı. İran para birimi dolar karşısında yarı yarıya değer kaybetti. Bu hamleler gıda dâhil, ithal ürünlerinin fiyatlarını yükseltmek suretiyle İranlı işçileri daha fazla sefalete sürükledi.
Panetta’nın ifadesiyle, “bu yaptırımlar İran ekonomisi üzerinde ciddi sonuçlar doğurdu. İran verili durum dâhilinde açık biçimde ifade edilmese de görüşmeler konusunda niyetli görünüyor ve diplomatik bir çözüm bulmaya çalışıyor.”
Bu yılın başında İsrail’in 2012 Bahar’ında İran’a “muhtemelen” saldıracağına ilişkin değerlendirmesini terk etmiş görünen Panetta, şimdi İsrail’in İran’la ilişkili olarak herhangi bir karara varmadığını söylüyor.
Ayrıca Panetta, İran’ın önemli bir müttefikini, ABD desteğiyle Suriye’yi bir iç savaşa sürükleyen Sünni ayaklanması ile yüz yüze olan rejimin başındaki Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ı da tehdit ediyor.
Panetta’nın Tunus’ta verdiği beyanata göre, Suriye’nin kuzeyindeki Halep şehrinde Esad karşıtı milislerin birçok kilit bölgeyi ve kontrol noktasını ele geçirdi. Ordu birlikleri Selahaddin ve Sahur mahallelerine saldırdı. “Asi” güçler ayrıca Esad karşıtı güçleri destekleyip silâhlandıran Türkiye’nin Suriye sınırı ile Halep arasındaki güzergâhı kontrol etmelerini sağlayacak, Anadan’daki bir kontrol noktasını da ele geçirdiler.
Kızıl Haç/Kızılay görevlilerinin iddiasına göre, Halep’ten 200.000 kişi kaçtı.
“Esad’ın devrilmesi” için uluslararası planda gayret gösterilmesini isteyen Panetta şu tespiti yaptı: “Eğer Halep’te kendi halkına karşı bu tarz bir trajik saldırı gerçekleştirmeyi sürdürürse kanaatimce Esad tabutuna o son çiviyi de çakacaktır. Esad’ın kendi halkına yaptığı ve hâlâ yapmaya devam ettiği şey, Esad rejiminin sona geldiğini açık biçimde gösterdi. Rejim tüm meşruiyetini kaybetti. Artık rejimin sona erip ermediği ya da ne zaman sona ereceği sorusu hükmünü yitirdi.”
Panetta’nın Esad’ın tabutuyla ilgili ifadesi esasında geçen yıl devrilen ve katledilen Kaddafi’ye dönük bir atfı içeriyor. Bu ifade açıktan bir suikast tehdidi barındırıyor.
Aynı zamanda bugüne dek asileri silâhlandırmadığını iddia eden ve onların esas olarak kendi müttefikleri Suudi Arabistan ile Katar tarafından silâhlandırıldığını söyleyen Washington, Pazar gününden itibaren açıktan silâh temini noktasında önemli bir adım attı. Reuters’in tespitine göre, Beyaz Saray asilere örtülü olarak yardım edilmesi yönünde talimat verdi.
Fransız hükümeti de bu hafta Suriye meselesinin ele alınması ve Esad rejimine “baskı uygulanması” amacıyla BM Güvenlik Konseyi’nin toplanmasını istedi.
Panetta’nın seyahati, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik emperyalist çıkarlarını savunmak amacıyla, Pentagon’un bölgede gerçekleştirdiği operasyonların yeniden organize edilmesi niyetini yansıtıyor. Bu noktada Tunus ve Mısır’daki ABD destekli seküler diktatörlükleri deviren emekçi ayaklanmaları sonrası iktidara gelen sağcı İslamcı partilerle kurulan bağların güçlendirilmesi amaçlanıyor. Aynı zamanda ABD’nin bölgesel çıkarlarına karşı duran Suriye ve İran gibi rejimlerin devrilmesi amacıyla bölgeye müdahale ediliyor.
Panetta’nın ABD’nin El-Kaide ile savaştığı ya da Esad’ın “kendi halk”ını öldürmesine mani olmaya çalıştığına ilişkin argümanları gülünç ve yanlış. Esasında ABD, Suudi ve Katar monarşileri gibi Sünni İslamcı rejimlerle kurduğu işbirliğinin bir parçası olarak, yabancı İslamcı savaşçıların Suriye’ye sızıp Suriye ordusuna saldırmaları için seferber edilmelerine yaslıyor sırtını.
Wall Street Journal’da eski ABD Özel Operasyonlar danışmanı Seth Jones şunu yazıyor: “Önemli bir bölümü Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelen ve Suriye’de çoğunlukla “Levant Halkı için El-Nusra Cephesi” ismi altında faaliyet gösteren El Kaide üyeleri bir kısmı ideolojik olarak aynı safta duran, bir kısmı ise sadece para kazanmak için eyleme geçen kaçakçıları kullanıyor ve böylelikle ülke dışından gelen savaşçılar için Türkiye ile Irak güzergâhını kontrol altına almaya çalışıyor. ABD Hazine Bakanlığı görevlilerine göre, Körfez ve Levant’taki bu güçlere mali destek veren bağışçıların sayısı giderek artıyor.”
Jones şunu da ekliyor: Irak’taki El-Kaide, Suriye’deki ABD destekli güçlere tüfek, hafif makineli silâhlar ve roket güdümlü el bombaları ile bomba yapımı uzmanları temin ediyor.
ABD’nin Esad rejimini devirmeyi hedefleyen operasyonu tüm bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Esas olarak Türkiye merkezli hareket eden Esad karşıtı Hür Suriye Ordusu, Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, Suriye’de kendilerine bağlı olmayan en az dört birliğin olduğunu ve bunların arasında Libyalı bir gerilla tugayının da bulunduğunu söylüyor. Bu açıklamaya göre, Esad’a karşı hareket eden bağımsız yabancı birliklerin toplam sayısı muhtemelen “bilinenden daha fazla.”
Türkiye ise Kürd ayrılıkçı milislerin Suriye’de belli bölgeleri ele geçirip ülkeye sızmalarından endişeli. New York Times’ın haberine göre, Türkiye, Kürd gruplarının Suriye içinden ülkeye saldırması durumunda, Türkiye’nin Suriye’ye saldırmakta tereddüt etmeyeceğini söylüyor.
Türkiye, Suriye sınırı boyunca kendi konumunu takviye etmek amacıyla buraya birlikler, silâhlı personel taşıyıcılar ve füze bataryaları gönderdi.
Ürdün de Suriye’nin kimyasal ve biyolojik silâh stoklarını ele geçirmek için bu ülkeye Özel Kuvvetler’ini göndermeyi düşünüyor.
Alex Lantier
Devamını oku ...

Halep Orada, Arşın Burada

İsyancılarla hükümet güçleri arasında, Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep’te Salı gününden beri süren çatışmaları Şam’daki bir güvenlik kaynağı “nihai” savaş olarak nitelendiriyor.
Kimliğinin açıklanmaması şartıyla açıklamalarda bulunan bu kaynak, her iki tarafın Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’a karşı on altı aydır süren ayaklanma süresince pek bir sesin duyulmadığı şehre giderek daha fazla sayıda birlik sevk ettiğini söylüyor.
AFP’ye konuşan kaynağa göre, “Ordu ve terörist gruplar haftalarca sürecek nihai bir savaş için takviye güçler gönderdi.”
Komşu Türkiye’den destek alan asiler, Halep’in beş kilometre kuzeybatısındaki Anadan’da bulunan stratejik bir kontrol noktasını ele geçirdiler.
“Suriye ordusu, asilerin ellerinde bulunan bölgeleri kuşatıyor ve buraları bombalıyor ancak asi Hür Suriye Ordusu’nun elinde bulunan mahallelere yönelik saldırıların gerçekleştirilmesi belli bir zaman alacaktır.”
Bir Reuters muhabiri, ilk kez Salı günü şehrin doğu kısmında ağır makineli silâhlarla ateş açan helikopterlere tanık olduğunu söylüyor.
Öncesinde muhalefet yanlısı Suriye İnsan Hakları Gözlem Birliği’nin tespitine göre, asiler kilit askerî noktalara saldırdı ve 40 askeri öldürerek Halep’teki iki karakolu ele geçirdi.
Gözlem Birliği’nin üyesi Rami Abdulrahman’a göre, asiler şehirde Baas Partisi’nin bürosuna, hava kuvvetleri istihbarat karargâhına ve askerî mahkemeye yönelik gece yaptıkları saldırılarda roket güdümlü el bombaları kullanıyorlar.
Abdulrahman’ın AFP’ye aktardığına göre, “yüzlerce asi Salhin ve Bab-ül Nayrab’daki karakollara saldırdı ve saatlerce süren bu çatışmalarda en az 40 polis öldürüldü.”
Asilerin elinde bulundurduğu doğu mahallelerindeki hastaneler ve geçici klinikler şehirde bir haftadır süren çatışmalarda yaralanan yaralı insanlarla dolu.
Klinikteki genç bir doktorun ifadesi şöyle: “bazı günler 30-40 civarında insan geliyor.”
"Birkaç gün önce 30 yaralı ve yaklaşık 20 ceset geldi. Cesetlerin yarısı parçalanmış, bu yüzden kimliklerini teşhis edemiyoruz.”
Geçen hafta asi gruplar ve İslamcı militanlar Halep’e büyük bir saldırı gerçekleştirdiler. Daha önce Şam’a yönelik gerçekleştirilen benzer bir saldırı Suriye Ordusu tarafından püskürtüldü.
Asiler ağırlıklı olarak ülkenin kenar bölgelerinde yoğunlaşan ayaklanmaları dâhilinde, mücadelelerini Suriye’nin iki büyük şehrine taşımak için büyük bir mücadele verdiler.
Şam ve Halep hükümetin önemli bir destek bulduğu, rejimin iki büyük kalesi niteliğinde.
Yeşil, beyaz ve siyah renkli “bağımsızlık” bayrakları ile kamyonlar üzerinde devriye atan silâhlı asi güçler, ordunun ağır silâhlar ve savaş helikopterleri ile gerçekleştirdiği saldırılara karşın Selahaddin’i ellerinde tuttuklarını söylüyorlar.
Suriye hükümeti ise Selahaddin’i geri aldıklarını ifade ediyor. Halep’teki Reuters muhabirleri, bölgenin kimin elinde olduğunu teyit etmek amacıyla ortaya koydukları gayretlere rağmen bölgeye ulaşabilmiş değiller.
Esad güçleri, Halep’in kaybedilmemesi noktasında kararlı, zira kendileri için buradaki bir yenilgi ciddi bir stratejik ve psikolojik felâket olacak.
Şehir sakinleri ikiye bölünmüş durumda, bazıları Esad yanlısı ancak öte yandan önemli bir bölümü civar bölgelerden gelen savaşçıların varlığından da söz ediliyor.
Bir karakolda bekleyen ve top ateşi sonucu kötü yaralanmış olan bir kişiye neye bağlı olduğu soruluyor: “Biz kimseyle birlikte değiliz. Sadece hakikatin safındayız.”
Kimin safında olduğu sorulduğunda ise “sadece Allah’ın” diye cevap veriyor.
ABD, Türkiye Krizi Tartışıyor
Salı günü Tayyip Erdoğan Barack Obama ile Suriye’deki politik geçiş sürecinin hızlandırılması noktasında birlikte neler yapılabileceğini tartıştılar.
Bir zamanlar Esad ile sıkı bir ilişki içinde olan Erdoğan şimdilerde onu şiddetle eleştiriyor ve ondan binlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan on altı aylık ayaklanma karşısında geri adım atmasını talep ediyor.
Erdoğan adına hükümet şu tespiti yapıyor: “Yapılan konuşmalarda Obama ve başbakan, Esad’ın yönetimi bırakıp Suriye halkının meşru taleplerini karşılamasını içeren, ülkedeki politik geçiş sürecini hızlandırmaya dönük gayretlerin koordinasyonunu üstlendiler.”
Türkiye, Müslüman Kardeşler’i de içeren Suriye’deki silâhlı asi grupları barındırmak ve desteklemek suretiyle, krizde başat bir aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin İslamcıların Suriye’ye sızmalarında da katkı sunduğu iddia ediliyor.
Obama ile Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmesinin 36 dakika sürdüğü söyleniyor.
"İki lider Halep’te son günlerde Suriye rejiminin kendi halkına yönelik saldırıları ve rejimin vahşetine bağlı olarak ülkedeki insanî koşulların kötüleşmesine dönük artan endişelerini ifade ettiler.” deniliyor.
Obama ve Erdoğan, ayrıca Suriye’de yaşanan şiddet ortamından kaçmaya çalışan sivillere birlikte yardım edilmesi gerektiği üzerinde duruyor.
Türkiye’de 44.000 Suriyeli mülteci mevcut, Halep’teki çatışmanın bu sayıyı artırmasından endişe ediliyor.
Hükümetin yaptığı açıklamaya göre, “Başbakan Erdoğan ve Başkan Obama Türkiye ile komşu ülkelere kaçan Suriyelilere yardım edilmesine dönük gayretlerin koordine edilmesi gerektiği konusunda uzlaştılar.”
Reuters
Devamını oku ...