Ümmetin Birliği

Ramazan günleri boyunca yayınlanmak üzere bir dizi başladı TV’de. Adı “Hz. Ömer”. İngiltere’de Suudi parasıyla kurulan, sonrasında Dubai’ye taşınan Ortadoğu Yayıncılık Merkezi’nin (MBC) yapımı. Son on yıldır Ortadoğu’ya “Gümüş”, “Asi” gibi Türk dizilerini pazarlayan, bu kanal. Diziyle ilgili olarak bir vaveyla kopmuş Müslüman Arap âleminde. Dert şu: “Kutsal isimler resmedilebilirler mi?” El-Ezher Üniversitesi dizi aleyhine fetva yayınlamış. “Global İmam” Mısırlı Yusuf Karadavi ise olur vermiş diziye.
Dizi henüz birkaç bölüm yayınlandı ama senaryosundaki bazı cümleler dikkat çekici. Misal, ilk Müslümanlardan biri cemaate konuşma yapıyor ve “ileride İran’ı ve daha birçok yeri alacağız” diyor. Bu cümlenin öznesi ise “Araplar”. İran’ın alınacağı, üstelik onu fethedecek olan Hz. Ömer’in dizisinde, önceden haber edilmiş oluyor böylece. Bu cümle, kolda saat, yolda elektrik direklerinin göründüğü Cüneyt Arkın filmleri kadar saçma.
Ama muhtemelen bu göndermenin güncel bir tarafı var. Suudi ve Dubai parası, İngiltere aklı ile kurulmuş bir kanal bugüne ilişkin ne diyor olabilir? Dizinin tüm bölümleri henüz tamamlanmadı, bu nedenle genel bir değerlendirme yapmak erken olur, ancak müşriklerin ve Müslümanların ağızlarına konulan sözlerin bugüne dair bir tarafı olması gerek, bilinmesi gereken bu.
İki tespit öne çıkıyor dizide. Hz. Ömer esasta bir Arap olarak mücadeleye girmiş görünüyor. “Yumuşak sözlülük ve ahlâk (mertlik)” Arapların atalarından yadigâr özellikleri olarak sunuluyor. Temelde Müslümanlığın, Kureyş ağalarının endişelerini ve korkularını pratikte boşa düşürdüğü söyleniyor. Ecdaddan ayrılan da yok, geleneği bozan da dolayısıyla. Çeşitli taktiksel ve stratejik yönelimler ölçüsünde ortaya çıkan durumsal ideolojik yansımalar olarak ele alınabilecek hususlar İslam’ın özüne siniyor ve dizi bu sürecin kabulü ve Hz. Ömer nezdinde yüceltilmesi olarak iş görüyor. Özetle, mücadele için belli bir durumda var olabilmek ve mücadeleyi sürdürebilmek için girilen uzlaşmalar ve verilen tavizler İslam’ın kendisi olarak takdim ediliyor.
Sonuç olarak ilk Müslümanlara bozuculuk, bölücülük, sapkınlık, dinden çıkma, yıkıcılık gibi eleştiriler yönelten efendilerin yüreğine su serpen bir Müslümanlık tasavvur edilerek tam da bugünde İslam’ın artık bu türden yönelimlere karşı şerbetli olduğu iddia edilmiş oluyor. Tersten, şerbetli kalmak için sonradan Müslüman eski efendilerin yolundan gitmek öğütleniyor.
Bugün Ortadoğu her yönden liberal pazarın hücumu altında. Bankalar, küresel şirketler, petrodolar kanalları için tanklar yürütülüyor, mermiler sıkılıyor. Türkiye’yi lüks gemisiyle ziyaret eden Suudi prens Velid baş tacı ediliyor. Prens, Adnan Kaşıkçı’nın yaptırdığı gemiyi emlâk baronu Donald Tramp’ten satın alıyor ve Bodrum’a gelip “alacağım tüm bu koylarınızı!” diye bağırıyor.
Bu sürecin ürettiği bir TV dizisinin liberal-özgürlükçü cümleler sarfeden köleler göstermesi gayet doğal. Hem modern hem Müslüman olunabildiğini Türk dizileri ile Ortadoğu’ya öğreten MBC’nin bu değirmene su taşıdığı kesin. Prens, yatında yüzlerce kişi çalıştırıyor ve hepsinin ayrı milletten olmasıyla öğünüyor misal. Oysa bunun yönetsel bir ihtiyaçtan kaynaklandığı açık. İşçiler arasında muhtemel dayanışmayı bu şekilde örtbas etmiş oluyor. Demokrasi de çokkültürlülük de barış yurdu da bu minvalde kullanılmış oluyor efendiler tarafından.
Bugün salt taktik ve strateji bağlamında ele alınabilecek ideolojik karşılıklar üzerinden Kureyş ağalarında yansımasını bulan bir İslam hüküm sürüyor. Onların endişeleri ve korkularına mahal vermeyen bir ideoloji örgütleniyor. Sonradan korkuyla Müslüman olmuş bu kesim, dipten derinden işlerini yürütmeyi sürdürüyor. Sonuçta tarihyazımı açısından, İran’ın İslam olması ile Arap tebaası olması arasında bir fark kalmıyor. Kavmiyetin üstünlüğünü silen İslam yerini kavmî direnci ezen bir üst ideolojiye dönüşüyor. Bu ideoloji sadece Arap olana bakıyor. Türk ise Babek isyanı gibi örneklerde görüldüğü üzere, hep efendilerin keskin kılıcı olmakla övünüyor ve bu övüncü din zannediyor.
Yaşanan herhangi bir işgalin, sömürünün ve zulmün doğalında bir iç tepki örgütlemesi kaçınılmaz. Zenc İsyanı’ndaki köleler gene İslam bayrağı altında toplanıyor. Bu çıkışın ideolojik planda uç kimi yönelimlere savrulması kaçınılmaz. Mesele zarfa değil mazrufa, isyanın gerekçelerine bakmak.
Bugün “ümmetin birliği” şiarı atanlar ve “Hz. Ömer” türünden dizilerle bu şiarı süsleyenler, Osmanlı, Abbasi ve Emevi dönemlerinin fetih coğrafyasına yönelik hücumlarını bu şiarla gerekçelendiriyor özünde. Kimse, doğru yanlış, eksik fazla, İslam içi tepki ve başkaldırı momentlerini, bu tepkileri ortaya koyan ve başkaldırıları gerçekleştirenlerin dertlerini anlamak istemiyor. İstemiyor çünkü İslamî ideolojisini bu türden tepkileri ve başkaldırıları tarihten ve bugünden silmek amacıyla örgütlüyor.
Bugün sokakta, camide ya da ev sohbetlerinde kimi Müslümanlar esasında tam da Hz. Muhammed’e karşı çıkan, O’nu boğmak isteyen münkirler ve müşrikler gibi konuşuyor. “Muhammed bozuculuk yapıyor, milletimizi bölüyor, dinimizden sapıyor, putlarımıza küfrediyor ve birliğimizi dağıtıyor” diyen müşrikler gibi. Suriye, İran, Mısır, Bahreyn, Yemen, Çeçenya, Bosna… Tüm bu coğrafyalarda olup bitenlerle kendi ülkesindekileri kendi çıkarları adına ayrıştırıyor. Sonuçta bu topraklara mülkiyet esasına uygun olarak bakıyor ve “ümmetin birliği” şiarını tevhidî bir zorunluluk olarak değil, kısa vadeli gündelik kârlar ve çıkarlar bağlamında atıyor. Ümmet, kendisi gibi Müslüman olanları, birlik ise bu Müslüman gerçeği üzerine kurulu devletin ilahi tekliğine işaret ediyor.
Geride kalmış, linç edilmiş bir dönemin filmiydi “Çağrı”. Bu filmde müşrikler açık biçimde karşı safa atılmışken, Hz. Ömer dizisinde bu tarafa, içimize, yanı başımıza sokuluyor. Kişisel düzeyde onlarla irtibatlanıyoruz, dertleniyoruz ve “yanlış tarafımız” deyip onlara acıyoruz. MBC, sunduğu İslam tarihi yorumuyla, bize bugüne ilişkin mesajlar vermiş oluyor. Kaddafi desteği ile Suriyeli bir yönetmen tarafından çekilen “Çağrı” filmi bugün bombalanıyor, bombaların açtığı çukurdan o filmin karşı tarafa attığı mağluplar zafer nidaları ile çıkıyor.
Ümmetin birliği bir coğrafya, bir fetih ve bir yayılmacılık çağrısına dönüşüyor. Bu nedenle Şii olan İran, Nusayri olan Suriye ve bozucu olan Kürd kapı dışarı edilmek isteniyor. Türk filozofu Nihat Doğan bile faşizan bir yerden “savaş bizi diri, iri ve bir tutar” diyor mealen. İçerideki yarılmalar, ayrışmalar, kopuşlar ve başkaldırılar bu şekilde ezilmek isteniyor. Rüşeym hâlinde iken “devletin sağlığı savaştır" diyen emperyalizm kendi figüranlarını buluyor. Ümmet, batının pazarın salahiyeti adına gerçekleştirdiği düzleme işlemine nefer kılınıyor. Daha doğrusu, bu neferler ümmet olarak yüceltiliyor. Ümmete Kürd’ün Esad’dan silâh aldığı söyleniyor, Amerikalı ve Türk askerlerin savaştığını gizlercesine, İran askerlerinin Şam’da olduğundan bahsediliyor, Myanmar ile ilgili asparagas haber yapanlar sonra bu haberin Suriye’yi gizlemek için İran tarafından uydurulduğunu söylüyor, bunca yalan söylemenin “hakiki Müslümanlık” olduğu iddia ediliyor ama esas olarak zulme karşı mücadeleye küfredilmiş oluyor.
Aklı ve kalbi tek olan Allah’a bağlı Müslüman, savaşmayınca, bir anda tekleşmek isteyen güçlerin önünde diz çöküyor. Kopartılan kıyamette tüm canlar batı denilen gücün karşısında haşroluyor. Bu güçler Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından da önce ikinci cepheyi Ortadoğu’da açacaklarını söylüyorlar. Soğuk Savaş’ın tüm kalıntıları temizleniyor ve tek’e bağlanmış kitleler artık günlerinin geldiğini zannederek sevinç çığlıkları atıyor.
Abdurrahman Dilipak bu tekleşme, düzleme ve birlik edebiyatında sürekli Ak Parti’yi işaret edip duruyor. Ak Parti zarf, mazrufta ise sömürü ve zulüm yazılı. Dilipak, Nusayrileri “animist” ilân ediyor; ne tuhaf ki İhsan Eliaçık da CHP’den gelen çağrı üzerine, “cehepeliler, Kemalistler, sosyalistler, anarşistler, Rumlar, Ermeniler ve Aleviler Müslümanlığı Kur’an’dan öğrensinler” diyerek bu kesimlerin “Müslüman” olmadıklarını söylemiş oluyor. Rumlar ve Ermeniler tamam da diğerlerinin dışarlıklı bir unsur olarak gösterilip öğrenmeye davet edilmesi anlaşılır değil.
İhsan Hoca, “[…] ‘oruç tutmak’ ise Osmanlıcanın Farsça ile Arapça arasında sentez ve hakemlik misyonunu ifade eden en güzel deyimlerindendir. Bir imparatorluk dili olduğunun en güzel göstergelerindendir.” diyor. Zorlama bir etimolojik işlemle Farsça ile Arapça harmanı “imparatorluk dili” Osmanlıcaya güzelleme yapılıyor ve bir ihtimal, bir yerlere “yanlış anlamayın” mesajı verilmiş oluyor. Dili birleştiren Osmanlıca ise coğrafyayı birleştirecek olan da “neo-Osmanlılık” olmalı galiba.
“[…] İhvan ilk önce Ürdün, Suriye ve Körfez ülkelerine sığındı. 1958'de ilk önce Suriye'nin Nasır önderliğindeki Mısır'la birleşmesi ve 1963'te de Baasçı radikallerin iktidara gelişiyle İhvan'ın oradaki varlığı tehlikeli bir hâl aldı. 1962'de Sıbâi'nin halefi olan Issam Attar'ın liderliği altında, Suriye İhvanı radikal sosyalist geçmişinden uzaklaştı ve kendilerine şehirli sünnî temellerinde meydan okuyan Nasırcılığa olduğu kadar Baas'a ve diğer sol güçlere de karşıt tavır aldı. Başka herhangi bir yerdeki İhvan için olduğu gibi onlar için de tek açık sığınak Körfez krallıkları ya da Batı yanlısı Lübnan'ın liberal demokrasisiydi. İlk olarak şartların gerektirmesiyle ortaya çıkan bu ittifak, daha sonra hareketin bilinçaltında silinmez izler bırakacaktı.” (Abdulvahap Efendi)
Bugün de değişen bir şey yok. Körfez krallıkları ve Lübnanlı Hariri ailesi Suriye’deki muhalifleri besliyor. Parayı verenin düdüğü çalacağı kesin. Süreç bu minvalde ilerliyor ve batıya karşı içeriden modernist bir tepki biçimi olarak İslamcılık kendi çıktığı yuvaya gerisin geri yerleşiyor. Sol ile yaşadığı rekabet ve kavganın sebebi de aynı maddenin aynı anda aynı yerde olamaması kuralı.
Kendi dertleri, çileleri üzerinden bugünü bölmemeleri için ümmete bu “birlik” zokası yutturulacaktır. Bu kesindir. Kesin olan bir diğer husus da bu zokanın ümmetin nefesini keseceğidir. Nefesi kesilen tevhidî mücadele, kısa vadeli varoluş pratiklerine imanı ve ibadeti gibi sarılacaktır.
Liberal bir bir’cilik yerine devrimci bir ikicilik yeğdir. Bu nedenle kılıcı bugüne çalmak ve bugünün Ebu’l Hakemlerine (Bilgeliğin Babası) ilk devrimci Müslümanlar gibi Ebu Cehil (Cahilliğin Babası) demek şarttır. Devrimcilik, içi boş birlik edebiyatını değil, sömürülen-mazlum kitleleri efendilerden ayrıştırmayı ve mücadele içinde onları tek safta birleştirmeyi ifade eder.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Türkiye İslamcılığında Yol Bitmiştir

İslamcılık bu topraklara iktidar eliyle gelmişti ve gene iktidar eliyle tasfiye edilmiş oldu.
19. yüzyılda ulus-devlet anlayışının bütün dünyayı etkisi altına almasıyla büyük imparatorluklar konjonktürel olarak siyaset yapma biçimlerini değiştirme ihtiyacı hissettiler. Bu imparatorlukların başında da Osmanlı gelmekteydi. Osmanlı’nın elitist bürokratlarının Tanzimat’la birlikte, batının anlam dünyasına girme çabaları, refleksif olarak, Osmanlıcılık akımını doğurdu. Gayrimüslim unsurlarla birlikte Osmanlı şemsiyesi altında olma fikri, batının hızla büyüyen ekonomisine ve ulusallaşma çabalarına yetişemedi. Osmanlı’dan kopmaya başlayan özellikle Hristiyan etnisiteler olunca bu sefer de Osmanlıcılık yerine İslamcılık ikame edilmeye başlandı. 1870’lere denk gelen bu tarihî dönemde, Abdülhamit tam da bu sürecin içinde doğdu ve İslamcılık bir imparatorluk ideolojisi olarak varlığını sürdürdü.
İslamcılığın ilk sloganı “İttihad-ı İslam” (İslam Birliği) idi. Buradaki amaç batının emperyal yayılmacılığına ve Osmanlı'nın giderek küçülmesine karşın bir refleks oluşturabilmekti. Afgani’nin teorik altyapısını oluşturduğu İslamcılık, Abdülhamit ile birlikte devlet politikası hâline geldi. Hâkimiyeti giderek daralan bir imparatorlukta  savunma yapmaktan, İslam’ı günün koşullarına göre yeniden tartışma zemini oluşmadı. Ne hazindir ki, İslamcılık üzerine fikrî tartışmaların zemin bulduğu ilk büyük dergi çalışması 1910’daki Sebilürreşat’tır. Yani İslamcılığın devlet politikası olmasından tam 40 yıl sonra…
Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle birlikte “İttihad-ı İslam” retoriği de anlamını yitirdi ve İttihat Terakki döneminde İslamcılık “öze dönüş”, “yenilenme” kavramlarıyla İslam’ı tartıştı. Tarihin temel kırılma noktasına gelen İslamcılık akımı feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde İslam’ın öncüllerini evriltemedi ve çareyi öze dönüşte buldu. Yani açılan yeni yolda nasıl yürüyeceğini bilemeyenlerin geriye dönmesi gibi bir şey…
Bu “öze dönüş” de özellikle batının siyasal ve kültürel boyutuna dönük bir reddiye olmanın dışına çıkamadı. Batının görünen yüzü İslam üzerinden tartışılmaya açıldı. En önemli tartışmalardan biri de terakkiye (ilerleme) İslam’ın bakışı üzerinde yoğunlaştı. Batı ilerlemesinin görünmeyen yüzü, yani kapitalizmin hızlıca büyümesi, insan emeği üzerinden sermaye birikimine ulaşması ve buradan yeni bir toplumsal ve siyasal iktidar biçimi sağlaması tartışılmadı. Batının ekonomi-politiğine “nasıl” sorusunu soramayan İslamcılıkta Elmalılı Hamdi Yazır gibi bir müfessirin fetvasıyla “İslam terakkiye mani değildir” düsturu genel kabul görmeye başladı. Günümüz kalkınmacılık politikasının da cevazı böylelikle çok sağlam bir kaynaktan alınıyordu. O dönemde bu anlayışa karşı koyuş sergileyen tek tük isim vardı ki bunların başında da Cemalettin Afgani geliyordu. Kendisi birçok eserinde Necm 39. Ayeti referans alarak sa’y (emek) konusunda batı kapitalizmine esaslı eleştiriler yapıyordu. Yalnız “ana hat”tan ilerlemediği için İslamcılık içinde marjinalize edildi ve Müslümanların gözünden kaçırıldı.
Zaten İslamcılık fikrinin öncüleri olabildiğince kentli ve seçkinciydi. Toplumla İslamcı fikirlerin çakışması bu yönüyle mümkün değildi. İslamcıların bir kısmı İttihat ve Terakki ile hareket ederken bir kısmı onun karşısında durdu ve Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte kentli İslamcılık yerini fıkıh-tasavvuf sentezli bir köylü Müslümanlığına, yani tarikatlara bıraktı.
Gönenli Mehmet Efendi, Abdülhakim Arvasi, Said-i Nurs-i (Kürdi) gibi isimlerin öncülüğünde, İslamcılığın devlet politikasından tasfiyesiyle birlikte köy dindarlığı tarikatlar eliyle gizliden gizliye örgütlenmeye başladı. Bu köylü tarikatların Türkiye’nin geneline ulaşabilmesi, ikinci kuşak İslamcılığın doğumuna sebebiyet verecek olan Necip Fazıl gibi aristokrat kökenli, elitist düşünürlerin, tarikat şeyhleri önünde diz çökmesi ile mümkün olacaktır. Necip Fazıl’ın Arvasi ile tanışması ve onun üzerinden tek parti rejiminin dindarlara yaptığı baskıları gözlemlemesiyle birlikte “anti-kemalizm” ikinci kuşak İslamcılığın ana fikirsel ekseni olacaktır.  Büyük Doğu dergisi ile başlayan ve bir ayağı tarikatta (köyde) bir ayağı sanatta (kentte) olan serüven hâliyle İslamcılığın sosyolojisini de belirlemeye başlar. Bir müddet sonra Sezai Karakoç’un da öğrencilik yıllarında köyden gelip Necip Fazıl’ın kentteki konağına katılmasıyla bu paradoksal hâl pekişmiştir. Her ikisinin ortaklığı, günümüze değin gelen İslamcılığın araçsal yakıtı olmuş ama kendi bünyelerinde bir İslamî hareket örgütleyicisi olamamıştır. Şiir, siyaset, nesil inşa çabaları örgütlü İslamcı grupların beslendiği kaynakların ötesine geçememiştir.
Şiir ve tasavvuf sentezli İslamcılığın karşısına bir de tasavvuf karşıtı, vahye dönüş odaklı, hilafeti tek merkez alan Ercüment Özkan tarzı yorumlar çıktı. İkisinin de ana sorunu İslamcılığın Müslüman olan geniş kesimlerin uzağında, konferans salonları ya da şiir mısralarında kurulmaya çalışılmasıydı.
Necip Fazıl ekolü 1970’lerle birlikte geniş Müslüman kesimlerle buluşacak siyasî yapılara fikirsel hizmet sunacakken, Ercüment Özkan’ın temsil ettiği İslamcılık ise hep marjinal olarak kalmıştır.
Nurettin Topçu vasıtasıyla bir şekilde Hareket dergisi çerçevesinde yapılan "İslam Sosyalizmi" tartışmaları ise çok güdük kaldı. Topçu, aynı dönemlerde Mısır’da Nasyonal Sosyalist Nasır’ın İhvan-ı Müslimin'e uyguladığı baskılardan ötürü, İslamcı çevrelerde ve toplumda çok karşılık buladı. “Nasyonal Sosyalist” damgası yiyen Nurettin Topçu zaman zaman da Hitler sevdalısı” olarak gösterilerek, hem halktan hem de İslamcılık ekolünden uzak tutulmaya çalışılır. Afgani gibi şimdi İslamcılık akımının içinde sayılsa da yaşadığı dönemde pek ciddiye alınmaz.
Tarikatların ve cemaatlerin apolitik oluşu ve yaşamlarını idame ettirebilmek için merkez sağ siyaset ile kurdukları çıkar ilişkisi, köyden kente göç eden bir kısım dindarların yeni toplumsal çelişkilere karşı örgütlenme ihtiyacını doğurdu. Tarikat-siyaset ilişkisinin de temellerini atan Milli Görüş siyaset dışı kalmaya çalışan cemaat ve tarikatlardan da kopmuş oldu.
Milli Görüş, Kudüs mitingleri ile İslamcılığın sadece Türkiye’den ve anti-kemalizmden ibaret olmadığını Filistin’deki duruma da el atarak İslam birliğinin asıl amaç olduğunu yeniden deklare ediyordu. Türkiye merkezli İslamcılıktan ümmetçiliğin gün yüzüne çıkmaya başlaması ve bunun üstüne ekonomi politik alanda "âdil düzen" teorisinin söylenmeye başlanması İslamcılığın üçüncü aşaması denebilir.
80 darbesine kadar kaotik bir düzlemde devam ede gelen İslamcılık, 80 sonrası milli görüş ve cemaat ile ayakta durabilmiştir. Cemaatin siyaset ve fikir dışında sivil praksis olarak yaptığı çalışmalar İslamcılığa yeni bir boyut kazandırmış, ortaya koyduğu sözümona “başarılı” çalışmaları İslamcılığın fikrî, reaksiyoner boyutunu da boşa çıkarmıştır.
28 Şubat’la gelen siyasî yenilgi İslamcılığın sonunu hazırlamıştır. AKP bir asırdan fazla bir zamandır topluma ideolojik kılıf biçmeye çalışan İslamcılığı terk etmiş, Müslüman ama politik (İslamcı) olmayan geniş kesimlerle imgesel ilişkiye girmiş ve toplumla barışmıştır. Kabadayı, halk çocuğu, mağdur, asabi, bizden biri imgeleriyle toplumla arasında duvar olan ideolojiyi bir kenara itmiştir. Bu kenara itiş küresel desteği de getirmiş ve Kemalizmin kale duvarlarını dövme imkânı tanıyan neoliberal politikalarla, İslamcılıktan sapıp muhafazakârlığın yolunu tutmuştur. Bu yol değiştirme, bir avuç kalan İslamcıyı yeniden örgütlenme yoluna itmiştir. 10 yıllık bir bocalamadan sonra kendine “sosyal adalet” adında, sosyolojisine hiç uymasa da ‘İttihad-ı İslam’, ‘öze dönüş’, ‘anti-kemalizm’, ‘Milli Görüş’ gibi yeni bir elbise giymiştir.
Bu imaj eski tarz İslamcıya uymamıştır. Söylediği her söz, sanki “haram lokma” gibi kursağından aşağı inmemiş, kendine daha fazla yabancılaşmadan muhafazakâr kayığa binmiştir. İslamcılığın son umutsuz vakıası da böylelikle son bulmuştur.
İslamcılık adına yol bitmiştir. Kapitalizmin bu topraklara girdiği 19. yüzyıldan beri, Müslümanlar İslamcılık adıyla yapmış oldukları mücadeleyi kaybetmişlerdir. Kendi kurdukları devletler, kurumlar zarar görmesin diye İslam’ı evirip-çevirip anlaşılmaz hâle getirenler kendi sonlarını hazırlamıştır:
“Eğer haktan yüz çevirirseniz, ben müsterihim, zira size ulaştırmakla görevli olduğum buyrukları size tebliğ ettim. Rabbim dilerse, sizi gönderip yerinize başka bir topluluk getirir. Ama siz O'na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Muhakkak ki Rabbim her şeyi denetlemektedir.” [Hud, 57]
İslamcılık adına bir topluluk imtihanını tamamlamıştır ve haklarındaki hükmü de Allah verecektir. Ama şimdi İslam’ın ezilenle buluşup, iktidar ve servet kulelerini yıkma misyonu yepyeni bir topluluğun omuzlarında olacaktır.
Burada yolu biten sadece İslamcılar da değildir. Solcular, anarşistler, hatta milliyetçilerin de yolu bitmiştir. Zaten postmodern dönem “yolu kesilmişler”in dönemidir. Bu çok parçalı ve dağınık düzlemde ancak biraraya gelme iradesini güdenler ve ezilenden yana topluca bir arada yürüyenler yeni bir yol açabileceklerdir.
Devamını oku ...

Edeb Ya Hû

Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’na “Allahlık bakan”, Bahçeli “ABD’nin posta beygiri” diyor, Davutoğlu da tasavvufa sığınarak “Edeb Ya Hû” şeklinde cevap veriyor.
Oysa “Edeb Ya Hû”, Allah’tan edeb niyaz etmektir, başkasına “ben edebliyim, edeb bende” demek değil. Etimolojik olarak “eline, beline, diline sahip olmak” olarak açımlanan “edeb” kelimesi, Allah’ın arzuladığı nizamata göre kişiye çekidüzen vermektir. Allah’ın hududuna uygun olarak kişinin kolektif planda örülmesidir. Kişi, uzayda bir varlık olarak görülmez ve o salt kolektifin içinde tanımlıdır.
Yoksa Suriye başkanına had bilmez laflar etmek, ülkesinin sınırlarını küresel ve yerel pazarın sahipleri adına başka yerlere taşıma istemiyle, halkların iradesini hiçleştirmek, ABD’ye ve İsrail’e sırtını yaslayarak had bilmeden bu coğrafyada kabadayılık etmek değildir edeb.
Kılıçdaroğlu da “19. yüzyıl siyasetini 21. yüzyılda tekrarlayamayız, emek-sermaye gibi kavramlarla bugüne bakamayız. Bu yüzyıl bilgi çağı ve bireyin hükümranlığıdır” demektedir. Bu bakımdan Davutoğlu’dan çok da uzakta değildir.
İdeolojik planda faal olan bu birey hükümranlığında kolektifin, en-nasın ya da ümmetin ölçüsüyle kişiye yaklaşmaya dair ciddi bir külliyat oluşturmuş tasavvuf, bugünün modern dünyasında birey pazarında reyonlara yerleştirilmekte ve dumura uğratılmaktadır. Sadece bireye seslenenler, tasavvufu bu pazardan arî ve beri tutmamak için çırpınmaktadır. Tasavvuf bilgisinin sahipleri, bu pazara mal taşımakta veya bu pazarda tezgâh sahibi olmak için çırpınmaktadır. Devir, camilerin altında alışveriş merkezleri açma devridir. Birey, serbest mal girişine muhtaç olan tüketim ideolojisi üzerinden inşa edilmekte, buradaki açgözlülük tasavvuf ile rehabilite edilmeye çalışılmaktadır.
Ramazan’daki yemek programları, iftar eğlenceleri, sohbetler vs. hepten tüketim dünyası içindir. Buna yönelik her eleştiri ise birey putuna yapılmış bir saygısızlık olarak sunulup tecrit edilmektedir.
Liberalizmin birey putu, Ak Parti rejiminde tasavvufî bir şerbete bandırılır. Tartışma ya da politik mücadele içinde taraflardan biri illaki meseleyi bireyliğe bağlar ve Allah’a küfretmekle bireye küfretmek örtüştürülür. Çünkü birey burada Allah olarak takdim edilmektedir. Bu noktada tasavvuf, kişisel gelişim teorilerine boyun eğdirilir ve genel tarihsel-toplumsal bağlamından soyutlanır.
Bireyin dünyası ve bireyin özerk cumhuriyetine ait sınırlara tasavvuf ehli bekçiler yerleştirilir. Mevlânâ bu minvalde popülerleştirilir ve burjuva kokonaların kişisel, ruhsal rahatlamaları için bir ilâca dönüştürülür. Tasavvuf, konken partilerinin yerini alır. Bu tasavvuf algısı ve bilgisi esas olarak kemalizmin cevaz verdiği İslam’dır ve kolektif itirazlara karşı devleti şerbetlemek için icat edilmiştir.
Bu İslam’da hac, Ramazan, namaz, zekât bireysel bir pratik olarak bireyi yücelttiği ölçüde değer kazanır. Birileri bu neoliberal dünyada İslamî varoluşlarını kabul ettirmek için İslam’ı birey derekesine düşürmeyi içlerine sindirir. Özü itibarıyla burjuva hukuku, tekil İslamî ahlâkçılığın diline tercüme edilir. “Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” diyen anlayış, köprü, TOKİ, kanal, metrobüs vb. “yaratma” iradesine ilahi bir kılıf bulur. Böylelikle “yaratma” pratiğine ipotek koyarak, yıkıcı faaliyeti terörize etmiş olur. Bu amaçla söz konusu yıkıcı faaliyetteki yaratıcılık ezilir ve bu faaliyete mani olmak için tekil bireyler birer ajan ya da polis olarak örgütlenmeye başlanır. Ak Parti’nin yaratılan sevgisi, Van depreminde öl(dürül)en Yunus’u Malatya’nın kayısısı, İzmir’in üzümü, İstanbul’un camii düzeyinde ele alır. Ölüm bile pazarlanacak bir metadır. Tayyip’in “Yaradan”ı kapitalizmdir.
İhsan Eliaçık “nusuk” ile “ibadet” arasında ayrım yapar. Mehmet Şevki Eygi, sözcüklerle ve onların tarihleriyle oynayarak, “ritüel” sözcüğüne takılır ve bu sözcüğün yeni üretildiğini, İslam’da olmadığını söyler. Oysa Eliaçık ritüelin karşılığı olarak kullanır nusuk’u.
İbadetin nusuk’un bittiği ânda başladığı iddia edilir. Bu, ibadetin bireysel olana seslenecek biçimde öne çıkartılması riskini taşır. Genel bağlam dışına çıkılmaz ve “ibda”, yani yaratma köküyle ibadet bir tür inşa pratiğine kapatılır. Cemaatle namaz kılmanın önemi erir, her şey, bireyin birey olarak Allah’a yakınlaşmasına odaklı ele alınır. Yani Allah ile birey arasındaki mesafe, namaz ve bilumum dinî pratikle kapatılır. Bu kapanma, bireyin kendi özel sınırlarına kapanması olarak şekillenir. Mesafenin kapanmasına dönük maddî ve manevî pratik arasında niteliksel açıdan fark yoktur. Bireyin “Allah” metaforuna gönderme yapılarak inşa edilmesi her daim liberalizmin ekmeğine yağ sürer.
Sonuç itibarıyla Ak Parti’nin duhul ettiği “neoliberal birey” inşa etme süreci dışarıdan beslenir. Sınıf, mazlumlar, ümmet gibi bireyi “ezen” ve yoksayan kurgular çökertilir. Birey özgürleştirilir. Birey, özgürleşmenin hazzını kapitalizm içre pratikte bulur. Temelde nusuk/ibadet ayrımı, ayrım olduğu ölçüde anlamlıdır. Bunun dışında, bireylerin dünyasını toparlama, bütünleme istemi, gerisin geri verili bütünlüğe eklemlenir.
Politika dışılık da ancak bu birey vurgusu ile mümkündür. Esasında salt ve mutlak olarak bireye seslenilir ve birey, ait olduğu yer ve zaman üzerinden ele alınmaz, tersten verili yer ve zaman birey için birer sınır olarak görülür. Yersiz ve zamansız ya da yer ve zaman dışı olan Allah’ın bireyle buluşması, fikren, bireyin mutlaklaşması ve bireyin de yersiz zamansızlaşmasına neden olur. Politika parçalı, kesikli, geçici niteliğiyle, bireyin bütünlüğüne halel getireceğinden, dışlanır.
Solda esas olarak ideolojik ve politik düzeyde seslenilen yer, birey alanıdır. Her türlü aidiyetten muaf olan bu bireye seslenmenin esprisi, toplum denilen kurgunun düşman görülmesi ile ilgilidir. Aslında “kurtuluş yok tek başına” diye başlayan slogan dahi bu alana seslenir. Özünde burada ikna gayreti vardır ve ikna edilmek istenen, kendinden menkul bireyin kendisidir. Tüm ömrü kolektif bir pratik içinde geçen bir emekçiye böyle bir laf edilmez. O bu pratiği ile söz konusu bilince zaten sahiptir.
Öyle ki feminizmin ağırlığı ile solda “bayan” ya da “hanım” kelimeleri bile yasaklanmıştır. Bireyin bir adı olarak “kadın” kelimesinin artık bir kutsiyeti vardır. Kişi olarak kadına “bayan” ya da “hanım” dendiğinde, ona küfredildiği iddia edilir ve kadın birey olarak yüceltildiği bu sol piyasaya davet ve ikna edilmiş olunur. Her şeyden münezzeh, arî, özel ve yüce olacağı bu sol piyasa böylelikle pazarlanma imkânı bulur. Bu ikna gayretinin dinî ya da seküler ifadelerle yapılması arasında bir fark yoktur. Temelde şiddet meselesi de bu birey kültü üzerinden ele alınır. Şiddetçiler de şiddet karşıtları da bireyden yola çıkarlar.
Marx ve marksizmdeki “proletarya” da verili işçi pratiğinden ayrı duran, bu bilince sahip kütleye işaret eder. O “kadın” gibi, kâmil, gelişkin, yüce ve üstün bir fikrî kurgu değil, en alttakilerin kolektif eylemidir.
“Deniliyor ki, her türlü siyasal davranış, şeylerin varolan durumunun kabul edilmesi anlamına gelir. Ama şeylerin bu durumu, bize gene o duruma karşı çıkmak, onu protesto etmek olanaklarını verdiği zaman, bu olanakları kullanmak, bu varolan durumu kabul etmek demek değildir.” (Friedrich Engels)
Engels’in buradaki tespiti, tam da siyaseti birey derekesinde ele alanlara dönük bir cevaptır. Çünkü “duruma karşı çıkmanın o durumu kabul etmek demek” olduğunu söyleyen, bireyci ideolojidir. Bu ideoloji, verili duruma karşı duracak kesimlerin, protestonun yenilen, teslim olan kısmının fikrî karşılığıdır. Varolan duruma karşı mücadele etmek, gene o durumun sunduğu imkânları görmek zorundadır. Bu imkânlar, varolan durumu birey ölçütünde reddeden ya da kabul eden özne aracılığıyla görülemez.
Bu bireyci ideoloji, işçilerin çalışmaması gerektiğini, sendikalar kurmamasını, hatta örgütlenmemesini, dikey bir hat oluşturmamasını, düşmanı görmemesini, onu tanımlamamasını, kendiliğinden geçici tepkilerin öne çıkartılmasını, döne dolaşa, varolan durumun kabul edilmesini telkin eder.
Edeb Ya Hû”de edebe yönelik yapılan vurgu, varolan duruma teslim olmanın faziletli olduğuna dönüktür. Oysa bu şiarı dillendiren sufiler zalimlere karşı mücadele etmeyi de bilmişlerdir geçmişte. Kendini bilmek, bireysel değil, kolektif düzeyde gerçekleştiği takdirde had bilmektir, had bilen, had bildirmeyi bilecektir.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Bakla

Sonunda baklayı ağzından çıkardı. Tartışma adabı, yüksek teori, “benim marksizme kinim yok”, modernizm avcılığı, gnostik zırvalar ama bir yandan epistemik üst perde laflar, eleştirmen edaları, “Marksizm burjuva bir anlayışın ürünüdür”, kesret içinde vahdet denildi denildi ve sonunda o kadar çırpınan dil atındaki baklayı tutamaz oldu: “siz komünistlerin elinde anarşist yoldaşlarımın kanı var!”
Zaten bu söylenmiyor muydu? Onca teorik numaraların nedeninin baştan itibaren bu kin olduğu görüldüğü, bilindiği için “dalavere” kelimesi üzerinde duruldu. Mesele ne ekolojizm ne tartışma ne de İslam… Mesele bu kin… “Dinimiz kinimizdir” lafına takılı olan bu anlayışın ortak iş yapma derdi, tasası da olmaz. Eni sonu 1 Mayıs kortejinden elindeki detektörle sosyalistleri ve Marksistleri tespit edip kovalamak aslî işi olacaktır. Sınıfsal ve politik olarak bu saldırının hangi sınıfın ve hangi politik gücün işine geleceği ise açıktır.
Komşularla sıfır sorun, barış, İslam kardeşliği, mazlumlar, ideolojist tutum, dinidar bir çerçeve, bayrağın aldan aka dönüşmesi, ağır abilik, jön kardeşliği, dergi köşeleri, televizyon çıkartmaları, Osmanlı vizyonu, diplomasi zanaatı geldi geldi ve Hakan Albayrak sonunda çatallanan dilinin arasından baklayı düşürdü: “Suriye’ye acilen silâh sevkiyatı başlamalı. Esad gitmeli. Ama Diyarbakır’da da BDP haksız.”
Hakan Albayrak milletvekilliği yolunu temizledi. Numan Kurtulmuş’u Ak Parti’ye gelsin diye az dil dökmediğini söyledi. Esad zulmüne işaret edip Tayyip zulmüne kulaklarını ve gözlerini kapadı. Körfez zenginlerine peşkeş çekilen kız çocukları için Kur’an’a atfen: “bu kız çocukları hangi suçundan ötürü diri diri toprağa gömüldü?” diye sormadı. Bu zenginlerin yolunu temizlemek için uğraştı. Hürmüz Boğazı’nı İran kapattı diye üzülen, Birleşik Arap Emirlikleri batılı petrol tekelleri ile yeni boru hattı döşedi diye sevinenlerin içindeydi. Yakında “namlular İran’a çevrilsin” diye emir verebilir. O, yeşil kuşak kurgusu içinde öğrendikleri İslam ile petrodolar yüklü çantaların akış güzergâhı için yol açan “Malkoçoğlu”dur.
“Karun değil, Harun’uz, firavun değil Musa’yız”, adalet ve ahlâk vurgusu, “kalkınma tamam da ahlâk da önemli”, sola çakılan liberal Müslüman el feneri, rahmetli Erbakan’ın “mason hâl”i, adalet ve medeniyet güreşi, Ak Parti’nin “sol koltuk değneği”, vicdan abidesi olundu olundu ve nihayet keçeleşen dilin altından bakla kayıverdi.
Numan kurtuldu, cemaat-Erdoğan gerilimi ona yaradı, Albayrak’ın iddiasına göre o, Ak Parti’yi “ıslah” etmek için gelmekte idi. Oysa bu kadar bölünme tehdidi karşısında Kurtulmuş’un eli kolu bağlandı. Ak Parti’nin aklayıcısı Mustafa Karaalioğlu ise iktidarının olgun döneminde Kurtulmuş’un esasen eve geri döndüğünü söyledi. Buralardan övgü aldığına göre Harun/Karun arası farklılık basit iki harf arası bir farklılıkmış. Ekmek yenilen kabın şeklini alıyor kafa da yürek de. Numan hoca ceketiyle geldi, ceketiyle gitti gerçekten de. Ama Mevlânâ’nın dediği üzere “ne insanlar gördüm üstünde ceket yok, ne ceketler gördüm…” Devamı bir yıl sonra…
Velhasıl biz bir vakit: “Has Parti, Ak Parti’ye açılan kontenjandan, o alandaki güç imkânlarından ve fırsatlardan memnundur. Sırtında yumurta küfesi olmadığı için de Ak Parti’yi soldan eleştirebilmektedir. Biçilen rol budur. Ama pratik olarak buradaki mevcudiyetini idame ettirmesi mümkün değildir. Kanser olduğu iddia edilen Tayyip Erdoğan siyasetten çekildiğinde Numan Kurtulmuş’un ikame edilmemesi için herhangi bir neden de yoktur.” (Çığlığın Ahengi) dediğimizde bize öfkelenen dostlarımız bu gerçeğin muhasebesini yapmalı ve kolay yoldan para kazanmanın da kolay yoldan kitle edinmenin de aynı tüketimci burjuva eğilimin yüzleri olduğunu artık görmelidirler.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Ekolojizm Dalaveresi

Doğaya aidiz onun sahibi değil. Zira doğa ile âdemoğlu arasındaki ilişki mülkiyete değil, aidiyete dairdir. Mülkiyet çit çeker, aidiyet, Mekke’ye giren Peygamber gibi, bahçeler arasında çekili çitleri bir bir yıkar.
Sonsuza yayılmış, mutlak bir doğa vurgusu, bireye yapılmış bir vurgudur. Bu doğaya ait olmak imkânsızdır. Zira etimolojik olarak birey (individual) bölünemez bütünlüğe tekabül eder. Bölünemez tek hakikat Allah ise eğer, bu bireyin bölünemezliğinin doğa ve doğallık üzerinden gerekçelendirilmesi her daim modernist ve aydınlanmacı bir eğilim olarak kalacaktır.
Esasta doğaya ait olmayı imkânsız kılmak içindir ki doğa sonsuza yayılır. Bu doğa algısı, esasen doğadaki disiplin, paylaşım ve ortaklaşmadan da azadedir. Temelde doğa vurgusu, doğanın önsel, belirleyici, mutlak ve yüce olmasından ötürü yapılmaktadır. Sonuç itibarıyla sonsuz bir hakikat olarak tasavvur edilen sınıf, toplum, dünya, doğa ya da Allah anlayışının bugüne dayatılması ister istemez teslimiyetle sonuçlanacaktır. Bölünemeze olana vurgu, birey olmaya dönük bir ısrardır.
Politika böler. Bunun için vardır. Bugünle, bugünün kısmî, parçalı ve geçici varlığı ile ilgili olan politikada yukarıda bahsi edilen sonsuz bütünlükleri merkeze koyarak eyleme geçmek mümkün değildir. Bu anlayış, eskiden TRT’de program yapan teyze gibi, “zaten bitmişi var” deyip çocuklara kartondan ev bile yaptırmaz.
Marx, anarşizmin köylü ideolojisi ile burjuva ideolojisi arasında salındığı iddiasındadır. Köylü kendi parçasını, burjuva verili bütünlüğünü mutlak addeden birer ideolojiye sahiptir. Anarşizm, burjuva nizamına karşı en fazla köylülüğün şehirdeki gerilimleri üzerinden öfkelenebilir. Gene Marx’ın tespitiyle, kapitalizme kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlar da karşı çıkarlar. Kapitalizme ve işçi sınıfına vurgu, dönemsel açıdan politiktir. Gerisi esas olarak minderden kaçmaktır, pratikte bu tavır sürdürüldüğünde kapitalizme ve devlete karşı mücadelenin temelleri yıkılacaktır.
Marx’ta insan pratiğini bölücü bir yerden edinmekle aydınlanmacılığın alanını kısa süreliğine istismar eder ama orada kalmaz. Zira aydınlanma izole bireye inanır ve ortak insanların birleşik mücadelesine karşı çıkar. Bu açıdan Marx burjuva devrimlerinde önemli bir ivme kazanan insan pratiğini ol düşman sınıfın elinden kurtarır ve onu binlerce yılın mazlum-sömürülen kitlelerin ortak mücadelesine iade eder. Marx devrimci bir ayıraçtır.
Anarşizm de doğa, insan ve toplum algıları alabildiğine düzdür. Bireyin ya da parçanın sivriltilmesi adına hakikat belli bir seviyede hizalanır ve bu hakikat tasavvurunun hiçbir şeyle bozulmaması, bölünmemesi ve kesilmemesi istenir. Örneğin Bakunin’de aslî olan, kitlelerin, esasında tek tek bireylerin doğal olan içgüdüleri, hayvanî dürtüleri, ilkel sezgileridir. Hakikat doğada ise bu hakikatin insan müdahalesine kapalı olması gerekir. Kurtuluş da bu en ilkel ve en hayvanî düzleme tabi olmakla mümkündür. Bu anlayışa göre, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen anlayışa itiraz etmiş olan İslam da ilerlemecidir, modernisttir ve aydınlanmacıdır.
Can Yücel, mealen, bir şiirinde: “insanî olan her şey kabulümdür sözünün altına imzamı atarım ama şu hümanistlerin asla!” der. Hümanizmde insan pratiği, ekolojizmde de doğanın pratiği ölüdür.
“Bay Bakunin için (Proudhon, St. Simon vb’den süpürüp topladığı bir çerçöp yığını olarak) teori tali bir iş, onun kendisini sadece kişisel planda ortaya koyuşunun bir aracıdır. Eğer Bakunin teorisyen olarak bir hiçse o bir dalavereci olarak kendi öğesi içredir.” [Marx]
Bireysel, bencil bir pratiğin sergi alanı olarak teoride ekolojizm, materyalist, Ali Şeriati eleştirisi ile natüralist ve bilcümle mekanik görüşün teşkil ettiği çöp yığını ile kirlenmek demektir. Doğrudan demokrasi, burjuva demokrasisinin ilkel düzeyde edinilmesi, burjuvazinin şiddet aygıtlarına hiç dokunmamak ve emekçilerin satha yatırılıp sindirilmesini ifade eder o.
Bakunin’in insanla ilgili felsefesi aydınlanmanın ampirisist kanadına dayanır. O, aydınlanmanın ampirisist akımı tarafından tesis edilmiş doğalcı çerçeve içinde düşünür. Burası genel olarak tüm anarşistlerin ana rahmidir.
Doğayı sabit, insanı dinamik tutmak ile doğayı dinamik, insanı sabit tutmak arasında süren kavgada Marx’ın ve Marksizmin yeri yoktur. Doğanın sabit olması, kendi varlıklarının doğallığını kanıtlamak zorunda olan burjuvalara aittir. Doğayı sabit tutmak üzerine kurulu bir felsefe önermek, tüm insanlara da belli bir hareketlilik üzerinden sabitlenme telkin etmek demektir.
Anarşizm politika karşıtı bir intihar biçimidir.
Marx’a göre anarşizm:
İşçi sınıfının kendi siyasal partisini kurmaması, hiçbir durumda siyasal bir eylem yürütmemesidir. O devletle savaşmayı onu tanımak ve kabul etmek zannetmektir.
İşçi sınıfının siyasal mücadelede şiddete başvurmaması telkinidir.
İşçilerin hak mücadelesi içinde bilinçlenmemeleridir.
Bir dönem Police grubunda müzik yapan Sting seksenlerde, Sovyetler’in çözülmeye yüz tuttuğu günlerde, “emek-sermaye çelişkisi yerini insan-doğa çelişkisine bıraktı” diyordu. “İşçi sınıfı bitti, emek anlamsızlaştı” naralarının atıldığı yıllardı ve birçok solcu gibi Sting de yeni dönemin rüzgârına saçlarını kaptırdı. (Daha geçen gün Madrid sokaklarını işgal eden İspanyol madencileri unutulanı hatırlattı.)
Unut(tur)ulan, kolektif kitlelerin devrimci yürüyüşüdür. Anarşizm bir unut(tur)ma biçimidir. Dalavere anarşizmi, örneğin Wan’da evleri yıkılan Kürdlere “ne iyi oldu, ortak ve hayvanca yaşayın işte” demekle yetinir. Tinercinin burnuna dayadığı tiner olur o. Selde boğulan Samsunlu kapıcıya “balık olsaydın” demektir.
Sovyetler sonrası ağırlıklı olarak Marksizmin eksik ve yetersiz olduğu, onun feminizm ve ekolojizm ile beslenmesi gerektiği iddia edilir. Bu iddia sahiplerinin göremedikleri şey, marksizmin politik niteliğidir.
Feminizm ve ekolojizm, burjuva ideolojisine ait iki eğilim olarak, marksizme belirli bir mutlak üzerinden had bildirdiğini zannetmiştir. Feminizmin mutlak’ı kadındır ve o ekolojizmle kadının doğallığın gerçek timsali olarak yüceltilmesi üzerinden ortaklaşır. İkisinde de genel eğilim, marksizmden onun bir kopuş ya da parçalama pratiği olarak görülmesi yönündedir. İki eğilim de burjuvazi adına tetikçilik yapmak dışında bir iş yapmamaktadır. İlki kadının ikincisi doğanın mülk edinilmesi için gerekli taşları döşemektedir. Bu konudaki temel ayıraç olan Marksizm doğası gereği devre dışı bırakılmak zorundadır. Marksizm, her daim sınıfsal, devrimci ve iktidara yönelik olanı işaretler.
Bakunin, bir yerde dalga geçerek ama esasında ideolojisinin özünü ortaya koyarcasına, Marx’a şu soruyu sorar: “Almanya’da kırk milyon civarında insan yaşıyor. Bu kırk milyonun hepsi mi hükümetin üyesi olacak?” Marx’ın cevabı şöyledir: “Kesinlikle, her şey komünün öz yönetimi ile başlayacak.” Marx’ta düşmanın gücüne karşı kolektif bir güç teşkil etmek esastır.
Ama kimi anarşistler için bu komünün de sınıf gibi önemi ve anlamı yoktur. Zira “ekolojik kriz”, insanların binlerce yıl önce iki taşı birbirine vurması, ses çıkarması ve mızrak yapması ile başlamıştır. Dolayısıyla doğacılık öylesine had safhaya vardırılır ki insan denilen mahlûkat fazlalık olarak görülmeye başlar. Bugün dünya tekellerinin insanlık nüfusunun çok fazla olduğunu söylemesine eklenir bu yaklaşım.
İnsanı ve pratiğini bir fazlalık, aykırılık, sapma ve düşman olarak görmek, doğası gereği, bugünde sömürü ve zulme karşı pratiği de zararlı kabul edecektir. Bu fikrî düzlük ile Allahçılık ve sınıfçılık ve bireycilik üzerinden ilişki geliştirmek mümkündür. Birileri Ak Parti gerçeğinde Müslüman halktaki “sol”a yönelimi mas etmek, birileri devrimci imkânları ezmek, birileri kalvinist İslam için yol açmak, birileri de meseleyi soyut bir devlet eleştirisine indirgemek için anarşizmle ve ekolojizmle flört edebilir. Allah’ı doğa anlamında kullanıp Kur’an ve İslamî pratiği yorumlayabilir. Doğa insan kadar ve insan ölçüsünde var oldukça bu fikriyatın burjuva ideolojisine eklemlenmesi kaçınılmazdır. Tekrar olacak ama: mesele bölme pratiğidir ve İslam tarihine bakıldığında kavramsal olarak “Allah” bile bölünmüştür. En güzel adı “O” olmak anlamında, ancak bölünmez olana atıfla bölmek mümkündür. Tartışma, egemenlerin doğal ve/ya ilahi oldukları vehmine O’nunla itiraz edebilmekle ilgilidir. O olmakla doğal ve/ya ilahi olduğuna bireysel düzlemde kapılmak sakıncalıdır.
Pratik düzeyde Marksizm yenilmiştir ama teorik planda yenilen bir şey yoktur. Çünkü o yenme-yenilme meselesinin dışındadır. Bugünde sömürüye ve zulme karşı kolektif mücadele verenlerin ona değmesi kaçınılmazdır. Zira Engels’in ifadesiyle, Marx, “sömürülenin ve mazlumun öncelikle kendisini kurtarmak için toplumu kendisini sömürenden ve kendisine zulmedenden kurtarması gerektiği fikrini geliştiren ilk isimdir.”
İlk darbede Çar’ın eteklerini öpmek için Rusya’ya kaçmış bir kişinin teorik-ideolojik yönelimi, ya etek öpenlerin ya da öpecek olanların koruması altındadır. Her daim o etekleri yırtıp atmış bir pratiğin “burjuvazi” ile anılması, hakikatin örtbas edilmesi anlamında, küfürden başka bir şey değildir. Genel uygulamaya göre, beyaz bir ipliğin görünmez olduğu ândan başlayıp görünür olduğu âna kadar süren oruç, birileri için hakikat ve politika körlüğü bakımından, hiç bitmeyecek gibidir. Arınılan, sömürü ve zulme dair olan her şeydir. Sömürülenlere ve mazlumlara arınma telkin edenlerin “arın” dedikleri, ister komünist ister İslam ister devrimci, bir biçimde kavgamızdır. Anarşistin düz çorak bozkırında emek gibi adalet de hiçleşmektedir.
"Burjuvazinin 'insan'ına, 'dünya'sına, 'devrim'ine, 'doğa'sına ve 'tarih'ine ve 'toplum'una ihtiyacımız yok. Bunları ancak biz dövüşerek yıkar ve kurarız” demektir Marksizm.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Dalavere

Ahlâk iç hukuk; hukuk ise dış ahlâktır. Hukuk ve ahlâk, doğası gereği, iç-dış ayrımına tabidir. İkisi de belirli sınırlar çekmekle ilgilidir. Sınır varsa sınıf vardır ve her sınırda sınıflar mücadelesi açıktan ya da örtük olarak yansır. İç-dış ayrımını silmek fani kullara mahsus bir pratik değildir.
İnsanların doğası gereği bencil oldukları, bu nedenle komünizmin ütopyadan ibaret olduğu, yüzlerce yıldır söylenen bir yalandır. Bu yalanın kendi öznel pratiğini “komünist” olarak nitelesin ya da nitelemesin, belirli kitlesel kolektif yapıların belirli dönemlerde ve yerlerde güç biriktirmiş ve zafere ulaşmış olmaları ile ilgili bir tarafı vardır. Egemenlerin, bu zaferin yayılması ve başka yerlere, özellikle kendi hâkimiyet alanlarına nüfuz etmesine mani olmak için bu türden yalanlara başvurmaları gayet doğaldır. Mesele, bizim safımızda olan ya da en azından öyleymiş gibi görünenlerin söz konusu yalana kanabilmeleridir. Nesnel planda yalana kananlar, bizim yenik tarafımızdır.
Bu yalanın masummuş gibi görünen bir biçimi şudur: “komünizm, yüksek, hatta mutlak ahlâka ihtiyaç duyar. İnsan bu hâliyle söz konusu ahlâk düzeyine ulaşamayacağından komünizm imkânsızdır.”
Yüce düşünce kisvesindeki bu dalavere, bize bir önerme sunuyor, bizi o önermeyi kabule zorluyor, kabul etmeyeni, en berbat hâliyle, faşizan bir dille “hayvanlık”la, en iyi hâliyle, liberal bir dille, “cahillik”le suçluyor.
Kafada kurulan huzurlu dünya hızını kesmiyor, kendisini rahatsız etmesi muhtemel her tür unsura saldırmayı sürdürüyor. “Aman cenneti yeryüzüne indirmeyin, semada kalsın, orası da anarşizmin bana öğrettiği biçimiyle zaten olmadığından, zararı da olmaz” demiş oluyor. Çünkü cennet tasavvur olarak “özerklik”e izin vermiyor. Olmayan bir Allah’ın kulu olmanın rahatlığı ile rahatsız edici her şey düşman ilân ediliyor. “Bu özerklik, birey, özgürlük, iyi-kötü… tüm bunlar neden aydınlanma ve modernizmin kavramları olarak görülmüyor?” diye kimse sormuyor.
Özerklik ne ki?
Komünizm neden yüksek ya da alçak, belirli bir ahlâk tasavvuruna muhtaç olsun ki?
Sanıldığının aksine Karmatilerde dinî ritüeller sıkı bir disiplin içinde gerçekleşiyor ama aynı zamanda erkeğe olduğu kadar kadına da eşini seçme özgürlüğü veriliyor. Tüm mal üretilip birlikte tüketiliyor. Burada ilerlemeci bir tefekkürle yüksek ahlâka yer var mı?
Yani birileri “bu komünistler sizin malınızı namusunuzu alacak” diye korkutuyor, dalavere gibileri de malın ve namusun eşitlenmesi iddiası üzerinden komünizme güya içeriden saldırı gerçekleştiriyor. Marx’ın Komünist Manifesto’da söylediği gibi, “mesele bir kısım insanın başka insanları mal sahipliği üzerinden egemenlikleri altına almalarına son vermek” oysa. Burada kalın harflerle vurgu, üretim araçlarına yapılıyor ama üretim araçlarını elinde bulunduran azınlık korkularını kitleselleştirmekte usta olduğundan, üretim araçlarının ortaklaştırılmasını savunan komünistleri, her tür mal sahipliğine düşman olarak kodlayıp avamın üzerine atıyor. Batı Anadolu üzerinden Avrupa ile ticari ilişkilere bağlı olarak palazlanmış sermaye sahiplerinin kültürlerini ve yaşam tarzlarını genelleştirmek zorunda olmaları gibi, bu yalan da kamusallaştırılıyor ve iliklere işleniyor.
Dalavere demek ki hasbelkader bir iki bildiri yazmak ve adam yurduna konulmak için solcu olduğu dönemden biriktirdiği kini kusuyor ve Müslüman ahaliye akıl veriyor. Ama bu akıl verme işlemi nedense premodernist ve aydınlanma düşmanı bir yerden gerçekleşiyor.
Zira o, esas olarak akıl ve felsefe yekûnu ile oluşmuş ya da oluşan bireylerden öte bir şey söylemiyor. Sonuç olan şeyi neden olarak görmeyi ve göstermeyi maharet zannediyor. Aydınlanmanın şiarı ile dinin toplumsal niteliğini bireyin aklına ve kalbine indirgeyerek onu dağıtıyor. Bilinen bir şeydir: Aydınlanma dinin toplumsal ayağının, ruhbanın ve kilisenin, güç olarak burjuvazi lehine tasfiyesi sürecine eşlik ediyor. Bu tasfiye işleminde gene burjuvazi lehine tanrı bireye mündemiç kılınıyor ve birey burjuvazinin yeni tanrısı olarak kutsanıyor. Dalavere, bu işlemi kendince yineliyor ve meseleyi bireyin “ontolojik” gerçekliğine çekiyor. Tüm bu işlem de herkesi birey bilincine yükselterek onları komünizme düşman kılmak amacıyla yapılıyor. Akıl ve felsefe yekûnu ile oluşmuş bireye içine girdiği fanusu kıracak her tehdidin “komünizm” olduğu öğütleniyor, böylelikle akıl ve felsefenin dinî, millî ya da sınıfî formuna ait sınırlar daha da kalınlaştırılıyor. Dalaverenin “gelin Müslüman olalım” derken, Müslüman’dan kastı, ortaklaşmaya ve paylaşıma düşman bir bireycilik oluyor.
Kur’an’ı Peygamber’in, halifelerin, sahabilerin yanında oturarak okumak da mümkün, Allah katından anladığını ve bildiğini iddia etmek de. Dalavere’de Allahçılık Allah’sızlık için var esasında. Olmayan bir yer belirlemek, her şeyi olumsuzlamak, olan her şeyi olmazlamak, tümüyle hiçliğe, hiçlik ise bireyin mutlak metafizik alanına işaret ediyor. Bu birey ne had biliyor ne hak! Söz konusu hiçlik, sadece bireyin özgürlük alanı olarak kodlanıyor kafada, geri kalan her şey düzleniyor. Birey tekil olarak sivrilsin diye, her şey aşağıya çekiliyor, doğa da Allah da tasavvur ve fikrî öz olarak, bireyi belirginleştirmek için istismar ediliyor. Ortak olan, bu fikrî pratikte geri çekiliyor.
Dalavere de zaten ikrar ediyor: Peygamber’i de vahye itaat etmeyi emrettiği için önemsiyor. Yani O’nun toplumsal-tarihsel pratiğinin hiç önemi yok. Yani Allah mecazî olarak dalaverenin kendisini işaret ediyor ve o özünde “kendimden başka kimseye kulluk etmem” demiş oluyor. Bir tasavvur olarak bu “kendi” de nasıl oluyorsa Aydınlanma ve modernizm dışı.
Mesele politika… Politik herhangi bir dönem ve durum dâhilinde yaşanan ayrışmaların ya da birleşmelerin karşı yönünde bir hareket daha açığa çıkıyor. Deniliyor ki “bu insanlar yan yana geliyor ama bunların yan yana gelişlerinde akıl yok” ya da deniliyor ki “bu insanlar ayrışıyor ama bunların ayrışmasında akıl yok.” Hep akla ve bilgiye doğru çubuk bükülüyor. Yücelme, sivrilme ve belirginleşme için aklı öne alanlar, kendisini herkesten akıllı zannedenler hizayı akıldan yana çekiyor.
İnsan doğası iyi mi kötü mü? Marksizm bu soru etrafında dönmüyor. “İnsan” denilen kategorizasyondan çıkıp teorik planda kuralları ve yasaları tespit ediyor. Ahlâk ekseni üzerinden tüm düşün tarihine baktığınızda sadece iyi-kötü ayrımını ve bu ayrıma göre konum alanları görürsünüz. Oysa Marx ömrü boyunca akıl dünyalarında tuhaf kurgular üretenleri eleştiriyor. İlk işaret “Alman İdeolojisi”. Temelde Marx, öznel ahlâk ve hukuk dışında, onu tayin eden maddî yasalara dayanarak, fikrî tüm tasavvurları maddî teorik bir zemine kavuşturuyor ve onları disipline ediyor. Marx’a yönelik itiraz, bu tasavvurlardan ekmek yemek isteyenlerin itirazı esasında. Bu dükkân sahiplerinin “birey” diye feveran etmelerinin nedeni de bu.
Allahsızlık ve olmayan Allah’ın kulu olma iradesi sinsi bir anarşizm esasında. Allah’ı buradan söküp almak ve O’nu olmayan bir yere ve mekâna fırlatıp atmak dini de devre dışı bırakıyor, mesele doğalında bireyin kendi içsel yolculuğu oluyor. Tolstoy gibi “mutluluğu başka yerde değil, kendi yüreğinizde arayın. Huzurun kaynağı dışımızda değil içimizdedir” deniliyor.
Dalaverenin marksizm düşmanlığı ile Nietzsche’nin üst-insanından feyz almış Hitler’in Marksizm düşmanlığı aynı yerde duruyor. Mesele politika ve politik olandır. Faşizm politika ve politik olana hayat hakkı tanımamaktır. Ben lehine bizi düşman kılmak için bireyi, dini ve milleti öne çıkartmak mümkündür. Bizin aslî bağlamı mücadelenin kendisidir. Onun dışında bir önemi yoktur.
Din ve millet ölçüsünde bu hayat hakkı tanımama işlemini gerçekleştirebilirsiniz. Dalaverenin tercihi ilkidir. Önce “milletleşelim” demekle önce ve esas olarak “Müslüman olalım” demek arasında pratikte fark yok.  Zira burada “millet” ve “Müslüman” zaten sonra ele alınması öngörülen meseleleri ele alacak kolektif öznelere karşı/düşman bir kurgu olarak teşkil ediliyor. Meselelerin içinde, onlarla boğuşan ve onları çözme pratiği dâhilinde kendisini var eden bir şey değil ikisi de. Millet ve Müslüman, kurgu olarak meseleleri çözecek kitleleri iğdiş etmek için kurgulanıyor. Kitleler kolektif mücadeleleri ile meseleleri çözecekken birileri o kitleleri daha steril ve daha huzurlu yataklara akıtıyor. Elbette bu pratik, o meselelerin kitlelerce çözülmesini istemeyen egemenlerin işine geliyor.
Yani Mekke’de ve Medine’deki pratik, Kelam ve Hadis başlıklarında ayrıştırılıyor, eldeki emsalin içi boşaltılıyor ve yeni meselelerle yüzleşmiş halk kitlelerinin elinden silâhlar birer birer alınmış oluyor. Allah da Kur’an da Muhammed de yeryüzünden siliniyor. Dalavere, “sosyalizme ve marksizme bir darbe de ben vurayım” hinliğinde iken, bilerek, yeryüzünde yapılacak işleri de boşa düşürmüş, değersizleştirmiş oluyor. O da “sosyalizm ve marksizm batı modernizminin ürünüdür” diyen dinidarların yüzyıllık kervanına katılıyor. Böylelikle kavramlara düşman edilen kitleler, o kavramları şu veya bu biçimde çağrıştıran ya da öne çıkartan gerçeklikten uzaklaştırılıyor.
Modernizm eleştirisi, doğalında, “modern, çağdaş ve bugün”e dair olana yönelik yarılmaların düzlenmesi ile ilgili. Yani modernizm eleştirisi, nedense bugünde olan bitene kitleler biraz daha eğilme emaresi gösterdikleri noktada belirginleşiyor. Kitleler, meselelerin bilincine vardığı noktada Aydınlanma eleştirisi, kurucu-yıkıcı bir pratik içinde bugüne müdahale etmeye başladığı noktada da modernizm eleştirisi gündeme geliyor. Bir burjuva liberalin ya da kemalistin tarihi 1789 ya da 1923’ten başlatması gibi, bunlar da ilgili tarihleri bir mihenk taşı olarak belirliyor. Olumlu ya da olumsuz manada mihenk taşı olarak belirlemenin arasında fark bulunmuyor. Özünde “Osmanlı özgürlükçüsü” (ne demekse?) ya da Kemalist aydınlanmacı olmak aynılaşıyor. Her iki kesim de kitlelere politik durum ve dönemde tarihsel bir momenti dayatıyor.
Aydınlanma eleştirisi de aynı şekilde aydınlanmanın kurumsal mirasını reddedermiş gibi görünüyor ama dönüp dolaşıp teorik ve pratik faaliyetleri ile bugünü aydınlatan ve bugünden aydınlanan kitleleri kör etmeye meylediyor. Söz konusu eleştirinin zuhur etmesinin nedeni de bu. Bilinçli, örgütlü mücadeleye girene, akıl ve aydınlanma ölçütü üzerinden, eleştiri yöneltiliyor; öfke ve hınç ile düşmana saldırana, vicdan ve ahlâk öğretiliyor, devamında da eylemli pratik içinde kurucu bir faaliyet içine girildiği noktada da modernizm eleştirisi gündeme geliyor. Belirli bir durumda, düşmanın gücüne karşı güç kuran özneye, doğa gibi genellikler ve tümellikler anımsatılıyor. O özne hiçleştiriliyor ve boşa düşürülüyor.
Dalavere demir ağlarla örüyor tuzağını. Bu pratikte yüz yıl öncenin Sorel’ini anımsatıyor. İtalya, İspanya ve Almanya’da yaşanan bu hikâyede sınıflar mücadelesi yüce millet teranesi ve kurgusu ile ezilmeye çalışılıyor. Dalavere, bu hikâyeye dönemin de gereğince dinî ve metafizik bir boyut katıyor.
Kelimelerle oynamak çözümmüş gibi görünüyor. Kur’an Allah’ın kelâmı ise eğer, dalavere, bir tür Allahçılıkla, kelâmın öznesine ikame ediyor kendisini. Bir anarşist, Kafkaesk bir böceğe dönüşüyor zamanla.
O “göreli denge” kavramını “eşitlik” kavramının karşısına çıkartıyor, onları yarıştırıyor, çarpıştırıyor. Ama bilmiyor ki “denge” zaten “eşit” demek. O hâlde dalaverenin kafasında “göreli”den kasıt, kurguda birey-özne olarak yer bulabilmesi ve adam yurduna konulabilmesidir. Onun kurguyla ilgili bir derdi bulunmuyor. Temel meselesi kendisi. Hedefi “insan-ı kâmil” olmak olarak belirleyip bu kadar çene ishaline tutulmak da tam bir tezat.
Eşitlikçilik, gizde özgürlük talebinin arkasındaki güçlerin bir sloganı iken, özgürlükçülük, eşitlik talebinin arkasındaki güçlerin bir sloganı olarak vücut buluyor. Dalavere, genel olarak İslam coğrafyasında zenginliğin ve mal biriktirmenin gelip dayandığı duvarları Berlin Duvarı’na saldıranlardan ödünç aldıkları balyozlarla kırmak isteyenlerin terini siliyor yazılarıyla. Onların yüreğini serinletip vicdanlarını rahatlatmak suretiyle özgürlüğün arkasındaki güçlerin yolunu açmak istiyor. Zenginliğin, mal biriktirmenin, eşitsizliğin ilahi, kutsi olgular olduğunu haykırıyor. Allah’mış gibi konuşup vahiy indiriyor.
Mussolini, yirmilerin başında makas değiştirerek burjuvaziye işmar ediyor ve ülkedeki kargaşaya son verecek tek gücün kendisi olduğunu söylüyor. Dalavere de anarşizan bir yerden Müslümanlara ayar veriyor. Özetle bu Ali Şeriati vs. isimlerin “haltlarına kanmayın” diyor. Bir tür liberalizm formu olarak Allahçılığın değirmenine su taşıyor.
Mesele politika ve politik olandır. Gerisi teferruat ve tezvirattır. Politikada ve politik olanda meseleyi bu şekilde sağa sola çekiştirmek isteyenler çıkacaktır. Bunlar gerçeklikte sömürülen-mazlum kitlelerin güç biriktirmeleri ile ilgilidir. Güç az ise, sağa sola çekiştirenlerin sesi daha çok çıkacak, meseleyi kafaya ya da tek başına vicdana kapatmak isteyenlere rastlanacaktır.
Mesele eşitlik ve özgürlük sloganları ya da eşitlikçilik veya özgürlükçülük değil, mesele, ortaya çıkan yenilgilerin ve zaferlerin eşitlik ve özgürlük hanesinde muhasebe edilmesi değil, sömürü ve zulüm düzenine son vermektir.
Zenc İsyanı yenilmişse bu eşitlikçi ideolojinin doğası gereği uygunsuz, “ezik”, atıl ya da geçersiz olması değil, isyanı örgütleyen güçlerin uygun taktik ve strateji geliştirememiş olması ile ilgilidir. Mesele kavramlar değil, kavramların mutlak kurgusu değil, devrimci pratiktir. İnsanlık tarihi ve evrim gibi şematik yaklaşımlarla Zenc İsyanı’nın ya da Karmatilerin doğası gereği, yenilgiye mecbur olduklarını söylemek müstekbirliktir, kibirdir ve bu söz tezvirattan ibarettir. Komünizmi hem ilerlemeci manada en yükseğe yerleştireceksiniz hem de bugünde bu hedefin boş ve saçma olduğunu söyleyeceksiniz. Bir yandan komünizmi olmaz bir yere ve zamana fırlatıp atacaksınız bir yandan da onun için dövüşenleri “hayalci” deyip değersizleştireceksiniz. Her şeyin Yahudi gibi sözle başladığını söyleyip her şeyi söze indirgeyeceksiniz, kitlelerin kolektif mücadelelerinde açığa çıkan sözleri bu mutlak sözle kıyaslayıp değersizleştireceksiniz. Sonra da kendinize “ahlâklıyım” diyeceksiniz. Hem had bilmeyeceksiniz hem had bildirmeyeceksiniz hem de ahlâktan bahsedeceksiniz. “Uygarlık tarihi” bilgisi ile gerçeğe bakıp uygarlığın ölçüsünü bencillik ve bireylik olarak belirleyeceksiniz. Bu bencilliğe ve bireyliğe Müslüman’ı ve İslam’ı alet etmeye çalışacaksınız. Sonra insan-ı kâmilden söz edeceksiniz. Burjuvalar gibi insanın doğasını gasp edeceksiniz, sözel ve pratik olarak bu doğaya ipotek koyacaksınız, sonra da “eşitlik ve komünizm bu doğaya uygun değil” diyeceksiniz. Hem burjuvaların ideolojisi ile düşünüp yazacaksınız hem de dini anarşizmle kurtarmaya çalışacaksınız, bir zamanlar Türk Ordusu’nun, Kenan Evren’in, Diyanet’in ya da şeyhlerin yaptığı gibi… Hikâye aynı figüranlar farklı.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası temel psikolojik durum şu şekildeydi: düşman saldırdı ve solcuların önemli bir bölümü düşmanın saldırı argümanlarını “başarıcı” bir yerden edinip benimsedi. Asıl derdi başarılı olmak olanlar, yenilgiyi buradan karşıladılar. Anarşistinden troçkistine, liberalinden komünistine birçok kesim, saldırı ve yenilgi sonrası düşmanın gölgesine sığınmayı tek yol belledi. Dalavere bu sürecin ürünü. O, şirket müdürlerine yönetişim ve kişisel gelişim dersleri veren hocalar gibi, Müslümanlara akıl veriyor ve burada efendilerin ortak olana karşı teşkil ettikleri mühimmatı kullanıyor.
Marksizme yönelik düşmanın temel saldırı argümanı, ta Marx’ın canlı kanlı yaşadığı günden beri, onun bireyi ezdiğine ilişkindir. Kapitalizm bağlamında, belli bir dönem üretim şemasında yer bulma, şimdilerde özellikle tüketim akışında adam yerine konulma ile bağlantılı olarak gündeme getirilen bireylik ve birey olma üzerinden insanlar kışkırtılmış, bireyin düşmanı olarak kodlandıktan sonra marksizm öcü mertebesine indirgenmiştir.
İslamî ideolojinin oluşum mekanizmasında da kapitalizm-komünizm denkleminde ara yol olma ya da ikisini de aşan bir katman olma arasında belirgin bir salınım söz konusudur. Bu mekanizma uzun süre muhafazakâr bir seyir izlemiştir ve bugün söz konusu salınımın diğer ucuna, yani liberalizme doğru bir savrulma içindedir.
Ellilerden başlayarak marksizme ilişkin kalem oynatmış kim varsa aynı cümleyi tekrarlar: “Marksizm bireyi ezer.” İyi de “birey nemenem bir şeydir?” diye sorana rastlanmaz. Bunu dua gibi tekrarlayıp duran Müslümanlar “kul olmaya ne oldu?” diye sormaz.
Karl Popper, “ben ömrüm boyunca eşitliğe karşı mücadele etmiş bir kişiyim” der. Yahudi filozoflarından beslenir. Bu okulun bir öğrencisi de Soros’tur. Dalaverenin de Martin Buber’den feyz alması şaşırtıcı değildir. 10. Yüzyıldan sonra İslam felsefesine ilişkin tartışmalar ve oradan tasavvufla, tarikat ehliyle kurulan ilişkilerde Yahudilerin belirgin bir ağırlığı vardır. Ve Yahudi, paranın ideolojisinin cisimleşmiş hâli olarak özgürlük adına her daim eşitliğe saldırmak zorundadır. Zira kitabî anlamda Yahudi üstün ırktır ve Yehova başka ırklar kendilerine hizmet etsin diye yeryüzünü onlara bahşetmiştir. Tevratik tefsire göre misal, Yehova esas olarak Kabil’in yanındadır, Habil’in değil. Buradan beslenenin Habil’in safındaki Ali Şeriati’yi küçümsemesi doğaldır.
Dalaverenin yazılarını buradan okumak mümkündür. O esas olarak 1 Mayıs yürüyüşünde Anti-Kapitalist Müslümanlar kortejine dışarıdan sızmaya çalışan ve elinde “İnşallah Sosyalizm Gelecek” yazılı döviz bulunan şahsın, Müslüman ahali içre, provokatif müdahalesini zamana yayarak gerçekleştirmektedir. Esas derdi, anarşizmin marksizm ve sosyalizm düşmanlığından mülhem, özellikle Müslüman gençlerin bu hat ile temasını kesmektir.
Adil Medya bu açıdan tuhaf bir biçimde er meydanına dönmüş durumdadır. Kemalisti, anarşisti, liberali bu minvalde elindeki kalemi kılıç niyetine sallayıp durmaktadır. Ve sömürüye ve zulme karşı mücadeleyi temel eksen olarak belirlemiş olmakla bizim, çift uçlu Zülfikar’dan başka silâhımız yoktur.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Davutoğlu Konsepti

"Bizim Çocuklar"ın Davutoğlu Konsepti
Sovyet Bloğu’nun çök(ertil)mesiyle, özellikle 90’lardan itibaren ortaya çıkan “belirsizlikler çağı”nda, uluslararası gelişmeler ulusal siyasetleri doğrudan belirlemeye başladı.
“Postmodernizm” gibi felsefî bir kavram üzerinden izah edilen “küreselleşme” sürecinin ekonomi ayağı, sermayenin dönüşümü, ulusal sınırları yıkması, eski kapalı ekonomileri pazara açması ve tüm bunların toplumsal maliyeti gözlerden saklandı.
Küreselleşen “sermaye”nin, mevcut siyasal mekanizmaları hem ulusal hem uluslararası ölçekte revizyona zorlaması, halk kitlelerine “globalleşmenin imkânları” gibi bir masal üzerinden yutturuldu.
Türkiye aslında 80’lerle beraber, Özal üzerinden bu dönüşümü algılamış ve devlet yapısını yeni baştan dizayn etme çabasını göstermişti.
Ulusal düzeyde siyasetin tarafları arasındaki çatışma, 28 Şubat sonrası AKP Hükümeti ile beraber yerini “yeni dünya düzeni”ne uyum sağlama noktasında bir uzlaşıya bıraktı ve bu uzlaşı bir devlet politikasına dönüştü.
Devletin otuz senedir süren yeniden yapılanma sürecinin devamı olan AKP Hükümeti’nin performansını bu sürece uyum sağlama çabaları açısından değerlendirmek gerekir.
Bu zaviyeden bakıldığında AKP kadroları bu yeni sermaye düzeninin dayattığı değişimi okumakta ve uygulamakta başarılı olmuşlardır(!)
Bizim AKP’ye itirazımız da baştan itibaren öncüsü olduğu değişimin başarısına değil, mahiyetine ve maliyetine ilişkin olmuştur.
Bu olguyu farklı açılardan değerlendirmek mümkün.
Ancak içinde bulunduğumuz sürecin yakıcılığı, bu dönüşümün içeriği ve yönünü, özellikle uluslararası ilişkiler üzerinden, değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.
Öncelikle şunu söyleyelim ki, AKP’nin “Davutoğlu konsepti” şeklinde İslamî camiaya yutturmaya çalıştığı yaklaşım aslında ne AKP”ye ve ne de Davutoğlu’na aittir.
Bu yaklaşım, Özal’la birlikte başlayan, 90’larda Demirel ve hatta Çiller tarafından sürdürülen ve özellikle İsmail Cem’in Dışişleri Bakanlığı sırasında çerçevesi çizilmiş bir siyasettir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî yaklaşımıdır.
Uluslararası konjonktürde beliren çok kutuplu, çok seçenekli ortamda, ortaya çıkan bölgesel boşluğu doldurma çabası olarak başlayan ve ilk olarak Türkî cumhuriyetler üzerinden gündeme getirilen “millî konsept”in devamıdır.
AKP’nin bu dönüşümde devletin çerçevesi çizilmiş yaklaşımına getirdiği yenilik; dışarıda “İslamcı” olarak algılanışını, bölgede bir politik sermaye olarak kullanma çabasından ibarettir.
AKP, bölge ülkeleri ile kurduğu temaslarında, resmî diplomasi ile paralel olarak, İslamî örgütler, özellikle İhvan kökenli hareketlerle kurduğu ve yürüttüğü diplomasinin içeriğini işte bu algılama üzerine inşa etmeye çalışmaktadır.
Bu revizyonda, Özal’dan itibaren Türkiye’ye “bölgesel güç olma” gibi bir hedef belirlendiğinden, bölge ülkeleri ile ilişkiler yeniden dizayn edilmiş, bu hedefin gerçekleştirilmesinde bölgedeki iki unsur rakip olarak görülmüştür.
Bunlar İsrail ve İran’dır…
“Bölgesel bir güç” olabilmenin öncelikle bölgesel bir meşruiyet gerektirdiği gerçeği, Türkiye’nin hemen her fırsatta kendine bir “arabuluculuk” misyonu atfetmesiyle; hatta çoğu zaman dayatmasıyla, “proaktif diplomasi” adı altında gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.
Ancak bu diplomasi, “lider ülke” stratejisinin amaçlarına matuf olduğundan, başlarda görece bir kabul görse de kısa sürede “yeni Osmanlıcılık” olarak algılanmaya başlanmış ve gelinen noktada “komşularla sıfır sorun”dan tüm komşularıyla kavgalı, kavga ettikçe de hırçınlaşan, muhteris bir yeni Osmanlı iddiasına dönüşmüştür.
AKP’nin bölgede, İsrail karşısında İran’dan rol çalmaya çalışırken yaşadığı çelişki, “one minute” söyleminde kendini net bir şekilde göstermektedir. Söylemin tüm radikalliğine rağmen aslında resmî yaklaşım İsrail’in meşruiyetini sorgulamaz, sadece onu masaya oturtan taraf olma başarısını hedefler. İsrail bölgesel bir rakiptir ancak, ortadan kaldırılacak bir düşman değil…
Bu İsrail karşıtı gibi görünen tutumun sınırlarını ve hırpalanmış bir İsrail’in “Direniş” karşısında geri adım atmasının ya da bu yöndeki çabalara verilecek desteğin İran’la yakınlaşma gibi anlaşılması, ayrıca İsrail’in devre dışı kaldığı bir denklemde, İran’ın bölgede ve tüm İslam dünyasında yükselecek olan prestijinin doğuracağı risk algısı, “Davutoğlu doktrini”nin (böyle bir şey varsa eğer) mantığını oluşturur.
Özellikle ve öncelikle Filistin meselesini İran’ın tekelinden kurtarmak(!), böylelikle hem İsrail’i hem de İran’ı ekarte etmek Davutoğlu konseptinin nirengi noktasıdır.
Bu kotarılırken, “barış” adı altında aslında Filistin direnişini bitirerek, ABD’nin dayattığı ve Aksa İntifadası’yla akamete uğrayan “Oslo Barış Süreci”ni bir alternatif olarak dayatmak ve İsrail’in hayatî çıkarlarına zarar vermeksizin, Filistinlileri de rüşvet kabilinden; gerçek sınırlar ve mülteciler sorununu denklem dışında bırakan, bir “devletçik”e razı etmek çabası yürütülmektedir.
Barış olarak sunulan alternatif aslında, tüm “direniş” hareketlerine silâhlı mücadelen vazgeçip, küresel sermayenin şefkatli kollarına kendilerini bırakmaları şeklinde bir “ahlâksız teklif”tir.
AKP Hükümeti Filistin’de direnişi bitirmek istemekte, yerine bir “Filistin AKP”si oluşturmayı teklif etmekte ve bu yolda özellikle Hamas’ı dönüştürmek için büyük çaba sarfetmektedir.
Böylece bir arabulucu olarak; hem İsrail’i masaya oturtan “bölgesel güç” olma payesini kazanacak hem de İran’ın desteklediği direnişin “şiddet” içeren çözüm önerisine karşı barışçıl bir çözümü hediye eden, Filistin halkının gerçek dostu, İslam dünyasının gerçek lideri hâline gelecektir.
Bu yaklaşımın ikinci ayağı, İran’dan boşalacak ya da ona karşı doldurulacak bölge halkları üzerindeki etki sahasına ilişkin hamlelerdir.
Körfez sermayesiyle girilen yakın işbirliği, Arap Baharı ile birlikte gün yüzüne çıkan, İhvan kökenli hareketlere “menajerlik” yapma, AKP’yi bu acemi(!) hareketlere bir model olarak yutturma çabaları bu ayağın diplomasisidir.
Davutoğlu konseptinde Osmanlı’dan boşalan “stratejik derinlik” Sünni dünyanın liderliğine tekabül etmektedir ve bunun gereği yapılmaktadır.
Suriye meselesinde de Türkiye devletinin bu kadar cevval olmasının bir ayağını işte bu “durumdan vazife çıkarma”, daha doğrusu “ vazife çıkarmaya müsait bir durum yaratma” kaygısı oluşturmaktadır.
Tabiî bir de bölgedeki Kürt meselesi var ki, aslında Türkiye devletinin Suriye’deki karın ağrısı bu ülkedeki Kürtlerin varlığıdır.
“Kardeş” oldukları dönemde Beşşar Esed’i Kürtlerin ayaklanmasına karşı uyaran Başbakan, birkaç ay sonra, Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçramasıyla taktik yaklaşımını değiştiren Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeni tezini sahiplenmiştir. Bir senede yüz seksen derece değişen tutumun arkasında aslında bir “ahlâkî ilke” değil, bu reel politik vardır.
Türkiye devletinin korkusu, Suriye’de de Mısır’daki gibi nispeten barışçıl bir geçişin kuzeydeki Kürtleri, “özerklik” ya da “otonomi” noktasına getirebileceği, en azından barışçıl bir iktidar değişikliğinde yeni bir güç olarak ortaya çıkaracağıdır.
Bu yüzden; Kürtlerin Suriye’deki en politik ve örgütlü muhalif toplumsal grup olarak, aktif bir şekilde içinde yer alacağı bir geçişi engellemek için muhalefeti militarize etmek, Kürt bölgesine bizzat müdahale edebileceği bir ortam yaratmak ve iktidar değişiminde Kürtleri denklemden çıkarmak çabasındadır.
Ancak hiçbir konsept Ortadoğu’da kitapta durduğu gibi durmaz.
Zira AKP’nin ve şakşakçılarının kendilerince çok dâhiyane buldukları bu siyaset, Ortadoğu’nun mazlum halklarının, daha önce yüzlercesini yaşadığı, onları küçümseyen, saf-cahil yerine koyan şark kurnazlıklarından başka bir şey değildir.
“Ümmet… ümmet…” diyerek ümmetin kanı üzerinden hesap yapan ve hiç utanmadan ABD-NATO ittifakını mızraklara geçirdikleri Kur’an sayfalarıyla gizleyerek, ulusal bir takım amaçlar peşinde koşturanlar ya da koşturanların ayak işlerini görenler, bu amellerini tarihe ancak bir onursuzluk olarak yazdırabileceklerdir.
Devamını oku ...

Sol: Devletin Veya Burjuvazinin Öznesi

İki yaklaşım var: birinde kibir önsel, diğerinde ise sonsal. İlk yaklaşımın sahibi, mevcut kibir üzerinden, ancak kendisi gibi özel insanlarla özel koşullarda özel bir yapı içerisinde yoldaşlık edebileceğini söylüyor, ikincisi ise alabildiğine genel toplumsal kesimlerle, genel koşullarda genel bir oluşum içerisinde arkadaşlık edebileceğini iddia ediyor ve bu yaklaşım sonuçta belirgin bir kibir üretiyor. İkinci yaklaşım, dönüp dolaşıp genele hükmetme kudretine ancak kendisi gibi özel olanların kadir olabileceğini söylüyor. Kibir, salt varolmaya ilişkin yüzeysel bir tepki biçimi olduğuna göre, iki yaklaşım da öznenin muhafazası noktasında örtüşüyor. Öznenin muhafazası, temel bir varolma biçimi hâline geliyor.
“Yirmi kişi kalalım” diyenle “yirmi bin kişi olalım” diyen arasında pek bir fark yok esasında. İkisi de yirmi ya da yirmi bin kişinin neler yapacağı ve neler olacağına ilişkin teorik, ideolojik ve politik bir dert taşımıyor. “Olmak” ve “yapmak” birbirine kapatılıyor, “yirmi” ya da “yirmi bin” basit birer istatistikî veriye dönüşüyor. Belli bir eylem pratiğine dönük envai çeşit hayal kuruluyor, sonra bu eylem pratiği için yeterli sayıda kadroya ihtiyaç olduğu görülüyor ve bir ânda hayalle gerçek arasındaki uçuruma düşülüyor. Aynı hayal, yirmi bin kişi içinden yirmi tane kadro çıkartamayan ekipler için de geçerli.
“Yirmi kişi kalalım” diyen, “yirmi bin kişi olursak ben ne olacağım ya da ben ne yapacağım” derdine düşüyor. Kendi öznelliğinin değersizleşmesi ve önemsizleşmesi karşısında ürküyor.
“Yirmi bin kişi olalım” diyense daha fazla kitleye hükmetmeye mahir ve muktedir olduğunu öncelikle kendisine inandırmış oluyor. Sorun bu.
Özetle politik özne, bir yanıyla toplumdan ve tarihten kendisi gibi özel olanları cımbızlayıp seçiyor ya da kendisi gibi geniş kitleleri görebilen ve onlara hâkim olma konusunda ustalık sahibi, gene özel kişileri bulmak istiyor. Dert bu.
[…]
Politik özne, kendisini belirli bir kuşatılmışlık içerisinde buluyor. Motivasyonunu bu kuşatmayı, ablukayı yarmaya bağlıyor. Bu konuda teorik, ideolojik ve politik imkân ve araç üretenler öne çıkıyor. Yarış bu alanda cereyan ediyor. Politik özneye hürriyeti vadeden, yarışta birinci geliyor. Kuşatmanın mevcut sınırları belirleniyor. O sınırların sınıfî, millî ve dinî içeriği belirginleştiriliyor. Sonra da kuşatma altında olanlara bu sınıfa, millete ve dine karşı isyan etme öğütleniyor. İsyanla devrim ve devrimcilik karıştırılıyor, serbestleşme pratiği mücadelenin kendisi zannediliyor. Serbestleşme, batılı ismiyle, liberalizm burada cisimleşiyor. Politik özne, kuşatılmışlık karşısında sınırlara saldırınca ister istemez liberalleşiyor.
Marksizm okullarını reddetmek, “marksizmin yapısal krizi”nden dem vurmak, marksizmi bu krizden kurtarıp onu pür-ü pak bir cennet diyarına dönüştürmeyi vaat etmek, ancak bu hayli özel ve alabildiğine şahsî tespiti yapabilen özel ve bencil varlıklara seslenebiliyor. Elde cımbız, özel, tekil kişilere seslenmekle, elde kepçe ham kalabalıklara seslenmek giderek benzeşiyor. Ama marksizmi, partiyi, özneyi, hareketi, ideolojiyi ve ülkeyi verili sınırlarından kurtarmaya soyunmak, kurtulmak isteyen başka güçlerin hizmetine ister istemez giriyor.
[…]
Teorik planda kurtuluşun iki reçetesi var: pozitivizm, kişinin dünyayı kafasının içinde yaşaması iken, amprisizm, kişinin kafasını dünyanın içinde yaşaması oluyor. Her ikisine çalınacak kılıç darbesi ise ancak kolektif bedenin sözsüz pratiği ile indirilebiliyor. Kafanın içindeki dünya, tasavvur ve kurgu olarak o denli büyüyüp güçleniyor ki dış dünyada da o kafanın bütün olarak yaşanması talep ediliyor. Özünde tek bir kafada bütünleştirilmiş kendinden menkul marksizm de kafanın kendisi ya da imgesi olarak dış dünyada yaşamak istiyor. Pozitivizm ve ampirisizm bu anlamda bağlaşık: biri diğerinin yürüdüğü eski yolları arşınlıyor ve kemaliyeti diğerinde buluyor.
Sınırsızlık niyetine girişilen teorik faaliyet, eninde sonunda bir “olmayan yer” olarak marksizmle sonuçlanıyor. Marksizm, Berlin Duvarı’nın yıkıntısı altında can çekişiyor. Kaza sonucu kopan kolunu uzun süre hisseden kişi gibi, sosyalistlerin önemli bir bölümü tarihin ve toplumun kendilerinden kopan kısımlarına hâlâ canlı imiş gibi davranıyor. Bu yıkıntının basıncı sonucu, işçi sınıfının daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeği karşısında ezilenlerin; devrimin daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeğinden (ister işçi ister sosyalist her türden) demokrasinin; iktidarın daraltıcı ve kısıtlayıcı gerçeğinden mikro ve yerel güç odaklarının engin ufuklarına kaçılıyor. Düşman sınırı her bizim aleyhimize çekişinde kafamızın içindeki sınırlar da silikleşiyor. Sınırların silinmesinde sınıfsal temelli bir boyut mevcut.
“Ezilenler ama…” deniliyor ve devamında iktidarı istemeyenler çöpe atılıyor; “Marksizm ama…” deniliyor, devamında “ezilenler”i görmeyenler reddediliyor; “Devrimciler ama…” deniliyor, devamında misal, Kaypakkaya’dan gayrısı siliniyor. “Tarihyazımı ama…” deniliyor, devamında tarih bilimi lehine tarih siliniyor, geriye kalemsiz bir yazım süreci kalıyor. Hepsi öznelliğin işaretlenmesi gayretiyle ifa ediliyor. Tek tek cımbızla adam toplayanların yanıbaşına düşülüyor ve gene aynı ölçüde özel oluşu ispatlayan, gösteren aynalar yerleştiriliyor etrafa. Sonuçta âna müdahale de ândaki belirsizliğin giderilmesi amacını güdüyor. Cımbızcılar gibi…
[…]
Gündelik hayatın, ânın koşulsuz ve doğrudan içinde olmak ve oradaki bilgi ve eylemi politikanın diline tercüme etmekle, politik kurguyu, programı, ilkeleri ve bilgiyi gündelik hayatın diline tercüme etmek arasında belirgin bir açı var. Asıl maharet de bu açıyı kapatmak. Açının kapanması ise imkânsız. Bu açıyı kapatmakla uğraşmak istemeyenler, kendinden menkul bir bütünlük olarak topluma ya da kendinden menkul bir bütünlük olarak tarihe kapaklanıyorlar. Ya toplumun dip akıntılarına karışıyorlar ya da tarihin tozlu raflarına saklanıyorlar.
Yirmiyse yirmi, yirmi binse yirmi bin… Her ikisini ayrı ayrı hedef hâline getirenler, o sayıya ulaşma pratiğini boşa düşürüyorlar. Anlamını siliyorlar. Değerini yok ediyorlar. Her iki sayıya ulaşmak araç olmaktan çıkıp amaçlaşıyor.
[…]
İslam’la ve Müslüman halkla kurulan ilişki küçümseniyor mesela. Hep hatıra İran Devrimi getiriliyor. İran Devrimi öncesi Şah’ın gidişi ile Humeyni’nin gelişi arasındaki boşlukta genel olarak sol atıl kalıyor. Kimisi iç kimisi dış gerilimleri göğüsleyemiyor. Fedailer devrimin iç; Mücahidler devrimin dış gerekliliklerini kucaklama konusunda basiret ve cesaret sahibi olamıyorlar. Humeyni’nin hareketine kıyasla kısmen daha güçlü olan bu yapılar, politik bir devrimin önüne iç veya dış ideolojik hava yastıkları döşüyorlar. Bu konuda hem iç hem de dış bir hareket olarak Humeynicilik hamle yapıyor ve iktidarı alıyor. Solun iktidarı almak gibi bir ufku bulunmuyor. Fedailer, halkın iktidar kurumlarını alaşağı etmesinin koşullayacağı ihtimalleri, mücahidler ülkenin Sovyetler-ABD arası gerilimdeki konumunun dağılmasına ilişkin ihtimalleri göğüsleyecek cürete sahip bulunmuyorlar. “Ne Sovyetler ne ABD” diyen ve Safevî devleti-İmamet geleneği üzerinden belirlenmiş bir devlet kurgusu ile Humeyni verili momente müdahale edebiliyor. “Vay İslamcılar bizi kesti” diye ağıt yakmaksa, bu cesaretsizliğin ve basiretsizliğin nedenlerini örtbas ediyor özünde.
[…]
“Devrimi halk yapar” diyenlerle “devrimi devrimciler yapar” diyenlerin karşısında “devrim yapılmaz, olur” diyen Lenin duruyor. Devrimden iki yıl sonra somut gereksinimler üzerine “her devrim bir iktidar sorunudur” diyen Lenin için iktidar da fiilî mücadele dâhilinde oluşuyor, gökten zembille inmiyor.
[…]
Tüm sınırlara saldıran, onları ortadan kaldırmayı vadeden özne, bir sınır çekme eylemi olarak devrimi de fiiliyatta geçersizleştiriyor. Bu yaklaşımın, kapitalizm ve tüm sınıflı toplumlar tarihi ile komünizm arasındaki kalın sınır çizgisi olarak sosyalizmi silip, komünizmi bugünde mantar gibi orada burada vücut bulan bir idea olarak resmetmesi kaçınılmaz. “Devrim hemen şimdi” diyenin “komünizm hemen şimdi” demesi doğal. Ama bu, şimdide hiçbir şey yapmamaya ahdetmekle mümkün. Zira şimdiye dönük yapılacak her müdahale geçmişle gelecek arasına bir sınır çizgisi çekecek, bu sınır çizgisi de geçmişe dönük nostaljilerle ya da geleceğe dönük ütopyalarla beslenen özneyi bir biçimde boğacaktır.
Örnek üzerinden gidersek: fedailer, mevcut iktidar ve devlet alternatifi, düşmanı, hasmı ya da yedeği unsurları görmüyorlar; mücahidlerse, Sovyetler’le ABD arasında çatışma çıkar korkusuyla devrime kalkışmıyor. Her ikisi de verili politik iktidara karşı güç oluşturma derdine sahip değil. Özünde içeriye ya da dışarıya dönük olarak iki örgüt de şahın İran’ından pek de rahatsız değil. Biri şahın kudretine diğeri İran’a karşı tek laf söylemiyor. Oysa Humeyni Fransa’dan bindiği uçaktan inerken, “nihayet vatanınıza geldiniz” diyen gazetecilere, “benim vatanım İslam” şeklinde cevap veriyor.
[…]
Kitleci yaklaşım ister istemez liberalizme kaptırıyor saçlarını. Kitlelerle kendisinin özne olarak buluşmasına mani olan sınırları fark ediyor, bu sınırları öne çıkartıyor ve kitlelere koşmak için sınırların ötesini teorisinin ve pratiğinin merkezine oturtuyor.
Burada doğal olarak özgül, özgün ve yerel olana vurgu ön plana çıkıyor. Şehirli orta sınıf küçük garajlarında yaptıkları blues müziğinin sınırlarını fark ediyor ve Neşet Ertaş’ın kitleselliğini görüp onu “bozkırın blues’u” olarak tanımlıyor. Böylelikle kendisini meşrulaştıracağını zannediyor. Ama pratiğinde ne Afro-Amerikan kölelerin öfkesi ve hüznü var ne de Neşet’in derdi.
Aynı yaklaşım, Ali Şeriati’yi de içine alan muhalif İslamî yönelimi “kurtuluş teolojisi” olarak niteliyor. “Bozkırın blues’u” gibi, bu türden ideolojik müdahaleleri batıdan aldığı kavramlarla tanımlıyor. Bu, Ali Şeriati’ye ancak bu minvalde, biraz solcu olabildiği ölçüde tahammül edebildiğini gösteriyor.
[…]
Sınırlar esas olarak tarihsel-toplumsal planda işçi sınıfı, devrim ve iktidar başlıklarında tanımlanıyor. Bu üç kavramın sınır çektiği, özneyi boğduğu tespit ediliyor, sonra da ne idüğü belirsiz kitleyle kucaklaşmak için bu kavramlar parça parça devre dışı bırakılıyor. Sınıfla, devrimle ve iktidarla kurulan ilişkilerin dönüştürülmesi yönünde çaba sarf etmek zor geldiğinden, bunlar kesilip atılıyor. Lime lime ediliyor. Boşa düşürülüyor. İktidarsızlık sınıfa ve devrime öğütleniyor. Sınıfsızlık, devrime ve iktidara dayatılıyor. Devrimsizlik sınıfa ve iktidara pazarlanıyor. Yalnızlığın getirdiği depresyon ve sıkıntıyla bu sınırların ötesini vadeden burjuva siyasetçilerin peşinden gidiliyor. Başı sonu belirli bir işin başı ve sonu olmak istiyorlar. Adsız ve adressiz kavganın ezeli-ebedi seyrine duhul etmek zûl kabul ediliyor. Başı ve sonu belli bir işin başı ve sonu olmak isteyen özne, ister istemez, sınırdan başka bir şey görmüyor. Sınıra kilitlenen, sınıfı da sınır olarak görüyor. Kimi sınıfı her şeye ve her yere yayarak onu yok ediyor (ki her yerde olan şey yoktur!) kimi de onu buruşturup çöpe atıyor.
[…]
Mutlak bir sınıf, mutlak bir devrim ya da mutlak bir iktidar yok. Mutlak özne, teorik ve pratik düzeyde, kendisini sınıf, devrim ve iktidar dışında bir mutlaklık olarak örüldükçe mücadele boğuluyor. Mücadele tüm kiri ve pası ile ilerliyorken, mutlak özne kire pasa bulaşmamak ve birileri için alınabilir olmak adına gerçeklikle ilişki kuruyor. Sınırın kendisi de kir pas olarak görülüyor, daha doğrusu bir yara izi gibi algılanıyor. Satın alınabilir olma çabası, sol özneleri egemen piyasanın kurallarına tabi kılıyor. Bu piyasada sosyalist mücadelenin sınıf, devrim ve iktidar başlığında elde ettiği tüm araçlar Berlin Duvarı sonrası sokaklarda kurulan, Kızıl Ordu madalyalarının üç kuruşa satıldığı Rus pazarlarında yok pahasına müşteriye sunuluyor. Piyasada tutunmak için burjuvazinin saldırısına daha baştan teslim olmuş olan özneler mücadeleden uzaklaşıyorlar, dolayısıyla mücadeleyi boğuyorlar. Bir iki “gaz”, bir yığın edebî lafazanlıkla kitleler motive edilmeye çalışılıyor ve mücadeleden uzak tutuluyor. Özne, kendisini satın alabilecek seviyeye getirmekten başka kitleyle bir ilişki kurmuyor. Devletin ve burjuvazinin pişirdiği kitleye kendisini, devlete veya burjuvaziye dokunmadan beğendirmeye çalışıyor. Sınırları silmek isteyenler, saldırı silâhlarını devlet ve burjuvazinin tarihsel-toplumsal düzlemde varolmak için kullandığı cephanelikten alıyorlar. Onca çabaya rağmen ne sınırlar aşılıyor ne sınır çekiliyor ne de kitleyle buluşuluyor. Devlet ve burjuvazi, özneyi tecrit edecek tüm saldırıları gerçekleştiriyorken, özne sınırlardan kurtulayım diyor ama giderek daha dar bir alana mahkûm oluyor. Zira sol, özneliği devlet ve burjuvaziden öğreniyor; kurtulmak istediği sınırlar ise sınıfsal, devrimci ve iktidarı hedefleyen tarihsel-toplumsal birikimidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...