Türkiye, Liberalizm ve Ak Parti

Cihan Tuğal Mülâkatı
Liberalizmin muhafazakârlığa mahkûm olduğu uzun zamandır söylenegelen bir şey. Bir taraftan da bu mahkûmiyetin derecesi çok arttı. Türkiye’de bütün muhafazakâr merkez partiler açısından din, milliyetçilik, devletçilik, otoriter söylemler önemliydi. Fakat bu seferki muhafazakârlık din meselesini çok daha yoğunlaştırılmış bir biçimde kullanıyor değil mi?
Evet, böyle bir şey var bence. Bunun da ekonomik dinamiklerle, bölgesel dinamiklerle alâkalı olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan Kürt hareketi sıkıştırıyor tabiî, onu hiç ıskalamamak lâzım. Hani baştan çözümsüzlüğünü görmek çok kolaydı. Saha çalışması yaptığım 2006 yılı, Ak Parti’nin ulusal çapta inanılmaz “açılımcı” görüldüğü bir dönemdi. Sahada baktığımda bambaşka bir şey görüyordum. Parti yerel yönetim düzeyinde “merkezde Kürtlere de yer açın” diyor fakat bunu yapamıyor. Siyasî yapı ve siyasî kültür bunu kaldırmıyor. Bu tabanda geri tepmeye başlamıştı yavaş yavaş.
Şunu da söylemek istemiyorum, liberallerin çok söylediği bir şeydi: “Merkez çok liberal de bu halk yüzünden böyle oluyor.” O noktaya da düşmek istemiyorum. Merkez de o kadar çok bastırmıyordu aslında. Biraz, proforma denir ya… “Yapmak gerekiyor bunu, yapalım.” Avrupa Birliği sürecinin bir gereği olarak da bunları yapmaları gerekiyordu. Aslında bütün bunlar var ama Kürt hareketinin onları ne kadar sıkıştırdığını gözardı etmemek lâzım.
Bir de sorduğunuz o daha büyük soru var. Dünya çapında bu işin nasıl olduğu. Hani liberalizm muhafazakârlığa mahkûm mudur? İşin teorisyenlerine baktığımızda kesinlikle böyle bir şey var. Pratikte iş biraz daha karmaşık olabilir. Özellikle liberalizmin daha hegemonik olduğu ülkelerde. Bizim ülkemiz liberalizmin çok hegemonik olduğu bir yer değil.
Liberal entelejansiyanın ilk yükselişe geçtiği dönemi hatırlıyorum. Bir araştırma kuruluşu “siyasî kimliğinizi tanımlayın” diye bir anket yapmıştı. Muhafazakâr milliyetçi vs. gibi şeyler çok yüksek çıkıyor. Yüzde 40’larda. Onu Kemalist, Ulusalcı vs. takip ediyor. Yüzde 20’lerde. Sonra sosyal demokrat gibi bir kategori var. Bu da yüzde 14 civarında. Ama anket tabiî kişilerin ilk kimliklerini soruyor, belki çoklu sorsa sosyal demokrat daha yüksek çıkacak. İlk kimliğini “komünist ya da sosyalist” tanımlayanlar yüzde 3 oranında. İlk kimliğini “liberal” olarak tanımlayanlarsa yüzde 1 ya da 1,5 çıkıyor. İnanılmaz zayıf bir ideoloji bu Türkiye’de. Entelejansiyada sosyalist, komünist ve liberal sayısı çok çok daha fazla ama hegemonik potansiyeline baktığımızda çok düşük. Dolayısıyla kıyaslama yaptığımızda liberalizm Türkiye’ye nazaran daha hegemonik bir ideoloji Amerika’da. Bu ülkede toplumun yüzde 25-30’u, belki daha fazlası liberalizmi ilk siyasî kimliği olarak görüyor.
Amerika’daki liberallik belki muhafazakârlığa bu kadar bağımlı değil. Ama bunun bir de sınırları var. Dünya çapında liberalizmin en büyük teorisyenlerinden biri olan Alexis de Tocqueville de muhafazakâr bir liberaldir. Metinlerinin neredeyse yarısı muhafazakârdır. Çünkü bir yerde bir boşluk kalıyor. Onu ikame etmek gerekiyor. Tocqueville, liberalizmin eşitliksiz bir şey olduğunun da farkında. “Bunu neyle dengeleyeceksiniz?” sorusuna güçlü aile, güçlü kilise ve kilisenin toplumu tahakküm altına alması cevabını veriyor. Tocqueville’de böyle bir beklenti var. Ona göre Avrupa bu nedenle Amerika’dan bu kadar “geride”. Amerika’da kiliseler çok hâkim ve Avrupa’da bu olmadığı için insanların devrimlere yöneldiğini, Amerika’da demokratik liberal devrimler olabileceğini ama bırakın sosyalisti, hiçbir zaman sosyal bir devrimin olmayacağını söylüyor. Kiliseler çok güçlü, yerel yönetimler çok güçlü vs.
Sosyal sermaye…
Evet, insanlar sosyal sermaye kurarak eşitsizliği dengeliyorlar.
Şöyle diyebilir miyiz? Dindarlaşma dediğimizde düşünme kalıplarımız gereği sanki hep geçmişe atıf yapılıyor ama karşımızdaki dindarlaşma kapitalist rasyonaliteyle uyumlulaşmış bir dindarlaşma... Dindarlaşmada kastettiğimiz din aynı din değil. Röportajda “yeni elitlerin dini” vardı. Gülen Cemaati için buna “yeni Kalvinizm” deniyor. Avrupa’daki kapitalistleşme sürecindeki Protestanlaşma hareketine benzetiliyor. İslamcılar şöyle tartışıyorlar: “Çok dünyevîleşiyoruz biraz dindarlaşalım.” Bu ikisi arasında gerçekte bir karşıtlık var mı?
Hem var hem yok. Bunu çok iyi bir arada götürebilirsiniz. Ama birbirini öldürebilir de. Bir Suudi Arabistan, Katar modeli diyelim. Hem koyu şekilde Vahabi, Selefî hem de acayip paragöz. Böyle bir şey olabilir tabiî. Olmayacak diye bir şey yok. Ama Türkiye’de olan bu mudur ağırlıklı olarak? Ben bunun olmadığını düşünüyorum. Hiç olmadığı anlamında değil, başat sürecin bu olmadığını düşünüyorum. Başat süreç bu paraya ve mevkie yönelenlerin dinen de gevşemesi.
Ben şu anda hayır kuruluşları üzerine araştırma yapıyorum. Orada daha net gördüğüm bir şey bu. Eski kuşak hayır kuruluşlarının ve hayır kuruluşları anlayışının aksine çok daha pazara yönelik, çok işletme mantığıyla yürütülen kuruluşlar bunlar. O yanında sürekli Kur’an taşıyıp, ayet okuyan ve daima ayetlerle konuşan hayır adamı tipi artık kalkmış. Yani uluslararası bir dil konuşuluyor buralarda. Amerikanca konuşuluyor. Bu bir işletme artık. Kendisini ve karşısındakini daha çok İslamlaştırma girişimi değil. Ama dediğim gibi bu yine hâkim olan çizgidir. Büyük kuruluşların çoğundaki çizgidir. İHH da büyük bir kuruluş ve çizgisi başka. Ama ben diğer büyük kuruluşları kastediyorum. Demin dediğiniz mesele. İkisi bir arada gidemez mi? Gider.
Böyle yapmaya çalışan da var. Yani “Eski tip hayırdan kurtulalım. Para saçmayalım.” Yeni tarz hayrı, hayır meselesini bir işletme meselesi kılan tarzın püf noktası şu: “Paramı veririm ve öbür tarafa bakarım”dan ziyade, “paramı veririm ve sonra o yoksul kişinin onu sorumlu biçimde kullanmasını sağlarım.” Yoksul kişiyi bir pazar aktörüne dönüştürme... “Ben al bununla karnını doyur demiyorum sana. Bir kısmıyla karnını doyur. Bir kısmıyla da küçük işletmeni kur. Seyyar satıcı mı olacaksın, bir şeyler örüp birilerine mi satacaksın, senin de artık bir şey olman gerekiyor. Girişimci olman gerekiyor. Bu parayı onun için sana veriyorum.” Yeni tip hayırdan kastım bu. Ama bu da çok dindar, çok İslamcı bir şey olabilir. Suudi Arabistan modeli dediğim türden. Hem çok kapitalist, hem çok dindar. Bunun örnekleri var ama ana kuruluşlardaki eğilim bu değil. Daha böyle kenarda köşede kalmış ve çok insanın adını duymadığı kuruluşlarda hem böyle bir işletme mantığı ve yoksulları pazar aktörlerine dönüştürme kaygısı hem de böyle sürekli bir ayete ve hadise referans, sürekli “dur kardeşim onu öyle giyemezsin böyle giyeceksin. Sen doğru düzgün pazar aktörü olacaksan zaten tesettüre uygun olman lâzım” gibi bir çizgi var aynı zamanda.
Hakan Yavuz, İslamcılığın kendi kamusallığını neoliberal yükseliş içinde oluşturabildiğinden söz ediyor. Hayır kuruluşları, medyası ve burjuvazisi neoliberal süreç içinde oluştu. O yüzden İslamî kamusallığı korumak denen şey, neoliberal gelişimi korumak denen şeyle de çakıştı. Başat olarak bu süreç sayesinde geliştik, o nedenle de bu süreci korumamız gerekiyor. Hayır kurumlarının bu tavrı da bundan kaynaklanıyor olamaz mı? Kendi sürekliliklerini korumak için de buna uymak zorunda.
Hayır kuruluşları artık neoliberal zeminde hareket ediyorlar. Eski modeli çok yeniden üretme şansları yok. Ya yeni ve neoliberal olmayan bir model üretecekler ya da uluslararası hayır kuruluşlarının neoliberal çizgisine gelecekler. Pazar mantığı, işletme mantığı, proje dili vs. Daha inatçı olanlar bahsettiğim küçük örgütler gibi yapabilirler. “Saldırgan neoliberal bir dili, saldırgan bir İslamcı dille birleştirebilir miyiz?” Bunun zor olduğunu düşünüyorum. Daha küçük yerel örgütler arasında eski modeli sürdürenler de var. Ama büyümek ve güçlenmek isteyenler o Pazar ve proje rotasına giriyorlar.
Dünyevîleşme ile iç içe giden bir dindarlaşma da yok mu? Gündelik kaygıları en çok merkeze koyan gruplardan Gülen Cemaati bunu çok ilerletmiş durumda. Örneğin Yeni Hayat diye bir dergileri var ve ne giyineceğinden ne yiyeceğine kadar gündelik hayatın bütün ayrıntılarını kendi dinî dünyasına uydurarak tarif ediyor…
Diyelim ben çok iyi bir Müslüman’ım, benim de çevremde 5 kişi daha var. Bir mahallede kurduk grubu, Gülen Hocaefendi’yi de takip ediyoruz. Acayip kapitalistiz ve acayip Müslüman’ız. Yeni Hayat okuyoruz ve ıncık cıncık her şeyimizi ona göre organize ediyoruz. Ama artık her mahallede, her kurt siyasetçi ve her kurt girişimci biliyor ki bu adamlarla biraz iş görmek lâzım. Dolayısıyla bizim Kur’an okuma gruplarımıza başkaları da girecek ve 6 kişiden 20 kişiye çıkacağız. O 14’ün kaç tanesi bu ilk 6 gibi olacak. Ki bu ilk 6’nın bile ben o kadar kolay bulunacağını düşünmüyorum. Bir mahallede böyle 6 kişi bulmak çok zor bir iş.
Benim bugüne kadar okuma çevreleri, sohbet grupları vs.’den gördüğüm, özellikle Gülen Cemaati gibi merkeze yakın gruplarda, cebini düşünen insan sayısının çok daha arttığı. Tehlikeli bir iş yapıyorsanız ya da tehlikesiz olsa bile cebinize yaramayacak radikal bir iş yapıyorsanız, para kaygısı daha arka planda olan insanlar daha yoğunlaşabiliyor. Ama daha büyük, daha merkeze yakın, devlete eklemlenmiş cemaatlerin yerel sohbet gruplarında bunu yapamazsınız. Yapsanız zaten siz siz olmazsınız o zaman. Bu dinî saflığı korumaya çalıştığınızda siz zaten Gülen Cemaati’nden olmazsınız.
Dolayısıyla ne yapmaya çalışıyor cemaatler? Bu işi halka halka kurmaya çalışıyor. “Çekirdeği koruyalım, etrafına bina ettiğimiz halkalarda ideolojik olarak liberal olanı da olur, hiçbir ideolojisi olmayan, ideolojisi para olan adam da olur. Hepsini biz çekirdek kadro ile idare ederiz.” Bunu hedef olarak belirlersiniz de, bunu yapmak çok çok zor bir iş. Onun için bu dünyevîleşme tartışması şiddetlenmiş durumda.
Çünkü artık insanlar “illallah” demiş durumdalar. Bu “illallah” diyenler hiç para düşünmeyen o 5-6 kişi değil. Bir sürü insanın hayatında bir denge var. Parayı da, mevkii de, kariyeri de düşünüyor ama din de merkezî bir yerde. Bu kadar bol para, bu kadar bol mevki olunca bir istila yaşanmaya başlıyor. İnsanların duygu düşünce dünyasında da oluyor bu. Çevresinde de bunu görüyor. İllallah deme durumu böyle bir şey. Hem çevresinde gördüklerinden rahatsızlık, hem ülkede gördüklerinden rahatsızlık... Bunu bu kadar yoğun biçimde yaşadıkları için kendileri de bu kadar şikâyet etmeye başlıyorlar.
Bu çok krizli bir durum. Evet din algısı yeniden yapılandırılıyor ama eskisinden çok daha fazla çelişki barındıran bir yeniden üretim bu. En başa gelirsek, AKP niye İslamcılığın tonunu artırıyor, çünkü ekonomik çelişkiler şiddetleniyor. Ama dindarlaşma dalgasının sürekliliği de krizsizliğe bağlı. Bunun taşıyıcısı olacak “orta sınıf”ın kendisini orta sınıf olarak hissetmesine bağlı. Bu kırıldığı an sorun çıkıyor…
Ama sadece ekonomik nedenle değil. Bölgesel gelişmeler nedeniyle de kırılıyor. Erdoğan’ın bu kadar celâllenmesinde bölgedeki devrimci süreçlerin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık kapatılan defterler, artık körelen umutlar tekrar gündeme geldi. “Olabilir aslında. Ne kadar çabuk vazgeçmişiz” diye düşünmeye başladılar. Kemalistlerin, komplo teorisyenlerinin görmediği de o. 10 senedir bu defterler kapatılmıştı.
Bu Kalvinizm, yani yeni elitlerin dini bahsinde bir şey daha söyleyeyim. Kalvinizm tartışmalarının ana sosyolojik referansı olan Weber’in kitabında anlattığı süreci de bildikleri için, “aynı şey bizde de yaşanır mı” kaygısı var. Çünkü kitapta anlatılan süreç, ilk başta bu ikisinin bir arada gitmesi, bir yandan acayip dinî bir hayat, bir yandan acayip kapitalist bir hayat. Fakat orada yüzyıllar içinde yaşanmış olan süreç bizde çok daha hızlı. Birkaç yıl içinde çok daha hızlı bir çözülme yaşanıyor. Evet, mantıkî olarak mümkün ikisinin bir arada durması. Ama süreç içinde hep para kazanıyor.
Acaba Weber’in öngörüsü tarihte doğru mu çıkmış, lineer bir rasyonelleşme var mı?
Dalgalanma şeklinde ama uzun vadede kazanan para.
Devamını oku ...

Mısır’da Devrimin Yolu

Mısır’da birçok insan “askerî darbe” sonrası “devrimin ölümü” ardından yas tutarken, bazı noktaların açığa çıkartılması gerekiyor:
1- Haziran 2012’deki askerî darbeden bahsederken, Mübarek devrildiğinden beri Mısır’ın sivil bir hükümet tarafından yönetildiğini söylemek gerçekten absürt. Şu veya bu şekilde darbe 11 Şubat 2011’den, yani devrimciler Mübarek’i devirmeyi başardığı ve iktidarın onun emrindeki generallerce teslim alındığı günden beri zaten iş başında.
2- Kontrol, “geçiş süreci”nin başından itibaren askerî cuntanın elinde ve cunta anayasal, hukukî ve politik her türden silâhı kullanarak süreci biçimlendirdi ve “yumuşak iktidar”ı başarısız olduğu noktada silâha davranmaktan çekinmedi.
3- Askerî cunta, tüm politik oyuncular arasında iktidarı sivil bir hükümete “teslim” etme konusunda en hevesli kesim. Bu yazının yazıldığı günlerde ve geçen hafta boyunca zırhlı personel taşıyıcılar ve cemseler sokaklarda dolaşıp bildiri dağıttı ve insanları seçimlerin ikinci turunda oy kullanmaya teşvik etti. Devlet güdümündeki TV’den sürekli daha açık ve dolaysız benzeri propaganda mesajları verildi. Cunta, koltuğu “bırakmak” ve mevcut konumunun, imtiyazlarının, ekonomi üzerindeki kontrolünün, karar alma kudretinin hukukî, politik ve anayasal düzeyde güvence altına alınıp dokunulmaz kılınması talebi ile kışlasına geri dönmek istiyordu. Özetle cunta esas olarak 1980 sonrası geçerli olan “Türk modeli”nin yürürlüğe girmesini talep ediyordu.
4- Hiçbir devrim 18 gün ya da 18 ay içinde yerleşmez. Eğer yaşananın rejime karşı birkaç yıl sürecek bir savaş olduğu kabul ediliyorsa, o vakit herkes neden panikliyor ve her şeyin bittiğini söylüyor? Herkes devrimin doğrusal bir dizi zaferden müteşekkil olmasını mı umuyordu yoksa? Biz karşı devrimin saldırı hâlinde olduğu katastrofik bir dönemin içinden geçiyoruz ama gene de devrimin biteceğini de kimse beklemesin. Son bir buçuk yıldır “işte bitti! Devrim yenildi” laflarını birçok kez duyup okumadık mı, her seferinde cunta sokak gösterileri, işgaller ve grevlerle geri adım atmak zorunda kalmadı mı?
5- Bu devrim hâlâ lidersiz, bunun en basit nedeni de mevcut politik grupların hiçbirisinin tabanda yön verebileceği yeterli miktarda bir halk desteğine sahip olmaması. Dolayısıyla Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin herhangi bir politik güçle sokak gösterilerini ve grevleri bastırma amacıyla yaptığı her türden anlaşma aslında beyhude.
6- Rejimi yıkma noktasında yegâne umut olan işçi grevleri de hiçbir biçimde doğrusal bir hattı takip ederek yoğunlaşmıyor. Sokak gösterileri gibi grevler de bir alçalıp bir yükseliyor. Ama gene de ortada şöylesi bir gerçek var: grev dalgası altıncı yılına girdi, sanayideki eylemlerin sona ermesi mümkün değil, zira grevlerin patlak vermesine ilişkin nesnel ve yapısal nedenler orada hâlâ mevcut. Ayrıca neoliberal rejim yerinde durduğu sürece bu sorunları ne bir cumhurbaşkanı adayı ne de bir peygamber çözebilir.
7- Birleşik bir liderliğe sahip olmasa da işçi grevleri ordu ve askerî cunta karşıtı bir hattı takip ediyor ayrıca kendi bölgelerinde bu grevleri etkisizleştirmek için çabalayan ya da işçilere yardım etme noktasında kıllarını kıpırdatmayan Müslüman Kardeşler ya da Selefî milletvekilleri ile uğraşıyor.
8- İslamcı muhalefet iç ayrışma ve çatışmalarla malul. Bu hareketin şimdilerde dağılmış olan meclisteki iç karartıcı performansı, geçen yıl içinde cunta ile işbirliğine gitmesi ve kısa süre önce feshedilmiş olan mecliste halk lehine somut hiçbir kazanım elde edememesi, İslamcı kesimdeki genç ve fakir insanlar arasında hayal kırıklığının giderek artacağı anlamına geliyor.
9- Önümüzdeki aylar gayet zor geçecek. Tam anlamıyla dağılmamış olan Millî Demokratik Parti aygıtı seçimlerde tüm desteğini Ahmed Muhammed Şefik’e verdi ve parti üyeleri bir yıl boyunca gözden ırakta durduktan sonra başlarını kuburdan nihayet çıkarttılar. Mübarek döneminin emniyet şefleri bir bir aklandı, her gün göstericilerin katledilmesi ile ilişkili olarak yargılanan polis memurları ve askerlerin beraat ettiğine dair haberlere tanık oluyoruz. Olağanüstü hâl yasalarının iki hafta önce kaldırılmasına karşın adalet bakanı inzibata ve istihbarat subaylarına sivilleri gözaltına alma yetkisi verdi. Meclis ya da anayasa kaynaklı herhangi bir dayanak olmaksızın, cumhurbaşkanı seçilecek olan Şefik’in SKYK’nin tam desteğiyle demokrasi eylemcilerini, muhalif grupları ve devrimcileri ezmesi bekleniyor.
10- Bu baskı dalgası devrimi sona erdiremeyecek. Toz dumanın geçmesi gene birkaç yılı bulacak. Devrimci kamp karşı koymak için gerekli temel araçlardan yoksun, başka bir ifadeyle o işçi ve gençlik hareketlerinin en gelişkin kesimlerini bir araya getirecek ulusal çapta bir örgüte, ayrıca başkentte ve diğer şehirlerde mücadele eden farklı devrimci grupları koordine edecek iç uyuma sahip birleşik bir cepheye sahip değil. Karşı devrimin son sürat yol aldığı bu türden zor zamanlarda böylesi bir örgüte dönük ihtiyaç giderek daha fazla aciliyet kazanıyor.
Hüsam Hamalavi
Devamını oku ...

Faşizm ve Anti-Kapitalizm

“Mistisizm” asla yeterli değildir ve o hiçbir mideyi doyurmaz. Faşist birlikleri teşkil eden bireyler eş ölçüde birer fanatik değildirler, en fanatik kişi bile maddî çıkarlarını asla unutmaz. Maddî çıkarlarla ilgili kaygılar bilinçaltında sürekli gezinip durur. Bu bireyleri kazanmak ve onların coşkusunu muhafaza etmek amacıyla faşizmin ayrıca söz konusu bireylerin çilesini çektikleri hastalık için bir çözüm sunması gerekir. Kapitalizmin hizmetinde ve emrinde olsa da faşizm, geleneksel burjuva partilerinden ayrı olarak, demagojik bir anti-kapitalizm gösterisi sergilemek zorundadır.
Ancak yakından incelendiğinde görülecektir ki bu anti-kapitalizm sosyalist anti-kapitalizmden oldukça farklıdır. Bu anti-kapitalizm özü itibarıyla küçük burjuvadır. Faşizm bu gösterisinde tek taşla iki kuş vurur: bir yandan orta sınıfların en gerici arzularının sadık bir yorumcusu olarak bu sınıfları pohpohlar, bir yandan da emekçi kitleleri, özellikle sınıf bilincinden yoksun işçileri onları gerçek sosyalizme sırtlarını döndürecek bir ütopyacı ve zararsız anti-kapitalizmle besler.
Ancak “bütün kapıları açan anahtar olma”ya ilişkin bu demagoji herkesi tatmin etmez. Faşizm bu nedenle herhangi bir mahcubiyet duymaksızın, bilinçli işçilere ve toprağa susamış küçük köylülere daha radikal bir dille seslenmek zorunda kalır. Bu kendisine has “sosyalizm”i lafzî manada çok ilerilere götürür. İyi de bu yalana dayalı laf ebeliğini ifşa etmek için dil dökmeye değer mi?
Faşistlerin müritlerinin başlarını döndürmek için ortaya attıkları demagojik sloganları kavramak ve vaatlerle yapılanlar arasındaki uçuruma işaret etmek önemlidir.
Faşizmin oynadığı oyun, kapitalizme yönelik ciddi bir saldırı gerçekleştirmemek üzerine kuruludur. O ilkin kitlelerdeki anti-kapitalizmi milliyetçiliğe dönüştürmek için gayret eder. Gayet kolay bir iştir bu! Orta sınıfların büyük sermayeye dönük husumetine millet fikrine dönük kararlı bir bağlılık eşlik eder. Özellikle İtalya ve Almanya’da kitleler düşmanın kendi kapitalizmlerinden ziyade yabancıların kapitalizmi olduğuna inanmaya meyillidirler. Dolayısıyla faşizm, kendisini mali açıdan destekleyenleri kitlelerdeki anti-kapitalizmin yüzünü “uluslararası plütokrasi”ye çevirmek suretiyle gizlemekte hiç güçlük çekmez.
İtalya’da savaştan çok önce, sonradan faşist olacak olan Sorel okulu mensubu sendikacılar devrimci sendikalizmlerini bir tür milliyetçiliğe dönüştürdüler. Rossoni’nin tespitiyle, “İtalyan işçilerin kaderi İtalyan milletine” bağlıydı. Örneğin Labriola, İtalya’nın plütokratik Avrupa’ya karşı mücadele başlatma hakkını kullanmasını talep etti. Sendikacılar ve milliyetçiler hep bir ağızdan İtalya’nın “büyük bir proleter” olduğunu söylemeye başladılar. Mussolini’nin tek yaptığı, bunların yazılarını incelemekten ibaretti. 1915’ten 1918’e kadar o sürekli şu lafı yineledi: “savaşa toplumsal bir içerik kazandırılmalı.” Sonrasında da şu tespiti yaptı: “Milletler Cemiyeti, proleter milletler karşısında başarılı devletler için elde tutulan bir tür sigorta poliçesinden başka bir şey değil.” Fakir milletleri zengin milletlerin karşısına çıkartan Rocco ise şunları söyledi: “servetin dağıtımı sadece bir iç sorun değil, aynı zamanda bir dış sorun. İtalyan proletaryası, işverenlerinin açgözlülüğü ya da hasisliğinden çok rakip milletler karşısında İtalya’nın konum itibarıyla aşağıda olması yüzünden çile çekiyor.” Dolayısıyla İtalya’da kitlelerin içinde bulundukları koşulların geliştirilebilmesi için “proleter millet”in uluslararası konumunun ilerletilmesi gerekiyor.
Almanya’da ta 1919’da Millî Sosyalist Partisi kurucusu Drexler şunları söyledi: “emekçi Almanya açgözlü batılı güçlerin basit bir kurbanıdır.” Moeller van den Bruck da proleter millet formülünü sahiplendi: “Sosyalizm, öncesinde milletler için belli bir adalet söz konusu değilse insanlara asla eşitlik bahşedemez. Alman işçiler bugün olduğu gibi yabancı kapitalizm tarafından köleleştirildikleri kadar hiç köleleştirilmediklerini fark etmek zorundalar. […] Mazlum bir milletin en mazlum kesimi olarak proletaryanın yürüttüğü kurtuluş mücadelesi, artık kendimize değil, dünya burjuvazisine karşı yürütülen bir iç savaştır.”
Bu sentezin parlak ve yorulmak nedir bilmez propagandacısı Gregor Strasser ise şunları söylüyor: “Uluslararası mali sermayenin elindeki Alman sanayisi ve ekonomisi toplumsal kurtuluşa ilişkin her türden olasılığın sonuna işaret ediyor; bu durum, sosyalist Almanya ile ilgili tüm hayallerin sonu demek. […] Savaş kuşağına mensup genç Almanlar, millî sosyalist devrimciler, gayretkeş sosyalistler olarak bizler, Versay Anlaşması’nda cisimleşen emperyalizme ve kapitalizme karşı bir mücadele yürütüyoruz. […] Biz millî sosyalistler, Alman işçi sınıfının kurtuluşu ile millî kurtuluş arasında Tanrı’nın eliyle kurulmuş olan bir bağ olduğunu biliyoruz. Alman sosyalizmi, ancak Almanya özgürleştiği takdirde mümkün olacak ve payidar kalacaktır!”
Daniel Guerin
[Daniel Guerin’in (1904-1988) kaleme aldığı “Faşizm ve Büyük İş Dünyası” (1936) isimli kitaptan alıntı.]
Devamını oku ...

FARC-EP’nin 48. Mücadele Yılı

Kolombiya’da 48 Yıllık Devrimci Mücadele
Kolombiya Devrimci Silâhlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) 27 Mayıs’ta 48. kuruluş yıldönümünü kutladı.
Partinin kuruluşu, ülkenin ormanlarında ve dağlarında bağımsız, demokratik ve ilerici bir Kolombiya için dövüşen binlerce savaşçı tarafından kutlandı.
Latin Amerika’da böylesi bir devrimci destanla kıyaslanabilecek başka bir örnek yok. Yaklaşık elli yıl önce kurulan FARC-EP mensubu gerillalar, 300.000 askerden oluşan ve ABD emperyalizmince desteklenen Latin Amerika’nın en güçlü ordusuna karşı savaşıyorlar.
Washington kaynaklı baskılar sonucu Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği FARC-EP’yi terörist örgütler listesine soktu ve örgütün önderlerinin katli ya da yakalanması için milyonlarca dolarlık ödüller vaat edildi.
Pentagon ve CIA örgütü “narko-gerillalar” olarak yaftalamak için dünya genelinde bir kampanya yürüttü. Bogotá’da iktidara gelen her hükümet FARC’ın artık sona yaklaştığını ilân etti. Ama oligarşinin hizmetindeki cumhurbaşkanlarının ve generallerin hiçbir konuşması ya da karalayıcı sözü şu açık hakikati gizleyemedi: Marksist-Leninist bir gerilla ordusu ve politik bir parti olan FARC-EP iktidar mücadelesine bir dizi cephede devam ediyor. Sekreterya her ay kamuoyuna gerçekleştirilen eylemlerde Kolombiya ordusuna verilen zayiatlarla ilgili haberler veriyor.
Kolombiya cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos daha ılımlı bir tonda konuşsa da kendisinden önceki cumhurbaşkanı Álvaro Uribe’nin neofaşist politikalarını sürdürüyor. Santos’un “Güvenlik” stratejisi, baskı ve terör politikası üzerinde yükseliyor. “Herkes İçin Refah” sloganı ise berbat bir şaka olarak karşılanıyor ve esasta yönetici sınıf lehine sosyal eşitsizliği artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Kolombiya’nın ABD ile imzalanmış olan Serbest Ticaret Anlaşması’na bağlı oluşu, ülkenin yarı sömürge konumunu pekiştiriyor.
İsrail’den sonra Kolombiya ABD’nin en çok askerî üs bulundurduğu ülke (sekiz askerî üs). Ülke Washington’dan önemli miktarda mali “yardım” alıyor. ABD medyasının Kolombiya'yı demokrasi konusunda “model ülke” olarak takdim etmesi, ülkenin yatırımcılara çekici gelmesi ve Latin Amerika’nın izlemesi gereken bir örnek olarak öne çıkartılması elbette ki şaşırtıcı değil.
Başkan Barack Obama, Cartagena Zirvesi’nde Juan Manuel Santos’u “uzlaşma politikası” ve "diyalog başlatma girişimi”ni bir kez daha övdü. Obama yalan söylediğini tabiî ki biliyor. Zira tüm ülke genelinde 100.000 kişinin katıldığı Barış Yürüyüşü’nün yasaklanması, rejimin güç ve zor politikasını ifşa etti.
Ülkede sanayileşme geriledi, sefalet artıyor, uyuşturucu kartelleri her türlü cezaî muafiyetle iş yürütüyor, ordudan, devletin üst kademesinden ve paramiliter unsurlardan ciddi destek görüyor.
Portekiz hükümeti sözcülerinin Kolombiya’yı demokrasi konusunda “model ülke” olarak takdim etmelerinde şaşırtıcı bir yan yok, zira Portekiz de ABD’nin önemli bir müttefiki. Haziran ortasında başbakan Bogotá’yı ziyaret edecek ve kendisine büyük iş dünyasının umutları ile yüklü bir müteşebbis delegasyonu eşlik edecek.
Portekiz başbakanı Passos Coelho ve Juan Manuel Santos’un mükemmel bir biçimde anlaştıkları kesin. İkisi de aynı politik dili konuşuyor ve halktan nefret ediyor. Bunlar aynı ağacın iki meyvesi.
Benim hayranlık ve saygı duyduğum Kolombiya ise farklı bir ülke, o, emperyalizmin finanse ettiği ve sömürgeleştirdiği, finans oligarşisi ile toprak ağalarının egemenliğinde olan ülkeyle asla kıyaslanamaz bile.
Benim Kolombiya’m Bolívar’ın düşü, bir zamanlar onun evlatlarının Boyacá ve Ayacucho’da özgürlük ve bağımsızlık için dövüştüğü ülke. Bu Kolombiya, Caquetá ormanlarında kurulmuş, Raúl Reyes’in de olduğu bir kampta FARC gerillaları ile kurduğum dostluğa âşık olduğum, o dostluğun öğrettiği ülke.
Daha önce yazdığım gibi, komutan Manuel Marulanda ve komutan Raúl Reyes’in (Pentagon, CIA ve Mossad’ın ortaklaşa yürüttükleri bir operasyon sonucu Ekvador’da katledildi.), Alfonso Cano’nun, Jorge Briceño’nun (bir baskında katledildi.) ve Simón Trinidad’ın (Quito’da kaçırılıp ABD’ye teslim edildi.) öfkesini taşıyan devrimcileri tanımış olmak benim için bir ayrıcalık.
FARC-EP’nin 48. kuruluş yıldönümü üzerinden söylemek gerekir ki onlar gibi komünistler kalbimin en derin yerinde yoğun bir hayranlık uyandırıyorlar. Onlar, bugün hâlâ insanlığın en büyük düşmanı olan ABD emperyalizmi tarafından aşağılanmış ve zulme uğramış Latin Amerika halklarının cesaretini, umudunu, kararlılığını ve dövüşken ruhunu taşıyorlar.
Miguel Urbano Rodrigues[*]
[*] Portekizli yazar ve gazeteci, Portekiz Komünist Partisi yayın organı haftalık Avante dergisinin eski editörü, Avrupa Parlamentosu’nun eski üyesi ve web dergisi Odiario.info’nun kurucularından.
Devamını oku ...

Suriye ve Libya

NATO/FİBD Ekseni Libya ve Suriye’de kontrolü kaybetti. Her ülkede kapsamlı bir dizi terörist saldırı gerçekleştirdi, ülke dışından getirdiği insanları silâhlandırdı ve muhalif unsurları döve döve öğüttü. Ana akım medya ise batı eliyle gerçekleşen Hula katliamı sonrası sessizliğe gömüldü.
Gerçek şu: Suriye ve Libya’da insanlık karşıtı suçlar FİBD, yani Fransa, İngiltere ve Birleşik Devletler ekseni tarafından ortalığa salınan teröristlerce işleniyor. Bu suçlara muhalif unsurların dağıtılması, önde gelen grupların çözülmesi ve paralı askerlerle El-Kaide’nin batı adına işe koşulması eşlik ediyor.
Libya’da görüldüğü üzere, bu tür unsurlar insanî yardım rezilliği için zemin oluşturmak ve yanıltma harekâtları (rakip istihbarat örgütü personelinin kendisini dost ülke veya örgüt kimliğinde gösterip gerçekleştirdiği eylemler) ile Esad hükümetini bir biçimde suçlamak amacıyla kullanılıyorlar. Ama bu girişimler pek işe yaramadı, zira Libya herkesin gözünü açtı ve alternatif medya bunların şeytanî planlarını ifşa etti.
Birkaç ay önce Libya’dan gelen ve Suriye’ye sokulmak üzere Türkiye sınırına getirilen kimyasal silâhların açığa çıkışı buna bir örnek. FİBD, Türkiye üzerinden Suriye’ye gemilerle silâh ve adam taşıyor ve bu girişimleri ifşa eden alternatif medya kanalları siber terörist saldırılara maruz kalıyor.
Bunlar neyi örtbas etmek istiyorlar?
En son olay geçen haftasonu yaşandı. Suriye ordusu kaynaklarına göre Türk helikopterleri Suriye hava sahasında uçup saldırı sonrası kaçan Özgür Suriye Ordusu mensuplarını aradı. Bir dizi kaynağa göre bu ÖSO arasında on-on beş kadar Türk var. Türk (NATO) birliklerinin Suriye içlerine girdiğine ilişkin olarak aktarılan ilk rapor değil bu.
Suriye Ordusu (Libya’da da tanık olunan) bu şeytanî musibete karşı başkanları için kahramanca dövüşüyor, bu unsurların batılı destekçilerden yeni ekipman temin etmelerine mani oluyor, bu amaçla hem kuzey sınırını (Türkiye) hem de batı sınırını (Lübnan) başarıyla koruyor. Bu alanlar ele geçirilip temizlendikçe Suriyeli teröristler de bozguna uğruyor.
Mesele Sünni-Şiî meselesi değil. Asıl mesele, Çeçenya’da tanık olduğumuz üzere, vahabi unsurlar. Örneğin Hula katliamı hükümet güçlerine isnat ediliyor, batı medyası suçlu olarak onu gösteriyor, “insanî yardım” adı altında işgali meşrulaştırmak için yanıltma harekâtları tertipleniyor. (bu katliamı hükümet yapmışsa işgal meşrulaşacak, eğer o yapmamışsa devletin kontrolü kaybettiği, vatandaşlarını artık koruyamadığı iddia edilecek: işin başında ben kazanırım, sonunda da sen kaybedersin!).
Hula katliamını, Abdürrezzak Tlass liderliğindeki Özgür Suriye Ordusu’na bağlı Rastan ve Faruk tugayı gerçekleştirdi. Abdürrezzak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin karşısına ne vakit çıkacak? İhanet içindeki Gelecek Hareketi’nin lideri terörist Said Hariri ve ona destek veren vahabiler ne vakit yargılanacak? Hula’da katledilenler hükümete yakın olan Alevîlerdi.
Olan biteni Ruslar biliyor da Clinton neden bilmiyor? İngiliz dışişleri bakanı William Hague niye habersiz? Ya da Fransa ve ABD? FİBD’in istihbaratı neden her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdı?
FİBD ekseninin Suriye için tasarladığı plan, BM kararları dâhilinde ya da dışında ülkeye dönük müdahaleyi bir biçimde meşrulaştırmak.
Öte yandan medya Libya ile ilgili olarak da suskun. Burada El-Kaide ve NATO artık birbirine düşmüş durumda. Kaddafi’ye sadık Yeşil Direniş Ordusu ülkenin güneyini ele geçirdi ve kuzeye dönük başarılı saldırılar gerçekleştiriyor. Çatışmaya sahne olmayan bir tek kasaba ya da şehir bulmak artık çok güç Libya’da. Kaddafi’ye karşı terörist güçlere komuta eden dört general yakalandı, hepsinin de El-Kaide ile bağlantısı var ve dördü de CIA’den para aldıklarını kabul ediyor.
Tüm bu yaşananlarda şaşırtıcı hiçbir şey yok.
Timothy Bancroft-Hinchey
Devamını oku ...

Hula Katliamı

BM özel temsilcisi Kofi Annan’ın ifadesiyle bu Suriye’deki çatışmada “bardağı taşıran son damla”: doksandan fazla insan, çoğu kadın ve çocuk, katledildi ve batı medyasının tamamı bu katliamın suçunu Esad rejiminin üzerine yıktı. Hula katliamını takip eden birkaç gün içinde ABD, Fransa, Büyük Britanya, Almanya ve bir dizi batılı ülke Suriye elçilerini protesto amacıyla ülkelerinden kovduklarını açıkladılar.
Ancak Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (FAZ) yayınlanan yeni bir rapora göre, Hula katliamı esasında Esad karşıtı Sünni militanlarca gerçekleştirildi ve katledilenlerin ekseriyeti Alevî ve Şiî azınlık mensupları. Rapor, silâhlı muhalif grupların saldırısından korktuklarından isimlerini vermek istemeyen Esad muhaliflerinin sözlerine yer veriyor.
Haberi hazırlayanların kaynaklarına göre katliam, Hula dışındaki ordu kontrolünde bulunan üç barikata isyancı güçlerin saldırısı ardından gerçekleşti. Bu barikatlar Alevî köylerini Sünni milislerden korumak için kurulmuştu. Asilerin saldırıları sonucu kuşatma altındaki askerî birimler takviye talebinde bulundular. Suriye ordusu ve isyancı güçler bir buçuk saat kadar çatıştılar, bu çatışmalar esnasında onlarca asker ve isyancı öldürüldü.
FAZ’ın raporundaki görgü şahitlerinin ifadeleri şu şekilde devam ediyor:
“Katliam bu esnada gerçekleşti. Öldürülenlerin önemli bir bölümü Hula’daki Alevî ve Şiîler. Hula’nın yüzde doksanından fazlası Sünni. Sünni iken Şiî olmuş olan onlarca aile katledildi. Katledilen aileler arasında Alevî Şumaliye ailesi ve işbirlikçi kabul edilen, Suriye meclisinin bir Sünni üyesinin ailesi de var. Katliamdan hemen sonra failler muhtemelen katledilenlerin görüntülerini filme alıp onları Sünni olarak takdim ederek bu görüntüleri internette yayınladılar.
FAZ’ın raporu, Suriye Kara’daki Aziz James Manastırı’nda görevli kişilerin Hula bölgesinden gelen mültecilerden edindikleri değerlendirmeleri aktarıyor. Hollandalı Ortadoğu uzmanı Martin Janssen’in aktardığı manastırdaki kaynaklara göre, silâhlı isyancılar Hula bölgesindeki Taldo köyünde bulunan “tüm Alevî aileler”i katletti.
Ta Nisan başında Aziz James Manastırı’nda görevli Rahibe Agnès-Mariam de la Croix, isyancıların rejimin saldırıları karşısında gerçekleştirdikleri saldırıların Arap ve batı medyasında farklı bir biçimde tezahür ettiği konusunda uyarıda bulunmuştu. Bu noktada Rahibe Agnès, Humus’un Halidiye mahallesindeki katliamı örnek veriyor. Manastırın web sitesinde Fransızca olarak aktarılan bir değerlendirmeye göre isyancılar Hristiyanları ve Alevîleri Halidiye’deki bir binada toplayıp binayı dinamitle havaya uçurdular. Sonrasında da bu katliamın suçunu Suriye rejiminin üzerine attılar. “Bu eylem Suriye ordusuna isnat edilse bile […] eldeki kanıtlar ve tanıklıklar reddedilemez. Bu saldırı, muhalefete bağlı silâhlı gruplarca gerçekleştirilmiş bir operasyondu.”
John Rosenthal
Devamını oku ...

Madonna ve İsrail

Madonna, “MDNA” turnesine 1 Haziran’da kendisinden beklenecek türden bir gösteri ile başladı. Birinci sınıf koreografisi, çok sayıda kostüm değişikliği, hep birden Tel Aviv’in dışındaki Ramat Gan Stadyum’unda 30.000 kişilik bir kalabalığa sergilendi. (Popun Kraliçesi”nin bu türden bir konser vermesi elbette ki kimseyi şaşırtmadı.)
Bugünlerde Madonna konserinde sahnede izlettirilen klipte Fransız aşırı sağının lideri Marine Le Pen’in alnında bir gamalı haçla birlikte gösterilmesi karşısında çok sayıda kiralık kalem öfkeli yazılar döşeniyor. Bu klibe gelen tepkiler arasında kalın kafalı yazarlarca kaleme alınmış yazılar olduğu gibi Madonna’ya destek veren yazılar da var. Birinci kesim, “Yahudilerin ülkesinde nasıl olur da gamalı haç gösterir?” diyor, destekleyenlerse onun “Avrupa’da sağın yükselişine dikkat çekti”ğini söylüyor. Le Pen ise “aynı şeyi Fransa’da denemeye kalkarsa onu dava ederim” diyerek Madonna’yı tehdit ediyor.
Tüm bu yorumlar en aşikâr ve en gizli olanı gözden kaçırıyorlar: Madonna’nın öncelikle İsrail’de konser vermek için dünyanın en önemli meselesinin üzerinden atlaması, tabiri caizse en sağlam nöbetçi kulelerini geçmesi gerekiyordu.
Stadyumdaki sahnesinde Madonna “oldukça özel ve önemli bir nedenden ötürü dünya turneme İsrail’den başladım” diyor. “Bildiğiniz gibi, Ortadoğu’da ve burada yaşanan tüm çatışmalar binlerce yıldır var ve bu çatışmalar artık bir son bulmak zorunda. Dünyada barış istemiyorsanız siz benim hayranım da olamazsınız.”
Aynı gün iki Filistinli kardeş ellerinde Madonna’nın “barış” konserinin biletleri, şovu izlemek için ortaya koydukları çabayı filme çektiler (“Duvara Karşı Anarşistler ve Şeyh Cerrah Hareketi Madonna’nın Irk Ayrımcısı ve İşgalci İsrail’i Aklayıcı Davetini Reddediyor”, İşgal Altındaki Filistin’den Canlı, 31 Mayıs 2012)
Bu çaba, İsrail’in Batı Şeria’da diktiği duvar yüzünden engellendi. Madonna bu iki kardeş ve benzer bir çaba ortaya koyan sayısız Filistinli için tek kelime etmedi. Dünya barışı ile ilgili onca boş lafa rağmen ağzından ayrımcılığa maruz kalan kitleler için bir söz çıkmadı.
Filistinlilerin Çilesi Karşısında Sessiz Kalmak
Madonna, Filistinli politik tutsaklar ya da devam eden açlık grevi ile ilgili de bir şey söylemedi. Afrikalı mültecilerin ülkeden kovulmalarını isteyen İsrail Meclisi, Knesset üyelerinden de bahsetmedi. Esasında “binlerce yıldır” sürdüğünü söylediği çatışmalarla ilgili olarak papağan gibi yinelediği zırva da Batı’nın her gün beslendiği eski bir oryantalist laftan başka bir şey değil. Bu tespit, Madonna’nın Filistinlilerin her gün hangi koşullarda yaşadıklarına ilişkin hiçbir şey bilmediğini ortaya koyuyor.
Marine Le Pen görüntüsü meselenin önemli bir bölümünü gizlemekten başka bir işe yaramıyor. Bu meselenin bir ayağı da Avrupa seçimlerinde ciddi oy alması beklenen faşist tehdidin İsrail’de de yükselişte olması. Aşırı ortodoks çetelere Arapları sokak ortasında dövme izni veriliyor ve üstelik bu çeteler herhangi bir ceza da almıyorlar. Hayfa gibi şehirlerde Afrikalı mültecileri çalıştıran işyerlerine lisansları ellerinden alınacağı konusunda uyarılarda bulunuluyor. Sürekli Filistinlileri “transfer” etme vaadinde bulunan dışişleri bakanı Avigdor Lieberman, Hollanda Özgürlük Partisi’nin göçmen karşıtı lideri aşırı sağcı Geert Wilders’i büyük bir coşkuyla karşılıyor.
Marine Le Pen’in bir resmini göstermekle bu gerçek değişmiyor, ayrıca tahmin de edilebileceği gibi Madonna İsrail’deki faşistlerden de zerre bahsetmiyor. Popun Kraliçesi, Filistinlilerin İsrail’e karşı uygulanmasını istedikleri boykot, tecrit politikası ve yaptırımlara ise hiç bulaşmak istemiyor.
Özünde bu, İsrail işgalinin Filistin’e karşı muzaffer oluşunun özünü teşkil ediyor: ırkçılık ve ırk ayrımcılığı üzerine kurulu sömürgeci devletin sırtını yasladığı şiddete dayalı gerçekliğinde yaşanan çatışma, barış sevicilerin kültür ve medeniyet kalesine karşı yürütülen bir savaş olarak algılatılıyor.
Şüphesiz Madonna’nın İsrail konseri de bu tantanayı kuşatan bir renk hâlini alıyor. Amerikan futbolu şampiyonluk müsabakasında bu turnenin duyurusunu yaptığından beri konserin yaygarası da başlamış oldu. Muhtemelen bu yaygarayı en çok İsrailli politikacılar ve görevliler koparttı. Konserin yaklaştığı günlerde Londra’daki İsrail büyükelçiliği Filistinlilerin Boykot, Tecrit ve Yaptırım kampanyasını “İsrail karşıtı bir hareket” olarak yaftaladı. İngiliz Yahudi Vekilleri Kurulu, İsrail’in Güney Afrika ile kıyaslanmasını “başarısız boykot kampanyasının yanıltıcı ve umutsuz bir gayreti” olarak niteledi.” (“İsrail Yeni Güney Afrika’dır”, The Independent, 3 Haziran 2012).
Halkla İlişkiler Yutturmacası
Madem kültürel boykot başarısız, neden onu kınamak için bu denli gürültü çıkartılıyor? Neden Knesset, boykot savunucularının yargılanabilmesi için yasalar çıkartıyor? Neden İsrail hükümeti “politik açıdan kışkırtılmış iptaller”in mali etkilerine karşı devreye girmek istiyor?
Boykot, Tecrit ve Yaptırım kampanyasından öyle korktular ki özellikle müzik endüstrisindeki Amerikalı ve İsrailli eğlence sektörü yöneticileri, İsrail’e karşı başlatılacak kültürel boykot hareketine karşı koymak amacıyla birlikte “Barış İçin Yaratıcı Topluluk” adında bir grup oluşturdular.
İsrail hükümetinin ve konser endüstrisinin gergin olmaları için bir dizi neden var elbette. MDNA turnesi İsrail’de başlatılmış olsa da Boykot-Tecrit-Yaptırım Kampanyası önemli bir ivme kazanmış durumda. Öyle ki Madonna’nın halkla ilişkiler ekibi sol eğilimli örgütlere 600 bilet ayrılacağını duyurmak zorunda kaldı (“Madonna İsrailli ve Filistinli eylemcileri Tel Aviv konserine davet ediyor”, Haaretz, 31 Mayıs 2012).
Ama bu hamle de boşa çıktı. Bazı gruplar Batı Şeria ve Gazze’dekilerin konsere gelemeyeceğini söyleyerek daveti reddettiler. Bunun devamında da kendilerine yönelik kamuoyu ilgisini BTY kampanyası için daha geniş bir platform tesis etmek amacıyla kullandılar.
Bu gruplardan biri Duvara Karşı Anarşistler, diğeri ise Şeyh Cerrah Dayanışma Hareketi. İkinci grup şu tespiti içeren bir de bildiri kaleme aldı: “Madonna İsrail işgalini, İsrail’in ayrımcı politikalarını ve imtiyazlar üzerine kurulu rejimini hiç eleştirmedi. Bu nedenle biz onun İsrailli barış eylemcilerini konserde görmek istemesinin Ortadoğu’da barışı teşvik eden sanatçı imajını pekiştirmek için yapılmış bir hamle olduğuna inanıyoruz. Biz Filistinliler hilafına Madonna için devreye sokulmuş bir halkla ilişkiler yutturmacası olmayı reddediyoruz. Bu bizim tarzımız değildir.” (“Madonna solcu grupları konsere davet etti, anarşistler reddetti”, +972 Magazine, 31 Mayıs 2012).
İsrail toplumundaki eşitsizlikler yanlışlıkla da olsa Madonna’nın tarafında da karşılık buluyor. Manşetlere Madonna’nın aslen Filistinli olan dansçısı Ali Ramazani’nin Aksa Camii ziyareti esnasında attığı “tweet” yansıyor: “Kudüs’te insanı kendisine hayran bırakan Aksa Camii’ndeyim ve ben camiin İsrail’de değil, tüm kudreti ve şerefiyle Filistin’de olduğunu söylemek istiyorum.” İsrail gazeteleri bu mesajın ihtilaflı olduğu üzerinde duruyor (“Popun Kabalacı Kraliçesini İzlerken”, Times of Israel, 29 Mayıs 2012).
Görünüşe göre İsrail konser endüstrisi oynadığı oyunda belli bir ivme kazanırken BTY hareketi de aynı ölçüde güçleniyor. Madonna’nın mega şovunu kuşatan kampanya, Gazze’ye Özgürlük Gemisi Katliamı’nın her türden performansın iptal edilmesine neden olduğu 2010’dan beri geçen süre zarfında en yüksek aşamasına ulaşmış bulunuyor.
O günden beri BTY kampanyası için çalışan eylemcilerin aralıksız girişimleri sonucu İsrail’de birçok konser iptal edildi (Tuba Skinny, Natacha Atlas ve Cat Power). Yardbirds ve Zdob si Zdub gibi başka isimler de kampanyaya resmen dâhil olmasalar bile turne programlarından İsrail’i çıkarttılar. Başarısız olmak şöyle dursun kültürel boykot hareketi tam da yapmak istediği şeyi yapıyor: İsrail’in uyguladığı ırk ayrımcılığına ışık tutmak ve nöbetçi kulelerini geçenleri utandırmak.
Her iki tarafta da yumruklar sıkılmışsa sert eleştiri ve ağır tartışmaların önemi kesinlikle küçümsenemez. Madonna’nın dünya barışı ile ilgili bitmek tükenmek bilmeyen gevezelikleri boş ama gene de bu gevezelik sömürgecilerin elinde etkin bir silâh olarak kullanılabiliyor. Güney Afrika’da olduğu gibi İsrailliler yıllarca Arap-İsrail çatışmasını “iki eşit taraf”ın yürüttüğü bir iş olarak göstermeye çalıştılar. Genç Filistinlileri dünyanın en büyük askerî gücü tarafından temin edilen tanklara taş fırlatırken gösteren görüntüler son yirmi yıl boyunca yaratılmış “eşit taraflar” efsanesinde delikler açtı.
Çifte Standardı Örtbas Etmek
Gene de İsrail’in aşırı sağcısından liberaline tüm politik kesimi Filistinlilerin silâh bırakmasını istemeye devam ediyor, üstelik bu talebi Batı Şeria ve Gazze İsrail yerleşimleri ve namlularla kuşatılarak tüm dünyadan tecrit edildiği bir dönemde dillendiriyor. Çifte standart tüm yönleriyle gözler önüne seriliyor ama işgalcilerin elinde kültürün rolü bu gerçeği örtbas etmek oluyor.
Konsere katılan eylemcilerle ilgili olarak Madonna sahnede kalabalığa “hem Filistin’i hem de İsrail’i temsil eden oldukça cesur ve önemli STK’ler (sivil toplum kuruluşları) var burada.” diyor. İfade tarzına dikkat edin, altındaki anlama bir bakın, gene aynı şey: savaşın eşit iki tarafı var.
Nakba’yı (1948’de Filistin’deki sistematik etnik temizlik) boşverin, onlarca yıl boyunca insanların yerlerinden yurtlarından edilmesini boşverin, toprakları gasp ederek sağa sola savulan yüz binlerce Filistinli mülteciyi ya da hapishanelere tıkılan binlerce insanı takmayın kafanıza. İsrail’in baştan ayağa batı tarafından silâhlandırılmış olmasını ve ulusal gelir dâhilinde en fazla askerî alana harcama yapmasını umursamayın. İfadedeki küçük bir müdahale ile tüm tarih ve gerçeklik kenara itiliyor ve sömürgecilerin rahatlaması ve sömürgeleştirilenin direnişi karşısında suçsuz bir konuma sahip olması sağlanıyor.
Burada doğası itibarıyla örtük bir suç işleniyor. Madonna ister bunun farkında olsun ister olmasın (ki farkında olma ihtimali mevcut), onun müziği ve sanatı cani devlet propagandasının hizmetine bilinçli olarak koşuluyor. Bu bir komplo teorisi değil. İsrailli politikacılar, ünlü sanatçıların İsrail’de sahneye çıkmaları karşısında pek bir mutlu oluyorlar. Benjamin Netanyahu, Justin Bieber’in Tel Aviv’de konser vermesini sevinçle karşılayacağını söylüyor ve onu bu konsere ikna etmek için genç pop yıldızı ile görüşme talep ediyor (“Justin Bieber’in Benjamin Netanyahu ile Yapacağı Toplantı İptal Edildi”, The Daily Telegraph, 13 Nisan 2011).
Sahte pankçılar Simple Plan bahar başında İsrail’de verecekleri konseri İsrail Devleti’nin Twitter hesabından duyuruyor. İsrail dışişleri bakanlığında genel müdür yardımcısı olarak çalışan Nissim Ben-Şitrit, “biz kültürü en önemli hasbara (propaganda) aracı olarak görüyoruz. Ben hasbara ile kültürü birbirinden ayırmıyorum. ” diyor.” (“Yüz Hakkında,” Haaretz, 20 Eylül 2005).
Bu elbette BTY karşıtı olanların itiraz edeceği bir tespit: onlara göre sanat politikanın “üzerinde” ve “insanları bir araya getirmekten başka bir rolü yok”. Sayısız kez çürütülmüş olmasına karşın bu türden bayat laflar hâlâ ediliyor. Tüm cafcaflı iddialarına karşın bu tarz laflar sanatın bir emek biçimi olduğunu inkâr ediyor özünde. Ayrıca herhangi bir sendika üyesinin de söyleyebileceği gibi emek kısıtlandığı takdirde tekere çomak sokmaya mecburdur.
Bu Madonna için geçerlidir. Bugün 25 yaşındayken döktüğü ter ve yaptığı fedakârlık düzeyinde işler ortaya koysa da gösterilerinde daha fazla sahne görevlisine, ses cihazına ve güvenliğine ihtiyaç duyacaktır.
İnkâr edilemeyecek bir gerçek şudur ki MDNA turnesinin İsrail’de başlamış olması ırk ayrımcısı devlet için bir zaferdir. İnkâr edilemeyecek diğer bir gerçek ise Boykot-Tecrit-Yaptırım hareketinin büyüdüğüdür. Madonna tarafında ateşin biraz daha körüklenmesi, iktidara karşı muhtemel kimi hakikatlerin şaşırtıcı biçimde dillendirilmesi ile sonuçlanacaktır. Bir örnek vermek gerekirse, Red Hot Chili Peppers’ın Tel Aviv konserinin iptal edilmesi için yürütülen kampanya önemli bir kazanımla sonuçlanmıştır.
Böylesi bir tecrübenin yeri kesinlikle doldurulamaz. İsrail’in işlediği suçlara ışık tutmak her şeyden daha önemlidir. Madonna’nın havalı ve ışıltılı gösterisi çok insanın gözlerini kör edip kafalarını karıştırmış olabilir ama eninde sonunda bu gösteri, doğru yöne ışık tutanların kolektif çabaları ile asla kıyaslanamaz bile.
Alexander Billet
Devamını oku ...

Mahmud Sarsak

Avukatının Salı günü ifade ettiği kadarıyla Mahmud Sarsak 86 gündür açlık grevinde ama hayatını Perşembe günü görülecek mahkemeye kadar uzatmak amacıyla süt içiyor.
Muhammed Cabbareyn’in söylediğine göre, İsrail hapishane görevlileri, Sarsak’ın ölümün eşiğine gelmesi sebebiyle, Pazar günü acilen kendisini arayıp onu görmesini söylemiş. Öğleden sonra Sarsak hastaneye kaldırılmış.
Cabbareyn hastanede 15 doktorla görüşmüş, doktorlar Sarsak’ın felç ve bilincini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu söylemişler.
“O ân Sarsak’ın süt içmesi gerektiğine karar verdim.” diyor avukat.
Ama Sarsak süt içmek istememiş, bunun üzerine avukat Perşembe günkü mahkemeye kadar hayatta kalmasını sağlayacak besinleri alması konusunda onu ikna etmiş.
Sarsak süt içmeye ve sadece avukatın eliyle beslenmeye rıza göstermiş.
Yirmi beş yaşındaki tutsak, Yüksek Mahkeme onu serbest bırakmayı kabul edene kadar her türlü takviyeyi reddedeceğini söylüyor.
Perşembe günkü mahkeme avukata göre, Sarsak’ın hayatının kurtulması için “son şans”.
İsrail Hapishane Hizmetleri sözcüsü Sivan Weizman’a göre, Sarsak Pazartesi yemek yemeğe başlamış ve Weizman onun bunu neden yaptığını bilmiyormuş.
Ama avukatı ve Filistinli Tutsaklar Derneği Sarsak’ın sadece süt içtiğini söylüyor. Tutsak hakları grubu “Addameer”’in tespitiyle üstelik süt içmek açlık grevine mani değil.
İsrail İnsan Hakları için Doktorlar grubunun bir temsilcisinin tespitiyle süt açlık grevi esnasında alınan ve vitamin, mineral, tuz ve glikoz ihtiva eden diğer takviyelere kıyasla daha düşük besin değerlerine sahip.
Bu gruba göre, süt içmek Sarsak’ın hayatî tehlikesini azaltmıyor.
Doktorlar grubu, Pazartesi günü Sarsak’ın sivil bir hastaneye nakledilmesi ricası ile Petah Tikva yerel mahkemesine bir başvuruda bulundu. Sarsak, uzun soluklu açlık grevine yatan tutsakların tedavisi için yeterli imkânlara sahip olmayan Ramle hapishanesinin kliniğinde yatıyor.
Sarsak greve son verse bile hastanede kalması ve ek bir tıbbî çalışmaya muhtaç.
Mahmud Sarsak, Filistin millî futbol takımının profesyonel bir oyuncusu ve Temmuz 2009’dan beri herhangi bir suçlama ya da yargılamaya maruz kalmaksızın hapiste tutuluyor.
Ma’an
Devamını oku ...

Yunanistan’da Küçük Burjuva Solun Krizi

Yunanistan’ı mahveden toplumsal tasarrufla ilgili başarısız politikalara yönelik olarak yükselen işçi sınıfı muhalefeti, Avrupa’daki küçük burjuva “anti-kapitalist sol”un iflasını ifşa ediyor. Kıtadaki borç krizi karşısında korkuya kapılan bu sol, “anti-kapitalist” laf ebeliği ile kapitalizm yanlısı politikayı nasıl uzlaştıracağı üzerinden giderek daha fazla ayrışıyor.
Bu ayrışmalar ilkin Fransa’daki Yeni Anti-kapitalist Parti ile Portekiz’deki Sol Blok gibi unsurları içeren Pablo Moreno’cu Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterliği içinde açığa çıktı. 1 Haziran’da sekreterliğe bağlı olup İrlanda’da Sosyalist Demokrasi ismi altında örgütlenen bir grup, Yunan seksiyonu OKDE’nin (Yunanistan Komünist Enternasyonalistler Örgütü) bir mektubunu yayınladı. Mektupta OKDE, sekreterliğin yürütme bürosunun Yunan partisi SYRIZA’ya (Radikal Sol Koalisyon) dönük desteğini eleştiriyordu.
17 Haziran seçimleri öncesinde SYRIZA yüzde 25-30’luk bir oy aldı ki bu oran onu muhtemelen iktidara taşıyacak. Profesyonellerden, devlet ve sendika çalışanlarından kurulu olan hareket, AB ile önceki Yunan hükümetleri arasında görüşülmüş kurtarma paketlerine karşı öfke duyan ve mevcut şartların yeniden görüşülmesini isteyen Yunan burjuvazisinin kimi unsurları adına konuşuyor. Tedbirlere dönük eleştirileri, AB’nin tasarruf politikalarına karşı muhalif bir ses çıkartmak isteyen geniş bir seçmen kitlesine cazip gelmiş gibi görünüyor.
DEBS yürütme bürosu SYRIZA’ya destek sunan bildirisinde bu partinin beş maddelik planı ile “Yunanistan’daki politik durum içinde merkezî bir konum” işgal ettiğini söylüyor. Sonra SYRIZA’nın beş maddelik planını aktarıyor: tasarruf tedbirlerinin “kaldırılması”, devlet fonu almış bankaların millîleştirilmesi, ülke borçlarını inceleme bir yandan da Yunanistan’ın borç ödemelerini durdurma, bakanların dokunulmazlık haklarını lağvetme ve ülkedeki seçim yasasını değiştirme. Son olarak yürütme bürosu, “Sol’un ideallerini savunan herkes”i SYRIZA’yı desteklemeye çağırıyor.
Esas olarak DEBS, bir yandan mali sermayenin ve Yunan burjuvazisinin basit çıkarları karşısında hiçbir şey yapmayacağı hususunda uluslararası yatırımcılara yeniden güvence verirken, bir yandan da tasarruf politikalarına sınırlı ölçüde muhalefet edeceği sinyali veren SYRIZA’nın gülünç politikasının arkasında duruyor.
Verdiği mülâkatlarda SYRIZA lideri Alexis Tsipras, kendisinin Yunanistan’ı avro bölgesinde tutmaya çalışacağını ve bankaların borçlarını ödeyeceğini söyledi. Bu hamle başarısız olur diye Tsipras, Yunanistan avro bölgesinden çıkartılırsa para kaçışlarını ya da halktan gelen protestoları durdurarak Yunan devletinin verili nizamını garanti altına almak için Yunan ordusu ve finans görevlileri ile kayıt dışı görüşmeler gerçekleştiriyor.
SYRIZA’nın programı işçiler için tam bir çıkmaz sokak. Programın amacı, Yunan ve uluslararası işçi sınıfını kapitalizme karşı devrimci bir mücadele için seferber etmek değil. Program esas olarak yarım ağızla dile getirdiği vaatlerini gerçekleştirmek için elinde herhangi bir kaynak bulunmayan Yunan kapitalist hükümeti için hazırlanmış. Bu hükümet, Yunanistan’a kredi veren AB kurumlarının mali açıdan merhametine kalmış görünüyor. Vaatleri ise Avrupa toplumunu parçalayan nesnel sınıfsal çelişkiler tarafından geçersizleşiyor.
Bankalar fakir Yunan halkından yüz milyarlarca avro talep ediyor, Yunan burjuvazisi de denizaşırı hesaplarına zulaladıkları paraları korumak istiyor. Öte yandan AB’nin önerdiği kesintileri yapmamak Yunan işçilerin ücretlerinin yüzde 40 artışı, sağlık ve eğitim harcamalarının muazzam ölçüde yükselmesini ifade ediyor. Ülkede hem mali sermayenin hem de işçi sınıfının taleplerini karşılayacak yeterlikte bir para bulunmuyor. Sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişki hızla uç veriyor.
Mali durumun çökmesini bekleyen SYRIZA bir yandan en kötüye hazırlanırken, bir yandan da halka sahte umutlar veriyor ve AB’nin yaptığı kesintilerin ülkede çökerttiği ekonomiyi kötü gidişten mucizevî bir şekilde kurtaracağını ve herkesi uzlaştıracağını iddia ediyor.
SYRIZA’yı desteklemek suretiyle DEBS, o sahte “anti-kapitalist” etiketine rağmen, kendisinin bir burjuva örgütü olduğunu ve kapitalizme, hatta tasarruf politikalarına bile karşı çıkmadığını ifşa ediyor. OKDE (Yunan Seksiyonu) bu şekilde ifşa olunmaktan korkuyor ve DEBS’in SYRIZA’ya dönük desteğinin sahip olduğu düzmece “anti-kapitalist” politikasının güvenirliğini mahvetmesine mani olmak için DEBS’in ayak izlerini daha iyi nasıl örtbas edebileceğini tartışıyor.
DEBS’in SYRIZA’ya dönük destek sunmasından önce kendilerine danışılmamasına kızan OKDE şu uyarıyı yapıyor: “SYRIZA’nın politik hedeflerinin kesin olarak kapitalizm ve burjuva demokrasisi çerçevesi içinde olduğu açıktır.”
OKDE, DEBS’in kendisine ait internet sitesi, International Viewpoint’te aktarılan maddelerin sonunda kendisini “ilkelerini ve programını benimseyip uygulayan militanlardan ve seksiyonlardan oluşan (ve) sosyalist devrim için mücadele eden uluslararası bir örgüt” olarak tanımladığını söylüyor. Ancak dürüst olmak gerekirse şu soruyu yöneltmenin vaktidir artık: hangi ilkeden ve hangi programdan söz ediliyor?
Elbette DEBS için politik dürüstlük sahibi olmak kesinlikle önemli bir değişiklik olacağından, OKDE de böylesi bir dürüstlük sergileyemiyor ya da yaşadığı iflasın ve kafa karışıklığının tutarlı herhangi bir izahatını veremiyor. OKDE’nin kaleme aldığı mektup kahredici bir içerikle somutlanıyor, dolayısıyla “sosyalist devrim için mücadele eden örgüt” tespiti de boşa düşmüş oluyor.
DEBS’in Yunanistan’daki ulusal seksiyonu olan OKDE, DEBS yürütme bürosunun Yunanistan politikasını kendisine danışmadan kararlaştırmasına kızıyor. DEBS’in eylemi, “ulusal taktiklerle ilgili olarak seksiyonları kamuoyu önünde eleştirme”nin onun uluslararası organlarının oynayacağı bir rol olamayacağına ilişkin genel bakışı ile çelişiyor.
OKDE bu noktada açığa çıkan aslî meseleye eğilmiyor: DEBS, uluslararası işçi sınıfının çıkarları temelinde bir dünya politikası uygulayan bir ulusal seksiyonlar örgütü değil, ulusal taktikler uygulayan ve tekil olarak işleyen bir burjuva partiler toplamıdır. Son on yıl içinde DEBS’in gerici eylemlerine ait ayrıntılı bir liste sunmak mümkün bu noktada. OKDE ise bu listeyi diğer ulusal seksiyonların iç işlerine karışmama yaklaşımı üzerinden SYRIZA ile kurulan ittifak noktasında yaşanan hızlı kaymaya karşı çıkmak için kullanıyor.
OKDE kendisi söylüyor: “Bu yaklaşım üzerinden yoldaşlarımız, Meksika’da Demokratik Devrim Partisi adayı olan Cuauhtémoc Cárdenas’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını destekledi; Brezilya’da (DEBS yanlısı) Sosyalist Demokrasi, Lula’nın cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası birkaç ay içinde onun neoliberal hükümetini politik açıdan desteklemeyi tercih etti; İtalya’da Senato’daki bir yoldaş Afganistan’a yönelik savaşa destek verilmesi yönünde oy kullanırken, bunu Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nin disiplinine uyma gerekliliği üzerinden meşrulaştırdı; Danimarka’da (DEBS’in Danimarka seksiyonu) Sosyalist İşçi Partisi Kızıl-Yeşil ittifakını destekledi ve sol reformist burjuva hükümetinin bütçesine ‘evet’ oyu verdi; Portekiz’de meclisteki Sol Blok üyesi yoldaşlar, AB’nin Yunanistan için hazırladığı oldukça acımasız olan kurtarma paketi lehine oy verdi.”
OKDE bu listeyi kendi “yoldaşlar”ına sitem etmek için kullanırken, esasında mevcut liste DEBS’in “anti-kapitalist” iddialarının sahte niteliğine dönük bir suçlamaya dönüşüyor. Her şeyden önce DEBS, AB’nin Yunanistan’a yönelik hazırladığı kurtarma paketinin dayattığı tasarruf politikalarına tutarlı bir biçimde karşı çıkmıyor; Portekiz seksiyonu mecliste bu paket lehine oy kullanıyor. Hem sosyal politika hem de dış politika alanında üye partiler Afganistan savaşının desteklenmesi yönünde oy veriyorlar ve Libya ile Suriye’deki emperyalistlerce arkalanan gerilla güçlerini destekliyorlar. Özetle DEBS seksiyonları toplumsal gericiliğin birer partisi olarak iş görüyorlar.
DEBS seksiyonları kapitalizme karşı devrimci sosyalist muhalefet bakış açısı üzerinden burjuva meclislerine ve hükümetlerine katılmıyorlar, ayrıca kapitalist sınıfın gerici politikalarını ifşa edip işçi sınıfını politik açıdan devrimci mücadeleye hazırlamaya çalışmıyorlar. Devletin yüksek kademesine yerleşir yerleşmez bir ânda mali sermayenin temel ihtiyaçları uyarınca oy kullanmaya başlıyorlar.
Bu, DEBS’in bilinçsizce yaptığı hataların değil, temsil ettiği iddiasında bulunduğu ilkelere dönük bilinçli kayıtsızlığı ve düşmanlığının bir sonucu. Esasında DEBS bile kendisinin bu ilkelere geçmişte ihanet ettiğini açıktan söylüyor. Ama görünüyor ki bugün de onlara gene ihanet etmeye hazırlanıyor.
Kısa süre önce DEBS seksiyonlarınca yayımlanan “Solun Yeni Partileri” isimli kendi tarihleri ile ilgili kitapta Avrupa deneyimlerini aktaran Danimarkalı Moreno’cu Bertil Videt şunları yazıyor: “Elbette politik partiler hedeflerini değiştirirler, dolayısıyla bu hedefleri kavramak ve kategorize etmek gayet güçleşir. Kategorizasyon yönünde ortaya konulan her gayret hızla eskir, bir anti-kapitalist partinin iktidarın cazibesine kapılmaması ve ana ilkelerini terk etmemesinin herhangi bir garantisi de yoktur. İtalya’nın Afganistan’a yönelik askerî müdahaleye katılmasını ve ülkedeki ABD üslerini destekleyen Komünist Yeniden Kuruluş Partisi bunun açık bir örneğidir.” (s. 21)
Esasında DEBS’in kendisini kategorize etmek istememesinin ve politik partileri anlaşılması güç bir “kayan hedefler” lafı üzerinden ele almasının temel nedeni, onun politik partilerin temsil ettikleri çıkarların sınıfsal analizine düşman olmasıdır. Her şeyin ötesinde o kendisi ile ilgili olarak böylesi bir analizin açığa çıkartacağı gerçeklerden korkmaktadır.
SYRIZA ile aynı toplumsal katmanlardan ve Avrupa’nın ana burjuva partilerine ait personelin içinden devşirilen, onlarca yıldır tasarruf tedbirlerine yönelik proleter muhalefeti sendika bürokrasisinin hâkimiyeti altındaki yaptırım gücü olmayan protestolara bağlamak suretiyle kendisini güçlendirme imkânı bulan DEBS işçi sınıfı partilerinin teşkil ettiği bir örgütlenme değildir. DEBS üyesi partiler esasta işçi sınıfına nesnel olarak düşman politikalar güden ve burjuva idaresine organik açıdan bağlı zengin orta sınıfların belirli katmanlarından devşirilmiş yapılardır.
Bu, en iyi, gelecekte yapılacak eylemlerle ilgili perspektifler ve endişelerini özetlediği OKDE imzalı mektupta yankısını bulmaktadır.
OKDE şu cümlelerle “kutuplaşma”ya dönük korkusunu ifade eder: “SYRIZA’nın yükselişi, hem ulusal hem de uluslararası sistemin ‘normal’ yöntemlere (burada troykaya, yani özellikle Alman hükümetine ama ayrıca Almanya’daki ‘kamuoyu’na işaret ediliyor.) yakın bir dizi yöntemle verili durumdan kurtulma noktasında son şanstır. Ama muhtelif nedenlerden ötürü bu çıkışın ya da kaçışın işe yarayıp yaramayacağı kesin değildir. Bundan sonra ne olacak? SYRIZA başarısız olursa (ya da daha açık bir ifadeyle, SYRIZA başarısızlık süreci içine girdiği süre dâhilinde) ne olacak?”
OKDE’nin öne çıkarttığı olasılık, “normal”, yani işçi sınıfı karşıtı politikalarla yönetmeye çalışan SYRIZA hükümeti dışında bir işçi sınıfı muhalefetinin gelişmesi ile ilgilidir. OKDE, esasta kendisi DEBS politikaları üzerinden politik açıdan SYRIZA’ya bağlandığından, işçi sınıfı DEBS ve OKDE’nin solunda konumlandığı takdirde yaşanacaklardan korkmaktadır. O “vakit işçi sınıfı mücadelelerini kim kontrol edecek konumda olacak?” sorusu gündeme gelecektir.
OKDE kendisinin SYRIZA ile uzlaşmaz bir karşıtlık içerisine girmeyeceğini, aksine onu politik açıdan destekleyeceğini söylemektedir. Örgütün amacı basit anlamda SYRIZA’nın sol bir kılıfı olarak hareket etmektir. O tıpkı 2009’da AB emriyle yapılan kesintileri uygulamaya koyduğunda sosyal demokrat parti PASOK için SYRIZA’nın oynadığı role benzer bir rol üstlenecektir.
OKDE, “gelecekte her şey anti-kapitalist devrimci güçlerin […] SYRIZA’ya (ikincil olarak da Stalinist olan Yunan Komünist Partisi’ne) dönük taktik yaklaşımlarına dayanacaktır.” demektedir ve açık bir dille şunu eklemektedir: “Öte yandan ‘SYRIZA demek reformizm demektir, öyleyse kurtulalım ondan’ yaklaşımı yetersizdir. […] SYRIZA’nın ölümü ile ilgili öngörülerde bulunmak kesinlikle iyi bir tavır değildir.”
İşçi sınıfına derinlemesine düşman olan kariyeristler ve orta sınıf memurlarının politik açıdan ikiyüzlü katmanının kendi argümanlarını kanıtlamakla ilgili gülünç tarzı işte budur. SYRIZA’nın politikaları da OKDE’nin ortaya koyduğu biçimiyle, DEBS’in politikaları da reform politikaları değil, emperyalist gericiliğin politikalarıdır. İşçi sınıfının ve onun politik öncüsünün görevi, onlarla doğru bir taktisel ittifak kurmak değil, sahip oldukları politik yetkeyi parçalayıp onların sınıf düşmanının ajanları oldukları gerçeğini açığa çıkarmaktır.
Alex Lantier
Devamını oku ...

İspanya’da Bankaları Kurtarma Paketi

Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin Pazartesi günü kullandığı ifadeler, İspanya Başbakanı Mariano Rajoy’nun İspanyol bankalarının kurtarılmasına ilişkin geçen haftasonu yapılan anlaşmayla herhangi bir bağının olmadığı sözü ile çelişiyor.
İspanyol bankalarının kurtarılması, Avrupa bankacılık sisteminin muhtemel çöküşüne mani olmak amacıyla geçen hafta sonunda avro bölgesi maliye bakanları arasında gerçekleşen acil tele-konferansta kararlaştırıldı. Anlaşma, ABD ve Avrupa hükümetlerinin, IMF’in ve uluslararası bankaların İspanya’ya yaptıkları baskının sonucunda imzalandı.
Anlaşmayı ilân eden Rajoy, yapılan eylemin geniş ölçekli bir kurtarma paketini temsil ettiğine ilişkin bir izlenim vermekten çekindi. İfadesine göre anlaşma İspanya için bir “zafer”di ve Avrupa projesine yeni bir güvenirlik” kattı.
Bunun “küçük çaplı bir kurtarma paketi” olduğunu söyleyen ilk medya değerlendirmelerine göre, İspanya bankalarına verilen para, katı tasarruf tedbirlerini ve Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’e yapılan 400 milyar avroluk yardımın bir parçası olarak IMF ile Avrupa Birliği tarafından yapılacak bir bütçe denetimini içermiyordu.
Avro bölgesi maliye bakanlarının ifadesine göre, İspanya, maliye ve işgücü piyasasına ilişkin önemli reformlara dönük “ev ödevini yapmış”, dolayısıyla Avrupa’daki borsalar Pazartesi günkü açılışlarında bu gelişmeyi olumlu olarak karşılamış durumda. Ancak gene de söz konusu öfori oldukça kısa sürdü.
Borsalar gün içinde kazançlarının önemli bir bölümünü kaybettiler. Avrupa basınındaki genel kanaat, tedbirin ekonomik uçurumun kıyısında duran Avrupalı liderlere sınırlı miktarda zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramadığı yönünde.
Rajoy hükümetinin AB kredi kaynakları ile ülkenin gizli bağlar kurmadığına ilişkin iddiası, işsizlik oranlarını rekor seviyelere yükselten tasarruf tedbirlerine karşı sokaklarda bir dizi kitlesel gösteri düzenleyen İspanyol halkının gözünü boyamaktan başka bir işe yaramadı.
Rajoy’nun iddiaları, ilkin Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin sözleri üzerinden geçersizleşti. Bakan Pazartesi günü bir Alman radyosuna İspanya’nın yaptığı anlaşmanın troyka (Avrupa Merkez Bankası, Avrupa Komisyonu ve Uluslararası Para Fonu) tarafından Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’e dayatılan denetime tabi olabileceğini söyledi.
Rajoy’nun keyfini kaçıran bir açıklama da İspanyol El Mundo’dan geldi. Gazete Pazartesi günkü baskısında yıllık 1.8 milyar avroyu bulan borç ve faiz ödemelerinin hükümeti kemerleri iyice sıkmaya mecbur edeceğini yazdı. “Kesin olan tek bir şey var: kimse karşılıksız 100 milyar avro borç vermez.”
İspanya’daki kurtarma paketine ilişkin koşulların tam ayrıntıları henüz ilân edilmedi ancak eldeki mevcut bilgiler tasarruf politikalarını yumuşatması konusunda Avrupa Birliği’ne baskı uygulayabileceğini uman Yunan SYRIZA lideri Alexis Tsipras gibilerin iddialarını hâlihazırda çürütmüş durumda.
Anlaşma, uluslararası merkez bankalarının Avrupa bankalarının baskısını azaltmak için her türden eylemi reddettiği geçen hafta yapılan toplantı ve açıklamalar dizisi ardından gerçekleşti. Birbiri ardı sıra Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Bankası ve ABD Merkez Bankası politikada en ufak bir değişikliğe izin vermeyeceğini söyledi.
Geçen Cuma günü düzenlenen bir basın konferansında ABD Başkanı Barack Obama, Avrupa liderlerinden “kendi mali sistemlerini istikrara kavuşturmalarını ve zayıf bankalara en kısa sürede sermaye aktarmalarını” istedi.
Bunu Obama’nın Cameron’ı Alman hükümetine Avrupa bankalarını kurtarması için ek fonlar tahsis etmesi yönünde baskı uygulamasını istediği Obama-Cameron telefon konuşması takip etti. Cameron Obama’nın mesajını iletmek üzere Perşembe günü Berlin’e gitti.
Alman Şansölye Angela Merkel Cameron’ı tersledi ve ona “krizi çözmek için elinde sihirli değnek olmadığını" söyleyerek Almanya’nın çıkarlarını korumak adına Avrupa Birliği’ni dağıtmayı düşündüklerini örtük olarak ifade etti.
Obama’nın Cuma günkü ifadeleri, Merkel’in acilen atılması gereken adımla ilgili itirazına dönük kendi cevabını içeriyordu. Alman hükümeti İspanya hükümetine AB parasını bankalarında kabul etmesi yönünde birkaç kez çağrıda bulundu ama bunun koşulu da ağır tasarruf tedbirleri ve ulusal bütçe yetkilerinin Brüksel’e aktarılması gibi önceki kurtarma paketleri ile bağlantılı koşulları kabul etmekti.
Bankalara para aktarılmasına dönük baskı politikası IMF, derecelendirme kuruluşları ve uluslararası bankalar tarafından desteklendi.
Cuma günü IMF başkanı Christine Lagarde Avrupa’daki krizin çözülmesi için adım atılmasını istedi ama bir yandan da IMF’nin kurtarma paketine mali açıdan katkı sunmayacağını açık biçimde ifade etti. Aynı gün Lagarde, IMF’nin İspanyol bankalarının borç durumunu ayrıntılı olarak gösteren bir rapor yayınlayacağını da söyledi. Bu rapor finans piyasaları Pazartesi günü açılmazdan önce bir anlaşmaya varılması noktasında avro bölgesi bakanlarına baskı uygulanmasından üç gün sonra yayınlandı.
Haftasonu varılan anlaşmanın en önemli politik faktörü, önümüzdeki Pazar günü Fransa ve Yunanistan’daki seçimler. Avrupa burjuvazisi, her iki seçimde, özellikle Yunanistan’da halkın kitlesel olarak tasarruf karşıtı bir tavır sergilemesi ve bu gelişmenin Avrupa bankalarındaki “yavaş akış”ın bir hezimete dönüşmesi ihtimalinden endişe duyuyor.
Bir dizi Avrupa ülkesine ait son rakamlar kıta genelinde resesyona dönük eğilimin giderek yoğunlaştığını ortaya koyuyor.
Pazartesi günü Insee istatistik kurumu’nun ortaya koyduğu üzere, Fransa’da üretim Mart ayına oranla yüzde 0,7 azalmış durumda. En çarpıcı sonuçlara özellikle otomobil ve metal sektöründe rastlanıyor.
Ayrıca gene Pazartesi günü Roma merkezli istatistik enstitüsü Istat da İtalyan ekonomisinin yılın ilk çeyreği itibarıyla yüzde 0,8 küçüldüğünü açıkladı.
Geçen Cuma günü açıklanan veriler de Yunanistan ekonomisinin 2012’nin ilk üç ayı itibarıyla küçüldüğünü ve bu küçülmenin yüzde 5’i bulacağını ortaya koyuyor. Yunanistan, AB ve IMF’nin verdiği 130 milyar avroluk kurtarma paketinin karşılığı olarak talep edilen tasarruf tedbirlerinin sonucunda yaşadığı beş yıllık resesyon sürecinin içinde bulunuyor hâlâ.
Yunanistan’daki işsizlik oranı Mart ayı itibarıyla yüzde 21,9’a ulaştı ve ülke, 24,4’lük bir oranla birinci sırada olan İspanya’nın ardından ikinci sırada yer aldı.
Avrupa’da büyüme oranının önemli ölçüde yüksek olduğu tek ülke Almanya ama Federal İstatistik Kurumu’nun Cuma günü yayınladığı rakamlara göre Almanya’nın ihracat hacmi de Avrupa pazarları kuruduğu ölçüde azalıyor. Almanya’nın avro bölgesi ülkelerine yaptığı ihracatın oranı Nisan’da yüzde 3,6 azalırken Çin ve Hindistan’dan gelen talep de belli ölçüde düştü. Alman otomobil endüstrisi de Mayıs ayında 2011’in aynı ayına kıyasla ihracat hacmi konusunda yüzde 13’lük bir düşüşe tanıklık etti.
Stefan Steinberg
Devamını oku ...