Rasim Özdenören ve Uludere

Rasim Özdenören TC Gaddarlığını Görmezden Geldi 
Saygıdeğer Rasim abi,
Yıllardır yazıyorsunuz. Devletçi yaklaşıma karşısınız. Maraş'a "kahraman" demeyecek kadar dürüstsünüz. "Türkoğlu"na halen "eloğlu" adıyla, orijinal adıyla yaklaşıyorsunuz, eyvallah...
26 Şubat 2012'de bir yazı yazmışsınız (bkz: Yeni Şafak). Farklı ülkelerdeki şiddet olaylarına ve katliamlara değinmişsiniz. Hepsini söze konu etmişsiniz, eyvallah.
Kabul ediyorum; öncelikle birer dünya vatandaşıyız üstadım. Fakat neden onca zulümden söz ederken Türkiye Cumhuriyeti devletinin Uludere'de katlettiği Kürtleri, o menfur katliamdan iki ay sonra yazdığınız yazıya konu etmiyorsunuz?
Bu devletin yetkilileri, 34 tane gencecik insanı 20 yaşına gelmeden öldürdüler. Bu doğru değil mi? sizin yazdığınız İslamî-Kemalist gazete, Tayyip Bey'in yaklaşımı doğrultusunda daha bugünkü (22 Mayıs 2012) manşetinde “bu olayı örtbas edin” (Yeni Şafak) diye yazmadı mı?
Yeni Vakit gazetesinin eskimez insancıkları "Uludere'ye akıtılan gözyaşı, PKK'ya can suyu oluyor" diye yazmadılar mı?
34 tane can gitmiş ve daha bugün Ülke TV'de müslüman bir yazar (kendisi de Kürt) Nevzat Çiçek, “Uludere, hükümeti yıpratma taktiğidir." diye konuşuyor.
Bu adamı Türk milliyetçiliği bu hâle getiremezdi ama Türk İslamcılığı bu hâle getirdi.
Ve siz maşallah dünyada nerede bir zulüm varsa ne güzel yazmışsınız. “Zülf-i yâre neden dokunmadınız?” diye sorulursa, yarın ne cevap vereceksiniz?
Maraş katliamı hakkında şimdiye kadar hiçbir şey yazmadınız; ne siz, ne Pakdil Usta, ne merhum Zarifoğlu, ne kendisi de Kürt olan merhum Erdem Bayazıt ve diğer müslüman aydınlar...
Tarih size bunun hesabını sormayacak mı acaba? Sözgelimi 6-7 Eylül 1955'te bu ülkede gayrimüslimler boğazlanırken aşk şiirleri yazan, bu zulmü asla kalemine yaklaştırmayan Sezai Karakoç'tan tarih hesap sormayacak mı sanıyoruz?
Neden müslüman aydınlar olarak, İttihatçıların bu kadar etkisindesiniz?
Unutulmaz bir aydın olan Sartre, evinde Cezayirli direnişçileri saklıyordu. Siz bir aydın adayı olarak, gerçek bir aydın olan Fanon'u anlamak yolunda hiçbir çaba sarf ettiniz mi?
Böyle giderse yok olup gidecek tüm yazdıklarınız Rasim baba, çünkü siz farazi ve mücerret meselelere el attınız ama el kadar somut olan yakıcı ülke gerçekliğine dair açık bir şey söyleyemediniz. Yaşanan haksızlıklara duyarsız kalan hangi aydın kalabilmiş ki geleceğe? Birçok haksızlık yanında Türkiye'nin en köklü meselesi, Kürtlerin haklarını yüz yıldır gasp etmesi ve bunun sonucunda çıkan bir dizi meseledir. Allah, Kürtçeyi şu Türk devleti yasaklasın diye mi yarattı?
Evet, Uludere'de 34 masum insanı ay yıldızlı Türk uçakları vahşice katletti ve siz bundan iki ay sonra yazdığınız yazıda dünyanın çeşitli ülkelerindeki haksızlıkları anarken bunu bir cümleyle de olsa söze konu etmediniz. Gazeteniz de tıpkı efendisi gibi davranarak, bu katliamı diline dolayan bizlere aba altından sopa gösterdi.
Uludere'den sonra Türk devlet dininin en kesin mürtedi olduk, dayanışmak için kendini devlet İslam’ından arındırmış müslümanlar arandık ama neredeyse hiç bulamadık.
Siz de bu yazınızla ve sonraki suskunluğunuzla şu devlet İslam’ının müntesiplerine katıldınız. Bütün dünyadaki zulümleri gördünüz ama bir müslüman gibi davranıp şu yeşil kemalizme, şu büyüyerek üstümüze gelen deve karşı hiçbir şey yapmadınız.
Yıllar önce 33 Kürt'ü öldüren general Mustafa Muğlalı yargılanmıştı. 34 Kürt'ü öldüren kişinin katili bile ortada yok! Olay nasıl olmuş? Biliyorlar ama söylemiyorlar, söyletmiyorlar. Kimler söyletmiyor, kimler konuşturmuyor? İslamcılar, müslümanlar, muhafazakâr dindar Türkler, başbakan, içişleri bakanı, Yeni Akit, Yeni Şafak, Yeni Zaman, ince bıyık, umre düşkünü, Kapris Gold, Asya Finans, STV???
 Recep Tayyip Erdoğan, yıllarca sonra bile olsa, şimdi Kenan Evren'in yargılandığı gibi yargılanmayacak mı dersiniz? Peki, ya mahkeme-i kübrada?
Ya siz sayın Özdenören, bu ülkedeki devlet zulmüne karşı şimdiye kadar ne yaptınız ki şimdi dünyadaki zulümleri dilinize doluyorsunuz? Vicdanınız rahat mı efendim? Hani ilk önce yakın çevremizden başlayarak zulme karşı çıkıyorduk, hani zekâtı ilk önce yakınlarımıza veriyorduk, hani nefsimizi ve ehil olduklarımızı yakıtı taşlar olan ateşten koruyorduk? Nerede kaldı kâğıtlar üzerinde yazılan müslümanlığı uygulama cesareti? Söyleyin; sizce bir müslüman, tıpkı başbakanın, Yeni Akit'in ve Yeni Şafak'ın dediği gibi Uludere katliamından dolayı susmalı mı? Bilelim, biz de susalım.
Laik devletin müslüman zihnine çizdiği sınırların dışına çıkamıyor musunuz? Aydın olmak bedelsiz, kolay bir şey mi acaba? Diyelim ki bir otobüs şoförü, Yeni Şafak ve Rasim Özdenören okuyarak Türkiye'de âdil bir adam olmaya yönelebilir mi dersiniz?
Yoksa neye yarayacak tüm yazdıklarınız? Korkarım ki bütün muhafazakâr aydınlar gibi unutulacaksınız...
Devamını oku ...

Türkiye Solu’nun İslamiyet’e Bakışı


Ezber bozan bir ilk olarak “Anti-kapitalist Müslüman”ların 1 Mayıs’ta Taksim’e gitmesiyle sosyalist sol içinde bir tartışma başladı. Sosyalist Sol’un 80 yıllık tarihi açısından “kafalardaki resme uymayan” bu gelişmenin tartışılması doğaldır; ancak sadece tartışmalarda söylenenler değil, bizzat bu tartışmanın kendisi, sol açısından çok büyük bir gecikmenin, bir tarihsel geriliğin göstergesi olarak algılanmak durumundadır. Yazımızın ilk bölümünde mevcut tavırları değerlendirirken, bu tespiti de açmaya çalışacağız.
İlk tepki (doğal olarak!) Cumhuriyet gazetesinden geldi. Tüm Kemalist yazıların geleneksel girizgâhı olan “Yeşil Kuşak” ve “BOP” açıklamalarından sonra bu akımın da sonuç olarak bir ABD prodüksiyonu olan İslamî Hareket’in, solun tabanından adam çalmak için yaptığı bir tezgâh, bir takiyye olduğu vurgulandı ve gene geleneksel hale gelen bir “öcü” hikâyesiyle sonlandırılarak “TUDE’yi unutmayın” uyarısı yapıldı. Daha sonra “TUDE uyarısının haklılığı” üzerine başka yazarlar başka vurgular yaptılar. Ayrıca, “Müslümanlık temelinde anti-kapitalist olunmayacağı, bunun için bilimsel bir dünya görüşünün şart olduğu, dolayısıyla kapitalizme karşı mücadelede Müslümanlarla (ya da kendini öyle tanımlayanlarla) ortak hiçbir şey yapılamayacağı vurgulandı.
Bilimsel olmayan sol olamaz mı?
Bu tür argümanların temelsizliği üzerine gerçekten çok fazla söylenecek şey yok. İslamcılara “bilimsel olmadıkları için anti-kapitalist olamazlar” diyenler, önce kendilerinin 80 yıldır Türkiye Solu’na enjekte etmeye çalıştıkları Kemalizmin ve resmî ideolojinin ne kadar “bilimsel” olduğunun hesabını vermeleri gerekir. “Türkler Orta Asya’dan dünyaya yayıldılar ve Eski Yunan’ı ve Roma’yı kurdular” şeklindeki pervasız yalanı 80 yıldır bu ülke çocuklarının kafasına sokmaya çalışan, Osmanlı kültür mirasını yok sayarak Etileri ve Sümerleri “Türk” ilân eden, bilimselliğin temeli olan özgür ve eleştirel düşünceyi 80 yıldır demir yumrukla ezen bir ideolojinin, İslamiyet’ten ya da herhangi bir dinden daha “bilimsel” olmadığı açıktır. İkincisi, sosyalist düşünce ve proje, Marx ve Engels’in Manifesto’da çok açık ifade ettikleri gibi, Marksistlerin tekelinde değildir ve olmamıştır. İnsanlık Eflatun’dan ve Spartaküs’ten bu yana sosyal adaleti, eşit ve özgür gelişmeyi sağlayan bir düzene hasret duymuş ve bunu çok değişik zemin ve çerçevelerde ifade etmiştir. Benim de savunucusu olduğum Marksizm, bu zeminlerden (en popüleri olsa da) yalnızca biridir ve onu diğerlerinden ayıran temel iddiası, enternasyonalist, bilimsel ve tutarlı olmasıdır. Bu da elbette ki sonuçta yalnızca bir iddiadır; garantisi elimize bir mühürle verilmiş değildir ve her dönemde, her koşulda biz Marksistlerin yeniden üretmek ve hayatın içinde yeniden doğrulamak zorunda olduğu bir söylemdir.
O zaman şu soruyu soralım: Dinsel değerlerden hareketle sosyalizme varılabilir mi? Evet, varılabilir ve şayet kör cahil değilsek, 20. yüzyıl tarihinin ve günümüzün bize bu yönde sayısız örnek sunduğunu bilmek, hatırlamak durumundayız. Latin Amerika’da 1960’larda Camillo Torres’le başlayan “gerilla rahipler” kuşağı, Papalığın tüm çabalarına rağmen durdurulamayan “Kurtuluş Teolojisi”, El Salvador’da hayatını yoksulların devrimci mücadelesine adayan ve ölüm mangalarınca katledilen Başpiskopos Romero, kökü 18. yüzyıldaki yoksul misyonerlere dayanan sağlam bir halkçı-Hıristiyan geleneğin günümüzdeki uzantıları olarak algılanmalıdır. Bugün sol Hıristiyan akım, Nikaragua’dan Şili’ye kadar tüm Latin Amerika’da, iktidarda ya da muhalefette,  solcu halk hareketinin vazgeçilmez, ayrılmaz parçası hâline gelmiş durumdadır. Benzer bir durumu, Hıristiyan dünyası 70’li yıllarda Avrupa’da, özellikle İtalya ve Fransa’da da yaşamış; o yıllarda yapılan istatistikler genç papazların ve dinî okul öğrencilerinin yüzde 20 ila 30’unun komünist partilere destek verdiğini ortaya koymuştu. Komünistlerin Alman işgali esnasında kiliseyle dostça ilişkiler kurduğu komşu Yunanistan’da (ve Kıbrıs’ta) ise bugün dahi sol hareket, dindar camiada azımsanamayacak bir taraftar kitlesine sahiptir. Kıbrıs’ta Komünist Parti (AKEL) üyesi papazların var olduğu haberleri Türkiye’ye geldiğinde ezberlerimiz bozulmaktadır.
Peki ya İslam? Türkiye’de “aydın” ve “ilerici” kesimimizde Hıristiyanlığın her açıdan İslam’dan daha ileri ve pozitif olduğuna dair dile getirilmeyen, ama varlığı net biçimde hissedilen bir gizli “konsensüs” vardır ve bunun ardında sayısız, ve bir o kadar da temelsiz argüman mevcuttur: “Onlar ne de olsa Reform’larını yaptılar”, “Bizde Protestanlık var mı ki?” “Hıristiyanlık kadına değer veriyor; bizde o yok” vs. Dolayısıyla “Hıristiyan toplumlardaki sosyalistlerin başardığı bu diyalogu biz niye Müslümanlarla başaramayalım?” sorusuna aranacak cevapları daha baştan bir kötümserlik denizinde boğmak için bilinçli ya da bilinçsiz bu argümanlar epey kullanıldılar. Bunların da boş laf ve palavra olduğunu anlamak için dünyaya göz gezdirmek yeter. 1960’larda sadece İslam dünyasının değil, tüm dünyanın en güçlü ve kalabalık komünist partilerinden biri Endonezya’daydı ve bu parti, birçok şey yanında, gücünü Müslümanlarla ve İslamiyet’le kurduğu başarılı ilişkilere borçluydu. 1910’larda kurulan ve İslamiyet’le sosyalizmin ideallerini birleştiren “Sarekat İslam (İslam Birliği) hareketi, 1920’den sonra komünistlerle güç birliği yapmış; bu işbirliği her iki hareketi de karşılıklı güçlendirmişti. 1968’deki askerî darbe ve arkasından gelen kan banyosu, bu hareketin mirasını da komünistlerle birlikte fiziken yok etmiştir. Malezya’da 1950’lerde KP’nin başlattığı gerilla hareketinde binlerce Müslüman emekçi, Budist kökenli kardeşleriyle Halk Ordusu saflarında omuz omuza savaşmıştır. Filistin, Lübnan ve Mısır Solu da, aynı başarılı ilişkinin Arap dünyasındaki örnekleridir. Ancak, bu örneklerin ötesinde, “bir insan, Müslümanlıktan hareketle nasıl sosyalizme varabilir?” sorusuna, en net ve dolaysız cevabı, sanırız usta romancı Vedat Türkali vermektedir. Kendi otobiyografisi niteliğinde olan “Komünist” adlı eserinde Türkali, sosyalizm fikrine nasıl ulaştığını anlatırken şunu açıkça belirtmektedir: “...kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm. Temelinde ilkel komünal paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan İslam kültürüydü bu.” (“Komünist”, s.14)
‘Ayın karanlık yüzü’
Türkiye Solu’nun İslamiyet karşısındaki tavrı nedir, ya da geçmişten beri genel olarak ne olmuştur? 1923’de Kemalizmin hayata geçirdiği “Batıcı” modernizasyon projesi, bilindiği gibi İslam’ı yeraltına itmiş, İslamî kültür ve değerler uzun bir süre toplumsal yaşamımızda “ayın karanlık yüzü “konumunda kalmıştır. O dönemde Kemalizmin baskıcı ve anti-komünist politikalarını şiddetle muhalefet eden sol (TKP), gösterdiği onurlu direnişe rağmen Kemalizmin modernizasyon projesini bir bütün olarak tartışmamış, sorgulamamış; dolayısıyla zımnen kabul etmiş; birçok konuda olduğu gibi İslamiyet’e karşı tavır da bu zımni kabulün izlerini bugüne kadar taşımaya devam etmiştir. Bu tavır, aşağıda zikredeceğimiz birkaç istisna dışında, genel olarak ilgisizlik, İslamî kültür konusunda bilgisizlik, hatta yer yer İslamî semboller karşısında (“bilinmeyen bir alfabe”yle yazılan pankartlar, sakallı yüzler, anlaşılmayan dualar, başörtüsü...) Kemalistlerle ortak bir tedirginliğin ve irkiltinin paylaşılmasına kadar uzanmaktadır.
2008 seçimlerinde, benim de oyumla desteklediğim bir bağımsız sosyalist adaya “Din konusunda tavrınız nedir?” diye sorulduğunda “Bu konuyu yakından takip ediyoruz. Özellikle Protestan ve Katolik vatandaşlarımıza yapılan baskıların takipçisiyiz” cevabını vermişti. Duyduğumda kulaklarıma inanamadığım bu cevap (şayet ahmaklık değilse), ya ucuz kurnazlık ya da en hafifinden ciddiyetsizlikti. Nüfusun yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülkede “din” deyince akla, sayıları birkaç yüzü geçmeyen Katolik ve Protestanların gelmesi cidden ağır bir patolojik vakadır. Bu tür bir cevap aslında biraz da kaçınılmazdır; zira sol hareketimizin İslamiyet’e ilişkin bir görüşü, tezi ya da araştırması yoktur. 1960’larda kitleselleşen ve kültürel seviyesi de gelişen sol hareketimizin İslamiyet’le ilgili bilgilendiği ilk kitapların, bir Fransız Marksisti olan Maxime Rodinson’un iki eseri (“Hz.Muhammed” ve “İslam ve Kapitalizm”) olduğu hâlâ hatırlardadır. 500 yıl boyunca dünyada İslam’ın merkezi olmuş, bugün de İslamiyet’in (beğenelim ya da beğenmeyelim) toplumsal ve siyasal yaşamda ciddi etkinlik sahibi olduğu bir ülkede, bu dinin Fransız aydınlar üzerinden öğrenilmesi şüphesiz bir utançtır; ama bunun bir “utanç” olduğunun dahi algılandığı ya da hissedildiği şüphelidir.
Kıvılcımlı’nın Kur’an çalışmaları
Bu resmin dışına çıkmayı başarmış bir sosyalisti burada saygıyla anmamız gerekir: Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Her alanda, hazır klişelerin ötesinde Türkiye’ye özgü görüşler ve tezler üretmeyi kendine vazife edinmiş bir Marksist olarak Kıvılcımlı, İslamiyet ve Kuran’la da ilgili ilginç çalışmalar yapmış; İslamiyet’teki “Allah’ın 99 ismi” konusunda önemli sosyolojik analizler geliştirmiştir. Kıvılcımlı’nın bu eseri bugün ele alınıp değerlendirilmiş olmaktan çok uzaktır; zira bu çalışmayı değerlendirecek kadar teolojik bilgi, sol hareketimizde hemen hemen yoktur. Peki, bu tarz bir çalışma niçin önemlidir?
Sorun, en azından üzerinde hareket ettiğimiz zemini tanımaktır. İslamî değerleri ve kültürü şu ya da bu ölçüde benimseyen, buna karşılık emperyalizmin ve kapitalizmin ezdiği milyonlarca emekçi, sosyalist hareketimizin yanına kazanması gereken bir hedef kitle olarak önümüzde durmaktadır ve “sosyalizmi benimsemeleri için önce ateist olmalarını sağlamak gerekir” gibi bir aptallığı politika olarak benimsemiyorsak, onları anlamak ve ortak bir dil geliştirmek gibi bir görevle karşı karşıyayız demektir. Bu da, bu topraklarda 1000 yıllık bir geçmişe sahip olan İslamî kültürü, tüm çeşitliliği ve varyantlarıyla tanımaktan geçer. Her dinde olduğu gibi İslamiyet’te de, egemen sınıfların işine gelen öğelerin yanı sıra ezilen sınıflara da hitap eden, onların özlem ve umutlarına denk düşen değerler ya da öğeler mevcuttur ve sol hareket, pekâlâ bu öğeleri keşfederek kendi söylemine yerleştirebilir veya bu söylemi bir bütün olarak benimsemiş dürüst Müslüman muhaliflerle diyalog kurarak ortak bir mücadelenin zeminini yaratabilir. Bu konuda geç bile kalındığı ortadadır.
Devamını oku ...

Suriye’de Sürüye Koşanlar

Batı basınında solcu ya da sağcı kalemler, Türkiye’nin Suriye meselesi ile ilgili cevvalliğinden bahsediyorlar. Türkiye içinde de Ak Parti kalemşorları, ülkenin nihayet bölge lideri olma fırsatı yakaladığını söylüyorlar. Bazıları, artık ülkenin batının finansal desteğine muhtaç olmadığına, Araplarla kurulması gereken ekonomik ve siyasal ilişkilere işaret ediyorlar.
Türkiye, emperyalizmin bölgesel ajanı olarak yeniden örgütleniyor. Yakın dönemde yaşanan İran ve Suriye sıcaklaşması bunun bir göstergesi oluyor. Zokayı yutmuş olan Suriyeliler, bugün “ihanet” ettiği için kızıyorlar Türkiye’ye ve Erdoğan’a. Oysa yakın dönemde kurulan ilişkinin balık avlama tekniği olma dışında bir anlamı yok. Dolayısıyla Suriyelilerin ihaneti kendi içlerinde aramaları gerekiyor.
Suriye’de Esad rejimi, oğul Esad’ın gelişi ile birlikte, neoliberal rüzgâra girmiş görünüyor. Benzer bir durum, direnç ve tepki eylemleri biçimiyle, İran’da da yaşandı. Liberal dünyaya barış eli uzatan Rafsancani gibi isimlerin yönelimi toplumsal zeminde daha fazlasının istenmesi ile sonuçlandı. Liberalizm toplumun pandora kutusunu açtı, ortalığı karıştırdı ve kendi “militan”larını yetiştirdi. Burada güdülen bir gaye de, hem Suriye hem de İran’da, toplumsal eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürüye karşı mücadele için ayağa kalkanların sesini soluğunu kesmek.
Son günlerde 1 Mayıs 1977 ile ilgili olarak sola yönelik gerçekleştirilen saldırıda da bu var. Liberalizm kendi düşmanını biliyor, tanıyor ve kendisine alan açıp gelişmesinin bu düşmanın işine gelmemesi için hamleler yapıyor. Daha doğrusu liberalizm, bu düşmanın düşmanı için “öncü-akıncı” bir çalışma içerisine giriyor ve engelleri ortadan kaldırıyor. Yumruğun sıkılma ihtimaline karşı, parmaklar aralanıyor, faşizm de o parmakları kırmak için devreye sokuluyor.
1 Mayıs 2012’nin kitleselliği karşısında korkuya kapılanlar “ayar” vermeye çalışıyorlar ve “şiddetten uzak durun” diyorlar. Şiddetin hiyerarşi, disiplin ve baskı getirdiği yönündeki telkinleri ile emekçi mazlum kitleleri iktidar mücadelesinden uzak tutmayı bu liberaller görev biliyorlar. “Hepinizi yatay, eşit bir zemine yerleştirdik, bulup bulabileceğiniz eşitlik de bu, daha fazla da eşitlik diye bağırmayın” diyorlar. Kendi varoluşları için emekçi mazlum halklara akıl ve vicdan aşılamaya çalışıyorlar. Bu akıl ve vicdan ise paranın-metanın yüzeysel bir pratiğinden başka bir şey değil oysa.
İran ve Suriye’de sömürüye ve zulme karşı mücadele veren, basit liberal taleplerin ötesinde iktidara karşı mevzi ören geriye dönüşsüz bir ayıraç bulunmuyor. At izi it izine karışıyor, dolayısıyla her iki ülkede emperyalistlerin güttüğü sürü daha cüsseli görünüyor. Bir şeyler yapma derdinde olanlar, bu kargaşa ortamında sürüye koşmanın gerekliliğine daha fazla inandırılıyorlar. Burhan Galyun gibi küçük burjuva şefler, kitlelerin öfkesini, onların düşmanları ile oturdukları pazarlık masalarında peşkeş çekiyorlar. Onların yıldızları parıldıyor bu devirde.
Suriye İhvan’ı lideri Riyad Şakfa, “Suriye’deki devrimin başarısı bütün bölgede ciddi değişikliklere yol açacaktır. Bu sayede İran, Irak, Suriye üzerindeki Hizbullah ittifakının beli kırılacak ve bölge böyle bir belâdan kurtulmuş olacaktır.” diyor. Anlaşıldığı kadarıyla, Sünni kesim, “şiddetsiz bir dünya” teranelerine saçlarını fazlasıyla kaptırmış görünüyor. Şii-Sünni rekabetini kızıştıran Amerika ve İsrail, Sünnileri şiddetsiz, liberal ve sığ bir mücadeleye ikna ediyor. Artık Sünni politik İslam hareketinin önemli bileşenlerinden Seyyid Kutub’un Lenin’in Ne Yapmalı’sını İslamî bir dile tercüme ettiğinden, değersizliğinden ve yanlışlığından dem vuran daha fazla yazı çıkıyor piyasaya. İhvan ve onun yerli dostları, elli yıllık tarihî mirasını çöpe atmakta bir beis görmüyor. Orada dağ gibi Seyyid Kutub duruyor, onlar da tezviratlarla bu dağın kenarından liberalizm eliyle açılmış patika üzerinden dolanıyorlar. Yoldaki işaretleri silip zalimlerin yoluna yoldaş oluyorlar.
Sol ve sağ liberaller nasıl ki Ak Parti sürüsüne koşmayı bir meziyet ve maharetmiş gibi allayıp pullayarak anlatıyorlarsa, Suriye’de de mevcut iktidarın karşısında olan halk kesimlerini oluşturulan sürüye katma gayreti daha fazla hâkim oluyor. Ak Parti’nin dış siyaset yöntemi bu sürünün çobanı olma arzusuna dayanıyor.
Müslüman emekçi halk tabanında önce İsrail husumeti kaşınıyor ama öte yandan da İsrail’in dinî, millî ve tarihî mevcudiyeti dolayısıyla giremediği kanallara giriliyor. Yani “Müslüman İsrail” olarak Türkiye, İsrail’in taşeronluğunu bir biçimde üstlenmiş oluyor.
Bahreyn halkının Suudilerin birleşme planına dönük itirazlarına Suriye, Mısır, Tunus ve Libya’da rastlanmıyor. Meselenin salt mezhebî bir direniş olarak gösterilmesi, esasta karşı konulması gereken düşmanı ve bu düşmana dönük direnci örtbas ediyor.
Şii-Sünni yarığını pekiştirip derinleştirme stratejisi, Amerikan planı olarak yürürlüğe sokuluyor ve Yusuf Karadavi gibi, “Global İmam”ların fetvaları ile kapitalizm ve emperyalizm zemzemle yıkanma imkânı buluyor. Eski ve bugün için yersiz tartışmalar, İslam toprağını erozyona uğratıyor ve artık bir tür “İslam” arsadan çıkıp borsaya giriyor.
Sola dönük “şiddet tapıncı” eleştirileri bugünlerde en fazla İslamî basında yer buluyor. Mazlumun-sömürülenin şiddet pratiği boşa düşürülmeye çalışılıyor. Ama burada esasta “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” yöntemi devreye sokuluyor ve şiddetsiz bir İslam için gerekli zihnî harita teşkil edilmeye çalışılıyor. Global imamların ve vaizlerin derdi, şiddeti İslam’ın içinden çekip almak oluyor. Yani Müslüman yazarlar, sola yönelik sözlerini kendi tabanlarına söylemiş oluyorlar. Bu noktada doğal olarak İhsan Eliaçık’ın kızı gözaltına alınıyor ve bu bilgi basına servis ediliyor. Böylelikle Amerikan İslam’ı bir taşla iki kuş vuruyor ve hem İslam’ı şiddetten arındırıyor hem de onu kendi istediği kıvama getiriyor.
Global imamlar ve vaizler, ekonomi, siyaset ve askerî alanda yürüyen emperyalist-siyonist stratejiye kitleleri kul etmek için meslekî ideolojilerini seferber ediyorlar. Din denilen bu meslekî ideoloji öze yabancılaşmanın, kabuğu pazarlamanın yöntemi olarak biçimleniyor.
Global vaiz Fettullah Gülen’in Amerika’da yayınlanan “60 Minutes” programına konu edilmesi ile öğünüyorlar. Ama şu söylenmiyor: o programın yapımcısı Amerikalı bir Yahudi.
“Yahudi’yi dost tutmayın” buyuran Kur’an duvardan indirilip ayaklar altına alınıyor ve Yahudi güdümlü paraların ve petro-dolarların kamaştırdığı gözlere sahte dualar üfleniyor.
Suriye’de halkın belli bir kesimi iktidarın neoliberal politikalarına karşı tepki koyarken, bu tepki emperyalist müdahale ile eziliyor. Libya’da da El-Kaide ile mücadele konusunda CIA ve Amerika ile işbirliğine giden Kaddafi bu ilişkinin ceremesini çekiyor. El-Kaide militanlarına hücreler açılıyor ve Trablus böyle düşüyor örneğin.
Adem Özköse şükür ki sağ salim ülkesine dönüyor. Güvenlik koridoru için gerekli etüt çalışmasını yaparken tutuklanıyor ve hiç sevmediği İran sayesinde hürriyetine kavuşuyor. Ak Parti ajanı olarak gittiği ülkede gazetecilikten ve gene çocuklardan bahsediyor ama asıl anlatması gerekenleri anlatmıyor. Şam’da patlayan bombaların Esad emriyle El-Kaide tarafından patlatıldığını söylüyor. Sola “şiddet kötüdür” dersi verenler Suriye’deki eylemleri savunuyorlar. Hiçbir perhiz lahana turşusuna hayır diyemiyor.
İslam’la salt günlük bolluk-bereket ve çıkar düzeyinde ilişki kuranlara tavsiyeler veriliyor ve bu kesimin emperyalist-siyonist sürüye katılmaları telkin ediliyor.
Esad ise Tunus, Libya ve Mısır tecrübelerine dayanarak, gerekli askerî önlemleri almış gibi görünüyor. İngiliz yetiştirmesi Esad, batının kendisini devirmek istemediğini biliyor. En fazla “ülke bölünür, ben de bir bölgeyi alıp oraya yerleşirim” diye düşünüyor. Aslında temelde it iti ısırmıyor!
Bir buçuk yıl öncesine kadar Ak Parti üzerinden kurulan sıcak ilişkilerde rant hesapları yapanlar, bugün Esad zulmüne karşı kalemlerinden kan damlatıyorlar. Öldürülen çocuklar da bombalanan camiler de zerre umurlarında değil aslında. “Artık bizim günümüz geldi” diye düşünüp gökten yağacaklarını zannettikleri berekete avuç açıyorlar sadece. Teslim oldukları ise Allah değil, emperyalist-siyonist güç odaklarıdır…
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Bahreyn’de Suudi Protestosu

Suudi Arabistan ile Bahreyn’in birleştirilmesi planını protesto etmek amacıyla on binlerce Bahreynli başkent Manama’da toplandı.
“Milletimize Evet” şiarı ile yürüyen Bahreynli göstericiler, Suudilerin Bahreyn’le birleşme yönünde ortaya attığı teklife karşı çıkmak ve ülkelerinin satılık olmadığını haykırmak için Cuma günü Manama’nın en büyük otoyolunu trafiğe kapatıp yürüdüler.
Kitle ayrıca ülkeyi yöneten Kral Hamid bin İsa Halife’ye karşı da sloganlar attı.
Sitra, Nuveydrat ve Bilad el-Kadim’de düzenlenen benzer gösterilere polis göz yaşartıcı bombalarla saldırdı.
Bahreyn muhalefeti, önerilen birleşme planının ülkenin bağımsızlığının satılması ve hükümet karşıtı gösterilerin bastırılması için Suudi güvenlik güçlerinin elinin güçlendirilmesi olarak değerlendirdiler.
Bu arada Bahreyn’in en önemli din âlimi Şeyh İsa Kasım da iki ülkenin birleştirilmesine ilişkin tüm önerilerin referanduma götürülmesi gerektiğini söyledi.
Halkın bu birliği onaylama ya da reddetme hakkı olduğunu söyleyen Kasım, “halkı kendisine dayatılmakta olan böylesi bir projeye dönük korkularını, itirazını ve meşru barışçıl direnişini ortaya koymaktan neden alıkoyuyorlar?” diye sordu.
Suudi Arabistan, öncelikle Bahreyn ile yakın bir ilişki kurarak Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi’ne mensup altı ülkeyi birleştirmek istiyor.
Altı Arap ülkesi arasında oluşturulması düşünülen böylesi bir birliğin gerçek mahiyeti pek açık değil, gelen haberlere göre, Suudilerin birlik önerisi ekonomik, politik ve askerî işbirliğini, bloğun mevcut sekretaryasının lağvedilmesini ve kurulacak yeni karar alma merkezinin de Riyad olmasını öngörüyor.
Tüm bu olup bitenler karşısında İran ise Halife rejiminin ülkedeki barışçıl eylemleri durduramaması nedeniyle, planın Bahreyn’deki gösterileri bastırmayı amaçladığını söylüyor.
Press TV
Devamını oku ...

İstanbul İslamcılığı Düşerken

Türkiye’de sosyo-politik olarak her zaman önemli bir imkâna ve toplum nezdinde vahyi referansları hasebiyle diğer siyasal ideolojilerin kolay kolay sahip olamayacağı bir meşruiyete sahip bulunan İslamcılık, son yıllarda hızlı bir erime süreci yaşıyorsa, bu sorun üzerinde ciddi ciddi tartışmak gerektiği kanaatindeyim.
İslamî uyanış sürecinden uyuşma sürecine doğru gerilemenin nedenleri nelerdir? İslamcılık neden siyasal bir direnişe dönüşememiş de kültürel cemaatleşmeye razı olmuştur? “İslamî kimlik”, “tevhidî duruş”, “Müslümanca tavır” gibi ifadeler neden giderek altı boşalan romantik ve karşılıksız ifadelere dönüşmektedir?
Sorular çoğalabilir ama sorun bellidir: Ana akım İslamcılık –ki tarihsel süreçte bu daha çok İstanbul merkezli gelişmiş, şehirli ve daha çok orta sınıf bir tabana yaslanan ve İstanbul İslamcılığı olarak tanımlayabileceğimiz bir akımdır- neden zayıflamakta, istikametini kaybetmekte ve bir girdapta dibe doğru döne döne ilerlemektedir?
28 Şubat sürecinin bu noktada bir kırılma ânı olduğunu belirtebiliriz. Bu süreçte İslamcılığın, iddia edilenin aksine, siyasallaşamadığı, devlet iktidarına karşısında siyasal bir harekete dönüşemediği, uyanış sürecine öncülük edecek bir misyonun gereğini yerine getirecek kapasiteyi taşımadığını acı tecrübelerle öğrendik.
İslamcılık, bu sürece kadar yaşadığı topluma paralel bir hayat tasavvur etmiş, toplumdan kopardığı tekilleri kendi cemaatsel gettolarına dâhil ederek çoğalmanın ve böylece toplumsal bir dönüşümün gerçekleştirilebileceğinin mümkün olduğuna inanmıştı Bu yüzünü topluma dönüp de onun gerçekliğini ve mahiyetini layıkıyla göremeyen bir hâle işaret ediyordu.
28 Şubat İslamcılığın gözünü açıp, kendisiyle, yaşadığı toplumla, yerel ve küresel iktidar gerçeğiyle yüzleşme fırsatı sundu. Lakin bu süreçten doğru dersler çıkarılmış mıdır? Zannetmiyorum.
Akabinde gelen AK Parti süreci de yine İslamcılık için önemli bir imkândı… Kendisinden görünen ama gerçekte öyle olmayan bu siyasal partiye ve bugün itibariyle iktidara, kısa vadeli pragmatizmle değil de orta ve uzun vadeli siyasal bir basiretle yaklaşılsaydı, adalet temelinde sağlıklı ve net bir İslamî muhalefet sergilemenin gerekliliği de görülebilecekti. Lakin 28 Şubat’taki yanlış dersten, AK Parti sürecinde doğru bir sonuç çıkarmak da ne kadar mümkün olabilirdi?
Geldiğimiz nokta ortadadır: İstanbul İslamcılığı, AK Parti siyasalı içinde imkânları genişledikçe topluma yabancılaşan ve medyatik görünürlüğü arttıkça kendinde olmayan bir gücü vehmeden radikal cemaatlere dönüşmektedir.
Rüştünü topluma değil, iktidarın yeni dindar-muhafazakâr seçkinlerine ispat etme kaygısıyla hareket ederken, kendi potansiyelini heba etmekte, konjonktörün sunduklarının neyin karşılığı olduğunu unutmuş vaziyette bir çıkmaza doğru ilerlemektedir.
Kemalizmle mücadeleyi salt Kemalistlerle mücadeleye indirgemiş, devlet iktidarının bürokratik mahiyetini ve kendisini yeniden üretme kapasitesini göremeyerek tarihin hep soğuk savaş dönemindeki gibi akıp gideceğini vehmetmiş ve bu yüzden de yükselen yeni iktidarın temel parametrelerini ve dinamiklerini analiz edemeyecek kadar şaşkına dönmüş, kendisinin hiçbir dahli olmadığı bu değişim-dönüşüm sürecinin kendi lehine sonuçları olacağı umuduna bel bağladığı oranda toplumdan uzaklaşmış İstanbul İslamcılığı, elbette bugün iktidarın gücünden kendine de pay çıkardığı için yaşadığı krizin de, düşüşün de farkında değildir.
Yaşanan her yerel, bölgesel ve uluslararası gelişme, kritik her süreç, kanaat önderlerinin siyasal basiretsizliğini gözler önüne sererken, kıt kanaat oluşmuş tüm birikim de Ankara sarayındaki iktidar kavgasında yeni iktidar lehine tüketilmektedir.
Tüm stratejisini AK Parti-Gülen Cemaati arasındaki çatlaktan sızıp güç ve prestij devşirerek, söz sahibi olmaya kilitlemiş bulunan İstanbul İslamcılığı, Ankara nezdinde akredite edildiği oranda kendini kaybetmeye de mahkum olduğunu maalesef görememekte, bu doğrultudaki samimi her türlü uyarıyı ise “AK Parti karşıtlığı” ile mahkum etmektedir. Herhalde AK Parti karşıtlığından sakına sakına hükümetin sivil aparatlarına dönüştüklerini kimsenin fark etmediğini zannediyor olmalılar… Oysa tablo gerçekten ibret verici!
Unutmamak gerekir ki, Allah günleri aramızda dolaştırıp durmaktadır. Güç sonsuz, iktidar da baki değildir. Gücü iktidara yaslanarak bulanlar, o gücün koltuklarla birlikte devrileceğini nasıl unutabilmektedir?
Evet, İstanbul İslamcılığı kendi kendini bitirmektedir.
Ama bu İslamcılığın biteceği anlamına da gelmemektedir.
Çünkü yüzünü saraya dönmeyen, güç yanılsamasına düşmeyen ve şahitlik misyonunu iktidar noterliği olarak algılamayan bir İslamcılığın mümkün olduğuna inananlar, topluma bir kıstas sunmaktadır.
Gücünü ilkelerinden, söyleminden, bağımsız siyasal mücadelesinden ve kamusal direniş alanlarından alan bu yeni İslamcı hareketler, İstanbul düştükten sonra da kendi ayakları üzerinde durmaya ve vahyin aydınlığında yürümeye devam edeceklerdir.
Devamını oku ...

Bir Dönüşümün İbretlik Hikâyesi

1 Mayıs’a “Anti-kapitalist Müslümanlar” olarak katılan, ekseriya gençlerden oluşan bir grup Müslüman, dindar camiada korkunç bir infial yarattı.
Sayıları toplamda en fazla birkaç yüz kişiden oluşan bu topluluğun bu derece orantısız bir şiddete maruz kalması; AKP’nin İslamî değerler üzerinde yol açtığı korkunç tahribatı görmezden gelen, en fazla mırıldanan, karnından konuşan zevatın, bu bir avuç genç karşısında gösterdikleri cevvaliyet ve gayret-i diniye, aslında “İstanbul İslamcılığı”nın iflasını faş etmesi açısından ibretamizdir.
Bu hırçınlığı, gözü dönmüşlüğü anlayabilmek için sözümüzü geçen yazımızda bıraktığımız yerden devam ettirmek istiyoruz.
Bilindiği üzere; tarih boyunca insanoğlunun hikâyesi, yeryüzü iktidarları ve bunun karşısına dikilenlerin hikâyesidir aslında…
Yeryüzü iktidarları ile kastımız; herhangi bir toplumsal mutabakata dayanmayan, zorla veya desise ile ele geçirilmiş ya da mutabakat/hak üzere kurulmuşken, bundan inhiraf etmiş iktidarın her biçimidir. Dinî ya da seküler olması arasında bir ayrım yoktur.
Resullerin sünneti bu yeryüzü iktidarlarına karşı yürütülmüş/yürütülen mücadelenin stratejisidir.
Dolayısıyla “iktidar” meselesinin kendisi; İslam’ın, vahiy ve sünnetin anlaşılmasının nirengi noktasıdır.
Resul sonrası ümmetin iktidar algısında ciddi bir kırılma yaşanmış, Emevilerle beraber iktidarın kendisi değil, nasıl sürdürüleceğine odaklanmış bir siyasal kültür oluş(turul)muştur.
Bu yüzdendir ki; hâkim İslam siyasî kültürünün “siyasetname”ler literatürüne göz attığınızda, “iktidar” sorununu değil, “hükümdar/sultan”ın işlevi sorununu esas alan ve iktidara tavsiyelerde bulunan bir külliyat olduğunu görürüz.
Emevi/Arap devletine karşı ortaya çıkan; Harici, Mu’tezili, Hüseyni/Zeydi muhalefet ise ortaya çıkan bu yeni iktidar biçiminin kendisine/meşruiyetine bir itiraz ve onunla uzlaşmayı reddeden, ölümüne bir mücadele iddiasını yükseltir.
“Ehl-i tevhid ve’l adl” şiarı altında sürdürülen bu devrimci çizginin, maalesef “devlet”in, “Devlet İslamı”nın güçlenmesi ile beraber tarihin gördüğü en büyük katliam uygulamalarıyla beli kırılmıştır.
Bu noktadan itibaren “siyaset”; saraydan yürütülen, iktidar mekanizmasının aktörleri arasında cereyan eden bir “iş” hâlini almıştır.
Halkın/ümmetin işleri (emr), halka yabancılaşmış bu unsurların, çıkar çatışmalarının nesnesi hâline dönüşmüştür.
Tarih boyunca tüm iktidar yapılarında görüldüğü gibi “din” bu yapıların vazgeçilmez bir unsurudur ve devletle varılmış bir mutabakat üzerinden, halkın iktidara karşı itaatinin sağlanması ile görevlidir.
Bu yüzden halkın arasında din adına gelişen her türlü çıkış (ki bunların mahiyeti bahs-i diğerdir) iktidarın “dini” kanadı tarafından kendilerine, dini temsil etme tekellerine karşı bir tehdit olarak algılanır. Ki bu yüzden o toplumun statükosunu “din” üzerinden temsil edenler Resullerin en azılı düşmanlarından olmuşlardır.
Yaşadığımız coğrafyanın iktidar-halk ilişkisi/çelişkisi, özellikle Selçukîlerden-Nizam’ül Mülk’ten itibaren bu zemin ve çerçeve üzerinden gelişir.
Böyle bir durumda “siyaset”in tek bir boyutta gerçekleşme olasılığı vardır ki o da saraya/iktidara mensubiyettir.
Zira iktidar mekanizmasının bir şekilde içinde, ya da kenarında onunla temas hâlinde değilseniz “siyaset” yapmanız mümkün değildir; iktidarla ilişkilenmeksizin, rızasını almaksızın yapmaya çalıştığınız şey, her ne olursa olsun son tahlilde “bağy”dir, zındıklıktır, en azından şakiliktir.
Bu teopolitik içinde hikmet-i hükümet, ilkelerin; güç ve himaye ilişkileri ise iktidara dönük savaşın yerine ikame edilir.
Sarayla temas hâlinde olmak mecburiyeti, bu mecburiyete eyvallah diyen tüm muhalif unsurların zamanla halka yabancılaşması sonucunu doğururken siyasal mücadele de saray içi “entrika”ya dönüşmüş olur.
Literatürde “Şark siyaseti” denilen şey işte tam da bu entrikacılıktan ibarettir.
Bu denklemin içinde İslamî bir muhalefete de, onun zeminini oluşturan “halk”a da yer yoktur.
O yüzden, 19. y.y.’da İslam dünyasında ortaya çıkan tecdid hareketlerinin “halk” merkezli olmaları aslında “İslamcılık” dediğimiz şeyi statükocu/saray mensubu din anlayışından ayıran ve anlaşılmasında olmazsa olmaz bir hususiyettir.
Bizim açımızdan “İslamcılık”la “Saray İslamı’nı” ayıran en önemli fark; birincinin iktidarın karşısında, ona muhalif ve halk zemininde yükselen bir güzergâhı varken, ikincisinin bazı ortak temaları, zaman zaman paralel söylemleri paylaşmasına rağmen, iktidara karşı değil bileşenlerine karşı, saray içinde varolma ve halkı saray üzerinden dönüştürme gibi bir tutum ve bundan beslenen bir karaktere sahip olmasıdır.
Bu tespit, elbette tartışılmaya ve geliştirilmeye açıktır lakin yazının çapı bunu ihata etmeye müsait değildir.
Bu yüzden tezimizi 80 sonrası Türkiye’sindeki “İslamcılık” vak’ası üzerinde sürdürmeye çalışacağız.
Bu dönemde aslında İslamcılık denilen şey, Osmanlı’dan tevarüs edilen, -Said Halim Paşa’nın yaptığı tarifin dışında- bir olguya işaret eder ki en önemli vasfı mevcut dinî algılayış ya da meşreplerden farklı bir yerde durması, bileşenlerinin sıradan halktan insanlar olmasıdır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden geleneksel yapılar, yeni iktidarla oldukça yıpratıcı bir süreç sonucu kurdukları ilişkileri, oluşan zımmî uzlaşıyı, Diyanet’in etkisi dışında kalan dini alan üzerinde kurdukları tekel sayesinde sürdürebilmişlerdir.
Dolayısıyla kendi onayları olmaksızın, din adına ortaya çıkan her türlü yapıyı iktidarla aralarındaki uzlaşıyı ortadan kaldıracak, toplum üzerindeki tekellerini sarsacak bir tehlike olarak algılamışlardır.
“Sokaklara çıkan, iki slogan atmakla bir şey elde edeceğini sanan, devletin imamının arkasında namaz kılmayan, Cuma’ya gitmeyen, devletin icraatlarını eleştiren, mevcut partileri beğenmeyen”, özetle haddini bilmeyen bu üç beş kendini bilmez günün ihtiyacına göre; “vehhabi/ mezhepsiz/ Humeynici/ müctehid taslağı/ Cumasız/ Şii/ yeşil komünist/ sol’a öykünen” vs. olarak lanetlenir.
Devlete temas hâlindeki yapıların rahatsızlıkları, “hepimizin içinde olduğu gemi” metaforu üzerinden genel bir tehlikeye(!) karşı halkı uyarmak ya da Ehl-i Bid’at’a karşı İslam’ın savunuculuğunu yapmak iddiasını taşısa da, aslında devlet üzerinden pazarlıkla elde ettikleri zemin ve imkânlarının tehdit altında olduğunu fark etmelerindendir.
Devlet ile geleneksel yapıların arasındaki uzlaşının “yeni bir dünya”da, yeni bir düzeyde kurulmasının krizi olan 28 Şubat’ta; yeni yetmelerin/radikallerin; ilkeler adına sarayın/devletin dışında muhalif bir yerde durmaya çalışan, halkın içinden gelmiş ve yine onunla temas hâlinde bir mücadele yürütme azminde olan yapıların (kendimizi de dışarıda bırakmaksızın) bir travma yaşadığına şahit olduk.
Bu krizde olumsuz birçok dış şartın etkisi olduğu kadar, yeterince donanımlı, olgun, kararlı ve cesur kadroların olmamasının da etkisi var.
28 Şubat sürecinde “radikal” camia kendileri hızla çözülürken, yıllarca kendilerine bilgiççe parmak sallayan yapıların, eğilip bükülerek ama nihayetinde en az zayiatla hayatta kaldıklarını müşahede ettiler.
Bu İslamcı/radikal camianın kendi tezlerine ve yöntemlerine olan güvenlerini yitirmelerine yol açtı.
Geleneksel yapılar, sırtlarındaki (başörtüsü, imam hatipler gibi) yükleri yavaşça bir kenara bırakıp yollarına devam ederken, bu konularda iddia sahibi olanlar aynı yükün altında kaldıkları (aslında daha çok kalacakları) paniğini yaşadılar.
Bu tıkanmayı aşabilmek için “İslamcı” camia maalesef bir özeleştiri yapamadığı gibi, zaten çok zayıf olan kazanımlarını da redd-i miras yoluna gitti.
İslamcılar da dâhil olmak üzere tüm dinî camiada çıkarılan ders açıktı: “28 Şubat’ın kazananı Gülen Cemaati ve onun modeli idi.”
Bu konuda tereddüt yaşayanları da AKP ikna etti.
Bu “iş” bu şekilde yapılabilirdi ve işte “adamlar yapmıştı!”
Yapılacak şey, zaten AKP’nin kadrolarını oluşturan “eski dostlar” üzerinden devletle kurulmuş olan ilişkileri geliştirmek, halkın değil, devletin içinde “büyük” siyaset yapmak idi.
Halk ise “nesil” olarak devşirilecek ve oradan da devlete taşınacak kadrolardan ibaret idi. İşte AKP iktidarı; “İmam-Hatip Nesli” ile “Işık Nesli”nin zaferini çok net bir şekilde göstermişse, bu “nesil”in başına daha okkalı bir sıfat bulduk mu bizim projemizde hazır idi…
Vira bismillah(!) yola çıkan İslamcı/radikal camia işe önce ağırlıklarından kurtulmakla başladı. Başörtüsü mücadelesi birden rafa kaldırılırken, bu konuda eski ezberlerini koruyan, gereksiz yere ısrar ederek bozgunculuk yapan, camiada kapalı kapılar ardında kotarılmış(!) “istişare”ye uymayan ve hâlâ halkın arasında varolmaya çalışarak “Başörtüsü Mücadelesi” verenleri yok saymaya, dahası biraz daha “gayretli” olanlar bizzat bu yapıları bitirmeye çalışacak kadar yüksek bir performans gösterdiler.
İlkeler adına direnmenin küçük ve faydasız görüldüğü bu döneme damgasını vuran anlayış, “eğitim şart” diyen ağabeylerin; “çocuk eğitimi”, “aile eğitimi” gibi “gayet” ciddi projeleri oldu.
Ancak sokaktan saraya taşınmaya çalışan yapılar, geleneksel camialara göre devletle ilişkilerinde bir hayli geriden başlamaları, dolayısıyla güçlenme, palazlanma, paralanma noktasında bu yapılarla rekabet şanslarının çok düşük olması gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldılar.
Devletle temasa geçmek tek başına yeterli değildi, zira bu temasta bir şey alabilmek için bir şeyler vermek gerekiyordu.
İktidarla masaya oturduklarında ellerinde pazarlık unsuru olarak kullanabilecekleri “kamuoyu” oluşturma, İslamî hassasiyetleri meydanlara taşıma yetenekleri(!) dışında hiçbir şeyleri yoktu.
Ve maalesef bu yeteneklerini(!) İslamî kamuoyunu kendi cemaatsel hesapları uğruna hükümetin direktifleri doğrultusunda yönlendirerek kullandılar.
Mavi Marmara olayında, yine Suriye olaylarında gördüğümüz, İslamî camianın tüm hassasiyetlerini hoyratça istismar eden performansın gerisinde bu pazarlıkların yapıldığını bugün itibariyle çok daha net biliyoruz.
Zannediyorlardı ki verilen vazifeyi hakkıyla başardıklarında iktidar üzerinde “söz”lerinin değeri olacak.
Ancak iktidarın Gülen Hareketi’nin yıllarca sürünerek elde ettikleri kazanımlarını, mesela bir gecede yüzlerce emniyet müdürü ve savcının görev yerlerini değiştirerek berhava etmesiyle, aslında tüm bu modelin nasıl bir örümcek yuvasından ibaret olduğunu fark etmeleri gerekirdi.
Belki etmişlerdir de, ancak saraya yerleşmenin -velev ki sadece bahçesine olsun- bir bedeli vardır.
O bedel de kendi kamuoylarına, halka yabancılaşmaları, halkın gözünde hükümetle aynı hizaya yazılmaları gerçeğidir.
İslamî kamuoyuna verdikleri zarar ise maalesef kendilerine verdiklerinden kat be kat fazladır.
Bugün Türkiye’de anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, NATO karşıtlığı denilince akla sol ve ulusalcılar geliyorsa, “NATO’cu” sıfatını almaktan gocunmayanlar “anti-kapitalist” sıfatına karşı dehşete düşüyorlarsa bunun sorumluları İslamî/İslamcı kamuoyunun zeminini iktidara doğru kaydıran, bu gayret sahibi, siyaseten sonradan görme, ağır ağabeylerdir.
Ancak son gelişmelerde göstermektedir ki İstanbul İslamcılığı ve bu ağır abi sendromu son demlerini yaşamaktadır.
Bu yüzden “başörtüsü direnişi”, “anti-kapitalist gençler”, “hükümet karşıtlığı” gibi olay ya da söylemlerle karşılaştıklarında, sahiplik iddiasında oldukları zeminin ayaklarının altından kaydığını hissetmekte ve paniğe kapılmaktalar.
Bizlerse tüm bu “hüzünlü” hikâyeye rağmen İslamcılığı savunuyoruz ve bunu iktidar karşısında verilen mücadele olarak tarif ediyoruz.
Biliyoruz ki İslamcı siyaset, saraydan ya da yüzünü saraya dönerek yürütülemez; ütopyacı, masabaşı projeci, uzlaşmacı yaklaşımlara yüz vermez.
Halkın içinde ve halkın gücüyle beslenir, kimseye haddini bildirmeye kalkışmadığı gibi, hiçbir makamdan da brifing almaz.
Devamını oku ...

Filistinli Tutsakların Açlık Grevi

Açlık Grevi Liderliği Merkez Komitesi’nin 7 No’lu Bildirisi
Önümüzde sadece iki seçenek var. Tüm taleplerimizi elde etmek ya da ölmek.
Filistin halkına, milletimize mensup kitlelere hürriyet, dünya halklarına hürriyet…
İnsanî mücadelenin efsanevi ve bir o kadar da yorucu bir aşamasına girmiş bulunuyoruz, bu aşamada hayatlarımızı tehdit eden gerçek bir tehlike ile yüzleşmekteyiz. Şimdi biz, diğer seçeneklerden daha kıymetli ve en iyi seçenek olan, şehadete oldukça yakınız.
Şimdi biz iradeleri sınayan büyük bir sınavın gerçekleştiği bir durumdayız ve biz adalet için destansı insanî yardım mücadelesine son vermek amacıyla kısmî çözümleri kabul ettirmeye çalışan Hapishane Hizmetleri yönetiminin gayretlerini bütünüyle reddediyoruz. Bu noktada biz aşağıdaki hususları vurguluyoruz:
Aşağıda sıralanan tüm hususların elde edilmesi noktasında önümüzde sadece iki seçenek vardır.
İlk olarak, biz taleplerimizi elde etme noktasında asla geri adım atmayacağımıza yemin ediyoruz. Şerefimiz adına şehadetimizi bekliyoruz ve kendimizi önümüzdeki yegâne iki seçenekle yüzleşmeye hazırlıyoruz: insanlığımızın ve şerefimizin zaferi ya da bu zafere ulaşamadan şehit olmak.
İkinci olarak, biz bedeli ne olursa olsun, taleplerimizi asgari düzeyde de olsa elde edene dek boş mideler savaşımıza tüm gücümüzle kati surette devam edeceğimize yemin ediyoruz. Taleplerimiz, tek kişilik hapis cezası ve tecrit dehşetine acilen son verilmesi, aile ziyaretleri ile ilgili istekleri reddedilen Gazzeli ve Batı Şerialı tutsakların bu isteklerinin kabul edilmesi ve hapishane koşullarının 2000 öncesi duruma geri döndürülmesidir.
Üçüncü olarak, biz “İsrail”in anlaşmanın ikinci bölümünü uygulamaya ve taahhütlerini yerine getirmeye mecbur etme noktasında kardeşimiz Mısır’ın rolünü takdir ediyoruz, bizler bu savaşta bizi yalnız bırakmayacağı hususunda Arapların bir lideri olarak Mısır’a güveniyoruz. Ayrıca biz, taleplerimiz kabul edilene dek grevimize son vermeyeceğimizi kati surette yeniden beyan ediyoruz. Ülkemizdeki, özellikle Mısır’daki desteğin yoğunluğu konusunda güven içerisindeyiz.
Son olarak biz şehadete hazırız. Biz açlık konusunda amatör değiliz. Ölmek, şerefimize dönük saygısızlıktan daha kolaydır, dolayısıyla biz yemin ederiz ki ya şerefimizle yaşayacağız ya da öleceğiz.
Grev Liderliği Merkez Komitesi
13 Mayıs 2012
Devamını oku ...

Mısır’da İslamcılar ve Sosyalistler

SB Oturma Eylemi: Bazen İslamcıların Yanında Oluruz Ama Asla Devletin Yanında Olmayız
Pazartesi günü Abbasiye tutsakları ile dayanışmak amacıyla yapılayan yürüyüş esnasında Kahire Üniversitesi’nden tanıdığım, Savunma Bakanlığı önündeki oturma eylemi süresince sahra hastanesi doktorları arasında görev alan tıp öğrencisi genç bir yoldaşım bana yaklaştı ve nikap giymiş Selefî bir kadının hikâyesini anlattı. Kadın, oturma eylemi esnasında bir yandan elindeki Devrimci Sosyalistler’in kızıl bayrağını tutup öpüyor, bir yandan da “Sizi daha önce tanımadığım için bağışlayın beni” diyormuş.
Ben de bu hikâyeyi anlatan yoldaşıma başka bir yoldaşın hikâyesini anlattım. Oturma eylemine girerken bu yoldaşın üzeri bir Selefî şeyh tarafından aranmış. Şeyh, öğrencinin çantasında Devrimci Sosyalistler’in kızıl bayrağını, Marksist kitapları ve Sosyalist (İştirakî) gazetesini bulduğu vakit ona “gel içeri evlat, Allah seninle olsun!” demiş.
Bunlar Savunma Bakanlığı önünde gerçekleştirilen oturma eyleminde yaşanmış çok sayıda hikâyeden sadece ikisi. Söz konusu oturma eylemi bir hafta sürdü, eylem esnasında eylemcilere bıçaklarla, kılıçlarla, ateşli silâhlarla ve makineli tüfeklerle saldırıldı. Ordu yanlısı sivil giyimli eşkıyaların da içinde olduğu bu saldırı sonucu eylem askerî polisin ve orduya mensup özel kuvvetlerin baskıları ile birlikte ertelenmek zorunda kaldı. Eylem, yüzlerce kişinin tutuklanması ve işkence görmesi ile sonuçlandı.
Oturma eylemi, cumhurbaşkanlığı adaylığından çıkartılan, Selefîlerin cumhurbaşkanı adayı Hazım Ebu İsmail’i destekleyen bir grup tarafından başlatıldı. Grup, 27 Nisan Cuma gecesi Savunma Bakanlığı’na yürüdü ve adaylığın iptali ile suçladıkları Cumhurbaşkanlığı Seçim Komitesi’nin dağıtılması yönünde çağrıda bulunmak amacıyla oturma eylemi başlattı. Ancak Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin (SKYK) kontrolü altında bulunan komite, politik spektrumun tüm tonlarına ait devrimcilerin de gazabına uğradı.
Avrupa’da İslamofobinin endişe verici yükselişini dikkate aldığımızda, oturma eylemi süresince Mısır’daki Twitter mahfillerinde liberallerin ve solcuların verdiği tepkilerin de iğrenç bir seyir izleyerek söz konusu İslamofobiyi aratmayacak bir içerik sergilediğini söylemek lâzım.
Bir de İslamcı olan her şeyin karşısında duran, sakallı ve nikaplı herkesten vebalı gibi kaçan bir kısım insan var. Bunların konumları tarafsızlık olarak biçimleniyor, sanki İslamcılarla ordu arasındaki kavga başka bir gezegende cereyan ediyor. Ya da bu kesim, ordu ve İslamcıların birbirlerini bitirmeleri için dua edip duruyor. Hatta bazıları ordunun İslamcıları ezmesini istiyorlar.
Tabii bir de her zamanki gibi “bizim zamanımız değil” korosu var. Bunlar, polis ve orduyla yapılan çatışmalarda ortaya çıkıp “çatışmanın zamanı değil, bizim başka önemli meselelerimiz var” diyorlar. Genelde bu “önemli meseleler” de seçimler ya da politik süreçteki SKYK destekli başka bir yol işareti oluyor.
Ancak “İslamcılar” birleşik, homojen bir blok değil. Burada farklı arka planlara sahip, farklı bölgelerde yaşayan, Müslüman Kardeşler ya da muhtelif Selefî gruplara mensup milyonlarca Mısırlıdan söz ediyoruz. Tüm “Selefîler”i aynı sepete atmak yanlış. Mübarek yanlısı konum almış tüm şöhretli Selefî şeyhlerine karşın Ocak 2011’de cereyan eden ayaklanmada yer alan genç Selefîleri hatırlamak gerek bu noktada. 2007’den itibaren gerçekleştirilen grevlerde rastladığım birçok işçi, göbeklerine kadar uzamış sakallarıyla Selefî şeyhlerin müritleriydiler. Bu şeyhler grev ve gösterileri yasaklamış olmalarına karşın, fukara müritleri farklı bir yöne yöneldiler. Bugün de Selefî hareket parçalanmış durumda, destekçilerini sahiplenemez bir duruma düşen Ebu İsmail’in sönük performansı da onun siyasetinin kriz içerisinde olduğunu gösteriyor ve kitleler içinde hayal kırıklığına yol açıyor. Bu noktada devrimin safına katılabilecek, gidişata eleştirel yaklaşan bir kitle yok mu ortada? Elbette var ve devrimci sosyalistler de becerileri ve politik ağırlıkları ölçüsünde bu tabanı etkileme noktasında üzerine düşen rolü oynamak zorunda.
Müslüman Kardeşler’in, üyeleri Yüksek Rehberlik’in talimatlarını körü körüne takip eden, demir yumrukla yönetilen bir örgüt olduğu anlayışından daha saçma bir anlayış yok. Örgüt, sınıf ve nesil düzleminde uzun yıllardır hiziplere ve bölünmelere maruz kalmış. Şubat 2011 sonrası tüm bir yıl süresince seferber olmaktan kaçınmasına karşın, grubun sahip olduğu çizgiye muhalif biçimde, çatışmalara ya da gösterilere katılan genç İhvan üyelerine rastlamadığınız tek bir gösteri olmadı. Şahsen ben bu yönde sayısız olaya tanık olmuşumdur.
Tüm bu yaşananların ortasında bir devrimci sosyalist olarak ne yapılmalı? Bir yandan İhvan liderliğinin ikiyüzlülüğü ve karşı-devrimci siyaseti ifşa edilmeli bir yandan da İhvan içinde ve dışındaki gençliği etkileme yönünde adımlar atılmalıdır. İhvan içinde devrim yanlısı kesimler devrimci saflara, hatta mümkünse sosyalist politikaya kazanılmalıdır ki bu da benim giderek artan ölçüde tanık olduğum bir gelişmedir. Bu ise birçok solcu gibi Twitter başında oturarak ya da İhvancılar konusunda sızlanıp durarak gerçekleşmez. Bu, ancak onların örgütlediği eylemler zemininde fiziken var olarak, genç üyelerle sürekli tartışıp münazara ederek mümkündür. Ayrıca devletle bir kavga koptuğu vakit geri çekilip “Allah onların hepsini yaksın” denmemeli, onları saflarına dâhil olunmalıdır. Ancak bu adımları atarken kendi örgütsel bağımsızlığınızı muhafaza etmeli, kızıl bayrağınız altında dövüşmeli ve kendi marşlarınızı söylemelisiniz.
Savunma Bakanlığı önündeki oturma eylemi devrim için ileriye atılmış bir adımı temsil eder, gerilemeyi değil. Ordunun saldırıp birçok yoldaşı tutuklaması ve onlara işkence etmiş olmasına rağmen bu böyledir. Kavgayı yeni bir aşamaya taşımış bulunuyoruz, tabuları yıkıyoruz, artık karşı-devrimin karargâhları önünde oturma eylemleri ve doğrudan eylemler gerçekleştiriyoruz. Öte yandan da Selefî hareketin en devrimci kanadı ile temas kuruyor, onların saygısını kazanıyoruz. Selam olsun oturma eyleminde ve ordunun saldırısına karşı direnişte yer almış tüm yoldaşların cesaretine…
Tüm Devrimci Sosyalist eylemciler ve sempatizanları bugün itibarıyla hapisten çıktı ama yüzlerce İslamcı, bağımsız eylemci ve sıradan yurttaş hâlâ tutsak ve askerî zulme maruz kalıyor. Onların yanında olmak ve hür olmalarını sağlamak adına elimizden gelenin en iyisini yapmak zorundayız. SKYK’ye karşı örgütlenmeye devam edeceğiz ve bu kavgaya iştirak etmeyi arzulayan İslamcı kadrolara ulaşma konusunda her zamankinden daha fazla istekli olacağız. İslamcı hareket içindeki kutuplaşma, İslamcı liderlerin SKYK ile her uzlaştığı ânda ve her ihanetlerinde daha da artacaktır. Devletle her yüzleşme, daha da önemlisi, giderek yükselen grev dalgası, bu kutuplaşmayı derinleştirecek, devrimci sol, hayal kırıklığına uğramış gençlik için bir alternatif sunabilecektir. Ancak her hâlükârda örgütsel bağımsızlığın korunması konusunda yeterince ihtiyatlı olunmalı, kendi bayraklarımız altında yürünmeli, kendi yazınımıza başvurulmalı, herhangi bir tavizd bulunulmamalıdır. Bazen İslamcıların yanında oluruz ama asla devletin yanında olmayız.
Hüsam Hamalavi
Devamını oku ...

Meşum

Üretim ve Güç
Kapitalizm, üretim alanındaki hâkimiyeti ile insanlara ideolojik planda belli bir güç imgesi dayatıyor ve onları bu imgeye kul ediyor. Doğanın kaotik yapısı karşısında, gündelik seyrin belirsizliği içinde kapitalizm, burjuvazi dolayımı ile, güçlü olmayı öğretiyor.
Temelde mesele üretimde kilitleniyor. Kapitalizmi nesnel planda analiz eden Marx’ın üretimin belirleyiciliğini tespit etmesi, sömürülen-mazlum kitleler içine sızmış burjuva unsurlarca istismar ediliyor. İşbölümü dâhilinde, güçlü olmak, doğaya karşı konumlanmak, doğaya karşı toplumu ve insanı savunmak ise sosyalistlere düşüyor. Buradaki toplum ve insan kurgusu burjuva ideolojisinin çeşitli kanallarına zaman içinde bağlanıyor. Üretimci olanlar ve onun sürekliliğini savunanlar köşeleri kapıyor, onların sesi daha fazla çıkıyor.
Özellikle Hristiyanlık’ta cinsel ilişki, üretim, yani insan türünün üremesi ve devamlılığına indirgeniyor, dolayısıyla verimsiz, bereketsiz ve üretim dışı kabul edilen belli bir tür cinsel ilişki ya yasaklanıyor ya da zapturapt altına alınıyor.
Sosyalist akımlarda ise bunun karşılığı, işten atılmış işçilerin ya da işsizlerin çalışan işçilere göre ikincil plana atılması oluyor. Bu nedenle Londra, Paris ya da Tahrir’de isyan edenler “çapulcu”, hatta “faşist” görülüp çöpe atılıyorlar.
Sosyalistler, üretim vurgusu ile burjuvaziye yaranabileceklerini zannediyorlar. Burjuva devrimlerinin aklî çerçevesini çizen aydınlanmayı “sosyalist” etiketi ile savunmalarının nedeni burada. Sosyalist, üretimciliği, üretime dönük vurgusu ile kapitalizmin tayin ettiği güç ilişkilerinde kendisine alan bulmaya çalışıyor. Sosyalizmin içi, burjuvazinin toplum ve insan kurgusuna göre dolduruluyor. Bu tür sosyalistler için 1789 milat oluveriyor ve onun öncesinde bir tarihin yaşanmadığı iddia ediliyor. En iyi ihtimalle burjuvazinin devrim yapmışlığı öne çıkartılıyor ve belli bir yerde, zamanda burjuvazinin gelişkinliğine ilişkin teoriler havada uçuşuyor. Sosyalistler, burjuvaların devrim yapmasını ya da kapitalizmin gelişimini beklemeyi politika ve iş yapmak zannediyorlar.
Hristiyanlık’taki üretime ve türün devamlılığına atfedilen kutsiyet, Kur’an meal ve tefsirlerine de yansıyor. Kur’an’da geçen “ashab-ı meşeme” ve “ashab-ı meymene” bu minvalde yorumlanıyor. (Bkz.: Vicdanın İsyanı) Üretim, üretimin sahibi ve hâkimi, üretimin salahiyeti açısından din yeniden tanımlanıyor. Buradaki çatışmaların iktidar açısından zararsız bir biçimde geçiştirilebilmesi için Müslümanlar şeklî, kuru, indirgemeci belli kalıplara hapsediliyorlar. Böylelikle Müslüman, efendilerin üretim halesi ve dairesi içinde kalabilmek adına, Kur’an’ı ve Sünnet’i terk etmek zorunda kalıyor.
Kur’an tefsirlerinde kasıtlı olarak “ashab-ı meymene” sağcılar, “ashab-ı meşeme” de solcular olarak çevriliyor. Bu yorum, solcuların da burjuva dünyasına girip yer kapma yarışında kendilerini kültürel, ideolojik açıdan meymenetli, bereketli kılmaya zorluyor. Burjuvazi, sömürü yoğunluğunu artırmak adına, şirket içi yönetici ve işçi eğitimlerinde eski solcuları kullanıyor. Solcular, kapitalizmin açığını bilmekle koltuk kapıyorlar. Akademiler buna göre örgütleniyor.
Kıvılcımlı’nın özgün çalışması Allah-Peygamber-Kitap da bu niyetten bağımsız değil. O da belli İslamî kavramların yerine Marksist ya da sosyalist kelimeleri ikame etmek suretiyle, Müslüman kitleye hoş görünmeye çalışıyor. Yirmilerde tarikatlarla kurulmuş politik ilişkinin kesilmesini isteyen TKP saflarında kalmanın günahını bu tür tevillerle örtbas etmek istiyor. Ama olmuyor.
51 tevkifatında komünistler aleyhine devletin hazırladığı iddianamede, komünistlerin Necip Fazıl ve Said-i Nursi ile birleşip halk ayaklanması tertiplediği söyleniyor. (Bkz.: Sovyetler-Türkiye İlişkileri ve TKP) Komünistlerin böylesi bir temas konusunda ne niyetleri var ne cüsseleri oysa. Ama bu, devletin mevcut korkusunu ele veren bir tespit olarak iş görüyor.
Kıvılcımlı, Demokrat Parti döneminde Müslüman halk kitlesi içinde bir nevi sol çalışma yapma gayreti ile Eyüp Sultan vaazını veriyor ama bu politik hamle 60 darbesini yapan askerlere verilen ideolojik desteğe bağlanıveriyor. Sonuç olarak Kıvılcımlı, İslam ile sosyalizm arasındaki köprüyü, üretim, bereket ve türün devamlılığı konusunda kapitalizmin ve burjuvazinin sultasına boyun eğerek kurmaya çalışıyor. Bu, Müslüman mahallesinde “yeşile boyanmış salyangoz satmak” anlamına geliyor.
Özetle, kapitalizmin doğaya karşı insana yüklediği iddia edilen güç ve bu güce zemin sunan üretim, tüm ideolojik yönelimlerce paylaşılıyor. Gelecek tasarımları dindarında da sosyalistinde de üretimci ve güce biat eden bir içeriği ve biçimi koşulluyor. Medresede ya da imam hatibinde verilen din eğitimi de sosyalist bir partinin okulunda ya da bilim yuvalarında verilen bilimsel eğitim de burjuvazinin kapitalizmin tayin ettiği üretim üzerindeki tahakkümüne biat etme noktasında ortaklaşıyor.
Mahalle Duvarları
O nedenle Antikapitalist Müslümanların 1 Mayıs çıkışı, hem soldan hem de Müslüman kesimden saldırılara maruz kalıyor. Birileri eşcinsellik ve halay meselesini, bir başkası Ak Parti sermayesinin saldırı ve likidasyon ihtimalini öne çıkartıyor.
Üretim ve güç tasarımını ille de burjuvaziden edinenler, Muhammedî kıyamı arkaik ve boş buluyor. En fazla liberal bir edinimle, duvarları yıktığı için seviniyorlar.
Mao’nun tespiti ile, “eğer düşman alkışlıyorsa bilin ki yanlış bir şeyler yapıyoruzdur.” Bu söz üzerinden, Antikapitalist Müslümanların çıkışı Oya Baydar gibi isimlerce alkışlanıyorsa ortada yanlış olan bir şey vardır. Baydar gibi isimler, sol içinde burjuvazinin güç ve üretimle ilgili konumunun temsilcileri olarak, sömürülen-mazlum kitlelerin öfkesini etkisizleştirmek için görevlendirilmiş birer ajan olduğuna göre, bu çıkışın ilgili isimlerce hoş görülmesinde tehlikeli bir yanın mevcut olduğunu görmek gerekiyor.
Liberaller, efendilerine yönelik kütlesel, kolektif çıkışları lime lime etmek, içini boşaltmak ve tecrit etmekle görevlidirler. Bu anlamda mahalle duvarlarının yıkılması meselesini öne çıkartıp buradan kaynayan sütün kaymağını yemek isteyenlerin ellerine vurmak şart. Onlar en fazla “antikapitalist” ya da “sosyalist” Müslüman türü çıkışların kendilerine ait “liberal İslam” vurgularını güçlendirdiği, rasyonalize ettiği için önemseyebilmektedirler.
İhsan Eliaçık ve yoldaşlarının tarikat, cemaat ve mahalle içine kısılmaması zorunludur ama mesele duvar yıkmaya indirgenmemelidir. Bu liberallerin geçmişteki Berlin Duvarı ile ilgili yangılarının onca Doğu Alman’ın batıdaki kapitalistlere ucuz işçilik yapması ve köleleşmesi ile sonuçlandığı gerçeği hatırdan çıkartılmamalıdır. Sonuçta farklı kesimlerden bir kesim, farklı renklerden bir renk olarak belli bir ortamda bir arada durulabildiğinin gösterilmesi, en fazla sermayeyi memnun edecektir.
Son dönemde Ak Parti milleti şeriatla korkutup en sığ liberalizme kul eden bir seyir izlemektedir. 19 Mayıs törenleri, tiyatrolar ve eğitim ile ilgili tartışmalarda kimi solcuların şeriat ve din düşmanlığı yapmak suretiyle yağ sürdükleri ekmekler burjuvalarındır. Mahalleden çıkıp Taksim’e gelmek ilk adımsa ikinci adım Ak Parti’nin bu ideolojik ve politik zemininden çıkacak kütlelerle bir olmak, gene o zeminde politik devrimci faaliyet yürütmektir. Mevziler oluşturmak, olası ve vaki her türden kalkışmanın içine girmek, yön göstermek, mazlumların ve sömürülenlerin iktidarına giden yola yoldaş olmak lâzımdır. Aksi takdirde tüm çabalar efendilerin hanesine bir biçimde yazılacaktır.
Netice itibarıyla Fatih Camii’nden yapılan çıkışta Müslüman ahalinin kapitalizme bir direnç olarak ördüğü toplumsal-tarihsel duvarların yıkılması ihtimali daha fazla öne çıkartılacaktır. Politik-ideolojik mücadele, doğası gereği, sapla samanın ayrışmasını beraberinde getirir. Oya Baydar’ın “yıkın” diye emrettiği duvarları korumak, “pekiştirin” dediğini yıkmak gerekir. Ayıraç buradan çekilmelidir. Liberalin efendilerine yönelme ihtimali barındıran şiddeti sönümlendirme gayesi boşa düşürülmelidir. Sonuç itibarıyla Müslüman halkın solun şiddete düşkün ve din düşmanı olması yüzünden ondan uzak durduğunu söyleyen liberaller, dolaylı olarak Müslüman gençlere ayar vermekte, devlet ve kontrgerilla projelerini unutturmakta, bu gençlerin iktidarın yedeğinde vicdanî bir itiraz olarak örgütlenmekle yetinmelerini telkin etmektedir.
Bu açıdan yürüyüşe İbda hareketinin temsilî olarak gelişi bu dar ölçü ve ölçek dâhilinde anlamlıdır. İbda, genel açıdan İslamî kesimdeki parçalılığı devrimci bir pratikle dikine kesmeyi kısmen başarmış bir harekettir. Ancak önderlerinin mapusluğu ile hareket, aslına rücu edip devletle derin ilişkileri olduğu iddia edilen korunaklı ve huzurlu bir cami cemaatine/tarikat alanına çekilmiş, o da güç tasarımı itibarıyla “Ak Parti kâfirdir” demeyi bırakıp, iktidara hayırhah bir tutum sergilemeye başlamıştır.
İçeriden, yoldaşça, naçizane bir tavsiye olarak söylenebilir ki antikapitalist Müslümanlar devlete yedeklenme ile akamete uğramış İbda hareketinin boşluğunu görmeli, oradaki birikimi kesebilmeli, en azından oranın derslerinden istifade edebilmelidir. Askerî terimlerle ifade edersek, cephe gerisi olarak belli mahalleleri örgütlemeli ama oraya angaje olmamalıdır. En dipteki sömürülen, mazlum kesimlerin öfkeli sesine ortak olabilmeyi, kendisini oraya örgütlemeyi bilmelidir. Solcu görünerek burjuva dünyasına sıçrama gerçekleştirmek isteyen Müslüman entelektüellerin ya da Ak Parti iktidarı döneminde kendisine nefes alabileceği yer açmak isteyen solcuların mekânı olmaktan çıkmalıdır.
Zira en önemli tehlike, bu Müslümanca hurucun giderek solculaşması ve solun batağına batması ihtimalidir. Ak Parti’yi “firavun” ilân etmediği için bu hareketi eleştirenlerin dikkate alması gereken husus burasıdır. Hareketin mahalleden tecrit edilmemesi zorunludur. Görülüyor ki mahalle içinden saldırılar uç vermeye başlamıştır. Birileri, eskiden komünistlere karşı devreye sokulan yöntemlerle, “Mülk Allah’ındır” tefsiri üzerinden, küçük esnaf ve üreticileri İhsan Eliaçık ve arkadaşlarına karşı kışkırtmaya başlamıştır. “Komünistler gelip malınızı elinizden alacak” yaygarası bu sefer Eliaçık için kopartılmakta, hatta “komünistler Moskova’ya” lafı onlar için söylenmektedir. Bireysel mülkiyet düşmanlığı yaptığı söylenerek Eliaçık aforoz edilmektedir. Eşcinsellik ve kadın meseleleri öne çıkartılarak bu çevre meşum ve meymenetsiz addedilmektedir. Buna karşı yapılması gereken, solculaşmak, TV kanallarına çıkıp birilerine hoş görünmek değil, mahallede kalıp orada, oranın mevcut/olası ideolojik ve politik araçları ile mevziler örmektir.
Kimin Işığı?
Bugün örgütler her türlü aidiyetten kaçanların huzurlu mekânlarıdır. Uzay filmlerine yansıyan, insanın yaşayabileceği özel fanuslar türünden, toplumsal-tarihsel gerçekliğin çeşitli noktalarında her türlü çelişkiden ve çatışmadan münezzeh cemaatler ve gettolar örgütlenmektedir. Örgütlenmek, tabir olarak, bu cemaate ve gettoya duhul etmek ve huzur bulmakla ilgilidir. Polisiye ve adlî vak’alar işin macerası, tuzu biberi gibidir. Örgütten kasıt, belli bir yer ve zamandaki hareketliliğe, diyelim sınıf, devrim ve/ya iktidar bağlamında öncülük etmek, oraya örgütlenmek değildir. Hâlihazırda bir örgü vardır ve bu örgü tepedeki bir ya da birkaç kişi ile bütünlenerek, yani tepenin t’sini alarak örgüt olabilmektedir.
Örgüt’lenmek, dışarının kaotik, belirsiz niteliğini ezmek için vardır. Bu anlamda kaos denildiğinde ve kaostan kaçış gündeme geldiğinde üretimci ideoloji burjuvazinin politik mevcudiyeti üzerinden arz-ı endam eder. Dolayısıyla birkaç Müslüman’ın 1 Mayıs alanına gelişi saldırı olarak kodlanır. En iyi ihtimalle, biraz da nizamat vermek derdiyle, mekânın sahibi olduğu iddiası üzerinden, “hoş geldiniz” denilir. İnceden hizaya çekilir ve “benim gibi devletin çilesini çekmeyi göze almıyorsan, özünde benim gibi olmuyorsan kapı orada” denilmiş olunur. “Hoş geldiniz” demek, “burası bizim kümesimiz” demektir. Oysa yıllarca Taksim’in özgürleştirilmesi için verilen mücadele, Taksim’in bizim gibi olanların eğlenebileceği, rahatça yürüyebileceği, akşamına sokakları kaplayıp panayır havasında, elde bira ve şarap şişeleri, dans edilebileceği bir mekâna dönüştürülmesi için değildir. (“1 Mayıs birlik ve mücadele günüdür, bayram değildir” diyen sol örgütlerin miting sonrası, hatta miting devam ederken Beyoğlu’nun barlarını ve meyhanelerini büyük bir şevkle doldurmuş olması traji-komiktir.) Onca yılın direnişi ve eylemliliği öncü niteliğindedir ve belli ölçüde alana, hatta 1 Mayıs’a dahi gelemeyen kütlelere yer açabilmek, orayı özgürleştirmek içindir. Mesele, Taksim ve Beyoğlu’nun burjuva dünyasına bağlanmak, orada yer bulmak, oraya girmeye utanan emekçinin koluna girmek değil, varoşların, fabrikaların, kampusların ve mahallelerin öfkesini düşmanın gözüne sokmaktır.
Burjuva dünyasına bağlı kalmak, oraya yuvalanmak, orada nefes almak, her şey, hayatta kalmak içindir. Örgütlerin de hayatta kalmak derdiyle böylesi bir pratik içine girmeleri, burjuva ideolojisinin çeşitli versiyonlarının kitleye nüfuz etmesi ile sonuçlanır. Devrim, aydınlanma, modernizm ve 1789’a kilitlenmiş bir tarih algısı ile onu önceleyen tüm tarihsel-toplumsal çıkışlar düzlenir. Oysa 1789, tüm bu çıkışların elde ettiği kazanımların burjuvazinin sofrasına peşkeş çekildiği tarihtir. Demek ki 1 Mayıs kürsüsünde Müslüman gençlerin selâmlanmasını, yediği burjuva hurmaların kaşıntısı sonucu, tepkiyle karşılayanlar, burjuva sofrasında oturmaya ahdetmiş öznelerdir.
Zira özne olmak bile burjuvaziye göre tanımlı ve var olabilen bir şeydir. Liberaller, özneliğin ölçü ve ölçeğini bireylikten çekerler, doğası gereği, dinî ve millî varoluşları inkâr ederler, hızlarını alamayıp sınıfî olanı da hedef tahtasına koyarlar. Mahcup liberaller olarak sosyalistler ise sınıfı bireyin mecazı, örtmecesi olarak kodlayıp sınıfî olanı savunurmuş görünürler ama örneğin Müslümanların alana gelişini sınıfa, esasında burjuva bireye bir saldırı olarak görüp reddederler.
Bu Müslüman gençlerin 1 Mayıs alanına gelişini “bunların televizyonda kanal kanal gezdirilmesinden huylanmak gerek” diyerek boşa düşürmek isteyen TKP çevresi, kendi şeflerinin Mesut Yılmaz ve Avrupa Birliği ilişkileri bağlamında kanal kanal gezdirilmelerini, Sabih Kanadoğlu’nun esasen yasak olan partinin kuruluşuna “bu bizim bildiğimiz KP değil, Avrupa’daki örneklerine benziyor” diyerek cevaz verişini unutmuşa benziyor.
Yirmi yıldır solu, kahve geyiklerinin bir unsuru olan "CHP-ML"yi de içerecek biçimde, ele geçirme, o sola ipotek koyma ve total olarak hükmetme dışında herhangi bir teorik, ideolojik ya da politik katkısı olmayanların Müslüman’a dönük tepkisi de en fazla “sirkatin söylemek” şeklinde somutlaşıyor. Yani kendisi total olarak solu ele geçirmeye ve ona hükmetmeye çalışıyor, dönüp kütlesini “ülkedeki her şeyi tahakküm altına almak isteyen dincilerin bir oyunu bu” diyerek korkutmak istiyor. Bir süre oynamaları için kendilerine bir oyuncak verilmiş olan kadrolar, bu oyuncağın başkaları tarafından çalınabileceği olasılığı ile korkutuluyor ve şefe biat böylelikle pekiştirilmiş oluyor. Tarikat şeyhinin “İslam elden gider” korkusunu yayması ve kamulaştırması gibi bir şey bu.
Tarihi 1789’dan, toplumu bir dönemin Fransız’ından ya da İngiliz’inden başlatmak sorunludur. Esasında Marx, Fransız Devrimi sonrası, “bundan başka devrim olmaz” ya da “bundan başka devrim olmasın” diyenlerin toprağa gömüldüğü momentin bir ürünüdür. Dolayısıyla teorik, akademik düzeyde kim ne türden eksik ve zaaf bulup onu kenara itmeye çalışırsa çalışsın, Marx devrim demektir. Kim devrim diyorsa ona bir biçimde değmek zorundadır.
1789’un ışığı ile kör olmuşlar ile 1789’un ışığını köreltmek isteyenler arasında tercihte bulunmak Marksistlerin işi olamaz. Marksistlerin işi devrim’cilik değil, devrim yapmaktır. Devrim de belli bireylerin hezeyanlarından ya da masa başı kurgularından bağımsız, kolektif kitlelerin sınıfî, millî ve dinî tüm bayraklarını iktidara giden yolda ortaklaştırma meselesidir.
Eren Balkır
Devamını oku ...